31 Mayıs 2014 Cumartesi

BÖBREK KANSERİ TEDAVİSİNDE YENİ HEDEF: EN AZ YAN ETKİ

Modern tedavide biyolojik ajanlar ve özellikle hedefe yönelik tedavilerin ilk sırada yer aldığını belirten İmmuno Onkoloji Derneği Sekreteri Prof. Dr. Uğur Coşkun, ilaçlardaki gelişmelere paralel olarak tedavi seçeneklerinin de çoğaldığını söyledi. 

Böbrek kanserinde umut veren en yeni araştırmaların tartışıldığı 14-18 Mayıs tarihlerinde Antalya’da yapılan 1. İmmuno Onkoloji Kongresi’nde böbrek kanseri tedavisi ile ilgili son gelişmeler ele alındı.  İmmuno Onkoloji Derneği Sekreteri ve Gazi Üniversitesi Tıbbi Onkoloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Uğur Çoşkun, tüm dünyada görülen kanser vakalarının yüzde 2′sini oluşturan böbrek kanserinin, gelişmiş ülkelerde daha çok görüldüğüne dikkat çekerek saptanma hızının da giderek arttığını söyledi. Coşkun, "Hızlı ilerleyen böbrek kanseri, ürolojik tümörler içinde en yüksek ölüm oranına sahip kanserdir" dedi.

Modern tedavide biyolojik ajanlar ve özellikle hedefe yönelik tedavilerin ilk sırada olduğunu ifade eden Prof. Dr. Uğur Çoşkun, ilaçlardaki gelişmelere paralel olarak hastaların önündeki tedavi seçeneklerinin de çoğaldığını söyledi. Coşkun, “Yaşam süresini uzatma açısından başa baş olan birçok etkili seçenek arasında hekimin daha çok yan etki yönetimine ve yaşam kalitesine ağırlık vermesi gerekmektedir” diye konuştu. 

Hedefe Yönelik Yeni Ajanlar Yan Etkiyi Azaltıyor
Yeni nesil tedaviler arasında yer alan “Pazopanib” böbrek kanserinde etkinliği gösterilmiş bir hedefe yönelik ajan olduğunu kaydeden Prof. Dr. Coşkun, bu ilacın ülkemizde biyolojik tedaviler (interferon ya da interlökin) sonrasında ilerleme görülmüş, ileri evredeki veya diğer organlara yayılma evresindeki böbrek kanseri tedavisinde ruhsatlandırılmış durumda olduğunu söyledi. 

“Pazopanib” kullanımına bağlı yan etkiler diğer tedavilere kıyasla daha düşük olduğunu vurgulayan Prof. Dr.Coşkun , “Diğer ajanlar ile karşılaştırıldığında “tedaviye ara verme ve tedaviyi kesme” oranı en düşük olan Pazopanib, böbrek tümörü tedavisi alan hastalarda yaşam kalitesine anlamlı bir katkı sağlayan bir tedavi seçeneği olarak öne çıkmaktadır” diye konuştu. Coşkun, bunun dışında "sunitinib" ve "sorafenib" isimli iki molekülün daha bulunduğunu ve tedavi için bir seçenek olduğunu sözlerine ekledi.

Birinci Öncelik ve Ana Tedavi: Cerrahi
Çoğu kanser türünün ana tedavisinin cerrahi olduğunu ifade eden Prof. Dr. Uğur Coşkun, “ İlk seçenek tümörün cerrahi olarak çıkarılmasıdır. Bunu yapamıyorsak ilaç tedavisi alternatif olarak karşımıza gelebiliyor. Anatomik lokalizasyonu nedeniyle cerrahi mümkün olmadığı durumlar hariç hemen hemen cerrahi tedavi mutlaka standart. Ama cerrahi olarak çıkarmak mümkün olmuyorsa veyahut hastalık bölgede yayılma gösterdiyse o zaman sistemik tedavi dediğimiz kemoterapi ve hedefe yönelik tedavileri uyguluyoruz. Ana tedavisi cerrahi olarak tümörün çıkarılması. Bu böbreğin tamamen alınması şeklinde de olabiliyor veya kısmi olarak daha küçük kısmının çıkarılmasıyla da mümkün olabiliyor. Bu da tümörün büyüklüğü ile ilişkili.” dedi. 

“Bazı Kanser Türleri Kronik Hastalık Seviyesine İndirgendi”
Geliştirilen ilaçların bazı kanser türlerini kronik hastalık seviyesine indirgediğini belirten Prof. Coşkun, “bazı kanserler zaten halı hazırda kronik hale gelmiş durumda. Yeni ilaçlar gelişiyor, bu ilaçlar bazı kanser türlerini kronik hastalık haline hali hazırda getirmiş durumda. Her kanserin kendi bir takım özellikleri, tedaviye cevap özellikleri var. Dolayısıyla, yapılan çalışmalar da her kanser türünde ayrı ayrı devam etmekte. Ama son dönemde bir takım ilaçlarla gerçekten eskiden olmayan, çok çok iyi neticeler alınıyor. Ama tamamen kanser biter diye bir şey söyleyemeyiz. Yakın zamanlarda bu çok mümkün gözükmüyor.” şeklinde konuştu. 

“Aşı Tedavisinin Kanserde Etkili Olma Potansiyeli Var”
Kanserde aşı tedavisinin gelecekte çok önemli tedavi seçeneklerinden birisi haline gelebileceğini ifade eden Prof. Dr. Uğur Coşkun, “ileride çok daha fazla kanser aşısı kanser tedavisinde yer alacak. Ben buna inanıyorum. Zaten teorik olarak baktığımızda normalde her insanda tek tük gelişen kanser hücreleriyle vücudun kendi immün sistemi mücadele ediyor ve kanser gelişimini önlüyor. Ama bu kontrol dışına çıktığı zaman kanser gelişiyor. Bu kanser aşıları dediğimiz de immün sistem aracılığı ile kanser hücrelerini yok etmek amacıyla yapılan tedavi seçeneği. Bazı kanser türleri immünolojik kanser türleri aşı tedavilerine daha duyarlı. Bunlarla ilişkili aşı çalışmaları var ama bu da çok zaman alıyor. Aşı tedavileri ileride kanser tedavisinde çok önemli bir yere sahip olacak.

Küba’da geliştirilen akciğer kanseri aşısı ile ilgili de değerlendirmelerde bulunan Prof. Dr. Coşkun, bu aşının beklentilerini tam olarak karşılamasa bile ilerisi için bu tür çalışmaların umut vaat ettiğini söyledi. Coşkun, “Küba’da geliştirilmiş olan aşı, Küba’da kullanılmış, belli bir noktaya gelmiş bir aşı ama bizim beklentilerimiz ondan çok çok daha öte. Orada belli bir etkinliğinin gösterildiği bir çalışma var ama akciğer kanserinin tedavisi bulundu, aşı çok etkindir denecek düzeyde bir çalışma değil. Sadece neyi görüyoruz biz orada, aşı tedavisinin akciğer kanserinde etkili olma potansiyeli var.” diye konuştu.   

29 Mayıs 2014 Perşembe

AKCİĞER KANSER AŞISI FAZ 3 AŞAMASINA GEÇTİ

Kübalı bilim insanları akciğer kanser aşısı araştırmalarında büyük ilerleme sağlıyor. 1. İmmuno Onkoloji Kongresi’ne katılan Havana Moleküler İmmunoloji Enstitüsü İnovasyon Direktörü Dr. Luis Enrique Fernández Molina, aşı çalışmalarının Faz 3 aşamasına geçtiğini söyledi.  

Akciğer kanseri aşısının immuno-onkolojik bir tedavi yöntemi olarak ilk kez tartışıldığı, 14-18 Mayıs tarihlerinde Antalya’da yapılan 1. İmmuno Onkoloji Kongresi’ne akciğer aşısı üretiminde yer alan merkezin İnovasyon Direktörü Dr. Luis Enrique Fernández Molina katıldı. 

Ünlü purosunun da başlıca sebeplerinden biri olduğu akciğer kanseri konusunda, Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tavsiyelerine de uyarak geniş kapsamlı ulusal bir planı yürürlüğe koyan Küba, 20 yıldır bu amaçla biyoteknoloji konusunda, önemli yatırımlar gerçekleştirdi. Bir milyar Amerikan Dolarını araştırma ve geliştirmeye yatırım olarak ayırarak bunun sonucunda ülke, bin 200 uluslararası patent sahibi oldu. Elliden fazla ülkeye de ilaç ve aşı pazarlamasını sürdürmekte.

Havana merkezli Moleküler İmmunoloji Merkezi (CIM) tarafından geliştirilen ilk akciğer kanseri aşısının 2008 yılında ruhsatlandırıldığını kaydeden Havana Moleküler İmmunoloji Enstitüsü İnovasyon Direktörü Dr. Luis Enrique Fernández Molina, yapılan çalışmalar hakkında şu bilgileri verdi: “2013 yılında Racotumomab (Vaxira) aşısı merkezimizde geliştirildi ve bu ürün de ruhsatlanarak bugüne kadar 600’ü geçen hastada kullanıldı. Arjantin’de de ruhsatlı olarak 2013 Temmuz ayından bu yana kullanılmaktadır.”

Aşı Kanseri Önlemez, Tedaviye Yardımcı Olur
Akciğer kanseri aşısı “kanser gelişimini önleyen değil, tedavi edilmesine yardımcı olan bir aşıdır” diyen Dr. Molina, “Kanser aşısı uzun zamandır kullanılan bir yöntemdir. Racotumumab, akciğer kanseri hücresinin yüzeyinde bulunan bir antijen olan N-Glikol GM3 Gangliozid (NGcGM3)’e yönelik üretilmiş bir antikor aşısıdır. Küçük hücreli ve küçük hücreli dışı akciğer kanserli hastalarda etkinliği ve güvenilirliği gösterilmiştir. 2012 yılındaki Faz 3, randomize, kontrollü, çift kör çalışmanın sonuçlarına göre aşı uygulanan grupta sağ kalım ortalama 8,3 ay iken kontrol grubunda 6,3 ay olarak tespit edilmiş ve bu sonuç istatistiksel olarak anlamlı (p < 0.02) bulunmuştur. Halen bin 82 hastayı içeren randomize, kontrollü, faz III çalışması, Küba, Arjantin, Brezilya, Singapur’daki merkezlerde devam etmektedir. 2015 yılı içinde ön sonuçların alınması beklenmektedir. Bu çalışma sonuçlarının başarılı olması halinde Türkiye’de de kullanımı için ruhsat başvurusu yapılabilir” dedi. 

Ülkemizde de bu ürünlerle ilgili bilimsel çalışmalar,  ilaçların geliştirildiği Moleküler İmmunoloji Merkezi’nden gelen Dr. Tania Crombet tarafından Ocak 2014’de İmmuno Onkoloji Derneği ile gerçekleşen toplantılarda sunulmuş ve tartışılmıştı. 

Dr. Luis Enrique Fernández Molina kimdir?
1953 yılında doğan Dr. Molina, Kimya Doktorasına sahiptir ve Havana’daki Moleküler İmmunuloji Merkezi (CIM)‘deki Moleküler İmmunoloji Enstitüsünde İnovasyon Direktörü olarak görev almaktadır.
Yedi ayrı projede kanser aşıları ve immunomodülator moleküller üzerine çalışmış 56 uluslararası yayını olan bilim adamı, 17 patent çalışmasına da katılmış ve 15 ulusal bilim ödülüne sahiptir.

28 Mayıs 2014 Çarşamba

“BİLİM KAZANI” KAYNIYOR

Harvard’da doktora çalışmalarını sürdüren üç bilim insanı Aysu Uygur, İlker Öztop ve Alp Sipahigil tarafından hazırlanıp sunulan “Bilim Kazanı” programı Türkçe bilim severlerin büyük ilgisini çekiyor.  

Bilimsel çalışmaların anlaşılır hale getirilmesi için farklı yayınlar yapılıyor. Özellikle bilimsel yayınların anlaşılır olması üzerinde duruluyor. Bunlardan biri de Amerika’da bilimsel çalışmalarını sürdüren üç akademisyen tarafından hazırlanıp sunulan Bilim Kazanı programı. Aysu Uygur, İlker Öztop ve Alp Sipahigil, her hafta alanında uzman isimleri konuk ederek, bilimin doğru, basit ve eğlenceli şekilde sunulmasını hedefliyor. Herkesin bilime erişmesinin gerektiğini söyleyen Aysu Uygur,  “Türkçe kaynaklar ve gelişmeleri takip edebileceğimiz kanallar ise sınırlı. Biz de bu konuda bir şeyler yapmak istedik” diyor. 

Her Perşembe 14:00’da 94.9 Açık Radyo’da yayınlanan “Bilim Kazanı”nda, önümüzdeki günlerde şişmanlık ve beslenme ile ilgili bölümler yer alacak. 

Bilim Kazanı nedir?
Bilim Kazanı, herhangi bir konudaki bilimsel bilgi dağarcığımızı ve son gelişmeleri basit bir dille aktarmaya çalıştığımız bir radyo programı. 2013 yılının ocak ayında, İlker Öztop ve ben (Aysu Uygur) bu işe bir ‘cep yayını’ programı olarak başladık. www.bilimkazani.org adresimizden, ayda bir program paylaşıyorduk. Örneğin ilk bölümümüz ‘motivasyon’da, motivasyonun hangi biyolojik mekanizmalarla işlediğini tartıştık, bu konuda bilimsel literatürü iyice tarayıp, herkesin anlayabileceği şekilde aktarmaya çalıştık. Ardından şişmanlık, cinsellik, kuantum mekaniği, takım ruhu gibi birbirinden farklı konu için farklı bölümlerde de benzer şekilde çalıştık. Ders anlatmaktan ziyade eğlenceli bir iş yapmaya çalışıyoruz, zaten yaparken biz de eğleniyoruz. Eylül 2013 yılında ekibimize deneysel kuantum fizikçisi Alp Sipahigil de katıldı. 2014 yılının Mayıs ayından beri, Açık Radyo’da her Perşembe 14:00’da radyo programı olarak dinleyiciyle buluşuyoruz. Genelde bölümlerimize konunun uzmanı konuklar da alıyoruz, hem işini severek yapan insanları tanıtmış oluyoruz, hem de böylece daha geniş bir konu yelpazesinde program yapabiliyoruz. Önceki bütün kayıtlarımıza www.bilimkazani.org adresinden veya iTunes’dan Bilim Kazani olarak aratarak ulaşabilirsiniz. Yeni bölümler her Perşembe 14:00’da 94.9 Açık Radyo’da ama radyo kayıtlarını da bölümler yayınlandıkça web sitemize ekliyoruz.


Kısaca kendinizi tanıtır mısınız?
Aysu: Harvard Tıp Fakültesi Genetik bölümünde Prof. Cliff Tabin’in araştırma grubunda doktoramı yeni tamamladım. Gelişimsel biyoloji ve organ oluşumu üzerine çalışıyorum, kısacası embriyonik dönemde organların oluşumlarını detaylı olarak inceliyorum. Şu anki laboratuvarımda yarım kalan birkaç çalışmamı tamamladıktan sonra yine Harvard Üniversitesi’nde kardiyolog Dr. Richard Lee ile birlikte kalp oluşumu ve kök hücre tedavisi üzerine çalışmaya başlayacağım.

Ilker: Boğaziçi Üniversitesi’nde Moleküler Biyoloji ve Genetik alanında lisans eğitimimi tamamladıktan sonra Harvard Üniversitesi’nde viroloji doktorasına başladım. AIDS’e sebep olan HIV virüsünün hücrelerin çekirdeğine nasıl girdiğini biyokimyasal ve hücre biyolojisine dayanan yöntemlerle anlamaya çalışıyorum. Mezun olduktan sonra sentetik biyoloji ve mikrobiyolojinin kesiştiği bir araştırma laboratuvarında çalışmak istiyorum. 

Alp: Doktora çalışmamı Harvard Üniversitesi fizik bölümünde deneysel kuantum fiziği alanında yapıyorum. Mikhail Lukin'in araştırma grubunda(http://lukin.physics.harvard.edu/) kuantum mekaniğinin özelliklerinden yararlanan yeni nesil bilgi teknolojileri geliştirmeye çalışıyoruz. Benim araştırmam elmas içerisindeki tekil atomları kullanarak kuantum bilgisayarı kurmak üzerine.(link: http://www.ntvmsnbc.com/id/25337510/)

Bilimsel denildiğinde genelde karmaşık ve anlaşılmaz konular akla gelir. Peki nasıl sevdirilir?
Bilim ‘karmaşık, anlaması zor’ gibi sıfatlara indirgeniyor, oysaki bilim ve sanat, insanın kendini ve çevresini keşfetmek ve tanımlamak için elindeki en önemli araçlar. Bugün size neden bazı şeylere motivasyonunuzun yüksek olduğunu, bazı şeylere üşendiğinizi anlatsak, bu konuda yapılan en son çalışmaları aktarsak, kim dinlemek istemez ki? Bilimin doğru aktarılmasına, basit aktarılmasına, bunun eğlenceli yapılmasına çok önem veriyoruz, herkesin bilime erişiminin olması gerektiğini düşünüyoruz! 

Bilim insanları herhangi bir konuda konuşurken jargon kullanabilirler-  bunda yanlış birşey yok. Özellikle diğer bilim insanlarıyla fikir alışverişi yapıyorsanız, çalıştığınız konuyu ve fikirlerinizi kesin ifade edebilmek için jargon ve ezoterik terimler kullanabilirsiniz. Fakat bilimsel konuları aktif olarak bilimin içinde olmayan insanlara aktarmak istiyorsanız, terimler korkutucu ve can sıkıcı olur. Bu işin detaylarını değil büyük resmi görmek isteyenler için terimler anlamını kaybeder ve açıklayıcı olmaktan çok korkutucu olur. Bilim her alanda bilgi dağarcığmızı genişletmeye devam ediyor, Türkçe kaynaklar ve gelişmeleri takip edebileceğimiz kanallar ise sınırlı. Biz de bu konuda birşeyler yapmak istedik, herhangi bir konudaki bilimsel gelişmeleri herkesin anlayacağı ve eğlenceli bir dille anlatırız, hatalı bilgi vermeden fakat detaylara da yoğunlaşmadan genel izleyiciye sunarız diye düşündük.

Bilim Kazanı’nı kimler dinlemeli?
Bilim insanları da, bilimle alakası olmayanlar da dinleyebilir. Dinleyici yelpazemiz bildiğimiz kadarıyla lise öğrencilerinden emeklilere kadar uzanıyor, çoğu aktif olarak bilimle içiçe değil. Uzun yola araba kullanırken, ütü yaparken dinlediğini yazanlar var bize, bu çok hoşumuza gidiyor. Bölümlerin başlıklarına bakıp, ilginizi çeken herhangi bir konuda da genel olarak bilgi sahibi olmak için de dinleyebilirsiniz. Yaz geliyor ve şişmanlık ve beslenme ile ilgili bölümler yapacağız mesela, bikini diyetlerine başlamadan faydası olur diye düşünüyoruz.



Bilim Kazanı gibi programlar ABD’de var mı? 
Bizim gibi akademisyenler tarafından hazırlanan ve sunulan programlar var, fakat hepsinin formatı ve hitap ettiği kesim aynı değil. Örneğin This Week in Virology, Columbia Üniversitesi’nden ünlü bir viroloji profesörü başlattı ve yürütüyor, fakat daha çok akademisyenlerin dinleyebileceği bir program, popüler bilimden biraz uzak. Bir de akademisyen olmayanların hazırladığı ve uzman konuk çağırdığı programlar var. Genel olarak Radiolab, Nature podcasts, Science Friday ve Cosmos geniş bir konu yelpazesinde güzel işler yapıyor. Bizim gibi doktora öğrencileri tarafından yapılan bir program var mı bilmiyoruz, belki onlarca vardır ama biz duymamışızdır. Amerika’daki programlardan birini taslak olarak almak yerine, Türkçe’de hiç örneği olmayan bu programlardan birini kendi tarzımızla yapalım diye düşündük. İçeriğin dolu dolu olmasına özen göstermeye çalışıyoruz, dinlemesi çok zor olmasın diye de bazen cıvıyoruz. 

Bilim ve sağlık haberciliği açısından ABD ve Türkiye karşılaştırması yapar mısınız?
Bu iş yurtdışında gerçek bir meslek, burada ise genelde gazetelerin bilim ve sağlık sayfaları ‘dolduruluyor’. Yurtdışında da ara sıra bilimsel gelişmeler abartılsa veya yanlış aktarılsa da, Türkiye’de doğru yapıldığını görmek bile zor. O yüzden İngilizce bilmeyen bilimseverler için doğru kaynaklardan okuma araştırma yapmak çok zor. Bilime olan ilgi ve yönelimi artırmak için, bilimi Türkçe olarak da erişime açık hale getirmek gerekiyor, şu anda Türkiye’de bunu sağlayabilmek çok önemli.

Beğendiğiniz bilim, sağlık yayınları nelerdir ve bu alanlarda hangi yazarları beğenirsiniz?
Yurtdışında bilim yazarlarından Adam Rutherford, Sean Carroll, Lisa Randall’ı seviyoruz, Nature Podcasts, Radiolab, Cosmos dinliyoruz, I fucking love Science sitesini de takip ediyoruz. Türkiye’de kendimizi beğeniyoruz (!). Evrim Ağacı harika bir iş yapıyor, Açık Bilim yazarları da her ay tamamen özveriyle çok iyi bir çevrimiçi dergi çıkarıyor. Bilim yazarlığı konusunda son yıllarda Türkiye’de çevrimiçi gönüllü hareketler çok etkili olmaya başladı, herkesi severek takip etmeye çalışıyoruz. Özellikle akademisyenlerin bu alanlara eğilmeye başlaması çok umut verici. 

27 Mayıs 2014 Salı

CAMBRİDGE’DE NÖROBİLİM ÜZERİNE DOKTORA YAPAN DR. MUZAFFER KASER

DÜNYA’DA TÜRK HEKİMLER VE BAŞARI ÖYKÜLERİ 

İngiltere’de Cambridge Üniversitesi’nde Nörobilim alanında araştırmalarını sürdüren Dr. Muzaffer Kaser, araştırmaları ve eğitimdeki yaşadıkları ile ilgili meslektaşlarına rehber olacak bilgiler verdi.

Cambridge Üniversitesi Psikiyatri Kliniği’nde Nörobilim Doktorası yapan Dr. Muzaffer Kaser, temel bilimde geliştirilen bir modeli sağlıklı kişilerde test ederek, beyin fonksiyonları ile ilgili elde edilen verileri hastalar üzerinde uygulayabildiklerini belirtti. Hastaların hangi işlevlerinde sorun olduğunu görebildiklerini ve bu şekilde uyarlama çalışmaları yapabildiklerini dile getiren Kaser, Cambridge Üniversitesi’ndeki çalışmaları ve tıp eğitimi hakkındaki görüşlerini anlattı.

Ne üzerine çalışıyorsunuz?
İngiltere Cambridge Üniversitesi Psikiyatri Kliniğinde Nörobilim Doktorası yapıyorum. Psikiyatrik hastalıklarda bilişsel işlevler üzerine çalışıyorum. Daha önce Türkiye’de ve burada Obsesif Kompulsif hastalıkla ilgili çalışmıştım. Yine şizofreni ile ilgili bir araştırmamız oldu geçen yıl, şu anda doktora süreci boyunca depresyondaki bilişsel bozukluklar üzerinde yoğunlaşmayı planlıyorum. Depresyonda bilişsel bozukluklar uzun zamandır, tanımlanmış durumda fakat depresyonda bu boyuta yönelik tedaviler açısından iyi durumda değiliz. Depresyonda olan bilişsel bozuklukları daha iyi tanımlamak ve bunlara yönelik alternatif tedaviler geliştirmek üzerine araştırma yapacağım. 
Bu anlamda özellikle bilişsel işlevleri değiştirebileceğini düşündüğümüz veya bununla ilgili verileri olan ilaçlarla ilgili araştırmalar var. Yine depresyondaki kişilerin beyin fonksiyonlarını nöropsikolojik testler ve  beyin görüntüleme yöntemleri ile değerlendirerek bilişsel sorunların beyindeki karşılıklarını araştıracağız.  Diğer araştırma alanım Obsesif Kompulsif Bozukluk ile ilgili çalışmalarda  hastaların klinik değerlendirmelerini yapıyorum. 

Obsesif Kompulsif Bozukluk Araştırmaları Klinik Temele Dayalı
Araştırmalarımız daha çok klinik temeline dayalı. Bunun yanı sıra laboratuvar araştırmalarıyla birlikte translasyonel yani temel bilimde geliştirilen bir modeli, sağlıklı kişilerde test ederek beyin fonksiyonları ile ilgili elde edilen verileri, hastalar üzerinde uygulayıp hastaların hangi işlevlerinde sorun olduğunu saptama olanağı elde ediyoruz. Bu şekilde uyarlama çalışmaları yapılıyor. 

OKB’lerin Karar Vermedeki Zorlukları
İlk olarak ziyaretçi araştırmacı olarak gelmiştim. Ziyaretçi araştırmacı iken yaptığımız araştırma zamanında yayınlandı. Pişmanlık duygusu ve Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB) hastalarının karar verme süreçlerine etkilerini  araştırdık. Geliştirdiğimiz test modeli, OKB hastalarında sağlıklı kişilere göre farklılık gösterdi. OKB’si olan kişiler sağlıklı kişilerle karşılaştırıldığında daha fazla pişmanlık yaşamıyorlar fakat yaptıkları bir hareketten sonra yaşadıkları olumsuz duyguları bir sonraki hareketlerine transfer etmekte zorluk yaşıyorlar. Bu da OKB’de gördüğümüz bir kısır döngünün oluşmasına etkisi oluyor. OKB hastalarında en fazla gördüğümüz şeylerden bir tanesi, bir seri kompulsif davranışa takılıp kalmak ve bunu bir sonraki aşamaya götürememek. Yani bir davranıştan sonra  başka bir eyleme yönelememek i. Bununla ilgili başka araştırmalarda devam ediyor. 
Bu araştırmada hastaları bazı testlerle belirledik. Araştırmaya 22 hasta ve 22 sağlıklı kontrol katıldı.  Bazı nöropsikolojik testleri bir takım bilgisayar modellemeleri ile destekleyerek daha rafine veriler elde edebildiğimiz için bilimsel anlamda geçerliliği olan bir model oldu. 



 Kısaca kendinizden bahsedebilir misiniz?
İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nden mezun oldum. Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesinde psikiyatri ihtisasımı tamamladım. İhtisasım sırasında kısa bir süre Cambridge Üniversitesi Psikiyatri bölümüne geldim. Şu an  çalıştığım hocam ile bir çalışmaya katıldım. O zaman OKB üzerine araştırmayı yürüttük. Bakırköy’deki araştırmamda da karar verme süreçleri üzerine tez yaptım. Uzmanlık bittikten sonra Cambridge’ye başvurdum ve master programına kabul aldım. Master programını geçen yıl tamamladıktan sonra bu yıl doktoraya kabul aldım. PHD’ye devam ediyorum. Klinik psikiyatri ve nöropsikiyatri alanında dünyaca ünlü Profesör Barbara Sahakian ile çalışıyorum. 

Bugüne kadar eğitim aldığınız ve çalıştığınız kurumlar hakkında bilgi verebilir misiniz? Halen pratiğini yaptığınız branşın Türkiye ve Cambridge 'deki durumunu karşılaştırabilir misiniz?
Çok istisnai bir yerdeyim. Cambridge Üniversitesini başka yerlerle kıyaslamak çok zor. Buradaki çalışmalara katkıda bulunmak heyecan verici. Burada devam etmeyi isterim ancak, çağımız uluslararası iş birliklerinin çağı, hiçbir proje ve araştırma tek başına bir kurumdan çıkmıyor. Yaptığımız araştırmaları Avrupa’nın farklı ülkelerinden bilim insanları ile birlikte yürütüyoruz. 

Türkiye’deki daha önce çalıştığım iletişimde olduğum kişilerle birlikte araştırma ve daha fazla üretim yapmak istiyorum. Bahçeşehir Üniversitesi’nde konuk öğretim üyesi olduğum için orada da nörobilim araştırmalarına devam etmeyi planlıyoruz . Cambridge’de bilimsel araştırmalara destek vermek çok önemli bir kültürün ürünüdür. Burada araştırmalara devam etmek çok keyif verici ve çok zenginleştirici. Doktora öğrencileri çok önemli yer tutuyor, araştırmaların bir anlamda lokomotifini oluşturuyor. Ana araştırmacılar doktora öğrencileriyle beraber üretimde bulunuyorlar ve çok fazla doktora öğrencisi var. Değişik alanlarda büyük bir bilgi birikimine neden oluyor. En ilgi çekici taraflarından bir tanesi de sadece kendi uzmanlık alanlarınızda değil,   farklı alanlardan aynı olgulara değişik boyutlarda bakan kişilerle de bir araya gelme şansının olması.  Onlarla da iş birliği halinde onların bakış açılarını da ekleyerek yeni ürünler verme şansınız oluyor. O yönden burası önemli bir merkez. 

Türkiye’de psikiyatri alanında çok fazla çalışan bilim insanları var ancak ürün verebilmek  kendi kişisel zamanlarından çok fazla fedakarlık yaparak mümkün olabiliyor. 



Halen çalışmakta olduğunuz kurumu, ya da çalışmış olduğunuz kurumları eğitim, tıbbi pratik ve sağlık hizmetleri konuları açısından Türkiye'de kurumlar ile karşılaştırabilir misiniz? Türkiye'de halen eğitim almakta olan tıp öğrencilerine ya da genç hekimlere neler önerirsiniz?
Meraklarının peşinden gitsinler. Bazı kongrelerde tanıştığımız tıp öğrencileri oluyor. Onları görünce, eski halimi görmüş gibi oluyorum. Bilimsel araştırmaya katılmak için katılmasınlar, neyi merak ettiklerini kendilerine sorsunlar. Beyinin işleyişi mi kalp mi veya başka bir soru mu? Önce kendi ilgi alanlarını belirlesinler. Kendilerini teşvik edecek kişilerle irtibata geçsinler, bu isim çok önemli. Kendilerini ketleyecek kişi ile birlikte olurlarsa  bilimsel merak ve üretim potansiyeli yitirilebiliyor. 

Türkiye’deki akademik ortamların çoğunda özellikle tıp fakültelerinde belli bir dereceyi alana kadar bir üretim söz konusu oluyor. Hatta üniversitede konuşan bir tıp profesörünü görmüştüm. Televizyonda bir programda konuşurken şöyle demişti: “İnsan tıp profesörü olunca araştırma için motivasyonu kalmıyor.” Bilime bakış açısı ya da kemikleşmiş sistemden de kaynaklanıyor olabilir. Eğer tıp fakültesindeki hocanın merakı yoksa o öğrencinin merakını nasıl canlı tutacak? Özellikle meraklı öğrenciler yılmasın. 

 Hangi bilimsel dergileri takip ediyorsunuz?
Biological Psychiatry / British Journal of Psychiatry / Psychological Medicine / JAMA Psychiatry

Mesleğinizle ilgili en çok ziyaret ettiğiniz 3 internet sitesi nedir?
Pubmed, Google Scholar, Medscape

Alanınızda araştırma yapanlara mutlaka okumalarını tavsiye ettiğiniz kitaplar hangileri?
Oliver Sacks, “Mars’ta Bir Antropolog” kitabını okumalarını öneririm. 

Bilim ile uğraşan veya ilgilenen herkese mutlaka okumalarını tavsiye ettiğiniz kitaplar hangileri? 
Charles Darwin’in, “Türlerin Kökeni” kitabını tavsiye ederim.  

Cambridge’de hekimlik ve araştırma yapmanın sıkıntıları nelerdir?
Standartların yüksek olduğu bir yer.  Araştırmalarınızın ne kadar atıf aldığı gibi standartlar önemli. Ama bir taraftan da herkesin kendini öncelikli olarak yaptığı iş ile tanımladığı yerdesiniz. Bu çok önemli bir farktır. İnsanlar kendilerini isimlerinden sonra hangi araştırmayı yaptıkları ya da hangi alanda çalıştıklarıyla tanımlıyorlar. Bu özellikle Türkiye’de pek sık gözlemlemediğimiz bir durum. 

Cambridge bir proje merkezi ve 800 yıllık bir geçmişi var. Üniversite şehrindeyim. Dolayısıyla yaşam şartları, üniversitenin örgütlenmesi ve bütün kurumsal yapı araştırmayı artırmak üzerine kurulu. Alt yapının sağlam olduğu ve araştırma kültürünün yerleşmiş olduğu noktada her şey daha düzenli gidiyor. Beklenmedik sorunlarla ve keyfi durumlarla çok fazla uğraşmıyorsunuz. Halen tam zamanlı araştırma yapıyorum. Aktif hasta görmüyorum sadece araştırma bağlamında klnik değerlendirme için hasta görüyorum. 



Türkiye'de tıbbın durumu nedir? Ülke dışında tahsil almak gerekli midir? Kimler için daha uygundur?
Türkiye’de şu andaki sağlık durumunun iyi gittiğini düşünmüyorum. Özellikle sağlık hizmetinin kalitesi ikinci planda kaldı. Tıp eğitimi ile ilgili de şu anda tıp fakültesinde doğrudan bulunmadığım için bir şey söyleyemeyeceğim. Ancak tıp fakültelerinin sayısının arttığı ve kalitesinin giderek düştüğüne dair bir takım bilgiler geliyor. Öncelikle Türkiye’de belki kaliteyi gündeme getirmemiz gerekiyor. Nitelikten çok niceliğe odaklanmış sağlık sistemi var. Bunun ürettiği insanlar olacak. Dolayısıyla bu çok büyük bir zorluk getiriyor. 
Psikiyatri ihtisasımı Türkiye’nin en yoğun hastanelerinden birinde yaptım. Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi, benim için çok zenginleştirici bir deneyimdi. Psikiyatride neredeyse görülebilecek her tür durumu görme şansı yakaladım. Kriz çözme becerilerini de beraberinde getirdi. Sorunlar arasında uzmanlık eğitimi süresi 4 ya da 5 yıl diye sürekli değişmesi yer alıyor. 4 yıllık uzmanlık eğitimi süresinde, sorunları çözme yollarını öğretmek gerekiyor. 
8 dakikada bir hasta görme üzerine eğitim alıyorlar. Fakat bu insanlar 4 yıllık uzmanlık eğitiminden sonra nereden baksanız 30-35 yıllık uzmanlık dönemi yaşayacaklar. Siz eğitim döneminde bu insanlara 8-9 dakikada hasta görmenin eğitimini verirseniz daha sonraki hayatlarında yeterli kalitede hasta değerlendirme yapmaları mümkün olamıyor. 

Eğitim programında siz kaliteyi ön plana almazsanız, nicelik ön planda olursa, eğitim sisteminizi de buna göre kurgulamazsanız, daha sonra eğiteceğiniz kişilerde bu kaliteyi artırma yetisinden uzak kişiler olacak. Dolayısıyla bunun tekrardan ele alınması gerekiyor. 

Cambridge’de hasta popülasyonunun karakteristik özellikleri nelerdir? Türkiye'ye göre ne gibi farkları vardır? Cambridge’de kurumların yabancı doktorlara ve özellikle Türklere karşı özel bir tutumu var mı?
Dünyanın her yerinden insanlar var. Burada geldikleri ülke, derisinin rengi ya da başka özelliklerinin çok etkisi yok. Çünkü o kadar farklı milletlerden o kadar farklı yerlerden gelen insanlar var ki, nereden olduğunuz çok fazla dile gelen bir durum değil. 

Üniversitenin kendi içinde ötekileştirme, mobbing (yıldırma) ve etnik kökenden dolayı olan ayrımcılığa yönelik bir politikası var. Gerek işe alımlarda gerekse de çalışma ortamında bunun koruyucusu ve sağlayıcısı üniversite. Bununla ilgili her hangi bir sorun yaşandığında üniversite hemen devreye girebiliyor. 

Belki bu durum İngiltere’nin kültürü ile ilgili olabilir. Bu konu ciddiye alınıyor ve üzeri ört bas edilmiyor, ciddi bir şekilde üzerinde duruluyor. Bir kişiye etnik kökeninden veya vatandaş olduğu ülkeden dolayı her hangi bir olumsuz muamele yapılırsa, bu yapan kişi açısından çok büyük bir sorun oluyor. Üniversitenin kurumsal yapısı ile güven altına alınması önemli 

Cambridge’e eğitim amaçlı olarak girebilmek mümkün mü?
PHD, bilim doktorası. Hangi bilim dalında olursanız olun, branşınızdan bağımsız olarak aldığınız bilimsel unvan anlamına geliyor. Örneğin klinik çalışmalar yaparken, biyoinformatik ile ilgili daha çok istatistiksel yöntemlerle veya modellemelerle uğraşan bir kişi de gelip psikiyatride doktorasını yapabiliyor. Buradaki araştırma grubunun ihtiyaçları ve süpervizörün kararı ile şekilleniyor. 

Ziyaretçi araştırmacı olarak geldiğim dönem benim için belirleyici oldu. İlk hedefim bir bağlantı kurmak ve araştırmalarımı yaparken ufkumu genişletecek bir ortamdı. Burada daha uzun süre kalmanın bilimsel çalışmalarım açısından çok daha iyi olacağını düşündüm. Supervizörüm ve çalışma arkadaşlarım da destek verdiler. Başvurularda bulundum. 
Burada kabulde bir takım standartlar var. O standartları sağlanması için referanslarınız, araştırma projeniz ve daha önceki deneyimleriniz  önemli rol oynuyor. 
Kabul edilme zamanındaki o bekleme aşaması en zor olan kısmı. Yeterince kararlı olurlarsa ve ne istediklerini net olarak ortaya koyarlarsa girilmeyecek hiçbir üniversite yok. 



 Cambridge’de Türk hekimler arası dayanışma ne durumdadır?
Avrupa’da çalışan Türk Sağlık Elemanları Derneği var. 

Cambridge’deki Türk hekimlerin diğer yabancı hekimlerle karşılaştırıldığında ne durumda?
Psikiyatri alanında dünya çapında tanınan ve araştırmaları saygı gören bilim insanlarımız var. Burada araştırma kültürünün getirdikleri var. Bunu kişilere atfetmek çok doğru değil. Elbette buradaki kişiler de fark yaratıyorlar. Aslında bir ekip işi olarak ortaya çıkıyor. Bireysel karşılaştırma yapmak çok uygun olmayabilir. Türkiye’de psikiyatri ve nörobilim alanında en üst düzey bilimsel dergilerde yayın sayısı çok fazla değil. Bu belki bir ölçüt olabilir. Bunun tek bir nedeni yoktur. Bir kurumun saygınlığı üst düzey dergilerde yayın yapma konusunda kolaylıkta sağlıyor olabilir ama bireysel bir farklılık değil kurumsal bir farklılık. Buradan bir kişi bir ürün ortaya koyduğu zaman o ürün kurumun ürünü oluyor. Yönetimsel aşamasındaki elemanlarından tutun da bilimsel hipotezi üreten, teknik işleri yapanlara kadar hepsinin ürünü oluyor. Dolayısıyla karşılaştırırken bilim insanları değil de bilimsel üretimleri karşılaştırmak daha doğru olabilir.   

Araştırma ekibinizin bir rutin gününü anlatabilir misiniz?
Bürokrasi önemli kısmı kaplıyor hatta Türkiye’den daha fazla bürokratik işlem var. Özellikle etik kurul onayları araştırmanın planlanması ve bütçelendirilmesi  uzun süreç gerektiriyor. Daha sonra araştırmanın bütün önerileri, yöntemi daha önceden planlanıyor, kayıt altına alınıyor ve ona göre yol çiziliyor. Araştırma aşaması klinik aşaması ile ilgili, klinik üniversitenin kendisine bağlı olan, üniversite ile ilişkili olan ruh sağlığı hizmeti veren kurumlar var. Oradaki klinik alanda çalışan ve bağlantısı olan kişiler araştırma ekipleri sadece araştırma yapanlardan oluşmuyor aynı zamanda zamanının bir kısmını klinikte bir kısmını araştırmada geçirenler de var. Klinik araştırmada depresyonu olan, OKB’si olan bir hasta klinikte görüldüğü zaman bir araştırmacı da klinisyene eşlik ediyor ve araştırması hakkında bilgilendiriyor. Hasta bu araştırmaya katılma konusunda kararını belli bir süre sonra bildiriyor. Araştırmacı bu kişi ile görüşme yapıyor daha sonra ve hangi yöntemini kullanacaksa bir seans ayrılıyor. Daha sonra elde edilen verileri değerlendiriyoruz. 

Şöyle özetleyebiliriz: 3 ana aşama var, ilki bürokratik ve yönetimsel kısmı, ikincisi daha çok alanda klinikten araştırmaya hasta sağlama ve son olarak da verileri istatistiksel değerlendirme ve bilimsel yayın haline getirme Günlerim bu üç aşamanın içinde geçiyor. 
Ayrıca bilimsel etkinliklere katılıyorum, hem görüş alışverişi hem de dünyaca ünlü isimleri dinlemek için fırsat oluyor. 

24 Mayıs 2014 Cumartesi

KANSER RAPORUNDA 3M UYARISI: MEME, MİDE MELANOM!

Kanser Daire Başkanlığınca 2013 yılı raporuna göre meme, mide ve melanom kanserlerine dikkat çeken Prof. Dr. İsmail Çelik, ülkemizde en sık görülen kanserlerin erkeklerde akciğer, kadınlarda meme kanseri olduğunu belirtti. 

Melanom yani habis cilt kanseri erkeklerde 5. ve kadınlarda 7. sıraya yükselmiş durumda ve artış hızı en yüksek olan kanser türü olarak dikkat çekiyor. Çok hızlı ilerleyen habis cilt kanserinden korunmak için güneş ışığı maruziyetine dikkat etmek ve erken tanısı için düzenli olarak kontrollere gitmek gerekiyor.

İmmuno-Onkoloji Derneği Başkan Yardımcısı Prof. Dr. İsmail Çelik, Kanser Daire Başkanlığınca yayımlanan rapora göre, Türkiye kanser istatistikleri verilerinin 2013 yılında ülkemizin yüzde 50'sini kapsama oranına ulaştığını bildirdi.

Erkeklerde Akciğer, Kadınlarda Meme Kanseri
2014 yılında kurulum aşaması bitecek olan yeni merkezler ile 81 ilde de aktif kanser kayıt merkezi hizmetlerinin başlayacağını belirten Hacettepe Üniversitesi Tıbbi Onkoloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi ve İmmuno-Onkoloji Derneği Başkan Yardımcısı Prof. Dr. İsmail Çelik, “Rapora göre, ülkemizde her yıl yaklaşık 98 bin erkek ve 63 bin kadın kansere yakalanmakta. En sık görülen kanserler erkeklerde akciğer, kadınlarda meme kanseri. Akciğer kanserinde hastaların yarısı ileri evrede teşhis edilirken, meme kanserinde bu oran sadece yüzde 8'lerde. Meme kanseri doğuda az, batıda daha fazla görülüyor. Türkiye'de meme kanseri rakamları batılı ülkelerden az değil. Kadınlarda en sık görülen meme kanseri, her 4 kadın kanserinden birisi olmaya devam ediyor” dedi.

“Dünyada Mide Kanserinin Bağırsak Kanserinden Fazla Olduğu Tek Bölge Türkiye’nin Doğusu”
Türkiye’de kanser türleri ve oranlarının coğrafi bölgelere göre farklılık gösterdiğini ifade eden Prof. Dr. İsmail Çelik, şunları söyledi: ”Doğu Anadolu’da yaşayan biriyle İzmir’de yaşayan birinin kanser olma riskleri ve yakalanabilecekleri kanser türleri farklılık seyrediyor. Dünyada mide kanserinin bağırsak kanserinden fazla olduğu tek bölge Türkiye’nin doğusu. Erzurum’da yaşayan biri çayı sıcak ve çok fazla içiyor, kırmızı et tüketiyor, biraz da yaşlanınca çok da fazla hareket etmiyor, şişmanlıyor; bir de eğer sigara içiyorsa bunların hepsi mide ve yutak kanseri riskini artırıyor. Bu nedenle mide kanseri ve yutak borusu kanseri ipek yolu kanserleri olarak da adlandırılıyor.”

23 Mayıs 2014 Cuma

Newyork Reuters Kıdemli Sağlık Editörü Sharon Begley: SAĞLIK HABERCİLİĞİ SORUMLU GAZETECİLİK BİLİNCİYLE YAPILMALI

DÜNYA’DA SAĞLIK HABERCİLİĞİ 


Sağlık haberciliğinin diğer gazetecilik kuralları ile benzer olduğunu dile getiren Newyork Reuters Kıdemli Sağlık Editörü Sharon Begley, “Sağlık gazeteciliği etik konularda daha bilinçli olmalı, okuyucuları sağlıklarını etkileyebilecek konularda yanlış yönlendirmesine neden olmamalı” dedi. 

Sağlık haberciliği alanında uluslararası bir pencereden bakmak adına yurt dışındaki sağlık muhabirlerinin görüşleri önem taşıyor. Bu alanda yapılan çalışmaların evrensel bir etik ve bilimsel çerçevede nelere dikkat edildiği üzerinde durulmalı. Türkiye’de “Sağlığımıza Yön Verenler” yazı dizisi yurt dışındaki editörlerle devam ediyor. Bu alanda çalışanların görüşleri neler? Yurt dışındaki sağlık habercileri farklı olarak neler yapıyor? 

Sağlık haberciliğinde sorumlu gazetecilik bilinciyle hareket edilmesi gerektiğini belirten Newyork Reuters Kıdemli Sağlık Editörü Sharon Begley, Esra Öz’ün sorularını yanıtladı. 

Sizi tanıyabilir miyiz?
Reuters’in New York ofisinde kıdemli sağlık ve bilim editörüyüm. 2007’den 2011’e kadar Newsweek Dergisi’nde bilim editörü ve köşe yazarı olarak görev yaparken bir yandan da The Daily Beast internet sitesinde de  yazar olarak çalıştım. Newsweek’ten önce 2002 ile 2007 yılları arasında The Wall Street Journal’da bilim köşe yazarlığım bulunmaktadır. 
Yayınlanmış kitaplarım ise;
Co-author (with Richard J. Davidson)  of the 2012 book “The Emotional Life of Your Brain”, 
The author of the 2007 book “Train Your Mind, Change Your Brain”, 
Co-author (with Jeffrey Schwartz) of the 2002 book “The Mind and the Brain” dir.

Geçmişten günümüze süre gelen sağlık gazeteciliği hakkındaki düşüncelerini öğrenebilir miyim?
Maalesef dramatik bir şekilde editörler; farkındalık yaratan ve sorumlu gazetecilikten ziyade “çok tıklanma odaklı” sansasyonel haberciliği tercih ediyorlar. Bu adeta bir yarış halini almış bulunmakta.

Sağlık haberciliğini diğer habercilik dallarından ayıran başlıca etmenler nelerdir?
Tabii ki ekonomi ve diplomasi gibi konulardan kendini ayıran özellikli bilgi birikimleri mevcut. Belki burada, sağlık habercilerinin okuyucularının sağlıkları ile ilgili bilgi vermelerinden dolayı diğer meslektaşlarından biraz daha sorumlu habercilik yapmaları gerekliliğini söyleyebiliriz.

Sağlık editörünün bir haberi yapmadan önce yapması gereken en önemli hazırlık kriteri nedir?
Bulguların değeri, bu bulguların önceden nerede yayınlandıkları ve o konu hakkındaki önceki araştırma ve çalışmaların bulunması.

İyi bir sağlık editörü olmak için gerekli olan kriter nedir?
Diğer habercilik alanlarından farklı bir kriteri bulunmamaktadır. 

Blog haberciliği hakkında ne düşünüyorsun?
Diğer tüm habercilik alanlarında olduğu gibi bazıları çok iyiyken bazıları berbat halde. Tüm bunların yanında, bilim insanlarının ve doktorların blog yazmasını çok büyük bir değer olarak düşünüyorum.

22 Mayıs 2014 Perşembe

GEBELİK ŞEKER ÖLÇÜMÜ JİNEKOLOGLARIN ALANI KARDİYOLOGLARIN DEĞİL!

Bir kardiyoloğun gebelerde şeker ölçümü üzerine uzmanlık alanı dışında yaptığı konuşma sonrasında, gebelerde bu testi reddedenler olduğu  ve bu durumun büyük risk oluşturduğunu belirten TJOD Başkanı Prof. Dr. Demir, “Herkes her şeyi bilmez. Kardiyologların bu konuda beyanat vermesi hoş değil. Gebelik şekeri kadın doğumun alanıdır” dedi.

Uzmanlık alanı olmadığı halde, açıklamalarda bulunan bazı hekimler, uzmanlık alanı olanlar tarafından tepkiyle karşılanıyor. Bir kardiyoloji uzmanının gebelik kan şekeri üzerine televizyon programında yaptığı bir konuşma sonrası gebelerde kan şeker ölçümünde sorun yaşandığı ve bu durumun çok büyük bir risk oluşturduğunu belirten Türk Jinekoloji ve Obstetrik Dernek (TJOD) Başkanı Prof. Dr. Cansun Demir, gebelik şekerinin hem anne hem de bebek için riskli bir durum olduğunu söyleyerek “Herkes her şeyi bilmez” dedi. 

Gebelik şekerinin her 100 gebelikten 3-10’unda görüldüğünü belirten Prof. Dr. Demir, “Gebeler arasında şeker ölçümünü reddedenler olmuş. Bunun çok sakıncalı olduğunu belirtmek istedik. Şeker yüklemesi yapılarak gebelik şekerinin olup olmadığı anlaşılmalı. Saptanmıyor olması gerek doğumda gerekse doğum sonrasında sıkıntıya yol açıyor. Herkes her şeyi bilmez. Kardiyologların bu konuda beyanat vermesi hoş değil. Gebelik şekeri kadın doğumun alanıdır” dedi.

Gestasyonel Diyabet Toplumda Yüzde 3-10 Sıklığında Görülür 
Gebelerde kan şekerinin normale göre düşük düzeyde olduğunu kaydeden Prof. Dr. Demir, gebelik öncesi yeterli insülin salgılayabilen pankreas hücrelerinin gebeliğin ilerlemesiyle yeterli insülin salgılayamadığını ve bu nedenle daha önce diabet belirtisi olmadığı halde gebelik boyunca kan şekerinin yükselebildiğini anlattı. Bu duruma 'Gestasyonel Diyabet' veya gebelik şekeri denildiğini kaydeden Prof. Dr. Demir, “Bu tablo, gebelik bitiminde genellikle düzelir. Genellikle ailesinde çok sayıda diyabetik kişiler bulunan, 30 yaşın üzerinde, fazla kilolu hamileler, önceki gebeliklerinde diyabet olan, iri fetus doğuran kişiler diyabet açısından risk taşırlar. Toplumda yüzde 3-10 sıklığında görülür. Gestasyonel diabeti olan hastalar tedavi edilmezse çocuklarının iri olması, zor doğum, yeni doğanda hipoglisemi, sarılık ve hatta ölü doğum riski vardır. Genellikle diyetle kolayca regüle olur ama bazen antidiaabetik ilaçlar veya insulin de gerekebilir" dedi.

Gestasyonel Diyabet, Gebelik Bitiminde Genellikle Düzelir
Hastanın ilk geldiğinde bir açlık şekeri bakıldığını, risk yoksa 24-28. haftada tarama testi önerildiğini, riskli ise taramanın daha önce yapıldığını söyleyen Prof. Dr. Demir, şunları kaydetti: Gebelerde kan şekeri normale göre düşük düzeydedir. Gebelik öncesi yeterli insülin salgılayabilen pankreas hücreleri gebeliğin ilerlemesiyle yeterli insülin salgılayamaz, bu nedenle daha önce diyabet belirtisi olmadığı halde gebelik boyunca kan şekeri yükselebilir. Gestasyonel Diyabet, gebelik bitiminde genellikle düzelir.”

21 Mayıs 2014 Çarşamba

MEME KANSERİNDE HEDEFE YÖNELİK İLAÇ

Hedefe yönelik kanser tedavilerde son gelişmelerin ele alındığı 1. İmmuno Onkoloji Kongresi’ne katılan Marburg Üniversitesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Direktör Yardımcısı Prof. Dr. Christian Jackisch, “Meme kanserinin, kullanılan yüksek teknolojik ürünler sayesinde ölümcül bir hastalık olmaktan çıkıp kronik bir hastalığa dönüşmesinden bahsetmek, artık iyimserlik değil” dedi. 

14-18 Mayıs tarihlerinde Antalya’da yapılan 1. İmmuno Onkoloji Kongresi’nde meme kanserinde hedefe yönelik tedavilerle ilgili son gelişmeler ele alınıyor. Toplantıya katılan Marburg Üniversitesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Direktör Yardımcısı Prof. Dr. Christian Jackisch,  bu alandaki çalışmaları hakkında bilgi verdi. 
Meme kanseri dünyada gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde kadınlarda en sık görülen kanser türü. Türkiye'de her yıl yaklaşık 20 bin kadın meme kanserine yakalanıyor. 

Meme Kanserinde İlk Hedefe Yönelik İlaç
Meme kanseri tedavisinde önceleri klasik kemoterapi ilaçları dışında tedavi seçeneği yoktu, artık günümüzde yeni ve daha etkin kemoterapi ilaçları, hormonal tedavi ilaçları ve hedefe yönelik ilaçlar  kullanılmaktadır. Meme kanserinde her dört hastanın birinde pozitif olan HER2 proteininin bu anlamda çok önemli bir hedef olduğunu belirten  Prof. Dr. Jackisch, “Trastuzumab etkin maddeli ürün, HER2 proteini pozitif meme kanserli hastalarda dünyada ruhsatlandırılan ve kullanılan ilk hedefe yönelik ilaçtır. Hem erken hem de ileri evre hastalığı olanlarda kemoterapi veya hormonoterapi ilaçlarıyla birlikte standart tedavi olarak kullanılmaktadır. Aynı grup hastalarda ilaçlardaki gelişmeler rekabetin kızışmasına, daha farklı ve etkinlikte alternatiflerin çıkmasına yol açıyor. Trastuzumab dışında, Ado-trastuzumab emtansine, Pertuzumab ve Lapatinib gibi tedavi şansını daha da arttıran yeni ürünler FDA ve EMA onay süreçlerine girmekte ve birçok ülkede kullanılmaya başlanmakta” dedi.

Prof. Dr. Jackisch, meme kanserinin, kullanılan yüksek teknolojik ürünler sayesinde ölümcül bir hastalık olmaktan çıkıp kronik bir hastalığa dönüşmesinden bahsetmek artık iyimserlik olmadığını söyledi.  

Prof. Christian Jackisch kimdir?
Prof. Jackisch, Almanya Münster Üniversitesi’nden Kadın Hastalıkları ve Doğum alanında Ulusal Yeterlilik Sertifikasını almıştır. Ardından ABD, Baltimore’da Johns Hopkins Tıp Fakültesinde doktora sonrası eğitim almıştır. Bu eğitimin ardından Münster Üniversitesi’nde kıdemli stajyer doktor ve uzman doktor olarak çalışmıştır. Daha sonra Marburg Üniversitesi’nde Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalına geçerek Direktör Yardımcısı olmuştur.
Prof. Jackisch meme ve yumurtalık kanseri üzerine 30’dan fazla klinik araştırmada yardımcı araştırmacı olarak yer almıştır. Ulusal ve uluslararası dergilerde 119 orijinal makalesi yayımlanmış, 25 kitap için bölümler yazmış ve dünyanın dört bir yanında 500’den fazla sunum yapmıştır.

20 Mayıs 2014 Salı

“FETAL DNA TESTİ İLE KROMOZOMAL ANOMALİLER TESPİT EDİLEBİLİYOR”

12. Ulusal Kadın Hastalıkları ve Doğum Kongresi’nde düzenlenen basın toplantısında konuşan Prof. Dr. Cansun Demir, "Anne kanından yapılan ve kromozomal anomalileri tespit eden Fetal DNA Testi ise amniyosentez ve koryon villus biyopsisi ile kıyaslandığında hiçbir risk taşımıyor" dedi.

Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği tarafından 15-19 Mayıs tarihleri arasında düzenlenen "12. Ulusal Kadın Hastalıkları ve Doğum Kongresi", Antalya’nın Kemer ilçesinde Rixos Sungate Hotel’de devam ediyor. Kongreye 400 yerli, 20 yabancı bilim insanı katıldı. 

Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği (TJOD) Başkanı Prof. Dr. Cansun Demir, Türkiye'de 5 bin kadın doğum uzmanı bulunduğunu açıkladı.  Dernek olarak 3 bin 200 civarında üyeleri bulunduğunu belirten Prof. Dr. Demir, son yıllarda çeşitli sebeplerden mesleki saygınlığın azaldığını, erkek jinekologların iş bulmada sıkıntı yaşadığını söyledi. 

Ülkemizdeki Hamilelerin Yüzde 80-90’ında  Anemi Görülüyor
Prof. Dr. Cansun Demir, ülkemizdeki hamilelerin yüzde 80-90’ında kansızlık (anemi) görüldüğünü, bunun da erken doğum oranını yaklaşık 2 kat arttırdığını belirterek demir olmadan yeni kan hücresinin yapılamayacağını anımsattı.  Kansızlığın bebeğin gelişmesinde ve büyümesinde geriliğe ve erken doğuma yol açacağına da dikkat çeken Demir, tüm gebelik boyunca bir gebenin toplam demir ihtiyacı 1000 miligram. Bunun 300 miligramı bebek ve plasentaya aktarılır. 200 miligramı mide ve bağırsaktan normal olarak kaybolur. 500 miligramı ise artan kan hücresi ihtiyacını karşılamak için kullanılır. Gebelikteki günlük ihtiyaç 7 miligramdır” dedi. 
Çok az kadının gebelik öncesinden gelen demir depolarının bu ihtiyacı karşılayacak düzeyde olduğunu kaydeden Demir, “Bu nedenle gebelikte dışardan demir takviyesi adeta bir zorunluluk halini almaktadır. Gebelikte demir alımı ilk 16 hafta içinde var olan bulantı ve kusmayı bir miktar arttırabilir. Bu olursa, demir takviyesine ara verilerek ilk 16 haftadan sonra tekrar başlanabilir” diye konuştu.

Fetal DNA Testi ile Kromozomal Anomaliler Tespit Ediliyor
Konuşmasında özellikle ileri yaş hamileliklerde bebeğin sağlık durumu hakkında bilgi veren girişimsel tanı testi 'amniyosentez'in pek çok hamile kadının korkulu rüyası olduğunu belirten Prof. Dr. Cansun Demir, "Anne kanından yapılan ve kromozomal anomalileri tespit eden Fetal DNA Testi ise amniyosentez ve koryon villus biyopsisi ile kıyaslandığında hiçbir riski taşımıyor" dedi.

Test hakkında bilgi veren Prof. Dr. Cansun Demir, "Kan özel bir tüpte saklanarak belli bir süreyi aşmaksızın laboratuvara iletiliyor. Anne kanındaki fetal DNA özel bir platformda çoğaltılarak eldeki sağlıklı veya belirlenmiş kromozomal hastalıkları içeren şablonla kıyaslanıyor. Söz konusu testin amniyosentez ve koryon villus biyopsisi ile kıyaslandığında hiçbir riski yoktur. Bu sayede kromozomal anomalisi olduğundan şüphelenilen sağlıklı fetuslar düşük riskine maruz kalmaz. Teknikle şu an standart olarak en sık görülen 3 değişik kromozomal anomali değerlendirilmektedir” diye konuştu. 



Down Sendromu Taraması Neredeyse Rutin Olarak Yapılıyor
Serbest fetal DNA'nın gebelikte nadiren 5'inci haftaya (son adete göre)  kadar erken dönemde saptanabilse de genellikle 9'uncu haftadan sonra saptanabildiğini kaydeden Prof. Dr. Cansun Demir, şunları söyledi: "Fetal kan dolaşımı başlamadan önce anne kanında serbest DNA saptanması bunun trofoblastlar kaynaklı olduğunu düşündürmektedir. Anne kanında serbest fetal DNA'nın yarı ömrü dakikalarla ifade edilebilecek kadar kısa saptanmıştır. Bu nedenle doğumdan yaklaşık 2 saat sonra anne kanında saptanamadığı bildirilmiştir. Günümüzde gebelikte bebekte Down sendromu (trizomi 21) taraması neredeyse rutin olarak yapılmaktadır. Yapılan prenatal tarama testleri ile Down sendromlu bebeklerin yaklaşık yüzde 15-20'si saptanamamaktadır . Ayrıca yüksek risk nedeniyle amniyosentez uygulanan her 20 gebeden birinde Down sendromlu bebek saptanmaktadır. 19 gebe gereksiz invaziv girişime maruz kalmaktadır. Fetal DNA testi tüm bu avantajlarına rağmen rutin olarak uygulanabilecek bir test değildir. Maliyeti oldukça yüksek olan bu test, gerçekten gerekli olduğu durumlarda uygulandığı takdirde önemli avantajlar sağlamaktadır."

19 Mayıs 2014 Pazartesi

KANSERE KARŞI 33 FARKLI AJAN

Dünyadaki değişik tümörlerle savaşacak 33 molekül-ajanın 19’unun Türkiye’de ruhsatlı olduğunu, 14’ünün de 2014’te ruhsatlandırılacağını belirten İmmüno-Onkoloji Derneği Başkan Yardımcısı Prof. Dr. İsmail Çelik, “Bu yöntemle kanserli hücrelere zarar verip kişinin yaşam süresini uzatıyorsunuz” dedi.

Kanser tedavisinde yeni immuno-onkolojik yani bağışıklık sistemi üzerinde tedavilerin hız kazandığını belirten İmmuno-Onkoloji Derneği Başkan Yardımcısı  ve Hacettepe Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. İsmail Çelik,  “Her geçen gün yeni bilimsel gelişmelere ışık tutan tıbbi çalışmalar sonucunda, değişik tümörlerle 33 farklı ajanla (hedefe yönelik ilaç) savaşılacak” dedi. Küba Havana Moleküler İmmunuloji Merkezi (CIM) Moleküler İmmunoloji Enstitüsü İnovasyon Direktörü Luis Enrique Fernandez Molina ise kanser alanında devam eden 10 farklı kanser aşısı çalışmalarının sürdüğünü kaydetti. 

İmmüno-Onkoloji Derneği tarafından 14-18 Mayıs tarihleri arasında Antalya Belek’te gerçekleştirilen “1. İmmüno-Onkoloji ve Hedefe Yönelik Kanser Tedavileri Kongresi”nin basın toplantısında konuşan Prof. Dr. Çelik, immüno-onkoloji alanında özellikle son 30 yılda yapılan çalışmalar ile immün sisteminin (bağışıklık sistemi) tümör hücrelerini tanıyabildiğini ve yok edebildiğini ya da uzun süreli kontrol altında tutabildiğini ortaya koyduğunu, akıllı ilaçların da kullanıma girdiğini söyledi. İlaç çalışmalarının insanları korkuttuğunu, “kobay” endişesi yaşattığını ancak bunun gereksiz olduğunun altını çizen Çelik, söz konusu ilaçların çok önemli olduğunu ve Sağlık Bakanlığı kontrolünde belirli hastanelerde uygulama kapsamına alındığını ifade etti. Kanser alanında yürütülen bilimsel çalışmalar sonucunda yeni moleküllerin elde edildiğini anlatan Çelik, “Her geçen gün yeni bilimsel gelişmelere ışık tutan tıbbi çalışmalar sonucunda, değişik tümörlerle 33 farklı ajanla savaşılacak” dedi. Çelik, bunlardan birinin melanom (cilt kanseri), 2’sinin akciğer, üçünün meme, dördünün hematolojik, 4’ünün gastrointestinal ve 5’inin böbrek kanseri olmak üzere toplam 19 yeni ajanın Türkiye’de ruhsatlanmış durumda olduğunu kaydederek “Diğer 14 ajan ise 2014 yılı itibariyle ruhsatlanacak olan, Türkiye’ye erken erişim programı ile gelecek olan veya henüz faz III sonuçları açıklanma aşamasında olan ilaçları oluşturmaktadır” diye konuştu. 

10 Kanser Aşı Çalışması Devam Ediyor
CIM Moleküler İmmunoloji Enstitüsü İnovasyon Direktörü Luis Enrique Fernández Molina ise ülkesinde kanserin bir numaralı ölüm nedeni olduğunu, bu nedenle kanser alanındaki çalışmalara ağırlık verdiklerini söyledi.  Küba’da kanser alanında devam eden 10 kanser aşısı çalışması bulunduğuna kaydeden Molina, “Bu kanser aşısı çalışmaları tamamen yenilikçi. Sahadaki diğer çalışmaları kopyalamıyoruz. Kendi fikirlerimizle ilerliyoruz. Tek başımıza değiliz. Bu deneyler Avrupa’da, Latin Amerika’da ve Asya’da da devam ediyor. Sağ kalımı artırmak asıl amaç” açıklamasını yaptı.


“Hedefe Yönelik Tedaviye İlk Olarak Lösemide Başlandı”
Texas Oncology-Baylor Charles A. Sammons Cancer Center’dan Amerikalı bilim insanı Prof.Dr.  Thomas Hutson ise kanser tedavisinde geleceğin artık hedefe yönelik tedavi olacağını belirterek, “Yani kanserli hücrelere zarar veriyorsunuz ama sağlıklı hücrelere kesinlikle dokunmuyorsunuz. Sadece kanser hücrelerine saldırmak olarak algılayabiliriz. Kişiye özgü ilaçlar gibi kullanılıyor. Buradaki amaç sağ kalımı artırmanın yanında, yaşam kalitesini de artırmak. Bir yıl ömrü kalan bir hastanın yaşam süresini kullandığımız tedavi yöntemi ile 5 yıla kadar uzatabiliyoruz” dedi. Kanser alanında hedefe yönelik tedaviye ilk olarak lösemide başlandığını ifade eden Hutson, kolon, meme, akciğer, böbrek ve melanomlarda önemli başarılar elde edildiğini söyledi.

7 Mayıs 2014 Çarşamba

GEORGİA STATE’DE RAHİM KANSERİ VE GEN TERAPİSİ ÜZERİNE ARAŞTIRMA YAPAN BİYOLOG ERCAN ÇAÇAN

HAYATI KEŞFEDEN BİYOLOGLAR

Kadınlarda en sık görülen ilk 10 kanserden biri olan rahim kanseri üzerine araştırmalarını sürdüren ABD Georgia State Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik departmanında doktorasını yapan Biyolog Ercan Çaçan, PLOS ONE’da yayımlananan makalesi, biyolog olarak nasıl bir bakış açısı yakalanması gerektiği ve akademik hayatın tüm yönleri hakkında bilgi verdi. 

Kadınlarda en sık görülen ilk 10 kanserden biri olan rahim kanseri üzerine araştırmalarını sürdüren ABD Georgia State Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik departmanında doktorasını yapan Biyolog Ercan  Çaçan, kanserli hücrelerin ilaçlara karşı oluşturduğu direncin bir nedeni olarak bu hücrelerde bulunan bir genin yeterince sentezlenmemesi üzerine hazırladığı makalesi  PLOS ONE’da yayımlandı.

“RGS10” adı verilen bu genin hücrelerin hızlı büyümesini, çoğalmasını ve yayılmasını engellediğini ve dolayısıyla hücreye bir denge getirdiğini ancak bu genin özellikle kanserli hücrelerde baskılandığını belirten Çaçan, “Bu genin baskılanması sonucu kanserli hücre ilaç tedavisine karsı direnç kazanıyor ve buda kemoterapitik ilaçları işlevsiz bırakıyor.  Ayrıca, RGS10 geninin baskılanma sebebi epigenetik mekanizmaların yani DNA dizisindeki değişikliklerden kaynaklanmayan ama aynı zamanda kalıtımsal olan faktörler rol alıyor. Bu epigenetik faktörlerden sadece biri kanserli hücrelerde işlevsiz hale dönüştürülmesi sayesinde kemoterapiye cevap veren dirençli kanser hücreleri yüzde 13’ten yüzde 32’ye yükseliyor. Kanserli hücrelerin kemoterapiye karşı direnç kazanmasına yol açan moleküler ve genetik mekanızmaların anlaşılması, rahim kanseri tedavisinde kullanılan yöntemleri geliştirmemize yardımcı olacaktır. Yaptığımız çalışmada RGS10 geninin baskılanmasına yol açan iki tane enzim (DNMT1 ve HDAC1) tespit ettik. Bu enzimlerin inhibe edilmesi RGS10 geninin sentezini artırıyor dolayısıyla kanserli hücrelerin kemoterapiye gösterdikleri dirençte azalma görülüyor. Bu inhibitörler halihazırda çeşitli hastalıkların tedavisinde kullanılmakta ve yapılan bu çalışmaylada rahim kanseri tedavisinde kullanılabilmelerinin önü açılmış oldu” dedi. 

Kanser terapisi üzerine özellikle gen terapi ve immünoterapi yöntemleri  hakkında bilgilerini paylaşan Biyolog Ercan Çaçan, Esra Öz’e araştırmalarını, hedeflerini ve biyolog olmanın ayrıcalıklarını anlattı.

Ne üzerine çalışıyorsunuz?
Yaptığım çalışmalar genel olarak kanser terapisi üzerine, özellikle gen terapi ve immünoterapi yöntemlerini kullanarak çeşitli kanser türleri üzerinde bir takım çalışmalar yapıyorum. Buradaki temel amaç, kanser oluşumu sırasında baskılanan genlerin sentezini arttırmak. Özellikle kanserli hücrelerde sentezi baskılanan ama hücrenin programlı bir şekilde ölüme gitmesinde önemli roller oynayan genler üzerinde çalışıyorum. Bir diğer calışma alanım ise, epigenetik mekanizmalar yani DNA dizisindeki değişikliklerden kaynaklanmayan ama aynı zamanda kalıtsal olabilen faktörlerin üzerine. Özellikle bu mekanizmaların kanserli hücrelerde yol açtığı değişiklikleri anlamaya yönelik bir takım çalışmaları içeriyor.

Hangi tip hastalıklarla ilgili?
Ağırlıklı olarak rahim ve kolorektal kanserleri üzerinde calışıyorum. Burada iki ayrı yöntem kullanarak kanserli hücrelerin terapiye cevap vermelerinin önünü açmaya çalışıyoruz. Gen terapi yöntemini kullanarak özellikle rahim kanseri hücrelerinde güzel bulgular elde ettik. İmmünoterapi yöntemiyle de kolorektal kanser üzerinde bir takım umut verici bulgulara ulaştık. 

Bu hastalıkların bulguları, belirtileri ve tedavileri hakkında genel bilgiler verebilir misiniz?
Rahim kanseri kadınlarda sık görülen kanser türleri arasında ve oldukça tehlike arz eden bir kanser olduğunu söyleyebilirim. Normalde yakalanma olasılığı meme ve tiroit gibi kanserlere nispeten az görünse de, ölümle sonuçlanma riski oldukça yüksek. Semptomların fark edilmesi zaman aldığından, erken teşhis o kadarda kolay olmuyor. Dolayısıyla hastalığın üçüncü evresinden sonra hastaların yüzde 60-70’ine yakın bir oranı ölümle sonuçlanabiliyor. Rahim kanseri belirtileri arasında uzun süren karın ağrıları, iştahsızlık, hazımsızlık, idrar ihtiyacı sıklığının artması, kabızlık yada ishal durumlarının artması, bel ağrılarında artış, anormal rahim kanamaları ve ileri aşamalarda tümörün kapladığı hacimden dolayı çabuk doyum hissi gibi nedenler rahim kanserinin belirtileri arasında sayılabilir. Ancak bunlar bireyler arasında farklılık arzedebiliyor. 

Kolorektal kanser, dünya çapında en sık görülen üçüncü kanser türü olarak biliniyor. Genel itibariyle bu kanser türünün tedavisi için halihazırda mevcut birçok kemoterapetik ilaç bulunmasına rağmen, 5 yıllık yaşam istatistikleri yüzde 60’ın altında kalıyor. Buradaki büyük problemlerden biri, kanser metastaz yaptıktan sonra yani diğer organlara sıçradıktan sonra, bu tür ilaçların işlevinin yetersiz kalması olarak gösteriliyor. İmmünoterapi yöntemi ümit vaat ediyor ancak kanserli hücreler bağışıklık sitemi hücrelerinden saklanmayı başarabiliyorlar. Bunu da bağışıklık hücreleri tarafından tanınan hücre yüzeyindeki bir takım proteinlerin sentezini baskılayarak başarabiliyorlar. Bu kanser türü başlangıç aşamasında çoğunlukla herhangi bir semptom gösteremeyebiliyor ancak daha sonra bel ağrıları, dışkıda kan, bağırsaklarda düzensizlik, halsizlik gibi belirtileri olabiliyor.


Bu hastalıkların dünyada ve Türkiye'de görülme sıklığı nedir, bu konuda istatistikî bilgileri paylaşabilir misiniz?
Günümüzde rahim kanseri bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de büyük bir problem olarak görülüyor. Tedavide çoğu zaman öncelikli olarak tümörün olduğu kısım cerrahi müdahale ile alınıyor. Ancak burada şöyle bir durum söz konusu, bu cerrahi müdahale ile bütün kanserli hücrelerin alınıp alınamadığı bilinemiyor ve çoğu zamanda o bölgeye yerleşmiş çoğalma ve yayılma kabiliyeti olan kanserli hücreler kalabiliyor. Daha sonraki aşamada ilaçla tedaviye yani kemoterapiye geçiliyor. Kemoterapi başlangıç aşamasında etkili oluyor ancak kanserli hücreler daha sonra bu tür ilaçlara karşı direnç kazanıyorlar. Dolayısıyla rahim kanserinin bu denli ölümcül olmasının en büyük sebebi olarakta kemoterapinin birkaç yıl sonra etkinliğini kaybetmesi olarak gösteriliyor. Bu da ölüm oranlarının yüzde 60’ın üzerine çıkmasına sebep oluyor.
Kolorektal kanseri en sık görülen üçüncü kanser türü ve her yıl yaklaşık 1.4 milyon insana bağırsak ya da rektum kanseri teshisi konuluyor. 5 yıllık yaşam istatistiklerine baktığımız zaman bu kanser türüne yakalananların yaklasık yüzde 60’ı hayatta kalabiliyor.

Kısaca kendinizden bahsedebilir misiniz? Bugüne kadar eğitim aldığınız ve çalıştığınız kurumlar hakkında bilgi verebilir misiniz?
Ağrı doğumluyum. Liseye kadar olan eğitimim Ağrı'da geçti. Lisans eğitimimi biyoloji bölümü mezunu olarak tamamladıktan sonra yüksek lisansa başladım ve bir süreliğine sert keneler üzerine çalıştım. Daha sonra Amerika'da Georgia Institute of Technology (Georgia Tech) de yeniden yüksek lisansa başladım. Bu dönem zarfında Sentetik Biyoloji özellikle protein mühendisliği alanında bir takım çalışmalar yaptım. Daha sonra Georgia State Üniversitesi’nde doktoraya başladım ve şuan doktora eğitimimin son aşamasındayım. Doktorada genel itibariyle kanser immünoterapisi alanında çalışmalar yapıyorum. Evli ve iki çocuk babasıyım. Hazal ve Hilal adında iki kızım var.

Eğitim aldığınız kurumların halen bulunduğunuz konuma gelmenizdeki katkıları nelerdir, şu anda çalıştığınız kurumu neden seçtiniz?
Öğrenim hayatım boyunca akademi endeksli bir hedefim olmuştu. Özellikle Türkiye'de başlamış olduğum yüksek lisans yıllarımda akademik ortamla tanıştım diyebilirim. Oradaki danışman hocalarımın tavsiye ve teşvikleri üzerine yüksek lisansı bitirmeden eğitimime Amerika'da devam etmeye karar verdim. Georgia Tech'te laboratuvarda bağımsız çalışma alışkanlığı edindim. Burada moleküler biyoloji alanında edindiğim teknikler doktora çalışmalarım sırasında çok faydalı oldu. Doktoraya aynı üniversitede devam etmek yerine Georgia State Üniversitesi’ni seçtim çünkü; bulunduğum üniversitede çeşitli kanser terapileri üzerinde yoğun çalışmalar yapılıyor ve alanında cok iyi işler cıkaran öğretim üyerleri mevcut. Bunların yanında yapılan çalışmalar için gerekli olaçak hemem her türlü ekipman ve donanıma sahip bir üniversite. Araştırma için kurulmuş böyle bir üniversite ve danışman hocalarımın büyük destekleri kısa sürede iyi yayınlar yapmamı sağladı.

Çalışma alanınızın Türkiye ve ABD'deki durumunu karşılaştırabilir misiniz?
Aslında bu konuda ABD ve Türkiye'yi karışlaştırmak pek doğru olmayabilir. Amerika'da bu tür çalışmalar çok eskilere dayanıyor ve halihazırda bu ve yakın konular üzerinde çalışan dünyanın birçok ülkesinden gelmiş bilim adamları var. Türkiye'de de bu tür konulara yakın çalışmalar yapıldığını biliyorum ve tersine beyin göçünde, artan proje destekleriyle daha da iyi bir konuma geleceğimizi düşünüyorum.

Halen çalışmakta olduğunuz kurumu ya da çalışmış olduğunuz kurumları eğitim, araştırma hizmetleri konuları açısından Türkiye'de kurumlar ile karşılaştırabilir misiniz?
Çalıştığım üniversite araştırma ağırlıklı bir üniversite olduğundan, bölüm olarak 50’nin üzerinde öğretim üyesi bulunuyor. Her bir öğretim üyesinin laboratuvarında ortalama 7-8 master yada doktora öğrencisinin olduğunu göz önünde bulundurursak karşımıza oldukça kalabalık bir rakam çıkıyor. Dolayısıyla bunu yine Türkiye'deki bir üniversite ile kıyaslamak doğru olmayabilir. Bu konuda sağlıklı bir karşılştırma yapabilmek için bu tür kurumların ne kadar köklü ve eski olduğuna aynı zamanda kurumların amaçlarının ne olduğuna bakmak gerekiyor. Ancak Türkiye'de de hızlı gelişen ve güzel çalışmalar yapan üniversiteler mevcut ve inanıyorum ki önümüzdeki yıllarda daha da iyi konumlara geleceklerdir.

Türkiye'de halen eğitim almakta olan biyoloji öğrencilerine ya da biyologlara neler önerirsiniz?
Öncelikli tavsiyem bilimsel dili iyi öğrenmeleri ve kullanmaları yönünde olacak. İleride bir araştırma grubuna dahil olmak istiyorlarsa dil bariyerini aşmaları gerekecektir. Çünkü bir konuda çalışma yapmadan önce ya da yaparken literatürü iyi tarayıp anlamak gerekiyor ve yaptığınız çalışmayı yayımlamak için yine dili kullanmak gerekiyor. 
Türkiye’de son birkaç yıldır başta Anadolu’daki üniversiteler olmak üzere biyoloji bölümlerine olan ilginin azlığının altında mezuniyet sonrası iş bulamama fobisi olarak görüyorum. Ancak bu bölüm mezunları çeşitli sağlık kuruluşlarında, ilaç sanayisinde ve ıslah merkezlerinde de iş imkanları bulabileceklerini unutmamalilar. Araştırma olanaklarınin artmasıyla birlikte durumun dahada iyi olacağını düşünüyorum. Bunun içinde yeni araştırmacılar, tersine beyin göçü ile TÜBİTAK tarafından Türkiye’ye çekiliyor. Ciddi maddi ve araştırma destekleri veriliyor. Bunlar daha da artarsa ve bu bölümlerdeki araştırmacıların proje sayısı arttıkça araştırma alt yapısı da gelişecektir. İş imkânları da artarsa bu bölüm mezunları daha şanslı olabilir. Baska bir önerim ise kendilerine bir hedef belirlemeleri ve o hedeflerine doğru adımlar atmalarını tavsiye ediyorum. Örneğin mezuniyet sonrası akademik çalışma yapmak istiyorlarsa, lisans eğitimleri sırasında kendilerini o yönde hazırlamaları gerekiyor. Bir sanayi kuruluşunda yada devlet kurumunda çalışmaksa amaçları yine o yolda kendileri için gerekli olacak basamaklara öncelik vermelerini tavsiye edebilirim.

Hangi bilimsel dergileri takip ediyorsunuz?
Science, Journal of immunology, Journal of Biological Chemistry gibi dergileri takip etmeye çalışıyorum. Ancak düzenli olarak bu dergileri takip etmek yerine alanımla ilgili çıkan makaleleri okumayı tercih ediyorum. Bunun içinde çesitli arama motorlarına anahtar kelimler koyup ve bu şekilde alanımla ilgili yeni yayımlanan makaleleri email olarak alabiliyorum. 

Mesleğinizle ilgili en çok ziyaret ettiğiniz 3 internet sitesi nedir?
NCBI ya da Pubmed, Google scholar ve üniversitenin kütüphane sayfaları. Google scholar kapsamlı bir arama motoru ancak spesifik bir konuda bazı makaleler elde etmek için Pubmed’i tercih ediyorum. 

Alanınızda araştırma yapanlara mutlaka okumalarını tavsiye ettiğiniz kitaplar hangileri?
Harvey F. Lodish'in Moleküler Hücre Biyolojisi kitabını özellikle moleküler biyoloji alanında temel bilgilere sahip olmak isteyenlere tavsiye edebilirim. Yine Peter Parham tarafından kaleme alınan "The Immune System" kitabını özellikle immunoloji alanında temel bilgiler veren bir kitap olarak önerebilirim.


Bilim ile uğraşan veya ilgilenen herkese mutlaka okumalarını tavsiye ettiğin bir kitaplar hangileri? Ayrıca yaptığınız spor, tavsiye edeceğiniz film, müzik nelerdir? Bulunduğunuz kurumun size sunduğu sosyal etkinlikler nelerdir?
Yakın bir tarihte okudugum "Apprentice to Genius" kitabını özellikle master ve doktora öğrencilerine önerebileceğim kitaplar arasında. Film olarakta John Nash adında bir şizofren matematikçinin hayat hikâyesini ele alan “A Beautiful Mind” (Akıl oyunları) olabilir. Aslında sosyal yaşam açısından vakit darlığı nedeniyle biraz pasif kaldığımızı düşünüyorum ancak fırsat buldukça üniversitenin sundugu spor salonlarına ve yüzme havuzlarına ugramaya çalışıyorum. Akademik hayat bizim için bir yaşam tarzı oluyor; laboratuvar ortamları, katıldığımız seminer ve konferanslarda bu yaşam tarzının sosyal ve eğlence kısmı oluyor. 

Yurt dışında biyolog olmanın sıkıntıları nelerdir?
Amerikada biyoloji bölümlerinde lisansüstü eğitimin diğer bölümlere nispeten oldukca yoğun ve zor olduğunu söyleyebilirim. Yüksek lisans  ya da  doktora süreci boyunca laboratuvar çalışmaları çok yoğun oluyor. Bununla birlikte almak zorunda olduğunuz lisans üstü dersler içinde yine büyük bir çaba sarfetmek gerekiyor. En büyük sıkıntıda biyoloji bölümlerinde doktora sürelerinin büyük ölçüde 6 yıldan fazla olması. Bu durum özellikle Amerika için geçerli, Avrupada bu süre biraz daha kısa olabiliyor. Bunların yanında Amerika’da biyolog olmanın birçok avantajlı ve güzel tarafları da var. Buradaki öğrencilerin mezuniyet sonrası iş imkanları acısından daha şanslı olduklarını söyleyebilirim. Biyoloji bölümleri diş hekimliği ve tıp fakültelerinin temellerini oluşturuyor. Dolayısıyla mezun olan öğrencilerin bir kısmı bu fakültelere devam edebiliyor. Bunlara ilaveten biyoloji oldukça saygı duyulan bir bölüm, izlenilmesi gereken yol zor olsada neticeleri güzel olan bir bölüm.

Türkiye'de biyolojinin durumu nedir? Ülke dışında tahsil almak gerekli midir? Kimler için daha uygundur?
Mezuniyet sonrası iş imkanlarının sınırlı olması Türkiye’de biyoloji bölümlerinin cazibesini azaltıyor. Halbuki yurtdışında özellikle Amerika icin konuşacak olursak, biyoloji bölümleri bircok insanın girmek istediği ve oldukça prestij sahibi olan bir bölüm. Bence Türkiye’de bu tür bölümlerin tercih edilmesi için bir takım teşvikler yapılmalı ve bundan daha da önemlisi bu bölümlerin gerekliliği ve güzelliği anlatılmalı. 
Aslında imkanı olan herkesin ülke dışında kısa süreli de olsa bir tahsil almaları kendilerine çok şey katacaktır. Gerek bilimsel açıdan gerekse kişisel gelişim açısından oldukça faydalı olacağını düşünüyorum. Okullarda bu tür imkanlar için sunulan exchange programlarını bir fırsat bilip yurtdışındaki kurumlar kısa süreli de olsa ziyaret edilmeli. YÖK’ün son yıllarda akademisyenler için başlattığı 3 aylık yurt dışı imkanları aslında araştırma yapmak için uygun olan bir süre değil ancak en azından yurtdışındaki farklı çalışma ortamlarını görmek ve mümkünse bunların birkısmını Türkiye’ye taşımak açısından oldukça önem arz ediyor.

ABD'deki kurumların yabancı biyologlara karşı özel bir tutumu var mıdır?
Yabancı araştırmacılara karşı olumsuz bir tutum görmedim bunu sanırım birazda bireysel anlamda ele almak gerekiyor. İşini iyi yapan araştırmacılara oldukça değer verildiğini söyleyebilirim, bunlara Türklerde dahil. 

ABD'deki ünlü araştırma merkezlerine eğitim amaçlı olarak girebilmek mümkün müdür?
Halihazırda bu tür araştırma merkezlerinde çalışan ya da eğitim alan Türkler bir örnek teşkil ediyor. Her kurumun öne sürdüğü bir takım koşullar oluyor, gerekli şartlar sağlandıktan sonra bu araştırma merkezlerinden kabul almak zor bir durum değil.

Halen üzerinde çalışmakta olduğunuz araştırma konuları nelerdir?
Genel itibariyle kanser tipine özgü olarak terapide kullanılabilinecek bir takım modeller geliştirmeye çalışıyoruz. Bunu yaparkende bir ekip halinde çalışıyoruz. Önceliğimiz çeşitli kanser tedavilerinde kullanılan kemoterapetik ilaçların etkinliğini arttırmak, bunun içinde gen terapi ve immünoterapi yöntemleri üzerine birtakım çalışmalar yapıyoruz. Ağırlıklı olarak çalıştığımız genler kanserli hücrelerde sentezi baskılanan ama hücrenin programlı bir şekilde ölüme gitmesinde önemli roller oynayan genler üzerine. Bu tür çalışmaları yaparken sıklıkla epigenetik mekanizmaların kanserli hücrelerde genler üzerinde yol açtığı değişiklikleri anlamaya çalışıyoruz. Kanser modelleri olarakta ağırlıklı çalışmalarım rahim ve kolorektal kanserleri üzerinde. Bu çalışmalardan bir örnek olarak tümör-spesifik bağışıklık hücrelerinin etkin hale getirilmesini verebilirim. Buradaki amacımız kanser hücrelerinin yüzeyindeki önemli bazı proteinlerin sentezini arttırarak, bu kanserli hücrelerin bağışıklık sistemi tarafından tanınıp ve yok edilmesini sağlamaya çalışıyoruz. Bunu yaparken de kanserli hücrelerde bu proteinlerin baskılanmasında rol alan faktörleri moleküler düzeyde anlamaya çalışıyoruz.

Bu çalışmaları hangi kurumda yapmaktasınız, ekibinizden bahsedebilir misiniz? Bize araştırma ekibinizin bir rutin gününü anlatabilir misiniz? 
Bu çalışmaları ağırlıklı olarak bulundugum üniversitede yani Georgia State üniversitesinde yürütüyorum. Bununla birlikte bu çalışmaları yürütürken farklı üniversitelerde alanında söz sahibi olan araştırmacılarla ortak çalışıyoruz. Halihazırda doktora calışmalarım devam ettiğinden kendime ait bir çalışma ekibim yok ancak projelerimi paylaştığım yüksek lisans ve doktora öğrencileri var. Kendileri bağımsız çalışmaya başlayana kadar projelerimde bana yardımcı oluyorlar. Çalışma hayatımın büyük bir bölümü laboratuvar ortamında deneyler yapmakla geçiyor. Akşam eve geldiğimde de varsa data analizi yoksa makale okumaya çalışıyorum. Okuldaki vaktin diğer bir kısmı da toplantılarla, seminerlerle ve verdiğim  derslerle geçiyor.
Makale: http://www.plosone.org/article/info%3Adoi%2F10.1371%2Fjournal.pone.0087455 
Ercan Çaçan: http://gatech.academia.edu/ErcanCacan 
https://www.linkedin.com/pub/ercan-cacan/31/3b9/752

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...