30 Mayıs 2011 Pazartesi

HİPOKSİYE ÇÖZÜM “BAŞ SOĞUTMA”

COOL CAP (baş soğutma) yönteminin Türkiye'de ilk olarak Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi'nde uygulanmaya başlandığını belirten Çocuk Nörolojisi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Kıvılcım Gücüyener, baş soğutmasında kullanılan cihazın FDI onayı alarak birçok ülkede standart uygulanan yöntemler içine girdiğini söyledi.

Anne karnında, doğumda ya da doğum esnasında herhangi bir nedenle bebeğin yeterli oksijen alamaması halinde gelişebilecek beyin hasarı riskini azaltan “COOL CAP (baş soğutma)” yöntemi, yurt dışından sonra Türkiye'de de uygulanıyor. Bu yöntemle, oksijensiz kaldığı için ileride çeşitli derecelerde beyin hasarı gelişme riski taşıyan bebeklerde kalıcı hasar azalıyor ve bazı bebeklerde tam iyileşme şansı doğuyor. Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Nörolojisi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Kıvılcım Gücüyener, bebeğin herhangi nedenden ötürü kısa bir süre dahi oksijensiz kalmasının (hipoksi), beyin gelişimini olumsuz etkileyebileceğini, bebekte bedensel ve zihinsel özür bırakabileceğini söyledi.

“Hastanemizde 12 bebeğe selektif baş soğutması yöntemi uyguladık”
Selektif baş soğutması uygulaması Türkiye'de ilk olarak Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi'nde uygulanmaya başladığını belirten Prof. Dr. Gücüyener, “Hastanemizde 12 bebeğe selektif baş soğutması yöntemi uyguladık. Aynı zamanda Sağlık Bakanlığı Zekai Tahir Burak Doğum Evi Hastanesi de hipoksik bebeklerine total vücut soğutması yöntemini uygulamakta. Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde de baş soğutma yöntemi uygulanmaya başlandı ve daha birçok hastanenin bu yöntemi uygulamaya başlayacak. Yyöntemin uygulandığı bebeklerden durumu çok ağır olan 4'ü öldü, diğer 8'inin ise sağlık durumları çok iyi” dedi.
Bebeğin yeterli oksijen alamamasına, çok çeşitli nedenlerin yanı sıra, anne karnındayken annenin bir darba maruz kalması, kaza geçirmesi ve düşmesinin bile neden olabileceğini kaydeden Prof. Dr. Gücüyener, doğum sırasında ya da doğumdan hemen sonra da oksijen alınamamasının mümkün olabildiğini belirtti.

Hastanın Hikayesi Mutlaka Dinlenmeli
Prof. Dr. Gücüyener, “Gebeliğin sonuna doğru veya doğum sırasında plasenta yırtılabiliyor ve bebeğin çıkış süresi uzayabildiği için bebeğin oksijensiz kalabiliyor. Bu nedenle, gebelik döneminde bu gibi bir durumla karşılaşıldığında, hastanın hikayesi mutlaka dinlenmeli. Bu güne kadar hipoksik bebeklere uygulanan tüm destek tedavileri, beyin hasarı gelişmesine engel olamuyordu ve hasar oranını azaltmıyordu. Ancak yaşamsal fonksiyonların korunmasına olanak tanıyordu. Artık dünyanın birçok ülkesinde bu tür vakalarda total vücut ve ‘baş soğutma yöntemi’ tek sonuç veren tedavi yöntemi olarak uygulanıyor ve başarılı sonuçlar elde ediliyor” şeklinde konuştu.

“Rusların Çocukları Soğuk Suya Doğurtmaları Hipoksi Oranını Azaltıyor”
Yöntemin, yurt dışında bazı ülkelerde son 4-5 yıldır rutin tedavi yöntemi olarak uygulandığını dile getiren Prof. Dr. Gücüyener, çok eskiden Rusların çocukları soğuk suya doğurttuklarını, soğuk suda doğum yapıldığı için kafaları soğuk olan bebeklerde, diğer bebeklere oranla daha az ''hipoksi'' görüldüğünü söyledi.

“Bin 500'den Fazla Bebeğe Çalışma Yapıldı”
Prof. Dr. Gücüyener, baş soğutma yönteminin ilk olarak 1960'lı yıllarda denendiğini daha sonra 1990'lı yıllarda çok sayıda hayvan deneylerinden sonra 1998'de pilot çalışmaların başladığını ve günümüze kadar 15'in üstünde bin 500'den fazla bebeği içeren randomize kontrollü çalışma yapıldığını söyledi. Çalışmalarda, tüm vücut ya da sadece baş soğutmasının karşılaştırmalı ikili gruplar üzerinde denendiğini anlatan Prof. Dr. Gücüyener, baş soğutmasında kullanılan cihazın FDI onaylı alarak birçok ülkede standart uygulanan yöntemler içine girdiğini belirtti. Prof. Dr. Gücüyener, “Bebeklerin bir kısmına vücut, bir kısmına baş soğutma yöntemi uygulandı. Uygulamayla bu bebeklerin ölüm risklerinin, ilerde ortaya çıkabilecek nörolojik komplikasyonlarının sayısı ve şiddetinin azaldığı görüldü” diye konuştu.

“EEG cihazı sayesinde bebeğin nöbet geçirdiği anlaşılıyor”
Yeterli oksijen alamayan bebeklerin yeni doğan nöbetleri geçirdiklerini de belirten Prof. Dr. Gücüyener, “Baş soğutma yöntemi uygulanan bebeklerin kafasına takılan EEG cihazı sayesinde bebeğin nöbet geçirmekte olduğunun anlaşılıyor. Soğutma yöntemi ile nöbet sayısı da azalıyor. Soğutma yöntemleri, riski ortadan kaldırmıyor, ancak ilerlemesini engelliyor. Olası etkilerini azaltarak, zihinsel ve bedensel engelin derecesini düşürüyor” şeklinde konuştu.

“36 Haftanın Altında Doğan Bebeklere Uygulanmıyor”
Soğutma yönteminin sadece, hipoksi riski hipoksi sınıflamasında 2-3 derece bulunan çocuklara yapılabileceğini vurgulayan Prof. Dr. Gücüyener, sağlıklı dünyaya gelen bebeklerin ise kesinlikle üşütülmemesi gerektiğinin altını çizdi. Soğutma tekniğinin 36 hafta ve üzerindeki bebeklere uygulanabileceğini ifade eden Prof. Dr. Gücüyener, “Müdahale doğumdan sonra mümkünse ilk 6 saat içinde yapılmalı. 'Yöntemin, 24 saate kadar etkili olduğu düşünülüyor. Ayrıca, uygulamanın 36 haftanın altındaki ya da anne diyabet hastası olduğundan erken dönemde alınması gereken bebeklere yapılabilmesi için çalışmalar yürütülüyor. Premetüre bebeklerde soğutma yapılamaz. Çünkü kalpte sorunlar olabilir, kafa içi kanamalarını artırabilir, kandaki trombosit değerlerini düşürebilir ve böbrek fonksiyonlarını bozabilir” uyarısında bulundu.

Baş Soğutma Yöntemi Nasıl Yapılıyor?
Hipoksili doğan bebekler, yenidoğan yoğun bakım ünitesine alındıktan sonra, destek tedavisine alındığını ve soğutma yöntemi uygulanmaya başlandığını belirten Prof. Dr. Gücüyener şu bilgileri verdi: “Selektif baş soğutması yönteminde bebeğin kafasına ' COOL CAP cihazının bir parçası olan ve içinde su sirkülasyonunun yapıldığı ısı izolasyonlu şapka takılıyor. Silikondan yapılmış şapka şeklindeki cihazdaki borulardan biri makinaya bağlı bulunuyor ve devamlı belirli ısıya ayarlanabilen değişik ısıdaki su dolaşımı sağlanıyor. Çocuğun kilosu ve baş çevresi ölçüleri sisteme girilerek, 72 saat boyunca takılı tutuluyor. Bir de çocuğun vücut çekirdek ısının belirlenmesi için devamlı rektal ısısı monitorize edilerek kontrol altında tutuluyor ve bebeğin başı dışındaki vücudunun diğer kısımlarının ısı regülasyonu buna göre sağlanıyor. Uygulamada, kısa süre içinde bebeğin baş ısısı iyice düşürülerek, vücut ısısı 34.5'lerde tutuluyor. Bu işlem, yaklaşık 72 saat süresince devam ediyor. 72 saat bitince de 4 saatten az olmamak kaydıyla bebeğin yapısı ve tedavi protokolü göz önünde tutularak, her saatte 0.2-0.5 derece arttırılarak, baş yavaş yavaş ısıtılıyor. Beynin zarar görmemesi açısından, ısıtma işleminin yavaş yapılması gerekiyor. Tüm vücuda uygulanan soğutma yönteminde ise temelde su sirkülasyonu ile yapılan soğutma uygulanıyor.”

29 Mayıs 2011 Pazar

İLAÇ ECZACILIKTA KYS İLE İŞLER YOLUNA GİRİYOR


Sağlık Bakanlığı İlaç Eczacılık Genel Müdürlüğü Tıbbi Cihaz Daire Başkanlığı ISO 9001:2008 Kalite Yönetim Sistemi Belgesi aldı. Kamu hizmetlerinde; hizmet alan taraf konumunda bulunan, tıbbi cihaz üretici, ithalatçı, dağıtıcı firmaları ile tıbbi cihazları kullanan tüm gerçek ve tüzel kişiler, tanımlanmış,sınırları belirlenmiş, yetki ve sorumluluklar ile hak ve yükümlülükleri net bir şekilde ortaya konulmuş bir kamu hizmeti alacak.

ISO 9001:2008, uluslararası standardizasyon örgütünün oluşturduğu bir Kalite Yönetim Sistemi (KYS) standardıdır. Standart, merkezi İsviçre’nin Cenevre kentinde yer alan ve 90’dan fazla ülkenin üye olduğu Uluslararası Standardizasyon Örgütü (International Organization of Standardization - ISO) tarafından geliştirilmiştir. Belgelendirme şirketlerini yetkilendirme yetkisi üye ülkelerin akreditasyon kurullarına verildi.


ISO 9001:2008 KYS Belgesi ise; ilgili kuruluşun ürün veya hizmetlerinin uluslararası kabul görmüş bir kalite yönetim sistemine uygun olarak sevk ve idare edilen bir yönetim anlayışının sonucunda ortaya konduğu ve dolayısı ile kuruluşun ürün ve hizmet kalitesinin sürekliliğinin sağlanabileceğinin güvencesi. İçeriğinde, bir organizasyonun düzgün olarak yönetilebilmesi için satış, pazarlama, satın alma, müşteri ilişkileri, müşteri memnuniyeti yönetimi, üst yönetim, görev tanımları ve organizasyon, kayıtların saklanması, çalışan memnuniyeti ve eğitimi, planlanmış hedeflerle yönetim gibi birçok husus var.

Sağlık Bakanlığı İlaç ve Eczacılık Genel Müdürlüğü Tıbbi Cihaz Daire Başkanlığının sahip olduğu ISO 9001:2008 KYS Belgesi süreci, 14 Haziran 2010 tarihinde KYS Üst Yönetim Temsilcisinin İlaç Eczacılık Genel Müdür Yardımcısı Dr. Ali Sait SEPTİOĞLU görevlendirilmesi ile başladı. 2011 Mart ayı başında ISO 9001:2008 KYS Belgesinin alınması ile sonuçlandı.


TCDB Bünyesindeki İç Denetimler İse, Prensip Olarak 6 Ayda Bir Yapılacak
10 ay devam eden bu süreçte, Tıbbi Cihaz Daire Başkanlığınca (TCDB) yürütülen tüm iş ve işlemlerin gözden geçirilerek, Başkanlığın yeniden yapılandırıldığını belirten Septioğlu şu bilgileri verdi: "Şubeler ve birimler bazında ayrıntılı iş ve görev tanımları yapılarak, verilen her kamu hizmeti ayrı bir süreç (proses) olarak tanımlandı. KYS çerçevesinde yapılacak olan ve üçüncü taraf denetim olarak da adlandırılan dış tetkikler, akredite belgelendirme kuruluşu tarafından yılda bir kez yapılacak şekilde düzenlendi. Gerek duyulduğunda takip denetimi olarak da adlandırılan ilave denetimler de yapılabilecek. TCDB bünyesindeki iç denetimler ise, prensip olarak 6 ayda bir yapılacak. Ancak, ihtiyaç duyulması veya üst yönetim tarafından gerek görülmesi halinde istenildiği an iç tetkiklerde olabilecek.


TCDB ISO 9001:2008 KYS Belgesinin Kapsamı; Tıbbi Cihaz Hizmetlerinin Düzenlenmesi, Denetlenmesi, İzlenmesi ve Yönetimidir
TCDB tarafından sunulan kamu hizmetlerinin iş akışları somut ve net olarak oluşturuluyor. Sunulan hizmetlerdeki kişiye bağımlılık asgariye indirilerek Başkanlığın kurumsallaşması yolunda önemli bir mesafe alınması sağlanıyor. TCDB ISO 9001:2008 KYS Belgesinin kapsamı; tıbbi cihaz hizmetlerinin düzenlenmesi, denetlenmesi, izlenmesi ve yönetimidir. TCDB tarafından sunulan kamu hizmetlerinin KYS çerçevesinde verilmeye başlanması ile akılcı tıbbi cihaz yönetimi kavramının uygulanmasında verimlilik, etkinlik ve etkililiğin artacak. Ayrıca, KYS uygulaması, kamu kurum ve kuruluşlarında hayata geçirilmeye başlanan İç Kontrol Sisteminin kısa sürede ve etkin bir şekilde uygulanmasını da mümkün kılacak. Sağlık Bakanlığı merkez teşkilatında, İEGM Tıbbi Cihaz Daire Başkanlığı dışında Temel Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü de ISO 9001 KYS belgesine sahip.


“İlaç ve Tıbbi Cihaz Ulusal Bilgi Bankasına Kayıt İşlemi Başvurunun Hangi Sürede Sonuçlanacağı, İşlem Başlamadan Bilinecek”
TCDB bünyesinde, ISO 9001:2008 KYS’nin tüm yönleri ile uygulanması durumunda, gerek Başkanlığın tüm şubelerinin/birimlerinin ayrı ayrı gerekse de Başkanlığın tümünün performans hedefleri belirlenerek bu hedeflerin periyodik olarak ölçümü gerçekleşebilecek. Bu ölçümler sayesinde, sunulan kamu hizmetlerinin, modern kamu yönetimi ilkeleri ve hizmet alanların talepleri doğrultusunda sürekli iyileştirilebilmesi mümkün olacak. TCDB tarafından sunulan kamu hizmetlerinde; hizmet alan taraf konumunda bulunan, tıbbi cihaz üretici, ithalatçı, dağıtıcı firmaları ile tıbbi cihazları kullanan tüm gerçek ve tüzel kişiler, tanımlanmış,sınırları belirlenmiş, yetki ve sorumluluklar ile hak ve yükümlülükleri net bir şekilde ortaya konulmuş bir kamu hizmeti alacaklar. Bu sayede; hangi işlemin hangi sürelerde ve nasıl sonuçlanacağı hizmet sunan ve hizmet alan taraflarca önceden bilinecek. Muhtemel sorunların ortaya çıkması asgariye indirilebilecek, etik davranış ve uygulamalar, sunulan kamu hizmetinin tüm yönlerine egemen olabilecek. KYS kapsamında dış müşteri olarak tanımlanan hizmet alan tüm tarafların KYS uygulamasından en önemli kazancı, alacakları kamu hizmetinin tüm yönlerini önceden öngörülebilirlik ve şeffaf bir hizmet alınabilecek. Örneğin, tıbbi cihaz üretici/ithalatçı ver dağıtıcı firmaları ilgili mevzuat gereği İlaç ve Tıbbi Cihaz Ulusal Bilgi Bankasına kayıt işlemi için yapacakları başvurunun hangi sürede sonuçlanacağını, işlem başlamadan bilecekler. Bu nedenle, başvuru yapan firmalar zamanında başvurabilecek ve böylelikle gerek kamu alımlarına katılabilme gerekse de geri ödeme kurumlarından geri ödeme alınması konusunda mağduriyet yaşamayacaklardır. Tıbbi malzemelerin kullanılması esnasında ortaya çıkabilecek herhangi bir olumsuz vakaya ya da olaya en kısa sürede müdahale edilebilecek ve olumsuzluklar ile mağduriyetler mümkün olan en kısa sürede giderilecek. Böylece gerçek ve tüzel kişiler ile kamu kuruluşlarının her türlü zararı asgariye indirilebilecek. KYS uygulaması, öngörülebilir, şeffaf, ölçülebilir ve akılcı bir hizmet sunumu sağlayacağından, hem hizmeti sunan kamu kesimi hem de hizmetten yararlanan tüm taraflar için gereksiz zaman kayıplarını ve harcamaları asgariye indirecek, tüm unsurlar açısında akılcı bir hizmet sunumunu mümkün kılacak."

28 Mayıs 2011 Cumartesi

KML’DE YENİ MOLEKÜL ÖDÜLLENDİRİLDİ

Novartis Bilim Ödülleri, bu yıl da Ankara Sheraton Otel’de düzenlenen 14 Nisan Novartis Bilim Günü 2011 kapsamında sahiplerini buldu. Dünya çapında yaptığı çalışmalarla ‘Kronik Mieloid Lösemi’ (KML) tedavisinde çığır açmış bir isim olan ve “Novartis Lider Bilim adamları” ödülü sahibi Novartis Global Araştırma Geliştirme Direktörü Dr. Paul Manley’in oldu.

Novartis Bilim Ödülleri, tıp ve eczacılık dünyasından önemli isimlerin bir araya geldiği 14 Mart Tıp Bayramı ve 14 Mayıs Eczacılık Günü arasında anlamlı bir köprü oluşturan 14 Nisan Novartis Bilim Günü’nde düzenleniyor. Novartis Bilim Ödülleri, bu yıl da Ankara Sheraton Otel’de düzenlen 14 Nisan Novartis Bilim Günü 2011 kapsamında sahiplerini buldu.

Novartis Türkiye Başkanı Güldem Berkman, dünyada ortalama yaşam süresinin uzamasıyla kronik hastalıklara sahip kişi sayısında artış olduğunu belirtti. Novartis Bilim Ödülleri, Sheraton Otel'de düzenlenen törende sahiplerine verildi. Novartis Türkiye Başkanı Güldem Berkman, törende yaptığı konuşmada, dünyada ortalama yaşam süresinin uzamasıyla kronik hastalıklara sahip kişi sayısında artış olduğunu dile getirdi. Berkman, “Geçmişte yaşamı sürdürmek önemli iken, bugün artık yaşam kalitesinin yüksek olması önem taşıyor. Bu nedenle araştırma ve geliştirme faaliyetlerinde insan yaşamını olumsuz etkileyen hastalıklara çözüm bulunmasına ağırlık verdik. Novartis olarak araştırma ve geliştirme faaliyetlerine bir önceki yıl 10 milyar dolar ayırdık.Novartis'in tüm sektörler içinde Ar-Ge'ye ayırdığı miktar bakımından dünyanın altıncı şirketi konumunda yer alıyor. Araştırma ve geliştirmeye verdikleri önemin meyvelerini topluyoruz. Çok sayıda yeni molekül üzerinde çalışmalar yürütülüyor. Sosyal sorumluluk projelerine de önem veriyoruz. Sıtma ve cüzamın dünyada ortadan kaldırılmasına yönelik sosyal sorumluluk projesi yapıyoruz. İleriyi hedefleyen farklı bakış açımızla beklentilerin de üzerinde standartlar getirme düşüncesiyle hareket ediyoruz. Bundan sonraki dönemlerde de 'Hasta odaklı’ ilkemizle birlikte yeni teknolojileri anında hizmete sunacağız. Türkiye’de araştırma ve geliştirmeye yatırımımız her geçen gün artarak devam edecek” dedi.

“Jak 2 kinase İnhibitörleri ve Akut Mieloid Lösemi Tedavileri”
Tören, dünya çapında yaptığı çalışmalarla ‘Kronik Mieloid Lösemi’ (KML) tedavisinde çığır açmış bir isim olan ve “Novartis Lider Bilim adamları” ödülü sahibi Novartis Global Araştırma Geliştirme Direktörü Dr. Paul Manley’nin katılımıyla “Ar-Ge ve hasta odaklılık” temasıyla gerçekleşti. Tören sırasında konuşma yapan Dr. Manley, bilim camiasında mucize kabul edilen Imatinib ve Nilotinib ilaçlarının araştırma ve geliştirme serüvenini anlatırken, yakın gelecekte de hasta ihtiyaçlarının yoğun olduğu hematoloji alanında ‘Jak 2 kinase inhibitörleri’ ve ‘akut milöid lösemi’ tedavilerinde karşılanmamış hasta ihtiyaçlarına çözümler geliştirebilmek için neler hedeflendiğini paylaştı.

“Nilotilib, Türkiye’de Şubat 2009 Yılından Bu Yana Kullanılıyor”
Sağlık Dergisi’ne konuşan Dr. Paul Manley şu bilgileri verdi: “İmatinib tedavisi altında olup iyi cevap veren hastaların dışında iyi cevap vermeyen ve nüks yaşayan hasta grubu vardı. Charles Sawyers’ın Kaliforniya’da yaptığı bir yayını takibe, nüks yaşayan hastaların neden nüksettiklerini anlama şansımız oldu. Aynı dönemde ABD’de bir grupta imatinibin hedefiyle nasıl etkileşime girdiğini buldu. Bu bilgiyi de aldığımızda daha potent daha etkin bir ilaç oluşturacak olursak imatinib almalarına rağmen nüks eden hastalara böyle bir ilaç aracılığıyla yardımcı olabileceğimizi fark ettik. Bu alanda çalışmalarımız 2001 yılında başladı ve 2007 yılında ‘nilotilib’ için ilk onayımızı aldık. ABD’ imatinibe direnç gösteren KML hastalarının tedavisi amacıyla 2007 yılında onay aldı, ilaç daha sonra 2009 yılında Türkiye’de de onaylandı.”

“KML Hastalarının Nilotilib ile Daha da Uzun Süre Yaşamasını Ümit Ediyoruz”
İmatinib’in keşfinden önce KML tanısı almış bir hastaya en iyi yaşam beklentisinin 4 - 6 yıl arasında bir süre tanındığını belirten Manley, İmatinib’in devreye girmesiyle birlikte hastaların yüzde 90’da prognoz olarak 10 yıllık bir sağ kalım süresi ön görülmeye başlandığını söyledi. Manley, Nilotilib ile hastaların daha da uzun süre yaşamasını ümit ettiklerini kaydetti.

“İlacıda Bu Hedefe Yönelik Tasarladık”
Manley, SGK tarafında ödeme kapsamında bulunan Nilotilin’in, binlerce hasta üzerinde kullanıldığını ve endikasyonlar açısından tüm hastalarda imatinib’den daha etkin olduğunu belirtti. Manley, “Türkiye’de Nilotinib’in kullanımı ya İmatinib’i tolere edemeyen ya da İmatinib’e direnç geliştirmiş KML hastaları üzerinde ama kardiyovasküler hastalığı olanlar açısından daha dikkatli olmak gerekir. Nilotinib etkin çünkü; KML’de söz konusu olan hedefi biz çok iyi anladık. İlacıda bu hedefe yönelik tasarladık. İlacı iyi hedeflediğimiz ve hedefin dışında başka yerlere gitmemesini başardığımız için yan etkileri de en askeride tutabiliyoruz” dedi.

“İlaçları Klinik Deneme Aşamasına Getirebilme Sürecinde Yaklaşık 6 Bin Kişi Çalışıyor”
Novartis Ar-Ge merkezinde birçok ülkede araştırma yapıldığını anlatan Manley, “Bu araştırmalar ABD’de, Avrupa’da ve Uzak Doğu’da yer alıyor. İlaçları klinik deneme aşamasına getirebilme sürecinde yaklaşık 6 bin kişi çalışıyor. Bunların bir kısmı araştırmalarda bir kısmı da destek ekip olarak görev yapıyor. Bizim misyonumuz karşılanmamış cevaplara hedeflenmiş ilaçlarla cevap sunabilmek. İlaç keşfi çok farklı klinik disiplini içinde barındırır ve son derece motive edici güzel bir ortamdır. Şans yaver giderse sağlık alanında hastalıkların iyileştirilmesi adına son derece olumlu sonuçlar elde edilebilir. Araştırmalarda farklı disiplinlerden çalışanlar kimyager, biyologlar, farkologlar, farmakokinetisisler ve kristolografi uzmanları yer alıyor” diye konuştu.

Novartis Bilim Ödülleri
Novartis'in 1986 yılından itibaren araştırmaları teşvik etmek, sayılarını artırmak ve araştırmacılara kaynak yaratmak amacıyla tıp ve klinik alanlarda verdiği ''Novartis Bilim Ödülleri'' de panelin ardından düzenlenen törenle sahiplerini buldu. Ödüller, Hasta Yakını Araştırma Proje Ödülleri, Novartis Solunum Ödülü, Farmakoloji Dalı Araştırma Destekleri, Farmasötik Teknoloji Araştırma Destekleri, Farmasötik ve Medisinal Kimya Araştırma Destekleri dallarında verildi. Novartis Bilim Onur Ödülü'nü, Farmasötik ve Medisinal Kimya Bilim dalındaki araştırmaları, hizmetleri ve eczacılık bilimine yaptığı katkılardan dolayı Prof. Dr. Nedime Ergenç aldı.

• FARMAKOLOJİ DALI ARAŞTIRMA ÖDÜLLERİ
BİRİNCİLİK ÖDÜLÜ
Yrd. Doç. Dr. Yasemin Eraç Ege Üniversitesi. Ecz. Fak. Farmakoloji Anabilim Dalı
Arş. Gör. Çiğdem Selli Ege Üniversitesi. Ecz. Fak. Farmakoloji Anabilim Dalı
Yrd. Doç. Dr. Buket Kosova Ege Üniversitesi Tıbbi Biyoloji Anabilim Dalı
Doç. Dr. Kamil Can Akçalı Bilkent Üniversitesi Fen Fakültesi Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü
Prof.Dr. Metiner Tosun Ege Üniversitesi. Ecz. Fak. Farmakoloji Anabilim Dalı

İKİNCİLİK ÖDÜLÜ
Prof.Dr. Mustafa Ark Gazi Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Farmakoloji Anabilim Dalı
Uzm. Ecz. Aysun Özdemir Gazi Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Farmakoloji Anabilim Dalı
Op. Dr. Belgin Polat , Zekai Tahir Burak Doğumevi, Ankara


ÜÇÜNCÜLÜK ÖDÜLÜ
Dr. Nihan Burul Bozkurt Hacettepe Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Farmakoloji Anabilim Dalı
Prof. Dr. Can Pekiner Hacettepe Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Farmakoloji Anabilim Dalı
Doç. Dr. E.Pelin Kelicen Uğur Hacettepe Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Farmakoloji Anabilim Dalı


• FARMASÖTİK TEKNOLOJİ PROJE DESTEK ÖDÜLLERİ
BİRİNCİLİK ÖDÜLÜ

Yrd. Doç. Dr. Sinem Yaprak Karavana Ege Üniversitesi Eczacılık Fakültesi, Farmasötik Teknoloji Ana Bilim Dalı
Uzm. Ecz. Seda Rençber Ege Üniversitesi Eczacılık Fakültesi, Farmasötik Teknoloji Ana Bilim Dalı
Araş. Gör. Dr. Seda Özbal Dokuz Eylül Üniversitesi, Tıp Fakültesi Histoloji-Embriyoloji Ana Bilim Dalı
Doç.Dr. Çetin Pekçetin Dokuz Eylül Üniversitesi, Tıp Fakültesi Histoloji-Embriyoloji Ana Bilim Dalı
Prof. Dr. Pelin Güneri Ege Üniversitesi Diş Hekimliği Fak. Ağız Diş ve Çene Radyolojisi AbD
Prof.Dr. Gökhan Ertan Ege Üniversitesi Eczacılık Fakültesi, Farmasötik Teknoloji Ana Bilim Dalı

İKİNCİLİK ÖDÜLÜ
Araş. Gör. Dr. Emine Şalva Marmara Üniversitesi Eczacılık Fakültesi, Farmasötik Biyoteknoloji AbD
Prof. Dr. Jülide Akbuğa Marmara Üniversitesi Eczacılık Fakültesi, Farmasötik Biyoteknoloji AbD
Yrd. Doç. Dr. Suna Özbaş Turan Marmara Üniversitesi Eczacılık Fakültesi, Farmasötik Biyoteknoloji AbD

ÜÇÜNCÜLÜK ÖDÜLÜ
Doç.Dr. Mine Özyazıcı Ege Üniversitesi, Eczacılık Fakültesi, Farmasötik Teknoloji Ana Bilim Dalı
Ar. Gör. Dr. İpek Özcan Ege Üniversitesi, Eczacılık Fakültesi, Farmasötik Teknoloji Ana Bilim Dalı Yük. Kim. Melike Fırlak Yrd. Doç. Dr. Bayrı Eraç Marmara Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Kimya Bölümü Ege Üniversitesi Eczacılık Fakültesi, Farmasötik Mikrobiyoloji AbD
Araş. Gör. Uzm. Ecz. Sakine Tuncay Ege Üniversitesi, Eczacılık Fakültesi, Farmasötik Teknoloji AbD Doç. Dr. Memet Vezir Kahraman Marmara Üniv. Fen Edebiyat Fak. Kimya Bölümü Organik Kimya AbD Prof. Dr. Mine Hoşgör Limoncu Ege Üniversitesi Eczacılık Fakültesi, Farmasötik Mikrobiyoloji AbD Prof. Dr. Süleyha Hilmioğlu Polat Ege Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Tıbbi Mikrobiyoloji Ana Bilim Dalı Prof.Dr. Özgen Özer Ege Üniversitesi, Eczacılık Fakültesi, Farmasötik Teknoloji Ana Bilim Dalı


FARMASÖTİK VE MEDİSİNAL KİMYA İLAÇ TASARIM VE GELİŞTİRME ARAŞTIRMA ÖDÜLLERİ
BİRİNCİLİK ÖDÜLÜ

Prof. Dr. Fatma Gümüş Gazi Üniversitesi, Eczacılık Fakültesi, Farmasötik Kimya Ana Bilim Dalı
Prof. Dr. Ayhan Elmalı Ankara Üniversitesi, Mühendislik Fakültesi, Fizik Mühendisliği AbD
Dr. Rahşan Ilıkçı Sağkan Gülhane Askeri Tıp Akademisi İmmunoloji Ana Bilim Dalı
Doç.Dr. Sibel Gür Afyon Kocatepe Üniversitesi Veteriner Fakültesi, Viroloji Ana Bilim Dalı
Prof. Dr. Aykut Özkul Ankara Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Viroloji Ana Bilim Dalı
Yrd. Doç. Dr. Fatma Öztürk Erciyes Üniversitesi, Fen Fakültesi, Biyoloji Ana Bilim Dalı
Uzm. Bio. Şükran Yılmaz Şap Enstitüsü Müdürlüğü Hücre ve Virüs Bankası Bölümü
Prof. Dr. Yalçın Elerman Ankara Üniversitesi, Mühendislik Fakültesi, Fizik Mühendisliği AbD
Arş. Gör. Gökçen Eren Gazi Üniversitesi, Eczacılık Fakültesi, Farmasötik Kimya Ana Bilim Dalı
Prof. Dr. Leyla Açık Gazi Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Biyoloji Ana Bilim Dalı
Yrd. Doç.Dr. Ayten Çelebi Kırıkkale Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Biyoloji Ana Bilim Dalı


İKİNCİLİK ÖDÜLÜ
Prof. Dr. Hakan Göker Ankara Üniversitesi, Eczacılık Fakültesi, Farmasötik Kimya Ana Bilim Dalı Dr. Ecz. Mehmet Alp Ankara Üniversitesi, Eczacılık Fakültesi, Farmasötik Mikrobiyoloji AbD Doç.Dr. Zeynep Ateş Alagöz Ankara Üniversitesi, Eczacılık Fakültesi, Farmasötik Kimya Ana Bilim Dalı Prof. Dr. Sulhiye Yıldız Ankara Üniversitesi, Eczacılık Fakültesi, Farmasötik Mikrobiyoloji AbD

ÜÇÜNCÜLÜK ÖDÜLÜ

1.Grup
Öğr. Gör. Dr. Yusuf Özkay Anadolu Üniversitesi, Eczacılık Fakültesi, Farmasötik Kimya AbD
Prof Dr. İlhan Işıkdağ Anadolu Üniversitesi, Eczacılık Fakültesi, Farmasötik Kimya AbD
Doç.Dr. Zerrin İncesu Anadolu Üniversitesi, Eczacılık Fakültesi, Biyokimya Ana Bilim Dalı
Araş. Gör. Gülşen Akalın Anadolu Üniversitesi, Eczacılık Fakültesi, Biyokimya Ana Bilim Dalı

2.Grup
Yrd. Doç.Dr. Sevgi Karakuş Marmara Üniversitesi, Eczacılık Fakültesi, Farmasötik Kimya AbD
Prof. Dr. Feyza Arıcıoğlu Marmara Üniversitesi, Eczacılık Fakültesi, Farmakoloji Ana Bilim Dalı
Yrd. Doç. Dr. Hale Zerrin Toklu Marmara Üniversitesi, Eczacılık Fakültesi, Farmakoloji Ana Bilim Dalı Doç.Dr. Bedia Kaymakçıoğlu Marmara Üniversitesi, Eczacılık Fakültesi, Farmasötik Kimya AbD Prof. Dr. Sevim Rollas Marmara Üniversitesi, Eczacılık Fakültesi, Farmasötik Kimya AbD


• 2009-2010 YILI NOVARTİS FARMASÖTİK TEKNOLOJİ ARAŞTIRMA ÖDÜLLERİ
BİRİNCİLİK ÖDÜLÜ
Ar. Gör. Zerrin Sezgin Bayındır Ankara Üniversitesi, Eczacılık Fakültesi Farmasötik Teknoloji AbD
Prof. Dr. Nilüfer Yüksel Ankara Üniversitesi, Eczacılık Fakültesi Farmasötik Teknoloji AbD

İKİNCİLİK ÖDÜLÜ
Dr. Ecz. Hakan Eroğlu Hacettepe Üniversitesi, Eczacılık Fakültesi Farmasötik Teknoloji AbD
Dr. Ecz. Emirhan Nemutlu Hacettepe Üniversitesi, Eczacılık Fakültesi, Analitik Kimya AbD
Dr. Ö. Faruk Türkoğlu Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Dr. Osman Nacar Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Dr. Ebru Bodur Hacettepe Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Biyokimya AbD Prof. Dr. Mustafa F. Sargon Hacettepe Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Anatomi Ana Bilim Dalı Doç.Dr. Ethem Beşkonaklı Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi 1. Beyin Cerrahi Kliniği Prof. Dr. Levent Öner Hacettepe Üniversitesi, Eczacılık Fakültesi, Biyofarmasötik ve Farmakokinetik

ÜÇÜNCÜLÜK ÖDÜLÜ
Uzm. Ecz. Tuğba Gülsün İnal Hacettepe Üniversitesi, Eczacılık Fakültesi, Farmasötik Teknoloji AbD Doç.Dr. Reyhan Neslihan Gürsoy Hacettepe Üniversitesi, Eczacılık Fakültesi, Farmasötik Teknoloji AbD Prof. Dr. Levent Öner Hacettepe Üniversitesi, Eczacılık Fakültesi, Farmasötik Teknoloji AbD

27 Mayıs 2011 Cuma

SAĞLIK BAKANLIĞI 131 MİLYON TL'LİK İHTİYAÇ FAZLASI ÜRÜNÜ DEVRETTİ



Sağlık Bakanlığı Strateji Geliştirme Başkanı Memet Atasever, “2009 yılında 88 milyon TL, 2010 yılında ise 43 milyon TL olmak üzere iki yılda 131 milyon TL tutarında ihtiyaç fazlası mal ve malzeme ihtiyacı olan bakanlık hastanelerine bedelsiz olarak devredildi” dedi.

Sağlık Bakanlığı, 2009 yılında 88 milyon TL, 2010 yılında ise 43 milyon TL olmak üzere iki yılda 131 milyon TL tutarında ihtiyaç fazlası mal ve malzemeyi ihtiyacı olan Bakanlık hastanelerine bedelsiz olarak devretti. Sağlık Bakanlığı Strateji Geliştirme Başkanı Memet Atasever, Sağlık Dergisi’ne yaptığı açıklamada, Bakanlığın ihtiyaç fazlası havuzunda yer alan ilaç, tıbbi sarf ve cihazları ihtiyacı olan hastanelerine bedelsiz devrettiğini söyledi.

İhtiyaç fazlası ürünler için web tabanlı bir program kullanıldığını anlatan Atasever, “Bakanlık bu sayede bütün hastanelerini haberdar ederek, bu ürünlerin kullanılmasını sağlıyor. Uygulamadan üniversite hastaneleri de yararlanabiliyor. Bununla, Bakanlığa bağlı sağlık kurum ve kuruluşlarında kamu kaynaklarının etkin ve verimli olarak kullanılması amaçlandı. Herhangi bir nedenle ihtiyaç fazlası haline gelen ilaç, tıbbi sarf ve her türlü demirbaş malzeme, ihtiyacı olan kurumlara bedelsiz olarak devredilmesine ilişkin mevzuat 2009 yılında düzenlenerek, uygulanmaya başladı” dedi.

Malzeme Kaynakları Yönetim Sistemi İle Takip Ediliyor
Atasever, Türkiye genelinde stok havuzu gibi değerlendirilen ihtiyaç fazlası ürün paylaşımının ''Malzeme Kaynakları Yönetim Sistemi (MKYS)'' ile takip edildiğini belirterek, şunları kaydetti: “Bu sistemle birlikte 2009 yılında 88 milyon TL, 2010 yılında ise 43 milyon TL olmak üzere iki yılda 131 milyon TL tutarında ihtiyaç fazlası mal ve malzeme ihtiyacı olan Bakanlık hastanelerine bedelsiz olarak devredildi. Bahse konu çalışmaların sürekli kılınması amacıyla Nisan ayından itibaren bu çalışmaların 'İhtiyaç Tespit Komisyonları' marifetiyle yürütülmesi ve her üç ayda bir listelerin güncellenmesi istendi.”

Yapılan yeni düzenlemeye göre, kurumların en geç 20 Nisan 2011 tarihine kadar stoklarında bulunan her türlü tıbbi cihaz, büro mobilyaları ve benzeri demirbaşlar ile ilaç ve tıbbi sarf gibi tüketime yönelik ürünleri komisyon marifetiyle değerlendirip, kurum için ihtiyaç oluşturmayan ürünleri 'İhtiyaç Fazlası Taşınır Modülüne' kaydetmesi gerektiğini anımsatan Atasever, bunun ‘bedelsiz’ devredilmek üzere diğer kurumların bilgisine sunulmasının istendiğini belirtti.

26 Mayıs 2011 Perşembe

TEK TESTLE BİLİNECEK HASTALIK YILLARCA SAKLI KALIYOR


Yavaş seyretmesi nedeniyle hasta tarafından geç farkedilen ve belirtileri yaşlanma ile karıştıralan “Akromegali Hastalığı” basit bir şeker yükleme testi sonucunda anlaşılabiliyor.

Birinci basamakta tanı geçikmesi ve 8-10 yıl tanısı konulmadan yaşayan hasta olduğunu belirten Doç. Dr. Selçuk Dağdelen, “Türkiye’de 4 bin ila 6 bin hasta verisi olması gerekirken şu an kayıtlı vaka sayısı 170’tir. Bu hastalıkta hastanın dış görüntüsünde değişiklikler olur. Hiçbir hastalığa tepeden bakan, indirgeyici ve kibirli şekilde, hastanın kötü hissetmesini sağlayacak bir hitapla tedavi yöntemi gerçekleştirilemez” dedi.

Bilim adamlarının verdiği verilere göre her bir milyon kişiden 60-80’inin akromegali hastası olduğu ve her yıl, bir milyonda 3-4 kişi ise akromegali tanısı alıyor. Bu durumda ülkemizde yaklaşık 6 bin akromegali hastasının olduğu düşünülüyor. 15 Nisan “Akromegali Günü” nedeni ile düzenlenen basın toplantısında konuşan Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji ve Metabolizma Bilim dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Tomris Erbaş, Prof. Dr. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi - Endokrinoloji Bilim dalı öğretim üyesi Sevim Güllü, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Beyin Cerrahisi Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. İbrahim Ziyal ve Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi - Endokrinoloji Bilim dalı öğretim üyesi Doç. Dr. Selçuk Dağdelen bilgiler verdi.

Akromegali hastalığı, büyüme hormonunun aşırı miktarda salgılanması sonucu geliştiğini dile getiren Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji ve Metabolizma Bilim dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Tomris Erbaş, “Büyüme hormonu, beyin tabanında bulunan hipofiz bezinin, ön bölümünde üretilmekte ve çocuklarda boy uzaması ve gelişmeyi sağlarken, erişkinlerde vücut metabolizmasında çok önemli görevler alıyor. Çocukluk çağında, kemik büyüme hatları kapanmadan önce büyüme hormonunun aşırı salgılanması sonucu jigantism(devlik) oluşur. Erişkinlerde büyüme tamamlandıktan sonra, büyüme hormonunun aşırı salgılanması sonucunda ise akromegali gelişir. Kadın ve erkekleri eşit oranda etkiler. Genellikle 40-50 yaşındaki kişilerde görülür. Hastalık belirtileri başladıktan, 8-10 yıl sonra bile tanı alan hastalar var. Akromegalinin nedeni, hastaların yüzde 99’unda “hipofiz adenomu” olan iyi huylu tümördür” dedi.

“Uyku Apnesi Görüldüğünde Akromegali Hatırlanmalı”
Prof. Dr. Erbaş şu bilgileri verdi: “Akromegalinin en belirgin bulgusu, ellerde ve ayaklarda oluşan büyümedir. Yıllar içinde yavaş olarak ayakkabı ve yüzükler dar gelmeye başlar. Yüz kemiklerinde, burun ve kulaklarda büyüme olur. Çene ve alın kemiklerindeki abartılı büyüme nedeniyle yüz genişler nihayetinde kabalaşır. Dil ve dudak büyür, diş aralarında açılma gözlenir. Yumuşak dokularda ve kıkırdakta büyüme oluşur. El bileğindeki yumuşak doku artışı, sinir sıkışmasına neden olur ve “karpal tunel sendromu” gelişir. Akromegaliyi özellikle birinci basamak hekimlerinin bilmesi bizim açımızdan önem taşıyor. Çünkü erken tanı ile tedavide daha iyi sonuç elde edebiliyoruz. Horlama akromegalik hastalarda çok sık görüldüğüne dikkat çekmek isterim. Uyku apnesi görüldüğünde akromegalinin hatırlanmasını ve ona göre tetkik istenmesi hasta açısından önem taşıyor.”

“İnsülin Benzeri Büyüme Faktörü (IGF-1) Ölçülmeli”
Prof. Dr. Güllü, hastaların şikayetleri ve muayene bulguları sonrasında akromegali’den şüphelenildiği zaman büyüme hormonu ve insülin benzeri büyüme faktörü’nün (IGF-1) ölçülmesi gerektiğini söyledi. Şeker yükleme testi yapılarak, kan şekeri ve büyüme hormon değerlerinin yarım saat ara ile beş kez ölçülmesinin tanı için çok önemli olduğunu kaydeden Prof. Dr. Güllü, “Bu testler ile büyüme hormonu fazlalığı tespit edildikten sonra hipofiz bezinin görüntülenmesi manyetik rezonans görüntüleme (MR) ile yapılır. Akromegalik hastalarda tanıdan sonra, kalp hastalıklarına ve tiroid hastalıklarına yönelik tetkiklerinde yapılması gerekir. Poliplerin değerlendirilmesi için kalın bağırsaklar kolonoskopi ile incelenli ve kadın hastalarda mamografi takipleri yapılmalı” diye konuştu.

“Bir cm’den Küçük Olan Adenomlarda Cerrahi Tedavi Başarısı Daha Fazla”
Prof. Dr. Ziyal, tedavide amacın hastalık ile ilişkili bulguları azaltmak, hormon düzeylerini normale getirmek ve tümörü yok etmek ya da küçültmek olduğunu kaydederek, son yıllarda yeni ilaçların ve yöntemlerin kullanılması ile başarılı sonuçlar elde edildiğini belirtti. Prof. Dr. Ziyal şunları söyledi: “Bu amaçla cerrahi tedavi, ilaç tedavisi veya radyoterapi kullanılıyor. Cerrahi tedavi ile tümörün tamamen veya tama yakın çıkarılması amaçlanıyor. Bir cm’den küçük olan adenomlarda cerrahi tedavi başarısı daha fazla. Büyük ve çevre dokuya yayılmış olan adenomlar tama yakın olarak çıkarılamayabiliyor. Cerrahi tedaviden sonra hastalık halen devam ediyorsa, büyüme hormon yüksekliği kontrol altına alınamadı ise, ilaç tedavisi uygulanmalı. İlaç tedavisi hormon düzeylerinin iyileştirilmesine yardımcı olarak hastalık belirtilerinde iyileşme sağlar ve hastalığa neden olan tümörün büyüklüğünü azaltabiliyor. Bazı hastalarda bu iki tedaviye ilave olarak radyoterapi uygulanması gerekebiliyor.”

“Kimsenin Dış Görünüşüne Yansıyan Hastalık Belirtileri Nedeniyle Farklı Muamele Görmemeli"
Doç. Dr. Dağdelen ise akromegalinin geçmişten günümüze görülme durumunu anlattı. Doç. Dr. Dağdelen, “Akhenaton’un dediği gibi “Bütün insanlar güneşin altında eşit kutsanmıştır” hastalara saygılı olunmalıdır. Eskiden “İnsanat Bahçeleri” ismiyle hastaların farklı görüntüleri nedeniyle şehir şehir gezdirilmiş. Ucube muamelesi görülerek geniş kitlelere sergilenmiş. Kimsenin dış görünüşüne yansıyan hastalık belirtileri nedeniyle farklı muamele görmemesi hele bunun kolektif olarak meşrulaştırılmaması gerekir. Maalesef bugün şehir meydanlarının yerini medya aldı. Biz hekimler olarak hastalarımızın dış görünüşlerindeki farklılıkları nedeniyle o sirklerdeki benzer alkışlar veya reytinglerle sergilenmesiyle batıda ve bizde showlar yapılıyor. Biz bunu rahatsız edici buluyoruz. Hastalarımızın gündelik hayatına nasıl yansıması var, düşünülmüyor. Örneğin, küçük bir kasabada öğretmenlik yapan bir hasta 5-10 yılın ardından tanı alıyor. Kasabada dışarı çıkamaz hale geliyor. Çünkü, her rastlayan “sen ne kadar yakışıklıydın ne kadar çirkinleştin” diyor. Taşrada başka bir köyden gelen bir hastamızın eşi, çirkinleştiği için kendisini boşamakla tehdit ediyor. Hastanın özellikle bizden isteği dış görünüşüyle ilgili değişikliğin düzeltilmesiydi. Oysa iç organlarla ilgili çok önemli hasarlar oluşmuştu. Hasta kendisi nişan düğün fotoğraflarını getiriyor. Köyün en güzel kızıyken akabinde bu hastalık nedeniyle; eşi, kendisi ve ailesi tarafından rahatsız ediliyor. Tıp tarihi ve tıp etiği açısından bu grup hastalıklar çok önem arz eden duyarlılıkları mutlaka paylaşılması gereken hastalıklardır. Türkiye’de 4 bin ila 6 bin hasta verisi olması gerekirken şu an kayıtlı vaka sayısı 170’tir. Bu hastalıkta hastanın dış görüntüsünde değişiklikleri oluyor. Hiçbir hastalığa tepeden bakan, indirgeyici ve kibirli şekilde hastanın kötü hissetmesini sağlayacak bir hitapla tedavi yöntemi gerçekleştirilemez.”

“Nasıl Olurda Bir Gen Yüz Yıllardır Aynı Sıklıkta Ortaya Çıkmaya Devam Eder”
AIP denilen mutasyonun bugün de akromegali hastalarında görülen bir mutasyon olduğunu belirten Doç. Dr. Dağdelen, “Aynı mutasyon 18. Yüzyıldan kalma bir akromegali hastasında da aynen saptandı. Bu bulgu tarih öncesinde de akromegali vardı. Artık veya azalma görmüyoruz. Böyle bir oranda sürekli devam eden bir hastalık ve şu ana kadar akromegaliye yol açtığı şüpheli tek bir çevresel faktör yok.. Bu mutasyon evrimde sağ kalım açısından çok önemli bir hormonla ilgili mutasyon. İlerde akromegalinin önlenmesi ve tedavisi açısından umut vaat ediyor. İnsan türünün evrimi bakımından yeni bir bulmaca açıyor. Nasıl olurda bir gen yüz yıllardır aynı sıklıkta ortaya çıkmaya devam eder” diye konuştu.

25 Mayıs 2011 Çarşamba

BİYOMEDİKAL TOPLANTISINDAN YENİ KARARLAR ÇIKTI


“Biyomedikal Cihaz Teknolojileri Alanı I.Koordinasyon ve Yürütme Kurulu” toplantısında yeni kararlar alındı.

Milli Eğitim Bakanlığı tarafından kamu ve özel kurum ve kuruluşların katılımı ile “Biyomedikal Cihaz Teknolojileri Alanı I.Koordinasyon ve Yürütme Kurulu” toplantısı yapıldı.
Toplantıya Okullarında Biyomedikal Cihaz teknolojileri olan okul müdürleri ve alan sorumluları, Sağlık Bakanlığı yetkilileri, dernekler ve sektörün önemli temsilcileri katıldı. Açılış konuşmasını Erkek Teknik Öğretim Genel Müdürlüğü adına Genel müdür yardımcısı Hüsamettin Kaya yaptı. Organizasyonun koordinasyon, sekretarya ve yürütmesi, Erkek Teknik Öğretim Genel Müdürlüğü Daire Başkanı Daire Cengiz İşsever, Program Şube Müdürü Hasan Gencer, Alan Koordinatörü Mehtap Naillioğlu Kaymak ve Ömer Pakyürek yürüttü.

2012 Yılında Proje Tabanlı Beceri Yarışması Düzenlenecek
Özel sektör ve STK’larla daha küçük katılımlı toplantılar düzenlenerek sorunların kısa zamanda giderilmesi hususunda ek tedbirler alınacak. Biyomedikal Cihaz Teknolojileri Alanı bulunan okullar arasında özel olarak 2012 yılında Proje Tabanlı Beceri Yarışması düzenlenmesi için 7-25 Kasım 2011 tarihleri arasında taraflarca belirlenecek bir günde sektör toplantısı yapılacak. Alan okullarının; sektör, STK ve üniversitelerle birlikte çeşitli dış ve iç kaynaklı projelere katılımlarının sağlanması için işbirliği yapılacak.

Mevzuat Çalışmaları
Sağlık Bakanlığı tarafından; Tıbbi Cihaz Teknik Servis Hizmetleri, Tıbbi Cihaz Muayene Hizmetleri, Biyomedikal Birimlerine ilişkin Çalışma Usul ve Esasları ile Standartlar hakkında düzenlemeler için taslak olarak hazırlanan yönetmeliklerin uygulamaya konulmaları hususunda; ilgili kurum ve kuruluşlarca destek verilecek. Maliye Bakanlığı Muhasebat Genel Müdürlüğüne başvuruda bulunarak, okullara malzeme devri yapılabilmesine ilişkin mevcut tebliğin revizyonu istenecek.

Öğrenci Stajları ve İstihdamı
Biyomedikal Cihaz Teknolojileri alanında eğitim – öğretim yapan okullarda uygulanan programlar ile iletişim bilgilerinin; Sağlık Bakanlığı, Genel Kurmay Başkanlığı Türk Silahlı Kuvvetleri Sağlık Komutanlığı, ilgili Üniversite rektörlüklerine ve ilgili S.T.K’larına gönderilerek öğrenci stajlarında süreklilik sağlanacak. STK’lar tarafından okulların bulunduğu il ve bölgelerdeki üye işyerlerinin iletişim bilgileri ilgili okul müdürlüklerine gönderilecek. Biyomedikal cihaz üreten-distribütörlüğünü yapan kuruluşların okulların bulunduğu illerdeki bayilerine öncelikle ilgili alan öğrencilerinden stajyer almaların sağlanacak. Sağlık Bakanlığına bağlı kurumlarda kurulmuş ve kurulacak Biyomedikal Cihaz teknik servislerinde ve hizmet alımlarında; ilgili alanlarda eğitim öğretim yapan meslek yüksek okulları ile mesleki teknik orta öğretim okul ve kurumları mezunlarının öncelikle istihdamı konusunda ilgili bakanlık ile koordine kurulacak. Sektörün istihdama yönelik olarak öğrencilere burs verilecek. Sektörle işbirliği içerisinde Biyomedikal Cihaz Teknolojileri alanında eğitim ve öğretim yapan okullar arasında proje tabanlı beceri yarışması düzenlenecek.

Donatım İhtiyaçları
Sağlık kurum ve kuruluşlarında; HEK, demo, demode v.b.cihazların ilgili Mesleki Teknik Orta Öğretim kurumlarına bedelsiz olarak devri hususunda; Genel Kurmay Başkanlığı Türk Silahlı Kuvvetleri Sağlık Komutanlığı, Maliye Bakanlığı Muhasebat Genel Müdürlüğü, Sağlık Bakanlığı Tedavi Hizmetleri Genel Müdürlüğü, Sağlık Bakanlığı Strateji Geliştirme Başkanlığı, Gümrük Müsteşarlığı’na, resmi başvurular Milli Eğitim Bakanlığınca yapılacak. Özel kuruluşlardan ürettikleri veya pazarladıkları tıbbi cihazlarla ilgili; kurulum, kurulum testleri, performans testleri, bakım, kalibrasyon vb. hazırlanmış simülatör, 3 boyutlu tanıtım filmleri, katalog, servis el kitapları, sunumlar, özel temel eğitim sunumları ve e-dokümanları eğitim- öğretim çalışmalarında kullanılmak üzere ilgili okullara bağışlanacak. Okullara eğitim-öğretim amacıyla alınan cihazların, demonstrasyon veya simülasyon olarak kullanılması sonucu garanti sürelerinin bitmesi probleminin ortadan kaldırılması için üretici firmalardan yapılacak satın almalarda teknik şartnameye özel madde konularak bu imkanın sağlanmasına çalışılacak. Biyomedikal Cihaz Teknolojileri alanında okulların ihtiyaç duyduğu temel teçhizatın en kısa zamanda karşılanması hususunda; genel bütçe, fon, v.b. kaynakları değerlendirilecek.

Eğitimcilerin Eğitimi
Firmaların, sağlık kurum ve kuruluşlarına sattıkları cihazlara yönelik olarak; tanıtım, kullanıcı ve servis eğitimlerinden Biyomedikal Cihaz Teknolojileri Alanında görev yapan öğretmenlerin faydalanmaları sağlanacak. İlgili alan öğretmenlerinin Sektör/üniversite ve diğer kamu kuruluşları tarafından belirlenecek hizmetiçi eğitim programları kapsamında çeşitli seviyelerde kurs ve seminer programlarının hazırlanarak ve uygulanacak. İlgili alanda düzenlenecek fuar, kongre, seminer vb. faaliyetlere alan öğretmenlerinin ve dereceye giren öğrencilerin katılımları sağlanacak. Milli Eğitim Bakanlığı tarafından Alan öğretmenlerinin gelişmeleri daha yakından takibi ve eğitim-öğretim çalışmalarına aktarabilmeleri için yabancı dil eğitimi düzenlenmesi faydalı olacak.

Fiziki Yapı
Bazı okulların bünyesindeki atölye ve laboratuarların standartlara uygun olarak tadilatlarla yeniden düzenlenmesi gerekli olacak. Biyomedikal Cihaz Teknolojileri alanına hizmet edecek, yeni atölye ve laboratuvar bina ve tesislerinin yapımı için standart avan proje geliştirilmesi gerekli olacak.

Program ve Eğitim Materyali Geliştirme
Sektördeki gelişmelere paralel olarak; meslek standartlarının, çerçeve öğretim programlarının geliştirilmesi, bunlara paralel olarak modüllerin yazılması, incelenmesi, revizyonu ve bastırılması çalışmalarında ilgili kurum ve kuruluşların katkı ve katılımları sağlanacak. Mevcut alanların bulunduğu okullarda öğrencisi olmayan dalların kapatılması varsa yeni tekliflerin değerlendirilmesi, hususlarında mutabakat sağlandı.

24 Mayıs 2011 Salı

KANSERDE SON GELİŞMELER KONGREDE AÇIKLANDI

19. Ulusal Kanser Kongresi'nde, dünyada 102 bin ilaç araştırması, Türkiye'de ise 700 ilaç araştırmasının insanlar üzerinde yürütüldüğü bunun da üçte birinin kanserle ilgili olduğu açıklandı. Çocukluk çağı kanserlerinin üçte ikisinin ileri evrede hastaneye ulaştığını, oysa erken evrede yakalansa başarı oranının yüzde 80'e kadar ulaşabildiğine dikkat çekildi. Türkiye'de her yıl 110 bin kanser hastasının radyoterapi görmesi gerekirken bu sayının 62 bini geçmiyor. Türkiye’de her yıl kansere yakalanan 150 bin hastanın yarıya yakınının radyoterapiden yararlanamadığı belirtildi.

Türk Radyasyon Onkolojisi Derneği, Tıbbi Onkoloji Derneği ve Türk Pediatrik Onkoloji Grubu Derneği tarafından her iki yılda bir yapılan Ulusal Kanser Kongresi'nin 19'uncusu, bu yıl Antalya Rixos Sungate Otel'de yapıldı. Her kanser türünün tanı ve tedavi metotlarının masaya yatırıldığı ve dünyadaki son gelişmelerin ele alındığı kongrenin basın toplantısına katılan Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyasyon Onkolojisi Bilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Faruk Zorlu, bilginin sürekli eskidiğini, bilim insanlarının tıptaki gelişmeleri yakından takip etmesi gerektiğini belirterek, kongrede, alanında uzman tüm branşların literatürü yakından takip ederek, tartışma fırsatı bulduğunu söyledi. Bu yıl kongreye toplam bin 320 kişinin katıldığını ifade eden Zorlu, kanserin tedavi edilmesi ve hastaların yaşam kalitesinin artabilmesinin ön koşulunun koordineli ekip çalışması olduğunu vurguladı.




“Kredi Kartları Gibi Bir Karta Genom Haritası Yüklenecek”
Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Onkoloji Bilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Ahmet Demirkazık, sistemik tedavide özellikle son yıllarda önemli gelişmeler olduğunu dile getirdi.
Sistemik tedavide hedefe yönelik tedavilerin özellikle öne çıktığını ve yüksek başarı elde edildiğini ifade eden Prof. Dr. Demirkazık, “Artık gelecekte kanser tedavisinde her hastaya özel tedavi uygulanacak. Buna 'farmakogenetik' deniliyor. Farmakogenetiğin onkolojide kullanıma girdi. Tüm branşlarda hastanın genetik özelliklerine uygun bireysel tedavi programları zamanla tüm branşlarda kullanılacak. Bu sayede daha az yan etki, daha yüksek etki elde edilebilecek, yaşam süresi ve kalitesi artacak. Farmakogenetik tedavinin klinik araştırmalarla uygulanabilir. Ancak klinik araştırmalara katılım Türkiye'de, "kobay" ya da "ilaç araştırması" gibi yanlış bilgilerden dolayı az. Her hastaya aynı tedavi uygulanmıyor. Akciğer kanseri olan her hastaya farklı tedavi uygulanabilecek. Kredi kartları gibi bir karta genom haritası yüklenecek. Bu haritalar onkolojide kullanıma girdi. İnsanlardan kan alıp bakıyoruz. Kanser hücrelerinde hücreleri laboratuvarda test ettiriyor o hastaya uygun ilaç veriyoruz. Daha çok etki, daha az yan etki amacımız. Sağ kalım süresi uzuyor. Biliyorsunuz kanser tedavisi normal hücreleri de öldürüyor. Bu ilaçlarla daha az yan etki sağlanıyor. Hedefe dönük tedavilerin oluşmasında klinik araştırmalar çok önemli. Biz de klinik araştırmalara katılıyoruz. Bundan ilaç araştırması anlaşılıyor. Dünyada 102 bin ilaç araştırması yürüyor. Türkiye'de 700 araştırma var. Bunların 3’te biri kanser araştırması. Kobay korkusu son derece yanlış. 50 bin araştırma ABD'nin kendi vatandaşları üzerinde yapılıyor. Biz hastaların bu klinik araştırmalara girmelerini istiyoruz. Hastaların ümit veren moleküllere erken ulaşma şansını sağlamaya çalışıyoruz."




"Tüm Kanserlerde Yüzde 20-30 Oranında Şifa Oranı Arttı”
Tıbbi Onkoloji Derneği Başkanı ve Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Onkoloji Bilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Şuayib Yalçın da başta akciğer olmak üzere birçok kanser türünde önemli gelişmeler olduğunu belirtti. Yeni ajanlar ve kişiye yönelik tedavilerle şifa ve sağ kalım oranının arttığını vurgulayan Prof. Dr. Yalçın, “Tüm kanserlerde yüzde 20-30 oranında şifa oranı arttı” dedi.




Yeni Başbakan'a Davet
Hacettepe Üniversitesi Hastaneleri Genel Koordinatörü ve Türk Pediatrik Onkoloji Grubu Derneği Gelecek Dönem Başkanı Prof. Dr. Tezer Kutluk ise, dünyada görülen kanser sayısının her geçen yıl artığını belirtti. Türkiye'de her yıl 150 bin civarında kanser beklendiğini ifade eden Prof. Dr. Kutluk, ulusların "kanserle savaşı" bir politika olarak algılaması gerektiği değerlendirmesinde bulundu. Prof. Dr.Kutluk, uluslararası örgütlerce kanser kontrol planları geliştirildiğini anlatarak, sözlerini şöyle sürdürdü: "Eylül 2011'de New York'ta BM'de bir zirve toplanacak. Yeni seçilecek hükümetimizi, Haziran'da kanserle savaşa davet ediyoruz ve yeni başbakanımızı Eylül ayında yapılacak Dünya Kanser Zirvesi'nde görmek istiyoruz. Türkiye'de her yıl 150 bin insan kanser oluyorsa, buna önem verilmelidir. Sigara ile mücadelede bu kadar öne çıkan bir ülke, kanserle savaşta geri kalamaz. Sağlığı bu kadar çok konuşan bir hükümet, bu konuda dışarıda duramaz. "
Kanser Tarama Merkezleri hakkında da konuşan Prof. Dr. Kutluk, KETEM'lerin sayısının 100'leri aştığını, ancak vatandaşların buralardan yeterince yararlanıp yararlanmadığını sordu.
Türkiye'de kanserle mücadele için kaynak ayrılması gerektiğini da ifade eden Prof. Dr. Prof. Dr. Kutluk, "Ülkemizde kanser araştırmalarına yeterince kaynak ayrılmıyor. Kaynak miktarı artırılmalıdır" dedi.

Çocuklarda Erken Tanı İçin Tarama Yapılsın
Türk Pediatrik Onkoloji Grubu Derneği Başkanı Prof. Dr. Rejin Kebudi ise çocukluk çağı kanserlerinde tedavi şansının erişkinlere oranla daha yüksek olduğunu söyledi. Çocukluk çağı kanserinde kemoterapinin daha iyi yanıt verdiğini ifade eden Prof. Dr. Kebudi, çocukluk çağı kanserlerinde tedavi sonrası sağ kalım oranının yüzde 60-70'lere çıktığını belirtti. Prof. Dr. Kebudi şunları kaydetti: “Çocukların 1960'larda yüzde 20’si iyileşiyordu. Bugün artık yüzde 70’lere kadar iyileşmeye ulaşıldı. 900 erişkinden biri çocukluk çağı kanserinin sağ kalanı. Şu anda yüzde 65 oranında 7 yıllık sağ kalım var. Biz de yüzde 80’e ulaşabiliriz. Erişkinde olduğu gibi tarama testi yok. Burada erken tanı önemli. Tabii bu noktada ailelere büyük görev düşüyor. Aileler ne yazık ki hekime geç başvuruyor. Ailelerin erken belirti ve bulguları fark etmesi lazım. Çocukluk çağında erken evrede tanı konulan hastalarımızın yüzdesi 30 dolayında. Erken tanıda başarı yüzde 80. Hastaların üçte ikisi ise ne yazık ki ileri evrede geliyor. Tedaviler zor tedaviler. Hedeflenmiş tedavilerden büyük ümit bekliyoruz. Hayat kalitesi de önemlidir; çocuklar tedavi süreçlerinde okuldan sosyal yaşamdan geri kalıyorlar. Hastane okulları olmalı, bunların psikososyal yönden desteklenmesi önemli. Orta yaş grubunda 500 hastadan biri çocukluk çağı kanserinin sağ kalanı olduğunu unutmamalıyız."

“Türkiye’de 30 İlde Radyoterapi Merkezi Var”
Kongre Genel Sekreteri Prof. Dr. Ufuk Abacıoğlu ise şunları söyledi: “Tıbbi Onkoloji Derneği’nin 2009 yılında yaptığı çalışmaya göre 90 radyoterapi merkezlerine başvuran hasta sayısı 62 bin. Oysa tüm hastaların yüzde 60’ının radyoterapi göreceğini varsayarız. Bizim tespitlerimize göre ilk kez radyoterapi alan 90 bin hastanın olması gerekiyordu. Ayrıca kanser tekrarladığı içinde ikinci kez de radyoterapi gören 20 bin kişinin daha olması gerekiyor. Yani beklenen hasta sayısının 110 bin olması gerekirken bu sayı 62 binle sınırlı kalıyor. Aynı durumun ilaç tedavisi için de olduğu tahmin ediliyor. Türkiye’de şimdilik 30 ilde radyoterapi merkezi var. Bu sayının artması gerekiyor. 90 merkezin çoğunluğu 3 büyük ilde yoğunlaşmış durumda. Kanser merkezi ve cihaz sayısının şuan ki durumun 2 katına çıkması gerekiyor. Destek elemanı az. Radyasyon fizikçisi ve radyoterapi teknisyeni sayısının hızla artması gerekiyor. Tıbbi onkoloji uzmanı sayısı Türkiye’de 450.Bu sayı da gerçek ihtiyacın yüzde 80’inin oluşturuyor. Bu sayının da 10 yıl içinde nüfus artışını dikkate alarak 800 olması gerektiğini düşünüyoruz.”

23 Mayıs 2011 Pazartesi

“ÜNİVERSİTE HASTANELERİNİN ESAS İŞİ ARAŞTIRMA YAPMAK VE KLİNİK ÇALIŞMALAR YÜRÜTMEKTİR”

Geleneksel hale gelen “Ankara Tıp Biyokimya Günleri”nin bu yıl 4’üncüsü yapıldı. Her sene farklı konuların ele alındığı toplantıda, bu sene “laboratuar çalışmalarının klinik önemi” üzerinde duruldu. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. İlker Ökten, “Üniversite hastanelerinin esas işi araştırma yapmak ve klinik çalışmalar yürütmek” dedi.

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Biyokimya Anabilim Dalı’nın her yıl geleneksel olarak düzenlenen “Ankara Tıp Biyokimya Günleri”nin 4’üncüsü 21 Nisan tarihinde gerçekleştirildi. Toplantıya Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. İlker Ökten, Tıbbi Biyokimya Ana bilim Başkanı Prof. Dr. Kadirhan Sunguroğlu, öğretim üyeleri ve hemşireler katıldı.
Toplantının açılış konuşmasını yapan Prof. Dr. Ökten, bu yıl dördüncüsü düzenlenen Biyokimya Günlerinin 3’üne dekan olarak katıldığını belirterek “Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki her sene katılım daha da yoğunlaşıyor. Üniversite hastanelerinin esas işi araştırma yapmak ve klinik çalışmalar yürütmek. Her ne kadar üniversite hastaneleri son zamanlarda, ekonomik konularla, işletmecilik sorunlarıyla ilgilenmek zorunda kalıyorsa da bu tür araştırma ve incelemeye yönelik bilimsel toplantı ve konferansları çok önemsiyorum” dedi.

Toplantının açılışında konuşan Tıbbi Biyokimya Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Kadirhan Sunguroğlu ise, “ Bugün 4. Biyokimya Günleri Toplantısında laboratuar çalışmalarının klinik önemi başta olmak üzere biyokimya alanında çok önemli konular konuşulacaktır” diye konuştu.

“Bazı Ülkelerde Sabah Vizitlerine Biyokimya Uzmanlarında Katılıyor”
Prof. Dr. Sunguroğlu Sağlık Dergisi’ne şunları söyledi: “Sabah oturumlarını biraz daha klinik branşlara ayırdık, hastalık tanısını koymada laboratuar bulgularının çok büyük önemi var. Önce hasta dikkatle sorgulanmalı, fizik muayenesi yapılmalı ve gerekli testler istenmeli. Gereksiz testler isteniyor, milli servet boşa giden para. Reaktif kitlerin, testlerin büyük bir kısmı Türkiye’de yapılabilecekken ne yazık ki yerli üretime yeterince önem vermediğimiz için yurt dışından satın alıyoruz. Her sene milyar dolarımız yurtdışına ödeniyor. Gelecek sene konumuz, sağlık alanındaki ve laboratuvar alanındaki buluşlar ve yenilikler olacak. İstenen tetkikleri biyokimya uzmanlarının denetiminde olmalı. Bazı ülkelerde sabah vizitlerine biyokimya uzmanlarında katılıyor, hasta başında gereken tetkikler ve sonuçlar tartışılıyor. Gerçekleşmesi çok kolay değil. Her gün binlerce hastanın başvurduğu hastanelerimizde sınırlı sayıdaki biyokimya uzmanlarımızın bu binlerce hastanın muayene ve teşhisi sırasında denetimi çok zor. Kritik vakalarda görüş alınırsa son derece iyi olur.”

“Teknolojilerin Çok Gelişmesi Hekim-Hasta İlişkisinde Muayeneyi Geri Plana Attı”
Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı Prof. Dr. Semih Baskan şunları söyledi: “Binlerce yıldır uygulanan hekimlik sanatının temelinde önce hastanın şikayetlerini dinleyerek anamnez almak, daha sonra da hastayı inspeksiyon, palpasyon, oskültasyon ve perküsyon ile muayene etmek gelir. Özellikle son 25–30 yıldır bilgisayar teknolojilerinin çok gelişmesinin hekim-hasta ilişkisinde muayeneyi geri plana attığı ve bunun sonucunda da hekimin hastasından uzaklaştığını ve tanıya giderken önemli bulguları göz ardı ettiği bugün bilim dünyasında yoğun bir şekilde tartışılıyor. Hekim-hasta iletişiminde işlerin düzgün gittiğini söylemek çok zor. Dr. Jerome Groopman “Doktorlar Nasıl Düşünür“ adlı kitabında “Bir Doktor şikayetlerini anlatan bir hastanın sözünü ortalama olarak her 18 saniyede bir keser” diyerek bu açmazı çok güzel bir şekilde ortaya koymaktadır.”


“Tedavi ve Takipte, Biyokimya ve Nükleer Tıp Çok Önemli”
Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Nükleer Tıp Anabilim Dalı Prof. Dr. Erkan İbiş, “Tiroid bezi hastalıklarına toplumda çok sık rastlanıyor. Nodüler guatr, tiroid hastalıklı olguların yaklaşık yüzde 30-40’ını teşkil eder. Tiroid nodülleri kadınlarda erkeklerden daha sık görülüyor. Ancak erkeklerde görülen nodüllerde kanser görülme sıklığı kadınlardan daha fazla. Tiroid kanserlerinin toplumda görülme sıklığı yüzde 3–4 olarak bildiriliyor. Hayat boyunca kadınlarda tiroid kanseri riski yaklaşık yüzde 0,7, erkeklerde ise yüzde 0.25. Tanıda kullanılan ileri teknolojilere bağlı olarak diğer kanser türlerinde olduğu gibi tiroid kanserleri oldukça erken dönemde yakalanabilmekte ve buna bağlı olarak da tedavide yüksek başarılar elde edilebiliyor. Medüller tiroid kanserleri tedavisinde cerrahi sonrası radyoterapi, kemoterapi ve MIBG tedavisi uygulanmaktadır. Özellikle diferansiye tiroid kanserleri tanısında, tedavisinde ve tedavi sonrası takipte çok yüksek oranda başarılı sonuçların elde edilmesinde Biyokimya ve Nükleer Tıp çok önemli rol oynuyor” dedi.

22 Mayıs 2011 Pazar

HASTANE BORÇLARINA KAPSAMLI AF


TBMM’de kabul edilen kanun teklifinin hükmüne göre; Sağlık Bakanlığına bağlı hastanelerde sağlık hizmeti alıp 31 Aralık 2010 tarihine kadar borçlarını ödeyemeyen vatandaşlara kolaylık sağlanırken, değişiklik sonucunda Bakanlık hastanelerinin 15 milyon TL üzerinde tahsilat yapması bekleniyor.

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kabul edilen Sağlık hizmetlerinin hızlandırılmasıyla ilgili olarak Bazı Kanunlarda değişiklik yapılması ile ilgili kanun teklifinin hükmüne göre Sağlık Bakanlığına bağlı hastanelerde sağlık hizmeti alıp 31 Aralık 2010 tarihine kadar borçlarını ödeyemeyen vatandaşlara büyük kolaylık getirildi. Söz konusu düzenleme ile ilgili olarak Sağlık Dergisi’ne bilgi veren Sağlık Bakanlığı Strateji Geliştirme Başkanı Memet Atasever, Sağlık Bakanlığı hastanelerine borcu olan vatandaşlar ilgili kanunla yasalaştığı takdirde borçlarının yarısını bir yıl içerisinde defaten veya taksitle ödedikleri takdirde kalan yarısının silineceğini belirtti. Atasever şunları kaydetti: “Vatandaşların borcu 250 TL’nin altında ise herhangi bir müracaata gerek kalmaksızın tamamı, borcun yarısı 250 TL’nin altında ise 250 TL’si kalan tutarın tahsil edilmesi halinde silinecek. Örneğin; bir devlet hastanesine 800 TL borcu olan vatandaş, borcunun 400 TL’sini bir yıl içinde ödediği takdirde kalan 400 TL’sini ödemekten kurtulacak. 450 TL borcu olan bir vatandaş borcunun 200 TL’sini bir yıl içinde öderse kalan 250 TL’si silinecek. Bu şekilde takibi ekonomik olmayan 400 binin üzerinde takipte olan dosyanın kapatılacağı tahmin ediliyor.

“Düzenleme İle Bakanlık Hastanelerinin 15 Milyon TL Üzerinde Tahsilat Yapması Bekleniyor”
Uygulama, takibi ve tahsili ekonomik olmayan yüz binlerce icra işlemini sona erdireceği gibi bir şekilde sağlık güvencesinden yaralanamayan fakat devlet hastanelerine borcu olan vatandaşlar için de büyük kolaylık sağlıyor. Ayrıca bu düzenleme ile Sağlık Bakanlığı hastanelerinin 15 milyon TL üzerinde tahsilat yapması bekleniyor.

“Vefat Eden ve Maddi Durumu Uygun Olmayanların Hastaneye Borcu Siliniyor”
Yine yapılan düzenleme ile özel üniversite hastaneleri hariç, kamu üniversiteleri ve Sağlık Bakanlığı hastanelerinde vefat eden fakat sosyal güvenceden yararlanamadığı ve maddi durumu uygun olmadığı için, hastaneye borcu bulunanların hastane borçlarının tamamı siliniyor. Bu düzenleme ile birlikte Sağlık Bakanlığı bu tür mağduriyetlere kalıcı çözüm bulmak için yeni bir düzenleme üzerinde çalışıyor.

“Kıbrıs Sağlık Bakanlığının Borçları da Terk Ediliyor”
TBMM’nde kabul edilen söz konusu kanun teklifine göre 31 Aralık 2010 tarihinden öncesinde Kıbrıs Sağlık Bakanlığının, Sağlık Bakanlığı hastanelerine olan 1,5 milyon TL civarında bulunan borçlarının tamamı da siliniyor.”

21 Mayıs 2011 Cumartesi

GAZİ TIP AKREDİTASYONLA TAÇLANDI

Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi, kuruluşunun 32. yılında Ulusal Tıp Eğitimi Akreditasyon Kurulu tarafından, “Mezuniyet Öncesi Eğitimi” ile akredite oldu.



Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi, kuruluşunun 32. yılında Ulusal Tıp Eğitimi Akreditasyon Kurulu (UTEAK) tarafından, mezuniyet öncesi eğitimi ile akredite oldu. Düzenlenen törene, UTEAK Başkanı Prof. Dr. İskender Sayek, Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Peyami Cinaz ile dekan yardımcıları, öğretim üyeleri ve çok sayıda öğrenci katıldı. Tıp fakültesi öğrencisi tarafından verilen kısa bir müzik dinletisi ile başlayan tören, açılış konuşmaları ile devam etti.



“Eğitim Sisteminin Akredite Olması, Hedeflere Ulaşmak İçin Işık Tutacak”
“Mezuniyet öncesi tıp eğitimi” ile akredite olduklarından dolayı gurur duyduklarını belirten Prof. Dr. Cinaz, fakültenin eğitim sistemine emeği geçen herkese teşekkür etti. Prof. Dr. Cinaz, hedeflerinin Atatürk ilkeleri doğrultusunda, evrensel nitelikte, bilgiye ulaşabilen ve bilgi üretebilen, bunu toplumun öncelikli gereksinimleri doğrultusunda kullanarak, kişilerin sağlığını koruyacak ve hastalıklarını iyileştirecek, hastası ile iyi iletişim kurabilen, deontolojiye uyan, etik kurallar dışına çıkmayan, toplumda örnek teşkil edebilecek hekimler mezun etmek olduğunu anlattı. Prof. Dr. Cinaz, eğitim sisteminin akredite olmasının hedeflerine ulaşmak için ışık tutacağını söyledi.


“Gazi Tıp Olarak Kendimizi Kanıtladığımızın Haklı Gururunu Yaşarıyoruz”
Akreditasyonun amacı konusunda da '' Eğitim kurumunun belli standartları koruduğunu tanımlamak, mezunlarının belli bir nitelikte olduğunu onaylamaktır'' diyen Prof. Dr. Cinaz, sözlerine şöyle devam etti: “Bu kadar çok sayıda tıp fakültesinin olmasına her geçen gün öğrenci kontenjanlarının artırılmasına belirlenmiş standartların önlem olarak gösterilmesi gerektiğine inanıyorum. Akredite olurken ülkedeki diğer tıp fakülteleri arasında hem kendinizi kanıtlamış oluyorsunuz hem de büyük bir sorumluluk almaktasınız. Çünkü, akredite olarak artık kalitede taviz verme hakkına sahip değiliz. Bundan sonraki görevimiz, eğitimimizi geliştirirken standartları da korumaktır. Bu bilinçle, sürekli yenilenme ve gelişim çalışmalarımızı sürdüreceğiz. Gazi Tıp olarak kendimizi kanıtladığımızın haklı gururunu yaşarken daha önce olduğu gibi bundan sonra da ülkemiz hekim ordusuna, aydın, ülkesini seven, toplumun sağlık sorunları ile baş edebilecek, araştırmacı, mesleği için gerekli bilgi, beceri ve tutumu kazanmış iyi hekimler yetiştirmenin bilincinde olacağız.”



“Gazi Tıp Akreditasyonla Taçlandırıldı”
Akreditasyon Özdeğerlendirme Başkanı Prof. Dr. İlhan Yetkin ise akreditasyon sürecinde yaptıkları çalışmalar hakkında şunları söyledi: “Akreditasyon çalışmaları sırasında istenen eğitim amaç ve hedeflerin tanımlamasını yaptık. Bu kapsamda eğitim programlarını, öğretim üyeleri, öğrenciler ve eğitsel kaynaklar değerlendirildi. Program yapılandırmaları, geliştirme çalışmaları, öğretim elemanlarının çalışmaları, yönetim ve yürütmenin niteliği, deneyimi ve koordinatörlerin çalışmaları da irdelendi. Sonunda da Gazi Tıp akreditasyonla taçlandırıldı”




“17 Tıp Fakültesi Akreditasyon için Başvuruda Bulundu”
UTEAK Başkanı Prof. Dr. Sayek de Türkiye'de tıp eğitiminin akreditasyon sürecinin 2002 yılında başladığını ve akreditasyon ile tıp eğitiminin güvence altına alındığını dile getirdi. Akredite olan fakültenin de düzenli olarak uygunluklarının izleneceğini söyleyen Prof. Dr. Sayek, 17 tıp fakültesinin akreditasyon için başvuruda bulunduğunu, 14 tıp fakültesinin de eğitim ve bilgilendirme için toplantı talebinde olduğunu ifade etti. Prof. Dr. Sayek, 19 Şubat 2011'de Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi'nin 6 yıl süre ile akredite edilmesine oy birliği ile karar verildiğini açıkladı.
Konuşmaların ardından Sayek, akreditasyon belgesini Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Cinaz'a takdim etti.

20 Mayıs 2011 Cuma

Prof. Dr. Ayhan: "HEKİMLER 'BİZ NE OLACAĞIZ' ENDİŞESİ İÇİNDE"


Tam Gün Yasası tüm Türkiye'deki üniversite hastanesi öğretim elemanlarının 'biz ne olacağız' sorusunu sormasına sebep olduğunu söyleyen Gazi Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Rıza Ayhan, "Mesaisini bitirdikten sonra öğretim elemanları gelen hastaya bakmak için, teşvik edici bir unsura ihtiyaç var" dedi.

Tam Gün Kanununun kamuoyunda çok tartışıldığını dile getiren Gazi Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Rıza Ayhan, bu değişikliklerin üniversite ve devlet hastaneleri açısından ne getirip ne götürdüğünü ileri tarihlerde istatistikî sonuçların göstereceğini belirtti. Prof. Dr. Ayhan, tam gün yasasının bir hekimin sadece tercihte bulunmasını, ya devlette görev yapmayı ya da özel kuruluşu tercih etmesini istediğini; buna göre hekimlerin çalışacağı kurumu seçmesi gerektiğini vurguladı.
Prof. Dr. Ayhan şunları söyledi: "Kanuna göre eğer üniversite öğretim üyesi olarak haricen bir iş yapmak istiyorsa, onu da doğrudan doğruya döner sermaye üzerinden yapılması gerekiyor. Bunun sağlık sektörüne çok büyük katkılar sağlayacağı Bakanlık tarafından ısrarla ifade ediliyor. Ancak, biz üniversiteler olarak o kadar emin değiliz. 2547 sayılı kanunun 36. maddesi değişmeden öğretim üyeleri iki ayrı statüde çalışabiliyorlardı ve tam gün statüsüyle o zaman tam günün tüm imkânlarından istifade ediyorlardı. Döner sermayeden de ona göre bir katkı payı alıyorlardı. Yarım gün çalışanlar ise üniversitelerdeki asli vazifelerini aksatmamak kaydıyla her hangi bir şekilde muayenehane açabiliyorlar, özel hastanelerde çalışabiliyordu. Kanunun bu düzenlenmesine göre üniversite de çalışan öğretim üyeleri artık sadece tam gün statüsüne geldi. Yarı zamanlı çalışma yasaklandı. Bu çalışma ne getirecek. Kanun çalışmalarında özellikle 58. maddenin düzenlenmesinde bu hocaların özlük hakları kaybolmasına engellemek maksadıyla birçok tedbirler alındığını görüyoruz. Bu tedbirler yeterli değil. Ama tedbirlerden daha ziyade kanunla ilgili açıklamaların yetersiz olduğunu düşünüyorum. Kanunla ilgili olarak gerek basın yayın organlarında gerekse Bakanlık tarafından yapılan açıklamalarda öğretim üyelerinin moralini ve motivasyonunu olumsuz etkileyecek değerlendirmeler vardı. Son derece istisna bazı hadiseler genele yansıtıldı ve tüm öğretim üyelerini kapsıyor gibi anlatıldı. Bu da öğretim üyelerimizden mesleğini hakkıyla yapmak isteyenleri ziyadesiyle üzdü. Üniversite hastaneleri 36. madde yani yarı zamanlı çalışılan dönemde de üniversite hastaneleri kendilerine gelen hastalara bakıyorlardı. Gerek yarı zamanlı gerek tam zamanlı öğretim üyeleri kendilerine gelen hastaları hastanede tedavi etmek için ellerinden gelen gayreti sarf ediyorlardı. Şu anda da öğretim üyelerimiz aynı performansı aynı gayreti gösteriyor. Öncekiyle farkı özlük haklarından daha ziyade Sağlık Bakanlığıyla olan ihtilaf nedeniyle moraller bozuldu. Öğretim elemanlarımız sadece Gazi Üniversitesi öğretim elemanlarının değil, tüm Türkiye'deki üniversite hastanesi öğretim elemanlarının biz 'ne olacağız' sorusunu sormasına sebep oldu. Sağlık Bakanlığının ve Yüksek Öğretim Kurumunun bu hususta gerekli açıklamaları bir an evvel yapmaları gerekir. Kanun çıktı, hala Yüksek Öğretim Kurumunda bekleyen yönetmeliklerimiz var. TBMM’de 36. maddenin düzenlenmesiyle ilgili bir kanun tasarısı var. Muayenehanesi olanlara mütesep hak olacak mı olmayacak mı? Kişinin verimliliğini etkileyen en önemli unsurların başında, bu belirsizlik geliyor. Ancak öğretim elemanlarımıza çok açık bir şekilde ifade edeyim çalıştıkları eski verimliliklerini sağladıkları müddetçe öğretim elemanlarının özlük hakları bilhassa parasal gelirleri açısında her hangi bir kayıp söz konusu olmayacak."


“Bu Kadar Hekim Sokağa Dökülüyor Her Hangi Bir Sıkıntı Yokta Mı Dökülüyor?”
Sağlık Bakanlığının tıp fakültelerini sadece hasta bakan, hasta tedavi eden parça başı iş yapan kişiler olarak görmemesi gerektiğini belirten Prof. Dr. Ayhan, "Yönetmelik çalışmaları içinde akademik çalışmalara da oldukça önem verildi. Ücretlendirmeyen, parasal olmayan akademik çalışmalara ilave bir katkı verildiği görülüyor. Hekimlerimizin endişesi devam ediyor. Bu kadar hekim sokağa dökülüyorsa bir sıkıntı vardır. Sıkıntı var ise endişeler giderilmelidir. Mesela hoca farkının kaldırılmasını anlamış değilim, hoca farkı katiyen bıçak parası değildir. Hastanın hekim seçme hakkıdır. Hasta bir hekimden bir hizmet almak istiyorsa özellikle kendi seçtiği hekimden hizmet almak istiyorsa ve bu hizmeti almak münasebetiyle kendisi gönüllü olarak devlete her hangi bir yük olmadan o hekime muayene olmak ve karşılığını ödemek istiyorsa, bunun sağlık bakanlığı tarafından engellenmesi, engelleme için bu hususta 'hayır alamazlar' denilmesini anlamış değilim" dedi.

“Hekim Mesaisini Bitirdikten Sonra, Gelen Hastaya Bakması İçin Onu Teşvik Edici Bir Unsura İhtiyaç Var”
Üniversite hocalarını mesai dışı çalışmaya teşvik etmek için, bu duruma ilave bazı tedbir almaya mecbur olduğunu kaydeden Prof. Dr. Ayhan, "Mesai saatleri dışında çabuk hizmet almak isteyen hastalar, mesai saatleri dışındaki imkânlardan da istifade etmek istiyor ise o zaman hastaneye muayene için katkı payı yatırmalıdır. Bu suretle hem hekim, hem üniversite hastanesi hem de devletin kazanmasına ve hasta memnuniyetine imkân verilmesi gerekir" diye konuştu.



“Üniversitelere, Performansa Pek Dayalı Olmayan Lütuf Ödemesi Yapıldı”
"Sağlık Bakanlığı, Maliye Bakanlığı ile anlaşarak 'performans sistemine pek dayalı olmayan önceden hekimlerin fark aldığı miktar kadar bir farkı, “lütuf ödemesi'’ olarak bize gönderdi diyen Prof. Dr. Ayhan, "Peki biz onları nasıl dağıtacağız. Biz geçen sene nasıl dağıtmışsak bu seneki performansa bakmadan dağıtacağız. Mesai saati dışında bir katkı sağladı mı, onu öngörmüyor. Sadece siz bunları hekimlere dağıtın diyor. Neden? 2011 yılı içinde hekimler Tam Gün Kanununa uyum sağlayıncaya kadar parasal olarak her hangi bir eksiklikleri her hangi bir kayıpları olmasın düşüncesinde. Benim şahsi kanaatim performansa dayalı bilhassa mesai saatleri dışındaki imkânların değerlendirilmesini temin etmek maksadıyla hekim farkının konulması gerekir" dedi.




“24 Saat Çalışabilmesi İçin Hekime Bu Çalışmasının Karşılığının Verilmesi Gerekir”
Prof. Dr. Ayhan, hastanelerinde, Türkiye'de ve dünyada çok az olan cihazların bulunduğunu dile getirerek, bu cihazların sistemi geliştirmedikçe çalıştırılmayacağını kaydetti. Cihazların sabah sekiz, akşam beş arası çalışacağını, geriye kalan 16 saatte bu cihazların atıl vaziyette duracağına dikkat çeken Prof. Dr. Ayhan şunları kaydetti: "Hâlbuki bizim bu cihazların bir kısmını 24 saate çalıştırabilme imkânımız var. Ancak 24 saat çalışabilmesi için hekime bu çalışmasının karşılığının verilmesi gerekir. Türkiye’nin kıt olan kaynaklarından daha fazla istifade edilebilsin diye. Biz öğretim üyelerinin bu şikâyetlerinin bilhassa belirli şikâyetlerinin çok isabetli olduğunu ve Sağlık Bakanlığının nezdinde Yüksek Öğretim Kurumunun nezdinde çözüm arayışları için ciddi bir çaba içerisindeyiz.


“Akademik Çalışma Yapmayı, Eğitim Öğretim Faaliyetlerinde Bulunmayı Teşvik Ediyor”
Yeni döner sermaye yönetmeliğine göre hocaların döner sermaye alabileceği azami rakam, 8 katına kadar ve B 2 puanlarına göre 12 katına kadar alabilirler. 8 katının hepsi hasta bakarak alınamaz, yüzde 600’ü en fazla hasta bakarak. Geri kalanı akademik çalışmalardan alacaksınız. Belirli bir sınırdan sonra fazla hasta bakması öğretim üyesi için fazla bir gelir anlamına gelmiyor. Tam gün kanunun, kamu kaynaklarını verimli bir şekilde kullanılabilmesini, mesai saati dışında çalışmaları artırmak ve öğretim üyelerinin performansını artırmak için tekrar gözden geçirilmesi gerekir.



“Hocayı Asistan Konumuna Düşürmek”
Hekimlikte usta çırak ilişkisi vardır. Öncelikle asistan hastayı hazırlayacak; tespit ve teşhis asistan tarafından yapılacak, ondan sonra, eldeki verilere göre asistanın teşhisinin ve önerdiği tedavinin doğru olup olmadığını hoca tespit edecektir. Hoca hastayı hazırlamaz, hoca ilk kontrolleri yapmaz. Hoca, hazırlanan hastanın gerçekten o teşhis üzerine hasta olup olmadığını ve tedavinin doğru önerilip önerilmediğine bakar. Bu sebeple “hoca bakacaksa hoca baksın, asistan bakacaksa asistan baksın’’; bu doğru bir yaklaşım değildir. Bu sadece ve sadece tıp fakülteleri için değil diğer fakülteler için de böyledir. Aksi takdirde asistanın yetişmesi mümkün değildir.


“Hedeflerimiz Arasında Yeni İnşaatlar Var”
Hastanemiz yenilenmeye devam ediyor. Hasta odalarını koğuş sisteminden çıkarıp otel odasını aratmayacak hale getirmeye çalışıyoruz. 'Alet işler, el öğünür' denir. Teknolojinin gelmiş olduğu sınırlar hasta memnuniyetini sağlayacak şekilde mekân ve imkân, yemeğinden hasta bakıcısına yoğun bir gayret içerisindeyiz. Örneğin kadın doğum ünitelerimizde hasta bebeğini kendi odasında dünyaya getirebiliyor. İnşaatlarımız devam ediyor. Bir yıl daha devam edecek, mekânı rahatlatıp son teknoloji ile donatmak ve en iyi hizmeti vermek gayesindeyiz. 2011-2012 hedeflerimiz içinde, Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi örnek üniversite hastanelerinden biri olacaktır."

19 Mayıs 2011 Perşembe

YENİ UBB’DE NELER DEĞİŞTİ!

İlaç ve Tıbbi Cihaz Ulusal Bilgi Bankası’nda yapılan değişikliklerle sektörün yaşadığı sorunların büyük ölçüde çözüleceğini belirten Sağlık Bakanlığı İlaç ve Eczacılık Genel Müdür Yardımcısı Dr. Ali Sait Septioğlu, “Tıbbi cihaz takibi açısından herhangi bir ürünün nerede kaç adet olduğu anında tespit edilebilecek. Ayrıca, SGK tarafından da bu sistem kullanılacağından gerek üretici firmalar gerekse hastalar tarafındaki ödeme sıkıntıları aşılacak” dedi.

İlaç ve Tıbbi Cihaz Ulusal Bilgi Bankası (TİTUBB) sistemi artık SGK’nın yürüttüğü geri ödeme sisteminde (MEDULA) kullanılan TİTUBB sistemi EKAP sistemine de veri sağlıyor. TİTUBB sisteminde Elektronik Kamu Alımları Platformu (EKAP) kapsamında geliştirmeler ve yenilikler planlandığını belirten Sağlık Bakanlığı İlaç ve Eczacılık Genel Müdür Yardımcısı Dr. Ali Sait Septioğlu, bir kısmının yapımına başlanan ve devam eden geliştirmeler hakkında Sağlık Dergisi'ne bilgi verdi.

Ürün Mevzuatla Başlayan Kayıt Sürecine Geçiş
Septioğlu, eski TİTUBB sisteminde önce ürün kaydı yapılıp daha sonra ürüne ait belgelerin kaydedildiğini söyleyerek, bu esnada da aynı belgenin ya da belgelerin birden fazla kaydının söz konusu olabildiğini dile getirdi. Septioğlu konu hakkında şu bilgileri verdi: "Yeni sistemde önce belgeler kaydedilip arkasından bu belgeler ile ilgili ürünler kaydedildiğinden mükerrer kayıt engellenmişti. Bir belge bir defa kaydediliyor ve bu belgeye ait ürün bilgileri girilerek belge bağlanıyor. Böylelikle eski sistemdeki mükerrer kayıt ve her ürün kayıt bildirim onayında aynı belgelerle yeniden başvurma süreci yerine belge bir defaya mahsus onayladıktan sonra ürün onayında belge istenmemesi sağlandı. Ayrıca kullanma kılavuzu, ürün etiket resmi, katalog gibi dokümanda yeni TİTUBB sisteminde kaydedilebiliyor. Bu da ürünlerin gerek hastaneler gerekse diğer kullanıcılar tarafından bu bilgilere erişimi sağlandı. Bu uygulama, ürünün tanınması ve denetimi açısından başarı sağlayacak. Yeni TİTUBB sisteminde ürüne ait distribütörlük (yetki belgesi) isteniyor, böylece ürünün takibi açısından yardımcı olacak.
Yeni sistemde gözlüklerde kayıt altına alınmaya başlanacak. Sektörün şikayeti olan kaçak gözlüğünde önüne geçilmiş olacak.

Uyarı/Takip Sistemi
Hastaneler başta olmak üzere diğer kurum ve kuruluşların envanterleri, tıbbi cihaz kayıt sistemlerine TİTUBB’dan veri aktarımı sağlanacak. Bu da özellikle hastanelerdeki iş yükünü hafifletecek ayrıca veri bütünlüğü sağlanacağından tıbbi cihaz takibi açısından herhangi bir ürünün nerede kaç adet olduğu anında tespit edilebilecek. TİTUBB veri erişim modelinin kullanıcı ara yüzü zenginleştirilerek, tıbbi cihazların ülke içindeki dolaşımının Sağlık Bakanlığı tarafından takip edilebilmesini sağlayacak. Gerekli görüldüğü hallerde ilgili tıbbi cihaz için geri çekme, imha, kılavuz değiştirme, yazılım sürüm değiştirme işlemlerinin yapılabilmesine olanak sağlayacak, tıbbi cihaz ihbar fonksiyonlarının yerine getirilmesini sağlayacak ve bu işlemlerin takibinin elektronik olarak destekleyecek yazılımlar bütününün geliştirilecek. Uyarı/takip sistemi ile her hangi bir problem yaşanan tıbbi cihazın 24 saat gibi kısa bir sürede bütün ilgili taraflarla iletişim sağlanarak kullanımının durdurulması sağlanabilecek.

Türkiye’de Bütün Denetçiler Birbirlerinin Yaptığı Denetimi Ve Sonuçlarını Anında Takip Edebilecek

Sağlık Bakanlığı’nın görev alanında bulunan her türlü tıbbi cihazın piyasaya arzı, dağıtımı aşamasında veya ürünler piyasada iken, ilgili teknik düzenleme ve yönetmeliklere uygun ve güvenli olup olmadığının gözetim ve denetiminin yapılabilmesine yardımcı olacak. Sistemle, ihtiyaç duyulan verileri elektronik olarak toplayarak, kayıt altına alacak, işlemleri hızlandıracak, kolaylaştıracak yapı ve mekanizmaların geliştirilecek. Piyasa gözetim ve denetim sistemi ile herhangi bir ürün veya ürün grubu ile ilgili aynı anda tüm Türkiye’de bütün denetçiler birbirlerinin yaptığı denetimi ve sonuçlarını anında takip edebilecek.

Gümrük Girişi Esnasında Denetimi Gereken Ürünler Daha Girmeden Denetlenebilecek
Tıbbi cihazların gümrükten girişleri esnasında TİTUBB entegrasyonu ile barkod üzerinden kayda alınmasını sağlayacak uygulamada, ithalatı gerçekleşen tıbbi cihazın menşei ülke, ithal edildiği ülke, ne kara ithal edildiği, hangi fiyata ithal edildiği bilgileri gümrük bilgilerinden elde edilebilecek. Gümrük girişi esnasında denetimi gereken ürünler daha girmeden denetlenebilecek. Ülkeye giren ürünlerinde net olarak adet bilgileri bilindiğinden Uyarı sistemi ve piyasa gözetim ve denetimi esnasında daha etkin sonuçlar alınabilecek. Ayrıca geri ödeme sisteminde de SGK ürün fiyat bilgileri ile ilgili çalışmalar yapabilecek.

SGK Tarafından Da Bu Sistem Kullanılacak ve Ödeme Sıkıntıları Aşılacak
“Kişiye özel ısmarlama cihaz”, sorumlu hekimin yazdığı reçete ile sadece reçetenin yazıldığı hasta için özel olarak üretilen gruplarda, uluslararası standartlar dahilinde; üreticinin kimlik bilgileri ve adresi, cihazın uygulanacağı hastanın kimlik bilgileri, üretilen cihazın hasta üzerinde beklenen veya amaçlanan etkisi gibi bilgileri içeren ve standart yapıda hazırlanması beklenen bir beyannameyi imzalanacak. Ayrıca SGK tarafından da bu sistem kullanılacağından gerek üretici firmalar gerekse hastalar tarafındaki ödeme sıkıntıları aşılacak.

Haritadan Nerede Ne Ürün Var Görülebilecek
Yeni sistem ile tıbbi cihaz firmalarının coğrafi konumlarının harita üzerinde işaretlenebilecek. Bu sistemle aranan bir tıbbi cihazın en yakın nerede olduğu kullanıcılar tarafından tespit edilebilecek. Tıbbi cihazlar gruplandırılarak, elektronik ihaleden daha verimli sonuç alınabilecek. EKAP sistem ile beraberinde kamu alımlarında yüzde 50’lere varan tasarruf sağlanabilecek.

Yeni Sistemle Aynı Barkodlu Ürünü Birden Fazla Tedarikçi Firma Kaydedilmeye Başladı
Bir barkodun tedarikçi firmasının tek bir firma olması gerektiği biçiminde uygulama geliştirildi. Ancak TİTUBB’un yaygınlaşmasına bağlı olarak bir barkodun tek tedarikçi firma üzerine kaydedilebilmesi yöntemi, diğer tedarikçi firmaların geçici barkod ile ürünlerini kaydetmelerine neden oldu. Bu durum birçok soruna neden oluyordu. Yeni sistemle aynı barkodlu ürünü birden fazla tedarikçi firma kaydedilmeye başladı. Ayrıca hangi ürünün hangi tedarikçide olduğunun bilgisinin yanı sıra hangi bayilerde hangi ürün, kaç adet bilgisine de ulaşılabiliyor.
Hastane Deposuna Kadar Tıbbi Cihaz Takibi Sağlandı
Sağlık Bakanlığı’nın merkezi ve taşra birimlerinde kullanılan Malzeme Kaynak Yönetim Sistemi (MKYS)‘nin TİTUBB sistemi ile entegrasyonu sağlandı. Artık hastanelerde önemli ölçüde işgücü verimliliğine gidilerek, hastane deposuna kadar tıbbi cihaz takibi sağlandı. Maliye Bakanlığı Gelir İdaresi Başkanlığı’nın VEDOP uygulaması aracılığıyla, vergi kimlik numarası üzerinden entegrasyon sağlanabilecek. Böylelikle firma bilgileri kaynağından doğrulanmış olacak ve firmalardan ayrıca bir belge istenmesine gerek kalmadan TİTUBB’da firma kayıt işlemleri anında yapılabilecek.

Elektronik İmza, GMDN Lisansı Temini ve TİTUBB 'a İndirilmesi
TİTUBB sisteminde elektronik imza dönemine geçildi ve bu sayede firmaların şifrelerinin ele geçirilmesi ile TİTUBB sistemindeki verilerinin güvenliği ile ilgili sıkıntılar aşıldı. Bakanlık onaylayıcı ekibi de elektronik imzayı kullanacağından, onaylayıcılarında şifre güvenliği sağlandı.
GMDN (global medical device nomenclature) kod sisteminin kullanılması öngörülüyor. Sağlık Bakanlığı’nın GMDN “regulatory bodies” üyelik lisansının yenilenmesi için ilgili örgüt ile proje süresince görüşmeler yürütülecek. Yeni kod güncellemelerinin TİTUBB’a aktarımı ve GMDN kodlaması içerisinde bulunan kategori ve bölüm başlıklarının TİTUBB’a girişin sağlanması konusunda analiz çalışması yapılarak kavramsal tasarım tamamlanacak."

18 Mayıs 2011 Çarşamba

GLOKOM İNSİDANS ARAŞTIRMA SONUCU "YÜZDE 3" ÇIKTI

Türk Oftalmoloji Derneği (TOD) Ankara Şubesi tarafından gerçekleştirilen 31. Nisan Kursu’nda bu sene “oküloplastik cerrahi ve oküler onkolojisi” ele alındı. TOD Genel Başkanı Prof.Dr.Nevbahar Tamçelik, toplantıda Sağlık Dergisi’ne “Glokom prevalans çalışması” sonucunu açıklayarak, 15 il, 16 noktada yapılan çalışma sonucunun yüzde 3’e yakın çıktığını belirtti.

Türk Oftalmoloji Derneği (TOD) Ankara Şubesi tarafından gerçekleştirilen TOD 31.Nisan Kursu bu yıl Op. Dr. Arif Şerifoğlu anısına yapıldı. TOD Genel Başkanı Prof. Dr. Nevbahar Tamçelik, bu toplantıda TOD’un “Oküler Onkoloji Birimi”nin ve “Oküloplasti Birimi”nin katkılarıyla her iki konuda da hem temel bilgiler ve uygulamalar, hem de güncel bilgiler ve teknikler harmanlanarak tartışıldığını ve karşılıklı bilgi ve beceri alışverişi yapıldığını söyledi. Prof. Dr. Tamçelik, “Özellikle kendi konusunda deneyimli olan meslektaşlarımız kendi uygulamalarını bizlere aktardı. Yurt dışında yapılan bütün uygulamalar ve tekniklerin tümü ülkemizde yapılmaktadır. Gözdeki tümörler seyrek görülmektedir, ancak özellikle gözün arka kısmındaki tümörler de teşhiste bir miktar geç kalınabilmektedir. Bu yüzden bir çok hastalıkta olduğu gibi erken tanı konabilmesi için bireylerin hiçbir şikayeti olmasa bile rutin göz kontrollerini yaptırmaları gerekmektedir” dedi.


15 il, 16 Noktada 40 Yaş Ve Üstü, 6 Bin 800 Kişi Muayene Edildi
Oftalmoloji alanında tek göz derneği olmanın haklı gururunu yaşadıklarını belirten Prof. Dr. Tamçelik, Dernek olarak yaptıkları araştırma sonucunu Sağlık Dergisi’ne açıkladı. Prof. Dr. Tamçelik, Glokom prevalans araştırması için 15 il, 16 noktada 40 yaş ve üstü, 6 bin 800 kişi muayene edildi ve glokom şüpheli olan kişilere ayrıca glokoma spesifik muayeneler yapılarak glokom prevalansı tespit edildi ve bu yaklaşık olarak yüzde 3 civarı idi. Bu oranın dünya ortalamalarına yakın olmakla beraber bir miktar yüksek çıktı. Bu oranın bu şekilde çıkmasının bir sebebi ülkemizdeki akraba evliliğinden kaynaklanıyor” diye konuştu.

Bin 200 Hekim Katıldı ve 6 Oküloplastik Cerrahi Vakası Uygulandı
Türk Oftalmoloji Derneği (TOD) Ankara Şubesi tarafından gerçekleştirilen 31. Nisan Kursu’na bu sene bin 200 hekimin üzerinde olduğunu söyleyen Doç. Dr. Özlem Evren Kemer, her sene olduğu gibi bu yılda toplantıda canlı cerrahi uygulamaların yer aldığını kaydetti. Doç. Dr. Kemer, 6 oküloplastik cerrahi vakasında uygulayıcıların salondaki dinleyicilerle direkt irtibat kurarak uygulamaların inceliklerini, püf noktalarını paylaştıklarını, kursiyerlerin de soru-cevap şeklinde cerrahlara merak ettikleri hususları sorabildiklerini söyledi. Doç. Dr. Kemer, kurs süresince 5 oküloplastik cerrahi, 2 oküler onkoloji ve 2 tane de iki birimin ortak yaptıkları panel olmak üzere 9 adet panel gerçekleştirildiğini kaydetti.

Gelecek Sene “Pediatrik Oftalmoloji” İşlenecek
Nisan kursunun kitap bilgisiyle birlikte son gelişmeler noktasında bir konuyu A’dan Z’ye ele alması özelliğini taşıdığını söyleyen Doç. Dr. Kemer, “Gerçekleştirdiğimiz etkinlik daha çok asistan ve genel oftalmolog eğitimine yönelik olarak temel bilginin yer aldığı bir kurs. Buraya gelen kişiler oküloplastik cerrahi konusunda, oküloplastiğe giriş, ana insizyonlar vs. gibi en temel bilgilerden başlayarak kursa giriyorlar. Toplantı formatımızı yeni başlayan asistan arkadaşlarımızın da yararlanabileceği şekilde hazırlıyoruz” dedi.
Daha şimdiden bir sonraki toplantının heyecanını yaşamaya başladıklarını dile getiren Doç. Dr. Özlem Evren Kemer, gelecek yılki konunun “pediatrik oftalmoloji” olarak belirlendiğini söyledi.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...