10 Ekim 2011 Pazartesi

MECLİSİN SAĞLIK ELÇİLERİ: ÖZGÜR ÖZEL


Hükümetin yaratmaya çalıştığı algının aksine; tam gün çalışmayı hekimlerin de istediğini ancak, çalışma koşullarının iyileştirilerek hekimlerin bu açmazdan kurtarılması gerektiğini belirten CHP Manisa Milletvekili Eczacı Özgür Özel, ülkemizde jenerik ilaç ve yerli üretimin durumunu, eczacıların yaşadığı sorunları ve uygulanan sağlık politikaları hakkında birçok konuyu Sağlık Dergisi Yazı İşleri Müdürü Esra Öz’e değerlendirdi.

Sağlık çalışanlarını ilgilendiren birçok konunun çözüm beklediği, Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ve getirdikleri, ilaç üretiminde Türkiye’nin durumu, eczacıların yaşadığı sorunlar ve çözüm önerileri hakkında ana muhalefet partisi CHP Manisa Milletvekili Eczacı Özgür Özel, düşüncelerini Sağlık Dergisi'ne anlattı. Eczacı milletvekili olmasının yanında sağlık meslek örgütlerinde uzun yıllar her kademede görev almış olan, sağlık politikaları hakkında deneyime sahip TBMM Sağlık, Aile, Çalışma ve Sosyal İşler Komisyonu Üyesi Özel şunları söyledi: “ Tam gün çalışma, bundan 31 yıl önce, 1978’de çıkartılan "Sağlık Personelinin Tam Süre Çalışma Esaslarına Dair Kanun" ile uygulanmaya konmuş ve hekimlere başta tam gün ve eğitici tazminatı olmak üzere çeşitli kazanımlar getirmişti. Ancak, çeşitli engellemelerle karşılaşılmış; yasanın öngördüğü ekonomik ve sosyal güvenceler uygulamaya yeterince yansıtılamamış; giderek de yanlış uygulamalarla yasayla elde edilen kazanımlar kısa sürede ortadan kaldırılmıştı. Sonunda da, 1980’de Tam Süre Yasası yürürlükten kaldırılarak, yarı zamanlı çalışmaya yeniden izin verildi. Dolayısıyla, sağlık personelinin, özlük haklarını ve çalışma koşullarını iyileştiren ve halk sağlığına daha verimli bir şekilde hizmet edebilmelerinin sağlayan bir niteliği olan düzenlemeye yıllardır ihtiyaç duyuyoruz.

“Tam Gün Taşeronlaşmaya Zemin Hazırlıyor”
Hekimlerimizin ve diğer sağlık personelinin tam gün çalışması “özlenen ve istenen” bir çalışma biçimi. Ancak mevcut haliyle, özlük haklarında iyileştirme getirmeyen, çalışma koşullarını kötüleştiren ve hatta taşeronlaşmaya zemin hazırlayan bir düzenlemenin sağlık alanında uygulanması güvencesiz ve kaynağının ne olacağı belirsiz bir ücretlendirme ve esnek çalışma sistemiyle sağlık çalışanlarına dayatılan bir sistem haline geldi. Hekimlerin serbest çalışma hakkına yönelik sınırlama ve noksanlıklarla, yaşam ve sağlık hakkı ile çalışma hak ve özgürlükleri ihlal edildi. Bu nedenle, özellikle Türk Tabipleri Birliği, Türk Eczacıları Birliği, Türk Diş Hekimleri Birliği gibi meslek örgütlerinin hiçbirinin desteklemediği bir uygulamayı hayata geçirerek Bakanlık, sağlık çalışanlarını doğrudan karşısına almış ve onların haklarını deyim yerindeyse gasp etmiştir. Bu bağlamda Hükümete yaptığımız en büyük eleştiri sivil toplumun söylediğine önem vermemesi.

“Yap Boz Tahtası gibi, Yapılanlar Sürekli Değiştiriliyor”
Değişiklik yapılırken meslek örgütleriyle hiç istişare yapılmıyor. Yapılanlar, dayatmacı bir tutum içinde oluyor. Önce değişiklik yapılıyor, sonra meslek örgütleri buna karşı çıkmak zorunda kalıyor. Bu durumu Türk Eczacıları Birliği’nde Genel Sekreterlik yaparken, 4 yıllık tecrübemden de biliyorum. Sağlık Bakanlığına, konuyu anlatsanız da proaktif şekilde önceden görüşseniz de “adet yerini bulsun” diye dinliyorlar. Ondan sonra bildiklerini uyguluyorlar. Sahada sorun çıktığında birlikte düzeltmeye çalışıyoruz. Sağlık Bakanlığı önce hatayı yapıyor sonra bunun hata olduğuna ikna olduğunda düzeltiliyor. Yap-boz tahtası gibi, yapılanlar sürekli değiştiriliyor. Yargıya gidildiğinde TEB olsun, TTB olsun Sağlık Bakanlığına ve SGK’ya karşı bu kadar çok dava kazanıyor olmasından çıkartılması gereken ana fikir, “bu işleri meslek örgütleriyle ve onlar ile istişare edilerek ulaşılacak ortak akıl ile yürütmek gerekiyor”.

Tam Güne Hekimler Karşı Değil
Halk, hekimler ve sağlık örgütlerinin Tam Gün yasasına karşı olduğunu düşünüyor. Ben burada sağlık çalışanlarının bu biçimiyle halka hedef gösterilmesine şiddetle karşı çıkıyorum. Buradaki esas nokta, sağlık hizmetinin hastaya sunumu, hizmeti alanında hizmeti vereninde hakkı korunmalı. Hastayı memnun ederken sağlık hizmet sunucularını mağdur etmemeniz lazım. Bugün sağlık hizmeti vatandaşlara eskiye göre daha hızlı ve kolay sunulduğu için memnun olabilirler ancak, bu hizmeti sunanın (hekimin, diş hekiminin, hemşirenin, ebenin, teknisyenin) huzuru ve mutluluğu da çok önemli. Çünkü hizmeti sunan mutlu değilse dönüp dolaşıp hizmeti alanı da mutsuz edecek noktaya geliyor, getiriliyor.

KHK 630 Hekim İçin mi Çıkartıldı?
Sağlık Bakanı, “Tam Gün, 630 hekimi ilgilendiriyor” diyor. Eğer 630 hekimi ilgilendiriyorsa nasıl çözülemiyor da durum kangren hale getiriliyor. Kanun Hükmünde Kararname(KHK) ile bu tip düzenlemeler yapmak, demokrasinin özüne aykırı. KHK’lar rejimi ile yönetiliyordu bir zamanlar ülke. Yine o günlere döndük. Meclisi by-pass etmek, halk iradesinin olgunlaştığı yere parlamentoya sırtını dönmek böylesi düzenlemeler için kabul edilebilir değil. Önerimiz, bu düzenlemelerin meclisin tümünün onayıyla hayata geçirilmesidir, hükümetin tek taraflı iradesi ile değil. KHK yetkisini geçen dönem Meclis geçmiş hükümete verdi, hukuken bu hakkı kullanabilirsiniz. Ama artık yeni bir meclis var. Süreç tıkanmasın diye Kabineye verilen bu yetki bu şekilde istismar edilmemeli. Bu gibi düzenlemelerin çözüm yeri Meclis’tir. Komisyonlar niye var bu kadar önemli değişikliler KHK ile olur mu?

Kamu Hastane Birliklerini Yeni KHK ile Çıkartacaklar
Yeni KHK çıkartıp Kamu Hastane Birliklerini bunun içine koymayı planlıyorlar. Buna da çok ciddi tepki göstereceğiz. Yapılacaklar, Komisyon’a getirilsin, tüm milletvekillerinin fikirlerini söylemesi mümkün olsun, eğer ki oluşursa ortak akıl ile çözmeye çalışalım ortadaki durumu. Ancak üzerine hiç düşünülmemiş ve hazırlıksız olunan bir konu kamu hastane birlikleri. Geçen dönemki taslakları biliyoruz ve o biçimiyle düzenlemeler hayata geçirilirse, sağlık hizmeti sunumu çok derinden yaralar alacak ve tam anlamıyla bir özelleştirme ve taşeronlaştırma sürecine terk edilecek hastane hizmetleri.

Halk ile Eczacılar ve Hekimler Karşı Karşıya Getiriliyor
Sağlık Bakanlığının “algı yönetiminde” izlediği yolu tamamen yanlış buluyorum. Verilen sağlık hizmeti, iş yükü nedeniyle gecikmesi veya nitelikli sunulamaması sonucu hekimler ile vatandaş karşı karşıya getiriyor. Sağlık çalışanlarına yönelik şiddet her geçen gün artıyor. İlaç fiyatları düşüyor, bu vatandaş için iyi, eczacılar karşı çıkıyor deniliyor. Bu doğru değil bunu çok net ifade etmemize rağmen kasıtlı olarak sadece siyasi kazanç uğrunda insafsızca bu düşünce yayılıyor. Eczacı ile vatandaş karşı karşıya getiriliyor. Bakanlık, gücü kendi meslektaşlarına karşı orantısız kullanıyor.

Düşük Ücret Baskısıyla Hekimlerden Verim Beklenmemeli
Performans sistemi ile piyasa koşullarına göre oluşturulacak bir ortamda düşük ücret baskısıyla ile karşı karşıya kalacak olan hekimler, bu durumda nitelikli bir sağlık hizmet sunumunu gerçekleştiremeyecek. Bununla birlikte özlük hakları kaybı, niteliksiz hizmet, eğitim için daha da azalan zaman, hekim niteliğinin düşmesi, sağlık hakkının tamamen gözden çıkarılması ve çalışanların sağlığının bozulması gibi sonuçlar gündeme gelecek.

Tıbbi Araştırmalar Zaman Kaybı ve Artı Maliyet Unsurları Olarak Değerlendirilecek
Hekim işgücü piyasası içinde, mesleki değerler kaybolmaya başlamış ve performans ödeme sistemi ile “tetkik/ameliyat” oranında “kazanç” anlayışı getirilerek sağlık hizmet üretiminin rekabet ortamına uygun üretilmesi desteklenmeye başlanmıştır. Örneğin, tıp fakültelerinde öğretim üyelerinin özlük hakları sağlık hizmet sunumu gerçekleştirip gerçekleştirmediklerine ve bunların adetlerine bağlanmış durumda. Bu da tıp fakültesindeki akademik eğitimin niteliğinin piyasaya uygun hale getirileceğini gösteriyor. Çünkü tıbbi araştırmalar zaman kaybı ve artı maliyet unsurları olarak değerlendirilecek. Ayrıca, hekimlere verilecek döner sermaye tedavi edici hizmetlere odaklandığı için tedavi merkezli sağlık hizmet anlayışı pekişecek. Bu durumda ilaç ve tıbbi malzeme tüketimindeki artış katlanarak devam edecek ve özellikle ilaç sektöründeki bağımlılığı artıran bir ortam oluşacak. Bakın, kimilerinin sağlık çalışanları için iyi oldu dediği performans sistemi insani değildir. Tüm hekimlerin ekonomisi belli düzeye getirilmeli ve sağlık ekibi olma ruhunu kaybetmemeleri sağlanmalıdır. Hekimler iyi bir emekli maaşı istiyor çünkü gelecekten korkuyorlar. KHK ile yapılan düzenleme sonucu “memur hekimlerin mesai saatleri bitiminde kamu kurumu dışında mesleklerini herhangi bir biçimde icra etmeleri yasaklanarak” Anayasa Mahkemesinin iptal kararı etkisiz hale getirildi. Tam gün Yasası ile gerçekleştirilemeyen uygulama bypass edilerek, yargı kararları görmezden geliniyor. Biraz önce de dediğim gibi bunlar, Meclisin gündemine gelmeli, orada hep birlikte karar vermeliyiz. Hem sağlık hizmet sunumunu geri döndürülemez biçimde değiştiren böyle düzenlemeleri kendi başınıza çıkartamazsınız.

Kamu Hastane Birlikleri ile Hastaneler Özelleşecek
Kamu Hastane Birlikleri Yasa tasarısı “özerkleştirme” adı altında süreç içinde “özelleştirmeye” giden bir yola dönüşecek. Hastane yönetimi meselesi elbette profesyonel bir uzman işidir. Ancak bu, hastane yönetiminde sağlık çalışanlarının söz sahibi olamayacağı anlamına gelmez. Sağlık çalışanlarının söz ve yetki hakkı ne kadar koparılırsa o kadar ticarileşiyor süreç.

“Ağırlıklı Ortalaması C Olan Hastaneler Birleştirilerek Birliğe Dönüştürülecek, Yıl Sonunda E Sınıfına Düşen Birliklerde Yönetim Değişecek”
Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu, Sayıştay, TODAİE ve TÜBİTAK gibi kurumların hastanelerin yönetimine dair hazırlamış olduğu birçok raporda ve araştırmada verimsizlik tespit edildiği ve nedeninin yönetim anlayışındaki eksiklikler olduğu öne sürülmüştü. 2007-2013 yılları kalkınma hedeflerini belirleyen Dokuzuncu Kalkınma Planı’nda da yer alan hastanelerin idari ve mali özerkliğe kavuşturulmasının gerekliliği fikrinin ana dayanak noktası bu raporlardaki tespitler. Çözüm yolu olarak şu hastanelerin Sağlık Bakanlığı tarafından 100 üzerinden verilecek puanlar ile A,B,C,D,E gibi sınıflara ayrılması ve ağırlıklı ortalaması C olanların birleştirilerek Birliğe dönüştürülmesi ve tam bir ticari işletme gibi çalıştırılması. Öyle ki, hastanelerin performansları yani kârları onların sınıfının ne olacağını belirleyecek. Bakın, ağırlıklı ortalaması D sınıfına düşüp (yani zarar eden) yılsonunda E sınıfına düşen Birliklerde, yönetim kurulu üyelerinin görevlerinin ve sözleşmeli pozisyondaki personelin sözleşmelerinin sona erecek olması ve ayrıca performansa dayalı hale getirilmesi hem sağlık çalışanlarının özlük haklarını ihlal edecek hem de sağlık hizmetinin kamusallığını zedeleyecek bir durum ortaya çıkaracaktır. Ben bu durumuyla Yasa Tasarısını destekleyemeyeceğimizi, kesinlikle “red oyu” kullanacağımızı ve Grup olarak etkili bir muhalefet gerçekleştireceğimizi belirtmek isterim.


İlaç Pazarındaki Gelişmeler ve Türkiye’deki İlaç Sanayinin durumu
2010 yılında 856 Milyar Dolar olan toplam dünya ilaç pazarının, 2015 yılında 1,1 Trilyon Dolar olacağı tahmin ediliyor. Pazar büyüyor daha da büyüyecek. Türkiye ilaç pazarı 2011 yılı sonunda 14,5 Milyar TL’ye yakın olacak. 2010 yılında bu değer 13,5 Milyar olarak gerçekleşmişti. İki yıl arasında artış var ama daha fazla olması gereken artış 18 Eylül kararları ile azaltıldı. İlaç firmaları daha fazla kar için daha fazla pay için birbirleriyle mücadele ederken, birde devletlerin ilaç fiyatlandırma politikalarından kaynaklı tasarruf tedbirlerini almaya çalışıyorlar. Portekiz, Almanya, İspanya, İtalya gibi ülkeler başta olmak üzere dünya devletlerinin sağlıkta reform uygulamaları içinde ilaç fiyat düşüşlerinin ana gündem maddesi olduğu ortaya çıkıyor. Diğer yandan ilaç pazarındaki rekabet o kadar güçlü ki, ilk 10 şirket içinde sadece 3 tane yerli firma kaldı ve bu firmaların da büyük şirketler tarafından alınacağı artık çok fazla konuşulmaya başlandı. İlacı stratejik bir ürün olmasından kaynaklı olarak, yerli ilaç sanayi mutlaka desteklenmeli, Ar-Ge ve birçok teknoloji yatırımı konusunda yerli firmalara teşvikler sunulmalı.

“Türkiye’de İlacın Üretiliyor Olması, Yerli İlaç Sanayimiz Olduğu Anlamına Gelmiyor”
Türkiye ilaç pazarı ülkemizin aleyhine şekilleniyor. Türkiye son 10 yıl içerisinde pazardaki ithal yerli dengesi, yerli ilaç üreticilerinin aleyhine, ithal üreticilerin lehine çok ciddi şekilde değişti. Her ülkede ilaç sanayi stratejik bir alandır ve öyle görülmelidir. Yerli ilaç sanayisi, üretimlerini teknolojilerini yenileyerek dünyaya satış yapabilecekleri noktadaydı. Son 8 yılda yerli ilaç sanayicilerinin çok uluslu ilaç firmaları ile rekabet edebilmeleri için hiçbir tedbir veya teşvik mekanizması yaratılmadı. Ayrım yapılmaksızın, temel hedef “ilacın fiyatını düşürmek” oldu. Bu noktada, yerli ilaç üreticileri çok ciddi zarar gördü.
“Sermayenin yerlisi yabancı olmaz” denmesine katılmıyorum, Türkiye’de ilacın üretiliyor olması, yerli ilaç sanayimiz olduğu anlamına gelmiyor. Yabancı firmaların Türkiye’de üretim yapmaları, istihdam yaratmaları, fabrikalar kurmaları ve vergi vermelerini önemsiyorum. Çok önemli hatta yabancı firmaları buna zorlamak gerekir. Ancak bu yerli ilaç sanayi anlamına gelmiyor.

Bülent Eczacıbaşı: “Yerli İlaç Sanayine Hiç Umut Vermiyorlar”
Katıldığım bir panelde Bülent Eczacıbaşı, ilaç sektöründen çıkmaya karar verdiklerinde, “yerli ilaç sanayine hiç umut vermiyorlar, biz köklü bir aile olarak ilaçtan çıkıyoruz” dediğini hatırlıyorum. Yerli firmaların çoğu yabancı sermayelere satıldı. İlk on firma içinde yalnızca üç firma yerli olarak görülebilir şuan. Çok kısa süre sonra hiç yerli ilaç üreticisi kalmamasından korkuyorum. Sağlık Bakanlığı’nın jenerik/eşdeğer ilaca yönlendirme yapması yerli ilaç sanayinin desteklendiği anlamına gelmez. Çünkü çok uluslu firmalardan alıyorsunuz yine çoğu jeneriği. Başka teşvik ve tedbirler alınmalı.


Eczacıların Durumu: “24 Bin Üzerinde Eczane ve Okumakta Olan 7 Bin Öğrenci Var”
Eczacıların yapısal sorunları hali hazırda yaşanan her türlü güncel sıkıntı ve sorunu çok daha fazla hissetmelerine neden oluyor. Bundan 10 yıl önce 7 tane olan eczacılık fakültesinin sayısı bugün 20’ye çıktı. Bugün, 24 binin üzerinde eczane var ve eczacılık fakültelerinde okumakta olan 7 bin öğrencinin yüzde 80’i eczane açmayı düşünüyor. Bu sürdürülebilir bir durum değil. Örneğin, mesleğe yeni katılacak Eczacılık Fakültesi mezunları için bir sene staj yapma şartı getirilmeli. Eczanelerde, yardımcı eczacı istihdamı belli kriterlere göre zorunlu olmalı. Diğer yandan, devlet hastanelerinde yatak başına düşen zorunlu eczacı istihdamı uygulaması getirilmeli ve tabi ki klinik eczacı alanı ülkemizde hak ettiği yere getirilmeli. Bir diğer deyişle, eczacılık fakültesinden mezun olanların serbest eczane açmak dışında eczacılık mesleğini daha fazla geliştirmek adına farklı istihdam alanlarına yönelmeleri için düzenlemeler yapılmalıdır. Bu eczacılık hizmetinin niteliğini de artıracaktır. Diğer yandan yapılacak olan en doğru adımlardan biri de daha fazla eczacılık fakültesi açılmaması ve mevcut eczacılık fakülteleri ilaç alanında dünya çapında bilimsel araştırmalar yapan yerler noktasına getirilmesi. Avrupa’da ilaç ve eczacılık alanında her türlü düzenleme bu şekilde ilerliyor zaten, tüm önlemler akılcı hedefler doğrultusunda yapılıyor. Örneğin, Hollanda’da 4 eczacılık fakültesi var, 3 tanesi bilimsel araştırma yapıyor, bir tanesi eczacı mezun ediyor. Bunlar sağlığa ilişkin alanlar rekabete açık değil. Zaten sosyal devlet olmanın gereği bu. Eğitim ve sağlık gibi alanları piyasacı mantıktan korumak zorundasınız.

Nüfusa Göre Eczane Sınırlandırması Getirilmeli
Eczacılık alanı için nedir peki akılcı önlem? Nüfusa göre eczane sınırlandırmasının getirilmesi. Kanun çıktıktan sonra mezun olanları kapsayacak bir uygulama ile eczane olmayan yerde eczane açılmasının sağlanması ve mevcut yoğunlaşmanın ve eşitsiz dağılımın önüne geçilmesi sağlanacaktır. Bu değişikliği sağlayacak Yasa tasarısı TEB ve Sağlık Bakanlığı arasında 8 yıldır görüşülüyor ve bizzat mevcut Bakan tarafından söz verildiği halde yapılmıyor. Diğer yandan, bilim ve teknoloji hızla değişirken, 5-10 senenin öncesindeki bilgiler ile mesleğinizi sürdüremezsiniz. Meslek içi eğitimleri zorunlu hale getireceksiniz. Bir yıl boyunca bilimsel toplantı ve konferansların veya meslek içi eğitimlerin yüzde 60’ına katılmayı zorunlu hale getireceksiniz. Katılmayanlar, eczacılık mesleğine devam etmemeli.

Eczane Eczacısına Reçete Hizmet Bedeli ve Meslek Hakkı Verilmeli
Eczane eczacılarının, kazançları devlet tarafından belirlenmiş ve halka sunduğu ilaçların bedelleri üzerinden yüzdesel pay alması olarak kurgulanmış. Böyle olunca, eczane eczacıları yükse ciro yapma zorunluluğuna mahkûm edilmiş durumda. Sonuç; ilaç fiyatlarında tasarruf ederken ortaya çıkan ciro düşüşleri doğrudan eczane eczacılarının ekonomileri baltalamaktadır. İlaç fiyatları yarı yarıya düştüğünde, eczacının kendi kazandığı parayı da yarıya düşürüyorsunuz. İlaç fiyatlarının artması beklenmiyor, eczacıların böyle bir talebi de yok zaten. Bu süreçte bağımsız eczacı sermayesi ile kurulmuş eczaneleri korumak için eczacı halka hizmet sunduğu anda kutu veya reçete başına kendisine ek bir ödeme yapılırsa mevcut durumda ilaç fiyat düşüşünden kaynaklanan bir zararı kalmaz. Ancak tabi bunun da bir sınır var. Performans sistemindeki hekimin mahkûm edildiği duruma da düşmemek gerekir. Çok hasta bakmak, çok ameliyat yapmakla para kazanır hale getirirseniz, bu doktoru vicdanı ile cüzdanı arasında seçim yapmak arasında bırakırsanız. Eczacıyı da ciro ile para kazanacağı noktasına getirirseniz, halk sağlığına hizmet etmek noktasında üstesinden gelinemez bir noktaya sürüklersiniz. En nihayetinde eczacılık ve doktorluk tüccarlık değildir, bu yüzden bu mesleklere para kazanmak için kurgulanmış ticari bir süreç gibi bakamazsınız. Aldığınız tüm kararlara ve yasal düzenlemelere yön verecek ana ilke bu olmalıdır.”

Hiç yorum yok:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...