20 Aralık 2010 Pazartesi

TÜRKİYE-AFGANİSTAN SAĞLIK İŞBİRLİĞİ

Afganistan'daki Cumhuriyet Hastanesi'nin işletmesinin 5 yıl süreyle TİKA ile birlikte yürütüleceğini belirten Sağlık Bakanı Recep Akdağ, “Burası bir referans hastanesi haline getirilecek. Yılda 400'e yakın uzman yetiştirilmesi planlanıyor” dedi.

Sağlık Bakanı Recep Akdağ, Afganistan Halk Sağlığı Bakan Vekili Süreyya Dalil ile bir araya geldi. Görüşmenin ardından ortak basın toplantısı düzenlendi. Türkiye ile Afganistan arasındaki sağlık alanında işbirliğine ilişkin açıklamalarda bulunan Akdağ, Dalil ile yedi konu üzerinde mutabık kaldıklarını söyledi.
Afganistan'daki Cumhuriyet Hastanesi'nin işletmesini Afgan yetkililer ve TİKA ile birlikte yürüteceklerini açıklayan Bakan Akdağ, “Bunun için finansmanı TİKA bulacak, yönetim ve diğer hususları da biz yerine getireceğiz, insan kaynağı desteği vereceğiz. Burası bir referans hastanesi haline getirilecek. Yılda 400'e yakın uzman yetiştirilmesi planlanıyor” dedi.

“Anne ve Bebek Ölümlerinin Engellenmesi için Elimizden Gelen Desteği Vereceğiz”
Anne ve bebek ölüm oranlarının son derece yüksek olduğu Afganistan'a bu alanda katkı sağlayacaklarını dile getiren Akdağ, Türkiye'nin bu ülkeye insan gücü desteği vereceğini ve tecrübelerini aktaracağını belirtti. Akdağ, “Afganistan'daki bir hamilenin ya da annenin ölümü bizim için Anadolu'daki bir annenin ya da hamilenin ölümü gibidir. Bu ülkedeki anne ve bebek ölümlerinin engellenmesi için elimizden gelen desteği vereceğiz” diye konuştu.
Afganistan'da her 100 bin hamileden bin 400'ünün hayatını kaybettiğinin altını çizen Akdağ, bunun önlenmesinin önemine işaret etti.

Afgan-Türk Sağlık Haftası
Afgan yetkililerin Türkiye'de eğitimi, sağlık sisteminin gelişmesi için tecrübe aktarımı gibi konulardaki işbirliğinin yanı sıra, bu ülkede tekrar bir Afgan-Türk Sağlık Haftası düzenlenmesinin de öngörüldüğünü dile getiren Akdağ, bu hafta süresince Türk bilim insanlarının tecrübelerini aktaracağını, ayrıca ameliyatlar yapılacağını söyledi.

“Her Yıl 200 Hasta Tedavi Edilmek Üzere Türkiye'ye Getirilmesi Öngörülüyor”
Bu ülkeden her yıl 200 hastanın tedavi edilmek üzere Türkiye'ye getirilmesinin de öngörüldüğünü belirten Akdağ, bu hastaların Türkiye'ye naklinde ambulans uçakların kullanılabileceğini dile getirdi. Kapasite geliştirme, biyomedikal mühendislik ve sağlık idarecisi gibi alanlarda da eğitim desteği sağlanacağını ifade eden Akdağ, “Afgan halkına destek vermek boynumuzun borcu, en önemli görevimizdir. Afgan halkı için gönlümüzün her köşesini açtık” şeklinde konuştu.

“Afgan Halkının Nitelikli Sağlık Gücüne İhtiyacı Var”
Afganistan Halk Sağlığı Bakan Vekili Süreyya Dalil de halka iyi sağlık hizmeti sunulmasının önemine dikkat çekerek, Afgan halkının sağlık, güvenlik ve eğitim konularında hizmet beklediğini söyledi. Ülkesindeki sağlık sisteminin zayıf olduğunu, daha iyi bir sistem oluşturulması için nitelikli sağlık gücüne ihtiyaç duyulduğunu anlatan Dalil, sağlık personeli yetiştirilmesinin mali yardım kadar önemli olduğunu dile getirdi.

“Cumhuriyet Hastanesi Türkiye'deki Eğitim ve Araştırma Hastaneleri gibi Hizmet Verecek”
Akdağ, bir soru üzerine, Afganistan'da bu ülkenin ihtiyacı doğrultusunda uzman hekim yetiştirileceğini, Cumhuriyet Hastanesi'nin Türkiye'deki eğitim ve araştırma hastaneleri gibi hizmet vereceğini bildirdi. Dalil de aynı soruya karşılık ülkesinde biyomedikal mühendis, hemşire, kardiyolog, kalp cerrahi, onkolog ve sağlık yöneticisine ihtiyaç olduğunu söyledi.
Akdağ, Afganistan'ın yanı sıra Sudan, Yemen, Lübnan, Filistin, Pakistan, Bangladeş, Kosova, Bosna-Hersek gibi ülkelere sürekli ve düzenli sağlık hizmeti desteği vereceklerini sözlerine ekledi.

16 Aralık 2010 Perşembe

RADYOLOGLAR BU FIRSATI KAÇIRMAYIN!

Eğitim almak isteyen radyologlar ile ilgili yeni düzenlemeler yaptıklarını açıklayan Türk Radyoloji Derneği (TRD) Başkanı Prof. Dr. Okan Akhan, 10 yıl sonra üst ihtisas eğitimi alan radyolog sayı ve oranının tıbbın tüm dalları içinde en yüksek oranda radyolojide olmasını hedeflediklerini söyledi.

Türk Radyoloji Derneği tarafından düzenlenen 31. Ulusal Radyoloji Kongresi’nde açıklamalarda bulunan Türk Radyoloji Derneği (TRD) Başkanı Prof. Dr. Okan Akhan, “Radyoloji ‘Tıbbın Gören Gözü’ olduğunu söyledi. Prof. Dr. Akhan, görüntüleme yöntemi ile vücuttaki kanserlerin saptanması ve yayılımının tanısında mevcut görüntüleme yöntemlerinin son derece etki olduğunu kaydetti. Kanser tedavisinin bir ekip çalışması gerektirdiğini vurgulayan Prof. Dr. Akhan şunları söyledi: “Radyologlar bu ekibin önemli ve vazgeçilmez unsurlarıdır. Röntgenden, Bilgisayarlı tomografiye, manyetik rezonans görüntülemeye ve PET BT’ye kadar bugün kullandığımız yöntemle bütün hastalıkları tanıma şansına sahibiz. Tanıyı görüntülemekteyiz. Tanıyı elde edemediğimiz zamanda küçük iğnelerle istediğimiz noktadan istediğimiz biyopsiyi yapabiliyoruz. Bize gelen hastaya tanı koyabiliyoruz ya da patoloji raporu gönderiyoruz. Bunların mümkün olduğu tıp ortamında, niye çok daha iyi yapılmadığı tartışılmalı.”

“Bilimsel Çalışmalarda Türkiye İlk 5 Ülke Arasında”
Radyoloji alanında yayınlanan birçok bilimsel dergide yer alan çalışmaların ülke bazında değerlendirildiğinde ülkemiz kaynaklı bilimsel çalışmalar olduğunu belirten Prof. Dr. Akhan, “Türkiye ilk 5 ülke arasında yer alıyor. Kongremizde “nasıl daha az doz X ışını verebiliriz” oturumdan “istatistik çalıştayına” kadar geniş bir yelpazede düzenlenen oturumlarda çok önemli konuları tartıştık, paylaştık” dedi.

Türk Radyoloji Derneği’nden Eğitim Atağı
Hekimlerin eğitimi olmadan halka yeterli sağlık hizmeti vermenin mümkün olmadığını vurgulayan Prof. Dr. Akhan, “Dernek olarak bu sene iki önemli proje başlattık. Derneğimiz nitelikli ve yetkin radyoloji uzmanı yetiştirmeyi hedefliyor. Bu projelerden ilki olan, ‘Kış Okulları’ ile her sene en az bir kez Radyoloji alanında eğitim gören tüm asistanlarımızın textbook (temel kitaplar) düzeyinde eğitim almaları amacıyla düzenlenecek” diye konuştu.

Aralık Ayında İlk ‘Kış Okulu’ Başlıyor
Prof. Dr. Akhan, ‘Kış Okulları’ ile ilgili şu bilgileri verdi: “Radyoloji asistanları Kış Okulları’na herhangi bir ücret ödemeden katılacaklar. Asistanların konaklama ücretleri TRD tarafından karşılanırken, yol masrafları kendilerine ait olacak. Aralık 2010 da iki haftalık ve her haftasına 200 asistanın katılacağı ilk kursumuz Antalya da düzenlenecek. Uzun vadeli olarak Kış Okulları eğitimini asistanlarımızın karnelerine eklemek istiyoruz. Ayrıca yan dal derneklerinin düzenlediği eğitim toplantılarına asistanlarımızın katılımını teşvik eden programları da önümüzdeki yıl uygulamaya sokmayı amaçlıyoruz. Tüm asistanlarımız ihtisas sınavı öncesi “Yeterlilik Sınavına” girecekler. Bu eğitimden geçen asistanların tanı ve tedavi sürecinde etkin olacağını umuyoruz.”

“Yılda 30 Radyolog En İyi Merkezlerde Eğitim Alacak”
40 yaş altında asistanların Türkiye’nin ve dünyanın en iyi merkezlerinde üst uzmanlık yapmak isteyen radyologları destekleyeceklerini söyleyen Prof. Dr. Akhan, “Sene de 30 meslektaşımızın eğitim görmesini istiyoruz. Bu programın amacı; her sene TRD tarafından belirlenecek sayıda radyoloji asistanlığının son yılında olan veya Radyoloji uzmanı, yurtdışı veya yurtiçi önemli merkezlerde en az 6 ay boyunca ileri eğitim almasını (Fellowship veya Clerkship veya observer programları için) sağlayacak. Bu proje çerçevesinde 3 meslektaşımız burs almaya hak kazanıyor. Yurtdışı için yıllık 15 bin USD yurtiçi için ayda bin TL TRD tarafından ödenecektir. Yılda 30 kişiye burs vermeyi amaçlıyoruz. Hedefimiz 10 yıl sonra üst ihtisas eğitimi alan radyolog sayı ve oranının tıbbın tüm dalları içinde en yüksek oranda radyolojide olmasıdır. Bu eğitimli kadrolarla başta hasta hizmeti olmak üzere eğitim ve araştırmada yüksek kaliteyi yakalayacağız” diye konuştu.

15 Aralık 2010 Çarşamba

TEK EMBRİYODA KESİN GEBELİK ANLATILDI

Tek embriyo transferi zorunlu hale getirildiği için, hekimler IVF tekniklerinde başarı oranlarını artıracak yeni çözüm yolları arıyor. Embriyolojide son gelişmeler Prof. Dr. Volkan Baltacı başkanlığında gerçekleştirilen, Uygulamalı Kriyoprezervasyon ve Güncel IVF Teknikleri Sempozyumu’nda anlatıldı.

Tek embriyo transferinin zorunlu hale getirilmesinin ardından doğru embriyonun seçimi, optimal bir başarı oranının sağlanabilmesi için kriyopreservasyon ve embriyo seçimi konularında yeni gelişmelerin anlatıldığı Uygulamalı Kriyoprezervasyon Ve Güncel IVF Teknikleri Sempozyumu Ankara’da yapıldı. Teorik ve pratik olmak üzere iki bölümden oluşan kursa, Amerika Sher Enstitüsü Klinikleri Laboratura Direktörü Prof. Dr. Levent Keskin, Amerika Missouri Üniversitesi Patoloji Departmanı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Yüksel Ağca katıldı. Ayrıca İsveç’ten BSc Hubert Joris, Amerika’dan Marianne Vivan, Embriyolog Dr. Cihan Halıcıgil, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Kaan Aydos, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları Ve Doğum Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Murat Sönmezer katıldı. Ufuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Genetik Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Volkan Baltacı başkanlığında düzenlenen kursun teorik kısmına 100 hekim katılırken, pratik kısmına 30 embriyolog kabul edildi.

Vitrifikasyonda Gelişen Son Teknoloji
Prof. Dr. Volkan Baltacı kursta verilen bilgiler ile ilgili şunları kaydetti: “Bu kursta amaçlanan, günümüzde ‘tek embriyo’ şartı gelince laboratuarlara çok fazla iş düştü. Tek embriyo ile gebelik oranı düşerken, maddi giderler artıyor. Yeni teknolojiler uygulandığı zaman, çok iyi bir dondurma sisteminin olması gerekiyor. Bu toplantıda dondurma teknikleri yani vitrifikasyonda gelişen son teknoloji anlatıldı. Laboratuarda “helzon” denilen uygulama gerçekleştirildi. Topik ikinci konu da tek embriyo olduğu için tek embriyonun seçimi için bir takım yeni gelişmeler kullanılması gerekiyor. Tek embriyo verildiğinde başarı oranını yükseltmeye karar verdik. Tek embriyo mutlaka tutulsun ve kadını gebe bıraksın.


“Genomik Gebelik Şansını Artıyor, Sakatlık Oranını Düşüyor”
En önemli gelişme genomik gelişmesi, yani genomik ile embriyonun bütün yapısal ve işlevsel fonksiyonlarını kodlayan tüm genlerini teker teker tanımlayarak bu genlerin birbirleri ve çevre ile etkileşim ve iletişimlerini incelenebiliyor. Böylece embriyonun genetik materyali, çok fazla parametre ile taranabiliyor. Her kromozun detaylı yapısına bakılabiliyor. Delesyon, dublikasyon bozukluk hepsini yakalayabiliyoruz, dolayısıyla embriyo gözümüzden kaçmıyor. Sakatlıkların önüne geçilmesinin yanında genetiği bozuk embriyolar zaten tutunmadığı için tüp bebekte başarı düşüyor. Bu sistem embriyo hasarlarını yakalıyor ve gebelik şansını azaltıyor. Bu durum gebelik oranını yükseltirken, düşük oranını ve sakat doğum ihtimalini düşürüyor.

“Metabolomik Yöntemi İle Embriyonun Yaşadığı Tespit Ediliyor”
Metabolomik yöntemler, embriyolarda belirli bir zaman diliminde dokularda, hücrelerde ve fizyolojik sıvılarda lipid, karbohidratlar, vitaminler, hormonlar ve diğer hücre bileşenlerinden ortaya çıkan küçük moleküllü metabolitlerin yüksek verimli teknolojiler kullanılarak saptanıyor. Küçük moleküller peptitler, oligonükleotidler, şekerler, nükleozidler, organik asitler, ketonlar, aldehitler, aminler, amino asitler, lipitler, steroitler, alkaloidler ve ilaçlar, insan-bakteri ürünleri gibi metabolitlerdir. Bu yöntemle de embriyoları ayıklayabiliyoruz. Bu yöntemin avantajı, belli metabolizma hızına sahipse belli metabolitleri ortama salıyor. Bunlar tespit edilerek anlaşılıyor ki aktif bölünen, çalışan metabolizması olan bir embriyonun, canlı olduğunu gösteriyor.
Genomik “ne olabileceğinin” metabolomik ise “gerçekte ne olduğunun” bilgisini verir. Bu nedenle, tüm metabolitlerin ayrıntılı ve kantitatif ölçümü (metabolomik) hastalık teşhisi veya toksik ajanların fenotip üzerindeki etkilerini araştırmada en ideal yöntemdir.


“Parkül Dondurmada Kristal Oluşmuyor”
Tek embriyo transferinde hastadan alınan yumurtaların dondurulması gerekiyor. Dondurma işleminde ısı eksi 190 derecenin üzerindeki oluyor. Bu nedenle ısı değişimleri embriyoya çok fazla zarar verebiliyor. Dolayısıyla azot içerisinden çıkarmadan ısı değişimi çok fazla olmadan dondurma işlemini gerçekleştirmemizi sağlayan bir aparat geliştirildi. Şoklama derecesinde soğutma yapılıyor. Eskiden yavaş dondurma yapılıyordu. Sıvı içerisinde oluşan kristaller organelleri kesiyor ve hücreye zarar veriyordu. Dolayısıyla bu kristaller oluşmasın diye, tam dondurma anını “plato” olarak dondurduk. “Parkül” dondurmada kristal oluşmasına neden olmayacak düzeyde hızlı donduruyoruz.

Dondurma ve Preimplantasyon Döneminde Genetik Teşhis
Amerika Missouri Üniversitesi Patoloji Departmanı öğretim üyesi Doç. Dr. Yüksel Ağca ise şu bilgileri verdi: “Genel olarak insan üreme teknolojileri içerisinde dondurma ve preimplantasyon döneminde genetik teşhis yapılması, embriyo transferi öncesinde tanınması ve buna göre önlemler alınmasına yönelik çalışmaları. Bu uygulamayı yaptığımız zaman, teşhis yöntemleri zaman alıyor. Embriyoyu biyopsi yaptıktan sonra preimplantasyon döneminde bir süreliğine dondurmamız gerekiyor. Anneye sonradan transfer edebilmek için çünkü bu genetik testler bazen yanlış sonuçlanabiliyor ya da tam sonuç vermiyor. Eğer embriyoyu dondurursak o süre içerisinde laboratuarlar buna çok daha uzun zaman oluyor. 3-4 defa test yapıldığında gerçek sonuçlar elde ediliyor. Bu embriyolardan sağlıklı olanlar anneye transfer ediliyor. Pratik uygulamada blastosist dönemindeki embriyo tam olarak implantasyondan önceki embriyo blastosist olarak tanımlıyoruz. Blastosist çalışmasından sonra bir yumurta gibi kırılıyor. Embriyonun üzerindeki kabuk, kırılarak annenin uterusuna implante oluyor. Yapılan çalışma blastosist dönemindeki bir embriyonun vitrifikasyon yöntemiyle( dondurma tekniğinde) buz kristalleri oluşmuyor. Belli konsantrasyonlarda viskosite denilen konsantrasyonlara getirip, kreyoprotektan denilen soğuğa karşı koruyan. Gliserol, etilen glakol ajanlara muamele ediyoruz ve direk bunu direk olarak likid nitrojene daldırıyoruz. Likid nitrojende eksi 196 derecede, likid fazdan buhar fazına geçip, sonra yok oluyor. Büyük nitrojen tanklarında saklanıyor. Embriyo transferi başarılı olmamışsa bu sefer tekrar hastanın ikinci embriyosuna başvuruyoruz. Bir kez daha embriyo transferi yapılıyor.”

14 Aralık 2010 Salı

KANSER TEDAVİSİNDE GÜNCEL YAKLAŞIMLAR

Medicana International Ankara Hastanesi uzmanları tarafından düzenlenen “Kanser Tedavisinde Güncel Yaklaşımlar” sempozyumda, ülkemizde her yıl yaklaşık 200 bin kişinin kansere yakalandığı belirtildi.

Medicana International Ankara Hastanesi uzmanları tarafında, Ramada Plaza Hotel’de “Kanser Tedavisinde Güncel Yaklaşımlar” konulu sempozyum düzenlendi. Medicana International Ankara Hastanesi uzmanları tarafından özellikle son dönemin en yaygın kanser türü olan akciğer kanserinde erken teşhis ve etkin tedavisi konusundaki son gelişmeler, yeni tedavi seçenekleri (akıllı ilaçlar, yeni kemoterapi ajanları, radyoterapideki yenilikler) ve ender rastlanan vakalar interaktif bir şekilde tartışıldı.
Sempozyumda, Akciğer Kanseri tanılı hastaların ana hava yolları çevresinde gelişen hastalığı tedavi ve kontrol etme amaçlı brakiterapi (radyoterapinin bir tipi ) uygulama yöntemini ve hasta gruplarındaki tedavi sonuçları, Akciğer kanserinde yeni tedavi olanakları, tüm tedavi alternatifleri, klinik yaklaşım, günlük radyolojik yaklaşımlar, cerrahi ve medikal tedavi uzmanlar tarafından değerlendirildi. Medicana International Ankara Hastanesi Genel Müdürü Oğuz Engiz açılış konuşmasında şunları kaydetti: “Medicana Hastaneler Grubu olarak; sağlık sektörünün ihtiyaçları doğrultusunda, geleceğe yönelik yaptığımız yatırımlar ve atılımlarla yolumuzda güvenli adımlarla ilerliyoruz. Uluslararası standartları benimseyen, çağdaş alt yapımız ve uzman ekibimizle birlikte Türkiye’ye gelişmiş ülke standardında hizmet vermenin gururunu taşıyoruz.

“Ülkemizde Her Yıl Yaklaşık 200 Bin Kişi Kansere Yakalanıyor”
Çağımızın vebası kanserin, dünyada ve Türkiye’ de görülme sıklığı her geçen gün artıyor. Ülkemizde her yıl yaklaşık 200 bin kişinin yakalandığı kanserin tedavisi, özel uzmanlık alanlarının, son teknolojiye sahip tıbbi cihazların bir arada olmasını gerektiriyor. Çünkü kanser tedavisinin en önemli gereği, hastalığın değişen koşullarına göre tedaviye yön verebilmek için bütün birimlerin aynı hastanede bulunması.”


“Akciğer Kanseri, Kansere Bağlı Ölüm Nedenleri Arasında İlk Sırada”
Kanser tedavisinde başarının vazgeçilmez koşulunun, konuyla ilgili tüm uzmanlık dallarının birlikte çalıştığı multidisipliner yaklaşım olduğu üzerinde durulan toplantıda Medicana International Ankara Hastanesi uzmanları arasında Göğüs Hastalıkları uzmanı Dr. Nihal Başay, Radyoloji uzmanı Dr. Serdar Aslan, Nükleer Tıp uzmanı Dr. Nalan Can, Göğüs Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Erkan Dikmen, Medikal Onkoloji uzmanı Doç. Dr. İbrahim Tek, Radyasyon Onkolojisi uzmanları Dr. Ayşen Sevgi Öztürk ve Dr. Eren Çetin konuşmacılar arasında yer aldı. Alanında uzman hekimler sempozyumla ilgili şu bilgileri verdi: “Akciğer kanseri hem erkek hem de kadınlarda kansere bağlı ölüm nedenleri arasında ilk sırada yer alıyor. Akciğer kanseri tanısı alan hastaların ortalama 5 yıllık sağ kalım oranı yüzde 15 civarındadır.

“Akciğer Kanserinin Yüzde 85’i Küçük Hücre Dışı Akciğer Kanseri”
Dünyada yaklaşık olarak yılda 1.5 milyon yeni tanı akciğer kanseri teşhisi konuluyor. Bunun yüzde 85 oranındaki bölümünü küçük hücre dışı akciğer kanseri (KHDAK) oluşturuyor, geri kalanı ise küçük hücreli akciğer kanseri grubudur. Kansere bağlı gelişen ölümlerde birinci sırada olan akciğer kanserinin ortalama yaşam süresi ilerlemiş hastalarda yaklaşık 12 aydır. Tedavi ve destek tedavilerindeki gelişmelere rağmen akciğer kanserindeki sağ kalım oranları 1975’lerde yüzde 13 iken, 1996’larda yüzde 16’ya çıkabiliyor. Bu nedenle yeni tedavi seçenekleri akıllı ilaçlar, yeni kemoterapi ajanları, radyoterapideki yenilikler ve seçeneklerin birlikte kullanımı zorunluluğu doğuyor.

“Küçük Hücre Dışı Akciğer Kanserinde Cerrahi Tedavi Hastaların Yüzde 25-30’un da Uygulanıyor”
Akciğer kanserinin başlıca iki gruba ayrılmasının temel nedeni hastalıkların doğasından kaynaklanan özelliklerin tedavideki oluşturduğu farklılıklardan kaynaklanıyor. Akciğer kanserinde hastaların tedavi planı hastanın klinik ve patolojik evresine göre planlanıyor. Evreleme tümörün boyutu(T) , lenf noduna yayılması (N) ve metastaz (sıçrama)(M) durumuna göre dört evreye ayrılıyor. Küçük hücreli akciğer kanseri ise sınırlı hastalık ve yaygın hastalık şeklinde sınıflandırılıyor. Küçük hücreli akciğer kanserli hastaların çok küçük bir kısmında cerrahi tedavi uygulanması dışında öncelikli tedavi, sınırlı hastalıkta kemoterapi ve radyoterapi iken ileri evrede (yaygın hastalık) genellikle kemoterapidir. Küçük hücre dışı akciğer kanserinde (KHDAK) cerrahi tedavi optimal tedavi olmasına rağmen kanser hastalarının yalnızca yüzde 25-30’u cerrahiye uygun aday olabiliyor.
Sonuç olarak akciğer kanseri ülkemizde de önemli bir sağlık sorunudur. Tedavilerdeki yeniliklere rağmen istenilen düzeyde hala başarıya ulaşılamadı. Bu nedenle uygun hastalarda en etkili tedavi seçeneğini belirlemek ve tedaviyi hastaya bireyselleştirmek gerekiyor. Bunu da yaparken deneyimli bir ekip tarafından (cerrahi, radyasyon ve medikal onkoloji) bunu gerçekleştirmek önemli yer tutuyor.”

9 Aralık 2010 Perşembe

PRATİSYEN HEKİMLERE DOĞRU TEŞHİS VE SEVK İÇİN “GÖZ KİTABI”

Sağlık hizmetlerinde hastaların ilk olarak aile hekimi ya da pratisyen hekimlere gittiği ülkemizde, göz hastalıklarının tedavisinin zamanında ve doğru şekilde yapılması için Prof. Dr. Pınar Aydın ve Prof.Dr. Zeki Bayraktar, “Pratisyen Hekimler İçin Göz Hastalıkları El Kitabı”nı hazırladı.
Bilimsel verilere göre, tüm insanların ömürleri boyunca 7 yaşından önce ve 40 yaşından sonra en az toplam 2 defa muayene olmaları gerekiyor. Ayrıca, hiçbir görme problemi olmayan kişilerin bile 40 yaşından sonra yakını görememe şikayetleri nedeniyle gözlük muayene ihtiyacı olduğu biliniyor.

Sağlık hizmetlerinde hastaların ilk olarak aile hekimi ya da pratisyen hekimlere gittiği ülkemizde, göz hastalıklarının tedavisinin gecikmemesi için Prof. Dr. Pınar Aydın ve Prof.Dr. Zeki Bayraktar, “Pratisyen Hekimler İçin Göz Hastalıkları El Kitabı”nı hazırladılar. Pratisyen hekimler ve aile hekimleri için göz kitabı, hazırlayanlardan Prof. Dr. Aydın, “Göz hastaları önce pratisyen hekime ulaşır. Pratisyen hekimlerin hastaya vereceği tedaviyi ve hastaları ne zaman sevk edeceğini kitapta belirttik. Hastalıklarda doğru zamanda sevk edilmesi gerekir ki, bazen sırf zaman kaybından dolayı hasta tedavi edilemez hale geliyor. Ülkemizde 3 bin göz hekimi var ve bunların dengeli dağıldığı söylenemez. Ayrıca 40 bin pratisyen hekim olduğu düşünülürse, ilk başvurulan hekim olmaları nedeniyle, doğru tedavi ve sevk çok önem taşıyor. ‘Hangi hasta birinci basamakta nasıl ele alınır ve tedavi edilir.’ ‘Hangi hasta hangi hızla uzman hekime sevk edilmelidir’ sorularına yanıt bulunacak” dedi.

“Pratisyen Hekimler İçin Göz Hastalıkları El Kitabı”Prof. Dr. Aydın, “Hastanın öyküsünü alırken yapılması gerekenler ve ayrıcı tanı kriterleri farklı başlıklar altında toplanan kitapta, anlatılanlar görsellerle desteklenerek tedavide neler uygulanması gerektiği, hastanın sevki sırasında nelere dikkat edileceği vurgulandı. Kitabın sonunda 101 soruda hastaların şikayetleri ve yapılması gerekenlerin sayfa numaraları da yer alıyor. “Renk Kitabı” ile de hastaların renk körü olup olmadıkları anlaşılabilir ” şeklinde bilgi verdi.

“Göz Kitabı” ve “99 Sayfada Göz Sağlığı”“Göz Kitabı” ve “99 Sayfada Göz Sağlığı” isimli kitapları yazmadaki amacının her doktorun hastaları tedavi ederken eğitimde vermesi gerektiğini belirten Prof. Dr. Aydın, “Biz sadece kapımızdan içeri gelenlere değil, henüz girmemiş olanlara belki de hiçbir zaman girmesi gerekmeyecek olanlara da bilgi vermek zorundayız. Hastaların daha sağlıklı daha kaliteli bir hayat yaşamaları mümkün kılmalıyız. Çocukların, kendi seçimleri yok, gözleri bize emanet. Onlar bunun farkına varana kadarda biz onlara sağlıklı bir gelecek sağlamak zorundayız. Hastalara yönelik anlaşılır dille yazıldığım kitaplardan “99 Sayfada Göz Sağlığı”nda soru cevap şeklinde hazırladım. “Göz Kitabı”nda ise, temel bilgilerle başladım. Görülen hastalıklar, sık görülen ve nadir görülen hastalıklar diye bölümlere ayrıldı. Sıkça sorulan sorularında cevapları var. Göz hekimlerinin hastalarına tavsiye edebileceği göz ile ilgili her türlü bilgiye ulaşabilecekleri, anlayabilecekleri dilde kaynak kitap oldu. Aynı zamanda hastalık resimleri koymamaya özen gösterdim. Hastalıklarla ilgili olanlar hep çizimdir. İşlemleri fotoğraf olarak ekledim, çünkü yapılan muayene işlemlerinin korkutucu olmadığını veya neye benzediğini anlamak içinde gerçek insan fotoğrafı oldu. Hastaları tedirgin etmeden anlatmak bizim sorumluluğumuz. Hastalara nasıl yaklaşmamız gerektiğine dikkat etmeliyiz” diye konuştu.

“Göz Kitabı’nı Eczacı ve Gözlükçüler de Okumalı”Göz Kitabı’nı özellikle eczacı ve gözlükçülerin okumasında yarar olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Aydın şunları kaydetti: “Hastalar önce eczacılara veya gözlükçülere şikayetlerini anlatıyor. İnternette ve televizyonda verilen bilgiler bazen yanlış anlaşılıyor veya bilgi kirliliğine neden olabiliyor. Bugün doğru olan ve objektif bir şekilde uygulanan tedavilerin avantaj ve dezavantajlarına yer verdim.

7 Aralık 2010 Salı

“ÇOK TETKİK, HİÇ TETKİK YAPILMAMASI ANLAMINA GELİR”

Performans Sistemi ile Türkiye'de MR ve Tomografi çekimlerinde büyük artış olduğunu kaydeden Türk Radyoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Okhan Akhan, bu durumun niceliği arttırırken, niteliği düşürdüğünü belirtti.

Türk Radyoloji Derneği tarafından gerçekleştirilen 31. Ulusal Radyoloji Kongresi’nde düzenlenen basın toplantısında Türkiye'de ve dünyada tanı ile tedavi amaçlı görüntüleme yöntemleriyle ilgili son gelişmeler değerlendirildi. Toplantıya Türk Radyoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Okan Akhan, Türk Radyoloji Derneği Bilimsel Kurul Başkanı Prof. Dr. Mithat Haliloğlu ve Türk Radyoloji Derneği Başkanvekili Prof. Dr. Tamer Kaya katıldı.
Toplantıda konuşan Prof. Dr. Akhan, röntgen Işınının keşfinden 115 yıl geçtiğini ve aradan geçen zamanda radyoloji açısından çok önemli aşamalar kaydedildiğini söyleyerek, "Günümüzde radyolojik inceleme olmaksızın tanı ve tedavi neredeyse yapılmamaktadır” dedi. Prof. Dr. Akhan, bin 500'ün üzerinde radyoloji uzmanının katıldığı kongrede hasta ve hekimi korumaya yönelik x ışınlarının azaltılması, tanı ve tedavi amaçlı yeni yöntemler gibi konuların ele alındığını kaydetti.

“Mamografi ile Meme Kanserinden Ölümler Yüzde 25-30 Azalıyor”
Mamografinin meme kanserinde tarama ile ölümleri azaltan tek yöntem olduğunu belirten Prof. Dr. Akhan , “Mamografi taraması meme kanserinden ölümleri yüzde 25-30 azaltıyor. Çok yüksek çözünürlükte görüntü elde edebiliyoruz. Uygun tarama programlarıyla toplumda yaygınlaştırılırsa meme kanserini erken dönemde yakalamak ve tedavisini yapmak mümkün olacak. 40 yaşından sonra 2 yılda bir rutin mamografi yapılmalı, 49-50 sonrasında ise yılda 1 kez mamografi yapılmalıdır” diye konuştu.

“Sanal Anjiyografi ile 3-4 Dakikada Tanı Konuyor”
Girişimsel radyoloji ile tanı koymanın dışında tedavi etmenin de mümkün olduğunu kaydeden Prof. Dr. Akhan, hastaların sağ kalım süresi ve yüksek yaşam kalitesinin artırılabildiğini ve büyük bir yelpaze içinde çok sayıda işlem yapabildiklerini dile getirdi. Prof. Dr. Akhan, damara girilmeden yapılan sanal anjiyografi ile anjiyo korkusuna son verildiğini, kalp damar hastalıklarının belirlendiğini söyledi.

“Karaciğer, Akciğe ve Kemik Tümörlerinde Kanser Lokal Tedavi Edilebiliyor"
Bilgisayarlı tomografi ile artık kalbi besleyen damarların taranıp, tıkanmanın tam olarak saptanabildiğini bu işlemin de koldan ven içerisine opak madde sayesinde çok kısa sürede yapılabildiğini söyleyen Prof. Dr. Akhan, karaciğer, akciğer, meme kanserleri, bazı böbrek üstü bezleri ve kemik tümörlerinde kanserin lokal tedavisinin özel iğnelerle hasta yatırılmadan çok kısa sürede tedavi edilebildiğini belirtti.

“BT ile 3-4 Dakikada Tetkik Yapılıyor”
Bilgisayarlı Tomografi (BT) ile vücuttaki tüm damarları 3 boyutlu değerlendirebildiklerini kaydeden Prof. Dr. Akhan, “Koroner BT anjiyografi kalp damarlarının görüntülenmesinde ve bu damarların hastalıklarının belirlenmesinde son 10 yıldır kullanılan yöntem. Bu tetkikin en önemli özelliği “koroner anjiyografi” tetkikinden farklı olarak hastanın kasığından girilerek yapılmaması, hastanede kalmayı gerektirmemesidir. Damar içerisine girilmediğinden tetkik sonrası yan etki tehlikesi bulunmuyor. Tetkik hastanın Bilgisayarlı Tomografi cihazına yatmasından sonra 3-4 dakika içersinde sonlanmakta ve hasta işlem sonrasında günlük yaşamına devam etmektedir. Tetkikin uygulanması için hastaya koldan ince bir iğne ile kontrast madde verilmektedir. Koroner BT anjiyografi tetkikinin en sık kullanım alanı koroner aterosklerotik hastalıkların ( koroner damar sertliğinin), bu daralmaların saptanmasıdır. Koroner BT anjiyografi damarların içini ve duvarını eş zamanlı olarak görüntülemektedir. Bu nedenle başka tetkiklerle gösterilemeyen erken dönem damar sertleşmesi saptanmakta ve cerrahi yöntemlere gerek kalmadan bu hastaların tedavisi mümkün olmaktadır. Bypass cerrahisi geçirmiş hastaların da bu işlem esnasında yerleştirilmiş yeni damarları koroner BT anjiyografi ile değerlendirilebiliyor. Öte yandan stent uygulanan hastaların rutin kontrolleri de yine BT anjiyografi ile konforlu ve güvenli bir şekilde yapılabiliyor” dedi.

“Radyoloji Hizmetinde Nicelik Değil Nitelik Önemli”
Radyoloji hizmetinde nicelik değil niteliğin önemli olduğunu belirten Prof. Dr. Akhan şunları kaydetti: “Performans sistemi ile MR ve tomografi çekimlerinde büyük artış var, bu hastalar açısından sakıncalar yaratıyor. Çünkü bu hekimi zorlayan bir konudur. Özellikle öngörülen ücretlendirme sisteminin halen uygulanmakta olan nicelik bazlı, sayıya dayanan, hizmet karşılığı ücret prensibini benimsemiş, parça başı ücretlendirme yapan performans sistemine benzer olması endişelerimizi daha da artırmaktadır. Performans Değerlendirme sisteminin ölçüm yöntemlerinin büyük oranda nicelik, yani sayıya dayandırılmasının doğru olmadığı artık tüm dünyada inanılan bir konudur. Performans sisteminin çok hasta bakmayı gerektiriyor. Ancak burada bir üst sınır belirlenmiyor. Niceliğe dayalı performans çok yanlış. Bu tıp alanındaki eğitim ortamını da olumsuz etkiler. Kalite üstünden performans uygulamasının getirilmesini arzu ediyoruz. Özellikle eğitim hastanelerinde performans eğitim ve bilimsel araştırmayı da kapsamalı. Devlet hastanesi gibi çalışan üniversite hastaneleri olmamalı.”

“Radyologlar Ücretli Köle Oldu”
Hastanelerde radyoloji alanında hizmet alımı yapıldığını ancak bu hizmet alımının kalitesi tanımlanmadan bir sözleşme yapıldığını belirten Prof. Dr. Akhan, şunları kaydetti: “Hizmet alımı yoluyla faaliyet gösteren 150'den fazla birim olduğu söylenmektedir. Bazı birimlerde daha fazla tetkik yapmak üzere uluslararası kabul görmüş protokoller gözardı edilerek tetkikler yapılmaktadır. Bir birimde bir BT (bilgisayarlı tomografi) cihazı ile 400 BT, bir başka birimde bir MRG cihazı ile 180 MR yapılmaktadır. Çok tetkik hiç tetkik demektir. Bu hastalara ve devletimize para kaybettirmektedir. Bunun hiç kimseye faydası yoktur. Hizmet alımıyla ücretleri düşürerek, hizmet yaptırdığını sanan devletimiz yanılıyor. Yapılan tetkiklerin kalitesi düşük oluyor. Bu nedenle hastalarımızı tekrar tekrar tetkike gönderiyoruz. Hastalarımız ellerinde 7-8 CD ile geziyor. Bu hem hastalarımız hem de devletimiz için olumsuz bir durum. Radyologlar ücretli köle haline getirildi. Günde önlerine 100-150 hasta geliyor ve onlar hakkında rapor yazmaya zorlanıyorlar. Halkımızın bu sistemin zararlı olduğunu bilmesi gerekiyor. Hizmet alımı yapılan yerlerde bir standart belirlenerek, bu cihazlarla işlemlerin üst sınırının belirlenebilir. Bu standartlar belirli periyotlarla güncellenebilir. Ancak, bunu yapınca da 60 TL'ye tetkik yaptırmamamız lazım.”
Prof. Dr. Akhan, Türk Radyoloji Derneği olarak radyolojik görüntülemede izlenmesi gereken yolun, standartların belirlenmesinde ve tüm hastanelerde uygulanmasını sağlamak için Sağlık Bakanlığı'na yardımcı olmaya hazır olduklarını dile getirdi.

“Röntgen ve Bilgisayarlı Tomografi Çekimlerinde Dikkatli Olunmalı”
Prof. Dr. Akhan, bir soru üzerine x ışınlarının kullanıldığı röntgen ve bilgisayarlı tomografi çekimlerinde dikkatli olunması gerektiğini söyledi. Bunların mutlaka gerektiğini ve hekim önerisiyle yaptırılmasının büyük önem taşıdığına dikkat çeken Prof. Dr. Akhan, “Vatandaşımızın işi gerçekten çok zor. Bazen yakınlarım hastalandıklarında ne yapmam gerektiği sorusunu ben de soruyorum. Bu yüzden bu işi düzeltelim diyoruz. Vatandaş mutlu görünüyor, korkutucu olan da bu. Dünyada bir hekimin günde kaç hastaya bakması gerektiği bellidir. Aksi halde bir hekimin hekimlik yaptığını söylemek mümkün müdür?” dedi.

“Cihazların Kalibrasyonu Bağımsız Bir Kuruluş Tarafından Yapılmalı”
Prof. Dr. Akhan, bir başka soru üzerine, bu cihazların bağımsız bir kuruluş tarafından kalibrasyonun yapılması gerektiğini, ancak bunun Türkiye'de henüz yeni yeni yapılmaya başlandığını söyledi. Radyolojik yöntemlerle vücuttaki tüm kistlerin çok etkin olarak tedavi edilebildiğini belirten Prof. Dr. Akhan, “Bu dünyada giderek artan bir uygulamadır. Dünya buraya giderken biz cihazların kullanımıyla ilgili sorunları dile getiriyoruz. Elimizdeki cihazlar son derece gelişmiş, ama bunları gerektiği gibi kullanamamak ve hastaya zarar verdiğini görmek içimizi acıtıyor. Hastane yönetimiyle şirket adeta hastaya kötü tetkik yapılması üzerinden anlaşmış oluyor” şeklinde konuştu.

“Çocukların Kilosuna Göre Ayarlama Yapılıp, Mümkün Olan En Az Radyasyonu Vermek Gerekir”
Türk Radyoloji Derneği Bilimsel Kurul Başkanı Prof. Dr. Mithat Haliloğlu da dünyada radyolojik cihazlarla ilgili büyük gelişmeler olduğunu ve eski jenerasyon cihazların bir bölümünün 3. dünya ülkelerine satıldığını belirterek, bunların denetiminin tam yapılamadığını söyledi. Çocuklarda radyoloji işlemlerinin çok dikkatli yapılması gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Haliloğlu, “Çocukların kilosuna göre ayarlama yapılıp, mümkün olan en az radyasyonu vermek gerekir, ama bunun eski teknoloji cihazlarıyla yapılması mümkün olamıyor. 2 aylık bebek ayarlama yapılamayınca korkunç bir radyasyona maruz kalabiliyor. Çocuklar bu konuda daha duyarlı, önlerinde uzun bir hayat var. Uygun olmayan cihazlarla yapılan çekimler yüzünden tekrar tekrar çekim yapılmak zorunda kalınabiliniyor. Yeni jenerasyon cihazlarda radyasyon dozunu ayarlayabiliyoruz. Ama eski cihazlarda bu yok. O zaman çocuk erişkinin aldığı korkunç miktarda doz almış oluyor. Bu da uygun olmayan eksik görüntülerin ortaya çıkmasına neden oluyor” diye konuştu.

“Çok İleri Tetkikler Yerine Röntgen Çekimiyle de Çok Şey Yapılabilir”
Türk Radyoloji Derneği Başkanvekili Prof. Dr. Tamer Kaya da bir hastada en etkili tetkik yönteminin uygulanmasının önemine işaret ederek, hekimlerin bazen iş yoğunluğundan bunu tam olarak yapamadığını ifade etti. Prof. Dr. Kaya, “BT, ultrasonografi, MR yaygın olarak kullanılırken etkili olan direk röntgeni önemsemiyoruz. Eğitimde bunu çok atladık, uzmanlar üzerindeki aşırı iş yükü temel noktada bizi engelliyor, vereceğimiz ucuz hizmeti yapmamızı engelliyor. Çok ileri tetkikler yerine röntgen çekimiyle de çok şey yapılabilirken bunun zaman zaman yapılmıyor. Bu daha ucuza verebileceğimiz bir hizmeti engelliyor” dedi.

6 Aralık 2010 Pazartesi

BEZMİÂLEM VAKIF ÜNİVERSİTESİ TARTIŞMASI

Son günlerde farklı tartışmalara neden olan Başbakanlık Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından kurulan T.C.Bezmiâlem Vakıf Üniversitesi ile ilgili taraflardan Sağlık Dergisi’ne açıklama yapıldı.

Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından kurulan Bezmiâlem Vakıf Üniversitesi'nin Rektörü Prof. Dr. Adnan Yüksel, Türk ve dünya yükseköğretimine farklılıklar katmayı hedeflediklerini belirtti. “Tersine Beyin Göçünü Bu Seviyede Gerçekleştiren Tek Üniversite Olduk”
Bezmiâlem Vakıf Üniversitesi’nde tıp, diş hekimliği, eczacılık ve hemşirelik bölümleri yer alıyor. Prof. Dr. Yüksel, Türk ve dünya yükseköğretimine farklılıklar katmayı hedeflediklerini dile getirerek, “Özellikle sağlık ve sağlık eğitimi alanlarında, ulusal ve uluslararası düzeyde rekabet edebilir bir seviyeyi yakalamak için, gençlere her türlü desteği vererek nitelikli insan gücünün arttıracağız. Alanlarında çok başarılı olan akademisyenlerle kadromuzu oluşturduk. Türkiye’den giden akademisyenleri tekrar ülkemize kazandırdık ve kazandırmaya da devam ediyoruz. Tersine beyin göçünü bu seviyede gerçekleştiren tek üniversite olduk” dedi.

Yale Üniversitesi’nde Yaz Okuluna Katılma Şansı
Bezmiâlem Vakıf Üniversitesi olarak dünyanın en köklü üniversitelerinden biri olan Yale Üniversitesi ile işbirliği yaptıklarını söyleyen Prof. Dr. Yüksel, “Dil eğitimi çok önemli bu nedenle İngilizce hazırlık sınıfımız Yale hocalarınca denetlenecek. Hazırlık bölümünü en yüksek seviyede bitirecek öğrencilerimiz Yale’de yaz okuluna katılma hakkını elde edecek. Hazırlık okulumuzda kantinlerde bile sadece İngilizce konuşuluyor. TV kanallarında da Türkçe yayın yaptırmıyoruz” diye konuştu.

“Hastanede Daha Önceden Olmayan Bölüm ve Branşlar Hızla Kuruldu”
Öğrenciler Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde, uygulamalı eğitim alma şansına sahip olduklarını dile getiren Prof. Dr. Yüksel şunları kaydetti: “Ayrıca hastanede daha önceden olmayan bölüm ve branşlar hızla kuruldu, hastane dışına gönderilen pek çok test işlemi artık bünyemizde yapılmaktadır, hastane içinde ve dışında modernize çalışmalarımız hizmetleri aksatmayan şekilde devam etmektedir. Çok kısa süre içerisinde halkımız daha modern ve konforlu bir hastane ortamına kavuşacaktır. Eskiden olduğu gibi tüm bölüm ve branşlarda hiçbir ek ücret alınmadan sağlık hizmetleri devam ediyor. Vakfın vakfiyesine uygun olarak fakir ve garip hastalara ücretsiz tedavi hizmetleri veriliyor, zaman içerisinde adı geçen kesime yönelik yardım kapsamı genişletilecek.”

“245 Asistan Hekimin Tüm Hukuk Kuralları İhlal Edilerek Başka Şehirlere Şantaj ve Tehdit Yoluyla Sürüldü”
Bezm-i Alem Vakıf Gureba Eğitim Araştırma Hastanesi’nin özel bir tıp fakültesi vakfına devredilmesi nedeniyle sağlık çalışanları ve asistanların mağdur olduğunu belirten Türk Tabipleri Birliği (TTB) Merkez Konseyi Üyesi Dr. Osman Öztürk, “Halen Vakıf Gureba Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin kurulu olduğu arazi de, Vakfa ait bulunan diğer gayrimenkuller de İstanbul’un en stratejik bölgelerinden birinde, daha açık ifadeyle “yeni” rant alanı içinde yer almaktadır. Daha önce SSK’ya ve sonrasında Sağlık Bakanlığı’na devrinde kamu yararı ve hukuka uygunluk bulunmadığı mahkemelerce tescillenmiş ve devir işlemleri iki kez de iptal edilmiş olan bu hastanenin bir oldubitti ile “Özel bir Tıp Fakültesine” devredilmesinin hukuksuz ve gayri meşru olduğu açıktır. Üstelik İstanbul halkına yıllardır bu hastanede asistan hekim olarak hizmet sunmakta olan 245 asistan hekim için yasalar, kazanılmış hakları ve insani tutum yok sayılarak aileleri ile birlikte Erzurum, Konya, Trabzon şehirlerine sürgün kararı nasıl verilebiliyor? Oysa mevcut asistanların yeni kurulan üniversiteye naklen atanmaları olanaksızdır. Kurulan özel üniversite, Tıpta Uzmanlık Yönetmeliği’ne göre açılacak TUS ile asistan kadrolarını doldurmak durumundadır. Sınavsız asistan nakli sınav ile atanacaklar açısından hak kaybı doğuracağı için bugüne kadar böyle bir uygulama hukuken yapılamamıştır. Bu nedenle mevcut asistanlar İstanbul’da bulunan ve yaptıkları tercihler doğrultusunda 26 Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne tayinleri yapılmalıdır” dedi.

“Asistanların Mağdur Edilmemesi Adına Bizzat Sağlık Bakanı ile Görüştük”
Bezmialem Vakıf Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Adnan Yüksel, adı geçen asistan tayinlerinin Sağlık Bakanlığı tarafından yapıldığını, üniversite olarak asistan atamalarında herhangi bir inisiyatifin kendilerine ait olmadığını belirtti. Asistanların mağdur edilmemesi adına bizzat Sağlık Bakanı ile görüşerek, söz konusu asistanların İstanbul’da kalmaları hususunda arzda bulunarak, sonuçta İstanbul’da kalmalarına katkıda bulunduklarını ifade etti.

3 Aralık 2010 Cuma

MARMARA TIP DEVLETLE ORTAK HASTANE AÇTI!

Sağlık Bakanlığı ile ortak protokol imzalayarak Pendik Eğitim ve Araştırma Hastanesine taşınan Marmara Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi, köklü üniversiteler arasında alanında ilk olma özelliği taşıyor.

ABD ve bazı Avrupa ülkelerinde uygulanan “afiliasyon” yani ortak kullanım modeli artık Türkiye'de de uygulanıyor. Hastanelerde devletin teknolojik imkanlarıyla üniversitelerin deneyimi birleştirilecek, üniversite ve kamu hastaneleri arasında işbirliği sağlanacak.

Uygulanan modele ilişkin bilgi veren Sağlık Bakanlığı Tedavi Hizmetleri Genel Müdür Vekili Orhan Koç, “Sağlık Bakanlığı, sağlık hizmet sunumunda; sağlık insan gücü; bina, tıbbi teknoloji ve finansman gibi, sağlığa ayrılan kaynakların dengeli dağılımını ve verimli kullanımını sağlamak için; Bölge Merkezli Sağlık Planlaması anlayışını benimsemiştir. Bu anlayışa göre ülkemizde sağlık hizmet sunumu; ayrıma gidilmeksizin, Sağlık Bakanlığına, üniversitelere, diğer kamuya ve özel sektöre ait sağlık tesisleri ile birlikte bir bütün olarak değerlendirilmektedir. Sağlık alanındaki planlama ve uygulamalar bölgesel ihtiyaçlar ve hizmet verilen nüfusun sağlık alanındaki öncelikli ihtiyaç ve beklentileri dikkate alınarak atıl kapasite ve kaynak israfına sebebiyet vermeksizin yapılmaktadır. Amaç ülke genelinde kaliteli, etkili, hızlı, erişilebilir ve hakkaniyetli bir sağlık hizmet sunumunun, diğer bir ifade ile bu hizmetten faydalananların memnuniyetinin sağlanmasıdır. Bu uygulamanın bir örneği Marmara Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde başladı. Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi, Sağlık Bakanlığıyla işbirliği yaparak bu hastaneye taşındı ve 530 yataklı hale getirildi” dedi.


“Üniversiteler Modern Hastaneye Kavuşacak, Devlet Hastaneleri Hocaların Tecrübesinden Faydalanacak”
Yeni sistemle tıp fakültelerinde sadece ders verileceğini, uygulamanın ise kamu hastanelerinde yapılacağını kaydeden Koç, “Türkiye'de yeni kurulan tıp fakültelerinin uygulama araştırma merkezleri yerine bizim donanımlı hastanelerimiz kullanılacak. YÖK'le bir çalışmamız var. Üniversitelerle protokol yaparak bu uygulamayı başlatacağız. Bu süre sonunda işbirliğinin devam etmesini istemeyen tarafın protokol bitimine 6 ay kala haber vermesi gerekiyor. Biz işbirliğinin devam etmesinden yanayız. Üniversiteler bu sistemle modern bir hastaneye kavuşacak, devlet hastaneleri de hocaların tecrübesinden faydalanacak. Böylelikle daha verimli güzel bir işbirliği yaşanacak" şeklinde konuştu.

“İstanbul'dan Sonra Ordu, Giresun, Kastamonu ve Karabük'te Uygulanacak”
Tüm Türkiye'de bu sistemi yaygınlaştırmak istediklerini söyleyen Koç şunları kaydetti: “İlk olarak Rize'de bu uygulama başlatıldı. Şimdi İstanbul'da sonrasında da Ordu, Sakarya, Giresun, Erzincan ve Karabük'te bu sisteme geçilecek. Dersler fakültede devam edecek ama uygulama yapılmayacak. Çünkü üniversitenin asıl amacı eğitim. Uygulama merkezlerinde hekim hocaların çalışması isteğe bağlı, çalışabilir de çalışmayabilir de. Hastane iki tarafında adını alacak şekilde isimlendirilecek. Buradaki öğretim görevlileri Tam Gün Yasası'na uygun olarak çalışacak. Ortak çalışmayı kabul eden hocaların kadroları üniversitede kalacak hastaneden de kamu hastanelerindeki şefler kadar ek ödeme alacaklar. İstemeyenler hocalar ise sadece fakültede ders verecekler. Bu sistemle öğrenciler daha fazla vaka görecek. Hastanenin denetimi Bakanlıkta olacak. Başhekim ise üniversiteden bir hoca olacak."

“7 derslikten 20’ye çıktı”
Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi, Pendik’teki yeni binasına taşındıktan sonra öğrenci ve asistan eğitimi ile hasta kabulüne başladı. Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Hasan Fevzi Batırel, “Depreme karşı dayanıklı olmadığı yönünde raporu bulunan Marmara Üniversitesi Hastanesi, Sağlık Bakanlığıyla yaptığımız protokol sonucu, 540 yataklı Pendik Eğitim ve Araştırma Hastanesine taşıdık. Eski hastane binasında 7 dersliğin, 2 tanesi 35-40 kişilik, diğerleri daha küçüktü. Yeni hastanede 20 tane 60 kişilik derslik bulunuyor. Dershanelerin hepsinin koltukları ve barkovizyonları geldi. Eğitime başladık. Zaten bir süre önce de hasta kabulü olmamasına rağmen teorik eğitime başlamıştık. Bu sürede bir iki bölümün stajlarında aksama oldu, onları da sömestr tatilinde ve yılsonunda boş kalan iki hafta içinde tamamlayacağız. Burada yeterli altyapımız olduğu için stajı uzatmadan eğitimi telafi etmemiz mümkün olacak. Çok büyük bir konferans salonumuz var. Eğitimde önemli bir aksama olmadığını söyleyebilirim” dedi.


“Bakanlık İşletecek, Dekanlık Eğitim Verecek”
Sağlık Bakanlığıyla imzalanan protokolle ilgili olarak Prof. Dr. Batırel şu açıklamayı yaptı: “Yeni hastane binası Sağlık Bakanlığına aitti, fakat Tam Gün Yasası’na eklenen bir madde ile burası ortak kullanım alanı haline geldi. Protokolle çeşitli nüfuz alanları belirlendi. Esas olarak Sağlık Bakanlığı hastanenin tıbbi işletmesi ve idari kadro düzenlenmesinden sorumludur. Biz de tıp eğitimi ve tıbbi hizmette yetkiliyiz. Hastanemizde Bakanlık hastanelerinde uygulanan performans sistemi uygulanacak. Eğitimlerimizi tıp hizmetini de aksatmadan vereceğiz. Kadromuzu güçlendirip tıbbi hizmet ve eğitimin eş zamanlı verilmesini sağlayacağız.”

Üniversite Hastaneleri Nereye Gidiyor?
Marmara Üniversite Hastanesi 25 yıldır hizmet verdiği İstanbul, Altunizade’deki hastanesinden ayrılarak Pendik’te Sağlık Bakanlığının bir hastanesine taşındığını kaydeden Türk Tabipler Birliği İkinci Başkanı Prof. Dr. Özdemir Aktan, “ Bu hastanede Tıp Fakültesi öğretim üyeleri Sağlık Bakanlığının bir personeli olarak çalışacak. 2547 sayılı YÖK yasasındaki 38. madde ile bu hastanede görevlendirilen öğretim üyeleri, Sağlık Bakanlığının uyguladığı performans sistemi ile çalışacaklar ve hastanenin idaresi Sağlık Bakanlığında olacak. Üniversite ve Sağlık Bakanlığı arasında yapılan protokol tüm öğretim üyelerinin görüşüne sunuldu ve öğretim üyelerinin yüzde 60’ı yapılan oylamada bu protokola “hayır” dedi. Buna rağmen Sağlık Bakanlığı Pendik Marmara Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesine geçiş kararı alındı. Ancak bu uygulama Türkiye’de ilk olmayıp yeni kurulduğu için hastanesi olmayan Rize ve Sakarya’daki tıp fakültelerinde uygulanmaktadır. Bu uygulamanın Marmara ile sınırlı kalmayacağı açıkça ortadadır. 1 Ağustos 2010 da Resmi Gazetede yayınlanan yasa ekonomik olarak zor durumda olan üniversite hastanelerinin rektörün başvurusu ile maliyeden yardım alabileceğini ancak bu durumda idari ve mali yönden kendilerine söylenenleri yapmaları gerekeceğini belirtmektedir.

“Özerlik Sona Eriyor”
Üniversiteler kuruluş yasası ile özerk kurumlar olarak yapılandırılmışlardır. Buradaki amaç öğretim üyelerinin her türlü siyasi baskıdan arınarak araştırmalarını, eğitimlerini ve uygulamalarını özgür olarak bilimsel çerçeve içinde yapmalarının sağlanmasıdır. Üniversiteler fikir ve bilim üreten kurumlar olarak planlandığından buradaki öğretim üyeleri fikirlerini de özgürce ve baskıdan uzak ifade edebilmelidirler. Ancak mali özerkliğin ortadan kalktığı bir durumda özerklikten söz edilemez. Üniversitelerin ekonomik ve idari özerkliği bu yeni yasa ile ortadan kaldırılmaktadır. Performans sistemi eğitim ve araştırmayı hiç desteklememekte ve yapılan tıbbi ve cerrahi işlemler karşılığında ücretlendirmeyi uygulamaktadır” dedi.

27 Kasım 2010 Cumartesi

YENİDOĞAN’DA SON GELİŞMELER

Türk Neonatoloji Derneği tarafından düzenlenen Ankara Neonatoloji Derneği Grup toplantısında Miami Üniversitesi Miller School of Medicine ABD’den Prof. Nelson Claure patenti kendisine ait olan sistemi Türkiye’de ilk defa anlattı.

Türk Neonatoloji Derneği tarafından düzenlenen Ankara Neonatoloji Derneği Grup toplantısı 120 hekim ve 150 hemşirenin katılımıyla 14 Ekim 2010 tarihinde Ankara’da yapıldı. Dr. Zekai Tahir Burak Kadın Sağlığı Eğitim ve Araştırma Hastanesi toplantı salonunda gerçekleştirilen toplantının farklı bir özelliği de Miami Üniversitesi Miller School of Medicine ABD’den Prof. Nelson Claure patenti kendisine ait olan sistemi anlattı. Bu sistem iki ayrı aleti birbirine bağlıyor. Çocuğun kan gazını monitorize eden alt ile ventilatör cihazını birbirine bağlıyor ve otomatik ayarını yapabilen bir sistem. Ventilatöre bağlanan bebeklerde oksijen tedavileri ve yarattığı komplikasyonlar örneklerle anlatılırken, komplikasyonların önüne geçebilmek amacıyla Prof. Nelson Claure tarafından yeni geliştirilen “Close Loop” sistemi tanıtıldı ve yine patentin akademik çalışmasında da yer alan Prof. Dr. Nelson Claure “SpO2 ile Mekanik Ventilatörün” birleşik cihaz olarak kullanılması hakkında pratik uygulamalarla katılımcılara bilgi verdi.

“Türkiye’de İlk Defa Bu Sistem Anlatıldı”
Dr. Nelson Klavri tarafından anlatılan sistem şöyle: “Yeni bulunan sistem, hastanın takibi sırasında oksijen saturasyonu denilen kanın oksijene doymuşluğu düştüğü zaman hastaya oksijen verilmesini sağlıyor. Bu geliştirdiğimiz sistem ile cihaz otomatik olarak oksijen miktarını ayarlıyor. Hemşire veya doktorun müdahalesine gerek kalmadan solunum cihazları ayarlarını düzenliyor. Oksijen düşük olduğunda beynin oksijenlenmesi düşük oluyor. Yüksek olduğu zaman özellikle göze giden oksijen miktarı çok olduğu zaman prematüre bebeklerin gözlerinde ve bazı organlarında bozukluklara yol açıyor. Belli bir seviye aralığında tutulması gerekiyor. Türkiye’de ilk defa bu sistem anlatıldı.”


Dr. Zekai Tahir Burak Kadın Sağlığı Eğitim ve Araştırma Hastanesi Yenidoğan Klinik Şefi Prof. Dr. Uğur Dilmen toplantıda Respiratuar Sinsidial Virüs (RSV) ile enfeksiyonuyla ilgili geçen sene hazırladıkları çalışma hakkında şu bilgileri verdi: “Bu çalışmaya göre Ekim, Kasım ve Aralık aylarında salgın yapan virüs, erişkinlerde kolay atlatılıyorken, özellikle solunum problemleri olan prematüre bebeklere bulaştığı zaman çok ağır seyrediyor. Bu bebekleri korumak için özel bir immunglobilin kullanıyoruz. Geçen yıl kliniğimizde yapılan taramalarda Aralık ayında salgın bir günde 11 yenidoğan hastada salgın olduğunu tespit ettik. Bu duruma tedbir için erişkinlerin tamamını maskeli şekilde içeri aldık. Sonrasında salgın kayboldu.” Toplantıda uzun süre takip edilen ve solunum problemi olan yeni doğanlarda görülen komplikasyonlarda anlatıldı.

Ana Çocuk Sağlığı Tarafında Hekimlere Ücretsiz Yenidoğan Rehberi Dağıtılacak
Sağlık Bakanlığı Ana Çocuk Sağlığı ve Aile Planlaması Genel Müdürlüğü tarafından tüm yenidoğan doktorları ve hemşirelerine ücretsiz olarak dağıtacak olan “Yenidoğan Rehberi” tanıtıldı. Yenidoğan ve prematürelerle ilgili güncel ve pratik bilgilerin tamamını içeren kitap Prof. Dr. Uğur Dilmen önderliğinde hazırlandı.

23 Kasım 2010 Salı

“BU TEKNOLOJİ HENÜZ TÜRKİYE’DE YOK”

Biyopsi almadan tanı konulmasını sağlayan ve özellikle gastrointestinal kanserlerinin erken tanısında büyük bir umut kaynağı olan sistem henüz ülkemizde yok.

Biyopsi almadan anında tanı konulmasını sağlayan Endomikroskopi, özellikle gastrointestinal (mide-barsak kanalı) kanserlerinin erken tanısında büyük bir umut kaynağı oldu. Bu yöntemde, sindirim sisteminin aynı anda mikroskobik olarak incelenmesinin mümkün olduğu belirtilen 7. Ulusal Hepato Gastroenteroloji Kongresi’nde Endomikroskopi ve Gastrointestinal Sistem hakkında sunum yapan Meinz Üniversitesi Gastroenteroloji Bilim Dalı Öğretim üyesi Dr. Arthur Hoffman şunları kaydetti: “Endomikroskopi, endoskopi esnasında dokunun bin kat kadar büyütülerek, histopatolojik olarak değerlendirilmesi işlemidir. Bu yöntem dünyada yeni yeni uygulanmaya başladı. Türkiye’de henüz bu yöntem kullanılmıyor. Yöntemin Türk meslektaşlarım tarafından da kullanılması amacıyla Türkiye’ye geldim. Endomikroskopi, özellikle erken ve doğru tanıda yol gösterici oluyor.”

“Tekniğin Faydaları Anlaşıldığında Kullanımı Dünya Genelinde Yaygınlaşacak”
Dr. Hoffman, bu tekniğin kullanılabilmesi için derin patoloji bilgisi bulunan, çok deneyimli gastroenterologlara ihtiyaç olduğunu dile getirdi. Dr. Hoffman, Endomikroskopinin, normalde Gastoskopi ya da kolonoskopiden prosedür olarak bir farkı bulunmadığını, bu yöntemlerin maliyetlerinin de aşağı yukarı aynı olduğunu belirtti. Bu tekniğin de faydalarının anlaşılmasının ardından kullanımının dünya genelinde hızla yaygınlaşacağını söyleyen Dr. Hoffman, “Endoskopi alanındaki gelişmeler sayesinde artık biz bunları çok rahat bir şekilde kullanabiliyoruz. Bu teknoloji enflamatuar bağırsak hastalığında ve baret özefagusunda oldukça iyi sonuç veriyor. Öğrenim aşamasında patologlardan da yardım alıyoruz ama kısa sürede yardım alma hususunu en aza indirgeyerek sadece biz Gastroenteroloji uzmanları yapabiliyor hale gelebiliyoruz” dedi.

Kolon hastalıklarında, IBD bağırsak, baret özefagus, çölyak hastalıklarında ve kolitte sıklıkla kullanılabilen bir yöntem olduğunu belirten Dr. Hoffman, “En büyük avantajı kör biyopsi almıyor olmamız. Özellikle mikroskobik bir hastalıksa en doğru biyopsi noktaları kolaylıkla belirlenerek hangi hastalık olduğunun teşhisi konulabiliyor. Hatta bir çok durumda biyopsi almadan hastalık belirlenebiliyor” diye konuştu.


“Cihazın Fiyatının Yüksek Olmasının Tek Komplikasyonu Olduğu Söylenebilir”
Endomikroskobi tekniğinin, normal endoskoptan çok farklı bir cihaz olmadığını sadece ucunda bir lazer olduğunu belirten Dr. Hoffman, lazer sayesinde mukozadan 200 mikrometreye kadar görüntü alınabildiğini kaydetti. Henüz submukozaya, mukoza altına inilemediğini dile getiren Dr. Hoffman şunları kaydetti: “Standart endoskopiye çok benzer bir sistem ancak ek olarak bir butona basılıp endoskopun ucundaki laser ışının aktive ederek mikroskobik görüntü elde ediliyor. Her hangi bir insizyon (kesi) gerekmiyor. Görüntüleri yorumlamak için mikroskopi görüntüleri ve endoskopi görüntüleri eşzamanlı olarak izleniyor.

Almanya’da sedasyon ile uygulanıyor. Böylece hastanın hareket etmesi önlenmiş oluyor. Bu yöntemi kullandığımız 200 hastada sadece 1 komplikasyon görüldü. Bu komplikasyonda kan basıncında düşme ve bulantı şeklinde seyretti. Fakat tam olarak sadece bu yönteme bağlı olarak komplikasyon olmadı. Cihazın fiyatının yüksek olmasının tek komplikasyonu olduğu söylenebilir. Uygulama maliyeti çok düşük sadece bir kontrast ajan uygulayarak bunu yapmaktasınız. Sistemi satın aldığınızda oldukça maliyetli ama sonrasında ödenecek para çok düşük.”

“100 Olgu Sonrasında Cihaz Kullanılıyor”
Cihazın görüntülerinin başlarda patolog eşliğinde değerlendirildiğini kaydeden Dr. Hoffman, “Bununla ilgili Amerika’da bir çalışma yapılmış ve ‘kaç muayene sonra cihazı kullanmaya ehil bir kişi olabildiği’ araştırılmış. Sonuç olarak 100 olgu sonrasında cihaza alışmanız ve daha kolay kullanmanız söz konusu oluyor. Öğrenmeye başladıktan sonra öğrenme eğrisi hızla ilerliyor. Ancak başta bir patologun yardımına ihtiyaç oluyor. Kendi okulumuzda, Meinz Üniversitesi’nde, Fransa ve İtalya’da kurslar düzenleniyor. Bu cihaz kullanımı için mutlaka kurs alınması gerekiyor. Endoskopistlere verilen 3 günlük kurs sonunda da sertifika veriliyor. Endoskopistlerin belli bir altyapıları olduğu için bu tekniği çok hızlı öğrenebiliyorlar şeklinde konuştu.”

19 Kasım 2010 Cuma

BU YÜZYIL “KRONİK HASTALIKLAR” YÜZYILI

Ülkemizde yaklaşık 25 milyon, en az bir kronik hastaliği olan yetişkin bulunuyor. 25 milyon hastanin yarısının kronik hasta olduğunu bilmediğini belirten Türk İç Hastalıkları Uzmanlık Derneği (TİHUD) Başkanı Prof. Dr. Erdal Akalın, “Bu Yüzyıl ‘kronik hastalıklar’ yüzyılı olarak kabul ediliyor. Bugün, dünyanin en büyük sorunu ve bundan sonraki 50 yılın en büyük sorunu kronik hastalıklar” dedi.

Türk İç Hastalıkları Uzmanlık Derneği (TİHUD) tarafından Antalya Side Starlight Otel Kongre Merkezi'nde düzenlenen 12. Ulusal İç Hastalıkları Kongresi'nde, iç hastalıkları uzmanlık dalına ilişkin konularda ve kronik hastalıklar hakkında basın toplantısı düzenlendi.

Bugün hiçbir ülkede ideal bir sağlık sistemi olduğunun iddia edilemeyeceğini kaydeden Prof. Dr. Akalın, sağlık harcamalarının giderek artması ile sağlıkta yeni politikaların geliştirildiğini söyledi. Türkiye'de de 7 yıldır Sağlıkta Dönüşüm Programı'nın uygulandığını belirten Prof. Dr. Akalın, programın hem olumlu hem de olumsuz yönlerinin olduğunu söyledi. Prof. Dr. Akalın, sağlık hizmeti sunumunda en önemli konunun sağlık hizmeti kalitesi olduğunu dile getirerek, iç hastalıkları uzmanlık eğitiminde, standardizasyon, uzmanların çalışma koşulları, yan dal konusu ve sağlık uygulama talimatında ve performans sistemi gibi konularda ciddi sorunlar bulunduğunu belirtti.

“2000 Yılından İtibaren 50 Yıl, Dünyanın En Büyük Sorunu Kronik Hastalıklar”
Bu yılki kongrenin ana temasının kronik hastalıklar olduğunu belirten Prof. Dr. Akalın, şunları kaydetti: “1900'den bugüne kadar ki dönemi 50'şerlik devrelere ayırırsanız, 1900-1950 yılları arasındaki dönem infeksiyon dönemidir. 1950'den sonra çeşitli tedavilerle infeksiyon hastalıklarını kontrol altına almayı öğrendik, ama akut problemler ortaya çıktı. 2000 yılından itibaren ve 50 yıl sonrasının ise dünyanın en büyük sorunu kronik hastalıklardır. Tanısını erken koymak, tedavisini erken yapmak ve bu hastaları sağlıklı bir şekilde hayata devam ettirmek zorundasınız. Bu hastalıkların başında gelenlerde diyabet, hipertansiyon, kalp yetmezliği, koranel kalp hastalığı, kronik akciğer hastalıkları, kroner karaciğer hastalıkları, kronik böbrek hastalıklarıdır. 2006 yılında Sağlık Bakanlığı Kronik Hastalıklar Daire Başkanlığı tarafından yapılan araştırmaya göre, Türkiye'de bir veya birden fazla kronik hastalığı olan 22 milyon erişkin var. Bu 22 milyon erişkinin içinde de de en fazla kronik hastalık grubu da 15 milyon hipertansiyon hastası.”

“Türkiye'de 25 Milyon Civarında Ciddi Kronik Hastalığı Olan Kişi Var”
Prof. Dr. Akalın, 2009 yılında Türk Nefroloji Derneğinin yaptığı çalışmaya göre, kronik böbrek yetmezliği kronik böbrek yetmezliğinin herhangi bir evresinde olan 7,5 milyon kişi olduğu gösterdiğini, Türkiye'de 25 milyon civarında ciddi kronik hastalığı olan kişi bulunduğunu kaydetti.

“Kronik Hastalıklar Tüm Dünyadaki Ölümlerin Yüzde 60’ından Sorumlu”
Dünya Sağlık Örgütünün bir raporuna göre kronik hastalıkların tüm dünyadaki ölümlerin yüzde 60’ından sorumlu olduğunu belirten Prof. Dr. Akalın, “Her yıl 36 milyon kişi Dünya Sağlık Örgütü rakamlarına göre kronik hastalıklarından dolayı ölüyor. Türkiye’de Sağlık Bakanlığı ve Başkent Üniversitesinin birlikte yaptığı hastalık yükü çalışmasına dayanarak 2002 yılında hazırladığı raporda; ölümlerin yüzde 79’u kronik hastalıklardan olmaktadır. Demek ki bu bütün dünyanın olduğu gibi bizim de çok büyük bir sorunumuz olarak karşımıza çıkıyor. Gecikmiş tedavilerin sabit harcamalara olan katkısı, negatif katkısı oluyor. Bu, sağlık harcamalarının yüzde 75’i kadardır” dedi.

“Aşağı Yukarı Kronik Hastalığı Olanların Yarısı, Hastalıklarından Habersiz”
Kronik hastalıkların sinsi seyrettiğini, birçoğunun hiç bir belirti vermediğini anlatan Prof. Dr. Akalın, “Yine Türk Hipertansiyon ve Böbrek Hastalıkları Derneğinin yaptığı bir araştırmaya göre, hipertansiyon hastalarının yüzde 60'ı kan basınçlarının yüksek olduğunu bilmiyorlar. Yine Türk Endokronoloji ve Metabolizma Derneğinin 2002 yılında yaptığı çalışmaya göre, diyabetli hastaların yüzde 30'unun hastalıktan haberi olmadığını görüyoruz. Yani aşağı yukarı kronik hastalığı olanların yarısının hastalıklarından haberi olmadığını söyleyebiliriz” diye konuştu.

Risk Faktörleri Dikkatle Değerlendirmesi
Kronik hastalıklarla mücadele konusunda Dünya Sağlık Örgütünün belirlediği çok önemli 4 konu olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Akalın, şunları söyledi: “Bunlardan biri farkındalığı artırmak. Hem toplumda, hem de sağlık çalışanlarında böyle bir sorunun olduğunu farkında hale getirmek. Eğer siz hipertansiyonun, diyabetin, inmenin, kalp hastalıklarının ne kadar önemli olduğunu topluma anlatabilirseniz, öncelikle toplum bunun farkına varacak. İkincisi, bunlarla ilgili toplumu önleyici koruyucu önlemler almak ve eğitmek gerekiyor. Üçüncü kanıta dayalı rehberliğe dayanarak, erken tanı ve tedavi. Bu hastalıklara ne kadar erken tanı koyarsanız, hastalıkların daha kötü dönemleri o kadar azalır. Mesela, hipertansiyonu olan bir hastanın kan basınını kontrol altında tutabilirseniz, kalp krizi geçirmez, inme geçirmez, kronik böbrek hastalığı geçirmez. Bu nedenle biz risk faktörleri değerlendirmesinin erken yaştan itibaren yapılmasını, 40-50-60 yaşlarından sonra belli periyodik kontrollerin yapılmasını istiyoruz. Dördüncüsü ise rehabilitasyon. Yani, hastanın yaşam kalitesini yükseltebileceğimiz hale getirmemiz lazım.”

“Kronik Hastalıklarda 3 Risk Faktörünün Azaltılması Çok Şey Değiştirir”
Kronik hastalıklarda 3 risk faktörünün azaltılması durumunda, çok şeyin değişebileceğine dikkat çeken Prof. Dr. Akalın, şöyle devam etti: “Bu üç risk faktöründen birincisi, sağlıklı beslenme, obezite, Türkiye'de toplumun sorunu aslında yüzde 15.9 kişi obez. İkincisi egzersiz. Fiziksel aktivitemizi mutlaka artırmamız lazım. Üçüncüsü de tütün kullanımı. Tütün kullanımı ile ilgili Türkiye'de çok güzel şeyler yapıldı. Sigara kullanımının hakikaten sadece kapalı yerlerde değil, kamu alanlarında değil, daha ileriye götürerek açık alanda bile, engellemek gerekiyor. Bu üçünü yaparsanız, kalp hastalıkları, tipik diyabeti ve inmeyi yüzde 80 önlüyorsunuz. Kanseri de yüzde 40'ı engellenmiş oluyor.”

“İç Hastalıkları Uzmanı ‘Erişkinlerin’ Doktoru”
Prof. Dr. Erdal Akalın, konuşmasında, kronik hastalıkların koordinatörlüğünün iç hastalıkları uzmanlarına verilmesinin gerekliği üzerinde durdu. Prof. Dr. Erdal Akalın, “İç hastalıkları uzmanı erişkinlerin doktorudur. Bizden başka bu işi iyi yapacak kimse yok. Mademki kronik hastalıkların en büyük sorunu koordinasyon eksikliğidir ve iç hastalıkları uzmanları kronik hastalıkların koordinatörüdür” şeklinde konuştu.

“Ülkemizde 5 bin 600 İç Hastalıkları Uzmanı Var”
Bir gazetecinin “Ülkemizde kaç tane iç hastalıkları uzmanı var?” sorusuna Prof. Dr. Erdal Akalın şu yanıtı verdi: “Bizim hesabımıza göre 6 bin civarında olmamız lazım. Yeni yayınlanan sağlıkta insan gücü kaynakları raporuna göre yan dalları da ilave ettiğinizde 5 bin 600 kişi civarında.”

“Sevk Zincirsiz Genel Sağlık Sigortasını Yürütmek Zor”
TÜHUD Yöntetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. İhsan Ertenli ise şunları kaydetti: “Türkiye’de aile hekimliği uygulamasına geçildi. Bu uygulamaya geçildikten sonra iç hastalıkları uzmanlığıyla aile hekimlerinin çalışma koşullarının düzenlenmesi önemli bir sorun olarak karşımızda duruyor. Uzun dönemde kronik hastalıkların takibinde aile hekimleri basitçe çözeceklerdir. Ancak kronik hastalıklar uzun süreli izlenmesi gereken hastalıklar, iç hastalıkları uzmanının kontrolü ve denetiminde olmalıdır.”

Kongre Içeriği
Düzenlenen kongreye Türkiye genelinde 3 bin iç hastalıkları doktoru katılırken, iç hastalıkları uzmanlarının klinik uygulamalarında yardımcı olacak yeni gelişmeler, hasta bakımında iyileştirme ve yeni gelişmelerin etkisi, dış faktörlerin iç hastalıkları uzmanlarının çalışma koşullarına olan etkileri konularında 140 konuşmacı ve oturum başkanı katıldı. 12. Ulusal İç Hastalıkları Kongresi, yoğun bilimsel programları ile dikkat çekti. 'Kronik Hastalıkların Önemi', 'Sağlık Bakanlığı Gözüyle İç Hastalıkları Uzmanlık Alanı', 'Hipertansiyon Tedavisi', '2000'den 2010'a Neler Değişti?', 'Sigara Bırakma Tedavisi', 'Kanserden Korunmada Tartışmalı Konular', 'Bir Halk Sağlığı Sorunu: Kronik Böbrek Hastalığı', 'Acil Vakalar, Kritik Kararlar', 'İnfeksiyon; Bir Tedavi Komplikasyonu', 'Diyabet Tedavisinde Tartışmalı Konular' gibi pek çok güncel konuda oturumlar düzenlendi. Kongrede 5 paralel salonda 15 uydu sempozyum, 21 konferans ve 15 panel gerçekleştirildi.

17 Kasım 2010 Çarşamba

“PROBİYOTİK BAKTERİLER SAĞLIK HARCAMALARINI AZALTACAK”

Gelecekte yararlı bakterilerin nasıl ilaç olarak kullanılabileceğinin tartışıldığını belirten Probiyotik ve Prebiyotik Derneği Başkanı Doç. Dr. Tarkan Karakan, yararlı bakteriler olan probiyotik bakterilerin, tedavilerin hızlanmasında etkili olacağını böylece sağlık harcamalarının azalacağını belirtti.

Bakterileri zararlı olarak tanıyoruz ama vücudumuzda hem zararlı hem yararlı bakteriler birlikte yaşıyor. Yapılan araştırmalarda son 5-10 yıl içinde hem ABD hem de Avrupa’da probiyotik bakterilerin faydalı olduğu anlaşıldı. Süt ürünlerinde özellikle yoğurda katılarak ya da hazır tablet ve toz şeklinde ülkemizde de gündeme gelmeye başladı.

Laktobasiller ve bifidobakteri bu iki grup bakteri en yararlıları olduğunu belirten Probiyotik ve Prebiyotik Derneği Başkanı Doç. Dr. Tarkan Karakan şu bilgileri verdi: “Bunlar bebeklerin anne sütünü emerken bağırsaklarına ilk yerleşen bakteriler oluyor. Bunlar bebekleri değişik hastalıklardan koruyor. Ama çevresel faktörlere, genetik yapımıza kötü beslenme o bakterilerin yaşamasına izin vermeyebiliyor. O zaman hastalıklar ortaya çıkabiliyor. Çağımızın hastalığı olan alerji ile bağırsağımızda yaşayan bakteriler arasında bağlantı var.

“Sezaryenle Doğan Çocukların Bağırsaklarında Daha Az Yararlı Bakterilere Rastlanıyor”
Çocuklarda alerjik hastalıklar ve bronşit çok yaygınlaştı. Sezaryenle doğum ve normal doğum yapan annelerin bebekleri karşılaştırıldığında, sezaryenle doğan çocukların bağırsaklarında daha az yararlı bakterilere rastlanıyor. Alerjiye yatkınlık emzirme süresiyle bağlantılı oluyor. Anneden ilk alınan süt çok değerli, onun içinde bu yararlı bakteriler var. Sezaryenle doğan bebeklerde emzirmede gecikme ve anestezinin etkisi oluyor.

“Probiyotikler Sağlık Harcamalarının Maliyetini de Azaltacak”
Tıp doğal tedavilere geçiyor. ABD Sağlık Bakanlığı başta olmak üzere birçok ülke probiyotik çalışmalara yöneldi. Probiyotik Derneği kurduk ve Sağlık Bakanlığı ile ortak çalışmalar yapmak istiyoruz. Bu durum sağlık harcamalarının maliyetini de azaltacak.

“Bağırsak İltihaplarına ve Diğer Hastalıklara Karşı Probiyotik Tedavi”
Hijyen hipotezine göre temiz olmak aslında sanıldığı kadar da iyi değil. Aşırı titiz steril ortamda yetişen çocuklarda alerjik hastalıklar görülebiliyor. İnsanlar mikroptan korunurken alerjik hastalıklarda patlama oluyor. Probiyotikler burada devreye giriyor. Erken doğmuş prematüre bebeklere bile probiyotik tedavileri ülkemizde de uygulanıyor. Bağırsak iltihaplarına ve diğer hastalıklara karşı koruyucu etkisi görüldü. Erişkinlerde ise beslenme alışkanlıklarına dikkat edilmesi gerekiyor. Sebze ve meyve gibi lifli yiyecekleri tükettiğimizde bağırsaklarımızdaki yararlı bakteri sayısı artıyor. Türk insanı olarak probiyotik konusuna yabancı değiliz. Bugün yediğimiz yoğurt atalarımızın annelerimizin yaptığı yoğurtla alakası yok. Market yoğurtları uzun süre raflarda kalsın diye içine konulan maddeler nedeniyle yararlı bakteri sayısı azalıyor. Batı tarzı beslenme nedeniyle hastalıklara ve alerjik hastalıklara daha yatkın hale gelmiş olduk.

“Kefirin İçinde 15 Çeşit Mantar ve Bakteri Var”
İtalya ve Fransa bu konuda lider ülkeler ve çok çeşitli probiyotik ürünleri var. Avrupa’da bunlar rutin olarak tüketiliyor. Mesela kefirin içinde 15 çeşit mantar ve bakteri var. İçindeki karışım değişebiliyor. Yavaş yavaş probiyotikler Türkiye’ye de girmeye başladı.

“Ameliyatlardan Sonra Enfeksiyonları Azaltmak İçin Kullanılıyor”
Probiyotikler bağışıklık sistemini güçlendiriyor. Bir kişi yılda 7 defa soğuk algınlığıyla karşılaşırken bu oran 2-3’e düşüyor. Bir yere seyahat ettiğinizde ishali önlemek ve ishal olduktan sonra da çok yararlı oluyor. Ameliyatlardan sonra enfeksiyonları azaltmak için kullanılıyor. Ağızdan tablet ya da yiyecek şeklinde de alınan probiyotikler, zatürree ve yara yeri iltihabını azaltıyor.

“Hücre Sayımızın 10 Kat Daha Fazlası Bakterilerle Yaşıyoruz”
Obezite çağımızın sorunu ve bağırsaklarımızdaki bakteriler kilo aldıkça değişime uğruyor. İnsanlar kilo aldıkça zararlı bakteriler hakim hale geliyor. Ne kadar çok yararlı bakteri varsa kilomuzu daha rahat koruyabiliyoruz. Probiyotiklerin şeker hastalığında ve kan yağlarının düzensizliğinde de etkisi olduğu belirlendi. Vücudumuzda toplam hücre sayısı 10 üzeri 14 bakteri sayısı 10 üzeri 15. Yani hücre sayımızın 10 kat daha fazlası bakterilerle yaşıyoruz. Gelecekte yararlı bakterilerin nasıl ilaç olarak kullanılabileceği tartışılıyor.”

“Direnç O Kadar Fazlalaştı Ki Kullanılacak Antibiyotik Bulunamıyor”
Gereksiz antibiyotik kullanımının ve yanlış beslenmenin yararlı bakteri sayısını azalttığını hatırlatan Cumhuriyet Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroentoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr.Hakan Alagözlü, Kadınlarda çok yaygın kullanılan idrar yolu için antibiyotikle ilgili bir çalışma yapılmış. Bu çalışmaya göre antibiyotiği 2-3 gün kullanan kadınlarda direnç 6-7 aya kadar uzayabiliyor. Direnç o kadar fazlalaştı ki kullanılacak antibiyotik bulunamıyor. Tükenme noktasına geldi.

“Probiyotik Tabletler Erken Doğmuş Bebeklerde Kullanılacak Kadar Güvenli”
Probiyotik yoğurtların fiyatı diğer yoğurtlara göre pahalı. Marketlerdeki ürünlerin içinde bakteri yaşıyor mu yaşamıyor mu bilemiyoruz. Biz tabletleri öneriyoruz ancak SGK bunu ödemiyor. Günde bir adet alınan probiyotik tabletleri, kanser hastaları da sağlıklı insanlarda rahatlıkla kullanabilir. Bu tabletler erken doğmuş bebeklerde kullanılacak kadar güvenli” dedi.

15 Kasım 2010 Pazartesi

YÜKSEK TANSİYON HASTALARINDA UYKU APNESİ OLUP OLMADIĞI MUHAKKAK ARAŞTIRILMALIDIR

Sürekli yorgunluk, konsantrasyon eksikliği, unutkanlığa neden olmasının yanı sıra trafik kazalarının olmasına da yol açan uyku apnesi hastalığı hakkında Sağlık Dergisi'ne bilgi veren Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak-Burun-Boğaz (KBB) Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Metin Önerci, “Hastanın şikayetlerinin iyi dinlenmesi gerekiyor. Hastalığın tanısı konurken Poligrafik Tetkik yapılmalı ve sonucunda tedavi şekli belirlenmelidir. Hastaların yüzde 84'ünde obstruktif uyku apnesi, yüzde 1'inde merkezi uyku apnesi ve yüzde 15'inde ise bileşik uyku apnesi görülmektedir” dedi.

Uyku apnesinin, normal şartlarda uykuda 5-10 saniyelik solunum duraklaması olmasına karşın bu sürenin 10 saniye-1 dakika sürebilen ve sık tekrarlayan duraklamaların hastalık habercisi olduğu uyarısında bulunan Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak-Burun-Boğaz (KBB) Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Metin Önerci, önlem alınmadığı takdirde bu durumun ciddi sağlık sorunlarına yol açabileceğini belirtti. Prof. Dr. Önerci, “Uyku esnasında solunumun 10 saniyeden fazla kesilmesi apne (solunum duraklaması) olarak tanımlanıyor. Eğer bu solunum durması saatte beşten fazla olursa bu uyku apnesi hastalığı olarak kabul edilir. Saatte beşin altındaki solunum durması eğer oksijen satürasyonunu çok düşürmüyorsa normal kabul edilir. Çocuklarda ise hiç solunum durmasının olmaması gerekir. Çocuklarda her solunum durması hastalık olarak düşünülür. Uykudaki solunum duraklamaları sonucunda kandaki oksijen miktarı azalarak karbondioksit miktarı artar. Uyku apnesi merkezi sinir sistemindeki bir problem nedeniyle ya da solunum yollarındaki bir tıkanıklık nedeniyle (obstruktif veya tıkayıcı uyku apnesi) oluşabileceği gibi, kimi zaman da her ikisi birlikte görülebilir. Hastaların yüzde 84'ünde tıkayıcı uyku apnesi, yüzde 1'inde merkezi uyku apnesi ve yüzde 15'inde bileşik uyku apnesi görülür” diye konuştu.


Uyku Apnesinde Genetik Faktörlerde Etkili
Prof. Dr. Önerci, uykuda solunum durmasında en önemli risk faktörünün aşırı kilo, çene kemiklerindeki bozukluklar, bademcik büyüklüğü, geniz etinin varlığı, dil büyüklüğü ve burun eğriliği olduğunu belirterek, genetik faktörlerin de etkili olduğuna dikkat çekti. Prof. Dr. Önerci şunları kaydetti: “Uyku apnesi çocuklarda horlama, ağzı açık uyuma, uykudan zor kalkma, gece altına kaçırma, gündüz devamlı uyku hali ve konsantrasyon bozukluğu ile kendisini gösterir. Erişkinlerde ise, işlerinde verimsizlik, sürekli yorgunluk hali, sabahları aşırı sinirlilik şeklinde şikayetlerle ortaya çıkar. Hastaların yüksek tansiyon, gürültülü horlama, depresyon, unutkanlık, konsantrasyon bozukluğu, sabah baş ağrısı, kontrol edilemeyen şişmanlama, uykuda terleme gibi sorunlarla hekime başvurduğunda uyku apnesinden şüphelenilmesi gerekir.”

“Apnesi olan insanlarda kalp krizi geçirme riski, normale göre 10 kat fazla görülüyor”
Solunum durmaları (apne) veya azalmaları (hipopne) gece içinde yüzlerce defa tekrarlayabiliyor ve kişinin yakınları tarafından fark edildiğini hatırlatan Prof. Dr. Önerci şu bilgileri verdi: “Hastalık, önlem alınmadığı takdirde kalp krizi, felç, iktidarsızlık (impotans), düzensiz kalp atışları gibi problemlere yol açıyor, hatta ölümle sonuçlanabiliyor. Apnesi olan insanlarda kalp krizi geçirme riski, normale göre 10 kat fazla görülüyor. Trafik kazalarının çoğu uyku apnesinden kaynaklanıyor. Apnesi olan şoförler uyuyarak, yolun karşı tarafına geçip kazaya neden olabiliyor.
Konsantrasyon bozukluğuna da yol açan uyku apnesi, özellikle okul çağındaki çocuklarda ders başarısını düşürüyor. Uykuda ölüm nedeni olarak ise solunum durması mı yoksa kalp krizi mi olduğu henüz kesin bilinmiyor. Alkol ve sigara bağımlılarında, aşırı kilolu kişilerde, alt çenesi gelişim geriliği gösteren daha arkada yerleşmiş veya normalden daha küçük olan kişilerde, boynu kısa olanlarda, alerjisi olamnlarda, kas gevşetici veya sakinleştirici ilaç kullananlarda uyku apnesi görülme riski artıyor. Uyku apnesi görülme sıklığı, obeziteye bağlı olarak, cinsiyete ve toplumların yapısına göre değişiklik gösteriyor.


“Çocukta büyük bademcik ya da geniz eti varsa 3 yaş civarında operasyon olmalı”
Çocukta büyük bademcik ya da geniz eti varlığı tespit edildiğinde, ilerleyen dönemde bu sorunla karşılaşılmaması için 3 yaş civarında cerrahi operasyonla sorunun giderilmesi öneriliyor. Düzensiz solunum, sağlıklı kişilerde uykuya dalma, uyanma veya rüya görme esnasında normal kabul edilirken, uyku apnesi olanlarda sık sık tekrarlanan uzun süreli solunum duraklamaları şeklinde görülüyor. Bu kişilerde 10 saniyeden başlayan solunum duraklamaları, bir dakikadan fazla sürebiliyor. Uyku sırasında saatte 5'den fazla tekrarlayan, 10 saniyeden bir dakikaya varan nefes durmaları ile boğulurcasına mücadele eden kişilerde uyku ve oksijen yetersizliği ortaya çıkıyor.
Tıkayıcı uyku apnesinde, boğazdaki damağa, küçük dile, yutağa ve dile ait kaslar havanın geçeceği alanı kapatacak şekilde gevşiyor. Kaslar gevşediğinde nefes alma sırasında hava yolu daralıyor ve bir süre solunum duruyor. Böylece, kandaki oksijen miktarı azalıyor, beyin oksijen azlığını algılayarak uyku derinliğini azaltıyor. Oksijen azalması kişiyi uyandırarak, nefes almasını ve hava yolunun açılmasını sağlıyor.


Poligrafik Tetkik ile Tedavi Belirleniyor
Uyku apnesi yeterli oksijen alınamamasına, bu da ciddi sorunlara yol açıyor. Bu kişilere “uyku testi-poligrafik tetkik” yapılması gerekiyor. Bu yöntemle, solunum, uykuda alınan oksijen miktarı, kalp ritmi ve EKG kayıtları kaydediliyor. Tedavi şekline uyku testi sonuçlarına göre karar veriliyor. Uykuda solunum durması tedavisi mümkün, bunun için öncelikle hastanın bilinçlendirilmesi gerekiyor. Hastaya zayıflaması gerektiği, alkol veya sakinleştirici ilaç kullanımını terk etmesi söylenmeli ki bu önlemler bile birçok hastada çözüm olabiliyor. Ağır uyku apnesi olan hastalarda en uygun tedavi hastanın uyku sırasındaki solunumuna yardımcı olan cihazlar kullanılması. Bu tip cihazlar CPAP (Continuous Positive Airway Pressure) veya halk arasında maske olarak biliniyor. Kişiye sürekli ve sabit olarak hava basıncı uygulayarak uykuda kapanan üst solunum yolunun açık kalması sağlanıyor. Bu aletlerin yeni versiyonları, otomatik olanları da mevcut. Ayrıca, burun tıkanıklığı olan hastalarda burun tıkanıklığının giderilmesi, büyük geniz eti ve bademciklerin alınması, küçük dil uzun ise kısaltılması, dil kökü büyük ise küçültülmesi, alt çenenin öne alınması uygulanacak yöntemler arasında yer alıyor.”

13 Kasım 2010 Cumartesi

“1 HASTAYA 6 DAKİKA”

Türk İç Hastalıkları Uzmanlık Derneği tarafından yapılan basın toplantısında konuşan Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Ana Bilim Dalı Endokrinoloji ve Metabolizma Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mustafa Kemal Balcı: “Sağlık Bakanlığı hastanelerinde hasta bakımı en iyisinde, bir hastay 6 dakika. Bu, 8 dakikaya çıkınca ‘Niye yavaş bakıyorsunuz?’ diye hesabını soruyorlar” dedi.

Yapılan bir nefroloji araştırması sonucuna göre böbrek yetmezliğinin Türkiye’de en önemli nedeninin diabetus mellitus olduğunu belirten Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Ana Bilim Dalı Endokrinoloji ve Metabolizma Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mustafa Kemal Balcı, “Türkiye’de diyabet sıklığı artıyor, son rakamlar yüzde 7'lerden yüzde 12'lere geldiğimizi gösteriyor. Tedavi ajanları gelişmeye başladı, fakat bu ajanları kullanırken en önemli şey hasta güvenliğidir. Bu ajanlarda da Hipokrat Yemini’nde söylediğimiz gibi 'öncelik hastayı tedavi etmek ona zarar vermemektir'. Biz verdiğimiz tedavi ajanlarının ne kadar zararlı veya ne kadar yararlı olduğunu çok yakından takip etmeye çalışıyoruz. Hastalarımızın her ilacı hekminin kontrolü olmadan kullanmaması, takiplerini düzenli olarak yaptırması gerekiyor. Özelliklede bizim gibi iç hastalıklarının uğraştığı, kronik hastalıklarda bunun çok daha önemli olduğunu düşünüyorum”

“Kronik Bir Hastalığa Ayrılan Sürenin 30- 45 Dakika Arası Olması Gerekiyor”
Prof. Dr. Balcı, hastaya ayrılan sürenin az olmasına işaret ederek, “Sağlık Bakanlığı hastanelerinde hasta bakımı en iyisinde 6 dakika. Bu, 8 dakikaya çıkınca ‘Niye yavaş bakıyorsunuz?’ diye hesabını soruyorlar. Kronik bir hastalığa ayrılan sürenin 30- 45 dakika arası olması gerekiyor. Bir iç hastalıkları uzmanı. ‘Diyabetim var, hipertansiyonum var’ diyen kişiye, ‘Şimdi diyabetine bakalım, sonra hipertansiyonuna bakalım’ diyemez. Bu şartlarda baktığınız anda bir diyabetik hastanın eğitim süresi 2 saattir. İlaçları nasıl kullanacak, beslenmeyi nasıl yapacak, ilaçlar arasındaki etkileşme nedir, bu süre içinde kim neyi anlatacak? Sayıya önem verdiğiniz sürece ve kaliteyi düşünmediğimiz sürece bunlarla hep karsılaşacağız” dedi.


“Kronik Hastalıklarda Koordinasyon Eksikliği Var”
Kronik hastalıkların yönetiminde koordinasyon eksikliği olduğunu belirten Türk İç Hastalıkları Uzmanlık Derneği (TİHUD) Başkanı Prof. Dr. Erdal Akalın koordinasyon yetkisinin kendilerine verilmesi gerektiğini açıkladı. Prof. Dr. Akalın, Türkiye’nin çoğu ilinde aile hekimliği uygulamasına geçildiğini hatırlatarak, iç hastalıkları uzmanlığı ve aile hekimlerinin çalışma koşullarının önemli bir sorun halinde çözüm beklediğini belirtti. Prof. Dr. Akalın, “Mademki kronik hastalıkların en büyük sorunu koordinasyon eksikliğidir, o zaman biz erişkinlerin doktoruyuz ve iç hastalıkları uzmanları kronik hastalıkların da koordinatörü olmalıdır. Şimdi bir hasta düşünün, bu hastanın şeker hastalığı var, tansiyonu yüksek, kalp yetmezliği var, kronik akciğer hastalığı var. Diyelim en az dört hastalığı var. Bugünkü sistem içinde bu hastanın demektir ki en az dört tane doktoru var. Ve bu dört doktorun birbirinden haberi yok. Hangi ilaçları veriyorsunuz? Hangi ilaç birbiriyle etkileşir mi, etkileşmez mi? Yan etkileri birbirini arttırır mı, arttırmaz mı? Şekeri kontrol altında mı, değil mi? Kalp hastalığı için yapılacak tetkikler böbrek hastalığını etkiler mi, etkilemez mi? Bir koordinasyon eksikliği var. Bu bizde değil sadece dünyanın en büyük sorun olarak gördüğü şey, kronik hastalıkların yönetiminde koordinasyon eksikliğidir.Mesela, diyabetin kontrolünde artık aile hekimliği sistemi olacak ki sistem Türkiye’nin çoğu yerinde hayata geçirildi. O zaman mutlaka aile hekimi, diyabet hemşiresi ve eczacı olacak. Fakat bunların hepsini kontrol edecek daha fazla bilgi sahibi, tecrübe sahibi birinin olması lazım. İşte o, iç hastalıkları uzmanıdır. Bu uzmanın öngördüğü şekilde hasta gerekirse romatoloğa gidecek, nefroloğa gidecek. Çünkü bunun multidisipliner bir yaklaşım olması lazım.” dedi.

“Her Ateşi Yükselen Hasta Ateş Düşürücü İlaç Yerine, Eczaneye Gidip Bir Antibiyotik Alıyor”
Hastaları eğitmenin, doktorları eğitmek kadar belki de daha önemli olduğunu kaydeden İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Ana Bilim Dalı Öğretim üyesi Prof. Dr. Semra Çalangu, bir reçeteye antibiyotik yazarken hastanın doktora “bunu bana niye yazıyorsun?” diye sorması gerektiğini vurguladı. Prof. Dr. Çalangu şöyle devam etti: “Özellikle reçetesiz ilaç kullanımının neredeyse kural olduğu ülkemizde, her ateşi yükselen hastanın ateş düşürücü bir ilaç yerine eczaneye gidip bir antibiyotik almasının ne kadar sakıncalı olabileceğini düşünün.


“Hastalar Bana Daha Az Zaman Ayıran Bir Sisteme Karşıyım Diyebilir”
Aslında doktorlar hastalara az zaman ayırıyorlar. Ben buna yüzde yüz katılıyorum. Özellikle sağlık sistemimizdeki son gelişmeler maalesef doktorların hastalara daha da az zaman ayırması şeklinde uygulanıyor, bizi de zorluyor. Hastalara en fazla zaman ayırabildiğimiz muayenelerde önümüzdeki aylar, yıllar içinde kapatılacak ve herhalde artık hastalara hiç zaman ayrılamayacak.
“Hasta, Hekimin Yazdığı Antibiyotiği “Niçin Yazıyorsun” Diye Sormalı”
Bir doktor hastaya bir antibiyotik yazıyorsa eğer reçeteye, hasta hakkını aramalı ve 'bu antibiyotiği bana niçin yazıyorsun' diye sormalı. Dolayısıyla bu konuda da sağlıklı insanların sadece hastalar değil, sağlığını korumak isteyen insanların hakkını araması gerek. Bu hakkı sadece bizler, tabip odaları, dernekler aramamalıyız. Sağlıklı insanlar da hakkını aramalı. Hastalar 'bana daha az zaman ayıran bir sisteme karşıyım' diyebilmeliler. Antibiyotik kullanımının tabii ki şöyle bir önemi var. Yaşamına karşı olduğumuz bakteriler ama onu biz yuttuğumuz için ikinci canlı olarak biz etkileniyoruz. Dolayısı ile antibiyotik iki canlıya da müdahale ediyor. Unutmamak lazım ki antibiyotik sadece mikroba değil onu alan insanın bedenine de etki yapar.

“Her 7 Reçeteden Biri Antibiyotik”
Ülkemizde halen reçetesiz antibiyotik satılmaktadır. Maddi durumu elveren her vatandaşımız antibiyotikleri gidip eczanelerden alabiliyor. Her 7 reçeteden biri antibiyotiktir. Bu da nasıl yenilebilir. Kuşkusuz ki bu tür toplantılar dışında mezuniyet sonrası eğitim toplantıları mutlaka yapılmalı ve kredilendirilmelidir. Antibiyotik bilgisi sadece tıp fakültelerinde kısıtlı kalmamalı.”



“Ükemizde 50 Bin Civarında Diyaliz Hastası Var”
Kronik böbrek hastalığının, tüm dünyada giderek artan çok ciddi bir halk sağlığı sorunu olduğunu belirten İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Nefroloji Bilim Dalı Öğretim üyesi Prof. Dr. Tevfik Ecder, “Ülkemizde 16-17 yıl önce 5 bin civarında olan diyaliz hasta sayısı günümüzde 50 bin civarına gelmiş bulunuyor. Bundan 6-7 sene sonra ise bu rakamın 100 bini bulması bekleniyor.


“CREDIT Çalışması, Ülkemizde 23 Farklı İlde, 10 Bin Erişkin Kişiye Yapıldı”
Kronik böbrek hastalığının son dönemine ulaşmadan önceki erken dönemlerdeki hastalarımızın ülkemizdeki dağılımını görmek açısından Türk Nefroloji Derneği olarak “CREDIT” çalışması hazırlandı. Bu çalışma, ülkemizde 23 farklı ilde, 10 bin erişkin kişiye yapıldı. Bu çalışmanın sonunda çarpıcı sonuçlarla karşılaştık. Şu an 50 bin civarında diyaliz hastası var. Nakilli hastalarla birlikte değerlendirdiğimizde 60 bin civarında son aşamaya gelmiş olan hastalar var. Fakat bu bir buzdağının üzeri gibi, bugüne kadar altındaki grubu bilmiyorduk.

“Her 6-7 Kişiden Birinde Kronik Böbrek Hastalığı Var”
Kronik böbrek hastalığını 5 evreye ayırıyoruz. Beşinci evreye gelmeden önce değişik aşamalarda hastalarımızın sıklığını merak ediyorduk. Ülkemizdeki normal popülasyonumuzun yüzde 15,7'sinde değişik evrelerde kronik tanım olarak böbrek hastalığı söz konusu. Eğer bunu normal popülasyona uyarlarsak 6-7 kişiden birinde kronik böbrek hastalığı var. Kronik böbrek hastalarının yüzde 30'unda sebep diyabet. İkinci sırada yüzde 26-27 civarında hipertansiyon geliyor. Bu konunun önemli olmasının nedeni diyabet ve hipertansiyonun, hastanın kaderi olmaması. İyi bir takip ile, iyi bir kan şekeri kontrolü ile böbrek yetersizliği önlenebilir veya geciktirilebilir” diye konuştu.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...