26 Haziran 2012 Salı

8. EURONEURO 2014'TE ISTANBUL'DA

Nörobilim alanında son gelişmeler 8. EuroNeuro 2014'te Istanbul'da yapılacak olan uluslararası toplantıda ele alınacak. 

Türkiye’de ilk defa yapılacak olan EuroNeuro toplantısının yönetimini Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Anesteziyoloji ve Reaminasyon Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ülkü Aypar ve öğretim üyesi Prof. Dr. Altan Şahin üstelendi. Porto'da düzenlenen 6. EuroNeuro Kongresi'nin kapanış oturumunda 2014 yılında düzenlenecek 8. EuroNeuro Kongresi'nin İstanbul’da yapılacağı açıklandı. Kongrenin Türkiye’de yapılması için 2 yıldır sürdürülen çabaların bu kongrede sonuçlandığını belirten Prof. Dr. Şahin, nörobilim alanında çok önemli bir toplantı olduğunu kaydetti. 

Yurt dışından ve ülkemizden alanında başarılı isimlerin Euroneuro toplantısında konuşmacı olacağını dile getiren Prof. Dr. Şahin, nörologlar, nöroşirürjenler, nöroanestezistler ve temel bilimcilerin nörobilim alanında son gelişmeleri ele alacağını söyledi. 

Prof. Dr. Şahin şunları söyledi: “Programı ve konuşmacıları belirliyoruz. Özellikle Hindistan’dan katılmak isteyen isimler var. Ülkemizden de alanında başarılı isimleri ağırlamaktan mutluluk duyacağız” dedi. 


Kardiyopulmoner Arestte Beynin Durumu 
Prof. Dr. Şahin, toplantıdaki bilimsel içerik hakkında şu bilgileri verdi: “Kalbin durduğu durumlarda nörolojik bir takım değişiklikler oluyor, bu değişliklerle ilgili belçikadan kardiyoloji grubu ile ortak toplantı da olacak. Kardiyopulmoner arestte beynin durumu üzerine araştırma yapacağız. İçeriği büyük bir titizlikle belirliyoruz.”

22 Haziran 2012 Cuma

SORULAR VE YANITLARLA DİYABET


“Sorular ve Yanıtlarla Diyabet” kitabı diyabet alanında Türkiye’nin önde gelen 41 uzmanını bir araya getirerek, şeker hastalığıyla ilgili yüzlerce sorunun yanıtına yer verdi.

Türkiye’nin önde gelen 41 diyabet uzmanı “Sorular Ve Yanıtlarla Diyabet” bu kitapta buluştu.
Sağlığım İçin Herşey Sağlık Kitapları Serisi’nin üçüncü kitabı olan, Tip 1 ve Tip 2 diyabetin belirtileri, nedenleri ve tedavisindeki gelişmeler; çocuklarda, hamilelerde, yaşlılarda şeker hastalığı ayrıntılı olarak ele alınıyor. Ayrıca 5 diyetisyen şeker hastaları için sağlıklı 25 yemek tarifi veriyor.

Sağlık Adası yayınlarından çıkan kitap, zengin içeriğiyle diyabet hastaları ve yakınları için 510 sayfalık bir başucu rehberi niteliği taşıyor. Gazeteci Esra Kazancıbaşı Öztekin’in imza attığı söyleşilerden oluşan kitabın en önemli özelliği sorulu cevaplı formatıyla kolay okunabilmesi ve diyabetin yol açtığı sertleşme sorunu, ayak yaraları, kalp hastalığı gibi sağlık problemlerinin ve tedavilerinin de ayrıntılı olarak incelenmesi…

Küresel bir sağlık sorunu olan ve her on saniyede bir kişiyi ağına düşüren şeker hastalığıyla yaşayanların sayısının 2030 yılında 552 milyon a ulaşacağı tahmin ediliyor. Adeta salgın bir hastalık gibi yayılan diyabetle ilgili kitapta yer alan bazı konular şöyle:

İnsülin ve hap tedavisi gören diyabetli hastalar günlük yaşamda nelere dikkat etmeli, nasıl beslenmeli? Şeker hastalarının ameliyat olması ya da diş çektirmesi gerektiğinde hangi önlemler alınmalı? Diyabetli kadınlar hamilelikten nasıl korunmalı? Hipoglisemi, hiperglisemi gibi acil durumlarda yapılması gerekenler… Ayak yaralarının önlenmesi ve bakımı… Şeker hastalığına bağlı erkeklerde sertleşme probleminin; kadınlarda ağrılı ilişkinin, vajinal mantarların tedavi seçenekleri… Diyabetlinin spor çantasında neler olmalı? Şeker hastası kadınlarda hamilelik ve doğum… Gebelikte ortaya çıkan gestasyonel diyabet… Çocuklarda diyabetin tedavisi… Şeker hastalarında ruhsal sorunlar ve depresyon… Diyabet tedavisindeki gelişmeler… Diyabet teşhisinde açlık ve tokluk kan şekerinin önemi… Şeker yükleme testi kaç saat yapılmalı?

Şeker hastalığına bağlı nöropati, nöropatik ağrı, kabızlık, idrar ya da dışkı kaçırma gibi sorunların tedavisi var mı? Diyabetin kalbe, böbreklere ve gözlere olan olumsuz etkileri önlenebilir mi?

41 Hoca
Kitapta röportajları yer alan diyabet uzmanlarının isimleri şöyle sıralanıyor:

Prof. Dr. Sema Akalın , Prof. Dr. Yüksel Altuntaş, Prof. Dr. Koray Acarlı, Prof. Dr. Emre Akkuş, Prof. Dr. Cengiz Aras, Prof. Dr. Faruk Aykan, Prof. Dr. Nazif Bağrıaçık, Prof. Dr.Selçuk Baktıroğlu, Prof. Dr. Mustafa Kemal Balcı, Prof. Dr. Hülya Koçak Berberoğlu, Doç. Dr. Ahu Birol, Prof. Dr. Taner Damcı, Doç. Dr. Tuncay Delibaşı, Prof. Dr. Nevin Dinççağ, Prof. Dr. Hayati Durmaz, Prof. Dr. İzzet Erdinler, Prof. Dr. Mustafa Ertaş, Prof. Dr. Serdar Güler, Prof. Dr. Şükrü Hatun, Prof. Dr. Hülya Över Hamzaoğlu, Prof. Dr. İsmail Hamzaoğlu, Prof. Dr. Hasan İlkova, Prof. Dr. Zeki Karagülle, Prof. Dr. Kubilay Karşıdağ, Prof. Dr. Hızır Kurtel, Prof. Dr. Nermin Olgun, Prof. Dr. Emel Özer, Prof. Dr. Sedat Özkan, Prof. Dr. Kamil Yalçın Polat, Dr. İlhan Satman, Prof. Dr. Hakan Seyisoğlu, Prof. Dr. Zeynep Oşar Siva, Prof. Dr. Cihat Şen, Prof. Dr. Tufan Tarcan, Prof. Dr. Temel Yılmaz, Doç. Dr. Ülkem Yakupoğlu.

Şeker Hastalarına Özel Yemekler
Şeker hastaları için sağlıklı yemek tarifleri veren beslenme ve diyet uzmanlarının isimleri ise şöyle; Yeşim Çelik, Çağatay Demir, Gizem Keservuran, Yasemin Sancak ve Müge Özyurt Şafak yor.

ÇEKİLİŞ BAŞLIYOR!

Çekilişe katılmak için yapmanız gerekenler:

- Blogu izlemeye almak ( yan tarafta siteye katıl yazan yere tık)

- Facebook sayfamı beğenmek (kullanmayanlar için zorunlu değil)

- Bu yazının altına yorum yazmak

Adsız yorumlar dikkate alınmayacak. Adınızı ve mail adresinizi yazarsanız memnun olurum.

28 Haziran Perşembe günü saat 23:00'a kadar yorum bırakabilirsiniz. Çekiliş sonucu 29 Haziran Cuma sabahı buradan duyurulacaktır.

Kazanan Büşra Ayer, adresini ilettiğinde Gazeteci Esra Kazancıbaşı Öztekin tarafından kendisine imzalı kitap gönderilecek.

21 Haziran 2012 Perşembe

VEKİLLER ŞİDDETE ÇÖZÜM ARADI


Sağlıkta şiddete karşı alınması gereken önlemler için Adli Bilimciler Derneği tarafından “Sağlıkta Şiddet Nasıl Önlenir: Meclise Düşen Görev” paneline katılan milletvekilleri yapılması gerekenleri ele aldı.

Adli Bilimciler Derneği tarafından Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde “Sağlıkta Şiddet Nasıl Önlenir: Meclise Düşen Görev” paneli düzenlendi. İzmir Milletvekili Av. Hamza Dağ, Kahramanmaraş Milletvekili Mesut Dedeoğlu, Muğla Milletvekili Prof. Dr. Nurettin Demir, Aydın Milletvekili Av. Semiha Öyüş ve Samsun Milletvekili Dt. Cemalettin Şimşek katıldı. Oturum başkanlığını Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. İ.Hamit Hancı ve Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı öğretim üyesi Doç. Dr. Mustafa İlhan yaptı.

“Sağlık Personelinin Beyninde Hasta Yakınları İle Mücadele Merkezleri Oluştu”
Gazetelerde yer alan şiddet haberlerinden örnekler gösteren Prof. Dr. İ. Hamit Hancı şunları söyledi: “Bu olaylar öylesine çoğaldı ki, sağlık personelinin beyninde hasta yakınları ile mücadele merkezleri oluştu. Gazetelerde 3. sayfa haberleri olarak yer alan sağlık çalışanlarına şiddet haberleri, çalışanlar bakımından bir güvenlik sorunu olmasının ötesinde, toplumun sağlık hizmetlerinden yararlanma hakkına da bir saldırıdır. Sağlık personeli sadece fiziksel şiddete maruz kalmıyor, duygusal şiddet, küçük düşürme, gururunu incitme, hareket özgürlüğünü engelleme… Son günlerde sıkça karşımıza çıkan psikolojik şiddet -özellikle işyerindeki şiddet- ve mobbing.

“Şiddet En Fazla Acil Servis, Psikiyatri ve Yoğun Bakımda”
Hastanenin herhangi bir ünitesinde şiddet olayı meydana gelebilirken, bunun Acil Servis, Psikiyatri ve Yoğun Bakım ünitelerinde sıkça meydana geldiğini görüyoruz. Hemşirelerin işyerinde şiddete maruz kalma oranları diğer sağlık mensuplarına oranla 3 kat daha fazla. En çok Acillerde şiddet karşımıza çıkıyor. Güvenliği sağlanmış bir işyerinde çalışmak herkesin hakkıdır. Sağlık çalışanları ve sağlık kuruluşlarındaki hastalar ile yakınları şiddet riski altındadır. 23 Nisan’da çizilen bir karikatür olayı acı bir şekilde anlatıyor. Hele hele alanda ve 112 de çalışanlar çok daha büyük risk altındadır.”

“ABD’de de Sağlık Çalışanlarına Yönelik Şiddet 16 Kat Fazla”
AK Parti İzmir Milletvekili Av. Hamza Dağ şunları söyledi: “Şiddet, toplumun ruh sağlığını etkileyen bir konudur. Sadece Türkiye ye özgü değil evrensel bir sorundur. Her yerde mevcut ancak sağlık kurumlarında daha da yüksek bir sorun. Bu konuda yapılan çalışma ve araştırmalar maalesef yeterli değil. Bakanlıkta ve sağlık alt komisyonlarında yapılan çalışmalar var. Ancak tüm bunlar yetersiz. ILO ve WHO standartları ile yapılan çalışmalar var dünyada. 7 ayrı ülkede yapılmış. Bu ülkeler Avusturya, Brezilya, Güney Afrika, Bulgaristan, Portekiz, Tayland ve Lübnan. Bu ülkelerde yüzde 47-76 arasında değişmekte. ABD’de de sağlık çalışanlarına yönelik şiddet 16 kat fazla bulunmuş. Türkiye de yapılan çalışmalarda pek de fazla yol alındığı söylenemez.”


“Sağlık Bakanlığı 2011’de Sağlık Çalışanlarının Kendisinin Kanatları Altında Olduğunu Bildirdiği”
MHP Kahraman Maraş Milletvekili Mesut Dedeoğlu, şunları kaydetti: “Sağlıkta şiddet kamuoyunda bu kadar gündeme gelmeden önce halkın gündeminde kadına yönelik şiddet vardı. Hala kadın cinayetleri işlenmekte ve var olan şiddet olayları artarak devam etmektedir. Şiddet haberleri kaçıncı sıraya düşerse düşsün yapılan araştırmalar ve sonuçlara göre halkın gözündeki önemini hep koruyacaktır.

Sağlıkta şiddet olayları özelikle son yıllarda artmış durumdadır. Çok büyük bir özveri ile halka hizmet veren sağlık çalışanlarının bugün hasta yakınları tarafından dövülmekte ve şiddete maruz kalmaktadır. Bu konuda parti olarak gerek sağlık çalışanlarına, gerek diğer kamu personellerine, basına, icra memurlarına yapılan şiddete alınacak önlemlere destek vereceğiz. Sağlık Bakanlığının 2011’de İstanbul’da yaptığı bir toplantıda sağlık çalışanlarının kendisinin kanatları altında olduğunu, personele yapılan şiddete engel olacaklarını bildirdiği halde ilk kez Antep’te ki olaydan sonra mecliste araştırma komisyonu kurulmasına karar verilmiştir. Ümit ediyoruz ki bu çalışmalar sonucunda dört partinin ortak çalışmasıyla sağlık çalışanlarına yararlı kararlar alınır.”

Şiddete Neden Olan 2 Konu: Sağlıkta Dönüşüm ve Ekonomik Daralma
CHP Muğla Milletvekili Prof. Dr. Nurettin Demir, “Düne kadar köyünden yumurtasını, yoğurdunu, tavuğunu getiren insanlarımız ne oldu da, birden ne değişti de hekimleri kendilerine hedef görür oldular. Sadece şiddetle bitmiyor. Arkadaşların da söylediği gibi sadece sağlık alanında değil, eğitim alanında da, ailede de, gerçekten son yıllarda çok yoğun bir şekilde şiddet artmış durumdadır. Bunları biz politikacılar başta olmak üzere siz aydınların da çok iyi irdelemesi ve değerlendirmesi gerekiyor. 2002 yılında biz şiddet olaylarını yüzde 1 oranında görürken ne oldu da şimdi yüzde 60’lara hatta yüzde 75’lere varan oranlarda. Bu olayda 10 senede ne oldu da buralara geldi. Bana göre bu olayların altında yatan 2 önemli konu var. Sağlıkta dönüşüm politikalarının maalesef iyi çalışılmadan, iyi değerlendirilmeden, hazırlanmadan, her gün yönetmelikler-kanunlar değiştirerek, bütün yükü sağlık çalışanlarına bırakarak-yükleyerek, ekonomik ve psikolojik yetersizlikler altında uygulamaya çalışılmasıdır. İkincisi ekonomik daralma, Türkiye’de yoksulluk ve işsizliğin artmış olması, insanların maalesef geçimlerini sağlayamaması, gelir dağılımındaki çok büyük uçurumların artması, her gün piyasalaşan sistem ve insanların cebinden sağlık için harcadığı para miktarının artmış olmasıdır.


“Eğer Hekim Olarak Gelen Hastanın İsteklerini Yapmazsanız, Şiddet Başlıyor”
Hakikaten biz yapılan güzel salonları, güzel yataklara bakarak sağlıkta iyileşme olduğunu zannediyoruz. Çoğumuz hekimiz ve eğer hekim olarak gelen hastanın isteklerini yapmazsanız, orada başlıyor. Hasta “ Bana MR çekeceksin, tahlil yapacaksın, beni yatıracaksın, ameliyat edeceksin, karşı durmayacaksın.” ya da “ Yeşili işaretleme, kırmızıyı işaretle” diyor. Acilde ki arkadaşın söylediği: ”Yeşili işaretlerse gözünü patlatırım.” diyor hekime. Hekimden çıktıktan sonra reçeteyi almak için eczaneye gittiğinde parası kesiliyor, ayda birkaç kez doktora gitmişse maaşından 40-100-150 lirası kesiliyor. Gaziantep’teki olaya baktığımızda doktorun ölüm nedeni dedesini kurtarması için değil ki. Diyor ki ”Dedemin sakın öldüğünü bildirme, bildirirsen seni öldürürüm.” diyor. Doktor bu durumu Başhekimliğe bildiriyor. Başhekimlik ise öldüğünü bildiriyor. 17-18 yaşındaki çocuk ATM ye gidiyor, bakıyor ki para yatmamış, dedesinden aldığı maaşı alamayınca, cebindeki bir miktar parayla kocaman bir kama alıyor, doktor tam görevinin başında, elini yıkıyorken, ameliyata girecekken sırtından bıçaklıyor.

“Bu Gerçekleri Görmediğiniz Takdirde İstediğiniz Kadar Önlemler Alın Ne Değişecek”
Şanlıurfa’da zenginler 7+1 daireyi almaya çalışırken, bir kısım insanlar 7 gündür ekmek alamamanın ızdırabını yaşıyor. Bu gerçekleri görmediğiniz takdirde istediğiniz kadar önlemler alın, istediğiniz kadar araştırma yapın, isterseniz her hekime bir tabanca verin, ne değişecek? Eğer mecliste 2008-2009 yıllarında başlayan mobbing olaylarını Adli Bilimciler Derneğinin başlatmış olduğu bu seminerleri, konferansları ya da uyarıları Sağlık Bakanlığı dikkate almış olsaydı, 14 Mart Tıp Bayramı nedeniyle Cumhuriyet Halk Partisi’nin sağlıkta şiddet ile ilgili meclise verdiği araştırma önergesini sağlıkçı Adalet ve Kalkınma Partili arkadaşlarım dikkate almış olsaydı ve Adalet ve Kalkınma Partisi muhalefetin önerilerini birazcık dinlemiş olsaydı bugün Arslan belki yaşıyor olacaktı” dedi

“2002’den Önce Hastaların Doktor Muayenehanelerinden Geçmeleri Gerekiyordu”
AK Parti Aydın Milletvekili Av. Semiha Öğüş, “Hasta hekimlerden en kısa ve en kolay şekilde hizmet almak istemektedir. 2002’den önce hastaların doktor muayenehanelerinden geçmeleri gerekiyordu. Bu öyle bir boyuttaydı ki istediği gerekli ilacı reçete ettirebilmek için bile doktor muayenehanelerine gidilmek zorundaydı. Devlet hastanelerine memurlar SSK hastanelerine ise işçiler gidebiliyordu. Bağ-kur hastaları ise apayrı bir prosedüre tabii idi. Şu an da ise ne sağlık karnesi ne de sevk sorunu bulunmakta hasta nüfus cüzdanı ile en yakınındaki sağlık kuruluşuna başvurarak sağlık kurumundan sağlık hizmetini alabilmektedir.

“Halkın Sağlığına Önem Vererek Tam Gün Çalışma Esaslarını Uygulamaya Geçirdik”
Sağlık politikalarının eleştirilecek yönleri tabii ki olabilir. Bu sistemde hizmet alanın herhangi bir şikayeti yok ve oldukça da memnun. Koruyucu hekimliğe önem vererek bu yönde çalışmalara hız verdik. Hastalık oluşmadan önlemeye çalıştık. Halkın sağlığına önem vererek tam gün çalışma esaslarını uygulamaya geçirdik. Ancak üniversitelerden sağlık politiklarına karşı direnç gösterildi. Uygulanan yönetmeliğe haklı oldukları konularda görüş bildirdiler. Üniversitelerin bu istekleri Sayın Başbakana iletildi. Bizzat Başbakanın bu konuda çalışmaları var. Olumlu gelişmeler olacağını düşünmekteyim.

“Olay Vuku Bulduktan Sonra Değil Öncesinde Neler Yapılmalı Ona Bakmalıyız”
Şiddet öğrenilen bir olgudur. Her alanda karşımıza çıkabiliyor, sokakta, okulda, poliste her yerde mevcut. Hastanede doktora karşı yapıldığında basın yoluyla karşımıza geliyor. Sağlık hizmeti vermeyen sağlık çalışanına kızıyorum. Yasal çözüm olmalı. Mevcut yönetmelikler uzlaşmalar yasal düzenlemeler var ve yenileri yapılıyor. Olay vuku bulduktan sonra değil öncesinde neler yapılmalı ona bakmalıyız” diye konuştu.

“Şiddet Kolektif ve Bütüncül Bir Olgudur Ve Ancak Bütüncül Bir Yaklaşımla Önlenebilir”
MHP Samsun Milletvekili Dt. Cemalettin Şimşek şunları söyledi: “30 yıl boyunca kamuda ve özel sektörde diş hekimi olarak çalıştığım için konunun gelişimi hakkında az çok bilgiye sahip olduğuma inanıyorum. Şiddeti önleyememenin en önemli nedenlerinden biri de şiddetin anormal bireyler tarafından işlenen hastalıklı bir eylem olarak görülmesidir. Şiddet kolektif ve bütüncül bir olgudur ve ancak bütüncül bir yaklaşımla önlenebilir.


 
“Asıl Zor Olan Doğrudan Şiddete Neden Olan Kanalları Engellemektir”
Araştırmacılar şiddeti doğrudan şiddet, yapısal şiddet ve kültürel şiddet olmak üzere birbiriyle bağlantılı üç boyutlu olarak değerlendirmişlerdir. Doğrudan şiddet buz dağının görünen kısmını oluşturmaktadır. Ancak doğrudan şiddet çoğu zaman yapısal ve kültürel şiddetin katmanları üzerinde yer alır. Doğrudan şiddet fiziksel zarar vermeye yönelik eylemlerdir. Şiddetin görünen yüzünü engellemek nispeten daha kolaydır. Asıl zor olan doğrudan şiddete neden olan kanalları engellemektir. Yapısal şiddet; şiddetin gözle görülmeyen kısmıdır. Çünkü doğrudan fiziksel zarar vermeyi amaçlamaz. Ancak yapısal şiddetin etkileri doğrudan şiddetten çok daha yıkıcı olabilir. Örneğin gelir dağılımındaki düzensizlikler yapısal şiddete örnek verilebilir. Şiddetin en az anlaşılan boyutu ise kültürel şiddettir. Bunlar din, ideoloji ve benzeri sebeplerdir. Bu, doğrudan ve yapısal şiddeti meşrulaştırmaya zemin hazırlayabilir. Doğrudan şiddet alınacak polisiye önlemlerle azaltılabilir. Ancak kültürel şiddetin önlenebilmesi için ortak çıkarlarımızın, ortak değerlerimizin farkına varmalıyız. Tüm bunların ışığında hastanelerde alınan güvenlik önlemleri maalesef yeterli değildir. Bu manada hastanelerde giriş-çıkışlar daha iyi kontrol edilmeli, hastanelerde olay çıkarmak isteyenlerin ki bunların yüzde 70’den fazlası hasta yakınlarıdır, olay çıkarmadan olay çıkaracağı bellidir. Olayları çıkarmadan gerekli önlemlerin alınması bunları önleyecektir.

“Yapısal Gelir Adaletsizliği De Yapısal Şiddete Neden Olmaktadır”
Bugün ülkemizde 10 milyon sigortalının büyük bölümü asgari ücretle çalışmaktadır. Bu yapısal gelir adaletsizliği de yapısal şiddete neden olmaktadır. Asgari ücretle çalışan bu vatandaşlarımız kendilerine bir sorun çıkartılacağı düşüncesi içinde bir ön yargıyla hastaneye gelmektedirler. Hastane çalışanlarına karşı bir peşin yüküm içerisindedirler. Kültürel şiddeti ortadan kaldırılması için yapılması gereken politikalar yetersizdir. Hastanelerin iş yükü çok fazladır. Deniliyor ki bugün hastanelere başvuru sayısını 6 kat arttırdık. Ancak hastanelere yapılan finansal destek, hekim sayısı, fiziki şartlar 6 kat artmadığı için yetersiz hizmet alımına neden olmaktadır. Kolay ulaşım iyi hizmeti göstermemektedir. Yapılan bir çalışma acildeki aşırı yoğunluk oraya giden hastalar üzerinde negatif bir ön yargıya neden olduğunu göstermiştir.

“Yetkililer Sağlık Hakkında Açıklama Yaparken Çok Dikkatli Olmalıdırlar”
Sağlık çalışanları halkımızın hizmetkarıdır. Ancak yetkililer sağlık hakkında açıklama yaparken çok dikkatli olmalıdırlar. Çünkü bazen hasta yakınları bu açıklamaları başka formatlarla sağlık çalışanlarının aleyhine kullanmaktadırlar. Performans sistemiyle hastalar bunlar bana paragözüyle bakıyor düşüncesine kapılmaktadırlar. Bu yanlış performans sisteminden vazgeçilmelidir. Hekimler hastaların gözünde sadece paraya tapan insanlar olarak gösterilmektedir. Evet bir performans sistemi olmalı ancak bunun en az yüzde 80’i hekimin emekliliğine ve özlük haklarına yansıtılmalıdır. Bugün hekimler veya diğer sağlık çalışanları ay sonunda ne kadar maaş alacağını bilmemektedirler. Hekimin ay sonu alacağı, hastane borcu, ödemeler gibi faktörlerden etkilenmemelidir. Yani en azından performansına göre ne kadar alacağı belli olmalıdır.

20 Haziran 2012 Çarşamba

İLK RAHİM NAKLİ BİLDİRİ OLARAK SUNULDU


Kadavradan rahim nakli ameliyatını gerçekleştiren ekip, 10'uncu Ulusal Jinekolojik ve Obstetrik Kongresi'nde ilk kez bilimsel bildiri olarak sunumlarını yaptı. Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Münire Erman Akar, ”Bir yıl dolduktan sonra tüp bebek yöntemiyle gebelik oluşturulması planlanıyor” dedi

Akdeniz Üniversitesi Hastanesi'nde 8 Ağustos 2011 tarihinde dünyada ilk olarak kadavradan rahim nakli ameliyatını gerçekleştiren ekip, 10'uncu Ulusal Jinekolojik ve Obstetrik Kongresi'nde ilk kez bilimsel bildiri olarak sunumlarını yaptı. TJOD Başkanı Prof. Dr. İsmail Mete İtil, Akdeniz Ülkeleri Obstetrik ve Jinekoloji Derneği (FGOM) Başkanı Prof. Dr. Cansun Demir ve kongrenin yurtdışından gelen katılımcıları Rafet Gazvani, Mourad Seif, James Walker'ın katıldığı toplantıda Prof. Dr. Münire Erman Akar ve Prof. Dr. Ömer Özkan tarafından bilimsel bildiri olarak sunulan Derya Sert’e yapılan nakil, farklı ülkelerden uzmanlar tarafından tartışıldı.

“Umarız Gebelik de Gerçekleşir, Bebeğimizle Birlikte Sunum Yaparız”
Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Münire Erman Akar, rahim naklinin en büyük amacının, hastanın bebek sahibi olabilmesi olduğunu söyledi. Prof. Dr. Akar şunları söyledi: "İlk sunumu yapmak, bilimsel açıdan tartışmak, eleştirileri dinlemek, bunlardan da belki öngörülere varmak bizim için çok değerli. Umarız gebelik de gerçekleşir, bebeğimizle birlikte sunum yaparız."

“Hastamız, Şimdiye Kadar En Uzun Yaşamış Rahime Sahip”
Akar,sözlerini şunları söyledi: ”Rahim naklinde en büyük amaç hastanın bebek sahibi olması. Hastamız bebek sahibi oluncaya kadar biz kendimizi başarılı olarak görmüyoruz. Ama hastamız, şimdiye kadar en uzun yaşamış rahime sahip. Daha önceki 2002'de sunulan canlıdan rahim nakli ancak 99 gün yaşayabilmişti. Bizim hastamıza yaptığımız naklin üzerinden 270 gün geçti, 9'uncu ayımız doldu. Şimdiye kadar ters giden bir şey olmadı. Hedefimiz bebeği elimize almak."

Bir soru üzerine Akar, nakil öncesi hastadan alınan yumurta ile eşinden alınan spermin birleştirilmesiyle oluşturulan embriyonun dondurulduğunu belirterek, ”Bir yıl dolduktan sonra tüp bebek yöntemiyle gebelik oluşturulması planlanıyor” dedi.

“Dondurulan Embriyo İle Gebelik Oluşmasını İstiyoruz”
Dünyada kadavradan ilk rahim naklinin gerçekleştirildiği 21 yaşındaki Derya Sert'in ilk adetinin 20'nci gününde gördüğünü ve 2011'in Ekim ayından itibaren her ay düzenli adet görmeye devam ettiğini dile getiren Akar,"Hastamız normal adet görüyor. Hastanın normal bir cinsel yaşamı var ve buna üçüncü aydan sonra izin verdik Emriyo kalitesi de gerçekten iyi durumda. Embriyo çözülürken bir problem yaşanabilir ama bunun yaşanmaması için tedbirler aldık. Dondurulan embriyo ile gebelik oluşmasını istiyoruz. Bununla gebelik gerçekleşmese de hastanın mevcut yumurtalarıyla tüp bebek uygulanabilir. Bağışıklık sistemini baskılayıcı ilaçlar kullanması hasta için bir risk olmakla birlikte, böbrek ve karaciğer nakli olan hastalara göre daha az riski bulunuyor. Bu hastamızda embriyo dondurduğumuz için avantajımız daha yüksek. 1993’den beri organ nakli yapılan hastalarda bildirilen gebelikler var” dedi.

“Menopoza Girmiş Olan Hastalar Şu An İçin Nakil Adayı Olamazlar”
Rahim nakli adaylarının sadece rahmi doğuştan olmayan hastalar olmadığını vurgulayan Akar, trafik kazası veya doğum sırasında kanama nedeniyle bazı hastaların rahim nakli adayı olabileceğinin kaydetti. Rahim naklinin en fazla 45 yaş için önerildiği ama yumurtalık rezervi iyi olmayan bir hastada asla nakil düşünmediğini belirten Akar,"Kendi yumurtalık rezervinin gebeliğe izin vermesi gerekiyor. Menopoza girmiş olan hastalar şu an için nakil adayı olamazlar. Yasalar buna izin vermiyor" diye konuştu.


“Nakledilen Rahim Doğumdan Sonra Alınacak”
Bir soru üzerine Akar, nakledilen rahmin doğumdan sonra alınacağını belirterek şunları söyledi: “Rahim nakli hayat kalitesini artıran bir nakil. Yaşamı devam ettirecek bir nakil değil. Rahmin görevini tamamladıktan sonra alınması gerekiyor. Bizim de hastaya önerimiz doğumdan sonra rahmin alınması. Belki bir gebeliğe daha izin verilir mi, bütün bu sorular zamanla cevaplanacak.”

“Hastanın Doğumunu Sezaryenle Planlıyoruz”
Hastanın normal yollardan gebe kalmasının mümkün olmadığının belirten Akar, “nakil hastasının dış gebelik riskine karşı tüpleri bağlandı. Cerrahi nedenlerle rahmi alınan hastalarda tüplerin bırakılmasının düşünülebilir. Ancak dış gebelik riskinin akılda tutulması gerekiyor. Bu hastalarda erken doğum yaşanabiliyor. Hastamızı riske atmak istemiyoruz. Hastanın doğumunu sezaryenle planlıyoruz” dedi.

“Rahim Nakli Talebiyle Yapılan Başvurular İnanılmaz Boyutta”
Dünyada kadavradan rahim nakli ameliyatının gerçekleştirildiği ilk hasta olan Derya Sert'in haftalık olarak kan kontrolünü yaptıklarını söyleyen Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ömer Özkan, aylık olarak biopsilerin yapıldığını kaydetti. Rahim nakli talebiyle yapılan başvuruların inanılmaz boyutta olduğunu dile getiren Özkan şunları söyledi: “Mevzuat olmadığı için resmi rakam veremeyiz ama inanılmaz. Bize yapılan başvuralar resmi olmayan, kişisel başvuralar. Hangi ülkelerden, nerelerden geldiklerine inanamazsınız.”

”Şimdi Dünya Türkiye’yi Takip Ediyor”
TJOD Başkanı Prof. Dr. İsmail Mete İtil ise, dünyada kadavradan yapılan ilk rahim naklinin çok başarılı olduğunu belirterek, dernek olarak vakayı inceleyeceklerini söyledi. Gebelik oluşması halinde bunun tıp tarihine geçeceğini belirten İtil, “Biz böyle şeyleri daha önce dünyadan takip ederdik, şimdi dünya Türkiye’yi takip ediyor” dedi. Sunulan bildiriyle damarların bağlanması ve diğer konularda bilgi sahibi olduklarını anlatan İtil, dernek olarak merkeze her türlü katkıyı vermeye hazır olduklarını söyledi.

“Hekimin Malpraktis Korkusu”
Toplantıda Türkiye’deki sezaryen oranlarının yüksekliğine dikkati çeken İtil, sezaryen oranlarının tüm dünyada artış gösterdiğini ve 2009 OECD raporunda, OECD ülkeleri arasında ortalama oranın yüzde 25.7 olduğunu söyledi. Dünyada yüksek sezaryen oranlarının nedenlerinin araştırıldığını ifade eden İtil, "En önemli nedenler olarak, hekimin malpraktis korkusu, hastalarda normal doğumun riskli olduğu yönündeki inanç, ilk doğumunu yapacak olan annelerin görece olarak ileri yaşlarda olması, doğum korkusu, anne isteği gibi nedenler sayılmaktadır. Sezaryen oranlarını düşürmek için en iyi yöntemlerin, normal doğum ve sezaryen nedenlerinin klinikler bazında analizi, bilgilerin değerlendirilmesi, malpraktisle ilgili hekimi de gözeten düzenlemeler, ebe doğumlarının artırılması, doğum odalarının bireyselleştirilmesi ve hasta mahremiyetine özen gösterilmesi, ağrısız doğumun yaygınlaştırılması ve gebelerin eğitimi ve toplumu bilinçlendirme kampanyalarıdır" dedi.

Türkiye'de dünyaya benzer şekilde sezaryen oranlarında artış olduğunu hatırlatan İtil, “Bugün yüzde 45’ler civarında sezaryen oranlarından bahsediliyor. Nedenler de dünyada öne sürülen nedenlerle benzerlik gösteriyor. Bu konuda Sağlık Bakanlığı ile ortak bir aksiyon planı hazırlandı. Planın uygulanmasıyla ilgili özellikle toplum bilinçlendirilmesi, gebe eğitimi, malpraktis (Tıpta yanlış, özensiz, kötü tedavi) ile ilgili düzenlemeler, ağrısız doğumun yaygınlaştırılması konularında ilerlemelerin sağlanması gerekiyor, çalışmalarımızı sürdürüyoruz" diye konuştu.

"Kadın Doğum Hekimliğinde Diğer Branşlara Göre Daha Fazla Soruşturma Açılmaktadır"
Hekimlerin en çok korktuğu davaların başında malpraktis geldiğine değinen İtil, "Kadın doğum hekimliğinde diğer branşlara göre daha fazla soruşturma açılmaktadır. 2 bin 407 kadın doğum hekiminin katıldığı bir ankette, doktorların yüzde 322'si malpraktis nedeniyle soruşturmaya uğradığını belirtmektedir. Yapılan çalışmalarda dava sonucunda kadın doğum hekiminin doğum nedeniyle ödediği tazminatlar diğer branşların çok üzerindedir. Hekimlerin yüzde 45'i malpraktis korkusunun sezaryen oranlarını artıran en önemli faktör olduğunu belirtmişlerdir. Kadın doğum hekimleri, doktorun elinde olmadan gelişen, istenmeyen gelişmeler nedeniyle bile cezalandırılabildiği çetin bir ortamda çalışmalarını sürdürüyor" açıklamasını yaptı.

“Türkiye'de 1990'dan 2008'e Kadar Anne Ölüm Hızı 100 Binde 68'den 23'lere Gerilemiş Durumda”
TJOD Genel Sekreteri Prof. Dr. Cansun Demir de kongrenin içeriği ve anne ölümleri hakkında bilgi verdi. Anne ölümlerinin dünyada hala önemli bir sorun olduğunu aktaran Demir, "Öyle ki 100 bin doğumdan 260'ı anne ölümüyle sonuçlanıyor. Bu yüzden Dünya Jinekoloji ve Obstetrik Derneği'nin 2012 Uluslararası Uzman Eğitim Programı'nın ana konusu da anne ölümleri. Gelişmemiş ülkelerde yılda 100 bin doğumdan 580'i, gelişmiş ülkelerde 15'i, Türkiye'de ise 23'ü anne ölümüyle son buluyor. Türkiye'de 1990'dan 2008'e kadar anne ölüm hızı 100 binde 68'den 23'lere gerilemiş durumda" diye konuştu.

Kongreye katılan ve basın toplantısında konuşan Royal College of Gynaecology üyeleri Rafet Gazvanı, Mourad Seıf, James Walker de başarılı sunumlar yapıldığının kaydetti.
Walker, anne sağlığı ve anne hayatının daha iyi yönde geliştirilmesi için çalışmalar yaptıklarını belirterek, TJOD ile de ortak bir çalışma içerisinde yer alacaklarını ifade etti.

19 Haziran 2012 Salı

DR. DUKAN TÜRKİYE’DE OLSAYDI!


Fransız doktor Pierre Dukan’ın durumu ülkemizde olsa ne olurdu? Karar nasıl karşılanırdı?

Ünlü Fransız doktor Pierre Dukan’ın “Sağlıklı kiloya inen çocuklara okulda daha yüksek not verilsin” sözleri sonrası Fransız Hekimler Birliği mesleki ilkeyi ihlal ettiği gerekçesiyle Dukan hakkında şikayette bulunmuştu.

Bu olay tıp camiasında geniş yankı buldu. Altı ay içinde duruşmaya çıkması beklenen Dukan, mahkemenin beslenme sektöründeki parlak imajına zarar vereceği düşüncesiyle vazgeçti. Savunma yapmayacağını söyleyerek doktorluk lisansının elinden alınmasını kabul ettiğini bildirdi. Bu durum üzerine Pierre Dukan’ın Fransa’da doktorluk yapmaktan men edildiği açıklandı.

Dukan, liseden mezun olmadan önce yapılan sınavlara obezite karşıtı bir seçeneğin eklenmesini ve kabul edilebilir vücut kitle endeksine sahip öğrencilere fazladan not verilmesini önermişti.

Dr. Pierre Dukan’ın durumu hakkında uzmanların görüşünü aldık. Sağlık Dergisi olarak “bu durum ülkemizde yaşanmış olsaydı nasıl olurdu?” sorusunun yanıtını araştırdık.

“Düşüncenin Tartışılması Farklı, Eyleme Geçmesinin Farklı Algılanması Gerektiği Bir Çağda Yaşıyoruz”
KKTC Tabipler Birliği Onur Kurulu Başkanı Dr. Bülent Dizdarlı konu hakkında şunları söyledi: “Fransızlar belli ki sorunları kalmamış. Öyle ki problemler yaratmaya başlamışlar. Örneğin böyle bir yaklaşım benim ülkemde olsa kimse bu söylemle ilgilemezdi. Zaten kimsede bunca sorunun yanında böyle bir söylemde de bulunmazdı. Bence eğitim ve sağlık farklı kulvarlar. Obezite artık Dünya Sağlık Örgütünce de tescillenmiş bir hastalık bir özürdür. Ne var ki özürlü insanların da eğitim hakkı vardır. Bilinmektedir ki özürlü yada hasta insanlar arasından mükemmel eğitim alanlarını ve bu eğitimin sonucunda insanlığa büyük kazanç sağlayanları tarih yazmıştır. Bu nedenle Fransız Hekimler Birliğini tepki göstermekte haklı buluyorum. Bu öneriyi kabul edilemez bulma kararlarını destekliyorum. Ancak böyle bir öneri yaptı diye de hekimin mesleğinden men edilmesini anlamış değilim. Neticede o da düşüncesini söylemiştir. Düşüncenin tartışılması farklı, eyleme geçmesinin farklı algılanması gerektiği bir çağda yaşıyoruz. Her düşünce bu şekilde infaz edilirse insanların ortaya fikir koyma cesareti kırılır ki bu da gelişmenin sonu olur. Bizim şartlarımızda bu tartışmayı çok gereksiz buluyorum. Fransız Hekimler Birliğinin tepki koymasını haklı buluyorum. Ancak ilgili hekime verilen meslekten men cezasını da çok ağır ve gereksiz buluyorum.”



“Türkiye’de Tabip Odalarının Verdiği Cezalardan Habersiziz”
Amerikan Hastanesi ve Şişli Memorial Hastanesi Hematoloji Departmanı ve Kemik İliği Nakli Ünitesi Direktörü Doç Dr Mustafa Çetiner konu hakkında görüşlerini dile getirdi: “Ülkemizde Tabip Odalarının etkinlikleri ne yazık ki, oldukça sınırlı. Türkiye’de Tabip Odalarını Sağlık Bakanlığı ciddiye almıyor, hekimler neden alsın ki. Fransa’da Dukan etik kurula gönderilince herkesin haberi oluyor. Ama Türkiye’de Tabip odalarının verdiği cezalardan habersiziz. Birçok ünlü ismin bu ülkede etik davranmadığı gerekçesi ile Tabip odası onur kurularından cezalar aldığını arşivlere bakın bulursunuz. Ancak, kimse bu ülkede Tabipler birliğini ciddiye almıyor. Dolayısıyla, bu olay Türkiye’de olsa kimsenin haberi olmazdı.”


“Dr. Dukan Dünyanın Neresinde Olursa Olsun, Aleyhine Sonuçlanacaktı”
Av. Osman Fırat Turan şunları söyledi: “Türkiye’de de bu durumun aynı olacağını düşünüyorum. Sağlık sektörü özellikle ilaç alanı insanların sağlıklı olmalarını mı yoksa hasta olmalarını mı tercih eder ? Gıda sektörü insanların tüketmelerini mi yoksa tüketmemelerini mi ister? Bence ikisinin yanıtı da insanlar için olumsuz olanıdır. Beslenerek tüketen, ardından bir sürü sağlık sorunu ile karşı karşıya kalan birey hem gıda hem de ilaç sektörünün potansiyel hedefidir. Bu noktada Dr. Dukan bence en uç noktayı hedef göstererek, mesleği pahasına olmayacağını bildiği öneriler getirmiş. Bunu yaparken de iki global oyun kurucuyu bilinçli olarak karşısına almış. Böyle bir olay sadece Fransa ya da Türkiye değil, dünyanın neresinde olursa olsun yaptırımın boyutları değişse dahi Dr.Dukan'ın aleyhine sonuçlanacaktır. Dünyayı yöneten sağlık ve gıda devlerinin buna hiçbir zaman ve hiçbir yerde izin vermeyeceğini düşünüyorum. Ayrıca düşünce ve ifade özgürlüğü'nün doğduğu ve geliştiği bir ülkede, yani Voltaire'nin, V.Hugo'nun, Jean-Jacques Rouseau'nun ve Satre’nin ülkesinde fikir hürriyetini bu derece baskılayan, bireyi mesleğini uygulama hakkından yoksun bırakan bir anlayış kamusal hürriyetler anlamında hiç bir zaman kabul edilemez. Bu olay bence "hukuk ve düşünce özgürlüğünün", "siyaset ve sermaye" karşısındaki yenilgisinin trajik bir örneğidir."


“Bizde Olsa Tahminen Etik İhlal Nedeniyle Tabip Odasından Uyarı Ya Da Kınama Cezası Alırdı”
Ankara Üniversitesi Adli Tıp Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Hamit Hancı konu karar hakkında şunları belirtti: “Bu çok ağır bir ceza. Dukan bir fikir öne sürmüş. Bu fikirde fiziksel ayrımcılık içeren durum mevcut. Ancak mesleğinin elinden alınmasına yol açacak kadar ağır kusur yok. Somut bir zarar da oluşmamış. Bizde olsa tahminen etik ihlal nedeniyle tabip odasından uyarı ya da kınama cezası alırdı.”

Amerika’da Sporcu Kişilere Üniversite Bursu Verilmesinin Bundan Farkı Yok”
Maltepe Üniversitesi Adli Tıp ve Halk Sağlığı Uzmanı Yrd. Doç. Dr. Nezih Varol şunları söyledi: “Biraz abartılı bir karar. Hekimin önerisi sağlıklı nesil adına teşvik edici bir öneri Amerika’da sporcu kişilere üniversite bursu verilmesinin bundan farkı yok gibi geliyor.”


“Dukan Diyeti Popüler Zayıflık İmajının Empoze Edilmesinden Başka Birşey Değil”
M-Onep Klinikleri Beslenme Uzmanı Banu Eroğuz Demirözü konu hakkında şunları söyledi: “Dukan Diyeti, son dönemde insan sağlığını tehlikeye atan popüler diyetlerin başında yer alıyor. Aslında bu diyet ilk defa Dr. Atkins tarafından ortaya atılan ve dönem dönem farklı isimler tarafından gündeme getirilen protein diyetlerinin revize edilmiş halidir. Karbonhidrat içeren besinler yerine protein içerenlerin tüketilmesi esasına dayanmaktadır. Bu anlayışta düzenlenen diyetlerin metabolizma üzerine sebep olduğu olumsuzluklar; kalp hastalıkları, hipertansiyon, hiperlipidemi, böbrek rahatsızlıkları ve kronik kabızlık’tır. Bunlar başta olmak üzere birçok farklı hastalığa da zemin hazırlamaktadır. Birçok sağlık kuruluşu bu tarz diyetlerin uygulanmaması ile ilgili uyarıları yapsalar da diyetler seneler boyunca çok iyi pazarlandığından popülerlikleri devam ediyor. Geçen yıl kendi ülkesinden diyetisyen Jean-Michel Cohen Dukan’ın önerdiği diyetin tehlikeli olduğunu iddia ettiği için Dukan kendisine dava açtı fakat davayı kaybetti.

Dukan’ın son sözlerine gelecek olursak ise bu durum sağlıklı bir toplumu özendirici gibi görünse de popüler zayıflık imajının empoze edilmesinden başka bir şey olduğunu düşünmüyorum. Önerdiği tarz böyle bir uygulama yaş özelliği açısından bulimia ve anoreksiyaya yatkınlığın olan bireylerde olumsuz etkilere sebep olabilir. Gelişme çağındaki çocukların 4 besin grubundan da yeterli ve dengeli bir beslenme programı takip etmeleri gerekir. Ancak bu şekilde büyüme ve gelişmenin devamlılığı sağlanabilir. Yaş, cinsiyet, boy ve fiziksel aktiviteye göre alınması gereken kalori ve besin öğeleri hesaplanarak hazırlanan listelerin çocukların sosyal hayatlarına da uyum sağlayacak şekilde detaylandırılması şart.”

Atkins, South Beach, Dukan ve benzeri, moda olan yüksek proteinli diyetlerin gözden kaçırdıkları şey ne?

Dr. Nurhayat Gül konu hakkında şu açıklamada bulundu: "Atkins’le başlayan, South Beach’le devam eden son olarak Dukan ile tavan yapan, sağlıklısız olduğu bilindiği halde takipçileri tavan yapan bu diyetlerin popülaritesi hiç azalmıyor, tersine artan obezite oranını düşünürsek giderek daha çok insan tarafından uygulanıyor. Sonuçta yanlış beslenme sonucu oluşan fazla kilolarından acilen kurtulmak isteyen milyonlarca kilolu insana kitaplarını satıyorlar. Bu diyetlerin size vaadettiği gibi kilolarınızı verebilirsiniz ama uzun vadede sağlığınızı ne gibi risklere attığınız hakkında fikriniz yoktur. Hızlı kilo kaybettiren diyetlere kuşkuyla yaklaşmanız gerektiği halde tam tersi çok fazla heveslisiniz. Bu hevesi uyguladığınız diyetin sağlık zararlarını da öğrenmekte göstermelisiniz.

Yüksek proteinli , düşük veya hiç karbonhidratlı diyetler bugünlerde rağbet görüyor ve yoğun bir şekilde reklamı yapılıyor. Dukan, Atkins, South Beach gibi yüksek proteinli popüer diyet kitapları hızlı ve emeksiz bir şekilde, kendilerinde birşeyi değiştirmeden kilo vermek konusunda umutsuzların ve defalarca başarısız diyetleri denemiş olanların duymak istedikleri şeyi söylüyorlar. Istediğin kadar et ve peynir yiyebilir, yinede zayıflayabilirsin. Bu pembe tablo ölüm gibi bir takım trajik sonuçlarla gelebilir çünkü kilo verirken ölen insanlar var.

Yüksek protein diyet guruları genellikle kendilerinin herşeyi bildiği, dünyanın geri kalan doktor ve bilim adamlarının yanıldığını düşünürler. Kendi diyetlerinin en sağlıklı diyet olduğundan emindirler. Et, tavuk, yumurta, süt ürünlerinin tüketimi ile kalp damar hastalıkları, kanser, böbrek yetmezliği, kabızlık, safra taşları, divertiküloz, hemoroid arasındaki ilişkiyi gösteren 3 bin 500’den fazla çalışma, 15 binden fazla araştırmacı bilim insanı yanılıyordur ve kendileri doğruyu en iyi bilendir.

Bu tip diyetlerin tükettiği miktarlarda et, peynir miktarı bugün tipik bir Amerikalının bir günde tükettiği miktarlardır. Hali hazırda Amerikalıların bir günde tükettiği yiyeceklerin toplam kalorisinin yüzde 40’ı hayvansal ürünlerden oluşmaktadır. Bunun sonucu ise son 50 yılda kanser ve kalp hastalığı rakamlarında roket hızındaki artıştır.

Dünyanın neresinde olursa olsun, hayvansal yiyeceklerin tüketiminin arttığı toplumlarda hem kanser, hemde kalp hastalıkların riskinin arttığı görülmektedir. Tipik bir protein diyetinde alınan toplam kalorinin neredeyse yüzde 90’ı hayvansal ürünlerden gelmektedir.

"Sigara içmeyen kadınlarda, kanserin görülme riski hayvansal yağ tüketimi ile 6 katına çıkabiliyor"
Yüksek proteinli diyetlerle kilo verebilirsiniz. Ancak aynı zamanda sağlığınıza zarar veriyor olabilirsiniz.
Hayvansal ürünler ve çeşitli kanserler arasında ilişki olduğuna işaret eden yüzlerce çalışma mevcuttur. Tek başına et tületiminin kansere neden olduğunu iddia etmek yanlış olsa da, bu tarz diyetlerde, taze sebze, meyve ve bakliyatların tüketilmesinin sınırlandırılması da kanser oluşumuna katkıda bulunan faktörlerden biridir. Yüksek proteinli diyet tavsiyeleri bazı ete duyarlı kanserlerin (örneğin solunum sisteminin epitelyal kanserleri gibi) riskini iki katına çıkaracaktır. Örneğin Ulusal Kanser Enstitü’sünün yapmış olduğu bir çalışmaya gore sigara içmeyen kadınlarda, kanserin görülme riskinin hayvansal yağ tüketimi ile 6 katına çıkabildiği görülüyor. Yine kolon kanseri ile et tüketimi arasındaki bağlantıyı gösteren pek çok çalışma var.

Bu diyetlerin neden olduğu en önemli nokta kansere karşı yüksek koruma sağlayan yiyecekleri kısıtlamaları veya yasaklamalarıdır. Tüketimine biraz daha izin verilen döneminde dahi, yani kilo koruma döneminde dahi aynı tehlikeli diyet devam etmektedir. Üstelik insanlarda bu sağlıklı yiyecekler kilo yapıyor şeklinde son derece zararlı bir davranış değişikliğine yol açmaları da muhtemeldir.

Meyve tüketimi azaldıkça, sindirim sistemi, mesane ve prostat kanserleri görülme sıklığı arttıyorBu tarz diyetle, günümüz dünyasında beslenme ve kanser arasındaki bağlantıyı gösten tüm bilimsel çalışmaların önerdiğinin aksine bir beslenme tarzını önerilmektedir. Özellikle meyvenin çıkartılması veya azaltılması bile başlıbaşına bir kanser davetiyesidir. Bilimsel çalışmalar meyve tüketimi azaldıkça, sindirim sistemi, mesane ve prostat kanserlerinin görülme sıklığının arttığını göstermektedir. Burada tüketilen doza bağlı bir etki görülmektedir. Ayrıca doza bağlı meyve tüketimi azlığı ile kalp hastalığı, kanser ve tüm nedenlere bağlı ölüm riskinde artış olduğu bilimsel çalışmalarla ispatlanmaktadır.

Tam tahılların tüketimi azaldıkça kolorektal kanserlerin sıklığının arttığı görülüyor. Fazla et tüketiminin; lif, vitamin, mineral gibi koruyucu faktörler olmadığında riski daha da arttırdığı görülüyor.

Ayrıca yakın zamanlarda yayınlanan bir çalışma her gün bir porsiyon et tüketildiğinde ölüm riskinin yüzde 13, işlenmiş et ürünleri tüketildiğinde yüzde 20 arttırdığını gösterdi. Ayrıca Atkins diyetini inceleyen bir çalışmaya göre kısa vadede zayıflamanın etkisiyle kolesterol değerlerinde düşme yaşansa da bir yılın sonunda kalp kan akımında yüzde 40 azalma ve inflamatuar kalp krizi belirteçlerinde artmaya neden olduğunu gösterilmiştir. Bu çalışma kısa vadede dahi bu diyetlerin ne kadar tehlikeli olabileceğine kanıttır.

Yine ketojenik diyetlerin kalp kasında genişleme ile kalp kası hastalığı yapabildiğini (myopati) biliyoruz ve diyet zamanında durdurulursa bu hastalık kendiliğinden gerilemektedir. Az sayıda insan Dr.Atkins’in virus nedeniyle değil, myopati nedeniyle kalp krizi geçirdiğini bilir.

Dukan nasıl etki ediyor?
Yüksek proteinli diyetlerde karbonhidratları belirgin bir şekilde kısıtladığınızda vücut yeterli kalori alamadığını, aç kaldığını düşünüyor ve enerji elde etmek için ketozis’i başlatıyor. Vücut enerji elde etmek için, o sırada yağlı veya yağsız et, peynir yiyor olsanızda , yağ kaybetmeye başlıyorsunuz. Diyeti durdurduğunuzda kilo alıp yağlanmaya başlıyorsunuz, diyete başlayınca yağ kaybediyorsunuz. Diyeti durdurduğunuzda kilo almaya başlıyorsunuz.. bu şekilde devam etmek erken ölüm riskini de beraberinde getirir. Karbonhidrat içeren meyveler, sebzeler ve bakliyatlar yenmeye başlayınca ketosis durur ve yediğiniz et ve peynir tekrar şişmanlatmaya başlar. Eğer karbonhidratı kısıtlanmış bir ketozisin içinde değilseniz et, yüksek kalorili ve şişmanlatan bir yiyecektir.

Yüksek proteinli diyetler abur cuburu, besin değeri boşaltılmış beyaz ekmek, makarna, pirinç gibi yiyecekleri yasakladığı için bu tarz diyetlerin iyi bölümüdür. Yanlarında yemediğiniz vitaminleri hap olarak almak, almamakla kıyaslandığında elbette daha iyidir ancak yine de bu tarz beslenmenin zararlarından korumaz.

Amerikan Kanser Birliği 79 bin 236 kişiyi 10 yıl boyunca incelediğinde haftada 3 gün et yiyenlerin, et yemekten kaçınanlara kıyasla yıllar geçtikçe daha da artan kilo sorunu yaşadıklarını ortaya koydu. Kilo artışından en fazla korunanlar, en fazla sebze yiyenlerdi.

Ketojenik diyetler tıpta sadece bir yerde, tıbbi tedaviye yeterli cevap vermeyen nöbet geçiren çocukların tedavisinde kullanılır. Yüksek proteinli diyetlerin ciddi sağlık sorunlarına neden olabileceğini gösteren çalışmalar var. Bu sorunlar arasında hemolitik anemi, anormal karaciğer fonksiyonu, renal tubüler asidoz, ani kemik kırıkları (kalsiyum hapları kullanılsa bile) ve daha da fazla sorunlar var. Böbrek taşı oluşumu yüksek proteinli diyetlerin bir diğer sorunudur. Sözün özü yaptığınız bu tarz diyetlerin sağlık riski taşıyor olmaları.

Hedef: ideal kilo, daima..
Tekrar alacaksanız kilo vermenizi önermem. Zira kilo verirken karnınızdaki ve vücudunuzdaki yağlar gider ama damarlarınızdaki hemen gitmez. Tekrar kilo aldığınız zaman damarlarınızdaki yağların üzerine yeni yağlar eklersiniz. Ve bu yağlar eskilerden daha tehlikelidir. Daha yumuşak olduklarından kopup pıhtı atma riski daha yüksektir. Rafine karbonhidratlar kesinlikle sağlığınız için tehlikelidirler. Dukan, Atkins gibi diyetlerle hemfikir olduğum nokta bunların beslenmeden mutlaka çıkartılması gerekliliğidir. Ancak oluşan boşluğu hayvansal gıdalar ve yağlı veya yağsız süt ürünleri ile doldurmak yerine, kaliteli karbonhidrat kaynakları olan ve fitokimyasalları çok bol miktarda içeren sebzeler, bakliyatlar ve meyveler konulduğu zaman hem zayıflarsınız hemde bilimsel ararştırmaların bu tür yiyeceklerin yenmesinin sağlık üzerinde ispatlanan yararlarını yaşarsınız. Hipertansiyon, kalp damar hastalıkları, yüksek kolesterol, tip 2 diyabet, Alzheimer, belirli tip kanserlere karşı korunma ve immun sisteminizin mükemmel çalışmasını sağlamış olursunuz.Bu şekilde beslenme kolesterol ilaçlarının sağladığı kadar azalma sağlıyor. Bu şekilde bir azalmayı ancak Akdeniz tarzı beslenme ve Amerikan kalp vakfının önerdiği modern düşük yağlı diyette sağlarsınız. Ancak yanısıra en güçlü antikanser beslenmeyi de beraberinde uygulamanın yolu doğal tam gıdaları beslenmenize yoğun bir şekilde dahil etmektir. Günümüzde ilk ölüm sebebi kalp damar hastalıkları, ikinci ölüm sebebi ise kanserler. Önümüzdeki, 20 yılda kanserlere bağlı ölüm sayısının, kalp damar hastalıklarını geçeceği öngörülüyor.

Unutmayın, yedikleriniz doğal ve tam gıdalardan geldiği müddetçe aynı zamanda bol miktarda fitokimyasalları da birlikte vücudunuza aldığınızdan emin olabilirsiniz. Bu küçük farklı besinlerin miktarı erken ölüm yada uzun ömür arasındaki farkı belirler. Işte bu, yüksek proteinli diyet tarzını öneren doktor ve diyetisyenlerin gözden kaçırdığı noktadır.

Şu sloganları hiç gördünüz mü?

Kırmızı etle kalp hastalığını geri çevirin.

Peynir yiyerek kansere dur diyin.

Tereyağı meme kanserinden koruyan en güçlü yiyecektir.

Hayır ne duydunuz ne de gördünüz. Çünkü doymuş yağ ve meme kanseri arasındaki bağlantıyı gösteren binlerce çalışmadan dolayı, hiçbir üretici bu sloganları kullanmaya cesaret edemez. Diyelim ki kötü kolesterolünüz yüksek ve inmeniz istenen değer 130. Peki size önerilen bu diyetlerle 130’un altına inmeniz mümkün mü? Elbette hayır. Oysaki sağlıklı ama gerçekten sağlıklı beslenerek 130 altındaki değerlere zahmetsizce inebilirsiniz. Hayatta en önemli mottonuz, vasatlıkla yetinmemek olsun. Vasat beslenme sizin ölümünüze neden olabilir.

Sağlıklı yiyecekleri bol miktarda yiyerek ideal kilonuzun yanısıra bütün kan değerlerinizin ideal olabileceği bir beslenme tarzı var ve kısa ve uzun vadede üst düzeyde kaliteli sağlığı hayatınıza getirecektir. Bu hayat boyu sürdürülmesi gereken ve aslında hiçte zor olmayan bir beslenme sisitemidir. Vegan yada vejeteryan olmanıza gerek de yoktur. Ancak bu gıdaları sağlığınıza zarar vermeyecek oranlara düşürmeniz önemlidir. Hızlı kilo vermeler, kalıcı kilo vermeyi ve sağlığınızı korumayı sağlamaz. Sebzenin,meyvenin, kuruyemişin, bakliyatın en güzelinin bol miktarda yetiştiği bir ülkede yaşıyoruz. Sağlığınızı korumak için onları yemeniz ve tohumlarını korumanız dışında yapacağınız birşey yok. Ayrıca kilo verme süreci kişisel zorlukların, zararlı davranışların saptanması ve değiştirilmesi sürecidir ve yüksek proteinli diyetler sorunu çözülemez, içinden çıkılamaz hale gelinceye kadar ertelemeye yararlar."

18 Haziran 2012 Pazartesi

TÜRK TIP EĞİTİM TARİHİ İÇİN ÖNEMLİ BİR KAYNAK

1827'de başlayan ve bugüne kadar devam eden çağdaş tıp eğitiminin ana çizgisinde olduğunu “ Hastahaneden, Fakülteye; Cerrahpaşa, 44.Yıl anısına” yayınlandığını belirten Prof. Dr. Ayten Altıntaş kitabın Türk tıp eğitim tarihi için önemli bir kaynak teşkil ettiğini ifade etti.

Belediye Hastahanesi’nden Tıp Fakültesi’ne varan Cerrahpaşa’nın eğitim sürecini gözler önüne seren İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Deontoloji ve Tıp Tarihi Ana Bilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Ayten Altıntaş'ın kaleme aldığı Maestro Yayıncılık’tan çıkan “Hastahaneden, Fakülteye; Cerrahpaşa 44. Yıl Anısına” yayınladı. Kitapta, 23 Temmuz 1910 tarihinde görkemli bir törenle Belediyenin semt hastanesi olarak hizmete giren Cerrahpaşa Hastanesi’nin bugün ülkemizin önde gelen eğitim ve sağlık kuruluşu olma yolundaki uzun serüvenini zengin görsel malzeme ile anlatılıyor. Kuruluşundan bu yana geçirdiği evreler, hizmet veren bütün personel, uzmanlık eğitimi alan hekimler, Edirne ve Çanakkale Tıp Fakülteleri adına yetiştirdiği hekimlerle birlikte tüm mezunların yer aldığı ve Tıp Fakültesi olarak hizmet verdiği 44 yılın anısına yayımlanan bu "anıt" kitap sadece Cerahpaşa’nın öyküsü değil Türk Tıp Tarihinin de önemli evrelerini özetliyor.

Prof. Dr. Altıntaş, ''Bu kitap, Cerrahpaşa Tıp Fakültesinin 44. yılında, bu önemli müesseseyi tanıtmak amacıyla hazırlandı. Fakülte, 1827'de hizmete başlayarak, bugüne kadar hiç ara vermeyen Türk tıp eğitiminin bir devamıdır. Türk tarihindeki çağdaş tıp eğitiminin öncelikle Tıbhane-i Amire, daha sonraları Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane, Darülfünun Tıp Fakültesi ve İstanbul Tıp Fakültesi isimleriyle tek müessese halinde hizmet vermeye aralıksız devam etti.

İstanbul Tıp Fakültesinin 1933'de içinde Cerrahpaşa'nın da yer aldığı hastaneleri kullandı, fakültenin binaları 1940 yıllarından sonra Cerrahpaşa ve Çapa'da odaklandı. 1967'ye gelindiğinde İstanbul Tıp Fakültesinin ikiye ayrılması gerçekleşmişti. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi de İstanbul Tıp Fakültesi gibi aynı üniversitede kendi yoluna devam etti. Bu sebeple bu fakültenin tarihini anlatırken özellikle bu sürekliliği göstermek amaçlandı” dedi.


Semte İsmini Veren “Cerrah Mehmet Paşa”
1827 öncesi Türk tıp tarihinin de kitapta yer aldığına dikkat çeken Altıntaş şu bilgileri verdi: “Türk tıp eğitimi geleneği ve tecrübesi yok olmamış çağdaş tıp eğitimine taşınmıştır. Bu süreklilik özet bir şekilde verilmiştir. Kitabın ikinci kısmında Cerrahpaşa Hastanesi anlatılmıştır. Cerrahpaşa hastanesi tarihini anlatırken o semte ismini veren Cerrah Mehmet Paşa ve semti hakkında bilgi aktarılmış, hastanenin neden o semtte kurulduğu belirtilmiştir. Bu bölümde hastanenin önemli aşamaları görsel malzeme ve belgelerle anlatılmıştır. Cerrahpaşa Hastanesinin bu gelişimi, onun tıp eğitiminin bir parçası haline gelmesini hazırlayan sebeplerden olmuştur.
Kitabın üçüncü bölümü tıp fakültesinin, Cerrahpaşa Hastanesine gelmesiyle başlar. İlk olarak 1925 yılında hastaneye gelinmişse de asıl taşınma 1933 yılında olmuştur. Cerrahpaşa Hastanesi o yıldan sonra tıp fakültesinin bir mekanı olarak hizmete devam etmiştir. Bu bölümde İstanbul Tıp Fakültesinin, Cerrahpaşa Hastanesindeki serüveni hakkında bilgi verilmiştir. Kitabın dördüncü bölümü tıp fakültesinin ikiye ayrılma dönemi ve Cerrahpaşa'nın doğuşuna ayrılmıştır. Burada da görüleceği gibi İstanbul Tıp Fakültesi, gerek hocalarının, gerekse öğrencilerin yarısını ayırarak bu fakülteye nakletmiştir.

1967'den sonraki bölümler 10 yıllık bölümlere ayrılarak anlatıldı. 1970'li yıllar olarak ayrılan zaman dilimlerinde binaların esas alındığı yerleşim düzeni ve o düzene bağlı bilgilerin verildi. 2007 yılının Cerrahpaşa Tıp Fakültesinin 40. yılı olduğundan özellikle bu bölümü geniş tuttum ve bu bölümde o yıldaki fakülte binalarının esas alınarak fakülte hakkında bilgi verdim. Kitabın basımı 44. yıla rastladığından 2011 yılına ait bir bölüm de ilave edildi. Kitabın olmazsa olmazı bu müessesede eğitim görmüş öğrencilerimiz ve ihtisas yapanların listesiydi. 15 bin kadar olan zengin kadro, kitabın yaşayan kısmıdır. Aslında bu kitap mezunlarımız için olduğu kadar gelecekte bizlere katılacak öğrencilerimiz içindir. Tarih onları da yazacak.”


İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Deontoloji ve Tıp Tarihi Ana Bilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Ayten Altıntaş, “Hastahaneden, Fakülteye; Cerrahpaşa 44. Yıl Anısına” ile ilgili Sağlık Dergisi’nin sorularını yanıtladı.

Kitabınızı yazmaktaki etken nedir?
34 senedir Cerrahpaşa Tıp Fakültesinde çalışıyorum. Kitabımı yazarken öncelikle kendi müesseseme olan gönül borcumu ödemek istedim. İkinci olarak böyle önemli bir müessesenin kalıcı bir tarihinin yazılması gerektiğini düşündüm. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi, fakülte olmadan önce de önemli bir hastaneydi. Ayrıca Türk tıp eğitiminin ana caddesiydi. Bunların hepsinin toplanması ve görsel malzemelerle desteklenerek Cerrahpaşalılara sunulması gerekiyordu, bunu yaptım.

Kitapta vermek istediğiniz mesaj nedir?
Cerrahpaşa Tıp Fakültesinde çalışanlar, ister öğretim görevlisi olsun ister personel olsun çok özverili insanlardı. Cerrahpaşa’yı Cerrahpaşa yapmak isteyen insanları tanıtmak istedim. Birçokları ömürlerini bu müesseseye hizmet ederek geçirmişlerdi onları yazdım. Hâlâ da böyle hekimlerimiz var. Öğrenciliklerinden itibaren hiç ara vermeden bu müesseseye hizmet etmekteler. Bu ömür verilen kutsal sağlık müessesesini onlar için yazdım. Kitabımı da Cerrahpaşalılara ithaf ettim. “Sürekli Yürüyen ve Yükselen Benliklere Cerrahpaşalılara” diye ithaf ettim. Çünkü Cerrahpaşalıların çoğu kendini ve müesseselerini geliştiren beyinlerdir. Kitabımı bu gelişen ve gelişmeye hizmet eden Cerrahpaşalılar için yazdım.

Okurlara iletmek istediğim mesaj var mı?
Cerrahpaşa Tıp Fakültesi bugüne kadar 13 bin mezun vermiş ve 3 binden fazla hekim bu müessesede ihtisas yapmış. Bu kitapta hepsinin listesi var. Cerrahpaşa Tıp Fakültesiyle ilgili ulaşılabilecek bütün bilgiler ve hiç görülmemiş resimler var. Ben bütün Cerrahpaşalıların kendi geçmişleriyle ilgileneceklerini ümit ediyorum. Bu müessesede okumak ve çalışmak çok önemlidir. Bu müessesenin önemini kavrayabilmek için bu kitabı okumak yeter. Cerrahpaşalıların mensubu oldukları bu fakülteyi tanımaları için kitabın sayfalarını çevirmeleri yeterli. Bu kitap sadece Cerrahpaşalılara değil onların çocuklarına da bırakabilecekleri en güzel miras.

Kitabın önemi nedir?
Bu kitap Cerrahpaşa Tıp Fakültesinin ilk binalarından 2011 yılına kadar olan tüm dönemlerdeki binaları, çalışanların listelerini kapsıyor. Bu fakülte hızla değişiyor. Çok yakın bir gelecekte binalar yenilenecek, eğitim şekli, çalışma şekli değişecek bu sebeple bu kitap değişmeyen bir anı olacak. Türk Eğitim Tarihinin çok önemli bir kolu olan Cerrahpaşa Tıp Fakültesinin tarihinin bu müesseseden olmayan bilim tarihçileri için de önemli olduğuna inanıyorum.”

Prof. Dr. Ayten Altıntaş kimdir?
Tokat’ta doğdu. İlk, orta, lise tahsilini Konya’da yaptı. İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesini bitirdi. 1975 yılından itibaren Tıp tarihi çalışmalarına başladı. 1978 yılından itibaren Cerrahpaşa Tıp Fakültesinde Tıp Tarihi ve Deontoloji kürsüsünde çalışmalarına devam ediyor. 1982 yılında Doktor, 1988 yılında Doçent, 1996 yılında Profesör unvanını aldı. Çalışmalarıda öğrenci eğitimini her zaman ön planda tutuyor. Tıp Tarihi bilinci vermek ve Tıpta Etik uygulamaları aydınlatmak için çaba gösteriyor. Araştırmalarını öncelikle Türk Tıp Eğitimi konularında yoğunlaştırdı, zamanla Osmanlı tıbbında tedavi, kokulu gülün tedavideki yeri de önemle öne çıktı. 9 adet kitabı, 160 tane bilimsel yayını bulunmakta. Halen Cerrahpaşa Tıp fakültesinde görev yapıyor. Evli ve iki çocuk annesi.



ÇEKİLİŞ BAŞLIYOR!


Çekilişe katılmak için yapmanız gerekenler:

- Blogu izlemeye almak ( yan tarafta siteye katıl yazan yere tık)

- Facebook sayfamı beğenmek (kullanmayanlar için zorunlu değil)

- Bu yazının altına yorum yazmak

Adsız yorumlar dikkate alınmayacak. Adınızı ve mail adresinizi yazarsanız memnun olurum.

21 Haziran Perşembe günü saat 23:00'a kadar yorum bırakabilirsiniz. Çekiliş sonucu 22 Haziran Cuma sabahı buradan duyurulacaktır.
Çekilişi Prof. Dr. Nesrin Çobanoğlu kazandı. Adresini ilettiğinde dergi gönderilecek.

15 Haziran 2012 Cuma

“BİTKİSEL ÜRÜNLERİN SATIŞI ACİLEN DURDURULMALI”


“Eczacılık Haftası” dolayısıyla düzenlenen toplantıda, “Bitkisel Ürünlerin ve Gıda Takviyelerinin Kullanımı” ele alındığını belirten Türk Eczacıları Birliği (TEB) Başkanı Erdoğan Çolak, gıda takviyesi adı altında sağlık beyanları kullanılarak piyasaya sürülen, yazılı ve görsel medyada tanıtımı ve pazarlaması yapılan bitkisel ürünlerin satışının acilen durdurulmasını istedi.

“Eczacılık Haftası” dolayısıyla düzenlenen basın toplantısında, “Bitkisel Ürünlerin ve Gıda Takviyelerinin Kullanımı” konusunda sağlık otoritelerini, sağlık çalışanlarını ve sağlık hizmetinden yararlananları yani sağlık alanının tüm bileşenlerini meslekî ve toplumsal sorumluluklarının farkına varmaya davet edildi. 


Dünya ölçeğinde değişen sağlıklı olma anlayışı çerçevesinde alternatif ya da destekleyici tedavi gibi farklı tedavi yöntemlerine ve bitkisel ürünlere yönelik artan bir ilgi yaşandığını vurgulayan Türk Eczacıları Birliği (TEB) Başkanı Erdoğan Çolak, buna paralel olarak söz konusu ürünlerin kullanımına bağlı ilaç etkileşimleri ve rahatsızlıklarda da artış gözlemlendiğini söyledi.


Türkiye'de bitkisel ürün, drog ya da ilaçlarla ilgili olarak alanın tanımlanması, yasal düzenlemeler ve denetim aşamasında ciddi sıkıntıların bulunduğunu kaydeden Çolak, bunlardan en önemlisinin Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı'ndan gıda destek maddesi adı altında ruhsat alıp bitkisel tedavi edici şekliyle piyasaya sürülen ürünler olduğunu belirtti.

“Türkiye'deki İdeal Eczane Sayısı 20 Bin”

Bir gazetecinin sorusu üzerine Çolak, Türkiye'deki ideal eczane sayısının 20 bin dolayında olduğunu söyleyerek, “4 bin fazlalık var ama biz ilçeyi baz aldık. İlçeyi baz aldığınızda bazı ilçelerde eczane açılmayacak ama bazı ilçelerde de eczanelerde açılabilecek. Böylece ilçe bazında 2 bin 500 tane eczane açılabilecek alanımız var” dedi.



“Bitkisel İlaç Tanımı ve Sınıflandırması Açısından Mevzuatta Boşluklar Var”

2010 yılında yürürlüğe konulan Geleneksel Bitkisel Tıbbi Ürünler Yönetmeliği ile Türkiye'de de bitkisel ilaçların sunumunda eczanelerin yetkili ve sorumlu olduğunun yasal bir çerçeveye kavuşturulduğunu ifade eden Çolak, ancak bitkisel ilaç tanımı ve sınıflandırması açısından mevzuatta boşlukların bulunması nedeniyle söz konusu ürünlerin eczaneler dışında halka sunulmaya devam ettiğini söyledi.


Bitkisel ürünlerin gereğinden fazla dozda kullanılması ya da faydalanıcıların doğru belirlenememesi durumunda yarardan çok zarar getireceğini belirten Çolak, “Bu ürünler özellikle çocuklarda, hamilelerde ve emziren kadınlarda, yaşlılarda, ergenlik çağındaki gençlerde, bağırsaktaki emilimi etkileyen patolojik durumlarda, uzun süren ya da cerrahi müdahaleden geçmiş hastalarda beklenenden çok daha farklı veya çok daha artmış oranlarda etki gösterebiliyor. Bitkisel ürünler ve gıda takviyeleri diğer ilaçlarla birlikte kullanılırken son derece dikkatli olunması gerekiyor. Bu konuda en doğru bilgiye hekim ve eczacı vasıtasıyla ulaşılabilir” dedi.



“Yanlış Bitkisel Ürün Kullanımı, Sağlık Ekonomisine Büyük Külfet "
“Yanlış bitkisel ürün kullanımı, yarattığı olumsuz sonuçlar itibarıyla sağlık ekonomisi bakımından da büyük bir külfet getirmektedir” diyen Çolak, şunları söyledi:
“Halk sağlığı açısından yarın daha büyük sorunlarla karşılaşılmak istenilmiyorsa “gıda takviyesi” adı altında sağlık beyanları kullanılarak piyasaya sürülen, yazılı ve görsel medyada tanıtımı ve pazarlaması yapılan ürünlerin satışı acilen durdurulmalıdır. Sağlığa ilişkin her türlü ürün Sağlık Bakanlığı'nın onayından geçtikten sonra bir sağlık profesyoneli olan eczacı danışmanlığında hastalara ulaştırılmalı, bu ürünlerin satışı yalnızca eczanelerimizden gerçekleştirilmelidir.”


8 Haziran 2012 Cuma

MOKS

Ahmet Şerif İzgören tarafından kaleme alınan MOKS kitabı iş hayatı ile ilgili bir kitap izlenim veriyor. 

MOKS iki farklı yönetim şeklinin kısaltması. Motivasyon Oluşturarak Katılım Sağlama. Kitap işle ilgili yazılmış,  özellikle küçük bir iş yeri işleten ya da büyüyen firmayı daha kaliteli bir yere taşımak isteyen yöneticilerin edinmesi gerekli. Şirketlere verdiği eğitimler sırasında Ahmet Şerif İzgören'in öğrenmiş olduğu olaylar.


ÇEKİLİŞ BAŞLIYOR!


Çekilişe katılmak için yapmanız gerekenler:

- Blogu izlemeye almak ( yan tarafta siteye katıl yazan yere tık)

- Facebook sayfamı beğenmek (kullanmayanlar için zorunlu değil)

- Bu yazının altına yorum yazmak

Adsız yorumlar dikkate alınmayacak. Adınızı ve mail adresinizi yazarsanız memnun olurum.

17 Haziran Pazar günü saat 23:00'a kadar yorum bırakabilirsiniz. Çekiliş sonucu 18 Haziran Pazartesi sabahı buradan duyurulacaktır.




Çekilişi Beyaz Kitap kazandı. Adresine kitap gönderilecek.

ECZACILIK KANUNU NELERİ DEĞİŞTİRDİ?



6197 sayılı Eczacılık ve Eczaneler Hakkında Kanun Değişikliği neler getirdi? Konu hakkında AK Parti Malatya Milletvekili Ecz. Öznur Çalık, “Hükümetimizin çıkardığı yeni yasa ile artık Türkiye'de zincir eczane gelir korkusu ortadan kaldırılmıştır” dedi. CHP Manisa Milletvekili Ecz. Özgür Özel ise, “Diplomasını kiralayan eczacıya 5 yıl meslekten men cezası verilebilecek” diye konuştu.

Eczacılık kurallarını yeniden düzenleyen yasa Meclis’ten bütün partilerin desteğiyle geçti. Yasaya göre eczanelerde bitkisel tıbbi ürünlerin yanı sıra ziraat ve veterinerlikte kullanılan ilaçlar ile kimyevi maddeler de satılacak. Kabul edilen yasayla getirilen yenilikler şöyle: “Eczacılık fakültesini bitirenler bir yıl eczanelerde “yardımcı eczacı” olarak çalışmadan kendi eczanesini açamayacak. Eczanelerde ikinci eczacı çalıştırılabilecek. Kanunun yürürlüğe girdiği yılda eczacılık yapma hakkını kazanan eczacılar ile eczacılık fakültelerinde okuyan veya okumaya hak kazanan öğrenciler yardımcı eczacı çalışma zorunluluğundan muaf olacak.

Diplomasını Kiralayan =‘Muvazaalı Eczane’
Bir başkasının eczacılık diplomasını kiralayarak faaliyet gösteren kişilerin işletmeleri ‘muvazaalı (danışıklı) eczane’ sayılacak. Muvazaalı eczanelerin tespitine dönük çalışma yapılacak. Bu durumdaki eczanelerin ruhsatı iptal edilecek ve 5 yıl süreyle yeni eczane açma izni verilmeyecek.

Özel Tıbbi Amaçlı Diyet Gıdalar ve Bebek Mamaları Sadece Eczanelerde Satılabilecek
Eczanelerde satılacak ürün gamı genişletiliyor. Sağlık Bakanlığı’ndan ruhsat almış ilaçların yanı sıra geleneksel bitkisel tıbbı ürünler, homeopatik tıbbı ürünler ve damardan beslenme ürünleri dahil özel tıbbi amaçlı diyet gıdalar, özel tıbbi amaçlı bebek mamaları sadece eczanelerde satılabilecek. Böylece kontrolsüz ve bilinçsiz kullanıldığında insan sağlığını tehdit edebilecek bitkisel tıbbi ürünlerin denetime alınması amaçlanıyor. TEB’in bilimsel yayınları da eczanelerde satılabilecek.

3 Bin 500 Kişiye Bir Eczane
Yeni eczane ruhsatı verilirken 3 bin 500 kişiye bir eczane düşmesi şartı aranacak. Bu kriter mevcut yasada 3 bin 200 kişiydi. Yasa yürürlüğe girdiği tarihte eczane açma hakkını kazanmış olanlar nüfusla ilgili yeni sınırlamaya bağlı olmayacak. Mevcut eczacılar, bir defaya özgü olmak üzere herhangi bir kısıtlamaya bağlı olmaksızın eczanesini bulunduğu ilçe dışına taşıyabilecek veya devredebilecek. Belediyelere ödenen 300-800 lira arasındaki ruhsat harcı kalkacak.

“Yardımcı Eczacı” Ücretleri
Serbest eczane açmak veya serbest eczanelerde mesul müdür olarak çalışmak isteyen bir eczacı, en az bir yıl hizmet sözleşmesine bağlı olarak mesul müdür eczacı ile birlikte serbest eczanelerde “yardımcı eczacı” olarak çalışacak. Yardımcı eczacılara asgari ücretin bir buçuk katından, ikinci eczacılarda asgari ücretin 3 katından aşağı olmamak üzere taraflarca belirlenecek ücret ödenecek.

Eczacılar ve Eczacılar Hakkında Kanunda Yapılan Değişiklikler Ne Getiriyor?
AK Parti Malatya Milletvekili Ecz. Öznur Çalık yasa hakkında Sağlık Dergisi’ne şu açıklamalarda bulundu: “Eczacılık ile ilgili 6197 sayılı yasa için 1976 yılından bu yana değişiklik çalışmaları başlatılmış, 1996 yılından bu yana ise yoğun çalışmalar yapılmıştır. Ancak 59 yıllık kanunda yapısal sorunlar çözülememiş, hükümetimizin yaptığı yasa değişikliği ile bu sorunlar konusunda çok önemli düzenlemeler yapılmıştır. Bu çalışmalar Türk Eczacıları Birliği ile tam bir uyum içinde yapılmış, eczacıların ihtiyacı ön planda tutulmuştur. Bu bakımdan yapılan bu düzenlemelerin tarihi ve ekonomik olarak etkileri büyüktür. Şimdiye kadar birçok hükümet gelmiş, birçok Sağlık Bakanı ile görüşülmüş ancak olumlu gelişme sağlanamamıştı.

Yasanın Önemli Etkileri
Bu yasanın en önemli yeniliklerinden birisi; eczacılığın yeniden tanımlanmasıdır. Eczacılık ilk kez bir sağlık hizmeti olarak tanımlanmıştır. Ayrıca ilacın üretiminden hastaya sunulana kadar her aşamasında eczacılar tek yetkili olarak belirtilmiştir. Yasanın hemen ve kesin iki önemli sonucu vardır. Bunlardan birincisi: zincir eczane tehdidinin önüne geçilmiştir. Türkiye'de kimi çevreler tarafından kasıtlı olarak hükümet aleyhtarı olarak eczacılar üzerinde zincir eczane gelir korkusu yayılmıştı. Bu yasa ile bir eczanenin ancak bir eczacının sahip ve mesul müdürlüğünde açılabileceği hüküm altına alınmıştır. Hükümetimizin çıkardığı yeni yasa ile artık Türkiye'de zincir eczane gelir korkusu ortadan kaldırılmıştır. İkinci önemli ve kesin hüküm ise; ister reçeteli ister reçetesiz tüm beşeri ilaçların eczane dışına çıkmasının engellenmesidir.

Nüfusa Göre Eczane Sınırlaması
Türkiye'de eczaneler dengeli bir dağılım göstermemektedir. Genellikle batıda ve şehir merkezlerinde eczaneler kümelenmiştir. Bu durum son yıllarda eczaneler arasında müthiş bir gelir dağılımı uçurumu meydana getirmektedir. Yasa ile birlikte her 3 bin 500 kişiye bir eczanenin açılması şartı getirilerek eczanelerin nefes alması hedeflenmiştir. Yasanın 5 yıl içinde etkileri daha iyi görülecek olup, bu yasa ile kısa, orta ve uzun vadede eczaneler kurtarılacaktır. Hükümetimiz Avrupa'da uygulanan sistem ( nüfusa göre eczane sınırlaması) ile eczanelerin ayakta kalması yönünde büyük adım atmıştır.

İdarenin Verdiği Ruhsatlar Dışında Belediyelerden Ruhsat Alınması Kaldırılmıştır
Bu yasa çıktıktan sonra eczacılık fakültesini tercih edip mezun olanlar için 1 yıl yardımcı eczacı olarak çalışma şartı getirilmiştir. Ayrıca eczanelerden ekonomik durumunu iyi olanlara ikinci eczacı çalıştırma şartı getirilmiştir. Yasa ile diploma kiralama yoluyla eczane açılması ve devletin zarara uğratılmasının önü kapatılmıştır. Bu durum eczacılar arasında memnuniyet oluşturmuştur. Yasanın değiştirilmesi sonucu eczanede defter kaydı gibi bürokrasinin kaldırılması sağlanacaktır. İdarenin verdiği ruhsatlar dışında belediyelerden ruhsat alınması kaldırılmıştır.

Yasa ile ilaçların sadece ve sadece eczanede satılması şartı getirilmiştir. Yasa değişikliği yapılırken mevcut eczanesi olanlara bir kerelik nüfus sınırlamasına tabi olmadan eczaneyi nakletme hakkı verilmiştir. Ayrıca eczanesi olmayan ama eczacılık yapma hakkına sahip olanlar ile öğrencilere de 1 kereliğine muafiyet getirilmiştir. Bu yasa ile hükümetimiz eczacılarımızın yapısal sorununa kesin çözümler getirmiştir. Eczacılarımız artık gelecekleri ile ilgili endişe etmeyeceklerdir.”



6197 sayılı Eczacılık ve Eczaneler Hakkında Kanun Değişikliği Neler Getirdi?
CHP Manisa Milletvekili Ecz. Özgür Özel, yasa hakkında Sağlık Dergisi’ne değerlendirmelerde bulundu: “Son 12-13 yıldır ciddi şekilde üzerine mücadele verilen bu kanun, 60 yıldır neredeyse hiç değişikliğe uğramamış 6197 sayılı Eczacılık Kanununda değişiklik yapmıştır. Bu kanunun 60 yıllık bir kanunu değiştirmesinin yanı sıra bir diğer önemli yanı, parlamentodaki bütün partilerin uzlaşısı ile ortaya çıkmış olmasıdır. Üç parti grubundaki eczacı milletvekillerinin ve eczacı milletvekili olmayan MHP Grubunun Sağlık Komisyonu üyelerinin çalışmaları, Türk Eczacıları Birliği’nin büyük katkısı ile ortak bir metin haline getirilmiş bu kanun aslında Cumhuriyet Halk Partisi’nin eczacılarla ilgili yapmayı düşündüklerinin çok az bir kısmını içermektedir. Ancak yine de genel bir uzlaşı sağlanmış ve siyaset, ortak katların en küçüğünde buluşmuştur.

“Her 3 Eczaneden 1 Tanesi İflasın Eşiğinde”
Bu kanun eczane eczacılarını kısa ve orta vadede rahatlatacak bir kanun olmuştur. Ancak her biri birer sağlık emekçisi olan eczacıların son dönemde açıkçası her biri dert küpüne dönmüş durumdadır. Eczacılar eskiye göre artık çok daha fazla çalışıyorlar, daha çok borçlanıyorlar, daha çok sıkıntı çekiyorlar, hatta daha büyük risklerin altına giriyorlar ama daha az kazanıyorlar. Resmi verilere bakıldığında da her 3 eczaneden 1 tanesinin iflasın eşiğinde olduğu, diğer 3 eczaneden 1 tanesinin de açık bir ekonomik çıkmaz içinde olduğu ve iflasa sürüklenmekte olduğunu biliyoruz. Acilen ve hızlı bir şekilde bu “orta vade” dediğimiz altı-yedi sene, 10 sene sonrasına eczaneleri taşımak için eczanelerin akut sorunlarına çözüm üretecek birtakım sistemleri de geliştirmemiz gerekiyor. Eczaneler arasındaki eşitsiz dağılım sorununa hızla çözüm getirmemiz gerekiyor. Bu kanunla bu ve benzeri sorunlar için ilk ve en önemli adım atılmış oldu. Bundan sonraki süreçte de, siyasette görmeye pek de alışık olmadığımız bu tip uzlaşıların, ortak akıl arayışlarının devam etmesi gerekiyor.

Yeni Kanun Neler Getiriyor?
Kanunda, eczacılık tanımı daha çağdaş hale getiriliyor. Eczacılığın mevcut şartlardaki durumunu daha iyi ifade eden bir tanıma kavuşuyor. Bu kanun ile eczacılık artık sadece ticarethane açma ve mesul müdürlük olarak görülmeyecek. Bundan sonra eczacılık ilacın üretiminden dağıtımına tüm aşamalarından sorumlu olan sağlık hizmet sunucusu olarak tanımlanacak. Mevcut kanundaki isteyen eczacının istediği yere eczane açabilmesi uygulamasına, kanundaki bir düzenlemeyle son veriliyor. Teklife göre, bulunulan ilçe sınırları içinde “her 3 bin 500 kişiye 1 eczane” olacak şekilde eczane açılabilecek. Böylece, 35 bin kişilik bir ilçeye 10’dan fazla eczane açılamayacak. Ancak hiç eczanesi olmayan bir yer için nüfus kriteri şartı aranmayacak. Eczane açma başvuruları için, nüfus kriterinin yanı sıra açılacak eczanelerin sırasını belirlemek için hizmet puanına benzer kriterler geliyor.

“Diplomasını Kiralayan Eczacıya 5 Yıl Meslekten Men Cezası Verilebilecek”
Bir eczacının, eczacı olmayan birisine diplomasını kullandırması anlamına gelen muvazaalı eczanelerle mücadele için de kurallar geliyor. Buna göre, diplomasını kiralayan eczacıya 5 yıl meslekten men cezası verilebilecek.

“Bu Kanunun Geç Kalmış, Eksik Ama Önemli Bir Adımdır”
6197 sayılı kanundaki bu değişiklikleri, ülkemiz sağlık sisteminin kılcal damarları olan eczacıların sorunlarına kısmi de olsa bir çözüm getirmesi açısından son derece olumlu buluyorum. Geç kalmış, eksik ama önemli bir adımı temsil eden bu kanunun önümüzdeki süreçte daha da iyileştirilmesi için şimdiden çalışmalara başladık. Aslında çok daha geniş kapsamlı bir iyileştirme olabilirdi ama mevcut şartlar altında varılan bu uzlaşma ve gelinen bu nokta oldukça değerli. Bu uzlaşının, bundan sonraki süreçte diğer bütün sağlık emekçilerinin sorunlarına yönelik çözüm arayışında bir emsal teşkil edeceğini düşünüyorum.”
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...