25 Temmuz 2014 Cuma

SAĞLIKTA ŞİDDET HABERİ YAPANLAR EĞİTİM ALMALI

Sağlıkta Şiddet Haberi Nasıl İşlenmeli?

Sağlıkta şiddet haberinin  film senaryosu gibi özendirici olmaması gerektiğini belirten Ankara Üniversitesi Adli Bilimler Enstitü Müdürü Prof. Dr. Hamit Hancı, “Bu konuda haber yapanlar belli eğitimlerden geçmeli” dedi. 

Sağlıkta şiddet haberleri ile  ilgili olarak adli tıp uzmanları farklı bir bakış açısı sunuyor. Sağlık çalışanlarına karşı uygulanan şiddetin medyada işlenen haberlerin doğu şekilde ele alınması ile azalacağını  belirten Ankara Üniversitesi Adli Bilimler Enstitü Müdürü Prof. Dr. Hamit Hancı, “Sağlıkta şiddet haberi magazinsel ve özendirici olmamalı. Şiddet haberleri  ayrıntılı olarak verildikçe, sağlıkçıya şiddet artıyor.  Hem de bu haberlerden nasıl şiddet uygulanacağı öğreniliyor. En kötüsü de şiddet toplumda kanıksanıyor” dedi.

Sağlıkta Şiddet Haberi Film Senaryosu Gibi Özendirici Olmamalı 
Şiddet vurgulanmadan şiddet haberi işlenmesinin haberci açısından mümkün görünmediğini söyleyen Hancı, “Şiddet ve türü belirtilmeli. Ancak bir film senaryosu gibi özendirici olmamalı. Bu konuda haber yapanlar belli eğitimlerden geçmeli” diye konuştu. 

Krizde Halkın Haber Alma Ve Gelişmelerden Bilgi Edinme İhtiyacı Karşılanmalı
Kriz anlarında sağlık kurumundan bir personelin basın sözcüsü olarak görevlendirilmesi gerektiğini belirten Hancı, şunları söyledi: “Krizde basının ve dolayısıyla halkın haber alma ve gelişmelerden bilgi edinme ihtiyacının karşılanması, yanlış yorum ve spekülasyonların önlenmesi açısından bu uygulama çok faydalı ve gerekli olmaktadır. Basın da krizi bir reyting aracı olarak görüp abartmak yerine sade bir şekilde vermeli. Kışkırtıcı olmamalı.”

23 Temmuz 2014 Çarşamba

İYİ SUNUM YAPMANIN İNCELİKLERİNİ ÖĞRENMEK İSTER MİSİNİZ?

“İyi Sunum” kitabında niye bazı kişileri ağzı açık dinlerken, bazılarında ise ikinci dakikada uyumaya başlandığını açıklamaya çalıştığını belirten Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Hematoloji Bilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Hamdi Akan, kendi içimizden bu alanda başarılı isimlerden sunum tekniklerinin inceliklerini bir kitapta topladığını söyledi.

Topluluk karşısında konuşmak herkesin korkulu rüyasıdır. İlk söylendiğinde bile heyecanlanıp elleriniz terler. Bir gün sizden de büyük bir topluluk karşısında konuşmanız istendiğinde neler yapmanız gerektiğini söylediklerinde, ne yaparsınız! Diyelim ki tecrübesi olan büyüklerinizden öğrenmeye çalıştınız. Sonra kitaplar arasında araştırma yaparken “İyi Sunum” kitabına rastladınız. Sunum çeşitlerinden görsellerin düzenlenmesine, beden dilinden zaman kontrolüne birçok bilginin yer aldığını gördünüz. Hemen alıp okumaya ve prova yapmaya başladınız… 

Sunum yapacakların faydalanacağı temel bilgilerin yer aldığı “İyi Sunum” kitabı hakkında Prof. Dr. Hamdi Akan, yurt dışında benzer örneklerinin olduğunu ancak kendi içimizden bu alanda başarılı isimlerden sunum tekniklerinin inceliklerini bir kitapta topladığını söyledi. 

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Hematoloji Bilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Hamdi Akan, “İyi Sunum” kitabı ile ilgili soruları yanıtladı.

İyi Sunum kitabında neler var?
İyi Sunum kitabında niye bazı kişileri ağzı açık dinlerken, bazılarında ise ikinci dakikada uyumaya başladığımızı açıklamaya çalıştık. Yalnız tıp mesleği değil, pek çok alanda topluluk karşısında sunum yapmak ciddi bir sorun haline gelebiliyor.  İnsanların çok az bir kısmı doğal olarak iyi sunum yapma yeteneğine sahip, diğerleri ise bunu deneyim ve bazı kurallara uyarak elde edebiliyorlar. Bu ana kadar bu konuda bilgi verebilecek fazla bir kaynak yoktu. Biz de bu kitabı temel noktaları açıklamak ve dikkat edilmesi gerekenleri vurgulamak için başta tıp mensupları olmak üzere, tüm sunum yapan/yapacak olanlar için hazırladık.


İyi sunum nasıl yapılır?
Bu kitabı okuyarak diyeceğim ama bu pek doğru olmaz. İyi sunum deneyim ve hazırlıkla yapılır. Bu süreçte sürekli kendini geliştirmek, teknoloji ile barışık olmak ve önceden yeterli hazırlık yapmak şart. 

Bu kitap kimler için faydalı olur?
Öncelikle sağlık çalışanlarını düşündük. Bunun da nedeni başta tıp olmak üzere, diğer sağlık hizmetlerinde gerek eğitim dönemleri, gerekse sonrası topluluklar karşısında sık sık konuşma yapmak gereği olması. Sanırım siyasetçilerden sonra topluluklara karşı en çok konuşan meslek grubu biziz. Konuştuğumuz bu topluluk eğitimli ve de eleştirel bir grup. Bu nedenle dikkatli olmak lazım. Ancak yazarlarımız arasında sağlık dışı profesyoneller var, ayrıca bu alanda isim yapmış örneklere de yer verdik. Bu nedenle sunum yapacak herkes için kitabın yaralı olacağını düşünüyorum. 

Sunumu dinamik tutmak için neler önerirsiniz?
Bir kaç önemli nokta var. Önceden çok alıştırma yapmak lazım, salona hakimiyet ve dinleyici ile iletişimde olmak önemli, teknoloji ve sunum araçlarının sizin amacınız değil aracınız olduğunu unutmamak lazım ve sunum alanını önceden kontrol edip sürprizleri en aza indirmek gerekli.  

Kitabınızı yazmanızdaki etken nedir?
Sık sık sunum yapmaya başlayınca, bu alanda çok başarılı olan hocalarımın sırrını anlamaya çalıştım. Bu arada katıldığım yabancı kongrelerde bu alanda yazılmış kitaplar olduğunu gördüm. Bunları kopya etmek yerine Türkiye’den kaynaklanan bir kitap yazmanın doğru olacağını düşündüm.

Okurlarınıza iletmek istediğiniz bir mesaj var mı?
Korkmayın, kimse doğuştan sunucu olmuyor. Biraz gayret ve birikim bu işin ilacı... 


Mutlaka herkesin okuması gereken kitap sizce hangisi?
Yazar ‘’bir kitap okudum hayatım değişti’’ demiş. Herkesin de bu kitabı bulmak için çok okuması lazım ama şiir okumadan geçen bir hayat bayağı eksik kalmış demektir. Cemal Süreya, Edip Cansever, Nazım Hikmet, Ahmet Arif, Hasan Hüseyin ve onlarcası. 

Sağlık haberciliği üzerine düşüncelerinizi öğrenebilir miyim? Sağlık haberlerinde nelere dikkat ediyorsunuz?
Bu konu çok riskli bir alan; bir yandan topluma ulaşmak için şart, bir yandan da yanlış mesajlara ve manipülasyona çok açık. Sağlıkçılar olarak bilimsel veri ve kanıtlarla konuşmayı severken, işin içine habercilik girince boyut değişiyor ve biz bu boyutu çok algılayamıyor ve bazen de dikkatsiz davranıyoruz. Biraz da ticari kaygılar başlayınca çok yanlış mesajlar ve bilgiler yayılmaya başlıyor. Çok okuyan bir toplum değiliz ve sağlık alanında da en önemli bilgi kaynağı halen medya. Bunun çok boyutlu bir ilişki olduğunu düşünürsek, en iyi hale gelmesi ancak sizler gibi eğitimli, ilgili ve gerçek ve doğru haber peşinde koşan  profesyonellere ve de ticari kaygılarla toplumu aldatmaya heveslenmeyen sağlıkçılara gerek var. 

Sağlıklı iletişiminin olmazsa olmazı size göre nedir?
Kanıt, ticari kaygı olmaması ve günlük eğilimlere göre haberleri yamultmamak..

Kısaca kendinizi tanıtır mısınız?
TED Ankara koleji mezunuyum. Ankara Tıp Fakültesi mezuniyeti, Gökçeada’da mecburi hizmet, İstanbul’da askerlik derken kendimi Ankara Tıp Hematoloji’de buldum. Ve halen orada profesör olarak çalışıyorum. Hematolog olsam da asıl ilgi alanım infeksiyon ve klinik araştırmadır. Bu konularda iki derneğin başkanlığını yapıyorum ve çeşitli uluslararası mesleki derneklerde mantar infeksiyonları ve hematoloji eğitimi kurullarında görevlerim var. Klinik araştırma konusunda  da yıllardır eğitici ve etik kurul üyesi olarak yer almaktayım. Caz müziği, kahve keyfi, polisiye romanlar, fantastik ve bilim kurgu sineması ve dizilerini izlemek, bilgisayar teknolojilerini yakından takip etmek tıp dışı ilgi alanlarım. Eşim de Tıp Doktoru;, halen yurtdışında Hukuk alanında master yapan bir kızım var.  

18 Temmuz 2014 Cuma

İDEAL SAĞLIK HABERİ GEREKSİZ PANİĞE VE KORKUYA SEBEBİYET VERMEMELİ

SAĞLIK HABERCİLİĞİNE YÖN VERENLER

İdeal bir sağlık haberinin, halkın sağlığını koruyacak ve sağlık çalışanlarının da haklarını gözetecek şekilde yapılması gerektiğini belirten Sağlık Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Dr. Şuayip Birinci, “Haberi okuyan her kesimden insanın anlayabileceği dilden, gereksiz paniğe ve korkuya sebebiyet vermeyecek türden, doğruluğundan emin olduğunuz bilgilerle ve mutlaka kaynağı belirtilerek yazılmalıdır” dedi. 

Ülkemizde gazetelerdeki sağlık haberlerine ayrılan alanlarda, TV programlarına ayrılan sürelerde ve internet ortamındaki yayınların sayısında, son yıllarda ciddi artış yaşandığı görülüyor. Artışın gerçekleşmesi olumlu bir gelişme olarak değerlendirilirken, haber ve içeriklerin niteliği ve doğruluğu, nicelikten daha büyük önem taşıyor. Kaynağı yeterince araştırılmamış bir sağlık içeriğinin, faydalı olmaya çalışılırken ciddi zararlara yol açabildiğini belirten Sağlık Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Dr. Şuayip Birinci konu ile ilgili şunları söyledi: “İnsan sağlığı ciddi bir iştir. Sağlık haberciliği, habercilik başlığı altındaki diğer türlerden daha hassas ve daha dikkatli olunması gereken bir alandır. Bir hekim ya da bir sağlık personeli için ne kadar hassasiyet, bilgi, birikim ve özen gerektiriyorsa, halkı bu yönde bilgilendirme ve sağlık okuryazarlığına katkıda bulunma gayreti içindeki sağlık habercilerinin de aynı özene sahip olması önemlidir.

Kaynağı Yeterince Araştırılmamış Sağlık Haberi, Faydalı Olmaya Çalışılırken Ciddi Zararlara Yol Açabilir
Ülkemizde gazetelerdeki sağlık haberlerine ayrılan alanlarda, TV programlarına ayrılan sürelerde ve internet ortamındaki yayınların sayısında son yıllarda ciddi artış yaşandığını görüyoruz. Artışın gerçekleşmesi olumlu bir gelişme olarak değerlendirilirken, haber ve içeriklerin niteliği ve doğruluğu, nicelikten daha büyük önem arz eder hale gelmektedir. Kaynağı yeterince araştırılmamış bir sağlık içeriği, faydalı olmaya çalışılırken ciddi zararlara yol açabilmektedir.

Sağlık Okuryazarı Olmayan Biri PR talebi İçeren Haber Ayrımını Yapamayabilir
Öte yandan sağlık haberciliği konusunun içerisinde yer alan PR taleplerini karşılama gayreti de zaman zaman doğruluğu tartışılır içeriklerin oluşmasına sebebiyet vermekte ve sağlık okuryazarı olmayan biri bu ayrımı yapamamaktadır. Bu noktada haber kaynağının ve içeriği oluşturan muhabirin sorumluluk bilincine sahip olması ve içeriğin muhatabı olan okuyucunun da doğruluğunu bir kaç farklı kaynaktan doğrulatması gerekliliği ortaya çıkmaktadır. Bu alanda henüz istediğimiz noktalara erişmiş olmasak da hızla yol kat ettiğimizi düşünüyorum. 


Sağlık Haberlerinde Konu İnsan Hayatı Olunca Mevzu Biraz Daha Hassaslaşmaktadır
Haberin doğruluğu, toplumlar üzerinde bırakacağı etki, özel hayatın gizliliğine saygı gibi habercilik etik ilkelerine uygunluk, tüm habercilik türleri için olmazsa olmazdır. Tüm haber türlerinde yanlış bilgilendirme, yanlış sonuçlar doğurur. Ancak sağlık haberlerinde konu insan hayatı olunca mevzu biraz daha hassaslaşmaktadır. Bu ilkelerden en az birinin göz ardı edilmesi, sağlık haberciliğinde diğerlerine nazaran daha ciddi ve önü alınamaz sonuçlar doğurabilmektedir. Konusunda uzman olmayan kişilerce üretilen içeriklerin halkın yanlış bilgilendirilmesine, panik ve korku yaratılmasına ve sağlık profesyonellerine güvenin azalmasına neden olduğu gibi gerçekler var. Durum böyle olunca, haber kaynağının alanında uzman kişiler ve konunun direkt muhatabı sorumlular ve ilgili vatandaşlar olması, hem muhabirin doğru bilgiye ulaşması hem de vatandaşın sunulan bilgiye güvenirliğinin artması açısından gereklidir. 

Hasta Mahremiyeti Gözetilmeli
Haberin doğruluğunun yanı sıra,  haber kaynağınızın alanında referans olabilecek yeterlilikte olması gerekmektedir. Sağlık haberlerinde faydalı bilgi üretmeye çalışırken sansasyonel ifadeler; ilgi çekiciliği artırmaya gayret ederken yanlış yönlendiren başlıklar kullanmaktan kaçınmak gerekmektedir. Hasta mahremiyeti gözetilmeli, hastaların izni olmadan kendileriyle ilgili bilgileri paylaşmaktan kaçınılmalıdır. 

İdeal Bir Sağlık Haberi Gereksiz Paniğe Ve Korkuya Sebebiyet Vermemeli
İdeal bir sağlık haberi, halkın sağlığını koruyacak, sağlık çalışanlarının da haklarını gözetecek şekilde, okuyan her kesimden insanın anlayabileceği dilden, gereksiz paniğe ve korkuya sebebiyet vermeyecek türden, doğruluğundan emin olduğunuz bilgilerle ve mutlaka kaynağı belirtilerek yazılmalıdır. 


Konu Tek Bir Kaynaktan Değil, Farklı Kaynaklardan Detaylıca Araştırmalı
Bu noktadan hareketle sağlık muhabirinin konunun merkezinde insan hayatının olduğu gerçeğini hiçbir zaman unutmaması, her zaman objektif davranması, aldığı bilginin doğruluğu üzerine fikir yürütebilecek yeterlilikte bilgi sahibi olması, toplumsal faydası gözetmesi, konuyu tek bir kaynaktan değil, farklı kaynaklardan detaylıca araştırması hayati önem taşımaktadır. 

Sağlık Haberleri, Her Kesimden Vatandaşın Anlayabileceği, Sade Ve Basit Bir Anlatım İçermeli
Bildiğiniz üzere hastalıklar ve tedavi yöntemleriyle ilgili bilimsel terminolojiyi kullanırsanız anlaşılır olmaktan uzaklaşırsınız. Bu sebepten sağlık haberleri, her kesimden vatandaşın anlayabileceği, sade ve basit bir anlatım içermelidir. Tabi, bunu yaparken de anlamda kaymalara sebebiyet verilmemelidir. Özellikle gençlerde bir bilinç oluşturmak istiyorsak popüler dilden uzak durmamakta fayda var. 

Öğretici Olacak Nitelikte Ve Doğru Algıyı Oluşturacak Görsellere Yer Verilmeli
Görsel malzemeye gelince; bu noktada hasta mahremiyeti son derece hassas bir konu olarak karşımıza çıkıyor. Hiçbir vatandaşın görüntüsü izni olmadan kullanılmamalı, olumsuz algı oluşturacak türden içerikteki görüntüler kesinlikle yayınlanmamalıdır. Bununla birlikte öğretici olacak nitelikte ve doğru algıyı oluşturacak görsellere yer vermek akılda kalıcılığı pekiştirmektedir. 

TV Program Yapımcıları Gerçek Toplumsal Faydayı Yakalamak Adına Yeni Yüzleri, Alanında Uzman Yeni İsimleri Araştırmalı
TV programları için seçilen isimlerin bilgi ve birikimi kadar şüphesiz konuyu anlatımı ve gelen sorulara anlaşılır dilden cevap verebilme yeteneği de göz ardı edilmemeli. Ancak TV programlarında sürekli aynı yüzleri görmek, herkesin şikayet ettiği bir durum sanırım. Burada devreye reklam, sponsorluk baskısı ya da ticari kaygılar giriyor olabilir. Bu noktada program yapımcıları gerçek toplumsal faydayı yakalamak adına yeni yüzleri, alanında uzman yeni isimleri araştırmalıdır. 

Görsellik şüphesiz, TV karşısına geçip izlediğimiz bir programda, bir gazete haberi okumaktan daha çok aradığımız bir şeydir. Aynı açıdan tek bir insanın konuşması bir süre sonra konudan kopmamıza sebep olabilir. Konukları çeşitlendirmeli ve anlatılan konuları görsellerle zenginleştirmeli kanaatindeyim. 

Tanınmış Bloggerlar Türkiye'de Yazdıkları Alanda İnternet Ortamında Referans Sayılabilmektedir
Artık ciddi bir rahatsızlık karşısında kitle iletişim araçları arasında en fazla internet tercih edilir hale geldi. Bu alanın iyi ve doğru değerlendirilmesi, özellikle gençler arasında sağlık okuryazarlığını geliştirilmesini sağlayacağını düşünüyorum. Doğru değerlendirmek ifadesini kullandım, çünkü internet ortamındaki bilgi kirliliği içerisinde doğru sağlık bilgisi vermek son derece önemli. Tanınmış bloggerlar Türkiye'de yazdıkları alanda internet ortamında referans sayılabilmektedir. En az haberciler kadar söz sahibi olma noktasındalar. Tabi bir noktaya dikkat etmek gerekiyor; bu sitelerden PR çalışmalarının da yapıldığını unutmamak gerekiyor.   


Hastalarımızla Etkileşim Halinde Olabiliyor, Hataları Telafi Edebiliyor, Geri Bildirimlere Erişebiliyoruz
Sosyal medyaya bakacak olursak; sağlık kurum ve kuruluşlarının sosyal medyadan yaptıkları bilgilendirmeler son yıllarda giderek artıyor. Biz Sağlık Bakanlığı olarak halkımızı doğru yönlendirmek adına sosyal medyada çeşitli çalışmalar yapıyoruz. Öte yandan sosyal medya bize sadece bunu da sağlamıyor. Hastalarımızla etkileşim halinde olabiliyor, hataları telafi edebiliyor, geri bildirimlere erişebiliyoruz. Sosyal medya hayatımızın bu kadar içindeyken hayatımızın yeganesi sağlığımızın da bu alanın dışında kalmaması gerekiyor.  

İzlediğiniz, Takip Ettiğiniz Tüm Haberlerde Sorgulamanız Gereken Kriterler Var
Genel olarak tüm medya içerikleri için geçerli olan medya okuryazarlığı kavramı, sağlık haberleri için de geçerli. İzlediğiniz, takip ettiğiniz tüm haberlerde sorgulamanız gereken kriterler var. Bunu  sağlık haberi için de yapmalısınız. Çünkü sağlık içerikleri  ticarileşmeye son derece açık bir alan. Okuduğunuz içeriğin bu yönlerini göz ardı etmemeli, ulaştığınız doğru sağlık bilgisinin sizi gerçek bir sağlık okuryazarına dönüştüreceği unutulmamalıdır.  Çünkü medyadaki sağlık konulu yayınları okuyan, izleyen, takip eden vatandaşların sağlık okuryazarlığı bilincinin geliştirilmesi, toplumda sağlık bilincinin daha yüksek seviyelere çıkması anlamına gelmektedir. 

İnsan Hayatının Kutsallığına İnanıyoruz
Genel anlamda habercilik konusunda belirli mekanizmalar mevcut. Tabi bunların işleyiş mekanizması tartışılabilir konulardır. Yanlış bilgilendirmenin, kişisel gizlilik haklarının ihlali gibi konuların yaptırımı muhakkak ki olmalı. Sağlık alanındaki hassasiyeti düşündüğümüzde bu alanın daha dikkatli olunmalı diye düşünüyorum. İnsan hayatının kutsallığına inanıyoruz. Bu noktada istenmeyen bilgiler ve görüntülerin paylaşılmasının, yanlış yönlendirmelere sebebiyet verecek bilgilerin kontrolsüzce yayınlanmasının belirli yaptırımları olmak durumundadır.”

Dr. Şuayip Birinci kimdir?
1973 yılında Rize’de doğdu. İlk ve orta öğrenimini Rize ve Trabzon illerinde tamamladıktan sonra 1992 yılında Ondokuz Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesini kazanarak Samsun’a geldi. 1998 yılında Tıp Fakültesi’nden mezun olarak, memleketi olan Rize’de meslek hayatına başladı. 1998 ve 2001 yılları arasında; Rize’de Sağlık Ocağı, 112 Acil, Rize Devlet Hastanesi’nde hekim olarak görev yaptı. 2001 yılında eş durumu nedeniyle İstanbul’a tayin oldu ve Sağlık Ocağında çalıştıktan sonra 2003 yılında askerlik görevini asteğmen olarak Sivas’ta tamamladı. Askerlik sonrası Ümraniye Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne tayin edildi. Acil servis hekimi olarak çalıştığı Ümraniye Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde bir yıl hizmet verdikten sonra 2005 yılında Başhekim Yardımcısı olarak görevlendirildi. 

2009 yılında İstanbul İl Sağlık Müdürlüğü’nde müdür yardımcılığı görevine atandı. İl Sağlık Müdür Yardımcısı olarak; Sağlık Bilgi Sistemleri Şubesi ve Tıbbi Cihaz ve Biyomedikal Şubeleri yöneticiliği görevlerinde bulundu. 2 Kasım 2012 tarihinde Türkiye Kamu Hastaneleri Kurumu İstanbul Anadolu Kuzey Bölgesi Genel Sekreteri olarak göreve başladı.

2010 yılında Beykent Üniversitesi, İşletme Anabilim Dalı, Hastane ve Sağlık Kurumları Yönetimi Yüksek Lisans Programını, 2011 yılında başladığı İstanbul Üniversitesi ve Gazikent Üniversitesinin ortak programı olan Liderlik ve Küresel Girişimcilik Yüksek Lisans Programını tamamladı. İstanbul Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Sağlık Yönetimi Bölümü doktora eğitimi devam etmektedir. Sağlık bilişimi, iletişim teknolojileri, sağlık ve hastane yönetimi konularında çalışmalar yapmaktadır. Halen, 2014 yılının Mayıs ayında atandığım Sağlık Bakanlığı Müsteşar Yardımcılığı görevini yürütmektedir. 

17 Temmuz 2014 Perşembe

“UZMAN YETERLİLİĞİNİ SORGULAMAK KÜLTÜREL BİR TABU”

Sözde Uzmanlardan Korunma Kılavuzu

Ülkemizde uzman yeterliliğini sorgulamanın kültürel bir tabu gibi algılandığını belirten ise Girne Amerikan Üniversitesi Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç . Dr. Linda Fraim, “Psikoloji alanında denetim, meslek yasası ve ruhsatlandırma yok. Her önüne gelen bir merkez açabiliyor. Yeni mezun deneyimli mezun demeden herkes her işi yapabiliyor” dedi. 

Psikologlar, hiçbir eğitim almadığı halde danışmanlık yapan, bu alanda kitap çıkartan sözde uzmanlara karşı uyarıyor. “Sözde uzmanların web sayfasına baktığınız zaman  A'dan Z' ye her türlü psikolojik rahatsızlık için terapi yapar.  Bizler yıllarca aynı alanda aldığımız eğitim ve yaptığımız stajlar sayesinde en fazla 4-5 uzmanlık alanları geliştirdik” diyen ise Girne Amerikan Üniversitesi Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Linda Fraim, ülkemizde uzman yeterliliğini sorgulamanın kültürel bir tabu gibi algılandığını söyledi. 

Yrd. Doç. Dr. Linda Fraim,  sözde uzmanlara karşı dikkat edilmesi gerekenlerle ilgili soruları cevapladı.

Sözde uzman kimdir?
Psikoloji alanında çalışan "sözde uzman" diye tabir ettiğimiz kişiler çalıştığı alandan mezun olmayan, alanla ilgili bir kaç kitap ve kurs ya da eğitim alarak bir şeyler yapmaya çalışan ve de ülkemizdeki regülasyon boşluğundan faydalanarak piyasada "uzman" diye ahkam kesen kimselerdir benim için. Örneğin kişi işletme veya mühendislik mezunudur ve uygulamalı psikoloji üzerine yüksek lisans yapar. Hatta ve hatta maddi imkanları da el veriyorsa da yüksek lisansını yurt dışındaki bir üniversitede yaparak Türkiye'ye döndüğünde büyük bir sükse ile piyasada kendini "uzman psikolog" olarak tanıtarak kendisine bir "terapi merkezi", "danışmanlık merkezi" veya "kişisel gelişim merkezi" açarak kendi çapında "terapi" yapmak gibi bir çaba içerisine girer. Bu arada da özgeçmişi kalabalık görünsün diye de NLP, Reiki ,  Hipnoterapi , Aile Danışmanlığı Eğitimleri, koçluk eğitimi veya benzeri terapi eğitimlerine katılır ve bir anda karşınızda “Uzman” kim olarak piyasada iş yapmaya başlar. Hatta web sayfasına baktığınız zamanda da A'dan Z' ye her türlü psikolojik rahatsızlık için terapi yapar.  Bizler yıllarca aynı alanda aldığımız eğitim ve yaptığımız stajlar sayesinde en fazla 4-5 uzmanlık alanları geliştirdik. Bu insanlar her telden çalarak her şeye bir çare çözüm buluyorlar ve her türlü uygulamaya da hakimler. 

Bu arada yanlış olmasın, insanların kendilerini geliştirme çabalarına saygım sonsuz hatta takdir ediyorum. Ancak bunu kendi alanlarında yapsınlar. Benim alanım o kadar popüler hale geldi ki herkes psikolog, terapist olmak istiyor. Tabii bir de bu işin maddi kazancı da çok cazip geliyor. Ortalama seans ücretlerine bakıldığında 150 TL'den başlıyor ve seans başına 500 TL'ye kadar hatta fazlasına çıkıyor.  Bugünün Türkiye'sinde kim kazanıyor bu kadar parayı? Tabii bu da cazip kılıyor bu işi. Paket programlar hazırlanıyor ve 6 seans'ta ben işinizi çözerim deniliyor. Altı seans için 2500 TL alıyor ve danışanı 6 seans gelmesi için bağlıyor. Bu hiç etik değil. Ne demek paket program? Danışanın elektriği terapistle tutmadıysa mecbur 6 seans gitmeye çünkü para ödedi.

Sonuçta bu insanlar psikoloji alanında 4 yıl temel eğitim almıyorlar. Dört yılda alınan psikoloji dersi sayısının en az 35-40 arası olduğunu düşünürsek ve yüksek lisans programları Türkiye genelinde tez hariç 8-10 ders arasında olduğunu da var sayarsak, "uzman psikolog" unvanını taşıyabilmek için 6 sene boyunca psikoloji ile ilgili olarak en az 50 ders alındığını düşünürsek, başka bir bölümden mezun olan bir insanın sadece yüksek lisansta 8-10 ders alarak "uzman" olarak nitelendirilmesinin yanlış olduğunu düşünüyorum. Tabii bu arada da mesleki etiklerden bir haber oluşlarından hiç bahsetmeyeceğim!

Denetim Yok, Meslek Yasası Yok
Karşılaştırmak amaçlı olsun diye Amerika'dan bir örnek vereceğim... Dört yıllık psikoloji mezunları sadece psikoloji mezunu'dur. Psikolog değildir. Bu alanda çalışmak istiyorsa psikoloji mezunu o zaman yüksek lisans ve hatta doktora yapmak zorundadır . Yüksek Lisans programında ben 2 sene içerisinde yaklaşık olarak 30'a yakın ders aldım. Öyle 8-10 dersle mezun olmadım. Sonrasında da “Terapist” unvanını alabilmek için 3 bin saatlik bir staj tamamladım Kaliforniya eyaletinin Davranış Bilimler Kurulu'nun ön gördüğü ruhsatlandırma sınavına girebilmek için. Ben Kaliforniya'da kalmayı düşünmediğim için ve de Türkiye'ye dönüş yapacağımdan dolayı sınava girmeye gerek görmedim. Çünkü Amerika'dan alacağım ruhsatın Türkiye'de herhangi bir geçerliliği bulunmuyor.  Geçerli olmayan ya da denkliğini denetleyecek herhangi bir kurum yok ise ne diye o ruhsatı alayım ki? Ayrıca o zamanlar, yani 2009 yılından bahsediyorum, Türkiye'deki düzensizlik, yasal boşluk durumu nedeniyle de gerek görmedim. Bu arada, Türkiye'de Türk Psikologlar Derneği'nin Kaliforniya'daki Davranış Bilimler Kurulu gibi yetki, denetleme ve yasal yaptırım yapma veya yaptırma imkanı dahi yok. Bu da birçok kişi için inanılmaz bir uygulama boşluğu yaratıyor. Bu arada da eğer ki Kaliforniya'da yaşamaya devam edip çalışacak olsaydım o zaman mecburen bu sınava girecektim ve her iki senede bir bu ruhsatımı yenilemek zorunda kalırdım. Olur da Amerika'ya geri dönüş yapacak olursam da bütün yanan 3000 saatlik stajlarımı yeniden yapmam gerekecek ve de Doktora seviyesindeki Ulusal Psikoloji Sınavına girip ruhsatımı almam gerekecek. Bu arada ben Yüksek Lisansımı 2004 yılında tamamladıktan hemen sonra da aynı yıl Doktora'ya başladım. ABD'de “Psikolog” unvanı doktora tamamlandıktan sonra alınabiliyor. Kanunlar, etikler, ruhsatlandırmalar, denetleme ve sürekli eğitim derken işi son derece ciddi tutmakla birlikte herhangi bir ihlal söz konusu olduğu zaman, ihlalin ciddiyetine ve boyutuna göre cezaları para, hapis ve hatta meslekten men dahi olabiliyor. Biz nerdeyiz bu durumda? Denetim, meslek yasası ve ruhsatlandırma yok. Çalışmalar yapılıyor ama ne yazık ki salyangoz hızı ile ilerleme ve gelişme sağlanabiliyor. Durumlar biraz fazlasıyla politik ne yazık ki. Her önüne gelen bir merkez açabiliyor. Yeni mezun deneyimli mezun demeden herkes her işi yapabiliyor. 

Kendimizi Emanet Ettiğimiz Kişilere Çok Ama Çok Dikkat Etmemiz Gerekiyor
Bu arada benim şahsen tanıdığım hatta öğrencim olan birisi yıllar önce yurt dışında bilgisayar mühendisliğini bitiriyor fakat psikolojiye duyduğu ilgi nedeniyle yıllar sonra gelip bu bölümü tekrar okuyor ve psikoloji ile ilgili alt yapısını oluşturuyor. Alan dışı olan bu arkadaş işini doğru yapmak adına yıllar sonra tekrardan psikoloji okuyor. Sonrasında da mezun olduktan sonra Danışma Psikolojisi üzerine yüksek lisans yapacak ve çok da isterse de doktora yapabilir. Bu durum benim için son derece kabul edilebilir bir durum ve de takdir ettiğim bir durum. Dolayısıyla böyle veya benzeri bir durum söz konusu değil ise, kendimizi emanet ettiğimiz kişilere çok ama çok dikkat etmemiz gerekiyor. 

Kalp Ameliyatı Geçireceksiniz, Kendinizi Kime Teslim Edersiniz?
Kalp ameliyatı geçireceksiniz, kendinizi kime teslim edersiniz? Yıllardır bu işin eğitimini almış, deneyimi olan ve alanında uzman olan bir kalp cerrahına mı teslim edersiniz yoksa internetten kalp ameliyatı nasıl yapılır, ne yaptığını sözde bilen alakasız bir kişiye mi teslim edersiniz? 

Sözde uzman nasıl anlaşılır?
Ayrımcılık olarak algılanmasını istemem ama "alan dışı" diye bir tabir var ve de bu şu anlama geliyor: bu kişi psikoloji mezunu değil ve başka bir alanda temel tahsilini almış. Temel ve standart kabul edilen eğitimi almamış. Temel bir eğitim almış ama kendi mezun olduğu alanda almış bunu - örneğin uluslararası ilişkiler, mühendislik, mimarlık gibi.  Bu temel eğitimden sonra da yüksek lisansını ya Uygulamalı Psikoloji veya Uygulamalı Sosyal Psikoloji alanında yüksek lisans yapmıştır. Yani bu şu anlama geliyor - psikoloji alanında herhangi bir alt yapısı yok. Bunu anlamanın tek yolu da bu insanlara "eğitiminiz hakkında bilgi verir misiniz" sorusunu sormaktır. Psikoloji çıkışlı değilse de bana göre uzak durmak gerekiyor. Ben bir kaç mühendislik ya da mimarlık dersi aldıktan sonra yapacağım binanın veya yapacağım elektrik aksamının sağlam olmayacağını düşünüyorsam ve bu durum insanlara fayda sağlamak yerine daha çok zarar vereceği konusunda inancım oldukça güçlüdür. 

Ülkemizde Uzmanın Yeterliliğini Sorgulamak Nedense Kültürel Bir Tabu Gibi Algılanıyor
Sözde uzmanlar hakkında iyi araştırma yapılmalıdır. Web sayfasına bakıyorsun "yurt dışındaki bir üniversite" eğitimini tamamlamıştır yazıyor. İyi de hangi üniversite bu? Hangi bölümde okudun? Mezun musun terk misin? Diploman nerede? Denkliği olan bir üniversite mi? Hep bu ve benzeri sorular mutlaka sorulmalıdır. Bu arada d görüştüğü danışanlar kartvizitinin veya tabelasının üzerindeki  "uzman psikolog" ibaresi nedeniyle de ne almış olduğu eğitimi sorgulanır ne de tecrübesi. Malum kendileri "uzman" ve de ülkemizde uzmanın yeterliliğini sorgulamak nedense kültürel bir tabu gibi algılanıyor.

Korunma yolları nelerdir?
Tüketici olarak bu sözde "uzman"lar hakkında detaylı bir araştırma yapmamız gerekiyor. Sadece kulaktan kulağa yayılan iyi, olumlu söylemlerle yola çıkmamalıyız. Ben bütün öğrencilerime şunu altını çizerek anlatıyorum: Eğitime mi gidiyorsunuz, o eğitimi kimin verdiğini öğrenin. 
Alanında uzman birisi mi? 
Kaç senedir bu işi yapıyor?  
Kaç yıl bu alanda çalışmış? 
Spesifik olarak tecrübesi nedir? 
Uzmanlık alanı veya alanları nedir? 
Bu konularda bilimsel çalışmaları var mı? 
Yayınları var mı? 
Kongre takip edip bildiriler sunuyor mu? 
Alanındaki sürekli eğitim gelişmelerini takip ediyor mu? 
Buna en güzel örnek bu Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı'nın düzenlediği "Aile Danışmanlığı" Eğitimleridir. Eğitimci kadrolarına baktığınız zaman bir tane Evlilik ve Aile Terapisi'nden yüksek lisansı veya doktorası olan bir tane eğitimci bulamazsınız. Bu alanda uzman olmayan birisinin vereceği eğitim ne kadar geçerli olur o da ayrı konu. Bu eğitimler başladığında bir dünya dernekle çalıştım ve derneklerin yaptığı etik olmayan davranışlar nedeniyle de elimi ayağımı çektim! Hayatında süpervizyon görmemiş rastgele bu eğitim işine para var diye girmiş ve de 100 kişiyi bir arada toplayarak süpervizyon yapmaya çalışıyor. Sanki tıp fakültesinde vaka analizi veya yöntem anlatıyor! Birçok insan bu alanda çalışıyor ama gerçekten işin ucu kaçmış durumda. Her şey kağıt üzerinde dört dörtlük gözüküyor ancak, Bakanlık ne eğitimi, ne kadroyu ne de yapılan işin kalitesini denetlemediğinden dolayı bu eğitimler istendiği gibi değil.

Sözde Uzmanlar Boşluktan Faydalanıp İstedikleri Gibi Davranabiliyorlar
Burada yanlış anlaşılmaya da sebebiyet vermek istemem . Bu eğitime katkısı olan çok değerli hocalarımızın olduğu gibi dünyadan bir haber olan ve sadece yüksek lisans programında aile terapileri dersini teorik olarak almış, danışan görmemiş olan hocalarımız da var. Hatta bu eğitimler başladığında ilk zamanlar bir dernek vasıtasıyla, eğitimimi verdim ve iş süper vizyona gelince nasıl yapılacak diye sorduğumda dernek başkanı soruyu geçiştirdi. Akabinde kalabalık gruplar halinde yapılacağını söyledi hatta eğitimi alan kişilerin de danışan görmeleri gerekmediğini söylemişti. Bu işin bu şekilde olmayacağını, hatalarla dolu "danışmanlar" yetiştirdiğini söyledim ve de o dernekle ilişkimi kestim. Danışan görmeden süper vizyon mu olur? Bu uygulamanın sebebi ne? Denetim yok. İşini bilmeyen adamlar ticari çıkar uğruna insanları yanlış yetiştirmişler, yetiştirmemişler umurlarında değil. Dur diyen yok. Hesap soran yok. Standart yok. Boşluktan faydalanıp istediği gibi davranabiliyorlar.  

Sözde uzmanların ne gibi zararları olabilir?
Çok ciddi geriye dönüşü çok zor olan hatta olmayan zararlar verebilirler. İnsanlara ne yapacakları konusunda fikir beyan etmeleri dahi verebilecekleri en büyük zararlardan bir tanesi. Zaten uzman olan bir ruh sağlığı çalışanı danışanına "bence şunu yapmalısın" asla diyemez. Çünkü bizlerin işi bunu demek değil. Bizim işimiz danışanın kendi manevi kaynaklarını kullanmasını sağlayarak ve bu değişime uyum sağlayabilmesi için yeni beceriler öğretmek ki hayatında total bir değişim olsun. Yoksa danışanlara ne yapacaklarını birebir söylediğimiz zaman onların kararlarından ve de sonuçlarından da BİZ sorumluyuz. Niye mi? Çünkü onların hayatlarını yaşamıyoruz ve yaşamadığımız için de ONLAR için hiç bir karar veremeyiz. Diyelim ki bir kadınla eşi bu sözde uzmana ismine güvenerek geliyorlar ve bu sözde uzman ağzından çıkanı duymadığından dolayı kendi bildiğini okuyarak çifte nasihatlerde bulunuyor ve ofisten çıktıktan sonra çift alakasız bir konu üzerine kavga etmeye başlıyor. Bu sözde uzmanın önermiş olduğu "akıl" sonucunda çift anlaşmazlığa giriyor ve de kavga ediyorlar, şiddet hatta cinayet dahi söz konusu olabilir. Evet bu ekstrem bir örnek kabul ediyorum ama olasılığının dahi olması bile beni ürkütüyor! Kim bunun hesabını verecek? Sözde uzman mı? Onun için ne yaptığını bilmeyen, ticari olan birçok uygulama kullanılarak insanların hayatlarını "değiştirmeye" çalışan bu sözde uzmanlardan mutlaka kaçınmak gerekiyor.

14 Temmuz 2014 Pazartesi

BASIN SAĞLIKTA ŞİDDET HABERLERİNİ SAĞDUYULU ŞEKİLDE İŞLEMELİ


Özgür olması gereken basının, olanları tarafsız olarak aktarırken sağduyuyu da temsil ettiğini dile getiren Amerika Birleşik Devletleri’nde bulunan Mayo Clinic  Tıp Fakültesi Psikiyatri Bölümü Öğretim Üyesi  Dr. Ulaş M. Çamsarı, “Basın sağlıktaki şiddet haberlerine analitik bir şekilde bakarak, tiraj kaygısı olmadan etik değerleri gözeterek, toplum kaygılı bir yayın yapması en ilkeli olanıdır” dedi.

Sağlıkta şiddet haberleri ile ilgili olarak yurt dışında yaşayan hekimler olaylara farklı bir bakış açısından bakarak ele alıyor. Sağlık çalışanlarına karşı uygulanan şiddetin Türkiye’nin son yıllardaki en önemli sorunlarından biri olduğunu belirten Mayo Clinic Tıp Fakültesi Psikiyatri Bölümü Öğretim Üyesi Dr. Ulaş M. Çamsarı, “Cumhuriyet tarihi boyunca hiçbir dönemde sağlık çalışanlarına karşı şiddet bu denli fazla olmamıştır. Bu kadar hızlı bir kötüye gidişin nedenlerinin başında sağlık çalışanlarına karşı devletin tutumunun sertleşmesinin katkısı olduğuna inanıyorum.Sağlığın tüketicisi olan toplumun geneli sağlık sektörünün ekonomisi, sağlık çalışanlarının yaşam ve çalışma koşulları, nitelikleri, yetişme maliyeti gibi konuların detayların habersizdirler. Sosyal devletlerde devlet kurumları sağlığın topluma sunulmasına aracılık ederler, toplum ile sektör çalışanları arasındaki köprü görevi görmelidirler.  Devletin çalışanlarına olan tavrı toplumun sektöre olan bakışını etkilemektedir, bu hem olumlu hem de olumsuz anlamda geçerlidir” diye konuştu. 

Günümüzde ne yazık ki devlet kurumları ile sağlık sektörü çalışanları arasında bir gerilim olduğunu söyleyen Çamsarı, Toplumların davranışlarının, bireylerin davranışlarının kümülatif bir bileşkesi olduğunu dile getirdi.   

Basın Sağduyulu Bir Şekilde  Kendi Objektifinden Görülen Haberleri Vermelidir
“Toplumdaki marjinal saldırganlık da bu gerilimi fırsat bilerek son yıllarda ciddi bir kontrolsüzlük içine girerek toplumda tolere edilebilir saldırganlık eşiklerini  değiştirmiş, eskiden normal karşılanmayan davranışları normalleştirilmiştir” diyen Çamsarı,  sözlerini şöyle sürdürdü: “Bu noktada yazılı ve görsel basın çok kilit bir görev almaktadır. Özgür olması gereken basın olup biteni tarafsız olarak aktarırken bazen önemli bir tarafsız muhakemeyi, sağduyu da temsil eder. Basın haberleri olduğu gibi aktarırken ona bir bakış açısı da kazandıran bir güçtür.  Şiddet haberleri, tüm diğer haberler gibi elbette halka sunulacaktır, sunulmalıdır, bu haberlerin sansürlenmesini savunmak basın özgürlüğünün kendisiyle çelişir. Ancak, basın,  sağduyulu bir şekilde kendi objektifinden görülen haberleri vermelidir, ama unutulmamalıdır ki, olayın bireysel şiddetin münferit örneklerinin ötesinde bir boyutu vardır, o da iktidar sahiplerinin ve devlet kurumlarının politik iklimin getirdiği rüzgarla sağlık çalışanlarına karşı sert ve otoriter bir tutum benimsemesi nedeniyle körüklendiği olasılığıdır, lakin,  aynı toplumun belli bir tarihsel dönemde doktorlara ve sağlık çalışanlarına aniden kötü davranmaya başlamasının psikiyatrik olarak  sadece bireylerin saldırganlaşmasına bağlamak mümkün değildir. Saldırganlığa meyilli bir ortam değişikliği daha makul bir açıklamadır. Çünkü toplumları ve bireyleri saldırganlığa iten psikiyatrik nedenlerin prevalansının (kişilik bozuklukları vb gibi) bu denli kısa zaman diliminde ani bir artış göstermeleri beklenmez.  Benim düşünceme göre,  medya organlarının sağlıktaki şiddet haberlerini analitik bir şekilde, tiraj kaygısı olmadan etik değerleri gözeterek, münferit şiddet olayların gereksiz detaylarını tiraj uğruna ifşa etmeye gayretten öte, olayın oluş nedenlerine ve politik iklimine de odaklanarak, tarafsız,  toplum- kaygılı bir yayın stratejisi izlemesi en ilkeli olanıdır. Bu bakış açısı benimsenirse, zaten şiddetin kendisi ve bireysel örnekleri değil, onun nedenlerine ve ona ortam hazırlayan koşullara  yönelik habercilik kendiliğinden ön plana çıkacaktır.”

12 Temmuz 2014 Cumartesi

HABERLERİ DOĞRULATALIM MI?

Türkiye’de bilim ve sağlık haberciliğinin çoğu zaman en temel gerekliliklerin bile atlanarak yapıldığını söyleyen Doğrulat ekibi,  yeni çalışmalardan bahsedilirken referans eksikliği, çeviri hataları ve hatalı bilgi içerdiğini dile getiriyor. 

Haberlerin doğruluğunun tartışıldığı ve medya okuryazarlığının giderek önem kazanması, farklı sitelerin bu ihtiyacı karşılamak için açılmasını sağlıyor. “Doğrulat” ismindeki site ekibi, haberleri kamuya açık kaynaklar  ışığında objektif şekilde ele alıyor. Haberlerin doğruluğunu irdeleyen ekip,  bu işe gönül vermiş uzmanlardan oluşuyor.

“Doğrulat” ekibi, merak edilen soruları yanıtladı. 

Doğrulat nedir?
Doğrulat, İngilizce terimle “fact checking”, Türkçeye çevirirsek “veri doğrulayan” bir haber sitesi. Haber sitesi olarak bilinen formatın dışında bir yapıda tabi. Mevcut haberleri, kamuoyunda tartışılan bilgileri ve siyasetçilerin demeç ile vaatlerini açık kaynaklardan doğrulama veya yalanlama üzerine kurulu. “Doğrulat, bu formatın Türkiye'de de olması gerektiğini düşünen bir grup insanın kollektif ürünü. 

Kısaca kendinizi tanıtır mısınız?
Farklı alanlarda uzmanlıkları olan bir grubuz. Herkes gönüllü, fonlanma veya reklam kaynaklı bir gelirimiz yok henüz. Sabit bir sayımız yok, bir konuyu işlemeye karar verdiğimizde içimizden biri yeterli değilse o konuya vakıf ulaşabileceğimiz insan kimse ondan katkı istiyoruz. Siyasi bakımdan homojenik değiliz, hatta ne kadar bu bakımdan çeşitlenirsek o kadar iyi olur diye düşünüyoruz. Neticede bu bir yorum değil, bilgi kaynağı. Bilginin doğruluğu veya yanlışlığı önemli, doğru veya yanlış olmasının neye hizmet ettiği değil. 

http://www.dogrulat.com/turkiye-karaciger-naklinde-avrupa-lideri-haberleri/

Neden böyle bir site açmayı düşündünüz?
Türkiye'de habercilik çok kutupçu; propaganda zihniyeti medyanın büyük bölümünde hakim. Bu durum siyasetçilerin de, özellikle iktidar partisi mensuplarının pervasızca yalan söyleyebilmesine olanak sağlıyor. Haberci olmayan hemen hiç kimsenin de bir kaynakta okuduğu haberi acaba tam böyle mi diye beş diğer kaynaktan okuyacak, araştıracak zamanı yok. Zaten böyle yapmasına gerek olmamalı. Doğrulat belli başlı yalan haber ve bilgilerin ya da tam tersi, yalan bilinen ama aslında doğru olanların tarafsız şekilde belgelendiği bir referans kaynağı olmayı amaçlıyor. 

Kimler nasıl doğrulatacak?
İçimizde haberci, hukukçu, ekonomist, akademisyen ve pek çok diğer alandan profesyonel insanlar var. Kim hangi konuya hakimse onu işliyor. Böyle biri yoksa bir diğer insana ulaşıyor, katkısını istiyor ve böylece sayı ve kapasite bakımından genişliyoruz. Doğrulatma işlemi tamamen açık kaynaklara dayanıyor. Mesela işsizlik oranı düşmüştür, düşmemiştir, düşmüştür ama oranlamada göz önüne alınması gereken başka etkenler de vardır. Tahlil yaparak ama yorum yapmayarak, yorum yapılıyorsa da muhtemel tüm ihtimalleri sunarak yazıyoruz. Doğrulatılabilecek ya da yalanlanabilecek bir bilgi veya iddia değilse de eldeki kadarını sunup “yeterli veri yok” diyoruz. 

http://www.dogrulat.com/biyoguvenlik-kurulu-baskan-vekili-gdolu-gidaya-kesinlikle-izin-yok/

Doğrulat gibi siteler ABD’de var mı? 
“Fact checking” daha çok Amerika'da köklü bir habercilik alanı. Basit olarak, politikacıların ifadelerinde ve medya haberlerinde yanlış veya eksik bilgi olduğunda bunu açık kaynaklardan doğrulayan bir habercilik tarzı. En bilinen örneklerinden biri Amerikan İnternet sitesi Politifact; Pulitzer ödülü sahibi. 

Bilim ve sağlık haberciliği açısından ABD ve Türkiye karşılaştırması yapar mısınız?
Türkiye’de bilim ve sağlık haberciliği çoğu zaman maalesef en temel gereklilikler bile atlanarak yapılıyor. Örneğin yeni çalışmalardan bahsedilirken referans eksikliği, çeviri hataları, hatalı bilgi içerme gibi. Haberlerin içeriği de ya konuya uzak kişiler tarafından yazıldığından ya da yeterli editörüyle kontroller yapılmadığından olması gerektiği gibi kontrol edilmiyor. ABD’de de mükemmel olmamakla birlikte bu işin daha büyük bir ciddiyetle yapıldığından ve daha az hata barındırdığını söyleyebiliriz.  Özellikle bilim dili İngilizce olduğu için ABD’li okuyucu en azından çeviri hatalarına maruz kalmıyor, birincil kaynaklara ulaşma imkânına sahip, bizde ise haber kaynağının verdiği bilgiyle yetinilmek durumunda kalınıyor. Doğrulatma kaynakları arttıkça bu problemlerin azalacağını umuyoruz.

11 Temmuz 2014 Cuma

OVER REZERVİNİN AZALMASI DURUMUNDA NASIL BİR YOL İZLENMELİ?

Over (yumurtalık) rezervinin az olması durumunda ne gibi yollar izlenmesi gerektiği ile ilgili bilgi veren Kadın Hastalıkları ve Doğum uzmanı Op. Dr. Cihan Kabukçu, bu konuda merak edilen soruları yanıtladı. 

Kız bebekler doğdukları anda yumurtalıklarında yaklaşık 2 milyon civarında yumurtaya sahiptirler. Ergenlik dönemine kadar kız çocukları hiç yumurta üretmese bile programlanmış hücre kaybı nedeniyle yumurta sayısı 400 bine kadar düşer. 

Ergenlik döneminin başlaması ile her ay yumurta üretilmeye başlanır.  Ergenlikten menopozal döneme kadar yaklaşık 400 ay boyunca her ay yumurta üretilir. Kaba bir hesapla, sadece bir yumurta üretebilmek için her ay yumurtalık havuzundan bin tane yumurtayı harcamaktayız.  Bu nedenle geçen zaman içerisinde yumurtalıkların sahip olduğu yumurta miktarı azalır. 

Over (yumurtalık) rezervi azalması durumunda karşılaşılan durumlarla ilgili Kadın Hastalıkları ve Doğum uzmanı Op. Dr. Cihan Kabukçu, soruları yanıtladı. 

Over (yumurtalık) rezervi azlığında yeni ortaya atılan az doz ilaç ile tedavi şansı ne kadardır?
Günümüzde kadının çalışma hayatında daha çok rol alması,  geç evlilikler ve gebelik planlarının daha ileri yaşlara kayması,  doğal olarak,  anne olmak istenilen ileri yaşlarda kadının daha az yumurta rezervine sahip olmasına neden olmakta. İlerleyen yaşlarda, yumurtalıklarda yumurta rezervinin azalması beklenilen bir durumdur. Fakat bazı kadınlarda yumurta rezervi daha hızlı azalır.  Yoğun sigara kullanılması, genetik özellikler, bağışıklık sistemini ilgilendiren hastalıklar, tiroid hastalıkları, geçirilmiş over cerrahisi rezervin azalmasına neden olan başlıca nedenlerdir.

Yardımcı üreme tekniklerinin uygulandığı tedavilerde elde edilecek yumurtaların kalitesinin iyi olması ve sayıca yeterli olması istenilen bir durumdur. Fakat yumurtalık rezervi az olan kadınlarda, yüksek dozda ilaç kullanmak çok sayıda yumurta üretimi sağlamamaktadır. Ayrıca, yüksek dozda ilaç kullanımı tedavi maliyetlerini artırmakta, her gün yapılan enjeksiyon sayınının fazla olması nedeniyle hastanın konforunu azalmakta ve hastanın stresini artırmaktadır. 

Rezervi az olan hastalarda düşük doz ilaç kullanımı ile daha ılımlı yumurta gelişimi sağlanmaktadır. Hastalar, hem maliyet hem de konfor açısından daha rahat tedavi edilebilmektedir. Gebelik oranları da yüksek doz ilaç kullanılanlarla kıyaslandığında benzer sonuçlar elde edilmektedir. 

AMH ( Anti müllerian hormon) düşüklüğü ne kadar ciddiye alınmalı?
AMH yumurtalıklardan salgılanan bir glikoproteindir. AMH yumurtalıklarda büyümeye hazır yumurta hücrelerinden salgılandığı için, AMH değerleri bize yumurtalıklardaki mevcut yumurta sayısı ile ilgili güvenilir bilgi verir. AMH değerinin 1ng/ml’nin altına düşmesi yumurtalık rezervinin azalmakta olduğunun habercisidir. Bu nedenle düşük AMH değerleri gebelik isteyen kadınlarda mutlaka ciddiye alınmalıdır. AMH testi menstruasyon gününden bağımsız her gün, aç veya tok yapılabilir.

Sık sık tüp bebek yapılması yumurtalık rezervinin erken tükenmesine neden olur mu?
Yumurtalıklar her ay bir tane yumurta üretir. Fakat bir tane yumurta üretebilmek için her ay yaklaşık bin adet yumurtayı harcar. Yumurta gelişim tedavisi uygulanan hastalarda kullandığımız ilaçlar, harcanması planlanan bin adet yumurtadan bir tane değil de daha fazla yumurta üretmeyi amaçlar. Başka bir değişle uygulanan ilaçlar ile bin tane yumurtanın içinden eşik değeri aşan yumurta sayısı artırılmaya çalışılır. Bu nedenle yumurta üretimini artıran ilaçlar erken rezerve azalmasına neden olmazlar.

Rezerv azlığında genel tedavi protokolleri nedir? Uzun tedavi protokolleri rezervi azalan kadınlarda uygun tedavi yöntemi midir?
Yumurtalık rezervi az olan kadınlarda daha özel ve özgün tedaviler kullanmak gerekir. Standart bir tedavi, her rezervi azalan kadına uygulanamaz. Kişinin özelliklerine göre ve ihtiyaçlarına göre tedavi protokolleri belirlenmelidir. Günümüzde yumurta gelişiminde kullanılan ilaçların çeşitleri arttığı için az sayıda yumurta gelişimi için tedavi uygularken, yumurtalıkları daha kolay kontrol edebiliyoruz. Rezervi az olan kadınlarda, tedavi öncesinde yumurtalıkları baskılayan uzun protokolleri kullanmayı tercih etmeyiz. Hastanın mevcut kendi hormonlarına destek olacak şekilde ovulasyon indüksiyonu planlanır. Bazı hastalarda ise kendi adet döngüsü içerisinde ilaçsız ürettiği yumurtalar elde edilerek tüp bebek uygulamaları yapılır.

9 Temmuz 2014 Çarşamba

NÖROENDOKRİN TÜMÖRLERİN TEŞHİS EDİLMESİNDE SIKINTI VAR

Nöroendokrin tümörlerin endokrin fonksiyonları olan organlardan kaynaklandığını ve teşhisinin zorluğu nedeniyle çok sinsi ilerleyip diğer organlara yayıldığını söyleyen Prof. Dr. Metin Özkan, eskiden ileri evrede yaşam sürelerinin çok kısa olduğu bu kanser türünde yeni tedavi seçenekleriyle kanserin stabil tutulabildiğini ve yaşam sürelerinin 5 ila 10 yıl arasında uzatılabildiğini söyledi. 

Nöroendokrin tümörlerin endokrin fonksiyonu olan, salgısal fonksiyonları olan organların hepsinden kaynaklanabileceğini belirten Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Metin Özkan, “Bizim en sık gördüğümüz tipleri daha çok sindirim sisteminden, pankreas, ince ve kalın bağırsaklardan kaynaklanıyor.  Sindirim sistemi organlarından en çok pankreasta karşılaşılıyor. Bunlar aslında yıllardır bilinen bir tümör grubu ama tanı konmasında problem var” dedi. 

Yavaş Seyirli Ama Sonuçları Çok Ciddi
Nöroendokrin tümörlerin çok yavaş seyirli tümörler olmasına rağmen yıllar içinde diğer organlarda çok büyük kitlesel yapılar oluşturabildiğini ifade eden Prof. Dr. Özkan, “Bu tümörler pankreasın bez, endokrin fonksiyon gören kısımlarından kaynaklanıyor. Pankreas sindirimde hem enzimatik bir salgı yapıyor hem de endokrin bir fonksiyon görüyor yani insülin salgılıyor, ona benzer çeşitli hormonlar salgılıyor. Bunlarda daha çok pankreasın kuyruk ve gövde kesiminde yerleşiyorlar, baş kesiminde yerleşmiyor. Bu tümörler aslında çok yavaş seyirli tümörler olmasına rağmen yıllar içerisinde başka organlara çok ciddi sıçrama yapabiliyorlar. Karaciğere sıçrayıp karaciğerde çok ciddi harabiyetler yapabiliyor. Asıl tümör kaynağı pankreas oluyor. Yavaş ilerlemelerine rağmen zaman içerisinde bu tümörler hastayı çok kötü durumlara düşürebiliyorlar. En sık gördüğümüz pankreas, ince bağırsaklar ve kalın bağırsaklar yani sindirim sisteminin bulunduğu kısım” diye konuştu. 

“Teşhis Edilmesinde Sıkıntı Var”
Eskiden Nöroendokrin tümörlerinin tespit edilmesinin çok zor olduğunu söyleyen Prof. Dr. Özkan, şimdi ise bu tümör hücrelerinin yüzeyindeki bazı hedeflerin daha net ortaya konmaya başlandığını söyleyerek, “Patolojik olarak tanınmaları önceleri çok zordu hem de radyolojik olarak görüntülenmeleri ve tespit edilmeleri oldukça zordu. Bu konu çok önemli aslında, burada bu tümör hücrelerinin yüzeyindeki bazı hedefler daha net bir şekilde ortaya konmaya başlandı. Son yıllarda buna dayalı olarak da tedavide ciddi gelişmeler yaşandı.  Özellikle salgı fonksiyonunu yöneten bazı reseptörler var tümör hücrelerin yüzeyinde bunlara karşı geliştirilen ilaçlar var. Bu ilaçlar bu salgı bezlerinin, salgı yapan tümör hücrelerinin fonksiyonlarını bloke ediyorlar. Bunların da uzun etkilileri son yıllarda daha etkin bir şekilde kullanılmaya başlandı. İlk çalışma 2006 yılında ABD’de açıklandı, daha sonra arkasından ikinci bir ilacın büyük çalışması açıklandı. Bundan sonra artık bu ilaçlar rahatlıkla bu tümörü kontrol altına almada ilk basamak tedavi olarak kullanılmaya başlandı” şeklinde konuştu.


“Hedefe Yönelik İlaçlar Yaşam Sürelerini Önemli Oranda Uzattı”
Hedefe yönelik akıllı ilaçlar sayesinde hastalığın artık kontrol altına alınabildiğini ve hastaların yaşam sürelerinin anlamlı bir şekilde uzadığını belirten Prof. Dr. Metin Özkan şunları söyledi:  “Tanısal amaçla bazı testler yapılıyor. Bu reseptörlerin yoğunluğuna bakılıyor. Aynı zaman da patolojik incelemede bunların hızlı çoğalan mı yavaş çoğalan mı oldukları belirleniyor. Yavaş çoğalan cinslerinde daha etkin olduğu biliniyor, hızlı çoğalanlarda fazla etkinlikleri yok, o grupta kemoterapi kullanılıyor. Bunların ardından yeni dönemde akıllı ilaçlarda bu tümörlerde kullanıma girmeye başladı. Tümörün damarlanmasını azaltan ilaçlar tümörde büyüme yolaklarının alt gruplarına etki eden ilaçlar veya çoklu fonksiyon gören ilaçlar. Yani birkaç fonksiyonu bir arada gören ilaçlar bu hastalıkta kullanılmaya başlandı ve bu tedaviler ışığında artık daha etkin bir şekilde hastalık kontrol altına alınabiliyor ve hastalar daha uzun yaşayabiliyor.”

Hücrenin Yüzeyindeki Reseptöre Yapışarak Onu Tahrip Ediyor
En büyük problemin tanı koymakta yaşandığını söyleyen Prof. Dr. Özkan bu kanserin genellikle ilermiş dönemde yakalandığını belirterek, “Tanı koymada aslında fazla şansımız yok. Tümör salgı yapmıyorsa hastalık semptom vermiyorsa başka organa sıçradıktan sonra bize geliyor. O dönemde ilerlemiş oluyor ama bu tümörler yavaş seyirli olduğu için cerrahinin yine yeri var mesela tümör yükünü azaltan cerrahi. Tümörün hepsini çıkarmasanız bile önemli bir kısmını bile çıkarmak hastalığın kontrolüne katkı sağlıyor. ilaçların gidip bu tümör hücrelerini tahrip etmesi sağlanıyor. Tümörün üzerine yapışarak radyo terapiye, ışın tedavisine benzer etkinlik yapan moleküller yerleştiriliyor. Hastanın vücuduna verildiği zaman gidip hücrenin yüzeyindeki reseptöre yapışarak onu tahrip ediyor. Bunların hepsi hedefe yönelik tedavi olmuş oluyor. Bu kadar ileri evre olan kanserlerde uzun dönem yaşan şansı hiç yokken şuan çok ileri evre olmalarına rağmen hastalar 10 yıl, 5 yıl, 7 yıl yaşama şansı bulabiliyor” dedi.

“Bu Konuda Uzman Eksikliği Var”
Yaşanan en büyük sıkıntının ise özelleşmiş merkezler dışında bu kansere tanı konmasının zorluğu olduğunu söyleyen Prof. Dr. Metin Özkan, “En büyük sıkıntı burada oluşuyor. Bu tümörlerin tespitinde birileri bir şeyler görüyor gördükten sonra hastayı daha ileri merkezlere sevk ediyorlar. Gerek Türkiye’de olsun gerek dünyada olsun böyle özelleşmiş merkezler dışında bu hastalığa yaklaşımda çok fazla tecrübe yetersizliği var. Fakat biz Erciyes Üniversitesi olarak bu konuda referans merkezlerden birisiyiz” şeklinde konuştu. 

7 Temmuz 2014 Pazartesi

SAĞLIKTA ŞİDDET SONA ERSİN!

Sağlıkta Şiddet Haberi Nasıl İşlenmeli?

Sağlıkta şiddete karşı sağlık çalışanlarının simgesi olan Dr. Ersin Arslan’ın abisi Erkan Arslan, “Medya mensupları, sağlıkta şiddet haberi yaparken, okuyucuya şunu sormalı; “Eğer sizin kardeşiniz doktor olsa ve o tedavi edip yardım ettiği hastadan ya da yakınından şiddet görse ne düşünürsünüz?”

Görev yaptığı hastanede bir hasta yakını tarafından öldürülen Dr. Ersin Arslan, sağlık çalışanlarına yönelik şiddetin sembol ismi haline geldi.

17 Nisan 2012 tarihinde Gaziantep Avukat Cengiz Gökçek Devlet Hastanesi’nde Göğüs Cerrahisi olarak görev yapan Dr. Ersin Arslan, ölen bir hastanın torunu tarafından bıçaklanarak öldürüldü. Olayın ardından Arslan’ın ismi Sağlık Bakanlığı kararıyla görev yaptığı hastaneye verildi.

Halkın Empati Kurması Sağlanmalı
Sağlıkta şiddete karşı sağlık çalışanlarının simgesi olan Dr. Ersin Arslan’ın abisi Erkan Arslan yapılan haberlerden nasıl etkilendi? Bu yaşananlar olurken, en yakınları haberleri izlerken neler hissetti? Erkan Arslan, sağlıkta şiddet haberleri ile ilgili şunları söyledi: “Medya mensupları, sağlıkta şiddet haberi yaparken, okuyucuya şunu sormalı; “Eğer sizin kardeşiniz doktor olsa ve o tedavi edip yardım ettiği hastadan ya da yakınından şiddet görse ne düşünürsünüz?” Halkın empati kurması sağlanmalı.”

“İdarecilerden Hesap Soramıyorlar En Kolay Ulaştığı Sağlık Çalışanına Şiddet Uyguluyorlar”
Şiddet haberlerinin yayınlanmasının şiddet olaylarının oranlarını artırdığını kaydeden Arslan, “Türk Milleti'nde şöyle bir durum var, önceden sağlık konusunda hiç etkisi olmayan insanlar şimdi kendisi idarecilerden hesap soramıyor ve en kolay ulaştığı doktora ve diğer sağlık çalışanlarına şiddet uyguluyor” dedi. 

“İnsanları Aşağılayan Sağlık Çalışanıyla, Derdine Derman Olanı Aynı Kategoride Tutmamalı”
Şiddet vurgulanmadan şiddet haberinin işlenmeyeceğini dile getiren Arslan, “En azından basın bunu doğru ele almalı. Ersin öldü burada ulusal basından birisi, Ersin’in eşine şu soruyu soruyor: “Hamileydiniz değil mi?” Yani basının bakış açısını siz düşünün. Medya doğruları yazmalı. İnsanların hakkını yiyen ve aşağılayan sağlık çalışanıyla, derdine derman olan sağlık çalışanını aynı kategoride tutmamalı. Gerçekleri doğru şekilde yansıtmalı” şeklinde konuştu. 

6 Temmuz 2014 Pazar

ŞİDDETİ HAKLI GÖSTEREN, ÖZENDİREN YA DA KIŞKIRTAN YAYIN YAPILMAMALI

Sağlıkta Şiddet Haberi Nasıl İşlenmeli?

“Halkın bilgi edinme hakkı var” denilerek şiddeti haklı gösteren, özendiren ya da kışkırtan yayın yapılmaması gerektiğini belirten Anadolu Üniversitesi İletişim Fakültesi Basın ve Yayın Bölümü Bölüm Başkanı Prof. Dr. Erkan Yüksel, “Toplumsal sorumluluk anlayışı içerisinde hareket edilerek haber vermenin ötesine geçmeden ve haber şiddeti üretmeden haber yapılmalı.” dedi.


Sağlıkta şiddet artarken bu konuda yapılan haberler mercek altına alınıyor. Haberler şiddet olaylarını nasıl etkiliyor? Haber işlenirken nelere dikkat edilmeli?

Medyada şiddet konusuna toplumsal şiddet olgusunu de kapsayacak şekilde bir bütün olarak bakmak gerektiğini belirten Anadolu Üniversitesi İletişim Fakültesi Basın ve Yayın Bölümü Bölüm Başkanı Prof. Dr. Erkan Yüksel, şunları söyledi: “Günümüzde şiddet, insan olma bilincinin gelişmesiyle paralel bir şekilde artık giderek daha fazla oranda reddedilmekte ve karşı çıkılmakta olan bir tutum, tavır ve davranış şekli. Artık şiddeti yalnızca bir davranış olarak da tanımlamıyoruz. Tavır ve tutumlardaki şiddeti de şiddet olarak tanımlayabiliyoruz. Gazetecilik alanında da medeniyet çizgisi artık barış, demokrasi, insan hakları ve insanlığın evrensel değerlerinden oluşuyor. Bu doğrultuda basın ya da medya etiği alanındaki ilkeler ele alındığında da açıkça şiddet kınanıyor. Örneğin Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin Gazetecinin Hak ve Sorumlulukları Bildirgesinde gazetecinin temel görev ve ilkeleri tanımlanırken 3’üncü maddede “Gazeteci; her türden şiddeti haklı gösterici, özendirici ve kışkırtan yayın yapamaz.” deniliyor. Bu madde temel bir değer olarak ele alındığında gazetecinin “halkın bilgi edinme hakkı” kavramı çerçevesinde yaptığı savunuyu da yeniden yorumlamak ve değerlendirmek gerekiyor. Dolayısıyla “halkın bilgi edinme hakkı var” denilerek şiddeti haklı gösteren, özendiren ya da kışkırtan yayın yapılmaması gerekiyor. Sanırım şimdiki sorunlardan biri ise “şiddeti haklı göstermek”, “özendirmek” ya da “kışkırtmak” kavramlarının farklı yorumlarından kaynaklanıyor. Neyin şiddeti haklı gösterdiği, neyin özendirdiği ya da neyin şiddeti kışkırttığına ilişkin yorumlar farklılaşabiliyor. Burada devreye toplumsal şiddet olgusu ve algısı da giriyor. Konuyu bunlardan ayrı düşünmek imkansız. Yine bir başka sorun ise farklı kültür, bilgi ve eğitim seviyelerindeki okuyucuların ya da medya izleyicilerinin bir haberi nasıl algıladığına bağlı olarak da bu kavramların karşılıkları değişebiliyor. Yani bir kişi bir haberi okuduğunda o haberin anlamı farklı olurken bir başka kişi aynı haberi okuduğunda değerlendirmesi ve algılaması farklı olabiliyor. O halde bir haberin nasıl yayımlandığı kadar o haberin nasıl algılandığının da dikkate alınması gerekiyor. Gazetecinin bir başka sorumluluğunun da bu olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla konunun içinden çıkmanın o kadar da kolay olmadığını söylemek lazım.”

Medyada Şiddet Gösterimi Şiddeti Yaygınlaştırmakta mıdır?
Prof. Dr. Yüksel, “Şiddet haberlerinin yayınlanması bu oranı artırıyor mu?” sorunun yanıtının İletişim literatüründe “medyada şiddet gösterimi şiddeti yaygınlaştırmakta mıdır?” şeklinde ele alındığını dile getirdi. Prof. Dr. Yüksel, iletişim literatüründe medya ve şiddet konusunda farklı görüşler olduğunu belirterek şu bilgileri verdi: 

“İlk hipotez, “katarsis”; yani “arındırma”. Buna göre televizyonda şiddet izlemek, saldırganlığın başkası tarafından açığa vurulması yoluyla azaltmaktadır. Dolayısıyla kişiler televizyonda şiddet görüntülerini izledikçe, içlerindeki saldırganlık başkası tarafından açığa vurulduğu ya da eyleme getirildiği için bu tür davranışların azaldığı görülmekte. Diğer hipotezlerde ise bu görüşün tam tersi savunulmakta ve televizyonda şiddet seyretmenin gerçekte saldırgan davranışların artmasına öncülük ettiği ileri sürülmekte. 

Çocuklar Televizyondaki Kahramanları Rol Modeli Olarak Alıyor
“Taklit” hipotezine göre, insanlar saldırgan davranışları televizyondan öğrenmekte ve daha sonra kendi hayatlarında yeniden saldırgan davranışlar üretmekte. Eş deyişle insanlar televizyonda gördükleri şiddet davranışlarını gerçek yaşamda taklit etmekte ve uygulamakta. Sanırım ilkokul çağındaki çocuklara “büyüyünce ne olacaksın?” diye sorulduğunda “Polat Alemdar” ya da “Memati olacağım” yanıtını vermelerinin nedeni belki de budur. Çocuklar televizyondaki kahramanları rol modeli olarak almakta ve onlara öykünmekte. Geçmişin Cüneyt Arkın ya da Bruce Lee taklitlerinin yerini günümüzde çoğunlukla bu tür televizyon karakterlerinin aldığı da söylenebilir. Çizgi filmler üzerine yapılan araştırmalar da benzer bulgulara sahip. 

Televizyonda Şiddet Gösterimi İnsanların Şiddet Davranışlarını Normal Bir Şeymiş Gibi Algılamasına Neden Oluyor
Diğer görüş ise “engellememe”. Buna göre televizyonun insanların diğerlerine karşı olan saldırganca davranışlarına engel olmasını azaltmaktadır. Dolayısıyla televizyondaki şiddet, diğer insanlarla ilişkide şiddetin kabul edilebilir bir yol olduğu şeklinde genel bir kural öğretebilmektedir. Eş deyişle televizyonda şiddet gösterimi insanların şiddet davranışlarını yaşamın bir parçasıymış gibi ya da normal bir şeymiş gibi algılamalarına ve şiddetin bu şekilde yayılmasına neden olmaktadır. Genel olarak özetlemeye çalıştığım iletişim literatüründe bu konularda yapılmış pek çok çalışmadan söz etmek mümkün. 

Şiddet Ve Saldırganlık Arasındaki Karşılıklı İlişki Pozitiftir
Bir de yurt dışından bir araştırma raporundan söz edeyim: Medyada şiddet konusuna ilişkin 1972 yılında ABD Halk Sağlığı Başkanlığı Danışma Komitesi, televizyon ağlarını temsil eden üyelerin de etkisiyle “yumuşatılmış” bir rapor hazırlamış ve daha sonra, aynı raporun “güncelleştirilmiş hali” olarak ifade edilen 1982 yılında Akıl Sağlığı Ulusal Enstitüsü’nün raporu yayımlandı. Bu raporda şöyle deniliyor: “10 ya da daha fazla yıldır süren araştırmadan sonra, araştırma komitelerinin pek çoğu arasındaki görüş birliği, televizyonda şiddetin, programı izleyen çocuk ve gençleri saldırgan davranışlara yönelttiğidir. Bu sonuç laboratuvar deneyleri ve anket çalışmalarına dayanmaktadır. Tabii bütün çocuklar saldırganlaşmaya başlamaz, ancak şiddet ve saldırganlık arasındaki karşılıklı ilişki pozitiftir. Büyüklük olarak televizyonda şiddetin, ölçülen diğer davranışsal değişkenler kadar saldırgan davranışla da kuvvetle karşılıklı ilişkisi vardır.”

Şiddet Haberiyle de Şiddet Üretilmemeli
“Şiddeti vurgulamak” ifadesinin altını çizen Prof. Dr. Yüksel,  “Birisi birine şiddet uyguladı” diye haber yapılabileceğini, darp etmek, yaralamak, tehdit etmek ve zarar vermenin bir haber konusu olduğunu kaydetti. Prof. Dr. Yüksel, “Bunlar gibi “fiziksel şiddet” dışında artık “duygusal şiddet”, “sözel şiddet”, “cinsel şiddet” ya da “ekonomik şiddet” gibi şiddetin farklı türlerinden de söz ediyoruz. Bunların da haber yapıldığını görüyoruz. Hatta kimi zaman sanki şöyle bir algı da hissediliyor: Şiddet varsa haber var, şiddet ne kadar büyükse haber de o kadar büyük. Ancak başta da belirttiğim gibi bu algının sorunlu olduğunu ve şiddet konusunda haber yaparken temel değerlerin “şiddeti haklı göstermemek”, “özendirmemek” ve “kışkırtmamak” olduğunu bilmemiz gerekiyor. Bunun da kullanılan sözcükler, kurulan cümleler ve gösterilen görüntülerle yakından ilgili olarak değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Ayrıca günümüzde bu kavramlara yeterince önem verilmediğinden olmalı ki artık medyada şiddet gösteriminin de bir tür şiddet yarattığından ve şiddeti körüklediğinden söz etmek lazım. Yani aynı görüntüyü tekrar tekrar göstererek de bir başka tür şiddet sahnelenmiş oluyor. Bu da şiddet haberiyle üretilen haber şiddeti oluyor.” diye konuştu. 

Toplumsal Sorumluluk Anlayışı İçerisinde Hareket Etmeli
Ayrıca basının kriz anına yönelik özel bir duruş sergilemesi gerektiğini kaydeden Prof. Dr. Yüksel, “Ben kişisel olarak medyanın her zaman toplumsal sorumluluk anlayışı içerisinde hareket etmesinin daha doğru olacağı kanaatindeyim. Kriz anlarında da yine toplumsal sorumluluk bilinci ile bir değerlendirmede bulunulmalı. “Kriz haberciliği” bizim fakültemizde bir ders olarak okutuluyor. Bu alanda fakültemizde yapılan lisansüstü tezler de söz konusu. Ancak yine genel olarak özetleyecek olursam; öncelikle kriz durumlarında gazeteciliğin temel ilkelerinden uzaklaşılmamasında ve bu ilkelerin belki de yeniden hatırlanmasında yarar görüyorum. Olayın psikolojik baskısı altında muhabir ya da spikerlerin ya da yayın yönetmenlerinin ezilmemesi ve sağduyularını yitirmemeleri de önemli. Duygusal ve önyargılı olmamaya gayret göstermeliler. Bu anlamda kullandıkları dil, anlatım biçimi, sözcük ve cümle yapılarına özen göstermeliler. Söyledikleri sözler kadar kullandıkları jest ve mimiklerin de kamuoyu tarafından değerlendirileceğini bilmeliler. Bu doğrultuda yapılan yayının kamuoyunda nasıl bir algı yaratacağının ve sonuçlarının da düşünülmesinde yarar var. Kamu yararı ve zararının sürekli gözetilmesi gerektiğini düşünüyorum. “Haber vermenin” ya da “bilgi vermenin” ötesine geçilip geçilmediği de ayrıca değerlendirilmeli. Dolayısıyla toplumsal sorumluluk anlayışı içerisinde hareket edilerek haber vermenin ötesine geçmeden ve haber şiddeti de üretmeden haber yapılmalı. Bu tür sorumlu haberler örnek gösterilir ve teşvik edilirse medyada kimi zaman dikkati çeken yanlış tutum ve algıların da değişebileceğini düşünüyorum.” şeklinde konuştu.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...