7 Eylül 2008 Pazar

BİYOKİMYA DUAYENİ

Mitokondriyel DNA’daki gen mutasyonlarının Parkinson hastalığındaki olası rolü üzerine yaptıkları araştırmaları anlatan Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Biyokimya Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nazmi Özer, Türk Biyokimya Derneği ve derneğin yaptığı çalışmalar hakkında da bilgi verdi.

Mersin Doğumlu ve Silifke Lisesi Mezunu olan Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Biyokimya Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nazmi Özer, ODTÜ Kimya Bölümünden mezun olduktan sonra Moleküler Biyoloji’de master yaptı. ODTÜ’nün ilk Moleküler Biyoloğu olma ünvanını taşıyan Prof. Dr. Özer, FORD bursuyla ABD’ye gidecekken 12 Mart muhtırası sebebiyle bursu iptal edildi. Hacettepe Üniversitesi, Tıp Fakültesi Biyokimya Anabilim Dalı’nın açtığı sınavı kazanarak doktora eğitimine başlayan Prof. Dr. Özer, sonrasında farklı ülkelerde; NATO, Avrupa Biyokimya Dernekleri Federasyonu (FEBS) ve DFG’den aldığı proje ve burslarla araştırıcı olarak çalıştı; Almanya’da Göttingen Max – Plancks Deneysel Tıp Enstitüsünde, Amerika’da Deleware Üniversitesi Biyokimya Bölümü’nde, İsveç’te Stocholm Üniversitesi Arrhenius Laboratuvarı’nda, İngiltere’de Londra Üniversitesi Kanser Araştırma Merkezi’nde, İtalya’da Padova Üniversitesi’nde.


Parkinsonun Ortaya Çıkması Mutasyonların Birikimi mi?
Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Biyokimya Anabilim Dalı’nda uzun yıllar, enzimlerin saflaştırılması, kinetik ve yapılarının aydınlatılması ile ilgili çalışmalar yapan Prof. Dr. Özer’in grubu, son yıllarda bu çalışmalarını ilaçların enzimlerle etkileşmeleri ile zenginleştirmenin yanı sıra bir başka konuya da yöneldiler. Nükleer ve mitokondriyel genomlardaki bozukluklar sonucu ortaya çıkan Parkinson üzerinde de çalışmaya başladıklarını ve bu konuda yaptıkları çalışmayı şöyle anlattı:“Son birkaç yıldır Parkinson hastalığının mitokondriyel ayağında çalışıyoruz; Mitokondriyel DNA’daki mutasyonları özellikle mitokondri solunum zinciri elemanlarının genlerindeki mutasyonları tarıyoruz, solunum zinciri enzim aktivitelerini Kompleks I ve IV’te ölçüyoruz. Ayrıca mitokondriyel solunum zinciri bileşenlerinin gen ifadelenmelerine bakıyoruz. Böylece gen düzeyinde bozukluk (mutasyon) var mı, varsa bu protein sentezini ekspresyon etkiliyor mu. Sentezlenen protein işlevsel (enzim aktivitesi) mi sorularını yanıtlamaya çalışıyoruz. Ayrıca mitokondri oksidatif strese en çok maruz kalan hücre bileşeni olduğuna göre, bu sistemleri oksidatif stres nasıl etkiliyor sorusuna yanıt bulabilmek için hücreleri oksidatif strese karşı koruyan, her hücrede bulunan ve üçlü peptit yapısındaki glutatyonun (GSH) düzeyini mitokondride ölçüyoruz. Çalışmalarımız sonucunda oksidatif stresin özellikle kompleks 1 aktivitesini çok fazla etkilendiğini ve Parkinsonlu hastalarda GSH düzeyinin yarı yarıya azaldığını gözledik. Parkinsonla ilgili çalışmamız için insanlardan kan ve kas dokusu olmak üzere iki çeşit doku aldık. Kandan elde ettiğimiz akyuvarların mitokondrilerinde ve kastan elde ettiğimiz mitokondrilerde de aynı çalışmaları gerçekleştirdik. Akyuvarlar çok çabuk yenilendiklerinden kuşaktan kuşağa geçen mutasyonları temsil edebilecek bir hücre grubudur. Somatik bir hücre olan kas hücresinin ise zamanla birikecek mutasyonları temsil edeceği düşüncesi ile çalışmaları bu iki farklı dokuda gerçekleştirdik. Araştırma sonuçlarımızı uluslar arası çok saygın bir dergi olan “Movement Disorder” yayınladık, son çalışmalarımızı da yayınlamak üzere “Journal of Neural Transmission”a gönderdik.”


Parkinson hastalığının ortaya çıkışında tek bir mutasyonun etkili olmadığını ifade eden Prof. Dr. Özer, belki de Parkinson gelişimi için birçok mutasyonun birikmesi gerektiğini, yani kümülatif etkinin söz konusu olabileceğini kaydetti. Japon araştırma gruplarından biri tarafından yayınlanan bir makalede mitokondri DNA’sında 5460’ıncı sırada guanin yerine adenin geçerse bu kişilerde Parkinson olma olasılığının arttığına dair veriler bulunduğunu belirten Prof. Dr. Özer, “Biz de bu mutasyon açısından 5460 pozisyonundaki guanin yerine adenin geçmesi sonucunu,Türk toplumunu taradık. Bu mutasyonun, kontrollerde yüzde 10 iken hastalarda yüzde 8 olduğunu bulduk. Bu da bize, bu iddianın, en azından Türk toplumu için, doğru olmadığını göstermektedir” dedi. Prof. Dr. Özer, insanla ya da deney hayvanı ile çalışmanın çok zor olması nedeni ile bundan sonra çalışmalarına hücre kültüründe devam edeceklerini söyledi.

Türk Biyokimya Derneği ve Uluslararası Derneklerle İlişkiler
Prof. Dr. Nazmi Özer, Başkanı olduğu 2000 üyeye sahip Türk Biyokimya Derneği’nin (TBD) İstanbul, İzmir ve Adana’da şubeleri olduğunu; derneğin Biyokimya, Klinik Biyokimya ve Moleküler Biyoloji alanlarında ülkemizi başarı ile temsil ettiğini söyledi. “Bu bağlamda TBD Uluslar arası Biyokimya ve Moleküler Biyoloji Derneği (IUBMB), Uluslar arası Klinik Kimya Dernekleri Federasyonu (IFCC), Avrupa Biyokimya Dernekleri Federasyonu (FEBS), Avrupa Klinik Kimya Dernekleri Federasyonu (EFCC) ve Balkan Klinik Laboratuar Federasyonu(BCLF)’nun asli üyesidir. Türk Biyokimya Derneği, eğer o yıl uluslar arası bir toplantı düzenlenmiyorsa, her yıl bütün meslektaşlarımızın katıldığı ulusal bir kongre düzenlemektedir. Bu yıl 20. Ulusal Kongre’mizi 29 Ekim – 1 Kasım 2008 tarihlerinde Kapadokya’da düzenliyoruz” diyen Prof. Dr. Özer, ulusal kongrelere 500-800 arasında meslektaşlarının katıldığını dile getirdi. bir FEBS ve beş Balkan kongresi düzenlediklerini belirten Prof. Dr. Özer, TBD’de klinik laboratuarlarda kalite kontrolü ilgili çalışmaların 1985 yılına kadar gittiğini söyleyerek, o günden bu güne 15 tane Eksternal Kalite Kontrol ve Akreditasyon kursu, düzenlediklerini ifade etti. Ayrıca IUBMB ile birlikte, mezuniyet öncesi, yüksek lisans ve doktora konularında, dört adet de çalıştay yaptıklarını söyleyen Prof. Dr. Özer, “Bu eğitim toplantıları sırasında bütün Türkiye’deki birimlerde biyokimya ve moleküler biyoloji eğitimlerini araştırdık. Araştırma sonucunda hayretle gördük ki bir tarım ülkesi olan ülkemizin ziraat fakültelerinde hiç biyokimya eğitimi verilmemektedir. 2006 yılında, Avrupa Biyokimya Denekleri Federasyonu’nun 31. Kongresini İstanbul’da yaptık. Toplantıda Nobel ödüllü bir bilim adamının yanı sıra 150 adet çok seçkin bilim insanı konuşmacı olarak yer aldı. Yetmiş yedi ülkeden 2500 kişinin katıldığı bu toplantı vesilesi ile 200 kişiye yakın çok değerli Biyokimyacı ve Moleküler Biyolog yurttaşımızın batı ülkelerinde çalıştığını gördük. Bu Kongre sonrasında, benim bilgilerim dahilinde 10 civarında gencin yüksek lisans ya da doktora için bu meslektaşlarımızın yanına gitmeleri idi. Her Kongrede gençlerimizi destekliyoruz, FEBS Kongresinde 394 genç araştırıcıya burs sağladık. Ayrıca, kendi olanaklarımızla da üniversitelerden başvuran 20 ve liselerden başvuran 4 öğrenciye burs verdik. Bu yıl yapacağımız 20. Ulusal Kongremizde de 80 genç araştırıcıyı destekliyoruz” şeklinde konuştu.

“2007 yılında FEBS başkan yardımcılığına ve 2008 yılında da başkanlığına seçildikten sonra FEBS burslarının mezuniyet sonrasının yanı sıra üniversite öğrencilerinin de yaz dönemlerinde yurt dışında araştırma laboratuarlarında çalışmak üzere yararlanabilecekleri şekle dönüştürülmesi düşüncem kabul gördü ve uygulamaya sokuldu” diyen Prof. Dr. Özer, burs programları için 35 yaş altında, iyi bir proje sahibi olanların, çalışacakları kurumdan kabul yazısı alarak FEBS Burs Komitesi’ne başvurabildiklerini kaydetti. FEBS Başkanı Prof. Dr. Özer, bu bursların sadece proje ile kısıtlı kalmadığını araştırıcıların çalıştay düzenlemek için de FEBS’ten önemli desteği alabildiklerini söyledi. Dünya Klinik Kimya Federasyonu’nun 2014 yılında yapılacak olan ve 8000–10000 kişinin katıldığı WORLDLAB Kongresini de İsveç, Meksika ve Hindistan’la yarışarak ülkemize kazandırdıklarını kaydeden Prof. Dr. Özer, kongrenin İstanbul Lütfü Kırdar Uluslar arası Kongre ve Sergi Sarayı’nda yapılacağını ve bu kongreler sayesinde, yurt dışında çalışan birçok Türk ve yabancı bilim insanı ile, geleceğimiz olan gençlerimizin buluşturulmasının sağlandığını ve ülkemizin tanıtımına da katkıda bulunduklarını söyledi.

Hiç yorum yok:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...