26 Temmuz 2011 Salı

KANTİN KİRALAMALARINI SAĞLIK BAKANLIĞI YAPACAK


Sağlık Bakanlığına bağlı sağlık kurumlarındaki büfe, kantin, lokanta gibi ticari alanlar, Sağlık Bakanlığı tarafından kiraya verilecek.




Sağlık Bakanlığı Strateji Geliştirme Başkanı Memet Atasever, Sağlık Bakanlığına bağlı Kurum ve Kuruluşlar bünyelerinde bulunan ticari alanların kendilerinin kiraya vereceklerini açıkladı.
Yenilikle ilgili düzenleme Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kabul edilen ve 26 Nisan 2011 tarihli Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 6225 sayılı Kanunla yasalaştığını hatırlatan Atasever, “Yapılan bu düzenleme ile Sağlık Bakanlığına bağlı sağlık kurumlarındaki ticari alanların (büfe, kantin, lokanta, vb.), Sağlık Bakanlığı tarafından kiralanmasının yolu açıldı. Düzenleme sonrası Maliye Bakanlığına başvuran Sağlık Bakanlığı Hastanelerdeki Ticari alanların kiralama yetkisini Maliye Bakanlığından aldı” dedi.

Hem Sağlık Bakanlığı Hem de Maliye Bakanlığı Kazanacak
Söz konusu yerlerin kiralanmasına ilişkin usul ve esasları düzenleyen protokolün Maliye ve Sağlık Bakanları tarafından imzalanarak yürürlüğe girdiğini belirten Atasever, iki Bakanlık arasında imzalanan protokol hakkında şu bilgileri verdi: “Sağlık Bakanlığı, Maliye bakanlığının elde etmiş olduğu kira gelirini ödeyecek, ayrıca mevcut ve yeni oluşturduğu yeni ticari alanlardan bunun üstünde elde etmiş olduğu kira gelirlerinin yüzde 30’unu Maliye Bakanlığına verecek. “Kazan kazan” şeklinde çalışacak sistemde hem Sağlık Bakanlığı hem de Maliye Bakanlığı kazanacak.”

Aile Hekimlerine Kiralama İşlemi de Sağlık Bakanlığınca Yapılacak
Aile hekimlerine kiralama işleminin de Sağlık Bakanlığınca yapılacağını dile getiren Atasever, buralardan elde edilen kira gelirlerinin, Sağlık müdürlüklerinin döner sermaye gelirlerine kaydedileceğini söyledi. Atasever şunları söyledi: “Gelirler, aile hekimlerinin kullandığı yerlerin kiralama öncesi her türlü bakım ve onarımlarını yapan Sağlık Müdürlüklerine önemli bir destek olacak. Uygulama ile kiralamalara ilişkin tüm işlemler bundan böyle Sağlık Bakanlığınca yerine getirileceğinden, bu alanda çıkan sıkıntılarda önemli ölçüde ortadan kaldırılmış olacak. Maliye ve Sağlık Bakanlığı arasında imzalanan protokol doğrultusunda uygulamanın yönlendirilmesine yönelik Genelge Sağlık Bakanlığınca yayımlandı. Düzenleme ile Maliye Bakanlığının 25 milyon TL, Sağlık Bakanlığının ise 50 milyon TL yıllık asgari kazancının olacağı tahmin ediliyor “

22 Temmuz 2011 Cuma

“HEPATİT B” TÜRKİYE YOL HARİTASI


Türk Karaciğer Araştırmaları Derneği (TKAD); toplumda Hepatit B ile ilgili farkındalık yaratılması, Hepatit B’nin önlenmesi ve tedavisi konularında hazırlamış olduğu “Türkiye Yol Haritası”nı 8. Ulusal Hepatoloji Kongresi’nin basın toplantısında açıklandı.

Türk Karaciğer Araştırmaları Derneği tarafından yapılan 8. Ulusal Hepatoloji Kongresi’nde düzenlenen basın toplantısında konuşan karaciğer kanserinin önlenebilen bir hastalık olduğu ve karaciğer kanserinin, karaciğer hastalarının kaderi olmadığı ve organ bağışına dikkat çekildi. Toplantıya kongrenin başkanı olan Prof. Dr. Ramazan İdilman, Türk Karaciğer Hastalıkları Derneği Başkanı Prof. Dr. Nurdan Tözün, Prof. Dr. Ulus Salih Akarca, Prof. Dr. Sabahattin Kaymakoğlu , Prof. Dr. Yılmaz Çakaloğlu, Prof. Dr. Osman Cavit Özdoğan ve Prof. Dr. Cihan Yurdaydın katıldı.





Hepatit B ile Mücadele
Hepatit alanında 11 Aralık 2010 tarihinde İstanbul’da yapılan çalıştay sonucunda hazırlanan “Hepatit B Türkiye Yol Haritası” sağlık alanındaki karar mercilerine hastalığın Türkiye’deki durumu hakkında bilgi vermek üzere hazırlandı. Bu rapor ayrıca, Türkiye’de hepatit B kaynaklı sosyoekonomik yükün önümüzdeki yıllarda azaltılmasını sağlamak amacıyla dikkate alınması gereken bir dizi öneriyi içeriyor.



Türkiye’de yaklaşık 3 milyon kişinin Hepatit B virüsü ile enfekte olduğunu belirten. Türk Karaciğer Araştırmaları Derneği Başkanı Prof. Dr. Nurdan Tözün konuyla ilgili çalışmaları hakkında şunları söyledi:“Ülkemizde hepatit B ile ilişkili mevcut durumu eksiksiz ve doğru veriler ile değerlendirmek ve bu enfeksiyonla mücadelenin hedeflerini saptamak amacıyla bir yol haritası oluşturmayı planladık. Bu çalışmayı yaparken stratejik planımız, mevcut durumu ve uygulamaları gözden geçirdikten sonra alınması gereken önlemleri ve uygulamaları konu ile ilgili uzmanların görüşleri doğrultusunda standart bir zemine oturtmak ve hepatit B yol haritasının ana hatlarını çizmeye çalışmaktır. İnanıyoruz ki bu konuda tüm kurum, kuruluşlar ve kamuoyunun bilgilendirilmesi ve işbirliği esastır.”



“Tütünden Sonra En Yaygın Rastlanan Kanser Nedenlerinden Biri Hepatit B”
“Tütünden sonra en yaygın rastlanan kanser nedenlerinden biri olan Hepatit B, AIDS etkeni HIV’den yaklaşık 100 kat daha bulaşıcı özelliğe sahip” diyen Prof. Dr. Tözün, “Hastalık tedavi edilmediğinde yüzde 15 – 40 oranında siroz, karaciğer yetmezliği ya da karaciğer kanserine neden oluyor. Hepatit B aşısı aşılama programlarına dahil edilmiş olmasına rağmen ülkemizde milyonlarca kişi aşısız ve hastalığa karşı savunmasızken, bu sorun AB ülkelerinde de üzerine gidilmesi ve önlemler alınması gerekli bir halk sağlığı sorunu olarak ele alınıyor” dedi.



İzlenecek Yol
Ciddi sağlık sorunlarına, iş gücü kayıplarına ve ekonomik yüke neden olan bu hastalıkla mücadelede erken tanı ve tedavinin yanı sıra korunmaya yönelik tedbirlerin yaygınlaştırılmasının şart olduğunu ifade eden Prof. Dr. Tözün, korunma için aşılama oranlarının yükseltilmesi, erken tanı için tarama çalışmalarının artırılması, hastalara gereken tedavinini ulaştırılması ve tedavi kalitesinin artırılması, bildirimlerin, kayıt sistemlerinin iyileştirilmesi ve Hepatit B hakkında hem sağlık çalışanlarının hem de halkın bilgi düzeyinin artırılması gerektiğini kaydetti.

“Türkiye'de Görülme Sıklığı Açısından Da Bölgesel Farklılıklar Var”
Hastalığın belirtisiz de seyredebildiğine dikkati çeken Prof. Dr. Tözün, bunun hastalığın uzun süre fark edilmemesine yol açabildiğini söyledi. Prof. Dr. Nurdan Tözün, şöyle devam etti: “Hepatit B, daha çok bizim ülkemizde 40-69 yaşları arasında gösteriyor. 18 yaş grubunda yüzde 2,8 iken daha ileri yaşlarda bu oran artıyor. Türkiye'de yapılan çalışmalarda, görülme sıklığı açısından da bölgesel farklılıklar dikkat çekiyor. Batı bölgelerinde yüzde 2,5 civarındayken, Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde yüzde 7'ye kadar çıkabiliyor. Hepatit B oranının batıdan doğuya doğru gidildikçe arttığı, Eskişehir, Antalya, Adana, Elazığ, Sivas ve Erzurum'da yüksek oranlarda bulunduğu, Diyarbakır'da HBsAg pozitiflik oranının yüzde 10'lara ulaştığı bildiriliyor. Etkili aşılama çalışmalarına rağmen gelecek yıllarda Hepatit B'nin önemini koruyacağı düşünülüyor.”

“Türkiye Aşılama Konusunda Balkanlardan Önde”
Türkiye'nin aşılama konusunda Balkanlardan önde olduğunu dile getiren Prof. Dr. Tözün, “Her yeni doğanın aşılanması programda yer alıyor. Sağlık Bakanlığının öngördüğü 2010 yılında bunun yüzde 90'a ulaşmasıydı. Yeni doğanda aşı yapılmamış olanlar için ilkokulda aşılama programa var” diye konuştu.

Bilimsel Programda Kendi Alanında Uzman 115 Türk ve 20 Yabancı Bilim İnsanı Katıldı
Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenteroloji Bilim Dalı öğretim üyesi ve Kongre Başkanı Prof. Dr. Ramazan İdilman, kongrenin başlaması dolayısıyla düzenlediği basın toplantısında, kongrenin iki yılda bir düzenlendiğini söyledi. Bilimsel programda kendi alanında uzman 115 Türk ve 20 yabancı bilim insanın bulunduğunu anlatan Prof. Dr. İdilman, toplam 800 katılımcının yer aldığı kongrede, Karaciğer Hastalıklarında Genetik, Viral Hepatitler, Alkole Bağlı Karaciğer Hastalığında Tedavi, Çocuklarda Yaşlı Karaciğer Hastalığı, Metabolik Karaciğer Hastalıkları, Karaciğer Transplantasyonu, Karaciğer Hastalıklarında Kök Hücre Tedavisi ve Görüntüleme ve Laboratuvarda Yenilikler başlıklı panel ve konferanslar düzenleneceğini söyledi.

“Türkiye, Doçent Olmak İçin Yayın Yapanlarla Doluyor”
Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroentroloji Bilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Ulus Salih Akarca da tıpta akademik kariyer yapılırken karşılaşılan zorluklar hakkında bilgi verdi.
Bu süreçte hekimlerin dünyadaki gelişmeleri yakından takip etmesinin önemine değinen Prof. Dr. Akarca, ''Türkiye, doçent olmak için yayın yapanlarla doluyor. Maalesef, bizim uzmanlık alanımızda bilimsel üretimde İran ve Polonya'nın gerisine gidiyoruz. Çünkü, uygulamalarla üniversiteler ve akademisyenler cezalandırılıyor. Çok sayıda üniversite olsun, ama seçkin üniversiteler de olsun'' eleştirisinde bulundu.

“Gelişmiş Ülkelerle Gelişmemiş Ülkeler Arasındaki Fark Üniversitelerdir”
“Gelişmiş ülkelerle gelişmemiş ülkeler arasındaki fark üniversitelerdir” diyen Prof. Dr. Akarca, “Üniversitelerin korunması, başarılı cerrahların desteklenmesi gerekiyor. Korumazsak,

21 Temmuz 2011 Perşembe

ELEKTRONİK ORTAMDA HER ŞEY KONTROL ALTINDA

Ülkemizde yılda yaklaşık 17 milyar lira ilaç harcaması yapıldığını belirten İlaç ve Eczacılık Genel Müdür Yardımcısı Dr. Hanefi Özbek, yeni düzenlemelerle hem akılcı ilaç kullanımının hem de elektronik arşivleme yöntemi ile işlemlerin hızlanacağını söyledi.



Sağlık Bakanlığı İlaç ve Eczacılık Genel Müdürlüğünde arşivleme sistemi değiştiriliyor. Kağıt evrakın kullanıldığı eski arşivler, elektronik ortama aktarılıyor. “Taranabilir Pdf” formatında elektronik ortama aktarılan evrak üzerinde yapılacak işlemler sayesinde kağıt kullanımının büyük oranda ortadan kalkacağını belirten Sağlık Bakanlığı İlaç ve Eczacılık Genel Müdür Yardımcısı Dr. Hanefi Özbek, “Arşivden bulunması gereken evrak için bazen uzun bir süre uğraşmak gerekebiliyordu. Bu sistem sayesinde arşive bağlı problemlerden dolayı meydana gelebilen gecikmeler ortadan kalkacak. 25 milyon sayfa olarak tahmin ettiğimiz evrakın yaklaşık 10 milyon sayfası taranarak PDF şekline dönüştürüldü elektronik sisteme aktarıldı. İlgili personelimize hizmet içi eğitimler verildi. Şu an pilot çalışmalarımız başarıyla yürüyor. 2012 yılında hemen hemen tüm işlemlerin elektronik ortamdan yapılmasını hedefliyoruz. Bu amaçla elektronik imza ve mobil imzaya geçilmesi çalışmalarımız da sürmekte. Tamamıyla elektronik sisteme geçtiğimizde personelimizin bir kısmı işlerini evlerinden de yapabilecek. Bu durumun personelimizin zaman, ulaşım gibi konularda daha verimli çalışmasının önünü açacağını düşünüyoruz” dedi.




“Her 100 Kutu İlaçtan 45’inin Kutusu Dahi Açılmamış”
Akılcı ilaç kullanımının doktor, hemşire, eczacı, hasta ve ödemeler yönünden Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nı ilgilendirdiğini kaydeden Dr. Özbek, “Akılcı ilaç kullanımının yaygınlaştırılması ile yanlış ve gereksiz ilaç kullanımının önüne geçilecek. 2010 yılında yapılan “Atık İlaç Hareketi” çalışmasında İzmir ve çevre illerdeki pek çok eve gidildi, atık ilaçlar toplandı. Evde kullanılmayan ilaçlar ayrı ayrı sınıflandırıldı. Ortaya çıkan sonuçlardan biri her 100 kutu ilaçtan 45’inin kutusunun dahi açılmamış olduğuydu. Biz ilaca yılda yaklaşık olarak 17 milyar TL para ödüyoruz. Bu durumda, bu paranın önemli bir kısmının boşa gittiğini söyleyebiliriz” diye konuştu.




“Reçetesiz İlaç Alımının Önüne Geçilecek”
Dr. Özbek şunları kaydetti: “Akılcı ilaç kullanımı ile örneğin komşu tavsiyesiyle değil doktorun yazdığı reçete ile ilaçların alınması ve kullanılması sağlanmaya çalışılacak. Vatandaşların akılcı ilaç konusunda bilgilendirilmesi sonucu, örneğin antibiyotiklerle yapılacak tedavinin yarım bırakılmasının zararları anlatılacak. Akılcı ilaç konusunda yalnızca hastalar değil, hekim ve eczacılar da bu çalışmanın içerisine dahil edilecek. Böylece doğru ilacın doğru hastaya verilmesi ve hastaların da bu ilaçları yararlarını ve zararlarını bilerek, daha bilinçli bir şekilde kullanmaları sağlanmaya çalışılacak. Bu amaçla Genel Müdürlüğümüz bünyesinde Akılcı ilaç Şubesi kurulmuş olup çalışmalarını artan bir ivmeyle sürdürmektedir.”

20 Temmuz 2011 Çarşamba

RSHMB 83. Yıl Konseri


Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkezi Başkanlığı'nın 83. Yıl Kuruluş Yıldönümü Etkinlikleri kapsamında 06 Haziran 2011 tarihinde, Resim Heykel Müzesinde gerçekleştirilen konserimiz büyük ilgi gördü.


Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkez Başkanı Prof. Dr. Mustafa ERTEK, Başkan Yardımcıları, büyük musiki üstadı Ahmet HATİPOĞLU, Hıfzısıhha çalışanları ve yakınlarının katıldığı Türk Halk Müziği ve Türk Sanat Müziğinden oluşan büyük konser izleyiciler tarafından beğeni ve coşku ile karşılandı.


Sunuculuğunu Esra ÖZ'ün yaptığı konser programının sonunda teşekkür konuşması yapan Başkan konserle ilgili beğenisini dile getirerek, komitenin yıl boyunca yapmış olduğu etkinliklerle ilgili “Bundan sonra Hıfzısıhha’nın çalışma sahasına sanat etkinliklerini eklememiz gerekecek.” diyerek memnuniyetini ifade etti.


http://www.rshm.gov.tr/index.php?option=com_content&task=view&id=2375&Itemid=1

19 Temmuz 2011 Salı

TÜRKİYE’DE İLAÇ KEŞFİNİN ÖNÜ AÇILIYOR


Çıkarılacak yeni Klinik Araştırmalar Yönetmeliği ile ülkemizdeki ilaç ve ilaç dışı araştırmaların düzenleneceğini ve bu araştırmaların önünün açılacağını belirten Sağlık Bakanlığı İlaç ve Eczacılık Genel Müdür Yardımcısı Dr. Hanefi Özbek, çalışmaların tamamlanma noktasında olduğunu dile getirdi.

Türkiye’de “neden ilaç keşfedilmiyor” sorusu yakın zamanda yanıt bulacak. 1993 yılından bu yana yapılan az sayıdaki klinik araştırmaların önünü açacak yönetmelik hazırlanıyor.
Klinik araştırmalarla ilgili kanunun 25 Nisan tarihinde yayımlanan Torba Yasa içerisinde yer aldığını hatırlatan Sağlık Bakanlığı İlaç ve Eczacılık Genel Müdür Yardımcısı Dr. Hanefi Özbek, kanun gereğince klinik araştırmalarla ilgili Yönetmeliğin yayımlanacağını ve klinik araştırmalar etik kurullarının teşkil edileceğini kaydetti. Dr. Özbek, böylece klinik araştırmaların ülkemizde belirli bir aşama kaydedebileceğini belirterek, “Yönetmelik taslağının hazırlanıp ilgili tüm kurumlara gönderildiğini, gelen görüşlere göre Yönetmeliğe son şeklinin verilip en kısa zamanda yayımlanacağını” söyledi.



“Yönetmelik Taslağı, ABD ve AB Standartlarında Hazırlandı”
Klinik araştırmaların, insanlar üzerinde yapılan her türlü çalışmayı kapsadığını kaydeden Dr. Özbek, “İnsana müdahale söz konusu olduğunda bunun, tüm dünyanın kabul ettiği belirli standartlar içerisinde yapılması ve denetlenmesi gerekiyor. Klinik araştırmalarla ilgili standartlar ABD ve Avrupa Birliği’nde hangi düzeyde ise, bizde hazırladığımız mevzuat ile bu standartları ülkemize kazandırmaya çalışıyoruz. Bu amaçla Biyotıp Sözleşmesi kabul edildi, klinik araştırmalarla ilgili kanun maddesi torba yasa içerisinde yayımlandı. Yönetmelik taslağımız ise ABD ve AB standartlarında hazırlandı” diye konuştu.

18 Temmuz 2011 Pazartesi

TIBBIN DUAYENLERİ: AYHAN OKÇUOĞLU ÇAVDAR


Türkiye’nin ilk Pediatrik Onkoloğu ve Hematoloğu olan, alanında çok sayıda araştırma yayınları ve 326’sı ingilizce olmak üzere toplam 439 yayını bulunan, Türk Hematoloji Cemiyeti kurucusu, Internasyonal Pediatrik Onkoloji Derneği (SIOP) ve “Amerikan Pediatrik Hematoloji-Onkoloji Derneği”ne (ASPHO) Türkiye’den seçilen ilk üye, Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) Kurucu üyesi ve seçimle gelen İlk başkanı olmasının yanında daha birçok çalışmaya imza atan Prof. Dr. Ayhan Okçuoğlu Çavdar, Türkiye’de ilk olan buluşları, çalışma ekibinde “ben” yerine her zaman ekip ruhunu taşıyan “biz” düşüncesini, araştırmalarını ve hayatını Sağlık Dergisi Yazı İşleri Müdürü Esra Öz’e anlattı.

Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) Kurucu üyelerinden biri ve İlk başkanı aynı zamanda Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediatrik Onkoloji-Hematoloji Yan Dal kurucusu ve ilk başkanı Prof. Dr. Ayhan Okçuoğlu Çavdar, ülkesinin adını duyurma çabası ve araştırmaya verdiği önemi kurduğu kurumlarla gösteriyor. Sorgulamayı seven mizacı, özgürce düşünmek ve gerektiğinde tartışarak insanlara yararlı olmayı istemesinden geldiğini Sağlık Dergisi’ne anlatan Prof. Dr. Çavdar, akademik çalışmalarda “ekip” olmanın gerekliliği inancını sık sık vurguluyor. Ülkemizde çocuk onkolojisinin kurucusu olan Prof. Dr. Çavdar, çalışmalarına kaliteli zaman ayırdığını ve hastaların kendisi için çok önemli olduğunu söylüyor. Sorulara karşı kendi ağzından çok yönlü başarılarını, hayatını ve yaşadıklarını dile getiren Prof. Dr. Çavdar şunları anlattı:
“1930 yılında Adana’da başsavcılık yapan ve sonradan Yargıtay üyeliğine kadar yükselen bir baba ile fedakar ev kadını bir annenin çocuğuyum. 5 kardeşimin 4.’süyüm. Adana’da yaşarken İki buçuk yaşında babamın görevi nedeniyle Gaziantep’e taşındık. Babamın orada işlenen bazı suçlara idam cezası vermekten sakınması nedeniyle şikayet edenler olmuş, kendisi de adliye müfettişliği görevini tercih etmiştir. Böylece Ankara’ya tayin oldu.
Ankara’da önce anaokuluna girmemi önerdiler, yeterince öğrenci olmayınca ilkokula 6 yaşında Ankara’da başladım. 3. Sınıfa geçtiğim sene babamın İstanbul’a tayini Milli Korunma Mahkemesi Başkanı olarak olunca, oturduğumuz Erenköy’de ilkokula başladım. Hatta okul müdürü önce sorun çıkarttı ve yaşımın küçük olduğu ve sınıf tekrarlamamı söylediğinde, ben de “Bakınız 3. sınıfa geçtiğim ve bitirdiğim belgesini getirdik. Merkezi hükümet olan Ankara şehrinin ilkokulu bana bu hakkı tanıdı. İmtihanları geçtim, tekrar okuyarak bana sene kaybettirmeyin lütfen, bunu hazmedemeyeceğim” dedim, onun üzerine kaydım yapıldı. Normalde az ağlarım ama bu olayda ağladım. Böylece ilkokulu orada bitirdim. Liseye Erenköy Kız Lisesi’nde geçtim.


Derslerde ve Bilimsel Toplantılarda not tutmayı severdim. Matematiği Bile Not Tutarak Dinlerdim
Erenköy Kız Lisesi’nde eğitimim sırasında Fransızcayı hocamızın etkisiyle çok severek öğrendim. Lisede fazlaca not tutardım. Hatta matematik dersinde hocamız bu derste not tutulmaz derdi. Yine de ben not tutarak çalışırdım. Çalışmalarıma yarayacak derecede Fransızca ve sonra İngilizce öğrendim.
Sorgulamayı severdim. Ailem de beni bloke etmezdi. Mesela eskiden evlerde hizmet için kadınlar çalışırdı. Bizim evde de iki çalışan kadın vardı. İkinci çalışan kişiyi birincisi dururken neden aldınız diye anneme sorular sorardım.

Tıbbiye Tercihim
Genelde insanlara yardım ve hizmet etmeyi severdim. Bunun Tıp Doktoru olunca en iyi yapılacağını düşündüm. Ayrıca büyük abimi ilkokuldayken tüberkülozdan kaybettik, benim doktorluğa kaymamda bu olay da kısmen rol oynamış olabilir. Ablam da Gazi Üniversitesinde resim sanatında Profesör olmuş ve Almanya’da batik sanatını yakından inceleyerek bunu Türkiye’ye getiren kişi olmuştur. En küçük kardeşim Merih Okçuoğlu Erhan Amerika’da Harward Üniversitesi’nde Hukuk Doktorası yapmış ve oturdukları Philadelphia’da Baro ’ya ilk seçilen Türk olmuştur ve Baro dergisinin başyazarı olarak görevlendirilmiştir.
Babamın Yargıtay üyesi seçilmesi nedeniyle Ankara’ya taşındığımız için Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesini tercih ettim. Tıp tahsilimi ciddiye alırdım ve çok muntazam devam ettim. Üniversite yıllarında en büyük hobim çok kitap ve dergi okumaktı. Mezun olduktan sonra pediatri şefi hocamız beni asistanlığa çağırdı ve yaklaşık 6 ay kadar maaş almadan çalıştım. Benim için her zaman esas işim ve hastalar önemli olmuştur.




Prof. Dr. Hartman’ın Başkanlığı’nda Amerika’da Yan Dal İhtisası Yaptım
Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediatri asistanlığına girme nedenim, hem Ped. Şefi hocamızın daveti hem de yetişkinlerle ilgilenen çok sayıda hekim olmasına rağmen çocuklarla ilgilenen daha azdı. Çocuk ihtisasım sırasında” kan hastalarında trombosit sayısı” diye bir konu üzerine çalıştım. Kan yaymasını yapardım ancak değerlendirebilen bir hoca yoktu. Prof. Dr. Bahtiyar Demirağ hocamıza, “Yan dal ihtisası için Amerika’ya gitmeyi düşünüyorum” dedim. ST. Louis’de Washington Üniversitesi Çocuk Kliniği başında Prof. Dr. Hartman vardı. Çocuk ihtisası yapanların adını işittiği ünlü hocaya, mektup yazdım Pediatrik Hematoloji-Onkoloji’de çalışmak istediğimi belirttim ve olumlu cevap geldi.

Amerika’da Hastanede Kaldım
Amerika Washington Üniversitesi ST. Louis’deki Çocuk Hastanesi “Hematoloji ve Onkoloji”de yan dal ihtisasına başlarken bana ayrıca bir oda verebileceklerini söyleyince hastanede kalmayı tercih ettim. Geceleri de hastaları izlerdim. Prof. Dr. Hartman, “Ayhan sen gece uyumuyorsun galiba” derdi. “Hastalara ilgi duyuyorum, merak ediyorum. Ancak tedavilerine (Nöbetçi Dr. Olmadığım için) karışmıyorum. Sadece görmek ve öğrenmek için dolaşıyorum” derdim. Amerikalılar çok titizdir, bilhassa yabancıları takip ederler. Prof. Dr. Hartman, her sabah bizlerle toplantı yapardı, hastalarımızı sorardı. Yıllar sonra Türkiye’de kürsü başkanı seçildiğimde onun metodunu kullandım. 3 yıl kalarak çalışmalarım bittiğinde Prof. Dr. Hartman’a teşekkür etmeye gittiğimde, “Ben seni pediatrik hematolojik-onkolojinin başına atamak istiyorum” dedi. Çok onurlandırıcı bir teklif olduğunu ve burada kalmamın “deryada bir damla olduğunu”, ancak Türkiye’de bu dalı kurarak gelişmesine katkıda bulunabileceğimi söyledim. “Zaten o sebeple geldim, müsaade ederseniz memleketime döneceğim” dedim. Öyle bir yerde başkanlık yapmak çok onur verici bir öneriydi. Prof. Dr. Hartman, benim için özel bir akşam yemeği daveti yaptı. Hemen tüm öğretim üyelerini de çağırdı. Hepsine teşekkür ve veda ettim.

Eritroproteini Çocuklarda İlk Araştıran Kişiyim
“Amerikan Pediatrik Akademisi” Board sınavını ilk kazanan Türk doktorlarındandım. ABD’de 3 sene kaldım, bu sürede araştırma yapmaya da başlamıştım. 1 hocanın nezaretinde araştırma projem devam ediyordu, Türkiye’ye dönüp doçentlik sınavına girdikten ve doçent olduktan sonra Fullbright bursu ile tekrar gidip bir sene kalarak araştırmamı tamamladım. Kan hücrelerinin yapılmasını sağlayan hormon olan “Eritroprotein” yetişkinlerde ölçülürken, çocuklarda hemen hiç araştırılmamıştı. Bu hormonun eksikliği kansızlık yapıyor, çocuklarda da araştırma sonunda eksiklikte çok sayıda kansızlık görürdük.

Tüberküloz Tanısı Koydukları Hastada Lösemi Çıktı
Amerika’dan döndüğümde çocuk kliniğinde çalışan Dr’lerin çoğu bana çocukta Kanser olur mu? sorusunu soruyorlardı. Nitekim izledikleri bir hasta karnı şiş, rengi solgun ve kansızlık olan bir çocuktu. Çocuğun teşhisini sorduğumda tüberküloz olduğunu söylediler. Türkiye’de tüberkülozun çok yaygın olduğunu anlattılar. Tüberküloz denilen hastanın kemik iliği aspirasyonunu bizzat yaptığımda, çocukta akut lösemi olduğunu saptadım. Preparatı hocaya gösterdim ve durumu anlattım. Sonrasında da lösemili çocuklar için kabilse ayrı bir oda ve birkaç yatak istedim.

Prof. Dr. Virginia Minnich’le Yapılan Çalışmalarımız
Washington Üniversitesi’nde çalışırken Barness Hastanesi yetişkin hematoloji-onkolojisinde çalışan Prof. Dr. Virginia Minnich hocayla da bir süre laboratuvarda çalıştım. Hocanın hematolojik morfoloji konusunda çok başarılı çalışmaları vardı. Kanda yayma yaparak, akciğer kanseri hücrelerini dahi görürdü. Hoca gibi periferik yaymadan kan kanseri dışında kanserin tanısını koyabilen, Amerika’da bile azdı. Fullbright bursu ile Türkiye’ye de gelmesini sağladım. Çocuk kliniğinin laboratuvarında beraber çalıştık, arkadaşlara kan hücrelerinin morfolojisini iyice öğretti. Ayrıca Pica sendromunu inceledik. Türk ve Amerikan killerini inceledik ve karşılaştırdık. Çünkü bizdeki Pika’lı hastalar kil ve toprak yeme alışkanlığı taşıyorlardı. Türk kilinin çinko emilimini daha çok engellediğini bulduk ve çinko araştırmalarını böylece Türkiye’de başlattık.




Yapılmamış ve Üzerinde Çalışılmamış Konuları Bulup Onlar Üzerinde Çalışmayı Severim
Bildiğim ders konularını anlatmadan önce yine de mutlaka okurdum. Mesleği hep ciddiye almış, eğitime ve araştırmaya daha çok önem vermişimdir. Öğrenmek istediğim alandaki çalışma yapanlarla işbirliği yapar ve sonrasında gerekli aleti kliniğe alırdım. Tıp kitapları ve dergilerini okurdum. Literatür takip ederdim. Gruba ve iş birliğine çok önem vermişimdir, benden çok biz düşüncesinde olmuşumdur. Yapılmamış ve üzerinde çalışılmamış konuları bulup onlar üzerinde çalışmayı severdim. Yurt dışında yazılan makaleleri ve çalışmaları takip ederdim. Ülkemizde yapılmamış konuları bularak Türkiye’yi mahrumiyetten kurtarmak isterdim. Milli duygularım bilhassa Atatürk’e bağlılığım çok kuvvetlidir. İyi bir iş sahibi olmak ve saygın olmak önemlidir. İşinizde titiz olmak ve bilimsel araştırmaya önem vermişimdir. Başarı için zaman ayırmak gerekir, zamanınızı önemli işlere vereceksiniz.





TÜBİTAK Bilim Ödülü
Araştırma destekleri için TÜBİTAK’a birçok proje teklif ettim.
TÜBİTAK’ın desteklediği “Pediatrik Onkoloji-Hematoloji Araştırma Ünitesi” kurucusu ve başkanı olarak araştırmaya çok önem verdim ve ilgili meslektaşlarımla beraber çalışmaları yürüttüm. TÜBİTAK bilim ödülünü 1976 da aldım. Ayrıca Prof. Nusret Fişek Halk Sağlığı Bilim Ödülü (TTB tarafından), Aydınlanmanın Kadınları Ödülü İstanbul’da, Bilimde Yılın Atatürkçüsü Ödülünü ADD tarafından seçilerek almıştım.
NATO bursu ile gittiğim Kanada MC GILL Üniversitesi Hematoloji-Onkoloji Departmanında (Montreal’da) konferans verdim.

Gözünde Tümör Olan Lösemik Çocukları Tamamen Tedavi Ettik
Çocuklarda en sık görülen malign hastalık “akut lösemilerdir”. Gözünde tümör çıkan bir hasta için bir hekim arkadaş beni aradı ve kan sayımı yapmamı istedi ve sonuca göre hastaya enükleasyon yapacağını yani gözünü çıkartacağını söyledi. Çocukta lösemiden şüphelendim, kemik iliğini inceledim. “Akut Myeloid Lösemi” çıktı. Doktora, “hastanın gözünü çıkartmayın. Hastada lösemi var” dedim. Çocukluk akut lösemilerinde hayat kurtarıcı olmadıkça cerrahi girişimden uzak durulur. Akut myeloid lösemilerin gözde tümör formlarını yapmasına dikkat çektik. Gözünde tümörle gelen ondan sonraki tüm çocuklarda dikkatli kan ve kemik iliği muayenesi yaptık. Bu tip hastaları 40 yıl takip ettim. Fırlamış gözleri, kemoterapi ile remisyondan önce tamamen düzeliyordu. Löseminin neden “granülosit sarkoma” denen bu tümörle gözü tutmasının tam izahı yoktu. Hastalarda birçok araştırma yaptık kemoterapiye rağmen rölapslar (nüks) sıktı, prognozun kötü olduğunu bulduk. Gelişmiş ülkelerde de nadir görülüyordu. Birçok (İngilizce) yayın yaptık.

Hodgkinde Çinko Eksikliğini İlk Bulan
Türk çocuklarında Akut lösemilerden sonra en sık görüldüğünü saptadığımız maliyn lenfomalardan Hodgkin hastalığı ile çok ilgilendim. 0-6 yaş arasında bile Hodgkin hastalığı yakaladık. Paris’teki internasyonel bir kongrede de sundum. Hodgkinli çocukların ailelerinin sosyo-ekonomik yapısının alt düzeyde olduğunu saptadık. Böyle ailelerin çocuklarında enfeksiyona yatkınlık fazla, beslenme bozukluğu sık görülen belirtiler arasında yer alırdı. Hodgkinli hastaların çinko düzeyi genelde çok düşük çıktı. Çinko bugün selenyum ile birlikte kansere karşı koruyucu olarak biliniyor. Hodgkin hastalığında çinko eksikliğini bulduk. Prof. Dr. Prasad (ABD’den) insanlarda çinko eksikliğini ilk bulan bilim adamıdır. Bu araştırmalar üzerine mektuplaşdık. Çeşitli hastalık ve durumlarda bulduğumuz çinko eksikliğine ilgi göstererek Türkiye’de uluslararası Çinko Kongresi yapmamızı bana teklif etti ve 1982’de Ankara’da kongreyi yaptık ve kitabı ABD’de yayınlandı. (benim adımı da içeriyordu) Kongreye Avrupa ve ABD’den birçok bilim adamları da katıldı.

Türk Hematoloji Derneği’nin Kuruluşunda Prof. Dr. Orhan Ulutin’i Destekledim
ABD’de iken Hematoloji Dergilerine baktığımda Prof. Dr. Orhan Ulutin ve Prof. Dr. Muzaffer Aksoy isimlerini görünce iftihar ediyordum. Türk Hematoloji Cemiyeti kurulunca Prof. Dr. Orhan Ulutin ilk başkan ve ben de ikinci başkan oldum.

TÜBA Kurucu Başkanı
Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) kurucu üyeleri arasındaydım ve seçimle ilk başkanı oldum. 1993 yılında ilk, 1997 yılında ikinci kez başkan seçildim. 6 yıldan fazla TÜBA başkanı olarak çalıştım. Yeni üyeler seçilmesine ağırlık verdim. Ayrıca birçok bilimsel toplantı yaptırdım 2000 yılında sürem bitti Kurucu Başkan sıfatı verildi ve Şeref Üyesi oldum. TÜBA içerisinde Kanser Çalışma Grubu Başkanlığına yürüttüm.





Avrupa Bilimler Akademisi (ALLEA) Toplantısında Tek Kadın Başkan
Akademi kurulduktan sonra Avrupa Bilimler Akademisi Cemiyeti (ALLEA) bizi başkan olarak davet ettiler. Çeşitli Avrupa Ülkeleri’nde toplantılar yapılıyor, bir tek kadın başkan yoktu. Eğitim tartışmaları yapılıyor ve kadınlar bilimsel çalışmalara az ilgi duyuyorlar diye görüş öne sürüldü. Böyle bir hüküm vermenin kadınlara haksızlık olduğunu söylediğimde, “Bizde hemen evlenip bilimden uzaklaşıyorlar, sizde nasıl böyle bilim kadınları oluyor” dendi. “Türkiye hakkında bilginiz her halde zayıf. Büyük Atatürk’ün kurduğu modern Türkiye Cumhuriyet’inden geliyorum. Üniversitelerimizde de kadın öğretim üyeleri bir hayli mevcut” dedim. Amerika’ya ilk gittiğimde de benzer durumlarla karşılaşmıştım.
“İnternational Hematology Society” üyeliği, “Amerikan Pediatrik Hematoloji-Onkoloji Derneği”ne (ASPHO) ve SIOP’a (International Pediatrik Oncology Society) Türkiye’den seçilen ilk üyeydim. Ortadoğu Kan Kulübü (MBC) Kurucu üyesiydim ve Başkanlığını da bir süre yaptım. TÜBİTAK Çinko Eksikliği Araştırma Ünitesi kurucusu ve ilk başkanıydım.

TÜBİTAK Bilim Ödülünü 1976’da aldım, Ayrıca Türk Tabipler Birliği tarafından Prof. Nusret Fişek “Halk Sağlığı Bilim Ödülü” “Aydınlanmanın Kadınları Ödülü (İstanbul Üniversitesi’nden) “Bilimde Yılın Atatürkçüsü (ADD) ödüllerini almıştım. Prof. Dr. İhsan Doğramacı Bilim Ödülü, KKTC Başkanı’ndan Kıbrıs’ta kan hastalıkları özellikle “talassemiye” katkılarımdan dolayı teşekkür belgesi, 2005 yılında Sağlık Bakanından “Takdir” Belgesi ve Türk Hematoloji Derneği’nden asli üye belgesi aldım.

Eşim Hukukçu, Kızım ODTÜ Mezunu
Cumhuriyet Halk Partisi’nden tanıdığımız bir aile dostumuz vasıtasıyla eşim beni profesör iken gelip buldu. (Kendisi İsmet Paşa zamanında CHP’de biraz çalışmıştı) Tam gün çalışmanın öğretim üyeleri için gerekli olduğuna inanıyordum. Asistanlığımdan beri muayenehaneye öncelik vermiyordum, o dönemde tam gün çalışmakla ilgili farklı yazılar yayınlanıyordu. Çocuk kliniğinde tam gün çalışmaya başladım. Babam kliniğin adresini eşim Arif Bey’e vermiş, görüşmek için birkaç kez geldi. Tanıştık ve sonra da evlendik. Eşim Kanada’da Uluslararası MC GILL Üniversitesinde Hukuk alanında derece almıştı.
Kızım Ortadoğu Teknik Üniversitesinde Endüstri Mühendisliği eğitimi gördü. Sonra ABD’de çift master yaptı ve Ankara Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesinde “eğitimi etkileyen faktörler” üzerine doktora yaptı. Tezini kitap haline dönüştürmek istiyor. Aile kültürü çocuklar için çok önemli, kızım resim sevgisi ve bilgisini Resimde Profesör olan ablamdan almıştı, hala yaşatıyor.

Kan Hücrelerinin Renkli Dünyası İlgimi Çekti
Çocuk kliniğinde Trombositleri incelerken diğer kan hücrelerinden çok etkilendim. Kan Hücrelerinin renkli dünyası ilgimi çekiyordu. Morfolojilerini incelemek, sayıları ve şekillerine göre değerlendirme yapmak hem hoşuma gidiyor ve hem de teşhise katkıları bulundukları için önem veriyordum.



Kitaplarım
“Kanser ve Etik”, “Kanser Eğitimi”, İngilizce olarak da Prof. Prasad’la beraber “Zinc Deficiency in Human Subjects”, Prof. Dr. Filiz Hıncal’la beraber “Selenium in Health and Disease” Trace Element in Humans kitaplarını yazdım. Ayrıca araştırmalarımızla ilgili 6’dan fazla monografi de yayınladık.

17 Temmuz 2011 Pazar

“HER AĞRIDA MR’A BAŞVURULMASI GEREKSİZ”



Hastaların bel ağrısı şikayetiyle geldiğinde hemen MR’a yönlendirmenin yanlış olduğu uyarısında bulunan Hacettepe Üniversitesi Romatoloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. İhsan Ertenli, iltihaplı bel romatizmasının mekanik bel ağrılarından ayrılmasında hastanın şikayetlerini iyi dinlenmesi ve ağrının 3 aydan fazla sürmesine dikkat edilmesi gerektiğini söyledi.



Uzmanlar, bel ağrısı şikayetiyle gelen hastaların beyin cerrahi uzmanlarına yönlendirilmesinin hatalı olduğunu vurgulanarak bu durumun Ankilozan spondilitin habercisi olabileceğine dikkat çekiliyor. Muayeneler sırasında gözden kaçan tanı yöntemleri Ankilozan spondilit teşhisi konularak, erken tedavinin önemine dikkat çekiliyor.



Mekanik Bel Problemleri ile Romatizma Karıştırılmamalı
İnsanların yüzde 80'inin yaşamlarının bir döneminde bel ağrısıyla karşılaştığını, ancak bunların yüzde 90'nın omurganın yanlış kullanılmasından kaynaklandığını dile getiren Hacettepe Üniversitesi Romatoloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. İhsan Ertenli, “Sinsi başlangıçlı olan, şiddeti azalıp artabilen, bazen bir kalçaya bazen diğerine vurabilen, istirahat ile artıp hareketle azalan ve sabah tutukluğunun eşlik ettiği bir ağrı iltihaplı omurga romatizmasını düşündürmelidir. Ters bir hareket sonucu ortaya çıkmayan ve 3 aydan fazla süren bel ağrısı, Ankilozan spondilit olabiliyor. Ters bir harekete bağlı ortaya çıkabilen “mekanik” bel ağrısı, hareket ettikçe artıyor, yatarak dinlenildiğinde ise geçiyor. Mekanik bel problemleri genellikle bir hafta 10 gün içerisinde kendiliğinden geçiyor. Bunlara, ağır yük kaldırma, uzanma, diz çökmeden bel bölgesinden eğilerek yerden bir şey almaya çalışma, ağır bir yükü itme-çekme, yanlış yatış pozisyonu gibi omurga için ters hareketler yol açabiliyor” diye konuştu.



“Her Ağrıda, MR’a Başvurulması Gereksiz”
İklim özelliklerinin hastalığın ortaya çıkışında etkili olmadığını belirten Prof. Dr. Ertenli şunları söyledi: “Ancak ağrının hissedilmesinde bir etken olabilir. Bazı hastalarda nemli havalar, ağrıların daha çok hissedilmesine neden olabiliyor. Her ağrıda, MR (Magnetik Rezonans)’a başvurulması gereksiz.



Hastanın Tanısı Konmadan Şikayetlerini Dikkatli Dinlemek Gerekiyor
Ankilozan spondilitte, ağrının dinlenme sonrasında arttığına dikkat çeken Prof. Dr. Prof. Dr. Ertenli, “Sabah uyanıldığında hissedilen şiddetli ağrının yürüdükçe azalmasının ve özellikle gece uykudan uyandıran ağrıların ihmal edilmemesi gerekiyor. Hastalık omurgayı eğiyor ve hareket etmesini engelliyor. Bu hastalar, omurgalarını oynatamadıkları için sağlıklı bireyler gibi serbest hareket edemezler. Omurga eğildiği için aşırı kambur dururlar, sırtlarını doğrultamazlar. Bu nedenle hastaların şikayetlerini iyi dinlemek ve tanısını koyarken dikkatli olmak gerekiyor” dedi.



“Her 200 Kişiden Birinde Ankilozan spondilit Görülüyor”
Hastalığın “genç hastalığı” olduğunu ve genellikle 20-40 yaşları arasında sık karşılaşıldığını belirten Prof. Dr. Ertenli, her 200 kişiden birinde iltihaplı bel romatizması görüldüğünü, biyolojik yapısından ötürü erkeklerin bu hastalığa yatkınlığının kadınlardan 4 kat daha fazla olduğunu söyledi.



Erken Teşhis ile Omurgada Oluşabilecek Kalıcı Hasar Önlenebilir
Prof. Dr. Ertenli, hastalıktan korunmak için çok fazla bir şey yapılamayacağını ancak erken teşhis sayesinde etkili tedavi olanaklarıyla omurgada oluşabilecek kalıcı hasarın önlenebildiğini kaydetti. Erken teşhis ve tedavi yapılmadığında, omurganın tamamen hareketsiz hale geldiğini vurgulayan Prof. Dr. Ertenli, hastalığın temel tedavisinin ilaçla yapıldığını, bunun egzersiz ile desteklendiğini söyledi. Prof. Dr. Ertenli, ilaç tedavisinin ömür boyu sürdüğünü, dönem içinde dozunun azalıp artabildiğini ifade etti.



“Yaşlılarda Bel Ağrısı Kanser Habercisi Olabilir”
Yaşlılarda görülebilen bel ağrısının da kesinlikle ihmal edilmemesi gerektiğini dile getiren Prof. Dr. Ertenli, kemiklerde hissedilen ağrıların bazı kanser hastalıklarının habercisi olabileceğine dikkat çekti. Prof. Dr. Ertenli, 65-70 yaş üstündekilerde osteoporoz ve kemik erimesine bağlı kırıklar olabileceğini belirterek, “Kan hücrelerinden kaynaklanan bir tür kanserin ya da diğer kanser türlerinin omurgaya yayılmış hali olabilir. Ateş, halsizlik, kilo kaybı, geçmeyen ağrı ve kan değerlerinin yüksek çıkması incelenmeli. Kanser hastalarının bu tür belirtilere karşı çok daha hassas olması gerekiyor” dedi.

16 Temmuz 2011 Cumartesi

BAKANLIK SATIN ALMALARI “PROFESYONELLEŞTİRDİ”


Türkiye genelinde 100 yerde profesyonel satın alma birimleri oluşturma çalışmaları hakkında bilgi veren Sağlık Bakanlığı Strateji Geliştirme Başkanı Memet Atasever, “2010 yılında yaptığı ihale tutarı 8 milyar TL’den fazla olan Bakanlığın amacı ,bu işlemleri yeterli eğitim verilmiş, daha donanımlı ve satın alma konusunda adeta profesyonelleşmiş personel eliyle yapmak” dedi.

Sağlık Bakanlığı Türkiye genelinde yaklaşık 100 yerde profesyonel satın alma birimleri oluşturuyor. Sağlık Bakanlığı Strateji Geliştirme Başkanı Memet Atasever, Bakanlık satın alma işlemlerinin daha etkin ve ekonomik yürütülmesini sağlamak amacıyla birkaç yıldır uygulamaya başladığı “Merkezi Satın Alma Birimlerini” daha profesyonel bir yapıya dönüştürdüğünü belirtti. Atasever, “Bakanlık son yıllarda uygulamaya koyduğu toplu alım uygulamaları ile 2008 yılında 20 bin 931 olan ihale sayısını 2010 yılında 12 bin 524’e düşürdü. 2010 yılında yaptığı ihale tutarı 8 milyar TL ‘den fazla olan Bakanlığın amacı bu işlemleri yeterli eğitim verilmiş daha donanımlı ve satın alma konusunda adeta profesyonelleşmiş personel eliyle yapmak” dedi.

Toplam 98 Merkezi Satın Alma Birimi Oluşturuldu
Atasever’in Sağlık Dergisi’ne yaptığı açıklamaya göre: “Yapılan düzenlemelerle öncelikle illerde toplu alımları yapmak üzere birer Merkezi Satın Alma Birimi oluşturuldu. Söz konusu birimler Adana ve Bursa illerinde 2, İzmir’de 3, Ankara’da 5 ve İstanbul’da 10 birim olarak yapılandırılabilecek. Buna göre bazı büyük illerde birden fazla olmak üzere toplam 98 adet Merkezi Satın Alma Birimi Oluşturuldu.

520 Kurumun Satın Almasını Büyük Kurumlar Yapıyor
İl genelinde yapılacak toplu laboratuar alımları dışında ilaç ve tıbbı malzeme alımları büyük ölçüde bu 98 birim tarafından yapılacak. Bakanlık tarafından daha önce küçük ölçekli yaklaşık 520 adet kurumun ilaç ve tıbbi sarf malzeme ihtiyaçlarının satın alma kapasitesi daha büyük olan kurumlar tarafından karşılanması istenmişti. Buna göre yapılan son düzenleme ile ilaç ve tıbbi sarf malzeme ihtiyaçlarının çerçeve anlaşma ihaleleri ile birlikte 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu’nda belirtilen ihale usulleriyle il düzeyinde yapılacak toplu alımlarla karşılanmasına imkân sağlandı.

Toplu Alım Avantajları
İhtiyaçların il düzeyinde yapılacak toplu alımlarla karşılanmasındaki temel amaç, toplu alımın sağlayacağı avantajlardan yararlanılması, ihtiyaçların zamanında temin edilerek sağlık hizmeti sunumunda aksaklığa meydan verilmemesini sağlamak. Rekabetin azami ölçüde tutularak ihtiyaçların daha az maliyetle karşılanması ve satın alma yönünden idari kapasitenin artırılması.”

14 Temmuz 2011 Perşembe

MİDE KANSERİ ARAŞTIRMA SONUCU AÇIKLANDI


Hacettepe Üniversitesi’nde yapılan “Mide Kanseri ile Beslenme” ilişkisinin araştırıldığı çalışma sonuçları çarpıcı gerçekleri gözler önüne serdi. Çalışmaya göre; en sık görülen mide hastalıklarının başında yüzde 50.9 ile gastrit ve yüzde 44.1 ile ülser geldiği açıklandı

Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesinde yapılan çalışmada, “Mide Kanseri ile Beslenme” ilişkisi araştırıldı. Çalışmada, tüm katılımcılara beslenme alışkanlıklarını ve besin tüketim sıklığını saptayacak nitelikte bir anket uyguladı. Katılımcılar çalışmadan 3.5 ay önce tanı konulan hastaları kapsıyor. Çalışmada, yiyeceklere fazla tuz eklenmesinin 4.2, gün aşırı tuzlu ayran tüketiminin 1.8, tuzlu tereyağının 1.5, her gün ve her öğün turşu yenilmesinin 7 kat; sucuğun haftada 1-2 kez tüketilmesinin 3, haftada 1-2 kez hamur tatlısı tüketilmesinin 7.5 kat risk taşıdığı belirlendi. Ayrıca mide kanseri açısından yemekleri çok sıcak yemenin 3.3, çok hızlı yemenin ise 5.4 kat risk yarattığı sonucu ortaya çıktı.

“Mide Kanserinde Tedavi Seçenekleri Kısıtlı, Koruyucu Hekimlik Önemli”
Çalışmada, yeşil yapraklı sebzelerin, soğan ve sarımsağın günde bir kez tüketilmesinin ise mide kanseri riskini azalttığı, helikobakter piloriden korunulması ve tanı halinde mutlaka tam tedavinin şart olduğu ifade edildi. Hacettepe Onkoloji Hastanesi Başhekimi ve Tıbbi Onkoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Şuayib Yalçın yaptığı açıklamada, beslenme şekli ile mide kanserinin birbiri ile ilişkili olduğunu belirterek, mide kanserinde tedavi seçeneklerinin kısıtlı olduğunu, bu nedenle koruyucu hekimliğin önem kazandığını vurguladı. Prof. Dr. Yalçın, beslenme şekli, yaşam tarzı değişikliği ve tütün kullanımının sonlandırılması ile riskin önemli ölçüde azaltılabileceğini ifade etti.
Prof. Yalçın, mide kanseri tanısı konmuş yetişkinlerin beslenme ve yaşam tarzına ilişkin alışkanlıklarının mide kanseri riski üzerine etkilerini değerlendirmek amacıyla yapılan çalışmada önemli sonuçlar elde edildiğini söyledi.

En Sık Görülen Mide Hastalıkları Yüzde 50.9 Gastrit ve Yüzde 44.1 Ülser
Çalışmada, tanı almadan önce mide kanserli hastaların yüzde 55.7'sinde bir ya da daha fazla tanı konmuş mide hastalığının varlığı dikkat çekiyor. En sık görülen mide hastalıklarının başında yüzde 50.9 gastrit ile yüzde 44.1 ülser geliyor. Mide kanserli hastaların yüzde 12.3'ününe, kontrol grubundakilerin ise yüzde 8.5'inin ailesinde mide kanseri öyküsü bulunuyor.

Sigara ve Alkol Kullanımının Mideye Etkisi
Çalışma grubunda sigarayı bırakan ve hala içen kişilerin yüzde 59,4'ünün, 13-23 yıl boyunca günde 13-22 adet sigara içtikleri belirtiliyor. Kontrol grubundakilerin yüzde 55,7'sinin de 11-23 yıl 8-12 adet sigara içtiği ifade ediliyor. Öte yandan, her iki grupta alkol kullanma oranları çok fazla olmamakla birlikte, mide kanserli hastaların tükettikleri alkol miktarının kontrol grubundakilerden anlamlı derecede fazla olduğu vurgulanıyor.

Yemeklerin Tuzlu Yenilmesi, Tuzsuz Yenilmesine Oranla Mide Kanserini Yükseltiyor
Çalışmadan elde edilen sonuçlara göre: Çok hızlı yemek yemek, mide kanseri riskini yaklaşık 5.4 kat arttırıyor. Yemekleri çok sıcak yemek, istatistiksel açıdan önemsiz olmakla birlikte 3.3 kat risk yaratıyor. Yemeklerin tuzlu yenilmesi, tuzsuz yenilmesine oranla mide kanseri riskini anlamlı derecede yükseltiyor. Bu nedenle, sofrada tadına bakmadan yiyeceklere tuz eklenmesi riski yaklaşık olarak 4.2 kat artırıyor. Mide kanseri açısından gün aşırı tuzlu ayran tüketimi 1.8, tuzlu tereyağı 1.5 riske yol açıyor. Tuzlu çekirdek her gün tüketilen bir yiyecek olmamasına karşın, gün aşırı tüketilmesi halinde riski yaklaşık 1.3 artırırken, her gün ve her öğün turşu yenilmesi de 7 kat risk yaratıyor.

Haftada 1-2 Kez Hamur Tatlısı Yenilmesi, Mide Kanseri Açısından 7.5 Kat Risk Taşıyor
Günde bir kez kırmızı et tüketilmesi mide kanserine yol açabiliyor. Özellikle, işlenmiş et ürünü olan sucuğun haftada 1-2 kez tüketilmesi ortalama 3 kat risk yaratıyor. Çalışmada, şeker kullanımına da dikkat edilmesi tavsiye ediliyor. Haftada 1-2 kez hamur tatlısı yenilmesi, mide kanseri açısından 7.5 kat risk taşıyor. Sık tüketim açısından kolalı içecekler riski yaklaşık 3.4 ve gazlı içecekler 6 kat artırıyor.

Yeşil Yapraklı Sebzeler, Soğan ve Sarımsak Tüketilmesi Riski Azaltıyor
Yeşil yapraklı sebzeler, soğan ve sarımsağın günde bir kez tüketilmesi, mide kanseri riskini azaltıyor. Mide kanserinden korunmak için, turşu, salamura yiyecekler ve hazır çorba gibi çok miktarda tuz içeren yiyeceklerden uzak durulması, peynir gibi çok tuzlu yiyeceklerin tuzsuzlarının tercih edilmesi öneriliyor. Şeker ve şekerli yiyeceklerin mümkün olduğunca az tüketilmesi, vücut ağırlığının korunması tavsiye ediliyor. Diyette tuz ve tuzlu besinlerin tüketiminin azaltılması, sebze ve meyve tüketiminin arttırılması, sigaranın bırakılması ve helikobakter pilori’den korunulması ve tedavi edilmesi gerekiyor.

12 Temmuz 2011 Salı

85 BİN APANDİSİT AMELİYATININ YÜZDE KAÇI GEREKSİZ?

Türkiye'de geçen yıl 85 bin 350 apandisit ameliyatının yapıldığını açıklayan Atatürk Eğitim ve Araştırması Patoloji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Gülnur Güler, Performans sisteminin gereksiz apandisit ameliyatlarına neden olup olmadığını araştırdıklarını belirtti.

Performans sisteminin gereksiz apandisit ameliyatlarına neden olup olmadığını araştırmak için Etlik İhtisas Hastanesinden Doç. Dr. Mehmet Kılıç'la birlikte bir çalışma yaptıklarını anlatan Atatürk Eğitim ve Araştırması Patoloji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Gülnur Güler, " Türkiye'de geçen yıl 85 bin 350 apandesit ameliyatı yapıldı. 42 hastaneden apandisit patoloji raporlarını aldık. 3 bin 437 hastanın raporunu inceledik. Buna göre sadece yüzde 14.7'sinin negatif apendektomi, yani gereksiz apandisit ameliyatı yapıldığı belirlendi. Dünyada da bu oran yüzde 15. Ülkemizde bunun makul sınırlar içinde olduğu görüldü" dedi.

“42 Hastanenin 29'u Devlet Hastaneleri, 7'si Özel Hastane, 6'sı Da Üniversite Hastanesi”
Hastanelere göre araştırma sonuçlarını açıklayan Doç. Dr. Mehmet Kılıç, şöyle konuştu: "42 hastanenin 29'u devlet hastaneleri, 7'si özel hastane, 6'sı da üniversite hastanesi. Devlet hastanelerinde negatif apendektomi oranı yüzde 13, üniversite hastanelerinde yüzde 18.5, özel hastanelerde ise bu oran yüzde 20.8.”

“Yüzde 100 Kesin Tanı Mümkün Değil”
Gereksiz apandisit ameliyatının nedenlerinden birinin hiçbir şekilde yüzde 100 tanının konulamaması olduğunu dile getiren Doç. Dr. Kılıç, "Hasta şikayetleri dinleniyor, tahlil ve tetkikler yapılıyor ancak yine de yüzde 100 kesin tanı koyulamıyor. Gereksiz apandisit ameliyatların patoloji sonuçlarının bazılarından tümör, parazit çıktı" dedi.

Kadınlarda Daha Fazla
Doç. Dr. Mehmet Kılıç, gereksiz apandisit ameliyat oranının üreme çağındaki kadınlarda daha fazla olduğunu söyledi. Tüm dünyada da durumun böyle olduğunu dile getiren Doç. Dr. Kılıç, bunun nedeni olarak da kadın hastalıklarındaki sorunların tanıyı zorlaştırmasını gösterdi. Doç. Dr. Kılıç ve Prof. Dr. Güler, araştırma sonuçlarından performans sisteminin gereksiz apandisit ameliyatına neden olmadığını sonucunun çıktığını aktardı.

11 Temmuz 2011 Pazartesi

ARTIK HER KROMOZOM DETAYLI İNCELENEBİLECEK

Embriyonun her kromozomuna ait detaylı bilgi edinmeyi sağlayan “Mikro array” yöntemini Sağlık Dergisi’ne anlatan Ufuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Genetik Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Volkan Baltacı, yöntem sayesinde özürlü bebek doğma oranın azaltılmasının yanında bu yöntemin genetik rahatsızlıkların teşhisinin konmasında da kullanıldığını belirtti.

İnsan genom projesi uzun yıllar sürdü ve çok ilgi çekti. 2005 yılında tamamlanmaya yakında “insanın tüm genetik şifresi çözülüyor” diye bir heyecan sarmıştı. Fakat, araştırma tamamlandığında beklenen anlamda sonuçlarla karşılaşılmadığını dile getiren Ufuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Genetik Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Volkan Baltacı, “Icebergin birde görünmeyen kısmı da var” diyerek beklenenin olmadığını söyledi. Prof. Dr. Baltacı, insan genom projesi ile insanın hemen hemen tüm fonksiyonel genlerinin tanımlandığını ancak insandan insana değişiklik gösteren varyasyonların hala sırrını koruduğunu ve DNA’daki bu bölgelerin insan hayatını etkileyen birçok fonksiyon ile yakından ilişkili olduğunu belirtti.


“Polimorfizme göre Brokoliye Cevap Farklı Oluyor”
Genlerin dışında kalan bölümlerin varyasyonlar içerdiğini hatırlatan Prof. Dr. Baltacı, “Bu varyasyonlar hiçbir etkisi olmayan dizilerde değil. İnsan hayatını kolaylaştıran ya da bazı hastalıklara yatkınlığını arttıran veya azaltan bir DNA dizisi şeklinde etki gösterebiliyor. Polimorfizmleri gruplamak gerekiyor. Bazı ırklarda bazı hastalıklara yatkınlık olduğu yapılan çalışmalarla ortaya kondu Mesela “brokoli kansere çözüm” deniyor. Bazı hastaların brokoli tohumundan kanserden kurtuldukları yayınlandı. Ancak her hastaya aynı etkiyi yapmıyor. Yani bir polimorfizm çeşiti brokolinin metabolizması üzerine farklı şekilde etki göstererek o kişi için brokoliden daha fazla biyoyararlanım elde edilmesini sağlayabilirken başka bir kişinin genetik yapısı bunun tersine hiçbir yarar sağlayamamasına neden olabiliyor. Detayına inip bakıldığında bazılarının metabolizması çok hızlı hemen aldığı brokoliyi atıyor yarar göremiyor. Bazıları yavaş metabolize ediyor kan seviyesi yükseliyor, hastayı tedavi ediyor. Bu çalışmalar birçok alana da ışık tuttu” dedi.





“Varyasyonların Varlığını Gösteren Çip Teknolojileri Geliştirildi”
Günümüzde tanımlanmış olan yüzlerce tek nükleotid polimorfizmi (Single Nükleotid polimorfizm-SNP) veya Copy Number Variotion (CNV), dediğimiz birden fazla nükleotid grubunun (tekrar dizisinin) varyasyonlarının yüzlercesinin mevcut olduğunu belirten Prof. Dr. Baltacı, “Bunların bazıları çok önem taşıyor ve bazı hastalıklara yatkınlıkları ya da hastalıklara karşı direncin artacağını önceden tespit edebilmek mümkün olabiliyor. Diğer yandan bunları kullanarak çip teknolojileri sayesinde çok erkenden Down Sendromu ve diğer “anoploidi” denilen kromozom bozukluklarını yakalamak mümkün oluyor. Yine bu teknoloji sayesinde bir takım anomaliler ve zeka geriliği bulunan fakat tanı konulamamış bazı bebeklerde genetik hatanın nerede olduğunu tespit edebildik” diye konuştu.


“10 Bin Noktadan Bir Numaralı Kromozomu Tarayabiliriz”
SNP ve CNV’leri kullanarak da embriyoları genetik anlamda A’dan Z’ye çok detaylı bir şekilde test etme imkanı da bulduklarını dile getiren Prof. Dr. Baltacı şu bilgileri verdi: “Kromozomlar DNA’nın paketlenmiş hali, genetik şifremizdeki DNA bir ip gibi hücrenin içinde durmuyor. Kromozomlar üzerinde binlerce SNP ve CNV bulunmakta ve bunları kullanarak tüm kromozomlar için embriyoyu çok detaylı bir şekilde taramamız ve kontrol etmemiz mümkün olabiliyor.




“1 cm Karelik Alanda 20 Milyon Kuyucuk Açılabiliyor”
Nanoteknoloji kullanılan bu yöntemle 1 cm karelik silikon alanların yüzeyi üzerine 20 milyon tane kuyucuk açılabiliyor. Test edilmek istenen DNA örneği, embriyodan alınan hücre veya özürlü doğmuş bir bebeğin DNA'sı bu kuyucukların içinde aynı anda teste tabi tutulabiliyor ve böylece bir bebeğin ya da bir embriyonun DNA'sı binlerce parametre için aynı anda ve çok kısa sürede test edilebiliyor. Mesela bir çocukta zeka geriliği ve bazı belirtiler var ama hastalığın teşhisi tam olarak konamadığında, bu sistem yardımcı oluyor ve kalıtsal hastalıklar bu yöntemle belirlenebiliyor.



Sistem Nasıl Çalışıyor?
Alınan DNA preparatın yüzeyine yerleştiriliyor. Jel üzerinde bulunan her bir kuyuya spesifik olan DNA yapışıyor. Eğer DNA’nın şifresi uygunsa buradaki DNA ile tam olarak birleşiyor uygun değilse birleşme tam olmuyor ve her bir kuyudaki reaksiyon tarayıcılar tarafından okunarak bilgisayara aktarılıyor. Bu aşamadan sonra eğer tüm kuyularda reaksiyonları eksiksiz görürsem test ettiğim DNA’nın normal olduğunu anlıyorum ve böylece bebeğe normal doğacak diyebiliyoruz.


“Teşhiste Yüzde 10 Olan Başarı Oranı Yüzde 30-35’e Çıkıyor”
Önceden zeka ve gelişme geriliği bulunan bebeklerin teşhisinde kromozom testi yaptığımız zaman vakaların ancak yüzde 10’unda problemi saptayabiliyorduk. Ancak bu yeni teknoloji uygulandığında teşhis oranı yüzde 30-35’e kadar çıkabiliyor. Diğer yandan tüp bebek uygulamalarında embriyolarda genetik ayıklama işlemi gebe kalıp çok erken düşük yapanlara, tüp bebek denemelerinin üst üste başarısız olması durumlarında ya da şiddetli erkek infertilitesi bulunan eşlerde yapılıyordu. Bu tip hastaların kromozomlarına FISH yöntemiyle bakıyorduk. Artık karyotiple kromozom testiyle bile göremeyeceğimiz bozuklukları “array” yöntemi ile embriyolarda gösterebiliyoruz ve detaylı analiz imkanı sayesinde bu grup hastalarda tüp bebek başarısı artıyor.





“RI Yöntemi ile 9 Embriyodan 2 Tanesi Normalken, FISH Yönteminde ise 6’sı Normal”
Bu testi 25-30 hasta üzerinde yaptık, bunlar arasında çok enteresan hastalar var. Bir hastamızın, gebe kalmasında sorun yoktu, ancak 7-8. haftada çok erken düşük yapıyordu. 4 kez gebelik kaybı olan hastamıza, kromozom testleri yapılmış. Eşlerin sonuçları normal, kan pıhtılaşma testleri, toksoplazma vs testleri hep normal çıkmış ve düşükleri açıklayacak bir sebep bulunamamış. Hastamıza kısırlık (infertilite) sorunu olmamasına rağmen bu yöntemi kullanarak tüp bebek işlemi uyguladık. Şu an için gebeliği tam 28. haftaya geldi yani düşük yaptığı haftaları geçti ve artık doğumu yaklaştı. Bu hastamızda teste tabi tuttuğumuz 9 adet embriyodan sadece 2 tanesi normaldi. Aynı anda uyguladığımız FISH yönteminde ise 6 tanesi normaldi, bu da bize array teknolojisinin diğer yöntemlere göre çok daha detaylı bir inceleme imkanı sunduğunu ortaya koyuyor. Bu yöntemde hücreyi aldıktan sonra 3,5 saat süren PCR (polimeraz zincir reaksiyonu) aşamasından, sonra işaretleme ile 3 saatlik işlem daha uygulanıyor. Bu ikisini çip üzerinde yarıştırdığımız hibridizasyon süreci takip ediyor. Scannerda okunuyor yani işlemin tamamı yaklaşık 12 saatte yapılıyor. Bu yöntem bulunalı 10 yıl oldu ancak son bir yıldır bu prosedür kısaldı. Önceden 4 gün sürüyordu ve embriyolara uygulayamıyorduk. Embriyo anneye transfer etme günümüz geçiyordu. Oysa embriyonun anneye transfer edilebilmesi için bizim 1,5- 2 günümüz var. O nedenle bu yöntemi tüp bebek uygulamalarında kullanamıyorduk, ancak şimdi kullanabiliyoruz yani süreci çok kısalttık.



“Her Türlü Kromozomal Bozukluğu Yakalıyor”
Kendiliğinden olan gebelikler veya tüp bebeklerin yaklaşık yüzde 2’sinde kromozom seviyesinde anormallik olur. Ailesinde ve başka yakınlarının genetik özürlü bebeği doğmuşsa, kendisi daha önceden düşük yapmış veya özürlü bebek doğurmuşsa ve yaşı 35’ten yukarı ise bu grupta önemli. Tarama anlamında bu gruba bakılıyor. Hem kromozom seviyesinde olan hem de mikroskopla gözle göremediğimiz detaylarındaki her türlü kromozomal bozukluğu yakalıyor veya bazı mikro delesyon sendromlarını belirlenmesini sağlıyor. Ayrıca sebebini kromozom testleriyle bulamadığımız bazı genetik bozuklukların yüzde 20’lik grubunu da bu yöntemle yakalayabiliyoruz. Zihinsel özürlü bebeklere ve teşhis koyamadığımız her çocuğa bu test uygulanabiliyor.



Test bedelini SGK karşılamıyor
Array teknolojisinin içinde kullanılan PCR testi SGK tarafından ödeniyor ama tamamı karşılanmıyor. Bu yöntemin tüp bebek uygulamalarında her embriyo için yaklaşık 350 dolar kadar maliyeti var. Bu iş için genelde 4-5 embriyo tarıyoruz. Bundan çıkan sonuçlar çok optimal. Türkiye’de ilk uygulamalarını gerçekleştirdiğimiz ve 6-8 aydır uygulamakta olduğumuz bu yöntemin gerekli olan hastalar için çok büyük getirileri olacağı hiç şüphesiz.”

10 Temmuz 2011 Pazar

CHIP Dergisi Temmuz 2011 ve Esra Öz ile Sağlık Gündemi


Blogum, CHIP Dergisi Temmuz 2011 sayısında "Ayın web siteleri" bölümünde yer aldı.



CHIP Dergisi ve editörlerine ilgilerinden dolayı teşekkür ederim.



http://www.chip.com.tr/

8 Temmuz 2011 Cuma

SEKTÖRE “ÖRNEK” BAKIŞ AÇISI


Sağlık sektöründe 15 yıldır hizmet verdiklerini ve her zaman kalitenin birinci öncelikleri olduğunu belirten Cosmo Plus Kozmetik Genel Müdürü Murat Küçükoğlu, “Sektördeki sorun ancak firmaların birlikte hareket etmesiyle çözülebilir “Her an bir şeyler kanunen değişecek” diye tedirginiz. Çünkü son yıllarda sektörümüzde Sağlık Bakanlığı tarafından çıkarılan yönetmeliklerde ciddi istikrarsızlıklar mevcut. Bundan dolayı kimse ne yapacağını bilemiyor” dedi.

Sektörde tam anlamıyla profesyonel bir bakış açısı ve kurumsallaşma olmadığını fark eden Cosmo Plus Kozmetik Genel Müdürü Murat Küçükoğlu, sektörde çalıştıkları iş partnerlerinin her türlü sorun ve isteklerinde çözüm ortağı olmayı hedeflediklerini dile getirdi. Küçükoğlu, cihaz satışından sonra asıl işlerinin başladığını belirterek “Satış sonrası hizmet bizim için çok daha önemlidir. Açılan her merkeze ya da salona cihaz satmak gibi bir kaygımız yok. Doğru yerlere kaliteli hizmet vermenin peşindeyiz. En önem verdiğimiz konu ise eğitim. Bunun için ciddi bir doktor ve uzman kadrosu ile çalışıyoruz dedi.

“Ticari Bakış Açısına Sahip Olan Firmalar Herhangi Bir Şekilde Başarılı Olamayacak”
Cosmoplus olarak dünyadaki teknolojileri sürekli takip ettiklerini ifade eden Küçükoğlu, “Gözlemlediğimiz en önemli durum kozmetik sektöründe ticari bakış açısına sahip olan firmaların herhangi bir şekilde başarılı olamayacağı, bunun yerine sistematiği ve metodolojisi olan firmaların ayakta kalacağı gerçeğidir.

“Her An Bir Kanun veya Yönetmelik Çıkacak Diye Tedirginiz”
Küçükoğlu, “Bu dönemde sektörel olarak ciddi problemler yaşamaktayız. Her an bir kanun veya yönetmelik çıkacak diye tedirginiz. Çünkü son yıllarda sektörümüzde Sağlık Bakanlığı tarafından çıkarılan yönetmeliklerde ciddi istikrarsızlıklar mevcut. Bu da merkez ve salon sahiplerini tedirgin ettiği kadar bizleri de sıkıntıya sokuyor. Bununla ilgili olarak yapmamız gereken tek şey birlik beraberlik içerisinde hareket etmek. Bu sorunların çözümü ve sektörümüzü ifade etmek adına ciddi bir adım olur. Ama bu konuda da sektörel istikrarsızlık yaşadığımızı da ifade etmek isterim. Rant peşinde olmadan ve olayları kişiselleştirmeden kavgadan uzak bu sektör için elbirliğiyle hareket etmemizin gerekliliği son dönemde daha da belirginleşti, bence artık buna göre bir bakış açışı belirlemek zorundayız. Ayrıca solon ve merkezler cihaz alımı konusunda ciddi eğitim verebilecek kapasitede, TSE teknik servis yeterlilik belgesine sahip firmalarla çalışmalı ve sanayi bakanlığı garanti belgesi olan cihazlar almalıdır. Bu sayede sektör bilinçsiz satış yapan firmalardan ayıklanacak, hem sektördeki firmaların hem de güzellik merkezleri ve güzellik salonlarının kaliteleri ve güvenilirlikleri daha da artacaktır.” diye konuştu.

“Ar-Ge Çalışmaları Yurt Dışında da Azaldı”
Önceki yıl ekonomik krizin etkisi ile yurtdışında Ar-Ge yatırımlarının öncekine oranla azaldığına dikkat çeken Küçükoğlu, “Daha çok mevcut teknolojiler üzerindeki kombinasyonlar öne çıktı. Önümüzdeki dönemde Fraksiyonel CO2,Q SWİTCH Nd Yag, Fraksiyonel RF, Soğuk RF ve Soğuk Kavitasyon gibi cihazların Türkiye pazarında daha çok söz sahibi olacağını düşünüyoruz. Buna göre bizde alt yapımızı tamamladık. Ürün ve cihaz anlamında çok ciddi araştırmalar yaptık, yapıyoruz. Bir güzellik merkezinde ve salonunda olması gereken her türlü cihazı getirebiliriz ama bizim için özellikle patentli ve kendini kanıtlamış ürünleri getirmek çok önemli. Biz birçok firmanın distribütörü olmak değil, spesifik sistemleri ve metodolojisi olan firmalarla çalışmayı tercih ediyoruz. Türkiye’ ye ithal ettiğimiz bütün cihazların sanayi bakanlığı garanti belgelerini de alıyoruz. Lazer ve IPL sistemlerimizi teknolojileri konusunda A.B.D. ortaklığı olan fakat fabrikası Korede bulunan, FDA onaylı, LUTRONİC ve ABD’ nin en büyük lazer firmalarında biri olan CYNOSURE firmasından, SEVENTY, SKIN LIFE SYSTEM, BODY MİXER, EPILONE gibi spesifik tedavi cihazlarını yine 40 yıllık tecrübeye sahip EXTETICA firmasından, FDA onaylı Fraksiyonel RF cihazımızı İsrail’ den ENDYMED firmasından, Reaction ismindeki son teknoloji,yine FDA onaylı Vakum+RF cihazımız olan REACTION cihazımızı ve Elmas uçlu PRISTINE cihazını yine İsrail’den VIORA firmasından ithal ediyoruz. Ayrıca profesyonel cilt ve vücut bakım ürünümüz BIOLINE İtalya dünyada söz sahibi markadır. Türkiye de Bioline sakız maske olarak bilinen Reveliance Serisi ve DETAILS OF BEAUTY (kök hücre) serisi ile ön plandadır. Bunun dışında Amerika, Hollanda ve Almanya’da çalıştığımız firmalarda bulunmaktadır” şeklinde konuştu.

Ürünlerin FDA Onayı ve Nerede Üretildiği Önemli
İthal ettikleri ürünlerde kalitenin ve patentin öncelikli olduğunu kaydeden Küçükoğlu, bu bağlamda ürünlerin FDA onaylı olmasına ve nerede üretildiğine dikkat ettiklerini dile getirdi. Son dönemlerde öne çıkan ürünün kavitasyonel ultrasound sistemi taşıyan EXIMIA cihazı olduğunu ifade eden Küçükoğlu, “EXIMIA güvenilir teknolojisi ile yağ hücrelerini yok ederek tek seansta 1-12cm arası inceltmesağlıyabilen bir cihazdr. Exımıa kavitasyonel ultrasound , elektroporasyon ve endormolojik masaj bütününden oluşan bir cihazdır. İki yıl önce Türkiye pazarına girmiş olan bu cihaz sayesinde muhteşem bir satış grafiği yakaladık. Çünkü EXIMIA insan sağlığına zarar vermeyecek teknolojik verilerle donatıldığı için Kavitasyonel Ultrasoundlar arasında öncü olarak yerini aldı. Yaklaşık 130 merkezde bulunan bu cihaz, şu anda Türkiye’de satılan en güvenli kavitasyon sistemidir” dedi.
Bunun dışında Eximia’ nın yeni ürettiği Soğuk RF – Eximia Stone cihazı ile Danil SMC firmasının ürettiği soğuk kavitasyon LIPO X COOL cihazı yeni sezonda Türkiye kozmetik sektörünün tercih edilen popüler cihazları olacaktır. Ürün anlamında da Ağustos ayında piyasaya süreceğimiz carbonium mask elit güzellik merkezlerinin gözdesi olacak.

1 Temmuz 2011 Cuma

"ARAŞTIRMA SONUÇLARININ ÇOĞU YANLIŞ"

Tıp araştırmalarının kalitesini değerlendirme konusunda dünyadaki en ünlü uzmanlardan biri olarak anılan Prof. Dr. İoannidis’in makalesini Sağlık Dergisi’ne yorumlayan Türk Cerrahi Derneği Başkanı Prof. Dr. Cem Terzi, “İoannidis bize en çok atıf alan klinik çalışmaların en az 1/3'ünün gösterdiği sonuçların, aynı kalitede hatta daha kaliteli sonraki çalışmalarla teyit edilmediğini gösterdi!” dedi.

“Prof. Dr. İoannidis, kariyerini tıbbi literatürü yanlı, çarpık, uygunsuz ve yetersiz araştırmalardan arındırmaya adamış önemli bir bilim adamıdır. Ioannidis "meta-researcher" olarak tanımlanmakta ve tıp araştırmalarının kalitesini değerlendirme konusunda dünyadaki en ünlü uzmanlardan biri olarak anılmaktadır” diyen Türk Cerrahi Derneği Başkanı Prof. Dr. Cem Terzi, yapılan bilimsel araştırmalarla ilgili olarak Ioannidis'in 2005 yılında PLoS Medicine'de yayımlandıktan sonra en çok indirilen makale ünvanını taşıyan "Why Most Published Research Findings Are False" yani "Yayımlanmış araştırma sonuçlarının çoğu yanlıştır." Makalesinin vardığı sonucu Sağlık Dergisi’ne yorumladı.

“Hekimlerin Günlük Tıbbi Uygulamaları İçin Dayanak Oluşturan Güncel Araştırma Sonuçlarının Büyük Bir Kısmı Aslında Hatalı Sonuçlar”
Prof. Dr. Terzi, makale ile ilgili şunları söyledi: “Çalışmaları ile hekimlerin günlük tıbbi uygulamaları için dayanak oluşturan güncel araştırma sonuçlarının büyük bir kısmının aslında hatalı sonuçlar olduğunu göstermiştir. İoannidis’in fikirleri bilim dünyasında büyük bir ilgi ve saygı uyandırmıştır. Yaşayan en etkileyici bilim insanlarından biri olduğu öne sürülmüştür.

“Yayınlardaki Yanlılık Bazen Çok Açıktır, Bazense Keşfedilmesi Çok Güçtür”
İoannidis, mevcut araştırma ve yayın sisteminin kronik biçimde yanlış bilgi ürettiğine ve bu bilginin kamuoyuna kabul ettirildiğine inanmaktadır. İoannidis'e göre bilimsel araştırma çok karmaşık bir süreçtir ve araştırmacılar çoğu kez verileri yanlış yorumlamakta ya da yanlılığa yol açmaktadırlar. Bu sorun bazen bilinçsizce ya da kaçınılmaz olarak, bazen de kişisel çıkarlar yüzünden oluşmaktadır. Yayınlardaki yanlılık bazen çok açıktır, bazense keşfedilmesi çok güçtür. Araştırmacılar çalışmaları istedikleri sonuçları almak üzere gerçekleştirmektedir. Bilimsel sürecin nesnel olduğu öngörüsü pek çok örnek için doğru değildir. Bu sürecin her bir aşamasında sonuçları çarpıtmak mümkündür ve araştırmacılar bu yollara sıklıkla başvurmaktadır.

“Bilimdeki Çarpıtma İzole Örneklerden İbaret Değil”
İoannidis, çalışmaları ile bilimdeki çarpıtmanın izole örneklerden ibaret olmadığını göstermiştir. Bir ilacın ya da tıbbi müdahalenin etkin olduğunu gösteren bazı araştırmalardan sonra yapılan benzer çalışmalar tam tersi sonuçlanabilmekte ya da en azından orijinal çalışmanın iddia ettiği kadar güçlü sonuçlara ulaşamayabilmektedirler. Bu tür birbiri ile çelişen çalışma sonuçları klinik pratikte karmaşıklığa yol açmaktadır. Bu durumu açıklamaya çalışan pek çok çalışma yapılmıştır. Örnek sayısı küçük olan çalışmaların daha sonra büyük çalışmalarla farklı sonuçlara ulaşıldığı iyi bilinen bir konudur Bunun gibi, bazı epidemiyolojik çalışmalar ve randomize çalışmalar arasında da çelişkiler olduğu gösterilmiştir.

Çok Sayıda Atıf Alan, Etki Gücü Yüksek Çalışmalar İçin de Benzer Bir Durum Olabilir mi?
İoannidis ise çok kritik bir sorunun yanıtını arayarak tam bu noktada devreye girmiştir: Çok sayıda atıf alan, etki gücü yüksek çalışmalar için de benzer bir durum olabilir mi?
İoannidis, geçmiş on beş yılda yayımlanmış kırk dokuz en saygın (en iyi dergilerde basılmış ve en çok atıf almış) araştırmayı inceledi. Bu araştırmalar tıp dünyasında köşe taşı makaleler olmuştu. Sonuçları tüm dünyada uygulanan popüler tedavilere yol açmıştı. Örneğin, menopozdaki kadınlara hormon replasman tedavisinin verilmesi, E vitamini ile kalp krizi riskinin azaltılması, düşük doz aspirin ile kalp krizlerinin ve inmelerin önlenmesi.

“Kabul Görmüş Çalışmaların En Az 1/3'ünün Güvenilir Olmadığını Gösterdi”
İoannidis kırk dokuz makaleden kırk beşinin etkin tedaviler öneren çalışmalar olduğunu saptadı. Bu çalışmalardan otuz dördünün öne sürdüğü iddialar daha sonradan başka çalışmalar ile yeniden test edilmişti. Yeni çalışmaların sonuçlarına göre, 14 (A) indeks çalışmanın iddiaları ya yanlış ya da ciddi biçimde abartılı bulundu. Ioannidis, bize sonuçları kabul görmüş çalışmaların en az 1/3'ünün güvenilir olmadığını gösterdi.

“1990-2003 Yılları Arasında Yayımlanan Binden Fazla Atıf Alan Toplam Yüz On Beş Makale Saptandı”
İoannidis'in bu çalışmasında 1990-2003 yılları arasında üç saygın dergide NEJM, JAMA, Lancet ya da impakt faktör değeri yediden yüksek diğer saygın dergilerde National Cancer Institute, Gastroenterolgy, Annals of International Medicine, Circulation gibi yayımlanan ve binden fazla atıf alan tüm klinik araştırmaları incelendi. Bu kriterlere uyan her bir çalışma (indeks çalışmalar) saptandıktan sonra o çalışma ile aynı soruyu konu alan başka klinik çalışmalar olup olmadığı tarandı. Bulunan çalışmalardan örneklem büyüklüğü aynı ya da daha fazla olan çalışmalar ve çalışma tasarımı/yöntemi daha iyi olan çalışmalar değerlendirmeye alındı. Adı geçen dergilerde 1990-2003 yılları arasında yayımlanan binden fazla atıf alan toplam yüz on beş makale saptandı (91'i NEJM, JAMA ve Lancet'te basılmıştı). Bunlardan kırk dokuzu bu çalışmanın amacında tanımlanan klinik çalışmalardı.

“En Çok Okunan ve Tıp Camiasını En Çok Etkileyen İndeks Klinik Araştırma Sonuçlarının Çelişkili ya da Abartılı Olması Ender Bir Durum Değildir”
Kırk dokuz çalışmanın kırk yedisi NEJM, JAMA ve Lancet'te yayımlanmıştı. Kırk üçü randomize çalışma, dördü prospektif kohort ve ikisi olgu serisiydi.
Kırk dokuz çok atıf almış indeks klinik çalışmadan kırk beşi bir tedavinin etkili olduğunu öne süren çalışmalardı. Bunlardan yedisinin sonuçları ile daha sonra aynı konuda yapılmış çalışmaların sonuçları tezat idi. Yedisindeki sonuçlar sonraki çalışmalardan daha güçlü etkinlik bildirmişti. Yirmisi sonraki çalışmalarla teyit edilmişti. On birinin ise sonradan benzeri bir çalışma yapılmamıştı. Sonuç: “en çok okunan ve tıp camiasını en çok etkileyen indeks klinik araştırma sonuçlarının çelişkili ya da abartılı olması ender bir durum değildir".

“Çok Sayıda Atıf Alan Klinik Çalışmaların Sonuçları Daha Sonra Yayımlanan Çalışmaların Sonuçları İle Tezattık Göstermiştir”
Son on beş yılda basılmış olan en çok atıf alan ve bir tedavinin etkili olduğunu gösteren klinik çalışmaların sonuçları daha sonra yayımlanan çalışmaların sonuçları ile tezattık göstermiştir. Ancak sonraki çalışmalarda benzer güçte etki bulmamıştır. Bu durum randomize çalışmalar için de geçerlidir.
Bu saptamalar, sonraki çalışmaların ilk indeks çalışmadan daha doğru olduğu anlamına gelmemelidir. Sonraki çalışmaların daha büyük ya da kontrol grubunun daha iyi olması bunların tamamen doğru, öncekinin tamamen yanlış olduğunu göstermez. Farklı sonuçlar için hastalık spektrumunun farklı olması gibi alternatif açıklamalar olabilir. Buna rağmen bu farklılıkların klinik uygulamalarda ciddi bir belirsizliğe yol açtığı yadsınamaz.

“Sonradan Tersi Gösterilmiş Pek Çok Çalışmanın Atıf Almaya Devam Ettiği Görülmektedir”
Aynı soruya yanıt arayan farklı çalışmalar tipik olarak birbirinin sonuçlarını tekrarlamaz. Bu farklılığın kendisi başlı başına ilginçtir, zira verilerin dikkatlice incelenmesi ve inandıklarımızın gözden geçirilmesi için eşsiz bir fırsat yaratırlar. Zaten sonradan tersi gösterilmiş pek çok çalışmanın atıf almaya devam ettiği görülmektedir.

“Özellikle Erken Dönem Sonuçların Yayımlandığı Klinik Çalışmalar Hakkında Hemen Karar Verilmemelidir”
Tıbbi literatürde pek çok klinik sorunun yanıtı küçük ya da randomize olmayan çalışmalar ile verilmiş durumdadır. Küçük çalışmaların ve meta-analizlerin sonuçları daha sonra yapılan büyük çalışmalar ile tersine çevrilebilir. Burada ayrıntılarına giremediğim, ancak Ioannidis'in altını çizdiği ve gösterdiği diğer bir durum da güçlü pozitif sonuçların zaman içinde etkinliğini yitirebildiğidir. Bazı çalışmalar bir tedaviyi etkin olarak bulmuş olabilir, ancak daha uzun izlemlerde tedavinin etkin olmadığı ya da ilk çalışmada gösterildiği kadar etkili olmadığı saptanabilmektedir. Bu nedenle özellikle erken dönem sonuçların yayımlandığı klinik çalışmalar hakkında hemen karar verilmemelidir. Etkin olduğu gösterilmiş bir ilaç ya da uygulamanın bu etkisinin zaman içinde devam edip etmediği, genelleştirilip genelleştirilemeyeceği, uygulanabilirliği konularında ihtiyatlı olunmalıdır.”
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...