13 Haziran 2017 Salı

HANGİ HASTANEDE TEDAVİ OLMAK İSTERSİNİZ?

Sağlık sistemi ile ilgili yıllardır haber yapan bir sağlık habercisi olarak son bir buçuk ayda yaşadıklarım sonucu sistemdeki boşlukları daha da net şekilde tespit etme imkanım oldu.
Hastane enfeksiyonları konusunda hastanelerde yüksek önlem alınmalı. Çünkü, bir hekimin daha doğrusu sistemin başarısı bakılan hasta sayısı değil, tedavi başarı oranlarıdır. Bu başarı içinde hastane enfeksiyon oranları çok önem taşıyor. Sadece odaları ve koridorları temizlemekle ilgili değil, hastanenin giriş, çıkışının kontrolleri daha sıkılaştırılmalı.

Kaldığımız tıp fakültesinde güvenlik görevlileri kontrollerle içeri almak yerine, isteyen istediği odaya girebiliyor. Böyle olunca hastane enfeksiyonu başta olmak üzerine birçok soruna neden oluyor. Sağlık personelinin tavrı hasta ve hasta yakınına “zavallı” psikolojisi yaşatıyor. Tedavi ile ilgili bir soruda bile ortam gerilebiliyor.

İnsan soru sormaya korkar hale geliyor.  Her gün başka bir asistan geldiği için iletişim eksiklikleri yaşanıyor. Farklı branşlardan gelen sonuçlara göre değişen tedavi sürecinde, içilmemesi gereken antibiyotik kesilmeyebiliyor.

Hemşireler damar yolu açarken hasta tepki verirse, sorun olabiliyor. Tedavi olmak isterken sert bir ortamda zavallı, korkak ve ne olacağını bilmeden beklemek, hasta ve hasta yakınının psikolojisini bozuyor. Bu boşluğun doldurulması için kliniklerde psikologların olması hem hasta ve hasta yakınlarına hem de sağlık personeline destek olursa hizmet kalitesi yükselebilir. Birde hastanın durumu ve tedavi sürecindeki iletişimsizliğin üstüne hatalı uygulama ya da tersleme eklenirse sağlıkta şiddet çanları çalabiliyor.

Sistemde o kadar çok boşluk var ki, ne hasta tedavi olacağına inanıyor ne de hasta yakını çaresizlik hissinden kurtuluyor. Bu da başarı oranlarını düşürüyor.

Peki bu iç karartan tablo aslında nasıl olmalı?

Durumu görüp başka bir hastane arayışına çıktığımda, hastane enfeksiyonlarının ve diğer koşulların kontrol altına alınıp, denetlenme yapıldığı durumlarda neler olduğunu da yaşadım.

Hastaların yattığı katlar, kontrol ediliyor ve izin verilmedikçe ziyaretçi kabul edilmiyor. Hemşireler güler yüzlü ve motive edici şekilde iletişim kuruyor.

Hastane enfeksiyonlarına karşı her türlü önlem alınıyor. Asansörler ise, hasta yakınlarının, hastaların ve yemek taşınan ayrı yani tüm detaylar düşünülmüş.

Hastalar, tedavi sürecinde yardımcı personel tarafından gerekli bölümlere götürülüyor.

Hemşireler her zaman sevecen ve ilgiyle yardıma koşuyor. Hasta tedavi sürecine hazırlanıyor. Yani hastanın tedavi olması hedefleniyor ve hasta memnuniyeti için iletişim güçlü tutuluyor. Doktorlar hastaları belli aralıklarla kontrol ediyor, ani bir durumda hemen müdahale ediliyor.

Hastaneden taburcu olduktan sonra ne yapacağım paniğine karşı 7 gün 24 saat aranabilecek telefon numaraları veriliyor.

Kısaca siz hangisini tercih edersiniz?

Kendinizin ve sevdiklerinizin sağlığını kime emanet edersiniz?

Sistemle ilgili kamudan yöneticilerle görüştüğümde ise, çalışanları değiştiremediklerini bu nedenle çok zorlandıklarını söylediler. “Çalışanlar memur olunca ne  yapacaksın? Dışardan hizmet alımı ise kalitenin düşmesine yol açıyor.” diyorlar.

İşte bu önemli eksikliklerin doldurulması gerekiyor.

Sadece her ayrıntısı incelikle düşünülmüş bir sağlık sistemi hastalara şifa dağıtabilir.


12 Haziran 2017 Pazartesi

MEDYA MUTLULUĞUNUZU ÇALMASIN

Medyanın mutluluğunuzda payı olduğunu hiç düşündünüz mü?

Medyadaki haberler, programlar, filmler ve diziler hayatımıza yön veriyor. Bu nedenle de medyanın kalitesi, yaşam şeklimizi hatta mutluluğumuzu bile etkiliyor.

Mutluluk öğrenilebilir mi? Şan ve şöhrette mi saklı? Ünlü olmak mutlu ediyorsa, mutsuzluk dehlizlerinde boğulan ünlülerin çok mutlu olması gerekmez mi?

Para mutluluk getirir mi?
Ekonomist Richard Easterling 1970’lerde bu sorunun yanıtını ararken yaptığı araştırma sonucunda, tüketim toplumunun insanları mutlu etmede başarısız olduğu tespit etti.
Paranın mutluluk getirdiğini düşünenlerdenseniz, piyangodan çıkan paraların geldiği gibi gitmesiyle hayatları alt üst olanları aklınızda tutun. 

Mutluluk genetik mi?
İkizlerin mutluluk çalışması olarak bilinen meşhur araştırmayı yapan Minnesota Üniversitesi'nden David Lykken, mutluğun yaklaşık yüzde 50’sinin genler tarafından belirlendiğini ortaya koydu.

California Üniversitesi'nden Sonja Lyubomirsky ve ekibinin araştırmalarının sonuçlarına göre ise,  iş, aile ve sosyal hayat mutluluğu yüzde 10, genetik özellikler yüzde 50 ve davranışlar ise yüzde 40 etkilediğini belirtti.

Mutlu olmak isteyenler için kısa reçete
Hayatınızdan memnun değilseniz, mutluluk konusunda size şu reçete verilecektir.·        Aileniz ve arkadaşlarınızla daha çok ve kaliteli vakit geçirin.
·         Halinizden memnun olmayı öğrenin, mümkünse şükür günlüğü tutun.
·         Çevrenizdeki insanlara yardım edin, hediye alın ve onlara değer verdiğinizi gösterin.
·         Amaçlarınız ve hedefleriniz olsun, geleceğe umutla bakın.
·         Yaşadığınızın anın tadını çıkartın ve hissedin.
·         Sevdiklerimize küçük sürprizler yapmak.
·         Spor yapın, mümkünse doğada yürüyün ya da koşun.
·         Stres anlarında olumlu bakış açısını yakalamaya çalışın.
·         Dua edin ya da meditasyon yapın.

Peki söylenmeyen ne var?
Mutlulukla ilgili reçetede belirttiğim yöntemler her yerde yinelenip duruyor. Medyada yer alan yayınlar sizin duygularınıza dokunacak şekilde kurgulanıyor. Böylece de sorgulamadan etkisine kapılıyorsunuz.

Duygular da hatırları oluşturuyor. Bu konuda Nobel ödüllü Davranış Ekonomi Bilimi kurucusu Daniel Kahneman, “Deneyime karşı Anılar Bilmecesi” başlıklı TED konuşmasında da şunları söyler: “İki ayrı doktora iki ayrı kolonoskopi yaptıran bir hastanız var ise ve hangi doktoru seçeceğine karar verecekse seçilecek doktor hatıralarda daha az kötü yer etmiş olan doktor olacaktır. Aslında deneyimler arasında bir seçim yapmayız. Deneyimlere ait hatıralar arasında bir seçim yaparız.” 

Medyanın mutluluk üzerine çok büyük etkisi olduğunu ünlü iletişim bilimci Marshall McLuhan’ın “Medya Mesajı, Medya Masajıdır” adlı kitabında da, medyanın yani iletişim araçlarının çevremizdeki alan üzerinde çok güçlü bir etkisi bulunduğunu vurgular.

Medyanın hayatımıza etkisi mutluluğumuzu da değiştirir. Medya okuryazarlığı bilinci ile mutluluğumuzu elimizde tutalım. Her sunulanı kabul etmeyip, seçimlerimizi ve bakış açımızı şekillendirelim.  

Medyanın dilini bilmeyen, mesajları okuyamaz
Medya bilinci kazanmış kişiler, hayatını kendileri yönetir.  Medyada çıkan bir akımın hızla yayılması için ünlü isimleri örnek olarak sunulur. Oysa medyanın sunduğu rol modellerin çizdiği yollarda yürümek yerine, seçici olarak kendi yolunuzu ve mutluluğunuzu şekillendirebilirsiniz. Mutluluk sizin avuçlarınızda ve seçimlerinizde saklı.


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...