15 Ağustos 2017 Salı

İLETİŞİMİNİZİ GÜÇLENDİRMEK İÇİN ÖNCE BUNLARI YAPIN!

Mutlu hayatın peşinde konuşuyoruz, bu süreçte de sosyal medyadan sürekli paylaşımlar yapıyoruz. Bu paylaşımları bir amaç için yapsanız hayatınız nasıl değişir? Hiç düşündünüz mü?

Her gün bir amaç için uyanmak, insanı hedefine kitlenmiş şekilde mutlu olarak güne başlama nedenlerinden biridir. Bu hedef içinizi heyecanlandıracak bir şey olmalı. Hedefinizi düşününce bile mutlu olabilmelisiniz. 

Son dönemlerde, “Yapılacak her şey yapılmış, bize ne kaldı?” diyenlere 1931 yılında Gazeteci Lincoln Steffens’ın bir yazısıyla yanıt veriyorum: 

“Hiçbir şey yapılmadı. Dünyada var olan ne varsa yapılıyor ya da yapılacak.
En güzel resim henüz yapılmadı, en büyük oyun yazılmadı, en görkemli şiir okunmadı.
Yeryüzünde ne mükemmel bir demiryolu var, ne kusursuz bir hükümet, ne de uygulanan yasalar.
Fizik, matematik ve en gelişmiş ve en doğru bilim, temelden değiştiriliyor. Kimyanın bilim sayılması o kadar yeni ki; psikoloji, ekonomi ve sosyoloji çalışmalarıyla,
Einstein’ın doğmasını sağlayacak bir Darwin bekliyorlar.
Okullarımızdaki parlak çocuklara, bütün bunlar anlatılabilse, belki hepsi futbol, parti ya da hak edilmemiş mevkilerin uzmanı olup çıkmayacak. Ama anlatılmıyor, buna karşılık; onlara sadece bilinenleri öğrenmeleri gerektiği söyleniyor.
Bu hiçbir şey değildir.”

Yeni fikirler bulmak, kendinizi geliştirmek bu süreçte de yaşadıklarınızı blogunuzda yazmak inanın size farklı kapılar açacaktır. Şimdi sosyal medyayı daha etkili kullanmak için ipuçları vereceğim:

Özel hayatınızı sosyal medyadan uzak tutun. 
Kendinize bir hedef belirleyin, sosyal medya sizin hayatınızı yönetmesin, hedefiniz için bir araç olsun.
Sosyal medyayı kendinizi geliştirmek için kullanın. 
Beğeni ya da yorum almak sizin için önemli olmasın. 
Medya okuryazarlığı konusunda bilinçlenmeye çalışın. 
Kitap okuyun, film izleyin, yeni hobiler edinin ve bunlardan kendiniz için notaları paylaşın. 
Kendi gelişiminizi artıracak blog yazıları yazın. 
Bağımlılıkların nedeni bizi geçici süre mutlu hissettirmesidir. Bu nedenle mutlu edecek sağlıklı alışkanlıklar edinmeyi deneyin. 
“Bir şey bitiyorsa daha iyisi olur” düşüncesini hep aklınızda tutun.  
Mahremiyet kelimede kalmasın, sosyal medyada hedefinize uygun paylaşımlarda bulunun. 
Niteliksiz kişilerin söylediklerine itimat etmeyin. Söyledikleri konu hakkında eğitimleri olup olmadığına bakın. 
Sevdiklerinize zaman ayırın. 


Sosyal medyada yaşamadan, anın tadını çıkartın. Sizi motive eden paylaşımlar, aynı zamanda gelişmenize de katkı sağlayacaktır. 



13 Ağustos 2017 Pazar

HUYSUZ İNSANLARIN SORUNU ÇOCUKLUĞUNDA MI SAKLI?

Uzmanlar hep çocukluk döneminin çok önemli olduğunu söyler. Bu nedenle de annelerin en az iki yaşına kadar çocuklarına bakmaları tavsiye edilir. Çocukluk döneminde yaşanan travmalar tüm hayatlarını etkilediği için, bu dönemde oluşan yaralar insanların geleceğini karartabilir.

Filmlerde özellikle de korku ve gerilim filmlerinde seri katiller bulunduğunda hep karşımıza çocukluk döneminde yaşanan travma nedeniyle, yetişkin olduğunda bunun intikamını alan karakterler çıkar. Yaşadığı acıların, dönümüşü intikam olur. 

Tabii her travma sonrası böyle korku filmlerine konu olan türden durumlar yaşanmaz, bu acılar başarı hikayelerinin doğmasına da yol açar. Mesela, büyük başarılara imza atmış bilim insanları ve doktorlar, genellikle çocukluk dönemlerinde yakınlarının yaşadığı sağlık sorunu sonrasında bu mesleği seçip onlara yardım etmeye karar vermiş olduklarını anlatırlar. Yani kişilerin de travmayı karşılama ve tepki verme şekilleri farklı oluyor. Kısaca çocukluk dönemi, bireyin hayatının rotasını belirliyor. 

Çocukken yaşadıklarını yetişkin olduğunda hala sindiremeyen ve hayatına yansıtan bir kişiden söz edeceğim: Mary Poppins kitaplarının yazarı  P. L. Travers. 

Walt Disney iki kızına  Mary Poppins kitaplarını beyaz perdeye taşımak için söz verir ve bunun için Travers'dan  izin almanın peşindedir. 20 yıl süren bu mücadele Saved Mr. Banks filmine konu olur.

Travers, o kadar huysuzdur ki, insanları sürekli azarlar, baskı yapar ve ezer hatta canlarından bıktırır. Çocukluğunda yaşadığı sancılı süreci yazılarında anlatır, karakterlerine yaşatır ve filme çevrilecek olan kitabının karakterlerinden özellikle annesi ve babasına saygı duyulmasını ister. Ancak çevresindekiler, onun içinde yaşadığı savaştan bihaberdir.  




Mary Poppins adında sihirli güçlere sahip bir dadının, Banks ailesinin küçük çocuklarına bakma görevini üstlenmesiyle birlikte onlara bambaşka bir dünyanın kapılarını aralamasını konu alan kitabın senaryolaştırma süreci tam bir eziyete dönüşür. 

Filmin sonunda bu masalda anlatılanların Travers’ın hayatı olduğunu anlayan Walt Disney, yanına gider ve çocukluğu ile hesaplaşıp, affetmesi gerektiğini söyler. Yaşadığı olayları kendi hayatından örnekler vererek affettiğinde hayatının güzelleşeceğini anlatır. Sonrasında gerçekten de affeden Travers, küstüğü hayata yeni kitaplar yazarak sarılır.

Huysuz çocuk gibi davranan yetişkin olmak yerine, hayatı anlamaya çalışan ve içindeki çocuğa da kulak veren bir yetişkine dönüşmek en güzelidir. Hayat gümüş tepsi ile fırsatları sunmuyor, tırmalamak ve tırmanmak gerekiyor. Özellikle de birçok filme konu olan ve haber yaparken konuştuğum uzmanların da söylediği gibi, çocukluk döneminde yaşanan sorunları çözemeyenler için tam bir kabusa dönüşüyor. Mutlu çocuklar yetiştirmek için, bilinçli ebeveynlere ihtiyaç var. Tabii ki, nitelikli uzmanların yardımıyla... 



12 Ağustos 2017 Cumartesi

AKADEMİSYENLİK MEMURLUK DEĞİLDİR!

İş hayatından kiminle konuşsam, yoluna taş koymaya çalışanlar olduğundan dert yanıyor. Entrika üreten bu güruh, medyada gördüklerini gerçek hayatlarında uygulayıp iş yaptırmadığı gibi her şeyin engellenmesi için uğraşıyor. İş dünyasındaki bu parazitler, akademik camiada da var. Akademisyenliği, memurluk olarak görenler yüzünden de üniversiteler gelişemiyor. 

Kaliteli ve nitelikli eğitim veren üniversiteler olsun
İnsanların üretmemesinin nedenlerinden biri de medyada yer alan haber kaynaklarının niteliksiz olmasından. Reyting uğruna herkesi ekrana çıkartır ya da haber yaparsanız, insanların aklı da üretmeye değil, entrika yapmak için çalışmaya başlar. Çünkü, insanları buna yönlendirirsiniz. 

Eğitimini aldığı alanda konuşmak şöyle dursun, uzaydan sağlığa her konuda konuşan sözüm ona  konuklar, bilmedikleri konunun uzmanı gibi konuşup dururlar. Bu kişiler, "diplomayı çöpe atın" der. Oysa, "Nitelikli eğitim veren üniversiteler ve üreten akademisyenler olsun" demek asıl söylenmesi gerekendir. Bu dönemde, üniversite mezunu cahillerin olduğunu da unutmamak gerekir, akademide olduğu gibi...

Üniversitelerin durumu içler acısı hale geldiği için Yükseköğretim Kurulu yeni kararlar aldı. Özellikle bilim üreten, öğrenci yetiştiren akademisyenler olması istenirken, mobbing uygulamalarının da takipçisi olunacak. Öğrencilerine ya da üniversite çalışanlarına sözlü şiddet uygulayan akademisyenler, uyarılacak hatta işlerine son verilebilecek.


"Üniversite personeli YÖK Kanunu ve 657 sayılı kanuna tabi… Ayrıca “Yüksek Öğretim Kurumları, Yönetici Öğretim Elemanı ve memurları Disiplin Yönetmeliği’ var.  Yönetmeliğe göre 20 gün mazeretsiz bir şekilde görevli olduğu fakülteye gelmeyen akademisyenlerin ilişiği kesiliyor.  Ayrıca 657 sayılı kanuna göre de 10 gün boyunca izinsiz-mazeretsiz bir şekilde görevine gelmeyen memur,  görevden çekilme talebinde bulunmuş kabul ediliyor. Dolayısıyla üniversitedeki akademisyenlere de bu kanun uygulanıyor.  YÖK’ün gündemine aldığı bir diğer konu ise üniversitelerdeki mobbing ve taciz olayları…" 

Haberin detayında, akademisyenin öğrenci yetiştirme görevi hatırlatılıyor. Üniversitelerde kıskançlık yapıp, kısıtlı bilgisini saklayan, öğrencilere ve çalışanlara sözlü saldırılarda bulunan, bilimsel çalışma üretmeyen, kapasitesiz akademisyenlerin kadroları işgal etmesinin önüne geçilmesi hedefleniyor. Kadroların işgal edilmesi nedeniyle; akademide çalışamayan, üretmek, faydalı olmak, araştırma yapmak isteyenlere imkan tanınmalı. Çünkü, ülkemizi üst sıralara taşıyacak nitelikli ve gerçek bilim insanlarına ihtiyacımız var. 

Köle, efendi ilişkisi içerisinde olduğunu düşünen, entrika düşkünlerinin üniversitelerden en kısa zamanda gitmesi beklenirken, bunun gibi uygulamaların iş hayatına da  yansıması merakla bekleniyor. 



11 Ağustos 2017 Cuma

GÜZELLİK Mİ GÜÇ MÜ?

Masallarda "Ayna ayna söyle bana benden daha güzeli var mı bu dünyada?" cümlelerini okuyarak büyüdük, Türk filmlerinde kendine güvenini yükseltmek isteyen kadınlar için ise, "Ben dünyanın en güzel kadınıyım" cümlesini motto edinmek gerektiği anlatıldı. Kadınlar kendilerine güvenlerini güzellikleri ile edinmeye çalışıp, yama yaparken kişiliklerine; erkekler dünyanın en güçlü kahramanı olduklarına inandırıldı. Yani kadınlar güzellikleriyle, erkekler ise güçleriyle yer buluyordu dünyada. 

Gereksiz şekilde kendini beğenme serüveni kitaplarda kişisel gelişim ile devam etti. İstesem her şeyi yaparım, istesem yeter. Sadece istemeyle olmayacağını anlatmadı kitaplar, bir plan, program yapıp çalışmak gerektiği gerçeğini sakladı, isteyerek uyuyakaldı insanlar. Uyandıklarında ise, hayatlarında değişen tek şey istemekle olmadığıydı ancak mucizeler peşinde koşmaya devam etti. 

Kitaplarda anlatılan "sen özel bir kişisin, teksin, biriciksin" kalıbı, insanlarda narsistik ve hastalıklı bir yapıya dönüştü. Bu zamana kadar tanışıp, gazeteci olduğumu söylediğim neredeyse herkesi, kendini ekranda program yapması gerektiği gerekçelerini anlatırken buldum. Ünlü olunca ne oluyor ki? Kimse seyretmek istemiyorsa ekranları, kendi hayatının baş rolünü oynamalı. 

Bu defa da sosyal medyada herkes ünlü edasıyla, paylaşımlarına devam etti. Hayatı sevdikleriyle paylaşıp, anı kalması için çekilecek karelerin 1-2 saniye sürmesi gerekirken, fotoğraf paylaşmaktan anı yaşayamaz oldu insanlar. Çünkü, eşsiz yapılarını hayranları ile buluşturmalıydı. Özellikle takipçi demek, insanlara değil kendine verilmeyen değerdi. 

Medyada yer alma şeklinin dışında insan ilişkilerine de yansıdı bu kendini çok beğenme hali. insanların, ne derece ham ya da ne derece olgun olduğunu görmek de kolaylaştı. Eğer sürekli kendini öven ancak övündüğü şeylerin aslında ne kadar boş olduğunu bilmeyenler, Hint kumaşı olduklarına inanmış çevrelerini ikna çabasına başlamıştı. Kişiliği olgunlaşmış kişilerde ise, mütevazilikleri ile bilgi ve donanımlarının farkında olup, gelişmeleri, yapılacakları ve yapılması gerekenleri anlatıyordı. Yani kendi reklamlarının derdinde değillerdi.  

Hint kumaşı sananlar genellikle, oynuyorlardı. Yani oldukları ile olmak istedikleri çok farklı, en acısı da kendilerini aslında kandıramıyorlardı. 

Çocukluktan gelen ki, bu yanlış yönlendirme kadınlara "güzel olun kafanızı çalıştırmasanız da olur" mesajının yanında, erkeklere "güçlü olun başka bir şey gerekmez" düşüncesi günümüzde para ile karşılık buldu. İnsan olmanın güzellikleri atlandı.

Kadınlar manken olmak derdinde, erkekler ise paranın ve gücün peşinde her şey mübah diye düşünüyor. Güzellik, verdiğiniz emekte, değerde ve anılarda saklı, güç ise, karşınızdakine ayırdığınız zamanda, sevgide ve emekte saklı. İnsanlara kendimize olduğu kadar karşımızdakine de değer vermemizin önemi anlatılmalı. Mesela yolda giderken gördüğünüz solmuş bir gül sizin için bir şey ifade etmeyebilir, ancak sevdiğinizden gelen gülün solmuş hali bile güzellik katar hayatınıza. Yani aslında işin sırrı, iletişimde ve paylaşılan duygularda saklı...


10 Ağustos 2017 Perşembe

ÜNİVERSİTE ÖĞRENCİLERİ ORGAN BAĞIŞI KONUSUNDA NE YAPACAĞINI BİLMİYOR

Organ bağışı konusunda farkındalık oluşturmak adına yapılan her çalışma çok kıymetli. Çünkü, şu anda  25 bin 111 nakil bekleyen kişi var. 

Yıllardır, toplum bilincini artırmak için medya çalıştayları düzenlediğim için, basın mensuplarının bu konuya ne kadar duyarlı olduğunu da  gözlemlerim. Dizi setleri ve medya kuruluşları ziyaretlerinin yanı sıra medya çalıştayı düzenlediğimde bağış için hassasiyetle destek verdiler. 

Konu sağlık olunca gazeteciler her türlü yardımı yapmaya çalışır.  Sağlık çalışanları da bu konuda bağış oranlarını artırmak için ellerinden geleni yaparlar. Hatta Türkiye Organ Nakli Vakfı  (TONV), bir adım daha ileri gidip, dünyadaki gazetecilere bu konunun önemini anlatmak için çalışmalar yapıyor. 

Beyin ölümü yanlış anlatılıyor
Yapılan tüm çalışmaların yanı sıra, medyanın önemini ortaya koyan Sağlık Haberlerinde “Mucize Tedavi”ler başlıklı makaleden  alıntı yaparak konuyu biraz daha detaylandırmak istiyor: 

"Basın organlarının “beyin ölümü” kavramının anlamına dikkat etmeden  haber yapmalarının üç açıdan olumsuz sonuç doğurabileceğine işaret edilerek kavramın daha özenli kullanılması uyarısında bulunulmaktadır. 

 1. Toplumda tıbba olan güven azalacak, tıbbın “ölüm” dediği olgularda dahi, ölmeme, bir geri dönme olasılığının var olduğu zannı oluşacaktır.
2. Beyin ölümü kavramının en önemli uygulama alanlarından biri olan organ bağışlarını azaltabilecektir. Nitekim hastanın yakını “mucize” beklentisiyle organ bağışında bulunmayacağını
açıklamıştır.
3. Beyin ölümü gerçekleşen bir hastanın bir “mucize” ile de olsa sağlığını kazanabileceği zannı, sınırlı sayıda olan yoğun bakım birimlerine daha fazla gereksinim duyan/ gerçekten yarar sağlanabilecek olan hastaların bu olanaktan yararlanmalarını engelleyebilecektir.”


Öğrencilerin % 69.1’i organ bağışı için ne yapmak gerektiğini bilmiyor
Görüldüğü üzere medyadaki haberler toplumun bilinç düzeyini artırıyor. Bu anlamda da gençlerin bu konudaki farkındalığını araştıran "Organ Bağışı Hakkında Üniversite Öğrencilerinin Düşünceleri"ni inceleyen bir çalışmada ilginç bir veri tespit edilmiş: "Üniversite öğrencilerinin organ bağışı konusunda görüşlerini almak amacıyla erkek ve kız öğrenci yurtlarında basit rastgele örnekleme ile seçilen ve araştırmaya katılmayı kabul eden 360 öğrenci ile gerçekleştirilmiştir. Öğrencilerin % 59.5’inin organ bağışı konusunda bilgilerinin olduğu, % 59.6’sının organ  bağışında bulunmak istediği, % 78.9’unun organ bağışının gerekliliğine inandığı, % 69.1’inin ise organ bağışı için ne yapmak gerektiğini bilmediği saptanmıştır."

Organ bağışı yapmak isteyenler, nasıl bir yol izleyeceklerini bilmiyor. Öğrenmek isteyenler için şu siteyi önerebilirim. Farkındalığı artırırken, bağış yapmak isteyenlere yol haritalarını sunmak da çok önemli yer tutuyor. Çünkü, organ bağışı hayat kurtarır.  


8 Ağustos 2017 Salı

KARARLARIMIZI KENDİMİZ Mİ VERİRİZ?

Kararlarını kendi veren insanlar, her daim daha karakteri oturmuş gelir bana.  Ancak hep aklıma takılan sorulardan biri “Kendi irademizle mi karar veririz?”. Medya hayatımızı yönetirken, seçeceğimiz kıyafetten, okuyacağımız kitaba kadar her şeyi medyanın yönlendirmesine bırakmışken, kendi kararlarımızı alabilmemizi merak ediyorum.

Trend dışı olanların eziklendiği sosyal medyada, herkesle aynı zamanda aynı şekilde yaşamak sessizce baskılanıyor. Şu dönemde de tatil trendi var, çalışanlar için herkes üzülüyor. Peki, hep tatilde olup hiç çalışmayanlar ne olacak? Hani onlar sosyal medyadan örnek gösteriliyor ve fenomen oluyorlar. Kadınların yeni gözde fenomenleri zaten, hiç çalışmayan kadınlar. Biz karar vermeyi, almayı konuşuyorduk. Farklarına da bakalım mı?

Karar vermek, tekil bir eylemdir, aniden olur ve tercihtir. Karar almak ise, genellikle bir grubun ortak iradesi sonucu yapılan, eylem için kullanılır.  Yeni bir prensip kazandırmaktır, taşların yerine oturması gerekir. Karar; sunulan seçenekler üzerinden verilir ve seçeneklerden bağımsız olarak alınır. *  Yanlışım varsa düzeltin lütfen.

Şimdi çoğunluğu seçtiği bu kararlar doğru olan mı oluyor? Ya da çoğunluğun dediğinin zıddı yanlış mı oluyor? Bir ara alışveriş yapmak modayken, şimdi sadeliğin suyunu çıkartan koçlarımız oldu. Beynimiz kararlarımızın neresinde yer alıyor?

Beynimizin karar verme ya da alma konusunda nasıl davrandığını, ilginç bir vakadan söz ederek ele alacağım. David Eagleman’ın, Incognito kitabında anlatılan vakanın yaşadıkları şu şekilde: 


Charles Whitman, 1966 Ağustos’unun sıcak ve nemli ilk gününde, kendisini Austin’deki Teksas Üniversitesi kulesinin en üst katına götürecek olan asansöre bindi. 25 yaşındaki genç, daha sonra bir bavul dolusu silah ve cephaneyi de peşinden sürükleyerek üç kat merdiven çıktı ve gözlem alanına ulaştı.

Burada önce silahın dipçiğiyle danışma görevlisini öldürdü, ardından merdiven aralığından çıkmakta olan iki turist ailesine ateş açtı, en sonunda da aşağıdaki insanlara gelişigüzel ateş etmeye başladı. Vurduğu ilk kadın hamileydi. ona yardım etmek için koşanlar da Whitman’ın silahından nasibini aldı. Ve sonra da sokaktaki yayalar ve onları kurtarmaya gelen ambulans şoförleri.

"Kendimi şu günlerde tam olarak anlayamıyorum. aklı başında ve zeki bir genç olarak tanınmaktayım. Ama son zamanlarda (ne zaman başladığım hatırlayamıyorum) birçok sıra dışı ve mantıksız düşüncenin kurbanı olmuş durumdayım."

Saldırının haberi yayılırken Austin'deki bütün polis memurları da yerleşkeye yönlendirildi. birkaç saat sonra üç memur ve hızla görevlendirilen bir vatandaş merdivenleri çıkmayı ve Whitman'ı gözlem alanında öldürmeyi başardı. Whitman hariç on üç kişi öldürülmüş, otuz üç kişi de yaralanmıştı.

Ertesi gün bütün manşetlerde Whitman’ın saldırısı vardı. polis, ipucu bulmak için evine gittiğinde ise, tablonun göründüğünden de ağır olduğu ortaya çıktı: Whitman, saldırı gününün çok daha erken saatlerinde önce annesini, ardından da uykusunda bıçaklamak suretiyle karısını öldürmüştü. Bu ilk cinayetlerden sonra intihar notuna geri dönmüş ve bu sefer el yazısıyla devam etmişti.

"Karım Kathy’yi bu gece öldürmeye, ancak üzerinde çok uzun süre düşündükten sonra karar verdim. onu çok seviyorum, ayrıca her erkeğin düşlediği türden, çok iyi bir eş de oldu bana. Bunu yapmama neden olacak mantıklı hiçbir neden gelmiyor aklıma."

Cinayetlerin yarattığı şokun yanında, daha gizli, yeni bir sürpriz de vardı: sapkınca davranışlarıyla sıradan kişisel hayatının üst üste binmişliği. Eski bir izci olan Whitman, deniz piyadesi olarak çalışmış, ardından da banka memurluğu yapmıştı. Austin izcileri 5. grup izci başılığı için gönüllü de olan Whitman’ın çocukluğunda Stanford Binet zekâ testinden aldığı 138 puan ise, onu ilk yüzde 0,1’lik dilime yerleştirmişti. bu nedenle Teksas Üniversitesi kulesinde ayrım gözetmeksizin gerçekleştirdiği kanlı saldırının ardından, herkes bir açıklama bekler olmuştu.

Aslına bakılırsa, Whitman’ın da beklediği buydu. İntihar notunda, beyninde bir şeylerin değişikliğe uğrayıp uğramadığını belirlemek üzere kendisine otopsi yapılması isteğinde bulunmuştu; çünkü kendisi de bundan kuşkulanmaktaydı. Saldırıdan birkaç ay önce günlüğüne şöyle yazmıştı:

"Bir keresinde bir doktorla iki saat kadar konuşup, ona çok güçlü biçimde hissettiğim şiddet duygusunun altında ezildiğimi anlatmaya çalıştım. o seanstan sonra doktoru bir daha görmedim. O zamandan beri bu zihinsel çalkantıyla tek başıma mücadele etmekteyim ve görünen o ki, hiçbir yararı yok."

Whitman’ın cesedi morga götürüldü, kafatası kemik testeresiyle açıldı ve beyin çıkarıldı. Otopsi incelemesini yapan doktor, beyinde bozuk para büyüklüğünde bir tümör buldu. Gliyoblastom adı verilen bu tümör, talamus denilen yapının alt kısmından çıkıp hipotalamusa uzanıyor ve amigdala olarak bilinen üçüncü bir yapıyı sıkıştırıyordu. Amigdala, özellikle de korku ve saldırganlık merkezinde olmak üzere, duygu mekanizmasının düzenlenmesinden sorumludur. 1800’lerin sonlarına gelindiğinde, araştırmacılar amigdalanın hasar görmesiyle duygusal ve toplumsal rahatsızlıklar yaşandığını keşfetmişlerdi.

Sonuçta Whitman’ın kendisiyle ilgili sezgileri, beynindeki bir şeylerin davranışlarını değiştirdiği gerçekten de son derece isabetliydi.

"Çok sevdiğim bu iki insanı da vahşice öldürmüş gibi göründüğümü tahmin ediyorum. Ama ben işi hızlı ve tam biçimde yapmaya çalıştım yalnızca. Eğer yaşam sigortası poliçem hâlâ geçerliyse lütfen borçlarımı ödeyin. Geri kalanını da ismimi vermeden bir akıl sağlığı kuruluşuna bağışlayın. Bu tür trajediler, belki de araştırmalar sonucunda önlenebilir."

Whitman olayı,  biyolojimizin kararlarımızda nasıl etkili olduğunu gösteriyor. Peki biyolojik sorunu olup, vahşet yapanlar masum mu kabul edilecek? Ya da toplumun aksine davranmak yanlış mı? Doğrular kime göre ve neye göre olmalı?

Sizce kararlarımızı  kendimiz mi alıyoruz ya da veriyoruz?



6 Ağustos 2017 Pazar

DİYET ÖNEREN YAZAR GÖRDÜĞÜNÜZDE YAPMANIZ GEREKENLER


Yaz aylarının vazgeçilmez konusu diyettir, zayıflamadır. İnsanlar tatile gitmeden zayıflayıp, tatil dönüşü aldıkları kiloları vermek için yine panik halde diyete sarılır. Arkadaşlar seslenir, "Kilo değildir o, ödemdir ödem detoks yaparsan geçer." 

Detoks tarifleri verilir, kendi uydurduğu ya da gazeteden okuduğu diyeti uygulayanlar en büyük akıl hocası olur. Diyetisyene ne gerek var, gidip gelip kendi bedenindeki değişimi öğreneceksin. Nasıl bakmışsın kendine, nasıl özen göstermişsin kim uğraşacak. Kendine o kadar değer veren olsa, ona buna akıl sormaz. Hatta endokrinoloji uzmanlarına kontrole gittikten sonra diyetisyene gitmek gerekir. Bunları kim yapacak!

Bugün haberleri ve köşe yazılarını okurken, bir yazı dikkatimi çekti. Biz millet olarak başlıktan haberin içeriğine karar verip, ona göre yorum yaparız. Yapmamız gereken ise, haberin detaylarını okumaktır. Çünkü, başlıklar tıklanması için atılır, yani okumaya teşvik için yapılır. Gazeteciler, haberlerini okutmak için uğraşır. 

Köşe yazısına geri dönelim, başlıkta  "diyetin derhal bırakılması emrediliyor." Yanlış duymadınız, uzman edasıyla, bunun kalp hastası var, diyabet hastası var, çölyak hastası var. Ancak hiç düşünmeden emir veriyor. Tam bir sorumluluk sahibi insan örneği değil mi?

Kendi metabolizması ve yaşam şeklinin en doğrusu olduğunu savunarak, nelerin yenmesi gerektiğini sıralıyor. Herkesin vücudu ve beslenme şekli de bu kişiyle aynı olmalı, aksi zaten düşünülemez. Ve sanki tıp tarihinden bir bilgi yağmuru ile yazı devam ediyor. Tabii bu bilgilerin doğruluğunu kontrol etmeyip, yerseniz. 

Sonuç olarak, bir bakıyoruz ki, yaz aylarının vazgeçilmez konusu olan diyet ve beslenmede bir level daha atlıyoruz. Bilimsel bilgiyi okumuş, otoriteyi belirlemiş. Kendisi sağlık ya da bilim yazarı değil ancak çok güzel şekilde bilgi kirlilliğine katkıda bulunmuş. Bu yazıda emeği geçen ki, bu kadar çalışmayı kendisinin araştırmadığı ortada, gizli reklam yazıları gibisi yok. Atalım oradan bilgi kirliliğine bir tık.  

Yazıktır, bu insanlara yapılacak en büyük kötülüktür. İşin uzmanı olmadan nasıl insanlara beslenme tavsiye ediyorsunuz. Bilip bilmeden, her söylenenin yapılması için uzman öneriyorsunuz. İşte tam bu yaşanan bilgi kirliliğin önlenmesi için medyaya destek verin. Alanında uzman sağlık ve bilim habercilerinin olması, bu alanda kendilerini geliştirmesi için imkan tanınsın. Bu işin şakası olmaz, sonucu sağlığınızla hatta hayatınızla ödersiniz. İşte yıllardır tüm çabam bundan...



5 Ağustos 2017 Cumartesi

MARKANIZI TUZLASAK DA MI SAKLASAK?

Marka ve imaj yönetimi üzerine son dönemlerde çok farklı kaynaklardan araştırmalar yapıyorum. Temelde oturmuş, bazı kuralların dışında herkes kendi bakış açısıyla yorumluyor. Durum böyle olunca da yine medyada marka ve imaj yönetimi konusunda gözlemlerimi paylaşmak istedim. 

Öncelikle marka ve imaj yönetiminde  isim ön plana çıkıyor. İnsanların aklında kalacak bir isim ve buna uygun logo olması gerekiyor. 

Marka yönetiminde strateji bütün her şeyin temelinde oturuyor. Eğer iyi bir stratejiniz yoksa, yapılan her şey boşa gidebilir. 

Marka yönetiminde sadelik ön plandayken, basitleştirip suyunu çıkartmamanın önemi özellikle hatırlatmak istediğim nokta. Sadelik, ancak takıntılı şekilde değil çünkü, bazen şatafatlı olmak da gerekebilir. Yani doğru yerde ve zamanda gerektiği gibi davranılmalı. 

Markanın imajı için basın sözcülerinin önemi burada dikkat çekiyor. Siz istediğiniz kadar harika marka oluşturun, açık ya da gizli şekilde basında yer almak zorundasınız. Medya olmazsa olmazdır. Basın gereksiz diyen kurumsal iletişimciniz varsa, yenisini bulun. Medya ile ilişkileri yönetemeyen kurumsal iletişimci zaten iletişimci değildir. 

Marka yönetiminde medya kanallarını dengeli şekilde kullanmak önemlidir. Ancak bazen öyle durumlar olur ki, bazıları daha çok ön plana çıkmalıdır. Mecraların farklı hedef kitleleri ve  dilleri vardır, her mecraya uygun şekilde içerikler hazırlanmalıdır. 

Basın sözcüsünün, medya ile iletişimi ise çok önemlidir. Mesela Nusret'in tuz dökme hareketinin PR çalışması olduğunun ortaya çıkması şaşırtıcı değil. Yapılan her şey, önceden planlanmış bir stratejik hareket. 

Bu nedenle marka ve imaj yönetimi de bir kurumsal iletişim işidir. Doğru hamleler aynı satrançtaki gibi size şah ve mat yapmayı sağlar. Yani oyunu kazanırsınız. 


4 Ağustos 2017 Cuma

TÜRK MEDYASININ YILLARDIR ÇÖZEMEDİĞİ SORUN: BESLENME

Medyada sürekli gördüğümüz haberlerden biri beslenmedir. Çünkü, insanları manken gibi zayıf olunca mutlu olacaklarına ve kendilerine güveneceklerine inandırmak için sürekli reklamlar döner. Bazen bir filmin ya da dizinin içine yerleştirilen gizli reklam, kimi zaman da haberlerin ana konusu olur. 

Günümüzde sağlık haberciliği, reklamla aynı görüldüğü içinde, parasını veren haberini yaptırıyor. Hal böyle olunca gazeteci olmaya ne gerek var, “Siz bülteni gönderin yayınlayalım” diyen medya çalışanlarına dönüşüyor. Her konuda yazıp, hiçbir konuda uzmanlaşamayan medya çalışanları oluyor. Gazeteciliğin, bültenlere imza atmak olmadığını bilen bir avuç kişi ise, kaybedecek kişiler olarak görülüyor. Bültenlere imza atmayı gazetecilik sananlar kendi cehaletlerine bakmadan "habercilik" yaptığını sanıyor.

Beslenme konusuna geri dönecek olursak, bugün bazı sitelerde ve gazetelerde gördüğümüz diyetisyen olmadığı ve eğitim almadığı halde insanlara nasıl zayıflayacaklarını söyleyen ve yemek gönderen bir kişi hakkındaydı. Reklamın iyisi kötüsü olmaz düşüncesindeki bazı  kişiler olacağı için isim söylemeyeceğim. Zaten isim söylersem listem uzar. Oyuncular, sunucular, mankenler kendilerini sağlıklı yaşam gurusu ilan edip, kendileri bilmediği halde insanlara yarım yamalak akıl vermekten geri durmuyor.

İğneyi onlara batırdığıma göre, çuvaldızı medyaya batırabilirim.

Bazı gazeteciler, “Beslenme anlatıyorum” diyen her kişinin eğitimini sorgulamadan hemen ekrana çıkartıyor. Böyle olunca da kendine “uzmanlık” uyduranların diyarında, insanlara yanlış bilgiler sunuluyor. Sadece, eğitimsiz kesim değil, tıp mezunu olmak da her konuda konuşma yetkisi vermez. Her konuda konuşan sözüm ona profesörlerin,“Kaç bilimsel makalesi var?” diye de sormaz benim pek reyting meraklısı medyacım.

Hal böyle olunca da medya şarlatanların cirit attığı, cehaletin akıp bir türlü çözülemeyen beslenme sorunsalına döner. Kuzu misali dinleyen seyirci ise, “Koskoca doktor söyledi, beslenme gurusu söyledi.” ya da “Koskoca profesör yalan söyleyecek değil!” gibi tepkiler verebilir.

Televizyonda sağlık alanında konuşan gördüklerinde beni arayıp, “Esra şöyle biri konuşuyor, güvenilir mi?” diye soranlar oluyor. Cevabım “Sakın sakın, uzak durun.” demekten ben yoruldum. Televizyonlar, aynı isimleri dönüp dolaştırıp çıkartmaktan yorulmadı.


Sonuç olarak, medya okuryazarı olmayan medya çalışanlarının bilinçsizliği sürdükçe, beslenme sorunu çözülmez. 

3 Ağustos 2017 Perşembe

OLAĞANÜSTÜ TAVSİYELERDEN HANGİLERİNİ SEÇELİM?

Okuduğunuz her kitapta yazanları hiç tereddütsüz kabul eder misiniz? Yani size emir verildiğinde itiraz etmeden yapar mısınız? Geçtiğimiz günlerde ünlü reklamcı George Lois’in “Olağanüstü Tavsiyeler” kitabını okudum.  

Esquire' dergisinin efsane kapaklarında Andy Warhol, Muhammed Ali ve Richard Nixon gibi isimlere farklı konseptlerde yer verdi. 

Daha önce yapılmamışı yapan, etrafındaki olmaz, diyenlere kulaklarını tıkayan bir reklamcının, başarısındaki kuralları sıralanıyor. 

Bu günlerde yeni fikirler  bulunma konusunda ufuk açan yöntemler aradığım için kitaptan bazı bölümlerden alıntılar yapacağım: 

  • İşe yarar bir fikriniz yoksa dünyadaki hiç bir donanım işinize yaramaz!
  • Prensipler ve iş ahlakı olmadan bir fikir üretmeninde bir anlamı yoktur.
  • “Kusura bakma, zamanım olmadığı için sana daha kısa bir mektup yazamadım.” Unutmayın: Asıl önemli olan ne kadar kısa yazdığınız değil, kısa yazarak ne kadar çok şey ifade ettiğinizdir.  
  • “Reklam zehirli bir gaz”dır. “Zehirli bir gazdır. Gözlerinizden yaş getiren, sinir sisteminizi çökertip sizi iki seksen yere seren bir gaz!”

  • Ekip çalışması, bina inşa edecekseniz işinize yarayabilir; ama asla büyük fikir inşa edemez. Herkes ekip ruhuna ve ekip yaratıcılığına inanır. Ancak ben inanmıyorum. Kendi huzursuz, şahsına münhasır yeteneğinize güvenin.
  • Yaratıcılık, yaratılan değil bulunan bir şeydir;  yaratıcılık bir keşfetme eylemidir.
  • Trendler herkes üzerinde baskı yaratıp yanıltıcı olabilir. Tek yön, yeni yöndür.
  • Bazen zor problemleri çözmenin yolu; şaşırtıcıdır ama sadece gerçeği söylemektir
  • Hataların üzerinde durmayın, ileriye bakın. 
  • Fikir bulma, tartışma aşamalarında odadaki 'Şeytanın Avukatı'na defolup gitmesini söyleyin.

  • Sözünüzü sakınmadan yaşayın.
  • Gösterecek bir şeyiniz varsa, gösterin!
  • Eşinizi bulduğunuzda bırakmayın. 
  • Çığır açan bir insan mutlaka okumalı, araştırmalı, sorgulamalı ve değerlendirilmelidir. Tereciye tere satamazsınız. 
  • Büyük fikri üç aşamada sunun:

1. Ne göreceklerini onlara söyleyin.
2. Bunu onlara gösterin.
3. Gördükleri şeyleri onlara dramatik bir şekilde yeniden anlatın.



Her düşünceyi onaylamak gibi bir durumum yoktur. Bu nedenle beğendiğim maddeleri çantama atmayı ve gerektiğinde kullanmayı severim. O zaman eğlenerek çalışmaya ne dersiniz? 

2 Ağustos 2017 Çarşamba

“DOĞAL” SAĞLIKLI MIDIR?

Sağlık haberlerine baktığımızda hep, doğal kelimesini görürüz. Doğal, sağlıklı  demek değildir. Pazarlama taktiği olarak en sık kullanılan kelimelerden biri de yine, “doğal”dır. Peki doğal olunca bize iyi mi geliyor?

Doğal olup, insan hayatına mal olabilecek çok fazla ürün var. Toksinlerin de doğal olduğunu biliyor musunuz?

Biyolojik ve kimyasal silah olarak toksinler” başlıklı makaleden alıntı yaparak detaylandırayım: 

"Bitkiler, bakteriler, mantarlar, algler ve bazı hayvanların ürettiği, diğer canlı organizmalara zararlı etkisi bulunan maddelere Toksin adı verilmektedir.

Üretildikleri yer bakımından biyolojik, yapıları bakımından kimyasal olarak değerlendirilebilen Toksinler, etkileri keşfedildiğinden itibaren potansiyel bir silah adayı olmuşlardır. Geçmişe bakıldığında özellikle suikast amacıyla kullanımları yaygın olarak görülmektedir.

Geçmişe bakıldığında özellikle suikast amacıyla kullanımı yaygın olarak görülmektedir. Abrin ve Risin bitkisel, Botulinum toksinleri, Enterotoksin B ve Şiga toksin bakteriyel, Saksitoksin, Anatoksin ve Tetradotoksin deniz kökenli, Batrakotoksin hayvansal, T-2 en çok bilinen fungal toksinlerdir. Özellikle risin, abrin, botilinum toksin ve T-2düşük dozlarda bile ölümcül olabilmektedirler.

Ricinus communis tohumlarından elde edilen risinin medyan ölümcül dozu (LD50), inhalasyonda ve enjeksiyonda kilogram başına 22 μg (ortalama 1.78 mg). Abrus precatorius bitkisinden elde edilen abrin ise risinden çok daha toksik olan bir bitkisel toksindir. Kilogram başına 3.3 μg abrinin inhalasyonu insan için ölümcüldür. Bir protein ve nörotoksin olan botulinum toksin, Clostridium botulinum bakterisi tarafından üretilir.  

Özellikle bitkiler başta olmak üzere, bakteriler, mantarlar, algler ve bazı hayvanların ürettiği maddelerdir. Bu maddeler üretildikleri yer bakımından biyolojik, yapıları bakımından kimyasal olarak değerlendirilebilirler.”  * 

"Her madde zehirdir. Zehir olmayan madde yoktur; zehir ile ilacı ayıran dozdur."   Modern toksikolojinin kurucusu Paracelsus’ un söylediği gibi, her doğal olan sağlıklı demek değildir. Kimi zaman doğal olsa da dozu ölümcül olabilir. 

1 Ağustos 2017 Salı

GAZETECİ BLOGLARI VE GERÇEKLER

Türkiye’deki ilk blog yazarlarından biri olarak, blog ile 2005 yılında tanıştım. O dönemler günlük niyetine yazılan bloglar, zamanla farklılaştı. Moda, yemek ve kültür sanat gibi başlıklar altında toplanmaya başladı. Zamanla medya çalışanları da bunun önemine işaret ederek, özellikle yurt dışında blog yazıları ile gündeme geldi. 

Hatta bunun önemini anlayan gazeteciler, işten ayrılıp, blog yazarak hayatlarını devam ettirme kararı aldı. Blogların takipçileri de ilk zamanlar güvenilir ve tecrübe içerdiği için blogları takip ederken, zamanla reklam tanıtım sayfalarına dönüştü. 

Günümüzde yurt dışında niteliklerine yani içerik kalitelerine göre sınıflara ayrılıyor. Ülkemizde ise, gazetecilerin çoğu hala bunun öneminin farkında bile değil. Sınıflandırma konusunu hiç açmıyorum. 

Blog raporları
2002 yılından bu yana weblogları endeksleyen Technorati şirketi,  2004’ten bu yana yıllık raporlar yayınlıyor.  

Blogging sitesi de  bloglarla ilgili rapor hazırlıyor.    

Weblog ile blog ayrımı
Televizyon Haberciliğinde Etik, kitabından burada bir alıntı yapacağım: 

İçeriği profesyonel anlamda gazeteci olmayan insanlar tarafından hazırlanan kişisel haber webloglarından, gazetecilerin kendi haber webloglarına kadar farklı biçimleri olan haber webloglarını yazarlar “gazetecilik weblogu” olarak tanımlamakta ve bu uygulamaları kurumsallaşmış medya ile mesafelerini merkeze alarak en az kurumsal olanından en kurumsallaşmış olanına uzanan bir tipoloji çerçevesinde incelemişlerdir. 

  • Webloglar medya kuruluşlarına ait web siteleri altında yer almaktadır. 
  • Gazeteci weblogları ise profesyonel gazeteciler tarafından üretilen haberleri içeren webloglardır ancak bunlar bir medya kuruluşuna bağlı olmadan; kurumsallaşmış medyanın “dışından” gerçekleştirilen uygulamalardır. 
  • Medya weblogları ise kısaca medya kuruluşları içinde gazeteciler tarafından hazırlanan webloglar olarak açıklanabilir.



Weblogların dışında kullanıcının ürettiği içerik ile hazırlanan ve esas olarak gazetecilik temelli olmayan ancak habere erişimde yoğun olarak kullanılan diğer internet içeriği uygulamaları ise sosyalleşme ve paylaşım siteleridir. *  

Yani bu iş gazetecilerin yapması gereken, ona göre de güvenilirliği artan bloglar olmalı. İşi gücü olmayanların, firmaların kapısını arşınlayıp takipçi satın alarak göstermelik olmamalı. Annelerin, çocuklarını kullanıp reklamcılık işi hiç olmamalı. 

Hangi gazetecilerin blogları var?



28 Temmuz 2017 Cuma

KİTAP ALMADAN ÖNCE AKLINIZDA OLMASI GEREKENLER

Kitap okumayı çok severim. Her kitap farklı dünyalara giden yeni kapılar açar. Bu nedenle de uzun yıllardır, her kitabı okumaya değer bulurdum. Ta ki, bir gün önerilen bir kitabın hayal kırıklığına neden olmasıyla bunun böyle olmaması gerektiğini anladım.

Kitap önerilerine her zaman değer veririm. Ancak okuduğumuz kitaplar bir şeyler kazandırmıyor hatta yanlış bilgi içeriyorsa her anlamada kayıptır.

Bu nedenle kitap seçimlerinde bazı dikkat edilecek hususlar belirledim.

Ne tür kitaplar seviyorum?
Herkes çok farklı türde kitap okuyor. Aslında ihtiyaçlara göre de kitap seçimleri değişiyor. Ben genellikle, bilim, sağlık, iletişim, psikoloji, çizgi seriler ve tabii ki beyin ile ilgili kitapları tercih ediyorum.

Beyin ile ilgili son yıllarda patlama derecesinde kitap yayınlandı. Başlarda, etkilenerek aldığım kitaplar sonrasında hayal kırıklığına neden oldu. Neden mi? İşte sonraki adıma geçiyoruz.

Yazarına bakın.
Kitap yazarının özgeçmişi bizlere, kitabın içeriğinin bize faydası olup olmayacağının ön sinyallerini veriyor.  

Diyelim ki, beyin kitabı seçiyorum. İlgimi çekti, incelemeye başladım. Yazarın adının önünde unvanlar var, kitap ile ilgili alanda çalışmalar yapıyor. Bunlar tabii ki, güzel fikirler verecektir. Sonra hemen internetten bu kişinin bilimsel çalışmaları olup olmadığına bakıyorum. Sırf o alanda çalışıyor diye, beyin ile ilgili her şeyde fikri olması sorgulanması gereken bir noktadır.

Yurt dışında beyin ile ilgili kitapları, çoğunlukla gazeteciler yazıyor. Ülkemizde bu çok alışılmış bir durum değil, ancak zamanla bunlar değişecek. 

Unutmadan kitap dünyasında, hayalet yazarlar var. Yani kalemi güçlü kişilerin yazdığı kitapları, satın alıp ismiyle yayınlayanlar var. Bu nedenle “yazar bu kelimeleri ve fikirleri gerçekten yazabilir mi?” sorusu da hep aklınızda olsun.

Çok satması iyi olduğunu göstermez!
"Daha dün çıkmış kitap, çok satanlar listesinde ilk sıralarda. Nasıl oluyor?" diyorsanız, kitap yazmaya başlayınca onları da öğrendim. "Her şeyde de bir oyun olmasın" diyecek kadar çok oyun dönüyor. O nedenle çok satıyor diye hemen atlamayın, incelemeden karar vermeyin.

Köşe yazarları, gazeteciler herkes bu kitabı yazıyor.
İşte medyanın gücü! Medyada gördüğünüz her şeye balıklama atlamayın. Önce kendiniz karar verin. Çoğunluk beğeniyor, çok reklamı yapılıyor diye kendi kendinizi beğendiğinize ikna etmeyin.

Kitaplarla ilgili yorumlar ne diyor?
Son dönemlerde kitaplarla ilgili Youtube’dan booktuber yani kitap okuyup bunları yorumlayanların sayfalarına bakıyorum.  

Okuduğum kitaplarla ilgili yorumlarımı soranlar için de bu etiketi takip etmelerini öneririm: Okuduğum kitaplar

Bundan sonra daha sık okuduğum kitapları yazacağım. Çünkü, bilgi paylaştıkça çoğalıyor.


Konusu açılmışken, sizler hangi kitapları önerirsiniz?

27 Temmuz 2017 Perşembe

SOSYAL MEDYAYI ÇOK KULLANIP, NASIL KULLANACAĞINI BİLMEYENLER

Geçtiğimiz günlerde Cem Yılmaz ve Oğuz Güven sosyal medyayı kullanmama kararı aldı. Altta yatan neden, gelen yorumlara dayanamayıp, insanların ne kadar boş konuştuklarına dair serzenişti aslında.

Dünyada en çok sosyal medyayı kullanan ülkelerden biriyiz. Ancak insanlar çok kullanıp, nasıl kullanacağını bilmiyor!

Sosyal medyayı bilgi edinmek ya da kendini geliştirmek için kullanmalı. Başkalarının hayatını izlemek için değil! "Kim nerede, ne yapmış?" peşinde herkes.

Ne yazık ki, ülkemizde artık röntgencilik ve teşhircilik boyutuna ulaşan sosyal medya kullanımı, yurt dışında kendini geliştirme, vizyon kazanma, network edinme gibi amaçlar için kullanılıyor. Özellikle hayran sayfalarını gördüğümde çok üzülüyorum, insanlar hayatlarını yaşamıyor. Başkalarının hayatının takipçisi, savunucusu ya da hakaret edeni oluyor.

Hayatımızın şu anı gitti ve bir daha asla gelmeyecek. Zamanımızı şöyle geçiriyoruz:

  •          Kim?
  •          Nerede?
  •          Ne yapıyor?
  •          Neler almış?


Bunlar gibi gereksiz bir boş merakla  başkalarının hayatını izlemek yerine kendimize şunları sormalıyız:
  •          Nasıl biri olmak istiyorum?
  •          Nerede olmak istiyorum?
  •          Ne yapmak istiyorum?
  •          Neler başarmak istiyorum?
  •          Sosyal medyayı amacım doğrultusunda nasıl araç olarak kullanabilirim?


Medya hayatımızı yönetiyor. Aslında biz hayatımızı yönetmeliyiz. Bunun içinde bilinçli şekilde medya okuryazarı olmalıyız. Dijital medya okuryazarlığı konusunda daha dikkatli davranmalıyız. O zaman şu anımızın değerini anlamış ve doya doya tadını çıkartmış oluruz.



26 Temmuz 2017 Çarşamba

SANAL DÜNYANIN OLMAYAN İLİŞKİLERİ

Hiçbir şey bilmeyen, hiçbir şeyi sevemez.
Hiçbir şey yapamayan, hiçbir şeyden anlamaz.
Hiçbir şeyden anlamayan insan değersizdir.

Oysa anlayan biri,

hem sever hem fark eder hem de görür...
Bir şeyde ne kadar bilgi varsa,
o kadar büyük sevgi vardır...
Bütün meyvelerin çileklerle aynı zamanda
olgunlaştığını zanneden biri,
üzümleri hiç tanımıyor demektir.

 Paracelsus 

Sevgi günümüzde yozlaşan bir kavram oldu. İnsanlar yüzeysel sevginin, olmayan insanlığın peşinde koşuyor. Her şey göstermelik hallerde, sosyal medya paylaşımı kadar değer veriliyor. Ederi olmayan sevgiler, menfaat çatısı altında kuruluyor ilişkiler.

Sohbetlerin içine serpiştirilecek, güzel düşünceler, bilgi paylaşımları, nitelikli zamanın değerini bilenler çok az. İşi olduğu için değil de, özlendiği için görüşülmüyor. İhtiyaç duyulduğunda değil de, "sesini duymak istedim" demek için olmalı görüşmeler. Sevginin içi dolu dolu olmalı, içinde merak olmalı, özlem olmalı. 

İçi dolu olmayan sevgiler, yan yana en uzak insanların bir araya gelmesinden başka bir şey değil. İletişimi, karşısındakinin iletisine yorum yazıp, beğenmeye indirgemeden anı paylaşmanın önemi anlaşılmalı. Yoksa sanal dünyanın, olmayan ilişkileri içinde kaybolup gideriz. 

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...