27 Aralık 2008 Cumartesi

BİYOETİK, V. TIP ETİĞİ KONGRESİNDE KONUŞULDU

13-15 Kasım tarihleri arasında V. Tıp Etiği Kongresi, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Morfoloji Yerleşkesinde yapıldı. “Tıp Etiğinden Biyoetiğe” ana başlığı altında düzenlenen kongre uluslararası platformda gerçekleştirildi.

Türkiye Biyoetik Derneği’nin 13-15 Kasım tarihleri arasında düzenlediği V. Tıp Etiği Kongresi Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Morfoloji Yerleşkesinde yapıldı. “Tıp Etiğinden Biyoetiğe” ana başlığı altında düzenlenen kongrede, biyoetiğin gelişmesine ve eğitimine katkıda bulunarak, sağlık uğraşları ve diğer bağlantılı alanlarla ortak çalışmaları özendirmek ve geliştirmek amacını taşıdı.

Açılış konuşmasının ardından Gazi Üniversitesi Müzik Eğitimi Bölümü Öğretim Üyelerinden Prof. Dr. Semlin Tufan’ın destekleriyle Sanatorya Gençlik orkestrası şef Mehmet Efe yönetiminde konser verildi. Kongre’de ayrıca Geriatri ve etik kusu, Klinik araştırmalar ve etik paneli, serbest kongre bildirilerle biyoetiğin temek konuları çok yönlü ve disiplinler arası perspektifle sunumları yapıldı. Kongrede yapılmayanı gerçekleştiren Türkiye Biyoetik Derneği, Dr. Volkan Kavas’ın önderliğinde Seyreylem Belgesel Kolektifi yapımı olan film gösterimi yapıldı.

Tıp Etiği, Ahlaki Değer ve Yargıları Tıp Alanına Uygulanmasını İnceler
Uluslar arası platformda yapılan toplantının açılış konuşmasında Türkiye Biyoetik Derneği ve Kongre Düzenleme Kurulu Başkanı Doç. Dr. Yeşim Işıl Ülman şöyle konuştu: ”Ankara Üniversitesi Deontoloji Anabilim Dalı işbirliği ile hazırlanan kongrenin alt başlığı ‘Tıp Etiğinden Biyoetiğe’ altında yapıldı. Bu kavram ve süreç hazırlıkların başlangıcından itibaren toplantının ana kurgusunu oluşturmuş ve ufkunu çizmiştir. Kongrenin kapsamı ve ana hatları, tıp etiği, biyoetik, sağlık etiği, dişhekimliği etiği gibi geniş bir perspektif ile oluşturuldu. Tıp etiği temel olarak ahlaki değer ve yargıların tıp alanına uygulanmasını inceleyen bir disiplindir. Ancak bu demokratik ahlak yaklaşımının da üzerinde klinik ortamda ortaya çıkan değer sorunlarını saptama, inceleme, çözüm önerileri sunarak karar üretme sürecini ele alan klinik etiğini de kapsar. Biyoetik kavramı biyoloji ve tıp alanındaki teknolojik gelişmelerin ve ilerlemelerin beraberinde getirdiği etik çatışmalar, sorunlar üzerine tartışmak, çözüm bulmakla uğraşan felsefik bir çalışma alanını niteler.”


Tıbbi Etiğin Geniş Açılımı Yapıldı
ilk kongre başkanlığını yaptığı toplantıda konuşan Türkiye Biyoetik Derneği Kurucu Üyesi ve Kongre Başkanı Prof. Dr. Yaman Örs, “Tıbbi etiğin daha geniş açılımının yapıldığı bu kongrenin devamında, gelecek yıl İsrail’de toplantı düzenlenecek. Biyoetik terimi anlam kaymasına uğradı, sağlık uğraşları çerçevesinde, etik kurullar biyoetik kurulu olarak anımsanmaya başlandı. Tüm canlılık bilimi etiği anlaşılması, kongrenin biyoetik ile örtüşmüş oluyor” dedi.

Sağlık etiği ve felsefesi alanında öğretim üyesi olan Prof. Dr. Lennart Nordenfelt’te açılış konuşmasında düşüncelerini paylaştıktan sonra konuşan Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. İlker Ökten, tıp uğraşının hedefine varılabilmesinde bilimsel bilgilerin yanında bazı mesleki ve insani değerlerin yansımasının büyük önem taşıdığını belirtti. “Gerçek tıp alanı ile sınırlı kalmayıp yaşama yönelik teknik ve bilimsel her türlü insan uğraşına yansımıştır” diyen Prof. Dr. Ökten, bunun bir sonucu olarak günümüzde biyoetik kavramının sıklıkla kullanılmaya başlandığını ifade etti.
Tıp etiği alanının gelişmesinin ve bugünlere gelmesinin ve bu kalitede bir kongrenin yapılabilmesinin ne kadar önemli olduğuna değinen Ankara Üniversitesi Rektör yardımcısı Prof. Dr. Yasemin Oğuz, ne kadar çok emeğe mal olduğunu ve bu emeğin sevgiyle yapıldığını dile getirdi.


Sorun Kümesi mi Çözüm mü?
Kongrede Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Meslek Yüksek Okulu’ndan İlke Bezen Aydoğdu ile Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıp Etiği Tarihi Anabilim Dalı öğretim üyesi Nesrin Çobanoğlu, “Tıp Etiğinden Biyoetiğe ilerlerken Biyoetik Uzmanı: Sorun Kümesi mi Çözüm mü?” isimli bir sunum gerçekleştirdiler. “Günümüzde tıp etiğinden, bilim adamının, ilgili alanda araştırma yaparken veya mesleğini icra ederken genel olarak neleri yapması ve neleri yapmaması gerektiği sorusunu ve bilim adamının belirli durumda karşılaştığı bir sorunu nasıl çözmesi gerektiği sorusunu yanıtlaması beklenmektedir” diye görüş belirten konuşmacılar, “Tıp etiği biyoetiğe evrilirken biyoetiğin konusunun tıp etiğinin ana konusu olan insan hayatı değil, doğada var olan tüm organizmaların hayatı olduğu bilinmektedir” şeklinde konuştular.

Bugünün Etik Sorunu Yarının Tıp Tarihi Konuları Olacak
Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Deontoloji Anabilim Dalı öğretim üyesi Serap Şahinoğlu, doktora öğrencileri ve GATA Diş Hekimliği Bilimleri öğretim üyesi Yavuz Sinan Aydıntuğ’un gerçekleştirdiği “Türkiye’de Tıp Tarihi ve Tıp Etiği Alanlarının Biraradalığı” isimli sunumda ise şu görüşlere yer verildi; “ Türkiye’de birçok tıp fakültesinde tıp etiği ve tıp tarihi uzmanlık alanlarındaki akademik etkinliler tek bir anabilim dalı çatısı altında yürütülmektedir. Tarihsel sürece bakıldığında, bu birlikteliğin çeşitli nedenlerinin olduğu görülebilir. Her iki alan kendi içinde oldukça kapsamlı ve farklı konuları içerirken tek bir anabilim dalı altında çalışmaların yürütülmesinin olumlu ve olumsuz sonuçları olabileceği öngörüsü ve bunu da sıkça alanın çalışanlarınca tartışılıyor olmasından yola çıkarak bu çalışma planlanmıştır. Çalışma Türkiye’de Tıp Etiği ve Tıp Tarihi Alanlarında çalışmış/çalışan bir grup öğretim üyesinin bir anabilim dalı kapsamında bu iki alanın birlikte yürütülmesine ilişkin düşüncelerinin belirlenmesi amacıyla planlanmıştır. Yapılan çalışmaların sonucunda elde edilen verilere göre uzmanlar, bu iki alanın birlikteliği konusunda farklı görüşlere sahiptir. Bu birliktelik için olumlu düşünenler, iki alanın birbirini desteklediği; tıptaki değerlere tarihsel bir boyut eklendiği; bugünün etik sorunun yarının tıp tarihi konuları olacağı; tıp etiği ve tıp tarihi alanlarının birbirlerini tamamladığı ve her ikisinin bir tür sinerji oluşturduğu olduğu yönündedir. Bu birlikteliği desteklemeyenler ise, bu iki alanın birbirini çok sınırladığı; metodolojileri ve düşünme biçimlerinin birbirinden farklı olduğu; bunun da eğitim programlarının içeriğini sınırladığı gibi görüşlere sahiptir.”

Kongrede, “Felsefi Bakışla Bir Tıp Etiği Olarak -Tıp Etiği-”, Etik ve ahlak; Sınırlar, Kapsam, Farklılıklar ve İlişkiler”, Sağlık Profesyonellerinin Etik Kavramından Anladıkları ve Kurumsal Etik Çalışması Yapanlardan Bekledikleri” gibi birçok sunum, panel ve oturum düzenlendi.

23 Aralık 2008 Salı

STENT ARAŞTIRMA SONUCU

Girişimsel kardiyoloji ve ICD takılması konularını Sağlık Dergisi’ne anlatan Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Necmi Değer, özellikle diyabetli ve ince damarlı hastalarda ilaç kaplı stentlerin tercih edilmesinin daha avantajlı olduğunu söyledi.

İnsanlar üzerinde çeşitli stentlerin birbiriyle olan mukayese araştırmalarını değerlendiren Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Necmi Değer, stentlerin ilaç kaplı veya kapsız olanların çeşitli kullanım alanları olduğunu kaydetti. “İlaç kaplı stentlerin yararlarının yanı sıra, ilaç kaplı olmayan stentlerin tekrar daralmasıyla (restenoz) ilgili şimdiye kadar pek çok araştırma yapıldığını ve belli oranda restenoz oluştuğu bilinmektedir. Bütün çalışmalar prospektif ve retrospektif olarak yapılmaktadır. Farklı stentlerin karşılaştırılmasının yapıldığı bir çalışmada damar çapı, risk faktörleri aynı olan hasta grubunda iki çeşit stentin 6 ay içerisinde gelişmiş olan restenoz oranının hangisinde daha iyi, klinik seyir hangisinde daha iyi olduğunu yorumladık” diyen Prof. Dr. Değer, araştırma neticesinde stentlerin farklı restenoz değerleri gösterdiği sonucuna varıldığını belirtti. Son yıllarda kullanımı gittikçe artan ilaç kaplı stentlerin bu restenoz derecesini anlamlı şekilde azalttığı için oldukça popüler hale gelmiştir.

Geç Stent Trombozuna Dikkat
Stentlerin kullanımında ilaç kaplı stentlerin pahalı ve parayla alınıyor olmasının hastanın seçiminde rol oynadığına dikkat çeken Prof. Dr. Değer, “Dolayısıyla hasta ekonomik gücü varsa biz hastaya izah ediyoruz. İlaçlı stent takıldığındaki avantajlarını anlatarak, hastanın tercihine bırakıyoruz. Stent cinsinde normal sosyal güvencenin karşıladığı stent var, bir de üstüne ek para verebileceği ilaç kaplı stentler var. Hastaların tercihleri ve doktorunun damar yapısı ve risk faktörlerine göre yönlendirmesiyle uygun olan stenti hastaya takıyoruz. Hastaları 1 yıllık takip sonrasında hangi stent nasıl gelişme göstermiş inceleniyor. Stent takıldığında ömür boyu hastada kaldığı ve değiştirmenin mümkün olmadığı için seçim doğru yapılmalıdır. Ancak çıplak stent içerisine tekrar ilaçlı stent takılabilme şansımız var” dedi. Araştırmalar sonucunda özellikle ilaç kaplı stentlerin ilk 6 ayda yeniden daralmaya karşı çok avantajlı olduğunu kaydeden Prof. Dr. Değer, özellikle diyabetli, ince damarlı ve uzun lezyonu olan hastalarda ilaç kaplı stentlerin tercih edilmesinin daha avantajlı olduğunu söyledi. Damar çapı yeterli genişliğe(3.5mm) sahipse ve diyabet hastalığı yoksa normal stent takılmasında bir sakınca olmadığına dikkat çeken Prof. Dr. Değer, ülkemizde ilaç kaplı stentte abartılı kullanım olduğunu ve risk faktörlerine bakmadan pahalı stentlerin tercih edildiğini ve stent kılavuzlarına girmemiş kullanımın yapıldığını bildirdi. “Yapılan çalışmalarda geç stent trombozu denilen bir rahatsızlık var. 1 yılı geçen süreçten sonra bu ilaç kaplı stentlerde tıkanma ve mortalite görülme olasılığının yüksek olduğu saptandı” şeklinde konuşan Prof. Dr. Değer, bu yüzden ilaçlı stentleri yerinde ve gerekli endikasyonda kullanmak gerektiğini vurguladı.

ICD Kalp Yetmezliğinde Tercih Ediliyor
Maliğn aritmilerde (Ventriküler taşikardi ve fibrilasyon gibi)ritmi hissederek elektiriksel şok yaparak tekrar normal ritme çevirerek hastanın ani ölümünü önleyen sistem olarak adlandırılan İntra Kardiak Defibrilatör’ü (ICD) hastanelerinde kullandıklarını dile getiren Prof. Dr. Değer, ICD pacemaker’ın daha modern sistemler olduğunu söyledi. Ayrıca diğer bir sistem olan Biventriküler pacemakerler resenkronizasyonu sağlayarak, kalbin sağ ve sol ventrikül hareketlerindeki dissenkroniyi düzelterek kalbin daha olumlu çalışmasını sağladığını belirten Prof. Dr. Değer, “Bunların takılımı arttı, birikimimiz halinde neticelerini vereceğiz. Biventriküler pace’te sağ ventrikül(karıncık) ve sağ atriuma(kulakçık) elektrot konuluyor ve kalbin sağından uyarılıyor. Koroner sinustan kalbin arkasını dolaşarak sol ventrikülü uyarıyor. Sistemde 3 tane lead oluyor. Hasta senkronizasyonunda bozukluk olursa pompanın gücünü arttıran bir sistem. Kalp yetmezliğinde kullanılan çok güzel bir yöntem” dedi. Prof. Dr. Değer, gerek ICD gerekse Biventriküler Pacemaker’ler Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Anabilim Dalında uygun endikasyonda (İleri derecede kalp yetersizliği,ani ölüm riski olan ciddi aritmilerde) rutin şekilde kullanıldığını söyledi.

İki Yılda Bin Kişinin Tansiyonu Ölçüldü
Hipertansiyonla ilgili bölgesel çalışmalar yaptıklarını ifade eden Prof. Dr. Değer, “Yöremizdeki doğu ve güneydoğu bölgelerinden göç alan kesimlerde risk faktörleriyle ilgili daha önce iskemik kalp hastalığı hikayesi olmayan 30 yaş ve üzeri kişilerde yaptığımız bir çalışma mevcut. Bu çalışmanın yalnızca hipertansiyon koluna bakıldığında bayan-erkek gruplarında ve yaşam alışkanlıkları, diğer risk faktörleriyle diğer bölgelerden farkı nelerdir diye. Sonucunda Türkiye geneline benzer sonuç çıktı ancak, Akdeniz mutfağının diğer bölgelerden daha sağlıklı olduğu için hipertansiyon açısından daha iyi olduğu tespit edildi. İki yılda bin kişiye ulaşıldı, yüzde 26 oranında yeni hipertansif hasta bulundu” dedi.

Tansiyon hastalarında öncelikle insanların tansiyonlarının farkına varılmasının ve tedavinin yoğunluğunun önem arz ettiğini belirten Prof. Dr. Değer, hastanın tedaviye uyumunu arttırarak, yakın takibe alınması gerektiğine işaret etti. “Kan basıncını normal tutma derecesini arttırmak gerekiyor maalesef ki Türkiye’de hala düşük” diyen Prof. Dr. Değer, bu tip hastalara yaşam tarzını değiştirmelerini ve ilaç tedavisini tavsiye ettiklerini kaydetti.

22 Aralık 2008 Pazartesi

SAĞLIK VE HASTANE İDARECİLERİ TOPLANDI

Antalya Quenn’s Park Resort Otel’de 22-26 Ekim 2008 tarihleri arasında bu yıl ilki gerçekleştirilen Sağlık ve Hastane İdaresi Kongresi, yoğun ilgi gördü. Ayrıca sağlık idareciliği mesleğinde 30 yılını dolduran katılımcılara plaket verildi.

22-26 Ekim 2008 tarihleri arasında Antalya Quenn’s Park Resort Otel’de Sağlık İdarecileri Derneği tarafından gerçekleştirilen Sağlık ve Hastane İdaresi Kongresi gerçekleştirildi. Kongrenin açılış konuşmasında kongre eş başkanları Dr. Bilal Ak ve Doç. Dr. Ezel Afsun Esatoğlu kongrenin düzenlenme amaç ve hedefini anlattı. Sağlık İdarecileri Derneği Başkanı Selçuk Irgıt ise, sağlık sisteminin ana sorununun yönetim, yönetici ve yöntem sorunu olduğunun üzerinde durdu. Kongrenin son gecesinde verilen Gala Yemeğinde, sağlık idareciliği mesleğinde 30 yılını dolduran 42 katılımcıya mesleğe yapmış oldukları katkılardan dolayı plaket verildi. Plaket verilenler arasında Adnan Balcı, Dr. Bilal Ak, Doç. Dr. A.Erdal Sargutan, Prof. Dr. Tevfik Dinçer, Prof. Dr. Mehtap Tatar, Prof. Dr. Korkut Ersoy yer aldı.
330 katılımcının olduğu kongreye; Hacettepe, Ankara, Başkent, Marmara, Erciyes ve Uludağ Üniversitelerinden olmak üzere, K.K.T.C. Sağlık Bakanlığı ve Irak-Musul Üniversitesi’nden akademisyen ve sağlık idarecileri de kongrede bildirileri ile yer aldı. Toplam 3 panel, 4 çağrılı bildiri oturumu içeren kongrede, 16 çağrılı bildiri, 51 sözel bildiri ve 21 poster sunumu yapıldı.

Sağlık İdaresi Mezunlarının Kadro Sorunu
Kongrenin açılış konuşmasında Sağlık Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Uz. Dr. Turan Buzgan, kongreye katılan sağlık yöneticilerine ‘Sağlıkta Dönüşüm Programı ve Getirdikleri’ hakkında bilgi verdi. Ülkemizin sağlık idarecileri ile sağlık yöneticilerinin karşılaştığı sorunları paylaştığını ifade eden Buzgan, özellikle sağlık idaresi mezunlarının kadro alamama sorununda kendilerinin çözüm üreteceğini ve kendilerinin de sorunun çözümüne destek vereceği sözünü verdi.

3 Ayrı Başlıklı Eğitim Verildi
Kongrede; sağlık idarecilerinin problemleri ve çözüm önerileri, sağlık sektöründe tıp bilişimi uygulamaları, sektörel sorunlar, çözüm yolları ve tıp bilişiminin geleceği hakkında görüşler ve tıbbi cihaz ve malzeme üreticilerinin problemleri ve çözüm önerileri konulu paneller yapıldı. “Tanı İlişkili Grup Maliyetleri”, “Yöneticilikte Duygusal Zeka” ve “Sağlıkta Güncel Sorunlar, Veri Madenciliğine Dayalı Çözüm Önerileri ve Örnek Uygulamalar” olmak üzere 3 ayrı başlıklı eğitim verildi ve eğitime katılanlara sertifikası verildi.
Kongrede ülkenin sağlık meselelerinin bilimsel olarak ortaya konmasının, sağlıktaki yeniliklerin, sağlık yöneticilerinin sorunlarının ve çözüm önerilerinin dile getirilmesinin yanı sıra kongre sosyal aktivitesi olarak özellikle 2365 m. Yükseklikteki Tahtalı’ya yapılan teleferik gezisi katılımcılara doğa ile iç içe olma fırsatı sağladır.

21 Aralık 2008 Pazar

2020 KANSER HEDEFİ, 11 MİLYON KİŞİ

20-22 Kasım tarihlerinde Bilkent Otelde gerçekleştirilen 4. Hacettepe Üniversitesi Onkoloji Enstitüsü Sempozyumu’nda kanser üzerine yapılan son araştırmalar üzerinde duruldu. Ayrıca Ulusal Kanser Enstitüsü kurulmasına dair istekler sıkça tekrarlandı.

4. Hacettepe Üniversitesi Onkoloji Enstitüsü Sempozyumu 20-22 Kasım tarihleri arasında Bilkent Otel’de yapıldı. Sempozyumun başkanlığını Prof. Dr. Şevket Ruacan ve Prof. Dr. Faruk Zorlu paylaşırken “Prof. Dr. Lale Atahan anısına” konuşması ile toplantı başladı. Kanser çalışanlarını bilgilendirme amaçlı yıllık toplantıda, yapılan son araştırmalar ve yenilikleri sunuldu. Temel Onkoloji Kursundan sonra kanserin değişik boyutları, konunun uzmanları tarafından ayrıntılı olarak tartışıldı. Dünyada ve ülkemizde kanser yükü, kanser enstitülerinin durumu, son yıllarda giderek önem kazanan çevre ve kanser ilişkisi, ülkemizin de gündemine oturan tütün politikaları özel oturumlarda ele alındı. Nükleer onkoloji ve radyoterapideki gelişmeler konunun uzmanları tarafından sunuldu. Meme, kolon, akciğer, mesane kanserleri, Ewing sarkomu, nörobalstomun tanı ve tedavilerinde gelinen son noktalar ayrı oturumlarda değerlendirildi. Kanser hastalarında tedavi sonrası yaşam kalitesi ve hastaların beslenmesi ile ilgili sorunlar da gene uzmanlar tarafından tartışıldı.


Çevre Ve Kanser İlişkisi
Türkiye’de kansere yönelik araştırma, eğitim ve klinik hizmet sağlayan ilk kuruluş olan Hacettepe Onkoloji Enstitü Müdürü Prof. Dr. Şevket Ruacan sempozyum hakkında Sağlık Dergisi’ne konuştu: “Bu yıl 4.sü yapılan sempozyumun Türkiye’de onkoloji kanserle savaş nereye gidiyor, Türkiye ve Dünya’da son gelişmeler özellikle genç hemşire, biyolog, eczacı kısaca kanserle çalışan asistan ve uzmanlara kanser konusunda neler var, neler gelişti, bir yıl içerisinde neler oldu sunmak istiyoruz. Başta Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi olarak düşünülen toplantıya, Türkiye’nin her yerinden katılımcılara burs ile yolluk ve kalınacak yerler ayrıldı.” 400 kişinin katıldığı sempozyumun ilk gününde kurs yapıldığını ve bu kursta da temel bilimlerdeki gelişmelerin anlatıldığını kaydeden Prof. Dr. Ruacan, her yıl toplantının temasının farklı olduğunu bu yılda ‘Çevre Ve Kanser İlişkisi’ üzerinde durulduğunu ifade etti.

Ulusal Kanser Enstitüsü
Kanserle ilgili çalışmaları, araştırmaları planlayacak danışmanlık yapacak, koordine edecek bir kuruluş kurulmasını istediklerini dile getiren Prof. Dr. Ruacan, bazı ülkelerde bulunan bu enstitülere Ulusal Kanser Enstitüsü denildiğini ve bu kuruluşların, alanında en iyi uzman ve bilim adamlarını bir araya getirdiğini belirtti. Prof. Dr. Ruacan, devlete danışmanlık yapan, en uygun bilgileri süzüp veren bir kuruluş olması yönünde çalışmalarının sürdüğünün bir örneğinin Amerika’daki Kanser Enstitüsü olduğunu ifade etti. Kurumun danışmanlık yapması, araştırma konuları belirlemesi, fon vermek gibi işlevleri olduğunu kaydeden Prof. Dr. Ruacan, insan yetiştirmek, hem halka hem de profesyonellere eğitim vermesinin yanında ne kadar fizikçi ne kadar biyolog lazım onları planlayıp devlete fikir verecek bir kuruluş olduğunu dile getirdi.

2020 Yılında Kanserden Ölenlerin Sayısı 11 Milyona Yükselecek
Hacettepe Üniversitesi Onkoloji Enstitüsü Pediatrik Onkoloji Bilim Dalı Öğretim Görevlisi Prof. Dr. Tezer Kutluk, Kanser yükü 2008 isimli konuşmasında şunlara değindi: “2004 yılından 2005 yılına gelindiğinde erkeklerde 3592, kadınlarda 1832 olmak üzere kanserden ölen birey sayısı toplam 5424 artmıştır. Kanserden ölüm hızları yüzde 1 oranında azalmıştır. 1998-2002 yılı kanser pervelansına dayanarak dünyada şu an 25 milyon kanserli insanın bulunduğu tahmin edilmektedir. Böyle giderse 2020 yılında her yıl kanserden ölenlerin sayısı yedi milyondan 11 milyona yükselecektir. Her yıl görülen yeni kanser vakalarının sayısı ise yüzde 50 artışla 11 milyondan 16 milyona yükselecektir. Bunda en önemli neden mevcut tütün kullanımı ve sağlıksız yaşam tarzıdır. Tüm kanserlerin üçte ikisi gelişmekte olan ülkelerde görülmektedir. Tüm ölümlerin yüzde 12,5’i kanser nedeniyle olup, bu değer HIV/AIDS, tüberküloz ve malarya’nın tümünün sebep olduğu ölümlerden daha fazladır. Tüm kanser ölümlerinin yüzde 43’ü tütün, diyet ve enfeksiyonlarla ilişkilidir. Tütün tüm kanser ölümlerinin yüzde 30’undan sorumludur. Tütüne karşı Dünya Sağlık Teşkilatının yürürlüğe koyduğu “Tütün Çerçeve Anlaşması” konusunda ülkemizde de önemli bir adım atılmış ve 19 Mayıs 2008 tarihinde tütün yasakları ülkemizde de başlamıştır. Küresel düzeyde enfeksiyonlar tüm kanserlerin yüzde 17,8’inden sorumludur. Ancak bu alanda önemli gelişmeler yaşanmıştır. Hepatit virüsü, insan papilloma virüsü(HPV), helikobakter pilori ile başa çıkılabileceği görülmüştür. Kronik Hepatit B infeksiyonu aşılama ile yüzde 90-95 oranlarında önlenmektedir ve aşı dünyada giderek daha yaygın kullanmaktadır. Bu yıl içindeki önemli bir gelişme insan papilloma virüsünü bulan Dr. Zurhausen’in Nobel ödülü almasıdır.”

ABD’de her üç kadından birisi, her iki erkekten birisinin yaşam boyu kansere yakalandığını kaydeden Prof. Dr. Kutluk, kadınlarda ilk üç sırayı meme, akciğer, bronş, kolon ve rektum kanserleri; erkeklerde ise prostat, akciğer, kolon ve rektumun aldığını belirtti. Prof. Dr. Kutluk, ABD’de çocuk kanserleri 1-14 yaş grubunda ikinci en sık ölüm nedeni olmaya devam ettiğini vurguladı.


Hacettepe’de 2002 Yılından İtibaren Kanser Kayıtları Toplanıyor
Ülkemizde 1983 yılından bu yana kanser, bildirimi zorunlu hastalıklar arasında olmasına rağmen uzun yıllar güvenilir veri temininde sorunlar yaşandığını vurgulayan Prof. Dr. Kutluk, “8 ilin verileri birleştirildiğinde kanser insidansı yüzbinde olarak kadınlar 140.75; erkekler için 194.25 toplam 167.72 olarak hesaplanmıştır. Yine 8 ilin verilerine göre en sık görülen kanserler kadınlarda meme, deri, tiroit, akciğer, mide, kolon, endometrium, over, kemik iliği, beyin ; erkeklerde akciğer, prostat, deri, mesane, mide, larinks, kolon, kemik iliği, beyin, rektum kanserleri olarak bildirilmiştir” dedi. Hacettepe Üniversitesi Hastanelerinin 2002 yılından itibaren her üç hastanesinden de kanser kayıtlarını düzenli olarak toplanmaya başlandığını vurgulayan Prof. Dr. Kutluk, 2007 yılı verilerine göre 4636 vakaya ulaşıldığını ve buna göre ilk sırayı erkeklerde akciğer, prostat, kolorektal, kadınlarda ise meme, kolorektal ve lenfomaların aldığını bildirdi.

Türkiye’de 3 Onkoloji Enstitüsü Var
Dünya Türkiye’de kanser enstitüleri başlığı altında konuşma yapan Onkoloji Enstitü Müdürü Prof. Dr. Şevket Ruacan, “Kanser savaşı genellikle yaygın örgütlenme, temel-epidemiyolojik ve klinik araştırma, multidisipliner tedavi yaklaşımı, ileri teknoloji ve yüksek maliyet gerektirir. Birçok ülkede bu çok yönlü gereksinimleri karşılamak üzere “kanser enstitüleri” modeli getirilmiştir. Kanser enstitülerinden beklenen temel görevler; eğitim, araştırma, klinik uygulama, danışmanlıktır. Ulusal kanser enstitülerinin en gelişmiş örneği ABD’de bulunan Ulusal Kanser Enstitüsü’dür (National Cancer İnstitute). Kuruluş yasası 1937 yılında çıkan bu enstitü dünyada kanser araştırmalarına yönelik en büyük kuruluştur. Kendi yapısı altında 5000’den fazla araştırıcı ile yürüttüğü araştırmalara ilaveten birçok üniversite ve kanser merkezinde yılda 200 000 hastanın katıldığı 1300 civarında klinik çalışmaya destek vermektedir.
Türkiye’de tümü üniversiteler bünyesinde yer alan 3 onkoloji enstitüsü bulunduğunu dile getiren Prof. Dr. Ruacan, Hacettepe, İstanbul ve Dokuz Eylül Üniversitesi enstitüleri olduğunu kaydetti.

20 Aralık 2008 Cumartesi

AVRUPA ANTİBİYOTİK FARKINDALIK GÜNÜ

Türk İç Hastalıkları Uzmanlık Derneği tarafından düzenlenen, ‘Avrupa Antibiyotik Farkındalık Günü’ basın toplantısında, antibiyotiğin yanlış ve gereksiz kullanımı üzerinde duruldu. Vatandaşların antibiyotikleri bilinçsizce kullanmaya devam etmeleri halinde bunun tüm toplumu etkileyeceğine dikkat çekildi

18 Kasım tarihinde Türk İç Hastalıkları Uzmanlık Derneği’nde düzenlenen basın toplantısında Türk İç Hastalıkları Uzmanlık Derneği Başkanı Prof. Dr. Erdal Akalın ve Genel Sekreteri Prof. Dr. Serhat Ünal, ‘Avrupa Antibiyotik Farkındalık Günü’ dolayısıyla konuşma yaptı.

Prof. Dr. Akalın, bakteriyel olduğundan emin olunmayan hastalıklarda bilinçsizce antibiyotik kullanılmaması gerektiğini dikkat çekerek, nezle gibi hastalıklarda antibiyotiklerin hiçbir etkisinin bulunmadığını söyledi. Doktora danışılmadan antibiyotik kullanılmaması gerektiğine işaret eden Prof. Dr. Akalın, ''Nasıl bir tansiyon veya kanser hastasının ilacını doktorun verdiği reçeteyle kullanması gerekiyorsa, antibiyotiğin de doktor kontrolünde kullanılması gerekir'' dedi.

En Basit Bakteriyel Enfeksiyonlar Bile Ölüme Neden Olabilecek
Antibiyotiklerin bilinçsizce kullanımıyla bakterilerin bu ilaçlara karşı direnç kazanmaya başladığını anlatan Prof. Dr. Akalın, “Antibiyotik kullanılması gereken durumlarda da bu ilaçların etkisiz kalabiliyor. Bu sorunun ciddi şekilde ele alınmaması ve antibiyotik kullanımının bu hızla devam etmesi halinde bütün Avrupa'nın antibiyotik öncesi dönemleri hatırlatan bir sonuçla karşı karşıya kalınacak. Böylece en basit bakteriyel enfeksiyonlar bile ölüme neden olabilecek” şeklinde konuştu. Türkiye'de geçen yıl yüzde 16.2 ile en çok antibiyotiklerin kullanıldığını, Avrupa'da ise antibiyotik kullanım sıklığının 4. sırada yer aldığını belirten Prof. Dr. Akalın, ''Uygun olmayan ve yaygın antibiyotik kullanımı toplumun sağlığını tehdit eden ciddi bir sorun haline gelmiştir. Vatandaşlar antibiyotikleri bilinçsizce kullanmaya devam ederse bunun etkisi toplumun bütüne olacaktır'' diye konuştu. Prof. Dr. Akalın, Türkiye'de kullanılan antibiyotiklerin de en çok solunum yolu enfeksiyonları için tercih edildiğini, bunun da çok yanlış bir uygulama olduğunu belirtti.

Solunum Yolları Enfeksiyonlarında Antibiyotik Kullanılmaz
Vatandaşların ateşli hastalıklarda dahi antibiyotik kullandıklarını ancak antibiyotiklerin ateş düşürücü olmadığını kaydeden Prof. Dr. Ünal, ateşli hastalıkların ancak bakteriyel olduğu gözlemlendiğinde antibiyotik kullanılması gerektiğini dile getirdi. Prof. Dr. Ünal, vatandaşların da doktorlara antibiyotik yazmaları için baskı yapmamaları gerektiğini söyleyerek hekimlerinde bu baskı altında her hastaya geniş spekturumlu antibiyotik yazmamaları gerekliliğinin altını çizdi. Antibiyotiklerin sadece bakterileri öldürdüğünü, virüs, parazit veya mantarlara etkisinin bulunmadığını belirten Prof. Dr. Ünal, solunum yolları enfeksiyonlarında da antibiyotik ilaçların kullanılmaması gerektiğini, solunun yolu hastalıklarının yüzde 95'inin viral olduğuna dikkat çekti.

Enfeksiyona Neden Olan Canlıların Yüzde 85'i 2 -3 Antibiyotiğe Dirençli
Antibiyotiklerin 1940'larda Dünya Savaşı'nda mucize ilaçlar olarak geldiğini ancak o günlerin eskide kaldığını ifade eden Prof. Dr. Ünal, “Çünkü siz gözle görülmeyen küçük canlılarla savaşıyorsunuz, onlar da yaşamak için kurgulandığı için bu ilaçlara karşı savaş geliştirir. Hastalık enfeksiyonuna neden olan bu canlıların yüzde 85'i en az 2 ya da 3 antibiyotiğe dirençlidir''dedi. Antibiyotiğin gerçekten gerekli olduğunda reçeteye yazılması gerektiği ve antibiyotiğe başlandığında doktorun belirttiği süre ve ölçüde kullanılması gerektiğini Prof. Dr. Ünal,''İngiltere'de, Amerika'da vatandaşlara yönelik antibiyotik eğitimleri yapılıyor. Türkiye bu basamağa geldi, geçti bile. Vatandaşların bu konudaki eğitimleri son derece yetersiz'' diye konuştu.

19 Aralık 2008 Cuma

ANKARA TIP’TA HASTA GÜVENLİĞİ TOPLANTISI

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı ve İbni Sina Hastanesi Başhemşireliği tarafından ‘Hasta Güvenliği Günü’ adı altında düzenlenen konferansta yapılan hatalar ve yapılması gerekenler anlatıldı.

12 Kasım tarihinde Ankara Üniversitesi İbni Sina Hastanesi Hasan Ali Konferans Salonu’nda gerçekleştirilen ‘Hasta Güvenliği Günü’ toplantısında sağlık kuruluşlarındaki hasta güvenliğine ve sağlığına yönelik eksiklikler ile bu eksikliklerin giderilmesi için yapılacak çalışmalar masaya yatırıldı. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı ve İbni Sina Hastanesi Başhemşireliği tarafından gerçekleştirilen toplantıya Hacettepe Üniversitesi tıp Fakültesinden ve Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesinden öğretim üyeleri de sunumlarıyla katkıda bulundular.


Önce Zarar Vermeyiniz
Konferansın açılış konuşmasını yapan İbni Sina Hastanesi Başhemşiresi Uzman Hemşire Emel Türkbey, sağlık kuruluşlarındaki yönetim standartlarının önemine değinerek, 2005 yılından itibaren Fakültemiz ve Hastanelerimizde akreditasyon çalışmalarına başlandığını belirtti. Günümüzde her gün yüzlerce hatta binlerce insanın sağlık kuruluşlarından yararlandığını ifade eden Türkbey, “Riskli alanlar olarak da tanımlanan hastanelerin hasta güvenliği konusunun önemi üzerinde durması gerekiyor. Tıbbın babası Hipokrat’ın da dediği gibi “Önce zarar vermeyiniz “ ilkesinden hareketle hastanelere gelen hastalara öncelikle başka bir hastalık bulaştırılmaması gerekir. Güvenli bir sağlık hizmeti için hastaların, yaralanmaması, sakatlanmaması, ek hastalıklara maruz kalmaması son derece önemlidir” dedi. Amerika Birleşik Devletlerinde her yıl 98 bin kişinin hastanelerdeki tıbbi hatalar nedeniyle yaşamını kaybettiğini belirten Türkbey, “Buna rağmen oradaki hastane ve kliniklerin bu rakamları net bir biçimde ortaya koyuyor. Böylece hatalarını ve neden hata yaptıklarını görüyor ve ona göre önlemler alıyorlar. Ülkemizde de bu konuya ciddi olarak eğilmemiz gerekiyor” şeklinde konuştu. Dünyada her 10 hastadan birinin meydana gelen tıbbi hatalar nedeniyle ciddi şekilde zarar gördüğünü belirten Türkbey, yanlış şeyin yapılması ya da doğru şeyin yanlış yapılmasının tıbbi hatalara neden olduğunu belirtti. Hasta güvenliği konusunda hazırlanan hasta güvenliği rehberine de değinen Türkbey, bu rehberin; hasta kimlik bilgilerinin doğru olması, hasta bakımını sağlayanların arasındaki iletişim etkinliğinin geliştirilmesi, önemli ilaçların kullanılmasında güvenliğin sağlanması gibi maddeleri içerdiğini de sözlerine ekledi.

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Sadık Ersöz , hasta güvenliği konusunu önemine vurgu yaparak, “Hasta güvenliğinde aklınıza gelmeyen başınıza gelebilir” şeklinde konuştu. Hastaların güvenliğinde, temizlik, titizlik ve dikkatin çok önemli olduğunu belirten Prof. Dr. Ersöz, bu tür toplantıların bu konudaki eksikleri tespit etme ve çözülmesi konusunda önemli işlevler üstleneceğini de söyledi.


Cerrahide Hasta Güvenliği
Hasta güvenliği konferansının yapılmasında büyük emeği geçen Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı Öğretim Üyelerinden Prof. Dr. Semih Baskan, 1 Temmuz 2007 tarihinde Yakındoğu Üniversitesi tarafından yapılan hasta güvenliği toplantısına katıldığını, bu toplantıdan sonra aynı şekilde bir toplantının Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesinde de yapılabileceğini düşünerek çalışmalara başladıklarını ve bu toplantıyı organize etmekten mutluluk duyduklarını söyledi. Toplantıda katılımcılara “Cerrahide Hasta Güvenliği” konusu hakkında bilgiler aktaran Prof. Dr. Baskan, tıp biliminde kendilerine öğretilen ilk kuralın önce zarar verme, olduğunu belirtti. Tıbbi hataların aynı zamanda kişisel ve toplumsal anlamda sağlık giderleri açısından da artışa yol açtığını belirten Prof. Dr. Baskan, bu durumunda ülke ekonomilerine büyük ek maliyetler getirdiğini dile getirdi. Başlıca tıbbi hataları; yanlış ilaç kullanımı, hastane enfeksiyonları, hastanın yatağından ya da sedyeden düşmesi, ameliyat hataları olarak sıralayan Prof. Dr. Baskan, “Tıbbi hataların yüzde 6.6’sı maalesef ölümle sonuçlanıyor” dedi.

Prof. Dr. Baskan, Tıbbi Hataları Önleme Listesini 3’e Ayırdı
Sağlık hizmetlerinde hizmet kalitesinin yükseltilmesi ve tıbbi hataların önlenmesine yönelik çalışmaların son derece önemli olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Baskan, dünyada her yıl 1 milyon kişinin ameliyat esnasında ve ameliyatlar sonrasında öldüğünü söyledi. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından dünyanın her yerinde uygulanabilir bir tıbbi hataları önleme listesi hazırladığını belirten Prof. Dr. Baskan, bu listenin 3 bölüme ayrıldığını ifade etti. Ameliyat öncesi yapılacak işlemler bölümünde; hasta kimlik bilgilerinin doğruluğu, hangi tarafa ameliyat yapılacağı, ne ameliyatı yapılacağı, hastanın bilinen bir alerjisinin olup olmadığı maddelerinin olduğunu dile getirdi. Prof. Dr. Baskan, ameliyat esnasındaki önlemler içerisinde; ameliyat ekibinde herkesin birbirini tanıması, ameliyat öncesi antibiyotik uygulamasının yapılıp yapılmadığı, cerrahın ameliyat süresini ekibiyle paylaşması olduğunu söyledi. Prof. Dr. Baskan, WHO’nun ameliyat sonrasında alınacak önlemleri ise şöyle sıraladı: ”Yapılan ameliyatın tanımının belirlenmesi, ameliyat hemşiresinin cerrahi alet, tampon, kompres ve iğne sayımlarını kontrol etmesi, ameliyat esnasında herhangi bir olay meydana gelmişse bunun yazılı kayıt altına alınması gereklidir.”

17 Aralık 2008 Çarşamba

CERRAHİ GÜNLERİ HEDEFİNE ULAŞTI

14-15 Kasım tarihleri arasında Ankara Sheraton Otel’de gerçekleştirilen Ankara Cerrahi Günleri-4’te rutinde sıkça yapılan ameliyatlarda dikkat edilmesi gereken hususlar, otörler tarafından canlı yayında ameliyatlarla anlatıldı.

14-15 Kasım tarihleri arasında Sheraton Otel’de gerçekleştirilen Ankara Cerrahi Günleri-4 uluslar arası katılımınla ve canlı yayınla yeni cerrahi teknikler paylaşıldı. Senitel lenf bezi biyopsisi, meme kanseri, güvenli kolesistektomi, endo-vasküler aort anevrizması tamiri, laparoskopik insizyonel herni tamiri, hemoroid cerrahisi ve perianal fistül cerrahisi başlıkları altından bilgi verildi.

Ankara Üniversitesi Genel Cerrahi Anabilim Dalının düzenlediği toplantının amacı mezuniyet sonrası eğitimde uzmanların dikkat etmesi gerekenler yer aldı. Bütün devlet hastanelerinden ve üniversite hastanelerinden genel cerrahi uzmanlığını almış ve hizmet veren genel cerrahlar güncel bilgilerin yanı sıra gerek canlı ameliyat yayınlarıyla gerek video gösterileri gerekse teorik bilgi olarak bilgilerini pekiştirildiler. Mezun olmuş insanların yıllar sonra yeni bilgilere kısa yoldan ulaşması açısından toplantının çok önemli olduğunu belirten Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ayhan Kuzu, geleneksel hale gelen diğer Genel Cerrahi toplantılarından ana farkının birebir canlı vaka takdimleri, günlük hayatta karşılaşılan zor sorunların çözülmesi ve onlara uygulanan yeni tekniklerin diğer meslektaşlara öğretilmesi olduğunu kaydetti.


Rutin Yapılan Ameliyatlara Dikkat Çekildi
“Türkiye Cumhuriyetinin ilk üniversitesi olan Ankara Üniversitesi Genel Cerrahi Kliniği çok eski ve köklü bir klinik olduğu için uluslararası alanda yapılan tüm yenilikler bizim genel cerrahi kliniğinde de birebir uygulanmakta. Genel cerrahi yapısı içerisinde alt bölümler halinde çalıştığımız için meme, endokrin cerrahisi, hepatopankreatikobiliar cerrahi, üst gastro- intestinal cerrahisi, kolo-rektal cerrahi, transplantasyon cerrahisi ve vasküler cerrahi gibi bütün bu alt bilim dalları dünya üzerindeki yenilikleri birebir takip ediyor. Kliniğimizde yenilikler standart olarak uygulanmaktadır. Ancak toplantı sayesinde periferden gelen cerrahlar, Ankara içinde eğitim gören meslektaşlarımızla bilimsel arenada konuşarak yeni bilgi paylaşımı yaşandı. Hem bizim hem de meslektaşlarımızın bilgileri yenilendi” diyen Prof. Dr. Kuzu toplantıya katılım sayısının 300 olduğunu kaydetti.

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Sadık Ersöz toplantı hakkında şöyle konuştu: “Memede sentinel lenf nodu biyopsisi lenf bezlerinin örneklendirilmesiyle ilgili ameliyat, iki vakada birden yapılarak gösterildi. Ayrıca safra kesesi laparoskopik kolesistektominin ve damar cerrahisiyle ilgili değişik uygulamalar yapıldı. Hemoroid cerrahisi ve komplike perianal fistül cerrahisi konusu üzerinde duruldu. Hemoroid ameliyatları genelde yanlış cerrahi işlemler yapıldığı için çok dikkat edilmesi gerekiyor. 4 ayrı teknikle hemoroid ameliyatları canlı yayınla gösterilerek anlatıldı.” Fistül ameliyatlarının genelde çok sıkıntılı olduğunu belirten Prof. Dr. Ersöz, sfinkterlerin ve makatı kontrol eden kasların korunması açısından çok dikkat edilmesi gerektiğine dikkat çekti


Sentinal Lenf Nodu İşaretleme Tekniği İle Lenf Bezi Çıkartma
Prof. Dr. Ersöz, dünyada bu cerrahi ameliyatları yapan otörlerle beraber yapılan ameliyatların eğitim kalitesini artırdığını belirterek , özellikle meme cerrahisinde Robert Mansel’in tartışmacı ve konuşmacı olarak yer aldığına dikkat çekti. Meme ve sentinal işaretlemenin eski ve yeni yöntemlerinin nasıl yapıldığıyla ilgili bilgi verildiğine değinen Prof. Dr. Ersöz, “Önceden bütün meme lenflerinin tamamı koltuk altından çıkartılıyordu. Ameliyat edilen tüm hastaların kolunda ödem ve şişlik oluşuyordu. Hasta kolunu kullanamıyordu. Sentinal lenf nodu işaretleme tekniği ile lenf bezi çıkartma yöntemiyle sadece hastalıklı lenf bezlerini çıkartma tekniği ortaya atıldı. Bunu popülerize ederek yayan Mansel’dir. Bu yöntem bizim kliniğimizde rutin olarak uygulanıyor. Dolayısıyla bu toplantı uygulamaların bütün meslektaşlarımızla paylaşılması açısından çok önemli yer tutuyor” dedi.

Total Mezorektal Eksizyon Kursu
16 Kasım tarihinde Cerrahi Günlerinin ardından yine Sheraton Otel’de rektum kanseri tedavisinde çok önemli yeri olan Total Mezorektal Eksizyon Kursu yapıldı. Ankara Üniversitesi Genel Cerrahi Kliniği tarafından daha önce de düzenlendiğini dile getiren Prof. Dr. Kuzu, bu kursta rektum kanserinin oluştuğu yerin makata en yakın bölüm olan rektum denen bölgede oluşan kanserlerin tedavisinde özel bir teknik uygulandığını belirtti. Teknik ve hastalığın nüksü halinde hastanın sağ kalımı açısından çok önemli olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Kuzu, 150 kişinin katıldığı toplantıda total mezorektal eksizyon tekniğinin anlatıldığını kaydetti. Kadavra diseksiyonunu çizgi film haline getirerek 4,5 saatlik bir video olarak hazırlayan Prof. Dr. Kuzu, bu cd’yi kursta dağıttıklarını ifade etti.

16 Aralık 2008 Salı

GAZİANTEP ORTOPEDİ GÜNLERİ II

İlkinin 1999 yılında gerçekleştiği Gaziantep Ortopedi Günlerinin ikincisi bu yıl gerçekleşti. Toplantı yoğun bilimsel içeriğin yanı sıra çevre illere gezilerle renklendi.

Türk Ortopedi ve Travmatoloji Derneği (TOTBİT) Travma Şubesi 2008 etkinlikleri çerçevesinde 23-25 Ekim tarihleri arasında II. Gaziantep Ortopedi Günleri toplantısı Tuğcan Otel’de gerçekleşti. İlkinin 1999 yılında yapılan toplantının bu yıl ikincisi yapıldı. Toplantıda travmatolojide sıklıkla karşılaşılan konuların güncel yenilikler ve tedavi yöntemleri yer aldı. Yaşlılarda sıklıkla karşılaşılan osteoporotik kırıklara medikal yaklaşım ve ortopedik yaklaşım konusu tartışıldı. Toplantının farklı bir yönü ise bilimsel programın dışında sosyal yönü ile de dolu geçti. Kongre Başkanı Prof. Dr. Kemal Durak’ın yaptığı toplantıda Kongre Sekreterliğini Mehmet Subaşı üstlendi.


Toplantı İstenen İlgiyi Buldu
Açılış törenine Gaziantep valisi Süleyman Kamçı, Büyükşehir Belediye Başkanı Dr. Asım Güzelbey, Şehitkamil Belediye Başkanı Metin Özkarslı, Gaziantep Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Abdurrahman Kadayıfcı, Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Ayşe Balat ve ortopedi uzmanları katıldı. TOTBİD Başkanı Prof. Dr. Ünal Kuzgun ve TOTBİD Ortopedik Travma Şubesi Başkanı Prof. Dr. Kemal Durak’ın da bulunduğu toplantıya değişik üniversitelerden 30 kadar konuşmacı yer aldı. Türkiye’nin farklı bölgelerinde görev yapan yaklaşık 150 ortopedi uzmanı da katıldı.

II. Gaziantep Ortopedi Günleri, Ortopedik Travma Toplantısı Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi ve TOTBİT Ortopedik Travma Şubesi ile ortak olarak gerçekleştirildi. Programda proksimal huöerus kırıkları eksternal fiksatörler, intra , osteoporetik kırıklar, alt ve üst ekstremitenin tartışmalı panellerin yanında Türkiye’de yetkin olan ortopedistler çalışmalarını sundular.


Toplantı Sosyal Yönüyle de Beğeni Topladı
Birçok misafirin bu bölgeye ilk ziyareti olacağı düşünülerek kongrenin bilimsel programı dışında sosyal yönüyle de beğeni toplayan bir program gerçekleştirildi. Kongre Sekreteri Mehmet Subaşı toplantı ile ilgili şöyle konuştu: “Toplantının gala yemeğinde Kurtuluş Savaşı'nın sembol şehirlerinden birisi olan, Atatürk'ün adaşı olan "Gazi" kentimiz Büyükşehir Belediye Başkanımız Dr. Asım Güzelbey’in de katkılarıyla misafirlerimize tanıtıldı. Konuklar Birecik Barajı sularında Kumla Gemisi'nde Gaziantep'in kebaplarının tadına bakıp, Zeugma Antik Kenti, Halfeti, Rum Kale, Şanlıurfa ve Mardin gezisinden memnun ayrıldılar.”

15 Aralık 2008 Pazartesi

20. EXPODENTAL

14-16 Kasım tarihleri arasında 20. Expo Dental Ağız ve Diş Sağlığı Sergi ve Sempozyumu, Ankara Sheraton Hotel’de gerçekleşti. Toplantıda ‘Başarısızlıktan Başarıya’ başlığı altında tüm konular işlendi, meslekte 30, 40 ve 50. yılını dolduran diş hekimlerine plaket verilirken dişhekimlerinin yazıp oynadığı “Dişe Dokunur Bir Gün” isimli oyun sergilendi.

Ankara Dişhekimleri Odası'nın geleneksel Expodental Ağız ve Diş Sağlığı Sergi ve Sempozyumu'nun 20.’si 14-16 Kasım 2008 tarihleri arasında Ankara Sheraton Hotel & Convention Center'da gerçekleştirildi. Ağız ve Diş Sağlığı Haftası dolayısıyla düzenlenen 20. Expo Dental Ağız ve Diş Sağlığı Sergi ve Sempozyum açılışında konuşan Ankara Diş Hekimleri Odası Başkanı Merih Baykara, bu yıl düzenlenen sempozyumun, Bilimsel Türk dişhekimliğinin 100. yılı olması bakımından ayrı bir önemi olduğunu söyledi.


Dişhekimliğinde 100. Yıl
Türkiye'de ilk diş hekimliği eğitiminin, 1908'de askeri tıp kökenli Dr. Cemil Topuzlu ve Dr. Halit Şazi Bey'in dişçilik okulu kurmakla görevlendirilmeleriyle başladığını dile getiren Baykara, “Türkiye'nin diş hekimliği eğitimi daha eskiye dayanan ülkelerdeki kaliteyi kısa zamanda yakalamasına karşın bu ülkelerdeki refah Türk diş hekimleri için hala sağlanamamıştır" dedi. Bu durumun yıllarca uygulanan çağ dışı ve yanlış politikalara dayandığını ileri süren Baykara, Ankara Diş Hekimleri Odası'nın faaliyetlerine de değindi. Baykara, mezuniyet sonrası eğitime çok önem verdiklerini, bu kapsamda sergi ve sempozyumlar düzenlediklerini söyledi. Expo Dental etkinliğinin ilk olarak 1989 yılında düzenlendiğini belirten Baykara, bazı olumsuzluklara karşın 20 yıldır sürdürülmesinde emeği geçenlere teşekkür etti.
Konuşmanın ardından, meslekte 30, 40 ve 50. yılını dolduran diş hekimlerine plaket verildi. Plaket töreninin ardından sunumlar yapıldı. Toplantıda ayrıca Dişhekimi Dolunay Hamamizade’nin yazdığı ve Turgay Yıldız’ın yönettiği ve Dişhekimlerinin oynadığı “Dişe Dokunur Bir Gün” adlı tiyatro oyunu sergilendi. Prof. Dr. Fügen Dağlı’nın Rotary Aletler Kursu ve Dişhekimi Canan Yağan Güzelcan’ın Acil Müdahale Kursu katılımcılara sunuldu. Sempozyumun son konuğu ise son yıllarda “Şu Çılgın Türkler” ve “Diriliş” kitaplarıyla büyük ses getiren yazar Turgut Özakman’dı. Özakman’la yapılan söyleşinin ardından Özakman kitaplarını imzaladı.


Başarısızlıktan Başarıya
‘Başarısızlıktan Başarıya’ başlığı üzerinde durulan sempozyumda yapılan sunumlarda, sorunlar veya tedavi sonucu çözülemeyen problemlerin nasıl çözüleceği üzerinde durulduğunu Sağlık Dergisi’ne anlatan Ankara Dişhekimleri Odası Yönetim Kurulu Üyesi Dişhekimi Helin Aras Tek, “Hastaya uygulanan tedavi ve bunun yanı sıra tedavi sonrasında oluşabilecek sorunlar ve bunların nasıl çözüleceği üzerinde durularak, konuşmalar yapıldı. Başarılı olmamış bir kanal tedavisinde ne yapılabilir, total protezlerde başarısızlık çözümleri, sabit protezler de daha estetik sonuçlar nasıl yaratılabilir gibi konular üzerinde duruldu. Aynı zamanda bu yıl Bilimsel Dişhekimliği’ nin 100. yılı olması nedeni ile bunun için özel olarak bir tiyatro oyunu hazırlandı. Ankara Dişhekimleri Odası Yönetim Kurulu Üyesi Dişhekimi Dolunay Hamamizade’nin senaryosunu yazdığı ve oda üyesi meslektaşlarımızın büyük emek ve özveriyle oynadığı, tiyatro “Dişe Dokunur Bir Gün” ilgi buldu. Daha çok Ankara’dan olmak üzere 200 katılımcı toplantıda bulundu ” dedi. Her yıl Kongrenin son günü paramedikal konuşmacı davet ettiklerini dile getiren Tek, bu yıl Turgut Özakman’ ın katıldığını ve kitaplarını da imzaladığını kaydetti. Rotary aletler kursunda endodenti’ ye yönelik ve acil müdahale kurslarına katılanların maksimum faydalandıklarını belirten Tek, Ankara Dişhekimleri Odası yönetim kuruluna bu yıl girerek odada Toplum Ağız Ve Diş Sağlığı komisyonunda görevini yürüttüğünü kaydetti.

14 Aralık 2008 Pazar

YURTDIŞINDA BİZDEN BİRİ

Uzun yıllardır yurt dışında kendini kanıtlayan Dialab Firması Genel Müdürü Murat Estelik, kendi ülkesinde de kaliteyi uygun fiyata sunuyor.

1972 yilinda Viyana´da kurulan Dialab firması, doğu blok ülkelerine laboratuar ekipman satışı ile başlayarak, laboratuar reaktiflerini de ürün portföyüne kattı. Şirket, 90’lı yılların başında Biyokimya reaktiflerin üretimine basladı. Dialab’ın dünyada likit biyokimya üretimine başlayan ilk firmalardan biri olduğunu söyleyen Dialab Genel Müdürü Murat Estelik, “Bu adım atıldıktan sonra Dialab olarak dünya pazarına açılmaya karar verdik ve hızla ihracata başladık. Şu an 80’den fazla ülkeye ihracat yapmaktayız ve ciromuzun yüzde 95´i bu ihracattan oluşmaktadır. Merkezimiz Avusturya’nın başkenti Viyana’da bulunmaktadır. Çek Cumhuriyeti’nde Praha, Macaristan’da Budapeşte ve Sırbistan, Belgrad´da şubelerimiz bulunuyor. 82 personelimiz ile yolumuza devam etmekteyiz“ dedi.

Yakında Ortadoğu Şubesi Açılacak
Yakın gelecekte Ortadoğu subesini açacaklarını dile getiren Estelik, Avusturya’da hayatını sürdürürken, 1998 yılında Türkiye’ye dönerek kendi şirketi üzerinden Dialab’ın Türkiye bayiliğini aldığını kaydetti. 2003 yılında Orta ve Uzakdoğu Sorumlusu olarak Dialab’ın ana merkezi Viyana’da göreve basladığını ifade eden Estelik, “2006 Nisan ayında Bayan Marlene Ramsey ve ben, Dialab’ın tüm hisselerini devraldık ve günümüze kadar ciromuzu yüzde 40 yükselttik“ dedi.

Firmanın ürün yelpazesi içerisinde biyokimya kitleri, turbidimetrik kitleri, likit uyusturucu testleri, kaset ve strip testlerinin yer aldığını ifade eden Estelik, seroloji ürünleri, elisa testleri, koagulasyon kitleri, kan grubu tanımlama kitleri, idrar stribleri , kan alma tüpleri ve bu ürünlere ait cihazları kapsadığını söyledi. Estelik, TÜV Avusturya tarafindan denetlenerek, ISO 13485 belgesine ve Avrupa standartlarına uygun olarak CE sertifikalarina sahip olduklarını belirtti.

Yüksek Kalite Uygun Fiyat
Yüksek kaliteyi uygun fiyatla piayasaya sürdüklerini vurgulayan Estelik, Çin ve Hindistan’da bile yüksek pazar payına sahip olduklarını ifade etti. Ürün kalitelerinden taviz vermeden en iyi hizmet sunmayı hedeflediklerini vurgulayan Estelik, “Sektörümüzdeki büyük isimler ve cihaz üreticileri için de OEM olarak kit üretmekteyiz. Bu firmaların bu konuda bizi seçmesi bizim için büyük bir onurdur“ şeklinde konuştu.

Son yıllarda Türkiye’de de pazar paylarını arttırdıklarını belirten Estelik, Türkiye’nin sağlık politikası hakkında şöyle konuştu:“Bu yıl icerisinde Sağlık Bakanlığı tarafindan, ithalat ile ilgili yapılan değişiklikler hem üretici , hem de distribütör firma açısından çok faydalı olduğunu düşünüyorum.
Sağlık Bakanlığının, Türkiye’nin Avrupa Birliğine girmeden CE direktiflerini uygulamasi , Türkiye’ye daha kaliteli ve güvenilir ürünlerin gimesini sağlıyor. Ancak malesef halen Çin ve Hindistan menşeli, CE kalite kriterlerini yerine getirmeyen ama CE sertifikasina sahip, özellikle CE direktifinin Liste A’ya ait ürünler piyasada bulunmaktadir.

13 Aralık 2008 Cumartesi

BİYOKİMYA KONGRESİ’NDE BİRÇOK YENİLİK YAŞANDI

Türk Biyokimya Derneği’nin bu yıl 20.si gerçekleştirilen Ulusal Biyokimya Kongresi’ndeki yenilikler ve FEBS’in kurallarında yapılan değişiklikler üzerine konuştuğumuz Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Biyokimya Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nazmi Özer, Kıbrıs Yakın Doğu Üniversitesi’nde açılan Tıp Fakültesi’nin kuruluş aşamasını ve yapılacakları Sağlık Dergisine anlattı.

Türk Biyokimya Derneği tarafından 29 Ekim-1Kasım 2008 tarihleri arasında gerçekleştirilen 20. Ulusal Biyokimya Kongresi Kapadokya Dedeman Oteli’nde yapıldı. Kongre öncesinde, “Proje Geliştirme ve Yazma” ve “Moleküler Tanı Teknikleri” çalıştayları gerçekleştirildi. Çalıştaylar yoğun ilgi ile karşılandı ve hem teorik hem de uygulamalı olan çalıştayların en kısa sürede tekrar edilmesi istendi ve teorik ve uygulama notlarının kitap haline getirilmesi kararı alındı. Türk Biyokimya Derneği’nin saymanı ve Türk Biyokimya Dergisi yardımcı editörü olan ve bu yıl aramızdan ayrılan Prof. Dr. Ayşe Neşe Genç’in anısına gerçekleştirilen açılış konuşması, aynı zamanda Dünya Biyokimya ve Moleküler Biyoloji Birliği’nin “Jubile” konuşması Prof. Dr. Hermona Soreq tarafından yapıldı. Prof. Dr. Ayşe Neşe Genç gibi kolinesterazlarla çalışan Hermona Soreq’in moleküler biyolojiden başlayıp Alzheimer hastalığının tedavisinde kullanılan ilaç keşfine kadar uzanan konuşması büyük ilgi çekti. Profesör Soreq, geliştirdikleri ilacın Amerikan İlaç Federasyonu’ndan (FDA) onay beklediğni belirtti. Katılımcılarının çoğunluğunu 35 yaş altı araştırıcıların oluşturduğu Kongre’de dikkat çeken bir başka nokta da konuşmacıların da çoğunluğunun gençlerden oluşmasıydı.


Ele Alınmayan Konulara Bu Kongrede Dikkat Çekildi
Konuşmacıları TÜBA tarafından verilen “Genç Bilim İnsanlarını Destekleme Programı” (GEBİP) ödülü alarak yurtdışında çalıştıktan sonra Türkiye’de de çalışmalarını sürdürenler arasından seçtiklerini dile getiren Prof. Dr. Nazmi Özer, toplantıya 600 kişinin üzerinde katılım olduğunu ve katılımcılar arasından 70 genç bilim insanına burs verilerek kongreye katılımlarının sağlandığını belirtti. Ülkemizde kök hücre çalışmalarının klinisyenlerin çalışmaları ile sınırlı kaldığını, bunun en önemli eksikliklerden biri olduğunu belirten Prof. Dr. Özer, bu konunun biyokimyacılara ve moleküler biyologlara tanıtılmasının çok önemli olduğunu ve bu konuda önemli ilerlemelerin ancak klinikçilerle temel bilimcilerin birlikte çalışması ile olası olduğunu söyledi. Prof. Dr. Özer, şimdiye kadar yapılan tüm kök hücre çalışmalarının hücre düzeyinde kaldığını ve moleküler düzeye inilmediğini hatırlatarak, “Moleküler düzeye inilmediği için, ülkemizde kök hücrelerin tedavide kullanımı sınırlı kalmaktadır” dedi.

Diyabetin Ekonomisi Ve Zoonotik Hastalıklar
Kongrede ele alınan bir başka konunun da diyabet olduğunu belirten Prof. Dr. Özer, diyabetin bugüne kadar hiç ele alınmayan ekonomisi dahil olmak üzere her yönünün, temel bilimciler ve klinisyenler tarafından birlikte ele alınarak, tüm ayrıntıları ile tartışıldığını belirtti. Diyabetli insan sayısının ülkemizde yüzde elli oranlarına yükseldiğine dikkat çeken Prof. Dr. Özer, diyabet hastalarının topluma maliyetinin göz önünde tutularak, alınacak önlemlerin belirlenmesinde etkili olacak çalışmaların yapılmasının üzerinde durulduğunu söyledi. Kırım Kongo Kanamalı Ateşi, Kuş gribi gibi zoonotik hastalıkların riski altında bulunduğumuza hatırlatan Prof. Dr. Özer, ülkemizde gündeme gelmeyen konular içerisinde yer alan konulardan birisinin de hayvanlardan insanlara geçen hastalıklar (zoonotik hastalıklar) olduğunu ancak bu konuda temel bilimciler tarafından hiçbir çalışmanın yapılmadığını belirtti. Prof. Dr. Özer, Gıda ve çevre konusunda, çevre çalışmalarının mühendislik düzeyinde kaldığını, gerçekte ise çevre ile ilgili yapılması gereken çalışmaların, mühendisliğin yanında esas biyokimya ve moleküler biyoloji alanlarında olması gerektiğinin altını çizdi. Ayrıca, Tübitak’tan gelen yetkililerin Avrupa Birliği 7. çerçeve programı, Tübitak bursları konusunda bilgi verdiklerini kaydeden Prof. Dr. Özer, Sağlık Bakanlığı ve Üniversite hastanelerinde performans uygulamaları konularında katılımcılara bilgi verildiğini ifade etti.


FEBS’te Kurallar Düzenlendi
Avrupa Biyokimya Dernekleri Federasyonu (FEBS) başkanlığını da yürüten Prof. Dr. Nazmi Özer, FEBS’in yönetmeliklerini değiştirdiklerini; FEBS Kongrelerinin kalitesini yükseltmek için, Kongre Danışma Kurulu oluşturduklarını belirterek, “Burs”, “Yayın”, “Eğitim”, “İleri Kurslar” Komiteleri ile “Kadının Bilimdeki Yeri” ve “Gelişmekte Olan Ülkelerin Biyokimyasını Geliştirme” Çalışma Gruplarının görev ve yetki tanımlarının yapıldığını ifade etti. Ayrıca, FEBS Yönetim Kurulu ve çalışma grupları için seçme seçilme koşullarının düzenlendiğini dile getiren Prof. Dr. Özer, FEBS’in ilgi alanının Avrupa ülkeleriyle sınırlı kalmayacağını Azerbaycan, Gürcistan, Ermenistan gibi ülkelerin de FEBS üyesi olarak FEBS’in olanaklarından yararlandırılacağını ve hatta diğer Asya ülkelerinden gelecek öğrencilere (örneğin Çin’den) burs verileceğini söyledi.
FEBS olarak bilimsel camiada kabul gören 3 tane dergi çıkarttıklarını ve bu dergilerden yılda 4-5 milyon Euro kazanıldıklarını vurgulayan Prof. Dr. Özer, bu paranın öğrenci bursları ve değişik çalıştaylar düzenlemek için kullanıldığını kaydetti. Prof. Dr. Özer, başkan olduğu 2007 yılından bu yana bu konuda bilim insanlarını çalıştay düzenlemeleri için teşvik ettiğini ancak bu konuda çok istediği başarıyı yakalayamadığını belirtti. FEBS tarafından iki aydan üç yıla kadar burs verildiğini, ayrıca yeni bir burs daha geliştirildiğini, bu bursun “Avrupaya Geri Dönme Bursu” olduğu bilgisini veren Prof. Dr. Özer, bu burstan Avrupa ülkelerine (ülkemiz de buna dahil) Amerika’dan geri gelen öğrencilerin yararlanabildiğini, bu öğrencilerin ülkelerinde laboratuvarlarını başlatabilmeleri için 10-15 bin Euro destek verildiğini dile getirdi.

Kıbrıs’ta Tıp Fakültesi Kuruldu
Kıbrıs’ta 17 yıl önce ODTÜ Fizik Bölümü mezunu Dr. Suat İ. Günsel tarafından kurulan Yakın Doğu Üniversitesi(YDÜ)’nün bugün 18 bin öğrencisi bulunuyor. Bünyesinde 16 fakülte bulunan Yakın Doğu Üniversitesi’nin sağlık alanındaki; diş hekimliği, eczacılık, sağlık bilimleri gibi fakültelerine bu yıl tıp fakültesi de katıldı. Kıbrıs’ta eğitim hastanesi olmadığı için hastaların tedavi için değişik ülkelere özellikle Güney Kıbrıs’a gittiğini kaydeden Prof. Dr. Özer, tıp fakültesinin bu eksikliği gidermek ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde daha üst düzey sağlık hizmeti sunmak amacıyla kurulduğunu dile getirdi. Bu merkezde bulunan süper bilgisayarın Dünya Üniversiteleri içinde 12’inci, Avrupa Üniversiteleri arasında 3’üncü ve Orta Doğu’da birinci hızlı bilgisayarı olduğunu söyleyen Prof. Dr. Özer son 6 aydır dünya kanser verilerinin burada işleniğini belirtti. Bu yıl fakülteye 70 öğrenciden hazırlığı geçen 20 öğrenci ile başladıklarını ve hedeflerinin, gerek öğrenci ve eğitim kalitesi ve gerekse araştırma-laboratuvar olanakları açısından Avrupa ülkeleri ile yarışacak bir düzeye ulaşmak olduğunu söyleyen Prof. Dr. Özer, bu donanımlı laboratuvarlarda öğrencilerin DNA izole etmek, kolon kromatografisi ve elektroforez yapmak, PCR uygulamak, mutasyon saptamak gibi günümüzün son araştırma tekniklerini öğrenme şansına kavuşacaklarını dile getirdi. Fakülte kaynaklı üç çalışmayı 29 Ekim - 1 Kasım’da tarihlerinde Kapadokya’da gerçekleştirilen XX. Ulusal Biyokimya Kongresinde sunduklarını söyleyen Prof. Dr. Özer, 3 adet çalışmalarını makale haline getirerek uluslararası indeksli dergilerde yayınlamak için hazırladıklarını belirtti.

12 Aralık 2008 Cuma

1. REHABİLİTASYON KONGRESİ YAPILDI

Türkiye Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Uzman Hekimleri Derneği tarafından 6-9 Kasım tarihlerinde Ankara'da düzenlenen I. Tıbbi Rehabilitasyon Kongresi büyük ilgi gördü.

6-9 Kasım tarihlerinde düzenlenen I. Tıbbi Rehabilitasyon Kongresi, Ankara Sheraton otelde gerçekleşti. Dünya Nöro-Rehabilitasyon Federasyonu tarafından desteklenen toplantı ilk olmasına karşın yoğun ilgi gördü. Açılış konuşmasını yapan Kongre Başkanı Prof. Dr. Vesile Sepici, Türkiye Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Uzman Hekimleri Dernek Başkanı Prof. Dr. Oktay Arpacıoğlu ve TBMM Sağlık Aile Komisyonu Başkanı Prof. Dr. Cevdet Erdöl konuşmalarının ardından dans gösterisi yapıldı. Ayrıca rehabilitasyon merkezlerinde hasta başı değerlendirmeler ve tedavi yöntemlerine yönelik pratik uygulamalı kurslar düzenlendi.

Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon uzmanlığının en önemli ilgi alanı nörolojik hastalıklar sonucu oluşan özürlülerle ilgilenmek olduğunu söyleyen Kongre Başkanı Prof. Dr. Vesile Sepici, “Özürlülerin tedavisi, tanısı ve rehabilitasyonu ile geniş çaplı uğraşıyoruz. Bu kongremizde de amacımız, özürlü hastalarımızla ilgili konulara ağırlık vermek oldu. Kongrelerimizi konferanslarla kısıtlı tutmuyoruz, kurslarla zenginleştirerek eğitime hizmet verilmesi gerektiğine inanıyoruz. Dernek çalışanları bu kongre için yoğun çaba sarf ettiler ve daha da verimli olması için formlar hazırlayarak kursa katılanların isteklerini öğrendiler” dedi.



TBMM’ye Rapor Sunuldu
Türkiye Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Uzman Hekimleri Derneği Genel Başkanı Prof. Dr. Oktay Arpacıoğlu, “Branşımız birçok sorunlarla karşı karşıya bulunmakta, dernek olarak mücadele ediyoruz. Çalışmalarımızla TBMM’ye de yardımcı oluyoruz. 1996 yılında ihtiyaçtan dolayı kurulan dernek, sayesinde mesleki sorunlar yansıtılır hale geldi. Dernek olarak amacımızın eğitimsel, toplumsal ve meslek haklarının korunması gibi çeşitleri var. Çok fazla etkinliklerimiz var. Dünya Nöro-rehabilitasyon Kongresine başvurduk ayrıca dernek olarak elektronik dergi çıkarıyoruz. Ayda bir eğitim toplantıları düzenlememizin yanında sempozyumlar yapıyoruz. Özellikle İzmir şubemiz iki yılda bir Ortopedi ile birlikte ‘Ortopedi Perfere Günleri’ adı altında toplantılar gerçekleştiriyor. Pratisyen hekimlere yönelik çeşitli kentlerde bel ve boyun ağrıları ile ilgili dersler düzenlendi ve sonunda cdler dağıtıldı” şeklinde konuştu. Kamuda Fizik Tedavi uzmanlarına kadro açılması ile ilgili yasal düzenleme için Meclis Başkanı ve Sağlık Komisyon Başkanına hazırladıkları raporu sunduklarını dile getiren Prof. Dr. Arpacıoğlu, Devlet Planlama teşkilatı ile komisyon çalışmaları yaptıklarını kaydetti. İl özel idaresi ve özürlüler idaresi ile ilgili 3 yıl çeşitli çalışmalar yaptıklarını belirten Prof. Dr. Arpacıoğlu ortez, protez üreticilerinin çalışma yönetmeliklerine dair çalışmalara da destek verdiklerini söyledi.


SUT’taki Değişiklikler Personel Açığı İçin Yapıldı
TBMM Sağlık Aile Komisyonu Başkanı Prof. Dr. Cevdet Erdöl ise şöyle konuştu: “6 yıldır TBMM’de görev yapıyorum bu süre içerisinde derneğinizle başta Başkanı Prof. Dr. Oktay Arpacıoğlu hocamız olmak üzere çalışmalarımız oluyor. Özellikle özürlüler kanununu üzerinde çalışırken derneğinizden çok büyük destek aldık. Sakat çocukları olan vatandaşlar çocuklarını nüfusa kaydetmiyorlardı, özürlüler kanunundan sonra mali yardım ve tedavi hakları verildikten sonra bu sayıda büyük artış yaşandı. Komisyonda Cafer Tatlıbal ile birlikte sizlerin temsilcisiyiz. Fizyoterapistlerimizin sayısı az, hizmet alacak hasta sayısı çok fazla, fizyoterapistlere yardım edecek yardımcı elemanların sayısının yetersizliğinin çözümü için fizyoterapist yardımcısı adı altında bir sertifikalı program düşünülmektedir.” Ülkemizde hekim sayısının azlığından dolayı kamu sektörü ve özel sektörde arasındaki personel paylaşımı açısından rekabet başladığına dikkat çeken Prof. Dr. Erdöl, Sağlık uygulama Tebliği (SUT)’ta yapılan değişikliklerin kamuda sağlık personel açığını gidermek için yapıldığını belirtti.
Konuşmanın ardından Milli Eğitim Vakfı Gökkuşağı İlköğretim okulunun serebral palsi tanısı konmuş çocukların dans gösterisinin ardından inme, nöropatik ağrı, serebral palsi, nörojenik mesane, multiple skleroz, omurilik hasarı, Parkinson gibi başlıklar altında oturumlar gerçekleştirildi.

19 Kasım 2008 Çarşamba

SGK, KATKI PAYI İÇİN UYARDI

20-24 Ekim tarihleri arasında SGK il sağlık müdürleri Kızılcahamam’da yapılan bilgilendirme toplantısında yenilikler ve yapılacaklar konuşulduğunu dile getiren SGK Başkan Vekili Fatih Acar, “Kişi muayene olduğu anda sistem otomatik olarak katkı payını da kaydediyor. Reçetenin tekrar sağlık ocağı veya aile hekimine yazdırılması kişiyi bu payı ödemekten alıkoymuyor” dedi.

20-24 Ekim tarihleri arasında SGK il sağlık müdürleri Kızılcahamam’da yapılan bilgilendirme toplantısında bir araya geldi. Toplantı “Bilgi Paylaşım ve Eğitim” başlığı altında yapıldı. Beş gün süren toplantının açılış konuşmasını yapan SGK Başkan Vekili Fatih Acar, “Türkiye’nin 20-30 yıldır gerçekleştiremediği bir reformun hayata geçirilmesinde kurumumuz önemli rol oynuyor. Uzun süren tartışmalardan sonra hayata geçirmeye çalıştığımız son yılların en önemli reformunu hazırladık. Bunun yasalaşmış olması kadar yasanın hayata geçmiş olması da önemli. Yasaları yapabilirsiniz ama uygularken ciddi sıkıntılar yaşarsanız yasanın başarı olması mümkün değil. Bize tarihi bir görev düşüyor, ağır bir sorumluluğun altına girdik. 81 il müdürü ile birebir görüşülerek, performanslarını ve sorunlarını paylaşacağım.” dedi. Kurum olarak iki temel hedefleri olduğunu söyleyen Acar, bunlardan birinin etkin verimli çalışan şeffaf bir kamu idaresi oluşturmak ve diğerinin vatandaş odaklı kamu idareciliğini kuruma tesis etmek olduğunu söyledi.

Katkı Payı Düzenleme Getirecek
Gelişmiş ülkelerde katılım payı uygulamasının varlığını vurgulayan Acar, “Özellikle 1 Ekim’den itibaren sağlık harcamalarını arttıracak uygulamaya başlamış olduk. 18 yaşın altında vatansız ve sığınmacılar dahil kapsama aldık. Bunun yanı sıra sürdürülebilirliği de sağlamak zorundayız. İnsanların istediği gibi ‘Ben özel hastaneye gidiyorum veya üniversite hastanesine gidiyorum’ dememesi lazım. Gidiyorsa da bir katılım payı ödemeli. Gereksiz yere üniversite ve devlet hastanelerinde yığılmaları önlemek gerekiyor. Ciddi rahatsızlığı olan insanların tetkik ve tahlillerini daha rahat yaptırabilmelerini sağlamalıyız. Uygulamanın kontrolünü sağlamak için de aile hekimliği ve katılım payının getirildi” dedi.


Katılım Payı Zamanında Ödenmeli
Aile hekimliğine geçiş döneminde öncelikle 4 ilde pilot uygulamaya geçtiklerini dile getiren Acar, 1 Ocaktan itibaren 19 ilde uygulamaya geçileceğini kaydetti. Birinci basamak sağlık kuruluşlarında katılım payı alınmadığını işaret eden Acar, 2. -3. basamak sağlık kuruluşlarında ve özel hastanelerde vatandaşların muayene olduğunda eczanelere katılım payı vermesi gerektiğini belirtti. Muayene olduktan sonra eczaneden ilaç alınırken ödendiğini söyleyen Acar, “Katılım payı ödememek için reçetesini sağlık ocağına veya aile hekimi bulunan yerlerde aile hekimine yazdırmak suretiyle eczaneden o reçeteyle ilacını alabiliyor. Bu durumda katılım payından kurtulmuş olmuyoruz. Katılım payında kişi muayene olduğunda sistem otomatik olarak yazıyor. Dolayısıyla bir sonraki muayeneye gittiğinde biriken katılım payı hesabı karşısına çıkabilir. Buna dikkat edilmeli” dedi.

İstisnai Hizmetler Kapması Genişletilecek
2009 yılı Sağlık Uygulama Tebliği (SUT) ile ilgili hazırlıklarını sürdürdüklerini söyleyen Acar, istisnai sağlık hizmetlerinin kapsamının genişletileceğini, neleri kapsayacağı, kısıtlayıcı kuralları gibi konuları bu süre zarfında değerlendireceklerini belirtti. Amaçlarının sosyal taraflarla görüşüp onların da görüşü doğrultusunda oluşturulacağını kaydeden Acar, sosyal güvenlikle ilgili eğitim programlarının sürdüğünü, reformun neler getirdiği konusunda halkı bilinçlendirmek amacıyla televizyonlarda da program yapılacağını söyledi.

SGK Binalarında Yenilenme Dönemi
SGK’nın toplam 26.2 katrilyonluk prim alacağı olduğunu belirten Acar, “23 katrilyonluk kısmının yeniden yapılandırılarak devlet kasasına 14 buçuk katrilyon lira girecek 2009 yılı yenilenme dönemi olacak; kurumun hizmet binaları değişecek. Çok eski, temiz olmayan ortamlarda hizmet veren binalara sahibiz. 2008 ve 2009 yılları yenileyeceğimiz bir dönem olacak. TOKİ ile yapacağımız anlaşma çerçevesinde birçok hizmet binamız yeniden inşa edilecek. 30 bin üzerinde nüfusu olan yerlerde SGK merkezleri açılacak ve bunun için şimdilerde personel planlaması yapılıyor” dedi.

Diğer Ülkelerde Katılım Payı Oranları
SGK’dan yapılan açıklamada, 1 Ekim öncesinde SSK’da 1 ile 2 YTL, Bağ-Kur’da 1.5 YTL ile 3 YTL arasında, Emekli Sandığı emeklilerinde ise 2 YTL katılım payı uygulandığı hatırlatıldı. SUT ile birinci basamak sağlık tesislerindeki (sağlık ocakları ve aile hekimleri) muayene ve tedavilerde katılım payı alınmaması esas alındı. Birinci basamak sağlık tesisleri dışında kalan diğer sağlık tesislerinde katılım payı uygulamasına devam edilmekle birlikte katılım payı tutarları Fiyatlandırma Komisyonunca yeniden belirlendi. Buna göre, ikinci basamak kamu sağlık kurumlarında 3 YTL, eğitim ve araştırma hastanelerinde 4 YTL, üniversite hastanelerinde 6 YTL ve özel sağlık kurum ve kuruluşlarında 10 YTL olarak belirlendi.

Ayakta tedavi katılım payı yönünden diğer ülkelerde tablo şöyle: Almanya – 10 avro (her ödeme 3 ay geçerli), Avusturya - yıllık 10 avro ve tedavi bedelinin yüzde 20’si, Belçika - tedavi bedelinin yüzde 25’i, Finlandiya - yıllık 22 avro ve hastaneye her gidişte 22 avro, Fransa - tedavi bedelinin yüzde 30’u ve taban fiyat, İsveç - 11-22 avro, İsviçre - yıllık 194 avro ve yüzde 10, Portekiz - 2-6,1 avro, Yunanistan - 6,46 avro, sevksiz giderse tedavi bedelinin yüzde 20’si.


SUT’taki Kısıtlayıcı Tedbirler
SUT ile birlikte bazı kısıtlayıcı tedbirler de uygulamaya geçiyor. Acil haller hariç olmak üzere, aynı hastalık nedeniyle (aynı dala başvurularda) muayene ücreti 10 gün içinde tekrar ödenmeyecek. Aynı sağlık kurumuna gün içinde birden fazla dalda yapılacak başvurularda yalnız muayene ücretleri ödenecek. Ayaktan tedavilerde, “Tanıya Dayalı İşlemler” için sadece listede belirlenen fiyat ödenecek. Böylelikle, ilk muayenenin ardından talep edilen tetkikleri yaptırmak amacıyla takip eden günlerde tekrar gelen hasta için hastaneye tekrar muayene ücreti ödenmeyecek. 222 adet radyoloji ağırlıklı tetkikin (MR, tomografi, sintigrafi, vb.) gereksiz tekrarını engellemek üzere, acil ve tıbbi gereklilik halleri hariç, 1 ay ile 6 ay arasında değişen süre sınırlamaları getirilecek. Bu tetkiklerin gerekliliği ile ilgili süreler Hacettepe Üniversitesi ile birlikte yapılan çalışmalar neticesinde belirlenecek. Şimdiye kadar, yeni MR çektirmiş bir hasta başka bir hastaneye gittiğinde, bu hizmeti başka bir sağlık kuruluşundan alıp almadığı görülememekteydi; bundan sonra elektronik provizyon sistemiyle hastaya yapılmış tetkikler görülebilecek.

Tedbirle, sezaryen ve katarakt ameliyatlarıyla ilgili fiyat düzenlemeleri de yapıldı. 675 YTL olan sezaryen ameliyatının fiyatı düşürülerek 450 YTL, 250 YTL olan normal doğum işleminin fiyatı artırılarak 400 YTL olarak düzenlendi. Maliyet hesaplamaları sonuçlarına göre yapılan değerlendirmeyle, anestezi uygulanmadan FAKO ile yapılan katarakt ameliyatında fiyat 686.5 YTL’den, 350 YTL’ye indirilmiş, anestezi uygulanan FAKO ile yapılan ameliyatlarda ise 650 YTL ödenmeye devam edilecek. Ayrıca başta organ nakli ve kanser cerrahisi ameliyatlarının bulunduğu A Grubu’ndaki 185 adet cerrahi işlemlerin her birine ödenecek tutarlar yüzde 35-40’lara varan oranlarda artırıldı.

18 Kasım 2008 Salı

CANLI YAYINLA ORTOPEDİ TOPLANTISI

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı Mezuniyet sonrası eğitim etkinliği çerçevesinde düzenlenen Ortopedi Günleri, 10-11 Ekim tarihleri arasında Ankara Sheraton Hotel’de panel, konferans, video ve vaka sunuları ile gerçekleştirildi.
Bu yıl ilki gerçekleştirilen Ortopedi Günleri-2008, 10-11 Ekim tarihleri arasında Ankara Sheraton Hotel’de büyük ilgi gördü. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde gerçekleşen ameliyatı canlı yayında izleyen salondaki katılımcılar, ameliyathaneye soru yöneltme şansı yakaladılar.

Kongre Başkanı Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ertan Mergen, “Prof. Dr. Avni Duraman anısına gerçekleştirilen toplantının amacı; özellikle araştırma görevlileri ve yeni uzmanların görmedikleri olguları hem canlı ameliyatlarla izletmek hem de anlatmak” dedi. Ülkemizdeki her eğitim hastanesinde her ameliyatın yapılmadığının üzerinde duran Prof. Dr. Mergen, kendi kliniklerinde ortopedinin her dalında uğraşan uzmanlar olduğunu kaydetti. Kalça protez cerrahisi, tümör, travma, artroskopi, diz protezi, omuz ameliyatları ve vertebra cerrahisi ameliyatlarının canlı yayınla gösterildiğini dile getiren Prof. Dr. Mergen, tüm Türkiye’ye açık bir katılımla gerçekleştiğini söyledi.


Prof. Dr. Mergen, konuşmacıların büyük çoğunluğunun Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi öğretim üyeleri tarafından gerçekleştiğinin üzerinde durarak çok sık yapılan ameliyatların görsel olarak anlatılmasının tercih edildiğini her ortopedistin en azından bilmesi gereken ameliyatlar olduğunu kaydetti. Prof. Dr. Mergen, her ortopedistin her konuyu çok iyi bilmesinden ziyade hangi konuda ne yapıldığını, nerde yapıldığını bilmesinin şart olduğunu söyleyerek, birçok eğitim hastanesinde yumuşak doku tümör cerrahisinin yapılmadığını ancak kendi anabilim dallarında bu branşlarda çalışan öğretim üyelerinin olduğunu ifade etti. Bu vakalarla ilgilenenlerin deneyimlerinin çok olduğunu anlatan Prof. Dr. Mergen, “Anadolu’daki bir hekimin kemik tümörü ile karşılaştığında, bu tip operasyonların yapılabildiği yerlerden birinin de Ankara Tıp Fakültesinin olduğunu öğreniyor. O vakayı yönlendiriyor” şeklinde konuştu.


Ortopedi de Son Gelişmeler KonuşulduCanlı ameliyatı yapan ve izleyenler arasında uydu yardımıyla canlı bağlantı sağlanarak toplantının interaktif olarak düzenlenmesi ile daha da güzelleştiğini dile getiren Kongre Sekreteri Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı Öğretim üyesi Prof. Dr. Bülent Erdemli kongre hakkında şöyle konuştu:“Meslektaşlarımızın günlük pratikte akıllarına takılan sorularının direk canlı yayın sırasında ameliyatı yapan cerraha sorup cevap alabilmesi alışıldık bir format değil. Dolayısıyla genç asistan ve uzman arkadaşların eğitimi açısından kaçırmamaları gereken bir fırsat. Öğlenden sonraki oturumlarda ise canlı yayında gerçekleştirilen ameliyatlarla ilgili güncel yaklaşımlar, cerrahi püf noktalar ve de en sık karşılaşılan komplikasyonlar tecrübeli uzmanlarla birlikte tartışılmıştır. Önümüzdeki senelerde devam edecek olan bu toplantının, bir bölümü de hemşireler için yapılacak. Bu ise ülkemizde hemşire eğitimi açısından düzenlenecek ilk uygulamalı kurs olacaktır. Toplantıya katılımcı sayısının 140-150 olmasının nedeni ulusal kongreden farklı olarak daha seçilmiş gruplara yönelik olmasından geliyor. Böylece yeni yetişen uzmanlar, uzmanlık eğitimi sırasında gördüklerini başka bir perspektiften görerek, yetiştikleri klinikten başka yerlerde neler yapıldığını öğreniyorlar. Mesela kalça protezi ameliyatı çok sık yapılan bir girişim ve başarı şansı yüzde 95,ancak hatalı yapılırsa aynı oranda da başarısız olabiliyor.”


Kalça Artroplastisi Sonrası Ölümcül Sorun
Tüm ortopedistlerin davet edildiği toplantıda Prof. Dr. Bülent Erdemli “Kalça Artroplastisi Sonrası Ölümcül Sorun” başlıklı sunumunda şunların üzerinde durdu:



*Venöz Trombo Embolizm(VTE) ; major sağlık problemi ,morbid-(DVT), mortal-(Pulmoner emboli) seyredebiliyor. Önlenebilir bir komplikasyon ,o nedenle profilaksi tartışılmaz bir stratejidir.

*Kompleks ve major bir problem,2 milyon Derin ven trombozu/yılda(DVT), total eklem replasmanında profilaksi yapılmıyorsa yüzde 40-60 DVT gelişiyor. Tüm hastane ölümlerinin yaklaşık yüzde 10-17’si PE ve ABD’de yılda 200 binden fazla hastanın ölüm sebebi Pulmoner emboli olmaktadır.



Neden uzun dönem profilaksi yapılmalı konusunda ise Prof.Dr.Bülent Erdemli şunları söyledi: “Hasta taburcu olduktan sonra VTE riski devam eder. Atroplasti sonrası tromboembolitik olayların çoğu hastaneden taburcu edildikten sonra oluşur. VTE gelişme olasılığı, diz atroplastisi sonrası gelişen semptomatik venöz trombüslerin yüzde 50’si ve kalça atroplasti geçirenlerin üçte ikisi hasta taburcu edildikten iki hafta sonra oluşur. VTE problemleri, total kalça replasmanı sonrasında hastaneye yeniden yatırılma sebepleri içerisinde en sık olarak bulunmuştur. Ayrıca klavuzlar özellikle kalça protezi, diz protezi ve kalça kırığı cerrahisi geçiren hastalarda uzun dönem profilaksi yapılmasını önermektedir.”

17 Kasım 2008 Pazartesi

ASETABULUM KIRIKLARINDA USTA


Uzun yıllardır asetabulum kırıkları üzerinde klinik çalışmalarını sürdüren Selçuk Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Arazi, bu kırıkların cerrahi tedavisinin zor olması nedeniyle çok fazla müdahale edilmediğine dikkat çekti.

Uyluk kemiği başının, kalça eklemini yaptığı eklem çukuruna ‘Asetabulum’ denildiğini dile getiren Selçuk Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Arazi, bu bölgede meydana gelen kırıkların tedavisinin çok zor olduğunu ve genellikle cerrahi tedaviden sakınıldığını kaydetti. Dr. Arazi, bu nedenle çoğu kez ameliyatsız tedavi yöntemlerin tercih edildiğini, bunların da sıklıkla uzun dönem sonuçlarının istenildiği gibi olmadığına dikkat çekti.

“Vücudun en büyük eklemi olan kalça ekleminin önemli bir parçası olan ve yük taşıyan çatı görevi yapan asetabulumun kırılması sonucu ciddi yaralanmalar ortaya çıkmaktadır. Damar ve sinir yönünden yoğun olan bu bölgede cerrahi tedavinin diğer kemik kırıklarında olduğu kadar kolaylıkla yapılamıyor” diyen Prof. Dr. Arazi, kırıkların zaman zaman kendi haline bırakıldığını, etkin tedavi edilmeyen kırıkların ilerleyen süreçte hastalar için daha ağır bir tedavi süreci oluşturduğunu ve sıklıkla kalça protez cerrahisine gidildiğini kaydetti. Özellikle genç hastalarda başarılı ameliyat yapılmasının çok önemli olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Arazi, kırıkların anatomik olarak düzgün tutturulması üzerine çalışmalarını sürdürdüğünü, ancak ülkemizde ve dünyada zor bir teknik olduğu için bu tip ameliyatların yaygın olarak yapılamadığına dikkat çekti.

Prof. Dr. Arazi, “Genellikle uzun kemiklerde görülen ayrılmış kırıkların ameliyat ile tespit edilmesi nispeten kolaydır. Çünkü bu bölgelerde çoğu kez damar, sinir gibi dokulardan uzak çalışırsınız, ayrıca kaslar da size engel olmaz. İşte pelvis ve asetabulum bölgesinde tüm bu yapılar bize çeşitli şekillerde engel oluşturmaktadır. Ayrılmış kırığın tekrar eski haline getirilmesi kolay olmamaktadır. Ayrıca kırık parçalarını birleştirmek için kullandığımız plak vida gibi tespit araçlarını yerleştirirken de çok dikkatli olmamız gerekmektedir. Vidalar damar ve sinirlere ve eklem yüzü gibi hassas dokulara zarar verebilir. Kötü yapılan tespitler de kısa sürede başarısız klinik sonuçlara neden olmaktadır. Bence ameliyatın püf noktası, kırıkların ameliyat öncesi çekilen röntgen grafilerinden iyi okunup anlaşılmasıdır. Doğru kırık tanımlaması yaparsanız doğru yerden kırığa ulaşma şansınız olur. Çünkü eğer doğru cerrahi kesi seçilmezse ameliyatta ciddi sıkıntılarla karşılaşabiliriz. Bu kırıkları doğru tanımak da uzun zaman almakta ve ciddi bir öğrenme eğrisi gerekmektedir. Hedeflenen anatomik tespit olduğu için öncelikle kırığın doğru anlaşılması ve buna uygun cerrahi kesi seçilmesi ve nazik cerrahi tedavi başarının anahtarlarıdır” dedi.

En Kötü Kırık Çıkık Tipleri Motor Bisiklet Yaralanmalarında
Asetabulum ve pelvis kırıklarına olan ilgisinin asistanlığının ilk yıllarına yani 1990’lı yıllara kadar dayandığını ifade eden Prof. Dr. Arazi, “O yıllarda Prof. Dr. Abdurrahman Kutlu bu alana olan merakımı fark edip, desteklemiştir. Yani o yıllardan beri pelvis ve asetabulum-kalça bölgesi cerrahisine karşı ilgim yıllar geçtikçe artarak devam etmiştir. Bu bölge travmalarının oldukça zor olduğunu ve tedavide biraz geri kaldığımızı fark ettim. Bu konu üzerinde çalıştım, şu anda Selçuk Üniversitesi bünyesindeki kliniğimiz, Konya ve çevresinde Ortopedi ve Travmatoloji alanında değişik alt branşlarıyla referans bir klinik haline gelmiştir. Asetabulum ve pelvis kırıkları çoğu kez genç hastalarda ve yüksek enerjili yaralanmalarla olmaktadır. Bu hastalarda çoğunlukla neden trafik kazaları oluyor. Özellikle motor bisiklet kazaları, ciddi kas iskelet yaralanmalarına neden oluyor. Ayrıca yüksekten düşmeler ve deprem gibi doğal afetler de bu ciddi yaralanmalara neden olmaktadır” dedi.

Yurtdışında da Sınırlı Merkezlerde Uygulanıyor
Prof. Dr. Arazi, amacının böylesine ciddi yaralanmalı hastaların tedavi kalitesini arttırmak olduğunu dile getirerek kendi deneyim ve becerisini arttırırken, farklı toplantı ve kurslarda bilgi alışverişinde bulunulduğunu kaydetti. Bu konuyla ilgili ilk ödülünü 2001 yılında ‘Acta Orthopaedica Traumatologica Turcica’ dergisi tarafından “En iyi 2. klinik araştırma ödülü” olarak aldığını belirten Prof. Dr. Arazi, 6 yıllık sonuçlarını 2003 yılı Ulusal Ortopedi ve Travmatoloji kongresinde sözel bildiri olarak sunduğunu ve bu toplantıda çalışmanın travma dalında en iyi sözel bildiri ödülü aldığını belirtti. Rodos ve Selanik’te değişik toplantılarda ve yurt içinde çok sayıda kongre ve kurslarda Asetabulum kırıkları ile ilgili çalışmalarının sonuçlarını sunduklarını bildiren Prof. Dr. Arazi, çalışmadan beklediklerini elde ettiklerini ve çalışmalarının hızla devam ettiğini vurguladı.

Prof. Dr. Arazi, “Yurtdışında da sınırlı merkezde ve sınırlı cerrah tarafından uygulanan, ülkemizde ise daha sınırlı olarak uygulanan bu cerrahi tekniği, ciddi anlamda ilk uygulayanlardan olduk. Teknikte son yıllarda hem ülkemizde ve hem de dünyada biraz daha fazla cerrah tarafından uygulanır hale gelmiştir. Zor görünen teknik ile deneyimimiz arttı, komplikasyon oranlarımız daha da azaldı. Özellikle genç hastalarımızın kalça eklemlerini daha çok kurtarır olduk. Bizim deneyimimiz artması ve bilgi becerilerimizi diğer meslektaşlarımız ile paylaşmamız sayesinde de ülkemizde bu işi başarıyla ve tekniğine tam uygun olarak yapan cerrahlarımızın sayısını daha da artması en büyük dileğimizdir” şeklinde konuştu.

Prof. Dr. Arazi Hakkında
1967 yılında Ankara’da doğan Prof. Dr. Arazi, lise eğitimini Ankara’da tamamladıktan sonra Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesinde tıp eğitimine başladı. Aynı fakültede sırasıyla 1990’da tıp doktoru, 1995’de Ortopedi ve Travmatoloji uzmanı olan Prof. Dr. Arazi, 2000 yılında Doçent olurken, 2006 yılında Profesör unvanını aldı. Kanada, ABD ve Fransa’da akademik çalışmalarda bulundu. Halen Selçuk Üniversitesi Meram Tıp Fakültesinde Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi olarak çalışan Dr. Arazi, aynı zamanda Türk Ortopedi ve Travmatoloji Eğitim Konseyi ve Ortopedik Travma Şubesi derneklerinin genel sekreterlik görevlerini devam ettirmektedir.






32 yaşındaki bayan hastanın sol kalçasında ciddi bir asetabulum kırığı ve eklemde çıkık mevcut (1), Ameliyattan sonra başarılı bir kırık düzeltilmesi ve tesbiti sağlanmış (2), aynı hastanın 7 yıl sonraki kalça grafisinde, kırığın tamamen sorunsuz iyileştiği, kalça ekleminde kireçlenme türü bir bozulmanın hiç görülmediği dikkat çekiyor (3). Model kemik üzerinde, asetabulum arka duvarındaki parçalı kırık ve kalça eklemindeki çıkığın (4), önce redüksiyonu (5), duvar parçalarının vida ile tespiti (6), en son olarak da arka duvarın destek plağı ile güçlendirilmesi görülüyor (7).

15 Kasım 2008 Cumartesi

KARDİYOLOGLAR KONGREDE BULUŞTU

24. Ulusal Kardiyoloji Kongresi 24-27 Ekim tarihleri arasında WOW Convention Center İstanbul’da yoğun katılım ile gerçekleşti. Kongre hakkında Sağlık dergisine bilgi veren Türk Kardiyoloji Derneği Başkanı Dr. Çetin Erol, dernekleri bünyesinde birçok bilimsel araştırmanın yanı sıra halkı bilgilendirme çalışmaları da yaptıklarını söyledi.

Bu yıl yirmi dördüncüsü yapılan Ulusal Kardiyoloji Kongresinin24-27 Ekim tarihleri arasında WOW Convention Center İstanbul’da gerçekleşti. Kongrede ‘sempozyumlar’, ‘Güncelleme Toplantıları’, Karşıt Görüş’ ve ‘Nasıl Yapalım’ oturumları ile kalp-damar hastalıkları ile ilgili son bilgileri güncelleme ve tartışma imkanı bulacağız. “Kardiyolojide zor olgular” oturumları ile klinik uygulamada karşılaştığımız zorlukları hep beraber paylaşıp çözüm yolu arandı. “Görüntülü İnteraktif Kurslar” ile bilginin yanı sıra beceri de geliştirildi. Katılımcıları yaygınlaşan aile hekimliği uygulamasının doğurduğu ihtiyacı karşılamak için salondaki oturumların tümünü “Günlük uygulamada kardiyoloji” şeklinde düzenlendi. Bu toplantılar ile kalp-damar hastalıkları ile ilgili güncel temel bilgileri günlük pratiğe yönelik vermek, böylece pratiği son uygulamalara göre şekillendirildi.


Yurtdışından İlgi Büyük
Türk Kardiyoloji Derneği’nin bilimsel aktivitesinin en üst noktası olan ve geleneksel olarak her yıl yapılan kongrede Dünya ve Türkiye’deki Kardiyoloji alanındaki gelişmeler araştırmalar, çalışmalar ve bilgi yenilenmelerinin sunulduğunu belirten Türk Kardiyoloji Derneği Başkanı Dr. Çetin Erol, “Öncelikle kendi üyelerimiz olmak üzere kardiyoloji uzmanları, asistanları ve kardiyoloji ile ilgilenen her türlü branştaki hekimlere günlük pratik hayatlarında kullanabilecekleri bilgilerin yanında üst düzeyde bilimsel bilgiler verilmeye çalışılıyor. Katılımcı sayısı 4 bin olduğu geniş katılımlı bir toplantıdır. 11 yıldır Antalya’da yapılan kongreyi bu sene İstanbul’a taşıdık. Önümüzdeki yıl 25. kongremizi düzenleyeceğiz ki ‘Gümüş yıl’ olarak İstanbul’da yapılacak. Uluslararası alana açılma yönünden de İstanbul’u tercih ettik. Yurtdışından en az 150 kadar katılımcı ve 60’ın üzerinde bildiri var. 14 tane uluslar arası derneğin başkanı, Avrupa Kardiyoloji Derneğinin Başkanı ve Genel Sekreteri de katıldı. Avrasya ülkelerinin bütün temsilcilerinin yanı sıra Kosova devlet olduktan sonra katıldığı bu toplantı ile bilim dünyasına adım attı. Birçok Avrupa ülkesi ile ortak toplantımız var, buradan sonra Yunanistan’ın Kardiyoloji Kongresi’ne 14 Türk Kardiyologu olarak katılacağız” dedi.


‘HAPPY’ İle Kalp Yetmezliği Rakamları
“Hem yurtdışı yayınlarına hem kendi içimizdeki yayınlara hem de yapılacak çalışmalara ödül veriyoruz. Çalışmalardan hazırlanmış projelere ödül veriyoruz ayrıca dernek olarak çok büyük projelere imza atıyoruz. Mesela bu toplantıda açıklanacak ‘Türkiye’den epidemiyolojik veri: HAPPY’ Türkiye’deki kalp yetmezliğine ait ilk rakamlardır. Kendi rakamlarımızı kullanacağız, kalp yetmezliği kalp hastalıkları sonucunda ortaya çıkan çok ciddi bir durumdur. Türkiye’de 2-3 milyon arasında kalp yetersizliği olan kişi bulunuyor. Bu veriler benzer ülkelerden ve dünya ortalamasından üç kat daha fazladır. 2009’un sonunda bitecek çalışmanın ilk verilerine göre belirlenen 4 milyon kişinin arasında 1-1,5 milyon kişi günlük işlerini yapamayacak çok ciddi yetersizliğe sahip durumda ve ciddi tedaviye ihtiyacı olan hastalar. Yaklaşık 2,5 milyon kişi ise yüksek tansiyon hastası, kalp krizi geçirmiş, aşırı şişman ve uygun tedavi olmayan kişiler. Türkiye genelini kapsayan ve 23 ilde Türkiye’yi temsil eden 35 yaş üzerindeki 4 bin 500 kişiden örnekler alınarak bu veriler saptandı” diyen Dr. Erol, Türkiye’nin bugüne kadar kendi rakamlarının olmadığını ancak bu çalışma sonucunda sağlıklı bir verinin oluştuğunu belirtti.

"Kalbini Sev Kırmızı Giy"
Derneğin 10 tane çalışma grubu olduğunu dile getiren Dr. Erol, çalışma gruplarının kendilerine ait bilimsel toplantılarının yanı sıra halkı bilinçlendirmeye yönelik kampanyalarda düzenlediklerini kaydetti. “Türkiye ve Dünyada kalp hastalıkları birinci dereceden ölüm nedenidir.3 yıldır devam eden 12/8 isimli hipertansiyon, ‘Kalbini koru içinde sevdiklerin var’ kampanyalarının yanı sıra, Avrupa Kalp Sağlığı projesinde bir katkımız var. Sağlık Bakanlığı ile ortak ‘Ulusal kalp sağlığı politikası’ adı altında kılavuz hazırladık. ‘Kalbini sev kırmızı giy’ kampanyasını başlattık ki bunların hepsinin amacı halkı bilinçlendirerek önlem almak. Ama asıl amacımız çocukluktan başlayarak herkesin yaşam şeklini değiştirmek, sağlıklı beslenme, daha iyi hareket etme, kilo almama, sigara içmeme gibi hayati anlamdaki önlemleri aldırmak. Sağlık Bakanlığının ve derneklerin gayretleriyle çok ciddi bir karara imza atıldı” diyen Dr. Erol, tüm kapalı alanlarda sigara içme yasağının dışında gıda ve diğer faktörlerde de önlemlerin alınması gayreti içerisinde olduklarını ifade etti.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...