15 Aralık 2012 Cumartesi

SAĞLIK PSİKOLOJİSİNDE MEDYANIN ÖNEMİ ELE ALINDI


Sağlık Psikolojisi hızla gelişen bir disiplin.  Sağlığın bulunduğu her alanın içerisinde psikolojik bir boyutun olduğunu artık modern tıp da kabul ediyor. Fatih Üniversitesi Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi ve Sempozyum Koordinatörü Yrd. Doç. Dr. N. Linda Fraim tarafından düzenlenen Sağlık Psikoloji Sempozyumuna konuşmacı olarak katıldım.

İletişim Uzmanı Şükrü Kara, Beykent Üniversitesi İletişim Fakültesi öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Müge Demir  ve Kadınca Dergisi İmtiyaz Sahibi Oya Demirtok ile Medya ve Sağlık İletişimi oturumunda konuşma yaptım.




Sunumumda sağlık haberciliğinde dikkat edilmesi gerekenler üzerinde durdum. 


Sunum sonunda plaket aldık.




4 Aralık 2012 Salı

SAĞLIK HABERCİLİĞİ DERSİ ÖNEMLİDİR!


Öğr. Gör. Asuman Kaya 'nın davetiyle Anadolu Üniversitesi İletişim Fakültesi Sağlık Haberciliği dersine  katıldım. 



Yazılı, görsel ve sosyal medyada sağlık haberciliği üzerine sunum yaptım.


Sağlık Haberciliği üzerine çalışmayı hedefleyen arkadaşlar olduğunu görmek güzel.


Yakın zamanda sunumu  paylaşacağım. 


Anadolu Üniversitesi İletişim Fakültesi Sağlık Haberciliği dersine davet için Prof. Dr. Erkan Yüksel ve Öğr. Gör. Asuman Kaya’ya çok teşekkür ederim.

17 Kasım 2012 Cumartesi

AŞKI BEYNİNİZDE HİSSEDİN – 3


Aşkın insan psikolojisindeki temelleri neler? Aşk bir bağlılık mı yoksa bağımlılık mı? Ayrılığı yıkım olarak görenler nasıl davranıyor? Hormonlar nasıl etkiler? Aşk hayatında anne-bebek ilişkisi derin yaralar açar mı?


Bilim dünyası aşık olduğumuz sırada beynimizde neler oluyor, kimlere aşık oluyoruz, kıskanma ve sadakatsizlik nasıl ortaya çıkıyor sorularına cevap bulmaya çalışıyor. Başta evrimsel psikoloji ve evrimsel antropoloji olmak üzere birçok alanda bu konularda çalışmalar yapılıyor. Aşıkken beynimizde olanlarla ilgili bulgulara sonra geleceğim, diğer alanlardaki çalışmalar konusunda merak edilenleri ele alıyoruz.

Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi Psikiyatri Bölümü Eğitim ve İdari Sorumlusu Prof. Dr. Erol Göka, şu bilgileri verdi: “Kimlere aşık oluruz? Bize mekansal olarak yakın olanlara, bize benzeyenlere, ancak bu benzerlik fizikselden ziyade, beğeni ve hobi düzeyinde bir benzerlik. Yoksa fiziksel benzerliği olanların muhtemelen genetik havuzları da benzer olacağından evrim bunu istemiyor, bizi her zaman çeşitliliğe yönlendiriyor. Fiziksel olarak çekici bulduklarımıza, fiziksel çekicilik ölçütleri kültürlere göre değişiklik gösterse de, genel olarak erkekler kadınlarda iri gözler, küçük çene, küçük burun, büyük gözbebekleri, büyük bir gülümsemeyi; kadınlar erkeklerde iri göz, geniş çene, kemikli bir yüz yapısı ve büyük bir gülümsemeyi çekici buluyorlar. Ayrıca yüz başta olmak üzere simetrik bedensel özellikler, büyük olasılıkla simetri sağlıklılık işareti olarak yorumlandığından sağlıklı nesil meydana getirme dürtüsünün etkisiyle, hem erkekte hem kadında çekiciliği arttırıyor.  Fiziksel olarak farklı olana yani esmerin sarışını sarışının esmeri, çekici bulmasında olduğu gibi karşı cinsin fiziksel olarak bizde olmayan özelliklere sahip olanlarını çekici bulmamız daha yüksek olasılık, bu da genetik çeşitliliğin sağlıklı nesil ihtimalini artırmasıyla ilgili.

Kadınlar ve Erkekler İlişkilerde Ne Arıyor?
Kadınlar, evlenecekleri erkeklerde kaynaklarını kendilerine ve çocuklarına yatırabilecek, fiziksel olarak güçlü, iyi birer baba olabilecek, maddi olarak aileyi refah içinde yaşatabilecek özellikler arıyorlar. Erkeklerin kadınlarda aradıklarıysa güzellik, gençlik gibi daha çok sağlığa ve üretkenliğe yönelik işaretler oluyor. Ama bunlar daha çok uzun süreli ilişkiler için geçerli, kısa süreli ilişkilerde ve sadakatsizlik de durum biraz daha farklı. Sadakatsizliğe daha çok erkeklerde rastlanıyor, çünkü erkekler soylarının devamını istiyor. Kadınları ise sadakatsizliğe daha iyi niteliklere sahip bir eş bulma ümidi veya bu ilişkilerde alacakları mücevherler, hediyeler itiyor.


Kadınlar Kıskançlık Duygularını Kolay Kabul Ederken, Erkekler Daha Çok İnkar Ediyor
Kadınlar kıskançlık duygularını genel olarak daha kolay kabul ederlerken, erkekler daha çok inkar etme eğiliminde oluyor. Kadınların en çok eşlerinin başka bir kadına aşık olmasını, erkeklerinse en çok, eşlerinin başka biriyle cinsellik yaşamasını kıskandıkları; böyle durumlarda kadınların daha çok kendilerini, erkeklerinse üçüncü kişiyi ve eşlerini suçladıkları bulunmuş.

Aşkta Kıskançlık Nedenleri
Kıskançlığın nedeni, evrimsel olarak sadakatsizliğe ve çok eşliliğe yatkın oluşumuza karşı geliştirdiğimiz bir mekanizma oluşu. Kadın ve erkelerin kıskançlıkları da farklı çünkü anne çocuğun kendisine ait olduğundan yüzde yüz eminken bu durum erkek için her zaman şüphelidir. İşte bu yüzden erkekler eşlerinin cinsel sadakatine daha fazla önem verirler, kadın içinse önemli olan kendisine ve çocuğuna güçlü bir baba bulabilmek ve aile kaynaklarının bölünmemesi olduğundan cinsel değil duygusal sadakat daha ön plana çıkar.

Aşk Tanımlanamaz mı?
Bugünkü bilimsel bakışla aşkı anlayabileceğimizi sanmıyorum. Tüm bu söylenenler elbette emek ürünü, çok çaba sarf edilmiştir, bu kadar sözü söyleyebilmek için. Ama yöntem yanlış olunca, ulaşılan sonuçlar da yanlış, en azından eksik olacaktır. Bazı araştırmalardan elde edilen bilgiler, insan ilişkilerinde bedenimizde, beynimizde olup bitenleri anlamak açısından işe yarayabilir ama bu bilgileri “aşk” budur diye yorumlama imkanımız yoktur. Böyle araştırmalarla aşkın gerçekliğini ortaya serme iddiası, konuşmada işe yarayan tüm organları, ağzı, dili, burnu, boğazı, enine boyuna inceleyerek sonunda ortaya çıkan sonuçların, insanın dil yeteneği keşfedildi diye sunulması kadar abestir.

“Aşk”la İlgili Keşif Yaptığımızı İleri Süremeyiz
Elbette aşk yaşantımız sırasında bedenimizde, beynimizde farklı şeyler oluyor, farklı kimyasal işleyişler gündeme geliyor, buna kim itiraz edebilir. Öfkelendiğimizde, hiddetlendiğimizde bedenimizdeki, beynimizdeki değişiklikleri hepimiz yaşar biliriz. Buna rağmen öfkeli, hiddetli iken yaşadıklarımızın ölçülüp biçilmesi bizi neyin bu kadar öfkelendirdiği hakkında hiçbir bilgi vermez. Aynı şekilde birbirilerine kur yapan, cinsel ilişki öncesi hayvanların veya aşık olduklarını iddia eden insanların bedenlerindeki, beyinlerindeki değişikliklerin izini sürerek saptadıklarımızdan yola çıkıp “aşk”la ilgili keşif yaptığımızı ileri süremeyiz. Yok yok süreriz aslında, herkesin her şeyi pervasızca ileri sürebildiği bir dünyada niye süremeyelim ki! Ama bu yaptığımız bilim olmaz. Fast foodlarda yenilenlerle mükellef geleneksel sofra yemekleri arasında nasıl fark varsa, birbirine kafiyeli sözleri uydurup uydurup söylemekle hakiki şiir arasında nasıl fark varsa, banal serüven anlatıcısının yazdıklarıyla kaliteli roman arasında nasıl fark varsa, bu safsatalarla gerçek düşünce ürünleri ve bilimsel eserler arasında da o kadar fark vardır.

Aşk Kapıyı Ne Zaman Çalar?
Bugün bilim dünyasında aşk araştırmaları insanın temel varoluşsal özelliklerini ihmal edilerek yapılıyor. İnsan varoluşunu doğru dürüst tanımayınca uygun bir yöntemle konuya yaklaşamıyoruz. Bize göre aşk, yani tutkularımızı birine yapıştırmamız, onun bizim için “vazgeçilmez öteki” haline getirmemiz, kendi varoluşumuzun ağırlığı altında ezilmeden varolabilmemiz, başkalarına olan mecburiyetimizin tek bir kişi üzerinden, üstelik belli ölçülerde iyilik vadeden bir duygu durumla sürdürülebilmemiz içindir. “Vazgeçilmez öteki”, hayatı iyi bir beste dinler gibi yaşamak için bize sunulan bir olanaktır. Bu nedenle aşk yaşantısı, her insanın başına her zaman gelebilecek, gelmesi için can attığımız bir durumdur. Ama gelip gelmeyeceği, gelecekse ne zaman geleceği belli değildir, üstelik tüm bunlar hiç elimizde değildir. Neden aşık olduğumuzun ya da ol(a)madığımızın bu nedenle, gündelik hayatımızda hep bunu karşımızdakinden beklesek de, pek öyle açıklaması yapılamaz.

Anne-Bebek İlişkisi, Daha Sonraki Tüm İlişkileri İçin Bir Temeldir
Yine bize göre aşkın kökeni, bütün zamanların aşkı olan anne-bebek ilişkisinde aranmalıdır. İnsanın ilk ilişkisi, daha sonraki tüm ilişkileri için bir temeldir. Bebeğin annesiyle ilişkisi, topyekun ve kendine özgüdür. Anne ve bebek, kelimenin tam anlamıyla bir birim oluştururlar, başka hiç kimseye, hiçbir şeye alan tanımayan bir tekli varoluştur onların birimi. Anne, bebeğin yaşaması, var kalabilmesi için mutlak zorunluluktur; bebek de anne bedeninin meyvesidir açık bir haz kaynağıdır. İkisi için de bu ilişkinin böylece kalması, dışarıdakilerin aralarına karıştırılmaması için yoğun ve anlaşılabilir bir talep vardır. Ancak her iki tarafın yoğun talebine rağmen bu birimin, bu orijinal biçimi tamamen kapsayıcı ve özgün ilişkinin yok olması kaçınılmazdır. Araya üçüncü kişi, baba, eninde sonunda girer. Babanın araya girişinin en açık göstergesi, bebeğin dili, “Babanın adı”nı öğrendiği an ortaya çıkar. İşte bu vakitten sonra hep daha çok istenecek olmasına rağmen tatmini imkansız kalacak, ölene kadar bize eksikliğini hissettirecek olan arzunun, daha doğrusu eksik arzunun kökeni anneyle olan bu dil-öncesi, henüz bebek konuşmaya başlamadan sembiyoz (ortak yaşam)un bir biçimde bozulmasıdır. Bundan böyle hep bu dil-öncesi sembiyozu, annemizle içli dışlı ilişki zamanlarımızı arar dururuz. Sürekli orijinal anneyle yaşadığımız günlerin, yitik zamanların peşindeyizdir, arzumuzu tatmin etmek için sarıldığımız her şeyi, tüm sevgililerimizi bu orijinal partnerimizle kıyaslarız.  Ama onu öylesine kesin biçimde kaybetmişizdir ki, orijinal sevgi nesnemiz olan annemizle her an sarmaş dolaş olsak bile, bir daha asla geri gelmeyecektir. Dilin, simgesel olanın, kelimelerin dünyamıza girmesiyle birlikte, şeylerin gerçekliği ilelebet yitirilmiştir. İlerlemek, yürümek, insan olabilmek için doğayı tümüyle arkanda bırakmak zorundasındır. Annemizle birlik, bütünlük zamanından bize, geriye yalnızca arzu kalır. Bu nedenledir arzunun sürekli değişip durması, hiçbir zaman tatmin olmaması. Gerçekten istediğin ebediyen kaybolmuş olan birliktelik hissi, bir zamanlar var olmuş olan bütünlüğün hazzıdır… Evrensel yaratıklar içinde en tutkulu olan ve en çok arayanın insanoğlu olduğu şüphe götürmez. Bu tutkunun kaynağı, anneyle bebeklik zamanlarımızı tekrar keşfetmeye çalışan yorulmak bilmez arzudan başka bir şey değildir. Arzumuz, ruh halimize yeteneğimize göre herhangi bir biçim alabilir; şiir yazar, müzik dinler, katedraller inşa eder ve öteki gezegenlere uçarız.

Aşk Zamanla Değişir mi?
Aşk çalışmalarında son zamanlarda revaçta olan konulardan birisi de aşk yaşantısının beyin görüntüleme teknikleri sayesinde bilimsel resmini çekebilme. Aşkın bilimsel resmini çekme iddiasıyla birçok çalışma yapılıyor. Bunun için önceleri Beyin Elektrosu (EEG) kullanılırdı, şimdilerde fonksiyonel bir Manyetik Rezonans Görüntüleme (fonksiyonel MRI; Magnetic Rezonans İmaging) cihazı kullanılıyor. Bu cihazlarla aşk incelemeleri çoğu kez deneklere aşık olduğunu söylediği kişinin resminin gösterilmesi esnasında ortaya çıkan beyin değişikliklerini saptama esasına göre yapılıyor. Farklı etnik gruplarda, farklı yaşlardan ve cinsiyetlerden deneklerde hep dopamin salınımından sorumlu olan kaudat çekirdek etrafında aktivite artışı saptanıyor. Araştırmacılar, yeni veya henüz kısa bir süreden beri aşık olanların beyin aktiviteleri ile 2-3 yıldır aşık olduğunu söyleyen beyin aktiviteleri arasında da farklılık olduğunu söylüyorlar ve bunu aşkın zamanla değiştiğini, şiddetli yaşanan duyguların yerini zamanla karşılıklı anlayış ve sağlıklı iletişime bıraktığını düşünüyorlar. 

Aşık, Sevdiğinin Yüzüne Bakarken, Beynin Zevk ve Ödül Merkezleri Etkinleşir
Aşık, sevdiğinin yüzüne bakarken, beynin zevk ve ödül merkezleri tegmentum ve kaudat çekirdek çok etkinleşir. Bu bölgeler, dopamin nörotransmiterinin alıcılarının yoğunlaştığı merkezlerdir…
Dopamin” yüksek enerji, yoğun dikkat ve ödül alma motivasyonuyla ilişkilidir. Bu da aşık olduğumuzda neden kendimizi zinde, risk almaya hazır ve cesur hissettiğimizi açıklar…

Aşk bizi zinde kılsa da, araştırmacılar, aşkta, tıpkı endişe ve depresyon hastalıklarında olduğu gibi, beynimizdeki bir başka nörotransmitter olan ve mutluluk hormonu diye bilinen serotonin’in düşüklüğünden bahsediyorlar. Demek ki, birinden aşkımıza karşılık alamadığımız veya sevdiğimizden çelişkili davranışlar gördüğümüzde niçin dünya başımıza yıkılmış gibi hissettiğimiz ortadadır: “Serotonin” düşüklüğü…

Stres ve kaygı sırasında norepinefrin hormonu artıyor, norepinefrin hormonu da aşkı ve tutkuyu artırıyor. Çok sevdiğimiz, üzerine titrediğimiz sevgili, eğer ki kendisini çekiyor, bize acı çektiriyorsa, ona olan sevgimizin daha da büyüyüp takıntı haline gelmesinden işte bu “norepinefrin” sorumlu…

Dopamin ve norepinefrin, hoşlandığımız kişiyi gördüğümüzde niçin yüzümüzün kızarıp, kalbimizin hızlı çarptığını da açıklar. Dopamin yoğun çekim duyduğumuz kişiyi gördüğümüzde iyi hissetmemize neden olur, heyecanlanmamız ise, norepinefrin’in “adrenalin” salgısını uyarmasına bağlı. Bu kimyasallar sayesinde yüzümüzün kızarması da aşk açısından fena bir durum değil. Zira heyecandan yüzü kızarmış kadın görüntüsü, erkekler tarafından daha çekici bulunmalarını sağlıyor…

Aşkta “oksitosin”in de çok önemli olduğu söyleniyor.

Eşlerin birbirlerine karşı bağlılık duyguları geliştirebilmeleri ise, sakinlik, düşük kaygı düzeyi ve rahatlıkla ilişkilendirilen “endorfin”e bağlı…

Oksitosin, daha çok kadınların cinsel ve annelik dahil toplumsal davranışlarında söz sahibiyken, erkek cinselliği vazopresin hormonunun denetiminde. Kadınlara kur yapma, güç gösterisi, erkekler arası rekabet ve saldırganlık hep “vazopresin” hormonu düzeyimizle alakalı…

Beyinde, amfetamin’e çok benzeyen bir madde olan, “feniletilamin”in tetiklenmesi, paraşütle atlamak gibi heyecan verici olayların, çikolata yemenin yanı sıra,  göz göze gelmek ve el ele tutuşmak gibi basit aşk davranışlarıyla bile olabiliyor. Bu yüzden aşıklar birbirlerine armağan vermek istediklerinde ilk çikolata akıllarına geliyor. Aşk yaşantısı sırasında kalp atışlarının hızlanması, ellerin terlemesi, zor soluk alıp verme, iştah kaybı, uykusuzluk gibi tepkiler de beyinde yüksek dozda “feniletilamin” salgılanmasına bağlı olduğundan bu maddeye artık “aşk molekülü” adı veriliyor…

Bilimsel araştırmalar, kimlere aşık olduğumuz, olacağımız konusunda feromonların işin işine karışmış olabileceğini belirtse de bu konuda net bilgiler yok. Feromonların ve/veya kokunun eş seçimindeki etkisini araştıran çok bilinen araştırmaların birinde, İsveçli araştırmacı, 44 erkeğe birer tişört vererek bunları iki gece boyunca giymelerini ve bu sürede kokulu sabun ve kozmetik kullanmamalarını istemiş. Önceki deneylerde farelerin, bedenin yabancı hücreleri saptayıp yok etmesine yarayan kimyasalların üretiminde rol oynayan “MHC genleri” anne ve babada ne kadar farklıysa bağışıklık sistemin o kadar güçlü olacağından, kendilerinkinden farklı bağışıklık sistemi genlerine sahip farelerle çiftleşmeyi tercih ettikleri bulunmuş. Araştırmacı farelerdeki sonuçların insanlar için de geçerli olup olmadığını araştırmak istiyormuş. Bu amaçla, 44 erkeğin iki gece giydiği tişörtleri 7’şerli olarak 49 kadına koklatmış. Her bir kadının kokladığı 7 kutunun üçünde bağışıklık sistemi genleri kendilerinkine çok benzeyen, üçünde kendilerinkinden oldukça farklı erkeklerin giydiği tişörtler,  birinde de kontrol koşulu yaratmak için daha önce hiç giyilmemiş bir tişört varmış. Tahmin edilebileceği gibi, kadınlar bağışıklık sistemleri kendilerinkinden farklı olan erkeklerin tişörtlerini tercih etmiş ve onların erkek arkadaşlarının kokusu gibi koktuğunu söylemişler; kendilerinin bağışıklık sistemlerine benzeyen erkeklerin kokularını ise babalarının ve erkek kardeşlerinin kokusuna benzetmişler...

Aşk Bittiğinde Neler Oluyor?
Aşkın siz deyin iki, biz diyelim üç yıl bir ömrü var, hatta bazıları bunu üç saate kadar indirebiliyor. Herkesin bir ömrü olduğu gibi aşklar da ömürlü. Bu aşamalar geçince ve aşk bitince ne olur. Süren bir ilişki içinde aşk aslında iki türlü biter. Ya iki aşığın da aynı anda üzerlerinden ince bir örtü kalkmış gibi hissedecekleri biçimde olur, ama genellikle bunu ikisi de bilseler bile dile getirmezler, hala aşk ordaymış gibi yaparlar ya da aşıklardan birisi aşk yaşantısının kendisi için sonlandığını hisseder, bazen açıkça bazen yavaşça belli etmeye başlar bunu.  Aşk bittiğinde nasıl tepki verileceği, neyin başlayacağı, bitişin nasıl olduğuyla ilgilidir elbette ama çok değil. Aşkın bitiş süreci ve bittikten sonra ne olacağı daha ziyade aşıkların kişisel olgunluk düzeyi ve aşklarını sağlıklı yaşayıp yaşamadıklarıyla bağlantılıdır.

Aşkına İçlerinde Tuttukları Çok Değerli Bir İnci gibi Özen Gösterenler
Kimileri özellikle sevgi becerileri yüksek ve aşk yaşantıları sağlıklı olanlar,  aşkı Yaratıcıdan gelmiş bir lütuf, ebedi olanla kaynaşmak, insanlıkta tuttuğu yeri, kişisel olgunlukta kat ettiği mesafeyi artırmak için bir fırsat olarak görüyorlar. Onlar, aşk yaşantısı sayesinde giderek bilgeleşiyor, kimseyi incitmiyorlar. Hem aşklarına içlerinde tuttukları çok değerli bir inci gibi özen gösteriyor hem de toplumsal yaşamın gereklerini titizlikle yerine getiriyorlar. Onlar için aşk, öyle gürültülü patırtılı bitmiyor. Öyle uçağın inişi gibi de değil, uçmakla yere inmek arasındaki benzerlik çok iyi anlatmıyor onların aşkının bitişini. Belki kayakla uzun atlama yarışçısının, rampadan birdenbire inip çok hızlı, gösterişli ve heyecanlı bir uzun atlayış yaptıktan sonra yine yavaş ve sakince karların üzerine inip kaymayı sürdürmesi anlatabilir onların ruh hallerini. Aşk sayesinde bilgeleşmiş, aşkın baş dönmesi geçince de şimdi kendisini hayata, sorumluluklarına daha isteyerek daha zevkle bırakabilir olmuştur. Zaten bu kişisel olgunluktaki insan, büyük ihtimalle aşkını çok sağlıklı bir sevgi ilişkisine dönüştürmüştür. Eğer birlikte bir ilişkiye çevirebilmişlerse yaşantılarını, sayesinde aşka kavuştuğu insana gökten gelmiş muhteşem bir armağan gibi davranmaya başlamıştır. Yok, birlikte bir ilişkileri olmamış, kavuşamamışlarsa, iç-dünyasının en nadide köşesinde, gökten gelen bu inciye yer ayırır. Zaman zaman gülümseyerek şükran duyarak hatırlar onu. Onun için iyi dileklerde bulunur.  

Aşk,  Karşısındaki İnsanın Kıymetini Öğretir mi?
Sağlıklı bir aşk yaşamış insanlar, bitişten sonra, sayesinde aşkı yaşadığı insana da aşk bittiğinde ortaya çıkan bir hayal kırıklığının etkisiyle ıstırap çektirmeyi zül sayarlar. Aşkın ilk kimde bittiği çok önemli değildir bu nokta da. Aşk, onlara karşısındaki insanın kıymetini öğretmiştir. Onlar, kendisi için bir şey istemenin değil, karşısındaki için bir şey yapmanın, onu anlamaya çalışmanın üstadı olmuşlardır aşk sayesinde. Atlayış tamamlanmıştır, hala kaymaktadırlar ama yavaş ve zemindeki karı, karın altındaki toprağı hissederek. Ne yapılması gerektiğini birlikte arayıp bulurlar. Çoğu zaman da aramalarına gerek bile olmadan bulmuşlardır.

Sevgi Emek Ürünüdür
Aşkın sevgiye dönüşümünü küçümsememek, hala aşık kalınmayacaksa bir ilişkinin anlamı yok dememek, hatta sağlıklı bir bitişin ardından ortaya çıkacak sevgiyi hedeflemek gerekir. Uzun zamanlarını birlikte geçirmelerine rağmen hayatın derdini, mihnetini birlikte tanımaktan ve birbirlerine can yoldaşlığı etmekten, birbirlerinin iç denizlerinde yelken açıp anlamaya çalışmaktan, anlaşabilmekten dolayı öyle iyi sevebilen insanlar vardır ki, onların yaşadıkları sevgi aşktan da üstündür. Sevgi emek ürünüdür, sevdiğimizi anlamak, ilişkimizi canlı tutmak, romantizmi sürdürmek için bilinçli bir çabayı gerektirir.  

Aşkın Sağlıklı Yaşananı da Var Hastalıklı Olanı da
Aşkın sağlıklı yaşananı da var hastalıklı olanı da. Sağlıklı bir aşk yaşayan insanların aşkın bitişini nasıl yaşayacaklarını anlatmaya çalıştık. Ama aşk güvercini çok adil, yalnızca onların başına konmuyor, asgari sevme becerisi olan, her kişilikten insana uğrayabiliyor. Sevgi becerileri düşük, aşk yaşantıları boyunca zaten hastalıklı tutumlar almış olanların hemen tamamı içinse aşkın bitişi, yeni bir felaketin başlangıcıdır. Hele de henüz onlar aşk yaşantısı içindeyken karşısındaki insandan bitiş sinyalleri gelmeye başlamışsa…

Sevgi Becerisi Düşük İnsan, Kendisiyle Derdi Olan İnsandır
Sevgi becerisi düşük insan, kendisiyle derdi olan insandır. Kendisini çok değersiz ya da çok değerli hissedebilir, orta yolu bilmez. Artık eskisi gibi istenmediğini, terk edileceğini hissettiğinde, bunun kokusunu aldığında huzursuzlanmaya başlar. Kendisi için çok ağır bir felaket, büyük bir yenilgi olacak bu durumu engellemek için elinden geleni yapar. Bir gün tehdit eder, diğer gün acılarını anlatır, sonraki gün yalvarır. Başka bir işle uğraşmaz, tüm enerjisini karşısındaki insanı iknaya verir, bunun için akla hayale gelmedik şeyler yapabilir. Annesinden ayrılmış bir bebeğin feryatlarına benzer hıçkırıkları ve yalvarış nidaları. Ayrılık endişesi o kadar artar ki, ayrılık anını düşündüğünde nefes alamaz, boğulacak gibi olur, acillere koşar, panikler, “panik atak” tanısı alır. Amaç, karşısındaki insanda suçluluk duygusu uyandırabilmek, bu sayede gitmesini engellemektir.

Güven ve Kıskançlık, Coşku, Umut ve Hüzün Dalgaları Aşk Denizini Doldurur
Aşık olduğumuz kişi, bizim dünyamızda çok özel bir anlama yükselir. Tüm ilgimizi ona yöneltiriz. Onunla duygusal birlik arzusu yaşamımızın biricik amacı haline gelir. Ondan gelecek haberler, dünyanın diğer tüm haberlerinden öncelik kazanır. Zorluklar arttıkça tutkumuz da artar. Duygularımız bir yangın yeri gibidir. Cinselliğin onunla çok özel olacağını düşünürüz, romantizm de cinsel arzuyu tetikler ama duygusal birlik cinsel birlikten çok üstündür.  Güven ve kıskançlık, coşku, umut ve hüzün dalgaları aşk denizini doldurur. İrademiz iptal olmuştur, kendimiz, nefsimiz kontrolümüzden çıkmıştır.
Özel bir insanlık hali olan aşkın, bir insana duyulan sıradan bir sevgi, hissedilen sıcaklık ve güven, yakın olma arzusu ile bir ilişkisi yoktur. Ama kabul edilmelidir ki aşk da bir sevgi türüdür, temelinde sevginin çok yoğun biçimde yaşanması olan bir sevgi türü. Yine kabul edilmelidir ki, aşk, sevgi becerisi üzerine bina olur.

Cinsellik Öyle Önemsendi ki, Aşkla Karıştırılmaya Başlandı
Aşk, başlığı altında her türlü sevgi ve cinselliğin konuşulduğu; aşk ilişkileri dendiğinde tüm kadın-erkek ve eş ilişkilerinin anlaşıldığı çok görülüyor. Bugün modern uygarlığın dünyasında “aşk”, en çok, tutkulu cinsel istek, bağlılık ve romantizmle karıştırılıyor. Oysa aşk bunların hepsiyle ilişkili ama yalnızca herhangi birisine indirgenemeyecek kadar da her birinden farklı.
Biraz da psikoloji dünyasından gelen cinselliğin insanı özgürleştireceği, cinsel doyum olmadan insanın mutlu olmayacağı gibi telkinlerin de etkisiyle cinsellik, önce sevginin önüne geçti ve giderek modern aşk yaşantısının merkezinde yer almaya başladı. Hatta cinsellik öyle önemsendi ki, aşkla karıştırılmaya başlandı; “tensel uyum” vs. gibi başlıklar altında, ortak cinsel deneyimin aşkın gerçek tetikleyicisi olduğu öne sürüldü. Cinsel performans ve cinsel teknikler, duygusal iletişimden çok daha fazla vurgulandı. Oysa cinselliğin sevgiden, aşktan bağımsız, özerk bir alan olduğu bilinen bir gerçektir. Aynı şekilde sağlıklı her duygusal ilişkide cinsel işlevlerin de yolunda gitmesi beklenir ama sevginin de cinsellik olmadan gelişebileceği kabul edilir ki özellikle geleneksel aşkların, insanların birbirlerinin eline bile dokunmadan geliştikleri açıktır.

Aşk En Çok Kokuya Benzer
Bugün yüzyılın başındaki psikolojiden gelen telkinlerin pek de doğru olmadıklarını, insanın ruhsal yaşantısında çok önemli bir yer tutmuş olsa da cinselliğin insanı özgürleştirmediğini, tam tersine tüm diğer haz alanları gibi cinselliğin de kolaylıkla bir tüketim nesnesi haline gelebildiğini biliyoruz. Her tüketim nesnesi gibi, insanın tüketmek için zorlandığı veya kendisini zorladığı cinselliğin bırakın özgürleşmeyi yeni gerilimler, doyumsuzluklar ve hoşnutsuzluklara kaynak teşkil edeceğini de biliyoruz. Doyurucu bir cinsel yaşantı, elbette önemlidir ama tüm sorunların hele hele ilişki sorunlarının çözümünde pek de işe yarar değildir. İnsanı susuz bıraktığınızda bir süre sonra su onun için temel nesne haline gelir ama susuzluğunu giderir gidermez hayatın yakıcı gerçekliği kendisini hissettirecektir. Kaldı ki, cinselliğin su gibi temel bir ihtiyaç olup olmadığı da tartışmalıdır. Aynı yatağı paylaştığı kişiden nefret etse de cinsel doyumun mümkün olabileceği bilinmektedir. Bu yüzden cinselliğin sevgiye değil de sevginin cinselliğe temel oluşturduğu, sevgi olmadan cinsel sorunların çözülemeyeceği, sevgisiz cinselliğin kuru yavan olacağı, sevginin cinsel yaşamı güzelleştirip zenginleştireceği daha doğrudur. Sevgi ve onun en yoğun şekli olarak aşk, yalnızca cinsel yaşama değil, kendisi olmadan sürüp giden tüm yaşama katkı yapan, güzellik ve coşku katan bir katalizördür. Bu açıdan duyular arasında en çok kokuya benzer, her yere kokumuzu birlikte götürürüz, sevgi doluysak bulunduğumuz dünyayı da öyle yaşarız.

Aşk Bağlılık mı Bağımlılık mı?
Nasıl cinsellik sevginin ve aşkın yerini tutamaz, onun temeli gibi sunulamazsa, aynı şeyler, bağlılık için de geçerlidir. Bağlılık (attachment), çoğunlukla bağımlılıkla (dependent) karıştırılır ama bağımlılıktan köken aldığını psikoloji bilgimiz doğrulamaktadır. Anne-bebek ilişkisi, anne karnında ve yaşamın ilk yıllarında tam bir bağımlılık ilişkisidir. Sağlıklı bir ebeveyn-çocuk ilişkisinin temeli, çocuğun büyüyüp geliştikçe özgürleşmesi ve en nihayet bağımlılığın bağlılığa dönüşmesidir. Bağlılık, aşkın değil tüm insan ilişkilerinin genel ilkesidir. Özellikle kendimizi yakın hissettiğimiz, arkadaşlığımızı, dostluğumuzu sürdürmek istediğimiz insanlardan belli ölçülerde bağlılık da bekleriz. Ama her insan, bağımlılıktan bağlılığa gelişme sürecini tam olarak sağlıklı bir biçimde ilerletemiyor. Bazılarında bağımlılıktan kaynaklanan öz-güvensizlik ve karşısındakine dayanma, yapışma ihtiyacı hep sürüyor. Bu tip insanlar, ilk buldukları sevgi nesnesine öyle bir bağlanıyorlar ki, onlar da, onları görenler de bu kimseleri sırılsıklam aşık sanıyorlar. Bunları gören bazı psikoloji teorisyenleri de aşkın psikolojisinin kişinin kendi kendisine yetememekten kaynaklandığını ciddi ciddi yazabiliyorlar. Oysa elbette bağlılık hissi olmadan aşk olmaz ama bağlılığın ve sıkıca bağlanmanın aşkla doğrudan bir ilişkisi yok. Terk edilme korkusu, güven ihtiyacı, yeterince sevilmeme kaygısı her birimizde olabilecek insani hislerdir ama aşk tanımımıza bu tür insani hislerimizi biraz uzak tutmamız, nesnel olabilmek için ihtiyaçlarımızı paranteze alabilmemiz gerekir.
Aşk, cinsellik, bağımlılık ihtiyaçlarının üzerine biraz romantizm sosu dökülmesiyle oluşturulmuş bir insanlık hali değil. “Aşk” dediğimizde gerçekten ortada oldukça karışık bir insanlık hali söz konusu.

Aşkın Fizyolojisinde Oksitosin Hormonu Büyük Bir Rol Oynar
Cinselliği de anneliği de hormonal sistemler düzenliyor. Her ne kadar anne-çocuk arasındaki ilişkinin yapısı cinsel öğeler içermese de, romantik ilişkideki bağla, anne-çocuk ilişkisindeki bağ benzer nitelikte olabilir ve aşkın fizyolojisinde oksitosin hormonu büyük bir rol oynar… Oksitosin hormonunun işlevi, anne-çocuk ilişkisinin ikili ilişkilerde tekrarlandığını keşfeden Freud’un haklılığını kanıtlayabilir. Oksitosin erkeklerde de salgılanıyor ve onları da ebeveynliğe hazırlıyor. Oksitosin”, ebeveynliğin yanı sıra erkekle kadını sakin ve birbirlerinin hislerine karşı duyarlı duruma getirmekten de sorumlu…”

16 Kasım 2012 Cuma

PATOLOJİ GÜNLÜKLERİ

SAĞLIK VE HOBİ

Yaşadığınız her günün hatıra kalmasını istediği için yıllardır hobi olarak günlük tutan Tampere Üniversitesi’nde hem hematopatolog olarak çalışıyorum hem de Yardımcı Profesör Dr. Mine Eray, patoloji alanında yaptığı çalışmalarda ve başarında günlük tutmanın çok büyük faydasının olduğunu söylüyor.
  
Sağlık alanında çalışanların hep farklı hobileri vardır. Tampere Üniversitesi’nde hem hematopatolog hem de Yardımcı Profesör Dr. Mine Eray bu konuda şunları söylüyor: “sağlıkçıların çok fazla sanat, edebiyat ya da müzik hobisi olduğu biliniyor. Bende onlardan biriyim. İlkokul cağlarımdan beri önce müzik ile uğraşmaya başladım. Sonra 10 yasından sonra her gün günlük yazma alışkanlığımı edindim. 20’li yaslardan sonra ise görsel sanatlara olan ilgim arttı.”
Kısaca kendinizi tanıtır mısınız?
Hacettepe İngilizce Tıp Fakültesini 1989 yılında bitirdikten sonra ilk olarak Helsinki Üniversitesi Tıp Fakültesinde İmmünoloji doktorası yaptım, daha sonra patoloji ihtisasımı aynı fakültede bitirdim. Bu günlerde Finlandiya’nın ikinci büyük tıp fakültesi olan Tampere Üniversitesi’nde hem hematopatolog hem de yardımcı profesör olarak çalışıyorum.



Hobiniz nedir ve ne kadar süredir yapıyorsunuz?
Günlük tutmak! 30 yılı aşkın zamandır hiç aksatmadan günlük tuttum. Sevgili annem, ben 3 yaşındayken  kitapçılara götürmeye başladı. Kitaplarımızı kendimiz seçtik. Sonra annem her gün sırayla bir kardeşimin, birde benim kitabımdan bize bölümler okudu. Kitap sevgimin temeli o olsa gerek. 10 yaş günümde halen çok yakın arkadaşlarımdan biri bana bir günlük hediye etti. İlk gün heves içinde doğum günümü yazdım, sonra ailecek gittiğimiz yaz tatillerini derken, günlük tutmanın bağımlısı haline geldim. Benim için kitap okumak ve günlük tutmak içice iki dünya.
Hobinizin mesleğinize katkısı oluyor mu?
Hobimin mesleğime katkısı çok büyük.  Benim konuşma, kendimi ifade edebilme yeteneğimi geliştirdi. Her zaman kendi talebelerime hatırlattığım bir konu var. Siz doktorsunuz. Her şeyden önce insan ilişkilerinde iyi olmak zorundasınız diye. Haksız olduğumu düşünmüyorum. Kitap okumak, ama baştan savma okumak değil. İyi olduğunu düşündüğünüz bir kitabın her cümlesini düşünerek, acele etmeden okumak, notlar almak ve sonra kendi duygularını ve yasadıklarını kağıda dökmek, insanın iç dünyasını, altıncı hissini ve her şeyden önce kendisini dile getirmesini kolaylaştırıyor. Diğer insanlar ile kurulan köprüleri sağlamlaştırıyor. Yani demek istediğim okuduğunuz ve yazdığınız satırlar, satır aralarını da anlamanıza yardım ediyor.

Zaman içinde kendime bir örnek kabul ettiğim bazı büyüklerimin de gunluk tuttuğunu öğrendim. Büyük devlet adamlarının, iş adamlarının,   sanatçıların otobiyografilerini okumaya başladım. Benim için kitap   okumak ve günlük tutmak içice iki dünya.


Neden bu hobiyi seçtiniz?
Tesadüf oldu.. Herkes kendi yapısına uygun hobiyi seçiyor herhalde. Benim için insan ilişkileri çok önemli. Mesela yazdığım günlüklerde her zaman yeni tanıştığım insanlara yer veriyorum. Sonra zaman içinde geçmişe dönüyorum ve buğun hayatımın önemli bir parçası olan insanlar hakkındaki ilk izlenimlerimi okuyorum.


Yaptığınız hobi size ne hissettiriyor?
Dün talebelerim ile paylaştığım gibi ´İnsan olduğumu. Duyma, hissetme ve kendimi ifade etme özelliğime sahip olduğumu! Birde bazen gece yarısı bile kendim ile baş başa olmak hakkını. İnsan gece saat 24’de tiyatro izlemeye gidemez, sergi salonuna hiç gidemez ama günlük yazar, yatağında kitap okur.

Biliyorsunuz ben vatanımdan, ailemden, çok sevgili arkadaşlarımdan binlerce kilometre uzakta yasıyorum. Bu günlükler onlar ile kurduğum köprüler. Yaptığınız telefon konuşmaları, yolladığınız e postalar yetmiyor. Daha çok paylaşmak istiyorsunuz. İste o zaman kağıt kaleme sarılıyorsunuz.


Tavsiye edeceğiniz kitap, film ve müzik nedir?
Türk meslektaşlarım ile paylaşacağım için, son yıllarda okuduğum kitaplardan birkaç isim vereyim. Zülfü Livaneli Mutluluk ve aynı ismi taşıyan film, Elif Şafak’ın Aşk, Can Dündar’ın “Benim gençliğim” kitapları.... “Babam ve Oğlum” filmini parça parça seyrettim. Çok etkilendim. Gözyaşlarım filmin tamamını seyretmemi engelledi. ´Issız adam´filmini izleyin ve  sakına duygularınızdan ve düşüncelerinizden açık ve net şekilde konuşmaktan   korkmayın. Müzik için ise, Türk Sanat Müziğini hatırlatmak istiyorum. Bizim kültürümüzün hassas ve duygusal yönlerini yansıtan bir müzik turu. Bu müzik turunun, bizim kültürümüzün ölmesine izin vermeyiniz. 1970’li yıllarda çekilmiş Emel Sayın, Zeki Müren kliplerini seyrediniz. Pişman olmayacaksınız. 

10 Kasım 2012 Cumartesi

FOTOĞRAFİK GÖRÜNTÜDEN TIBBİ GÖRÜNTÜYE

SAĞLIK VE HOBİ

Radyoloji alanlında uzun yıllardır çalışan ve yeni emekli olan Radyoloji Uzmanı Prof. Dr. Tamer Kaya, fotoğrafçılık hobisini ve mesleğine olan yansımasını anlattı.

21 yıllık üniversite yaşamından sonra yeni emekli olan Radyoloji Uzmanı Prof. Dr. Tamer Kaya, mesleki çalışmalarına Eskişehir’deki tanı merkezinde devam ediyor. Tıp mesleğini özellikle Radyoloji branşını seçtikten sonra daha çok sevdiğini söyleyen Prof. Dr. Kaya, “Radyoloji’de fotoğraf gibi temelde görselliğe dayalı bir meslek alanı. Mükemmel bir vücudu yine mükemmel ekipmanlar kullanarak inceliyorsunuz.

Hastalıkların gizemini oluşturan bulmacaları, uygun yöntemi seçerek ve elde ettiğimiz görüntüler üzerindeki veriler ve ipuçlarından yola çıkarak çözmeye çalışıyorsunuz. Tanı koyma becerisinin yanı sıra elde edilen görüntünün resmedilmesi de önemli. Radyolojinin içerisinde, girişimsel radyoloji de bir o kadar heyecan verici ancak daha ağır tempolu bir alan. Meslek yaşamımda girişimsel radyoloji, uygulamaları gittikçe artan bir şekilde yer aldı” dedi.

Fotoğraf, bu yoğun ve yorucu süreçleri dengeleyen bir hobi olduğunu anlatan Prof. Dr. Kaya, sözlerini şöyle sürdürdü: “ Fotoğraf uğraşınız sırasında Radyoloji gibi görsel ögeler ile uğraşıyorsunuz. Ancak fotoğraf sizi daha renkli daha keyifli bir boyuta götürüyor. İsterseniz çok farklı güzellikteki ortamlara taşıyabiliyor.”

Prof. Dr. Tamer Kaya, Esra Öz’ün sorularını yanıtladı.


Kısaca kendinizi tanıtır mısınız?
1963 yılı Sivas doğumluyum. Orta öğrenimimi Bursa’da tamamladım. Tıp Fakültesi ve uzmanlık eğitimimi Bursa’da yaptım. Eskişehir’de daha sonra Osmangazi olarak adı değişen  Anadolu Üniversitesinde 21 yıl kariyerime devam ettim. Geçen sene tam gün yasası kapsamında, meslek yaşamıma özel tanı merkezimde devam etme kararı aldım.

Üniversitede çalıştığım dönemde, 15 yıl anabilim dalı başkanı olarak yöneticilik yaptım. İki yıl Türk Radyoloji Derneği merkez yönetim kurulunda görev aldım. Başlıca meme, kas – iskelet radyolojisi ve girişimsel radyoloji uygulamalarını yaptım. Halen röntgen, ultrasonografi gibi rutin muayenehane hizmetleri yanı sıra, bu uygulamalara daha çok zaman ayırıyorum. Emeklilik dönemimde hobilerime biraz daha zaman ayırabiliyorum. Ancak en zor çalışma dönemlerimde de fırsat buldukça hobilerime zaman ayırdım. 

Hobiniz nedir ve ne kadar süredir yapıyorsunuz?
Fotoğraf merakım üniversite öğrencisi iken başladı. Babamın, verdiği 1960 lı yıllar yapımı, Kodak fotoğraf makinesi ve yine babamın anlattığı ışık ve fotoğrafçılık bilgilerini kullanarak fotoğraflar çektim. O yıllarda kullandığım bu makine ve özellikle el ile yapılan pozlama ayarlamaları, büyük bir zevkle ışığın dilini anlamama yardımcı oldu.


Hobinizle ilgili etkinlikleriniz oldu mu?
Kendim kişisel sergi açmadım. Fotoğraflarım genellikle tıp ve radyoloji gibi mesleki etkinliklerde sergilendi. En çok gurur duyduğum an, bir fotoğrafımla müracaat ettiğim Avrupa Radyoloji Kongresinde, fotoğrafımın sergilenmeye değer görülen 12 fotoğraftan birisi olarak seçilmiş olması idi. Sonuçlar açıklanmadan sergilenme yapılması nedeniyle benim için büyük bir sürpriz oldu. Kongrede büyük boyda sergilenmekte olan fotoğrafımı gördüğümdeki duyduğum heyecanı unutamam.
Meslektaşlarımın bu hobiyi ve sanatı keşfetmeleri ve daha çok ilgilenmelerini sağlayabilmek için Türk Radyoloji Derneğinin yönetim kurulunda iken başlatılmasına katkım olan Ulusal Radyoloji Kongrelerindeki fotoğraf sergisi etkinliklerinde görev alıyorum.

Hobinizin mesleğinize katkısı oluyor mu?
Branşımı seçmemde, fotoğrafa ilgimin rolü olduğunu söyleyebilirim. Fotoğrafçılık ile radyoloji, temelde çok farklı amaçlara hizmet ediyor gibi görülseler bile kardeş iki alan. Her ikisi de temel ışık prensiplerini kullanarak ile ışığı, gölgeyi veya silueti kaydederek görüntü ortaya çıkarıyor. Fotoğrafçı gözüyle bakışın, özellikle elde ettiğimiz verileri görselliğe dönüştürmek adına radyolojik yaklaşımlara ciddi katkısı var.
Ama fotoğrafa ilgimin bana katkısının daha çok bir hobi olarak mesleki yoğunluk ve yorgunluktan beni arındırması olduğunu söyleyebilirim.

Neden bu hobiyi seçtiniz?
Görsel sanatlara çok merakım var. Fotoğraf, güzel ve anlamlı şeyleri hızla ve kolaylıkla kaydedebilme olanağı veriyor. Fotoğrafçılık aynı zamanda, fotoğraf makineniz yanınızda olmasa da çevreye olan dikkat ve ilginizi de arttırıyor. Son zamanlarda fotoğraf çekmek için planlanan yürüyüş ve bisiklet gibi olanakların fiziksel katkısından da bahsetmeliyim.


Yaptığınız hobi size ne hissettiriyor?
İnsanın zamanı, bir an için de olsa istediğimiz şekilde durdurmasını sağlıyor. Başlıca görsel güzellikleri ve vurgulayıcı örnekleri yakalamayı amaçlıyorum. Her alanda fotoğraf çekmeyi seviyorum. Fotoğrafçılık çok yönlü bakabilmeyi öğretiyor. Basit bir objenin bile resmini çekerken o kadar çok seçenek var ki. Bunlar içerisinde size en uygun olanını seçerek yakalama fırsatı veriyor. Çok büyük bir kareyi saniyeden kısa bir zamanda oluşturabilmek ise büyük bir keyif.
Belki de ayrıca genlerimize işlenmiş olan avlanma güdüsünü de bence tatmin ediyor. Avcılık, doğa fotoğrafçılığı ile temelde çok farklı gibi görülse de çok benzerlikleri var. Ama birisinde öldürme ögesi ön planda iken diğeri yaşatma üzerine kurulu. Çektiğiniz anı bir anda ölümsüzleştirmiş oluyorsunuz.

Tavsiye edeceğiniz film, kitap ve müzik nedir?
Savaş filmlerini genelde sevmem ama Ridley Scott’un tarihi ögesi ağır basan “Cennetin krallığı” filmi beni çok etkilemiştir. Son yıllarda mesleğimin temel ögesi olan biyolojiye gittikçe artan bir merak oluştu. Buna yönelik kitaplar okuyorum. Bunlar içinde ilginizi çekebileceğini düşündüğüm, Frans de Waal’ın İçimizdeki Maymun kitabını önerebilirim. Son zamanlarda da güzel grup ve parçalar var ama melodilerin ve müziğin altın yıllarından bir grup olan Dire Straits benim favorimdir. Özellikle Sultans of Swing’i hala tüylerim ürpererek büyük bir keyifle dinlerim. 

8 Kasım 2012 Perşembe

SORU VE CEVAPLARLA KANSER


Kanser, günümüzde sık görülen ve en korkulan hastalıklarından biri ve tüm dünyada yaygın görülen bir hastalık olması nedeniyle de kamuoyu, kanseri çok merak ediyor. Ufuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Onkoloji Bilim Dalı öğretim üyesi Prof.Dr. Zafer Akçalı,  Efil Yayınevinden çıkan “Soru ve Cevaplarla Kanser” kitabı hakkında bilgi verdi.

Kanser hakkında kulaktan dolma bilgiler, kanser tanısı almış ve tedavi görmekte olan hastaları ve hasta yakınlarını kaygılandırabiliyor.  Böyle durumlarda bilimsel ve doğru bilginin insanlara ulaştırılması daha da önem kazanıyor.  kitap, kanser konusunda halkı bilgilendirmeyi amaç edindi. Ufuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Onkoloji Bilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Zafer Akçalı tarafından hazırlanan “Soru ve Cevaplarla Kanser kitabında, kanser bulaşıcı mıdır, çocuklarım da kanser olur mu ya da kemoterapi sonrası saç dökülmesi veya cep telefonu kanser yapıyor mu gibi pek çok konu, halkın anlayacağı bir dille ele alınıyor.

Ülkemiz, her açıdan sanayileşmiş toplumlara benzemeye başladığını dile getiren Prof. Dr. Akçalı,  “Gelişmiş ülkelerde, ölüm sebepleri arasında ikinci sırada gösterilen kanser, giderek birinci sıraya yükseliyor. Sebepleri tartışılabilir, sonuçta ülkemizde de kanser teşhisi konulan ve tedavisi verilen hasta sayısı giderek artıyor. Türkiye’de kanser konusunda yazılmış pek çok kitap bulunuyor. Bunların önemli bir kısmında, kanser olmamak için yapmamız gerekenler, çoğunda da diyetle ilgili konular anlatılıyor. Kanser olanlara yönelik kitaplar az ve hekimler hastalarını bu anlamda doğru bilgi için yönlendirmekte güçlük çekiyor” dedi.  

Prof. Dr. Zafer Akçalı, Efil Yayınevinden çıkan “Soru ve Cevaplarla Kanser” kitabı hakkında Esra Öz’ün sorularını yanıtladı.

Kanser hastaları için yeterli bilgilendirme yapılmakta mıdır?
Bu konuda yazılmış kitap sayısı çok az. Kitabın satış rakamlarını gördükten sonra bu durumun sebebinin biraz da satış kaygısı olduğunu düşündüm. Daha çok hastanelerde, ilgili bölümlerin hazırladığı broşürler, bilgilendirme kitapçıkları var. Ancak hastaların aklına haklı olarak o kadar çok soru geliyor ki, cevapları bu kitapçıklara sığdırmak mümkün değil. Bazı hasta ve hasta yakınları, özellikle yüksek okul mezunu, eğitimli kişiler, en iyi tedaviyi alabilmek için internette araştırma yapıyorlar. İnternette doğru ve yanlış bilgiyi ayırdetmek doktor olmayan birisi için çok zor. Ülkemizde Sağlık Bakanlığı ve Tıbbi Onkoloji Dernekleri’nin bilgilendirici yayınları ve internet sitelerinde halka yönelik Türkçe bilgiler var.

Kitapta sadece kanser hastaları için mi bilgiler var?
Efil Yayınevi’nden kanserle ilgili soru ve cevapları içeren bir kitap yazmam için teklif yapıldığında kabul ettim. Ben aslında, acelem olmamakla birlikte başka türlü bir kitap yazmayı düşünüyordum. Kemoterapiyi halka tanıtıcı amaçlı diğer kitabımı yazmak için bir süre daha beklemeye karar verdim. Kitaptaki bilgiler, sadece kanser hastalarına yönelik değil. Kanserle ilgili istatistikler, kanser sebepleri, korunmak için yapılabilecek konular da var. Ancak, eksikliğini gördüğüm ve hastaların bize sıklıkla sorduğu sorulara ağırlık verdim. Hasta yakınları internet sayesinde çeşitli bilgilere ulaşabiliyorlar. Onların da doğru bilgilere ulaşabilmeleri için Türkçe ve İngilizce içerikli önemli sitlere ve makalelere yer verdim. Türkçe olmayan terimleri de mümkün olduğunca az kullanmaya çalıştım. Doktorlar olarak, tıp fakültesindeki öğrenciliğimizden beri kullanmaya alıştığımız, çeşitli dilleri karıştırdığımız bir dil kullanıyoruz. Bu dil, hasta ve yakınlarının bizi anlamasını istemediğimiz, aramızda konuşurken işe yarıyor. Ancak şunu farkettim, hasta ve yakınlarını bilgilendirmek için konuşurken de bu yabancı kelimeler çok kullanılıyor.  Aslında hasta yakınları anlattığımız şeylerin bir kısmını hiç anlamıyorlar. Bazı örnekler vereyim: effective, guideline, aggressive, agent, remission, sensitivity, triple negative, vb. bu kelimelerin Türkçe telaffuzlarını, doktorlar olarak aramızda sıkça kullanıyoruz. Kitapta bu tür kelimelerden kaçındım.

Kitabın içeriğini biraz anlatır mısınız?
Kitap önce bölümlere ayrılıyor:  Kanserle ilgili genel bilgiler, kanser sebepleri, teşhisle ilgili bilgiler, tedaviyle ilgili bilgiler, radyoterapi hakkında genel bilgiler, kemoterapi hakkında genel bilgiler, bazı kanserler ve tedavileri hakkında bilgiler ve kaynakça. Tüm kanserleri anlatan halka yönelik bir kitap yazmak çok zor. Ben son bölümde, sık görülen veya korunmak konusunda önlemli uyarıların olduğu, meme, akciğer, kalın bağırsak, prostat, rahim ağzı, karaciğer, mide kanserleri hakkında bilgi verdim. 

Her bölümde de sorular ve bazen bir paragraf, bazen bir kaç sayfa süren cevaplar var. Sorulara örnek vereyim:  Kanser önlenebilir bir hastalık mıdır?  Kanser ağrısı için kullanılan ilaçlar alışkanlık yapar mı? Hospis ne demektir? Biyopsi alınması, kanserin yayılmasına sebep olur mu? Kanserin aşısı var mıdır? Hamilelere kemoterapi verilebilir mi? Meme koruyucu cerrahi ne demektir? Radyoterapinin gecikmiş yan etkileri nelerdir? Sigara içmeyenlerde kanser neden oluyor?


Hastalar bazı konuları utandığı için, bazılarını da çok garip bulduğu için bize hiç sormayabiliyor. Çok az hasta cinsellikle ilgili bana soru sormuştur, kitapta bu konuya da yer verdim. Hastalar, ağızdan alınan ilaçların hangi saatte alındığını çok merak ederler. Bu konuya epeyce kafa yorarak ayrıntılı bir liste hazırladım. Bunun dışında bulantı, kusma, saç dökülmesi gibi tedavi sırasında görülen yan etkiler ve başa çıkma yöntemleriyle ilgili yazılar var. Tümör belirteçleri, Türkiye ve Dünya çapında kanser istatistikleri ile ilgili bilgiler verdim. Cep telefonları veya besinlerle ilgili konularda çok yorum yapmadan, bilimsel makalelerdeki verilere dayanarak bilgiler vermeye çalıştım. Kanser sebepleri ile ilgili bu tür bilgilerin zamanla değişebildiğini, hangi kaynakları takip etmek gerektiğini vurguladım.


Vurgulamak istediğiniz şeyler var mı?
Yaygın olarak kullanılan bazı cümleleri yanlış buluyorum. Örneğin “Kanser önlenebilen bir hastalıktır” ifadesi, insanları kanserden korunmak için bir şeyler yapmaya zorluyor. Ancak kanser olmuş kişiler için de zararlı bir cümle. Sigara içmeyen, beslenmesine, yaşam tarzına dikkat eden, check-up testleri yaptıran ama gene de kanser olmuş hastalar var. Hastalar zaten kendilerini suçlama eğilimindedirler. İnsanları, kendisine iyi bakıp kanser olmayanlar ve kötü yaşayıp kanser olanlar gibi gruplara ayırmamak gerekir.  “Kanseri yendi”, “Kanserle olan savaşını kaybetti”  gibi cümleler de bana biraz ters geliyor. Bu ifadelerde amaç belki, hastaları tedavi için yüreklendirmek, morallerini yüksek tutmak. Ancak, bu cümleleri duyan, kanser hastalığı ilerlemiş hastalar, kendilerini bir savaşta güçsüz oldukları için mağlup olmuş kişiler olarak göreceklerdir. Aslında çoğu zaman hastalık bir matematiksel formüle göre ilerlemektedir. Hastaların çoğunluğunun nasıl seyredeceği bellidir. Elimizdeki ilaçların etki ve yan etkilerini bilmekteyiz. Yani çoğu hastamızın iyileşmesi veya hastalığının tedaviye bir süre yanıt verip sonra tekrarlaması bizi şaşırtmamaktadır. Takip ettiğim bir hastada hastalığın ilerlemesi çoğu zaman, tümör tipinin verdiğimiz ilaçlara direnç kazanmasıdır. Bizim tahmin edemediğimiz şey, karşımızdaki hastada hastalığın nasıl seyredeceğidir. Karşımdaki hastada işler hiç beklemediğim kadar iyi veya kötü seyredebilir. Kötü olan durumlar için hastamı suçlayamam.

Prof. Dr.Zafer Akçalı kimdir?
Ankara’da Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun oldum.  Gazi Üniversitesi’nde İç Hastalıkları ve ardından 2000 yılında Tıbbi Onkoloji yan dal ihtisasını tamamladım. Başkent Üniversitesi’nde ve İstanbul Bilim Üniversitesi Tıbbi Onkoloji Bilim Dalı’nda öğretim üyesi olarak çalıştım. Şubat 2012'den beri, Ufuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Onkoloji Bilim Dalı'nda Prof. ünvanıyla öğretim üyesi olarak çalışıyorum.  Evli ve 1 çocuk babasıyım. http://zaferakcali.wordpress.com/ 


ÇEKİLİŞ BAŞLIYOR! 




Çekilişe katılmak için yapmanız gerekenler: 

Blogu izlemeye almak 

Facebook sayfamı beğenmek 

- Bu yazının altına yorum yazmak

Adsız yorumlar dikkate alınmayacak. Adınızı ve mail adresinizi yazarsanız memnun olurum.

14 Kasım Perşembe günü saat 23:00'a kadar yorum bırakabilirsiniz. Çekiliş sonucu 15 Kasım Cuma sabahı buradan duyurulacaktır. 



Çekilişi İmge Hanım kazandı, adresini ilettiğinde kitabı göndereceğim.

3 Kasım 2012 Cumartesi

SAĞLIK KONULU YAYINLAR NASIL ALGILANIYOR?


Medyadaki sağlık konulu yayınların halk tarafından nasıl algılandığına ilişkin kamuoyu araştırmasının bulguları, düzenlenen bir toplantıyla tartışmaya açıldı.

"Sağlık Konulu Yayınlara Yönelik Çalıştay", Sağlık Bakanlığı Sağlığı Geliştirme Genel Müdürlüğü’nün ev sahipliğinde 18 Ekim günü Ankara’da gerçekleştirildi. Çalıştay hakkında bilgi veren Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi Basın ve Yayın Bölüm Başkanı Prof. Dr. Erkan Yüksel, şunları söyledi: “Son yıllarda medya içeriklerinde önemli oranda yer bulmaya başlayan ve kimi kesimlerin eleştirisine de konu olan sağlık konulu yayınları 2009 yılından bu yana gerçekleştirdiğimiz araştırma ile çok yönlü olarak incelemeye çalışıyoruz. Bu bağlamda TÜBİTAK ve Anadolu Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Komisyonu’nun desteğiyle Türkiye’de Sağlık Konulu Yayıncılık İlkelerinin Belirlenmesi: Kaynak, İleti ve Hedef Kitle Bağlamında Sağlık Konulu Yayınların Analizi adını taşıyan projemizin ilk iki aşamasını tamamladık. İlk aşamada sağlık konulu yayıncılık alanında söz sahibi olabileceğini kabul ettiğimiz 150 medya ve sağlık profesyoneli ile yüz yüze görüşmeler gerçekleştirdik ve görüşlerini rapor haline getirdik. İstanbul’da düzenlediğimiz ilk çalıştayda konunun ilgilisi olan resmi ve sivil tarafları da bir araya getirerek sonuçları değerlendirdik. Ardından projenin ikinci aşaması olarak kamuoyu araştırmasını gerçekleştirdik. 33 ilde; 142 mahalle ve köyde 2.556 hanelik örneklemde 2.503 hanede 2.503 kişiyle yüz yüze görüşme tekniğiyle A&G Danışmanlık şirketi tarafından anketimiz uygulandı Anketin sonuçlarını değerlendirmek üzere hazırladığımız taslak raporu, yine konunun ilgili taraflarını davet ederek bu kez Ankara’da konuşmak istedik. Sağlık Bakanlığı Sağlığın Geliştirilmesi Genel Müdürü Mine Tunçel’in desteğiyle ve ev sahipliğiyle, Hekimevi’nde bir toplantı organize ettik. Toplantıya katılan ilgili resmi kurum temsilcileri, akademisyenler, sağlık ve medya profesyonelleriyle ankette ortaya çıkan bulguları konuştuk. Her bir anket sorusuna ve yanıtlarına ilişkin katılımcıların görüş ve yorumlarını dinledik. Onların yeni soru ve değerli önerilerini aldık. Bundan sonraki süreçte projemizin üçüncü ayağı olan televizyon, gazete, dergi ve internetteki sağlık konulu yayınların içeriklerine ilişkin içerik analizi çalışmamızı tamamlayacağız ve sonuç raporumuz yavaş yavaş ortaya çıkacak. Bulgularımızın tamamını içeren sonuç raporumuz ortaya çıkmadan şimdilik daha fazla bilgiyi ve ayrıntıyı kamuoyu ile paylaşamıyoruz ama önümüzdeki yıl bahar döneminden önce bu raporun da tamamlanacağını düşünüyorum.”


Sonuçlar Nasıl Çıktı?
Ankette ortaya çıkan bazı önemli bulgular şunlar:
-          Nezle, soğuk algınlığı, baş ağrısı veya bunlar gibi bir rahatsızlık karşısında “doktora giderim ve yalnızca onun söylediklerini” uygularım diyenlerin oranı yüzde 30,1. “Bildiğim ya da daha önce aldığım ilaçları kullanırım” diyenlerin oranı yüzde 23,4. “Kendi kendine geçmesini beklerim” diyen de yüzde 18,3’lük bir kesim bulunuyor.
-          Ciddi ya da önemli bir rahatsızlık yaşadığında bu hastalıkla ilgili en çok doktorlardan (yüzde 94,1) bilgi alınıyor. Eş dost, yakın akraba, arkadaş ve komşulardan bilgi alma yüzde 25,5, eczacılardan bilgi alma yüzde 25. İnternetten bilgi alma yüzde 12,7. Aktar ve baharatçılardan bilgi alma oranı yüzde 6,1. Televizyondan bilgi alma oranı yüzde 5,2.
-          Kamuoyunun sağlık konulu yayınlarda en çok ilgisini çeken konular kendileri veya yakınlarına faydası olabilecek bilgi ve tavsiyeler (yüzde 72), kendileri ya da bir yakınlarının rahatsızlığıyla ilgili yayınlar (yüzde 59,8).
-          Yeni tıbbi ve teknolojik gelişmeler ve yeni uygulamalar yüzde 22,3, bitkisel, doğal ürünler, alternatif tıp yüzde 13,2, diyet, zayıflama ve sağlıklı beslenme konusundaki yayınlar yüzde 13, ruh sağlığı, stres, psikiyatri gibi konulardaki yayınlar yüzde 11,3, plates, aerobik, yoga ve spor gibi yayınlar yüzde 3,2 oranında katılımcıların ilgisini çekiyor.
-          Katılımcıların yüzde 4,1’i medyadan öğrendiği sağlık konulu bilgi ya da tedavileri genellikle ya da sık sık uyguladığını söylüyor. yüzde 1,6’sı ise her zaman hepsini uyguladığını belirtiyor.
-          Bu uygulamadan fazda ya da zarar gördünüz mü sorusuna yüzde 15,2’si “çoğunlukla fayda gördüm”, yüzde 2’si de “zararını gördüm” yanıtını veriyor.
-          Medyadan tanıdığınız bir doktora ya da uzmana sağlığınızla ilgili olarak danışmak ya da görünmek için gittiniz mi ya da gitmek istediniz mi sorusuna yüzde 6,7’si “evet gittim”, “yüzde 10,6’sı da gitmek istedim ama gidemedim” diyor.
-          Medyadan öğrenilen sağlık, beslenme, diyet, iyi yaşama, estetik ya da güzellikle ilgili herhangi bir kitabı, hapı, kürü ya da ürünü para karşılığında satın aldınız mı sorusuna yüzde 8,7 “evet aldım”, yüzde 4,3’ü ise “almak istedim ama alamadım” yanıtını veriyor.
-          Medyadan öğrenilen bir hastane ya da sağlık merkezine gittiniz mi sorusuna yüzde 7,1 “evet, gittim”, yüzde 6’lık bir kesim ise “gitmek istedim ama gidemedim” diyor.
-          Sağlık konulu yayınların televizyonda “genellikle, çoğunlukla” izlenme oranı yüzde 19,6.
-          En çok tercih edilen sağlık programı Kanal D’de yayımlanan Doktorum (yüzde 55,7).
-          Televizyonda yer alan sağlık konulu haber ve programlardaki bilgileri “her zaman” ve “çoğunlukla” güvenilir bulma oranı yüzde 40,2. Bu oran gazetede yüzde 27, internette yüzde 35,6.



Rapor, ayrıca sağlık konulu televizyon, gazete ve internet içeriklerine yönelik olumlu ve olumsuz ifadelere ilişkin belli başlı görüşleri de içeriyor. Televizyondaki sağlık konulu yayınlar sayesinde katılımcıların yüzde 44,4’ü “tıbbi tedavi yöntemleri hakkında artık daha bilgiliyim”, yüzde 43’ü“tıp dışındaki alternatif ya da bitkilerle, otlarla tedavi yöntemleri konusunda artık daha bilgiyim”, yüzde 63,9’u “sağlığımla ilgili artık daha bilinçli davranıyorum”, yüzde 65,6’sı “öğrendiklerimi başkalarını da anlatıyorum”, yüzde 42,1’i “başkalarıyla konuşmaktan çekindiğim mahrem konular hakkında bilgi edinebiliyorum”, yüzde 28,3’ü “sağlığımla ilgili bir rahatsızlığım olduğunu anladım”, yüzde 26,1’i “hangi hastanenin, doktorun veya sağlık ürünün daha iyi olduğunu anladım” diyor.

Buna karşılık yine televizyon izleyen katılımcıların yüzde 25,4’ü “beni ilgilendiren konular çıkmıyor”, yüzde 22,9’u “gereksiz yere endişelendirici ve ürkütücü buluyorum”, yüzde 30,6’sı “mucize kurtuluş ya da tedavi haberleriyle hastalara boş umut, hayal veriliyor”, yüzde 45,3’ü “ülkenin genel sağlık politikası ve sağlık sistemine ilişkin sorunlar yeterince ele alınmıyor”, yüzde 24,4’ü “genel olarak verilen bilgileri çoğunlukla yalan, yanlış, yanıltıcı buluyorum”, yüzde 9,9’u “tıp doktorlarına olan güvenim azaldı”, yüzde 24,1’i “özellikle alternatif tıp konularında verilen bilgileri yanlış buluyorum”, yüzde 44,5’i “daha çok kişi, doktor, ürün, ilaç ve hastanelerin reklamı yapılıyor”, yüzde 39,1’i “halkın anlayacağı dilde değil, teknik ve karmaşık bir dille anlatıyorlar”, yüzde 34,2’si “kullanılan dili magazinel, sansasyonel ve duygu sömürücü buluyorum”, yüzde 28,9’u “bazı sağlık konulu haber ve yazıları ahlak dışı buluyorum”, yüzde 36,4’ü “konular yüzeysel işleniyor, detaylı bilgi verilmiyor”, yüzde 45,2’si de “bunların denetlendiğini düşünmüyorum” yanıtını veriyor.


Çalıştaya Kimler Katıldı?
Çalıştaya katılanların isimleri alfabetik sırayla şu şekilde: Doç. Dr. Abdülrezak Altun (Sağlık Bakanlığı), Arzu Karasaç Gezen (Sağlık Bakanlığı), Aslıhan Çobaner (Sağlık Bakanlığı), Prof. Dr. Ayla Okay (İstanbul Üniversitesi), Beste S. Gülgün (Sağlık Bakanlığı), İbrahim Ersoy (Medimagazin), Prof. Dr. İrfan Erdoğan (Atılım Üniversitesi), Esra Öz (Gazeteci), Dr. Hayati Bice (RTÜK Kurum Doktoru), Murat Akgül (Muğla Tabip Odası Başkanı), Mustafa Sütlaş (BiaNet Yazarı), Yrd. Doç. Dr. Müge Demir (Beykent Üniversitesi),Öznur Vuran Doğan (Sağlık Bakanlığı), Sevgi Hasipek (Radyo ve Televizyon Üst Kurulu), Şahnur Ağyel (Sağlık Bakanlığı), Doç Dr. Zülfikar Damlapınar (Gazi Üniversitesi).


Proje Hakkında…
TÜBİTAK ve Anadolu Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Komisyonu’nun desteğiyle sürdürülen “Türkiye’de Sağlık Konulu Yayıncılık İlkelerinin Belirlenmesi: Kaynak, İleti ve Hedef Kitle Bağlamında Sağlık Konulu Yayınların Analizi” başlıklı proje resmi olarak 1 Nisan 2010 tarihinde başladı ve projenin üç yılda tamamlanması öngörülüyor. Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi Basın ve Yayın Bölümü Bölüm Başkanı Prof. Dr. Erkan Yüksel’in yürücütüsü olduğu projede, Selçuk Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ahmet Yalçın Kaya ve Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdür Yardımcısı Prof. Dr. Abdullah Koçak ile yine Anadolu Üniversitesi’nden Açıköğretim Fakültesi Dekan Yardımcısı Yard. Doç. Dr. Sinan Aydın araştırmacı olarak yer alıyor. Projenin çalışma ekibinde ise şu isimler bulunuyor: Araş. Gör. Pelin Öğüt, Öğr. Gör. Asuman Kaya, Uzm. Hande Demiroğlu, Araş. Gör. Barış Yılmaz, Araş. Gör. Kutlu Akçoral, Araş. Gör. Fatma Uçar ve Ferihan Özmen.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...