14 Ocak 2017 Cumartesi

BU KEZ ELMAYI YEMEYİN!

Çocukken hep masallar anlatılırdı bize, içlerinde kötülerin türlü çeşitli oyunlar oynayıp, sonunda iyilerin kazandığı mutlu sonlarla biten. 

Kötüler, türlü çeşitli şekilde karşımıza çıkardı. Kimisinde Sindrella’nın üvey annesi ve kız kardeşleri gibi kendilerini belli eder, kimilerinde ise Pamuk Prenses’in  üvey annesi gibi kılık değiştiren türden. 

Pamuk Prenses’in kılık değiştiren üvey annesi, zehiri parlak, canlı ve kırmızı bir elma ile sunar. Elmanın ışıltısı, sepette duruşu, doğal ve sade oluşu Prensesi etkiler ve alır eline, bir ısırıkla derin uykuya dalardı. 

Kılık değiştirmek aslında aynen Kırmızı Başlıklı Kız masalından da hatırlayacağımız gibi, büyük annesi yerine geçen kurt, kötülerin şekil değiştirip sevimli bir hale bürünmesi ile yapılanları anlatır bizlere. 

Peki bu kostümlü kötülük aslında gözler önündeyken,  dünyayı nasıl iyilik kurtaracak?

Masallarda sunulan elma, günümüzde de sağlıkla ilgili bir simge gibi kullanılıyor. Yani sağlıklı yaşam adı altında kostüm giymiş cadıların sunduğu elmaları yiyor insanlar. 

Eğitimi, bilgisi ve yeterliliği olmayan medyada görünen bazı kişiler sağlıklı yaşamı, beslenmeyi ve psikolojiyi anlatmaya kalkıyor. 

Maalesef insanlar da aynı masallarda olduğu gibi elmadan hiç düşünmeden kocaman bir ısırık alıveriyorlar. Ne olacak ki, doğal diyorlar içine zerk edilen zehiri düşünmeden, derin uykuya dalıyorlar. Ancak bu kez masalda değil, gerçek hayatta sağlıklarından olabiliyorlar. 

Masaldaki yedi cüceler, gelip prensesi kurtarıp uykudan uyandırması için prensi beklediği fanusa alsa da gerçek hayatta, hastanede tedavi sürecinde belki de sevdiklerimizin bizim başımızda nasıl hüzünlenebileceğini düşünmüyoruz. 

Artık bu kez  elmayı yemeyin. 

Sağlığınız için, sevdikleriniz için, bilinçli bir toplum için bu kılık değiştirmiş kurtların ve cadıların oyunlarına gelmeyin! 

Masallar çocukken, uyumak için  anlatılsa da, aslında uyandırmak içindir tüm çabalar. Hayatımızda asıl korunmamız gereken, aynı masallardaki gibi, bize sepette elma sunan kılık değiştirmiş çıkarcı insanlardır.

Sağlık her şeyden daha değerli, eğitimi olmayan, sertifikalarla ortada dolaşan bu sözde uzmanlardan uzak durmak çok önemli. 

Türlü çeşitli uydurulan diyetler, bilmedikleri karışımlar, spor yapıyoruz diye başkasından eğitim aldığı halde size eğitim satanlar, beslenmeden anlamayıp sağlıklı beslenmeyi anlatmaya kalkanlar, yani önce diplomalarına bakın, sonra da bilimsel çalışmalarına, daha da bitmedi araştırmaya ve şüphe etmeye devam edin. Çünkü, diplomada tek başına güven vermesin size, mutlaka şüphe ile yaklaşın. Branşı dışında bilgi verenlere karşı da ayrıca kendinizi koruyun. 

Sağlıklı yaşam bilinci oluşturmak için çocuklarınızdan başlayıp, bu farkındalığı oluşturmak için kendinizi ve sevdiklerinizi bu kötü niyetli kişilerden koruyun. 

Elmadan ısırık almadan önce bu işin birilerinin önerisi, reklamı ve çıkarı için olup olmadığını iyice araştırıp öyle karar verin. 

Siz geleceksiniz, sağlıklı gelecek için bu bilinci çevrenize de yayın. Gerçek elmayı sağlıklı şekilde ısırmak, sizin elinizde …



13 Ocak 2017 Cuma

BİLİŞİMİN KAYBETMEYEN KADIN LİDERİ

İlham Veren Öyküler

Bankacılık sektöründeki işini, müşteri ilişkileri ve satış odaklı bir rolde sürdürmek istediği için sektör değiştiren ve şu anda Dell EMC Türkiye Ülke Müdürü olan Didem Duru, “Kendine özgü olmakla birlikte farkın, çözüm üreten ve pozitif yaklaşımla geldiğine inanıyorum” diyor. 

En güçlü iş kadınları arasında yer alan Didem Duru,  kaybı kayıp olarak değil de tecrübe olarak görmeye başlamasının, kendisiyle çok daha barışık ve özgür hissetmesini sağladığını söylüyor.

Kadınlara liderlik alanında gelişmeleri için fırsatlar sunan Didem Duru, “İş hayatım devam ederken daha fazla sosyal sorumluluk projelerinde yer almak, çevremde ihtiyacı olanlara çok daha fazla katkıda bulunmak ise en büyük hedeflerim arasında yer alıyor” şeklinde konuşuyor.  

Bilişim alanında büyük başarılara imza atan  Dell EMC Türkiye Ülke Müdürü Didem Duru ile ilham veren öyküsünü konuştuk. 

Hayatınızdan kısaca bahseder misiniz?
1973 yılında İstanbul’da doğdum. 22 yaşında üniversiteden mezun olduğum yaz evlendim ve 14 yaşında Selin adında bir kızım var. İstanbul Üniversite İngilizce İktisat Bölümü’nü bitirdikten sonra Finansbank Hazine Bölümü’nde iş hayatıma başladım. 

3 yıl çalıştıktan sonra kariyerimi daha fazla müşteri ilişkileri ve satış odaklı bir rolde sürdürmek istediğime karar verdim. Bu kararın ardından 1998 yılında, IBM’de çalışmaya başladım ve yaklaşık 19 senedir Bilgi Teknolojileri sektöründeyim. IBM’de farklı yönetici pozisyonlarında 15 sene çalıştıktan sonra, 2013 yılında Dell Türkiye’de iş hayatıma devam etme kararı aldım. 

Dell’de 1 sene kadar Çözüm Grubu Direktörü olarak görev yaptım. Ağustos 2014 tarihinden beri Dell Türkiye Ülke Müdürlüğü görevini sürdürüyorum. Şubat itibarıyla da şirketin dünya çapında duyurduğu uçtan uca müşteri deneyimini farklılaştıracak strateji ve programlarının Avrupa, Orta Doğu, Türkiye ve Afrika bölgelerinden sorumlu olarak devam edeceğim.

Nasıl fark yaratırsınız?
Kendine özgü olmakla birlikte farkın, çözüm üreten ve pozitif yaklaşımla geldiğine inanıyorum. Bu yaklaşımda en önemlisi de güvene dayalı ilişki kurmak. Kendi iş ve özel hayatımda da karşılıklı güven üzerine kurulmuş ilişkilerle konulara nasıl çözüm sağlarım, nasıl kısa ve uzun vadede sürdürülebilir bir yapı oluşturabiliriz diye bakıyorum.


Yenilgilerinizden nasıl dersler çıkarttınız?
Sanırım yenilgiyi “yenilgi” olarak görmüyorum. Hep bir şeyler öğreniyorum. Çok uğraştığım bir şey gerçekleşmediğinde olayı tekrar baştan ele alarak; “ne oldu, nasıl farklı bir sonuç olabilirdi, bundan sonrasında ne yapılmalı” gibi üzerinde düşünüp, bunu kendime öğrenim olarak alırım. 

Nelson Mandela’nın çok sevdiğim sözü de benim bu konuya bakışımı özetliyor: “Hiçbir zaman kaybetmem. Ya kazanırım ya da öğrenirim” 

Sizin için para nedir?
Para benim için yapmak istediklerimi yaşayabilmek için bir araç. 

Kendinize hedef koydunuz mu?
Hayatıma ilişkin yapmak istediklerim var dolayısıyla da hedeflerim var. Hedeflerimi çok fazla iş ve özel diye ayırmıyorum. Tabii ki zaman içinde revizyon olabiliyor ancak hayal ediyorum, bu da hedefler konusunda beslenmemi sağlıyor. 

Çalışmayı ve işimi çok seviyorum. İş hayatım devam ederken daha fazla sosyal sorumluluk projelerinde yer almak, çevremde ihtiyacı olanlara çok daha fazla katkıda bulunmak ise en büyük hedeflerim arasında yer alıyor.


Hayatınızı nasıl dengede tutuyorsunuz?
Ailem, arkadaşlarım, işim, sosyal faaliyetler ve kendim için yapmak istediklerim her birinin yeri ayrı. Hayatın akışı içinde her birine zaman ayırarak planlıyorum. Daha sonra da bu planları hayata geçirmeye çalışıyorum. Artık istemediğim, bana keyif vermeyen işlere çok da kendimi vermiyorum, zamanımı ayırmıyorum. 

Kızım dünyadaki en önemli varlık benim için. Kızımla geçirdiğim keyifli zaman hem iç dengem hem de hayat dengem açısından benim için çok kıymetli. Sanırım tecrübelendikçe sadece iş, sadece spor, sadece aile yaklaşımından daha fazla her birinden dengede olacak şeklinde yaşamaya başladım.

Sizin için rekabet nedir? Rakiplerinizle nasıl mücadele edersiniz?
Rekabet hayatın her alanında var. Rekabetten kaçınmanın imkanı yok. Ve de rekabeti karşındakine zarar vermeden gerçekleştirmek de mümkün. Kendini ve tüm paydaşları yukarı çekerek rekabette olmak en önemlisi.

Bilgi Teknolojileri sektörü çok dinamik ve de rekabetin çok yoğun olduğu bir sektör. Rekabet her yerde ve her zaman var. Dell EMC olarak bizler, hep çözüm ve ürünlerimizin güçlü yanlarını öne çıkartarak mücadele ediyoruz.

Sağlığınıza nasıl dikkat ediyorsunuz?
Sporu hayatımın içinde tutarak, hareketli bir hayat sürdürerek ve de yemeklerime dikkat ederek sağlığıma dikkat ediyorum. 


Kaybetmek kolay gibi anlatılsa da zorlu bir süreçtir. Siz her yenilgiden sonra nasıl kazandınız?
Sanırım kişiselleştirmeden çıkartarak ve de kaybetmek gibi görmemeye çalışarak. Neyin iyi gitmediğini analiz ederken, “nerede farklı bir yaklaşım olsa farklı sonuç elde edilebilir” diye odaklanıyorum. Tüm şartları göz önünde bulundurarak olayın bütününe bakmaya çalışıyorum. 

Her seferinde şunu fark ediyorum ki hayat devam ediyor. Bir sonrakine odaklanmayı sürdürüyorum. Bir kere kazanmamak sonrakilerin kazanılamayacağı anlamına gelmiyor. Kazanamadığımdan edindiğim tecrübelerle bir sonrakinde daha net plan yapabiliyorum.

Kaybettiğinizde üstesinden gelmek zorunda olduğunuz en yoğun duygu hangisiydi?
Sanırım “bende ne eksik” ve “hep kaybedecek miyim” sorularını kendime sorduğumda hissettiklerimi sayabilirim. Ancak, artık kişiselleştirmeden çıkartıp kaybı kayıp olarak değil de tecrübe olarak görmeye başlayınca, kendimle çok daha barışık olduğumu ve özgürleştiğimi görüyorum.

12 Ocak 2017 Perşembe

HER 14 KİŞİDEN BİRİ BİPOLAR BOZUKLUĞA YATKIN

Her 14 kişiden birinde bipolar bozukluğa yatkınlık olduğunu belirten Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Ayşegül Yıldız, “Son çalışmalar bipolar bozukluk sıklığının ayrılmış, boşanmış ya da hiç evlenmemiş bireylerde daha sık olduğu yönünde” dedi.

Manik depresif bozukluk olarak da bilinen  bipolar bozukluk, manik süreçte aşırı hareketli, enerjik, konuşkan, umursamaz, güçlü, öforik bir dönemi iken, depresif dönemde  sinirlilik, kafa karışıklığı, öfke, kapana kısılma hissi ortaya çıkar. Bu bir öncekine tamamen zıt olan ruh hali depresyon olarak tanımlanır ve üzüntü, ağlama, değersizlik hissi, enerji kaybı, uyku problemleri ortaya çıkabilir.

Bipolar bozukluğu olan bireylerin doğup büyüdükleri ailelerinde yüksek gelir ve eğitim düzeyi saptanırken, kendilerinde düşük sosyoekonomik düzey daha yaygın olarak bildirilmiş. Erken ebeveyn kaybı, çocukluk çağı fiziksel ya da cinsel istismarı, aile içi şiddet bipolar bozukluk için risk faktörleri arasında bildirilmiş. Ancak en güçlü belirleyici bipolar aile öyküsü. Bipolar bireylerin birinci derece akrabalarında bipolarite oranı normal populasyondan 7-8 kat fazla. Kromozom 11 ve 12 de bipolar bozukluk ile ilgili genetik bir lokus tespit edilmiş durumda, ancak çok büyük popülasyonlarda bu öncü bulguların doğrulanması gerekiyor. 

Oxford University Press’in Amerika'da yayınladığı Bipolar kitabı en az 60’ı dünyanın en önde gelen bipolar araştırmacıları olan toplam 114 otör tarfından kaleme alınmış bir eserin birinci editörü olan Prof. Dr. Ayşegül Yıldız ile Bipolar bozukluğun yani Manik Depresif Hastalık ile ilgili konuştuk. 

Hastalığın seyrinden biraz bahsedebilir misiniz? Seyri kişiye göre nasıl farklılıklar gösterebiliyor?
Bipolar bozukluk tekrarlayıcı ve sıklıkla yaşam boyu devam eden bir hastalıktır. Seyri kişiden kişiye değişmekle birlikte, en baskın belirtiler depresif doğada olanlardır. İlk atak çoğu hasta için depresif ataktır. Stres çoğunlukla ilk ataklar için tetikleyicidir. 

Madde kullanımı, uyukusuzluk, aşırı alkol kullanımı, hamilelik de atakları tetikler. Antidepresan ilaçların özellikle eski tip olanları, ilkbahar ya da yaz manik atakları, kış ise depresif atakları davet edebilir. 

Hastaların yaklaşık yüzde 77’sinde manik atak öncesi haberci belirti olarak uykusuzluk başlar. Manik ataklar ortalama 6 ila 12 hafta sürerken, manik depresif, yani karma ataklar ortalama 17 hafta sürer. Hipomanik atakların süresi birkaç haftadan aylara kadar değişir. Bipolar depresif ataklar ise ortalama 11-15 hafta sürer. 

Bipolar hastalarda doğal ve doğal olmayan nedenlerle ölüm hızı normal popülasyonun 2 katıdır. Bipolar bozuklukta gözüken sık ölüm nedenleri arasında kardiyovasküler hastalık, intihar ve kanser yer almaktadır. Bipolar hastaların yüzde 7 -20’si intihar girişiminde bulunduğu, intihar riskinin normal popülasyonun 30 katı olduğu bildirilmiştir. 

Bipolar bozukluklar kimlerde ve nasıl daha çok ortaya çıkıyor, belli bir risk grubu var mı?
Tüm bipolar spektrumu olarak baktığımızda hastalıktan kadınlar ve erkekler eşit oranda etkileniyor. Ancak bipolar I bozukluğun ve eşik altı bipolar yaşantıların erkeklerde, bipolar II bozukluğun da kadınlarda daha sık görüldüğüne dair bulgular mevcut. 

Bipolar seyrinde ise, depresyonun eşlik etmediği manik atakların erkeklerde, depresyonun eşlik ettiği mani/hipomani durumlarının da kadınlarda daha sık görüldüğü bildirilmiş. 
Son çalışmalara göre bipolar bozukluk başlangıcının en üst seviye yaptığı yaş kızlarda da erkeklerde de 14 yaş olup, sonra yavaş yavaş azalır. Bipolar I bozukluk için de en yaygın görülen başlangıç yaşı benzer şekilde ergenlik ya da erken gençlik olup, ortalamaya vurulduğunda karşımıza çıkan yaş 18’dir. 

Bipolar bozuklukları nasıl sınıflayabiliriz?
Bipolar bozukluk genel olarak kabul edilen anlamda tip I ve tip II olarak ikiye ayrılır. Bipolar bozukluk tip I tanısı almak için bir tek manik episod geçirmiş olmak yeterlidir. Ancak hastalık seyrinde manik ataklar kadar depresif ataklar da görülür. 

Bipolar bozukluk tip II’den söz edebilmek için de en az bir hipomanik atak ve en az bir majör depresif atak geçirmiş olmak gerekir. Hipomanik ataklar işlevselliği veya kişiler arası ilişkileri olumlu yönde etkilerken, manik atakta iş veya yaşam anlamında işlevsellikte ya da kişiler arası ilişkilerde bozulma olur. 

Bir de bipolar yelpazesinde yer alan siklotimik bozukluk vardır. Bu da kabaca hastalığın daha kronik ve daha hafif seyreden halidir diyebiliriz. Siklotimik bozuklukta, en az iki yıl boyunca,  çok sayıda tam tanı ölçütlerini karşılamayan hipomani ve depresyon benzeri dönemler olur. 

Bipolar bozukluk için bu genel kabul gören tipler dışında, tip ½’den tip VI’ya dek tanımlamalar da yapılmıştır, ancak bu alt tipler henüz yerleşik tanı kategorilerinde yer almamaktadır. 

Bipolar bozukluklar hangi psikiyatrik hastalıklarla benzerlik gösterir ve karışması söz konusu olabilir. Ayırıcı tanısı nasıldır ve doğru tanı için hekimler nelere dikkat etmelidirler?
Bipolar I bozukluk tanısı alabilmek için kişinin en az bir manik atak geçirmiş olması gerekir. Manik dönem, en bir hafta süreyle taşkın kabarmış veya hassas bir duyguduruma eşlik eden artmış aktivite ve enerji düzeyi, benlik saygısı ya da özgüven, düşünce hızı ve konuşma miktarı demektir. 

Kişide ayrıca, uyku ihtiyacında azalma, dikkatin kolay çelinebilirliği ve zevk veren aktivitelere tedbirsiz düşkünlük ya da diğer adıyla riskli davranışlar görülür. Bazen bu belirtilere psikotik belirtiler de eşlik edebilir. Öyle ki kişi TV, radyo veya gazeteden ya da etrafındaki şeylerin düzenleniş biçimlerinden özel anlamlar çıkarabilir veya sesler duyabilir, çeşitli görüntüler görebilir. 

Manik ataklarda toplumsal ya da işle ilgili alanlarda işlevsellik mutlak surette bozulur. Hastaneye yatış gerekebilir. Özellikle psikotik belirtiler eşliğinde seyreden bipolar I bozukluk bazen şizofreni, şizoaffektif ya da şizobipolar bozuklukla karışabilir. Ayırıcı tanıda hekimlerin sorgularken, hasta ve hasta yakınlarının da yanıt verirken dikkat edeceği en önemli husus; psikotik belirtilerle duygudurum belirtilerinin eş zamanlı görülüp görülmediğidir. Kişi bir manik ya da depresif atak sırasında ataklarla eş zamanlı olarak psikotik belirtiler yani sanrı, düşünce bozukluğu ya da halüsinasyonlar, varsanılar yaşıyorsa ayırıcı tanı sorunu yoktur zira, bu durum psikotik özellik gösteren bipolar bozukluktur. Hatta bu psikotik özellikli duygudurum atakları sırasında, manik veya depresif belirtilerin olmadığı, sadece psikotik belirtilerin olduğu günler de yaşanabilir. Ancak bu süre en fazla 13 gündür. Psikotik belirtiler, 14 gün ve daha uzun süre duygudurum belirtileri olmaksızın tek başına yaşanırsa, o zaman zaten bipolar olasılık ortadan kalkar, tanı şizobipolar (şizoaffektif) ya da şizofreni olur.  

Bipolar II bozukluk diyebilmek için de en az bir hipomanik ve en az bir depresif atak gerekir. Bu kişiler asla manik atak geçirmemiştir. Hipomanik dönem, manik dönem benzer. Ancak süresi en az dört gün olup, işlevsellik asla bozulmaz, psikotik özellik asla görülmez, hastaneye yatış asla gerekmez. Depresif ataklarda ise süre kriteri 14 gün, hemen her gün gün boyu olup, depresif duygudurum veya anhedoniye eşlik eden enerjisizlik, bitkinlik, uyku ve iştah değişiklikleri, değersizlik veya suçluluk duyguları, ölüm düşünceleri, düşünememe, karar verememe görülür. Depresyon atakları için de işlevsellikte düşme ya da klinik açıdan belirgin sıkıntı olmazsa olmaz bir tanı ölçütüdür. Bipolar II bozuklukta hipoamanik ataklar göz ardı edilip sorgulanmazsa ya da tespid edilemezse unipolar ya da major depresif bozukluk ile karışabilir. 

Tedavi yöntemleri nelerdir, ilaç tedavisi ve bu konudaki gelişmeler hakkında bilgi alabilir miyiz?
Bipolar bozukluk tedavisinde esas ilaç tedavisidir. Tedavide amaç duygudurum ataklarının sayısını ve şiddetini azaltmak, beyinde yıllar içinde meydana gelen nöron sayısındaki ve sinaptik bağlantılardaki azalmayı gidermek ve intihar eğilimini azaltmaktır. Bu üç amaca da hizmet ettiği bilinen en önemli ilaç lityum olup, duygudurum dengeleyici olarak bilinir. 

İlaçların da duygudurum ataklarının sayısını ve şiddetini azaltmak ve beyinde meydana gelen nöron sayısındaki ve sinaptik bağlantılardaki azalmayı gidermek gibi fonksyonları vardır. Ancak intihar yatkınlığını azalttığı gösterilmiş olan tek ilaç lityumdur. 

Depresyon ataklarını tedavi etmekte bazen duygudurum dengeleyici eşliğinde antidepresan etkisi daha güçlü bir ilaç da tedavi programına eklenir. Ancak burada seçilecek antidepresan tedavinin cinsi çok önemlidir ve bu karar bipolar alanında uzmanlaşmış hekimlere bırakılmalıdır. Aksi takdirde bipolar seyri tedaviyle, tedavisiz olandan da kötü bir gidiş arz edebilir.  

Bilim adamları ayrıca hedefe özgü yeni tedavi yaklaşımları üzerinde çalışmaktadır. Burada kastedilen beyinde moleküler düzeyde bozulan noktaların düzeltilmesine yönelik tedavilerdir. Bunlar arasında bipolar bireylerin beyinlerindeki oksidatif hasarı gidermeye yönelik tedaviler, protein kinaz C imbibisyonu ile sağlanan antimanik tedaviler ve nöron koruyucu ve yeniden yapılandırıcı tedaviler yer almaktadır. Ancak bu konudaki çalışmalar heyecan verici olmakla birlikte, henüz rutin kullanımda değildir. Bu hedefe yönelik tedavilerden bir tanesi ile ilgili en büyük klinik çalışma da  tarafımızca ülkemizde yapılmış ve 2006 yılında Paris’te yapılan Avrupa Psikofarmakoloji Kongresi’nde en iyi klinik araştırma olarak seçildi. Hedefe yönelik tedavi stratejileri ile ilgili ilerlemeler beklendiği şekilde yapılabilirse gelecek yıllarda bipolar bozukluk için daha çok yönlü ve etkin tedavi programları oluşturulması mümkün olacak. 

Tedavi süreci en az ne kadar süreyle devam etmeli?
Bipolar bozukluk tekrarlayıcı bir hastalık. Dolayısıyla tedavi süreci de ömür boyu devam ediyor. Burada beynin zaman zaman bozulan nörokimyasal yapısının korunması ve yeniden normal işler hale gelmesi amaçlanıyor, beynimiz ömür boyu bizimle olduğuna ve DNA’sı değişmeyeceğine göre tedavinin de bir gün son bulması teknik olarak söz konusu değil. Ancak burada önemli olan tedavi alıyor olmak değil normale yakın bir hayat yaşayabilmek ve normal bir ömür yaşamak olmalı. 

Birçok psikiyatrik hastalık birtakım fizyolojik sorunlara neden olduğu için psikiyatrik hastalığı olan hastalar öncelikle diğer branş hekimlere başvurur. Sizin özellikle diğer branşlarda görev yapan hekimlere bu konuda ne gibi önerileriniz olabilir? 
Tüm hekimlerin beynin insan vücudunun taçlı organı olduğunu bildiğini düşünüyorum, bu anlamda basit bir antidepresan önerirken bile bu karmaşık yapıyı hatırlayıp gerekli özeni göstermelerini öneriyorum. Zira pek çok karma atak ilk bakışta depresyon gibi gözüküyor olabilir. Ancak varlığı atlanmış eşlik ya da öncülük eden manik ve hipomanik belirtiler beynin kimyasına yansıyor ve bu durumdaki bir hastaya verilen antidepresan tedavi çok kısa sürede büyük maddi kayıplar, psikotik özellikler ya da intihar teşebbüsü ile sonuçlanan şiddetli manik ataklara dönüşebiliyor. 

Prof. Dr. Ayşegül Yıldız kimdir? 
İzmit Lisesi’nden mezun olduktan sonra, ÖSYM Türkiye 60. olarak Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne girdi ve 1992 yılında mezun oldu. ihtisasını Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda tamamladı. 1998 yılında Minnesota Üniversitesi Manyetik Rezonans Araştırma Merkezi’nde “Psikiyatrik hastalıklarda beyin görüntüleme yöntemleri” üzerinde eğitim aldıktan sonra, Harvard Üniversitesi Massachusetts General Hastanesi Psikiyatri Anabilim Dalı Bipolar Kliniği’nde 3 yıl araştırma fellow’u olarak görev yaptı. 

Araştırmalarını 2001 yılından itibaren fiilen Türkiye’de sürdürmekte olan Dr. Yıldız,  2004 ve 2005 yıllarında Amerikan Ulusal Sağlık Örgütü-NIH’te konuk doçent olarak ve 2006-2007 yılları arasında Harvard Üniversitesi McLean Hastanesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda doçent olarak çalıştı.  Dr.Yıldız, halen Dokuz Eylül Üniversitesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda ve Harvard Üniversitesi Uluslararası Bipolar Konsorsiyumu’nda profesör olarak çalışmalarını sürdürmektedir.

9 Ocak 2017 Pazartesi

TÜRK DİZİLERİNİ DÜNYA MARKASI YAPTI

İlham Veren Öyküler

Amerika’da üniversite okuyabilecekken 19 yaşında Uzak Doğu'ya ticaret yapmaya giden İzzet Pinto, bugün dünyaya Türk dizileri ve formatlarını pazarlıyor. İzzet Pinto, “Bizler sektörde fark yaratıyoruz çünkü denenmemişi denemekten hiç çekinmiyoruz” diyor. 

8 yaşında babası İzzet Pinto’yu karşısına alır ve “Oğlum para kazanmayı öğrenmen lazım” der. Bu yaşta nasıl para kazanacağını söyleyerek itiraz etse de, pazarda tezgâh açıp saat satmaya başlar. Ancak pazarda bağırması için bir arkadaşını da yanına alır. Arkadaşı bağırır, kendisi satar. Kazandığı parayı babasına götürdüğünde, yarısını babası alır, kalan yarısını da arkadaşıyla kendisine bölüştürür. İzzet Pinto, yine itiraz eder “Ben senin çocuğunum, bana daha çok vermelisin” diye ve babası, “Bak oğlum, hayatta paylaşmayı bilmezsen kazanamasın” der. 

Ticareti seven İzzet Pinto’nun dizi sektöründen önce denediği farklı alanlar vardır. Kuzeni Stella M. Trevez, “Ben 44 yaşındayım oğlum 53” isminde bir kitap yazar, ayıp olmasın diye okur sonrasında kitabı beğenir. Stella’yı arar ve “Seni dünya starı yapacağım” der. Kuzeni bu duruma güler ve bu konuşmadan sonra aradan biraz zaman geçer. Stella’ya bir özet yazdırır ve New York’ta kitap fuarına katılır. Tayvan’dan çok büyük bir ajansı ikna eder ve kitap 'çok satanlar listesi'ne girer. Pinto, “Yazar ajansı olacağım” der ve araştırmaya başlar. Solmaz Kamuran’ı “Kiraze” romanını pazarlamak için ikna eder. Kitabı, İspanya’dan İtalya’ya kadar 10 farklı ülkeye satar. Sonrasında da Ayşe Kulin ile tanışır.  Sektör değişikliği yapar, bu kez televizyon için format ve dizi satmaya başlar. Bin Bir Gece dizisini Bulgaristan’a satar. Asıl büyük başarısını ise Muhteşem Yüzyıl dizisi ile elde eder.  

Küçük yaşta iş hayatına atılıp, hep hayallerinin peşinden giden ve dünya çapında başarılı çalışmalara imza atan İzzet Pinto ile ilham veren öyküsünü konuştuk. 

Hayatınızdan kısaca bahseder misiniz?
1978 yılında İstanbul’da doğdum. Lise eğitimime İstanbul Bilgi’de başladım ve Houston Stratford High School’da tamamladım. 20 yaşında iken ticaret hayatına atılmak üzere Tayland’a yerleştim. Yaklaşık beş sene burada yaşadıktan sonra Türkiye’ye geri döndüm. 2004 ve 2006 yılları arasında, ünlü Türk yazarlarının en çok satanlar listelerinde yer alan birçok eserinin yurt dışı dağıtımını gerçekleştirdim. 2006 yılında ise Global Agency’ı kurdum ve şuanda şirketin CEO’su olarak görevime devam etmekteyim.

Nasıl fark yaratırsınız?
Bu soruya, ilk önce, iş hayatında yarattığımız farkları nasıl yarattığımızdan kısaca bahsederek yanıt vermek istiyorum. Global Agency olarak bizler sektörde fark yaratıyoruz çünkü denenmemişi denemekten hiç çekinmiyoruz. Kalıplardan çıkmayı seviyor ve bunu yaparken de ekip olarak çok eğleniyoruz.  Ayrıca yatırımlarımızı da buna göre yapıyoruz. Şirkette pazarlama bölümünün son derece önemli olduğuna inanıyorum ve pazarlama iletişimine yaptığımız yatırımın da karşılığını alıyorum. Ben, dünyayı dolaşıp farklı kültürler tanıyarak ufku genişletmenin de işimizde son derece belirleyici olduğuna inanıyorum. Keza yaratıcılığımızı arttırıyor ve bu pek çok safhasıyla işimize de olumlu olarak yansıyor. Tüm bunlarla birlikte gerek iş hayatım gerekse özel ve sosyal hayatımda sahip olduğum belli değerler doğrultusunda fark yarattığımı düşünüyorum. Bunlardan ilki şeffaf ve etik olma. İş ahlakına son derece önem veriyorum ve iş yerinde ise şeffaf olma konusunda çok hassas davranmaya çalışıyorum. Her bir ekip üyemiz dilediği zaman çekinmeden bana taleplerini, fikirlerini, önerilerini, şikayetlerini vs iletebiliyorlar. Bu her şirkette rahatlıkla olabilen bir durum değil maalesef. İnsanlara yardım etmeyi seviyorum. Gerek maddi gerekse manevi yardımın, dolayısıyla paylaşmanın her ortamda, her koşulda fark yaratacağına inancım sonsuz.

Yenilgilerinizden nasıl dersler çıkarttınız?
Geçmiş yıllarda özellikle maddi anlamda çok büyük riskler almış ve çokça sıkıntılı dönemler geçirmiştim. Örneğin, eğer cebimde 100 TL var ise hem bu miktarı işe yatırıp hem de 50 TL daha borç alarak onu da aynı işe yatırıyordum. Bunun ne kadar olumsuz sonuçlar doğurabileceğine şahit olduğum için öncelikle diyebilirim ki artık bu kadar büyük riskler almıyorum. Daha realistik riskler alıyorum, diyelim. Bununla birlikte, geçmişte çok zor dönemlerden geçip pek çok yenilgi aldıktan sonra bu pozisyona geldiğim için çok küçük şeylerden de mutlu olabilmeyi öğrendim. Yaşadığım yenilgilerin bana en büyük katkısı da bu olmuştur. Ek olarak pes etmemenin önemi. Hiçbir yenilgimin ardından pes etmedim, inat ettim, çok çalıştım ve çok uğraştım ki şimdi bu aşamaya geldim. Her yenilgim, savaşmanın, çok çalışmanın ve en önemlisi inanmanın ne kadar önemli olduğunu öğretti bana.


Sizin için para nedir?
Para, herkes için olduğu gibi benim için de bir güvencedir. Maddi anlamda problem yaşamayacağım garanti bir hayat vaadidir. Belki çok klasik olacak ancak para benim için kesinlikle bir araçtır ve paylaşıldığı sürece anlam kazanır. Paranın asla gücü ve başarıyı sembolize ettiğine inanmıyorum. Benim için sahip olduklarınızı paylaşmak, güçlü ilişkiler kurmak, doğru bir iletişim gücü ve ağına sahip olmak, sevilmek ve doğruluğunuzla isim yapmış olmak paradan çok daha önemli başarı ve güç değerleridir.

Kendinize hedef koydunuz mu?
Şirketimiz Global Agency’nin her yıl bir önceki yıla göre büyüme göstermesi, her sene koyduğum hedeflerden birisi elbette. Bu seneki iş hayatına yönelik hedeflerimden birisi de bu. Ben aynı zamanda bir format yazarıyım. Farklı türlerde televizyon formatları yazmayı seviyorum ve bu yıl da yeni formatlar yazma konusunda kendime hedefler belirledim. Bu minvalde hedefim, aslında bu yıldan dileğim ve beklentim, yazdığım formatların farklı ülkelerde yayına girmesi. Yarattığım projelerin ekranlarda milyonlara ulaşması son derece güzel bir duygu. Bunun dışında yeni yerler gezip yeni kültürler keşfetmeyi çok seviyorum ve bu yıl da dünyanın farklı yerlerine gitmeyi hedefliyorum. Kişisel gelişime önem veriyorum ve geçtiğimiz yıl, farklı kişisel gelişim programlarına katıldım. Bu yıl da bu seminerlere devam ederek ardından bu tarz eğitimlerde koçluk yapmayı hedefliyorum.

Hayatınızı nasıl dengede tutuyorsunuz?
İşkolik bir insan değilim ve sosyal hayatımla özel hayatım her zaman önceliğim. Güvendiğim ve sorumluluklarının bilincinde olan güçlü bir ekibim var. Şirket içinde işler olması gerektiği sistemde ilerlerken, ben mümkün olduğunca hayatı kaçırmadan ailem ve dostlarımla zamanımı geçirmeye çalışıyorum. Aynı zamanda iş arkadaşlarımızla da bir aile gibiyiz. Onlarla da zaman geçirmeyi seviyorum ve birlikte etkinlikler yapmaktan keyif alıyoruz. Yapmış olduğumuz işe ek olarak farklı girişimlerde bulunabilecek güce sahipken daha fazla iş yükü yaratmamak ve şahsi zamanımdan çalmamak için böyle bir yatırıma yönelmiyorum. 

Sizin için rekabet nedir? Rakiplerinizle nasıl mücadele edersiniz?
Ben rekabetin kesinlikle pozitif bir kavram olduğuna inanıyorum. Kulağa ne kadar negatif bir durum gibi geliyor da olsa bunu pozitif olarak algılamak insanın elinde olan bir şey. Rekabet sizi her daim canlı ve tetikte tutan bir oluşum. İçinde heyecan ve hırs barındıran bu kavramın kesinlikle daha iyi sonuçlar almak ve daha iyi olmak adına beni ve ekibimi hep zinde tuttuğuna inanıyorum. Zirvede kalmak benim için çok önemli. Global Agency olarak yarattığımız marka imajı ve sektörde yarattığımız fark sebebiyle sahip olduğumuz konumu kaybetmemek ve rakiplerimizin bize yaklaşmaması adına daha çok çalışıyor ve daha çok işimize sarılıyoruz. 

Sağlığınıza nasıl dikkat ediyorsunuz?
Yediklerim ve içtiklerime dikkat ederek bir denge yaratmaya çalışıyorum. Eğer gün içinde herhangi bir öğünde aşırıya kaçmışsam bir sonraki öğünde daha dikkatli ve hafif besleniyorum. Yahut hafta sonları aşırıya kaçmışsam hafta içi mutlaka daha sağlıklı beslenmeye özen gösteriyorum. Spor ile ise pek aram olduğu söylenemez. Herhangi bir spor dalıyla uğraşmıyorum şuanda ancak bu yıl içinde planlıyorum.


Kaybetmek kolay gibi anlatılsa da zorlu bir süreçtir. Siz her yenilgiden sonra nasıl kazandınız?
Kaybetmek, evet, gerçekten zorlu bir süreç. Sizi her seferinde demotive eden ve bir daha sanki asla kazanamayacakmışsınız gibi hissettiren bir durum. Ben de her insan gibi her kaybımdan sonra üzüldüm, yıkıldım, bir süre inancımı ve kendime olan güvenimi yitirdim. Ancak hiçbir zaman pes etmedim. Kısa süreli yaşadığım bu buhranlardan her seferinde kendime olan inancımla kendi kendimi motive ederek çıktım. Çok erken bir yaşta iş hayatına atıldım ve dolayısıyla çok fazla da yenilgi yaşadım. Her kaybettiğimde bana olan inançlar azalmıştı ve bana hayalperest gözüyle bakılıyordu. Fakat ben kendime hep inandım ve hayallerimin peşinden gittim. Dediğim gibi yılmadım ve bana olan inançların azalması beni her seferinde daha da çok kamçıladı. İnanarak deneyerek yılmayarak hayallerimin peşinden gitmemin sonuncunda da şu an olduğum yerdeyim ve çok mutluyum.

Kaybettiğinizde üstesinden gelmek zorunda olduğunuz en yoğun duygu hangisiydi?
Hayal kırıklığı. Girişimlerimin ardından yaşadığım her bir kayıpta üstesinden gelmek zorunda olduğum en yoğun yaşadığım duygu hayal kırıklığıydı. Hem kendime olan güvenimi yitirmeme sebep olup kendimle yaşadığım hem de insanlarda yarattığım hayal kırıklığı duygusu. Ancak bahsettiğim gibi insanlara kendimi ispat etme ve bu hayal kırıklığını yok etme hırsım ve iç güdüm o kadar güçlüydü ki yılmadım, pes etmedim ve sonunda başardım.

18 Aralık 2016 Pazar

SİNEK ROBOTLAR HAYATI NASIL DEĞİŞTİRECEK?

File photo shows an insect-sized spy drone
İzlerken öğreten, öğretirken de düşündüren dizi Elemantry’nin bir bölümünde sinek robotlar uçup görüntüleri kaydediyordu. 

Önce inanamadım, sonra araştırdığımda Harvard Üniversitesi'nden Dr Kevin Ma ve doktora öğrencisi Pakpong Chirarattananon’un bulunduğu araştırma ekibi, dünyanın en küçük uçan robotunu ortaya çıkardıklarını belirtiyor.

Bir sinek boyutunda ve böceklerin çevik manevralarını taklit edebilen bu robot ile ilgili araştırma, Bilim dergisi Science'da yayımlandı. Araştırmaya göre, bu tür robotların gelecekte arama kurtarma çalışmalarında kullanılabileceğini belirtiyor.

Karbon elyaftan üretilen ve bir gramdan çok daha hafif olan bu uçan robotun kanatları güçlü elektronik kaslarla hareket ettiriliyor. 

Nano teknolojik ile üretilen sinek robotlar, Gerçek sinek gibi saniyede 120 kez çırpabiliyor ve giremeyecekleri bir yer yok gibi.

Kullanım alanları içerisinde arama kurtarma çalışmalarında, enkazlarda ya da insan sağlığı için tehlikeli ortamlarda, bitkilerde tozlaşma ve döllenme için de faydalanılabileceğini söylense de casus sinek robotlar olarak da anılıyorlar. Dizide de zaten casusluk yaparak, görüntü kaydediyor ve anında müdahale ederek istediklerine zehirleyebiliyorlar.

İnsanlar neler üretiyor, biz neler konuşuyoruz? Bilim vizyon geliştirir! Bilim konuşalım, çalışalım ve üretelim!

Kaynaklar

Kevin Y. Ma, Pakpong Chirarattananon, Sawyer B. Fuller, and Robert J. Wood. Controlled Flight of a Biologically Inspired, Insect-Scale Robot. Science, 3 May 2013: 603-607 DOI: 10.1126/science.1231806  

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...