25 Ekim 2013 Cuma

GENLER EGZERSİZ İLE DEĞİŞTİRİLEBİLİR Mİ?

EndoBridge 2013 Toplantısı ile ilgili basına bilgi veren Türkiye Endokrinoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Sadi Gündoğdu, “Avrupa Diyabet Kongresinde açıklanan bir çalışmanın sonuçlarına göre, diyabet ve obezite ile ilişkili genlerimiz egzersizle değiştirilebiliyor" dedi.

Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Derneği ile Amerikan Endokrin Derneği’nin birlikte düzenlediği "EndoBridge 2013 Toplantısı" Antalya’da gerçekleşti. 2011 yılından bu yana hazırlıkları sürdürülen toplantıda Türkiye ve ABD'nin yanı sıra Avrupa, Ortadoğu, Kafkaslar ve Kuzey Afrika coğrafyasında 16 ülkeden 450 katılımcı buluştu. EndoBridge 2013 için Türkiye ve ABD yanında Avrupa, Ortadoğu, Kafkaslar ve Kuzey Afrika coğrafyasında 16 ülkeden 450 katılımcı buluştu. 

EndoBridge 2013’de her biri kendi alanlarında uluslararası tanı ve tedavi kılavuzlarına katkıda bulunan 30’u aşkın bilim insanı konferanslar ve interaktif olgu tartışmaları ile diyabet ve lipid bozuklukları dahil endokrinolojinin tüm problemlerine güncel yaklaşımları detaylı bir şekilde ele alıyor. Küçük grup tartışmaları farklı ülkelerden gelen hekimlerin endokrin hastalıkların tanı ve tedavisinde yaşadıkları tecrübe ve problemleri tartışmalarına ve fikir alışverişinde bulunmalarına olanak sağlıyor. 

Egzersiz “Diyabet ve Obezite İlişkili Genleri” Değiştiriyor
24-27 Eylül 2013 tarihinde Barcelona’da gerçekleşen Avrupa Diyabet Kongresinde açıklanan bir çalışmanın sonuçları aktaran İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Endokrinoloji Metabolizma ve Diyabet Bölümü Öğretim Üyesi ve Türkiye Endokrinoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Sadi Gündoğdu, şunları söyledi : “Diyabet ve obezite ile ilişkili genlerimizin egzersiz ile değiştirilebileceğini gösterdi. İsveç Malmö Üniversitesinde, altı aylık bir egzersiz programı öncesinde ve sonrasında 23 erkekten alınan cilt altı yağ dokusundan DNA ve RNA ayrıştırılarak hareketsiz yaşam sürdüren sağlıklı kişiler ile karşılaştırıldı. Diyabet ilişkili TCF7L2 geni başta olmak üzere 21 genin metillenmesinde artış ve bu genlerin üçte birinin fonksiyonunda değişiklik gözlendi. Çalışma, genlerimizin vücuttan veya çevreden aldıkları sinyallere yapı ve fonksiyon değişikliği ile (epigenetik mekanizmalarla) yanıt verdiğine işaret ediyor. Bu yanıtlar diyabet ve obezitenin gelecek tedavilerinde klinik olarak önem taşıyabileceği EndoBrigde’te gündeme getirildi.”

“ Endokrinologlar Tıbbi Dedektiflerdir “
Amerikan Endokrin Derneği'nin önceki Başkanı Prof. Dr. William F. Young ise karşılaşılan güçlüklerin bir organla ilgili olmadığını belirterek şunları söyledi: “Sadece kalp, mide ile ilişkili değil. Vücuttaki bütün bezlere odaklanıyoruz. Diyabet, obezite, tiroid hastalıkları, kemik ve kalsiyum bozukluklarıdır. Endokrinler bütün bu bezler üzerinde çalışır. Endokrinologlar tıbbi dedektiflerdir. Bulmaca çözer gibi çalışırlar.”

“Tip 2’yi Artık Çocuklarda da Görüyoruz”
Walter Reed Ulusal Askeri Tıp Merkezi Diyabet Enstitüsü'nden Prof. Dr. Robert A. Vigersky da diyabetin endokrinolojinin alanına giren bir husus olduğunu söyledi. İki çeşit diyabet olduğunu ifade eden Prof.Dr. Vigersky, “Tip 2’yi artık çocuklarda da görüyoruz. Obeziteye bağlı görülür. Son 10 yıl içinde çok önemli gelişmeler görüldü. Yeni ilaçlar geliştirildi, tıp 2 tedavisinde. Bundan önce 1-2 ilaç sınıfından bahsediyorduk. Şimdi 12 sınıf ilaç var. Gelecekte de daha fazla ilaç sınıfı olacak. ABD’de de sadece 26 milyon diyabet hastası vardı.Daha sonra gelişebilecek diyabet 80 milyon civarında, yeni yaklaşımlara ihtiyacımız var, daha agresif bir şekilde bu hastalığı yönetmemiz gerekiyor. 

Diyabet bir çok hastalığa neden oluyor. Körlüğe, böbrek yetmezliği ve sinir hasarına yol açar. En önemli sorunlardan bir tanesi kalp krizine yol açıyor. Aynı zamanda hastalarımızda ağrı görülüyor.Yaşam beklentileri ömürleri kısalıyor.Bizim alanımızda elimizdeki tüm çalışmalarımızı klinik kontrol etmeye harcıyoruz. Eğer bir kişi ilaçlarını, iğnelerini alsa bile kilo kaybedebiliyorsa o ilaçlara bağımlılık oranı azalır. Bu kişiler ilaca bağlı olmayan kişilere geçebilir. Diyet ve egzersizle hayatlarını sürdürebilir anlamına gelir.Hastalarımıza yaşam tarzı değişikliğini ve egzersizi yapmaları konusunda uyarıda bulunuyoruz. Birinci basamaktaki hekimlerin de bu konuda eğitimleri şart” dedi. 

“3 Aylık Doğum Kontrol Hapı Kullanımı PKOS Hastalarında Sonuçları Değiştirmedi”
Dünyada 100 milyondan fazla kadının kullandığı doğum kontrol haplarının iştah ve kilo alımı üzerindeki etkileri net olarak bilinmediğini kaydeden Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji Bilim Dalında Prof. Dr. Okan Bülent Yıldız yürüttükleri çalışma hakkında şu bilgileri verdi: “Journal of Endocrinology and Metabolism Dergisi’nde Eylül ayında yayınlanan çalışmanın sonuçlarına göre polikistik over sendromu (PKOS) hastaları ve sağlıklı kadınlarda açlıkta ve standart bir yemek yenildikten sonra bakılan açlık ve tokluk hormonları benzer düzeyde ve PKOS’da doğum kontrol hapı kullanımı bu hormonları etkilemiyor. 18 PKOS’lu hasta yaş ve kilo açısından eşleştirildi, 18 sağlıklı kadının dahil edildiği çalışmada mideden salgılanan ve acıkma hormonu ghrelin ile tokluk hormonları CCK ve PYY ölçümleri yapıldı. Tüm bu hormonlar ve katılımcıların doygunluk hisleri ilaç kullanmadan benzerdi ve 3 aylık doğum kontrol hapı kullanımı PKOS hastalarında sonuçları değiştirmedi.”

“Subklinik Hipotiroidide Acıkma Hormonu Normal Ama Mide Hareketleri Bozuluyor”
Kanda T4 hormonu normalken TSH düzeyinin normalin üzerinde olması durumunun subklinik hipotiroidi olarak adlandırıldığını belirten Yıldız, şunları anlattı: “Eylül ayında Journal of Clinical Endocrinology and Metabolism Dergisi’nde yayınlanan çalışmamızın sonuçlarına göre; subklinik hipotiroidi mide hareketlerini bozuyor. Çalışmaya 18 subklinik hipotiroidili hasta ve 18 yaş ve kilo eşleştirilmiş sağlıklı kadın dahil edildi. Hastalarda açlıkta ve standart bir yemek uyarısına cevap olarak acıkma hormonu ghrelin düzeyi sağlıklılarla benzer iken elektrogastrografi ile değerlendirilen mide hareket ve kasılmasında bozukluk saptandı. Altı aylık tiroid hormon replasman tedavisi ile mide motilitesindeki bu bozukluğun düzeldiği gözlendi. 

“Tiroid Kanseri Kardiyovasküler Ölüm Riskini Artırıyor”
Hollanda’da Groningen Üniversitesi’nde yürütülen ve 254 iyi farklılaşmış tiroid kanseri hastasının 9 yıl süreyle takip edildiği çalışmada kardiyovasküler ölüm riskinde 3.4 kat, tüm nedenlere bağlı ölüm riskinde 4.4 kat artış gözlendi. Diferansiye tiroid kanserlerinde 10 yıllık sağ kalım oranları yüzde 80-95 arasında değişiyor. Sonuçları Journal of Clinical Oncology Dergisi’nde Eylül ayında yayınlanan çalışma ilk kez tiroid kanseri – kardiyovasküler ölüm riskine işaret ediyor.”

Med-Index

Hiç yorum yok:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...