16 Mayıs 2010 Pazar

SURİYE İLE KEMİK İLİĞİ TRANSPLANTASYON İŞ BİRLİĞİ


Suriye’den gelen hekim heyeti Bayındır Hastanesi Hematoloji ve Kemik İliği Nakli Bölümü ile bir işbirliği anlaşması yaptı. Anlaşmaya göre hem hastalar hem de hekimler ülkemize gelecek.

Bayındır Hastanesi Hematoloji ve Kemik İliği Nakli Bölümüne Suriye’den hekim heyeti geldi. Toplantıya Teshrin Hastanesi Hematoloji ve Onkoloji Bölüm Başkanı Dr. Hala Hadish, Kemik İliği Nakli Ünitesi’nden Dr. Ziad Almasri, Doktor Khaled Ataya ve Hematoloji uzmanı Dr. Muhammed Barr Ali katıldı. Bayındır Hastanesi ile işbirliği anlaşması yapan heyet hem Suriye’den hasta nakliini sağlayacak hem de eğitim alma imkanı bulacak.

“Suriye’de Allojenik Nakli Yapılmasında Güçlük var”
Öncelikle Suriye’den hastaların gelmesi sağlanarak nakil işlemleri yapılacağını ardından beraber çalışma şartlarının oluşturularak Suriyede birlikte yapmak istediklerini söyleyen Bayındır Hastanesi Hematoloji ve Kemik İliği Nakli Bölüm Başkanı Prof. Dr. Süleyman Dinçer, “Suriye’de allojenik kemik iliği nakli yapılmıyor. Suriye’de Otolog kemik iliği nakli, toplam 20 tane yapılmış. Bayındır hastanesinin seçilme nedeni, Suriyeli hekimler ülkemize gelerek çalışmaları yakından takip ettiler ve çok beğenmelerinden kaynaklanıyor” dedi.

“İtalya’dan İstediklerini Bulamadılar Türkiye’ye Geldiler”
Kısa zamanda nakli yapabilecek hastaların ülkemize geleceğini belirten Prof. Dr. Dinçer, Suriye’deki hastane şartlarının bu naklii yapmaya uygun olmadığını söyledi. Daha önce Suriyeli hastalarını, İtalya’ya gönderdiklerini ama istediklerini bulamadıkları için ülkemizi seçtiklerini dile getiren Prof. Dr. Dinçer, gelen hekimlerin allojenik operasyonların nasıl yönetildiğini de görme imkanı bulacaklarını ifade etti.

“Suriye’de Teknolojik Olarak Medikal Sarf Malzemeleri Üretimi Yeterince Yapılamıyor”
Suriye’de özellikle tıp alanında bazı bilimsel anlamında problemler olduğunu söyleyen Prof. Dr. Dinçer şunları söyledi: “bazı avrupa ülkelerinden destek alıyorlar. Fakat şu dönemde yüzlerini Türkiye’ye dönmüş durumdalar. Sağlık alanında atacakları tüm adımları Türkiye ile eş zamanlı götürmeye çalışıyorlar. İletişim ve yapılanmada batı ülkelerine göre son zamanlarda ülkemiz ile daha iyi işbirliği yapılabileceğini gördükleri için çok memnunlar. Teknolojik olarak medikal üretimleri yeterince yok . Hibe ve devletin satın aldığı kredilendirme yapısıyla tıbbi cihazlarını sağlamaya çalışıyorlar. Devlet hastanelerinde donamım ve sarf malzemeleri istendiği kadar olmadığını analşılıyor. Ancak Sağlık anlamında gelişmeleri beraberce çok hızlı yapabileceğimize inanıyorum.”

“Beklediğimizden Çok Daha İyi Çıktı”
Suriye’deki sağlık reformu yapıldığını ve özellikle model olarak Türkiye’yi örnek aldıklarını dile getiren Dr. Hadish, sağlık mevzuatını ve işleyişini Türkiye’nin sağlık işleyişini yakından izlediklerini kaydetti. Özel sağlık sigorta sisteminin yakın zamanda gündeme geldiğini söyleyen Dr. Hadish, “Toplam 14 firma devlet ve 13 özel firma yoğun çalışmalar yapıyor. Sağlık hizmeti Suriye’nin kökeninden de gelen bir yapı nedeniyle ücretsiz. Devlet birçok branşı karşılıyor. Ancak sağlık kalitelerinde ciddi sıkıntılar yaşanıyor. Hiçbir hastanede CSI sertifikası yok. Yeni yeni alınmaya başlanıyor. Özellikle Ürdün ve birleşik Arap Emirlikleri’nde hastaneler açılıyor. Türkiyeye ilk defa geldiklerini ve Bayındır Hastanelerini beklediğimizden çok daha iyi çıktı” dedi.

15 Mayıs 2010 Cumartesi

DİKKAT EKSİKLİĞİ VE HİPERAKTİVİTE BOZUKLUĞU

Toronto Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi ve Toronto Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) Kliniği Direktörü Prof. Dr. Atilla Turgay tarafından “Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğunun Bedeli ve Tedavide Yenilikler” isimli kitabında, kendisinin yürüttüğü “Tedavi Edilmeyen DEHB’nin Bedeli” çalışmasının bulgularını, DEHB hakkındaki tüm diğer çalışmaların verileri ile birlikte değerlendirdi.

Toronto Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi ve Toronto Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) Kliniği Direktörü Prof. Dr. Atilla Turgay tarafından kaleme alınan “Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğunun Bedeli ve Tedavide Yenilikler” adlı kitap Türkiye’de yayınladın. Kitapta tedavi edilmeyen DEHB’nin hastaya, aileye, okula, işe ve topluma etkileri özetleniyor ve olumsuz etkilerin azaltılabilmesi için yapılabilecekler kanıta dayalı olarak gözden geçiriliyor.

“DEHB Olan Kişilerin Yüzde 80’inde Eş Bozukluklar da Hastalıkla Birlikte Seyrediyor”
Prof. Dr. Turgay’ın kaleme aldığı kitaptan alıntılar şöyle: “Sık karşılaşılan ve bireyin olduğu kadar aile ve çevresinin de yaşam kalitesinde belirgin bozulmaya yol açan önemli bir klinik durum olan DEHB, yalnızca çocukları etkileyen bir durum değil. Hastalık tedavi edilmediğinde “büyüyünce” kendiliğinden geçmiyor. Çocukluğunda DEHB olan hastaların yüzde 60’ında erişkinlik çağında da devam ediyor. DEHB olan kişilerin yüzde 80’inde eş bozukluklar da hastalıkla birlikte seyrediyor. DEHB’de, çocuk ve gençlerde öğrenme ve davranış bozuklukları, erişkinlerde ise kaygı ve duygu durum bozuklukları, ilaç ve alkol bağımlılıkları bir arada görülüyor.”

“DEHB Tüm Tıp Alanları İçerisinde, Tüm Yönleri ile En İyi Araştırılmış Hastalıklardan Biri”Kitapta araştırmaların, DEHB’in yapısal, elektrofizyolojik, metabolik ve nörotransmitter düzeyde bozukluklar içerdiğini ve genetik geçişli olduğunu belirlemiş durumda olduğu yazılarak şunların üzerinde duruluyor: “DEHB sadece psikiyatride değil tüm tıp alanları içerisinde, tüm yönleri ile en iyi araştırılmış hastalıklardan biri. Son 40 yılda epidemiyolojisi, etiyolojisi, biyolojik ve kalıtsal temelleri, tedavisi ve klinik gidişi açısından en iyi bilinen hastalık. Bu nedenle de tedavisinde en çok başarıya ulaşılan hastalıklardan olma özelliği taşıyor. Doğru tanı konulup tedavi edildiğinde olumlu yanıt alınması, kişiye iş ve sosyal hayattaki başarısını ve daha da önemlisi kendinden memnuniyetini yeniden kazandırması yüz güldürücü. Etkin ve güvenli bulunan DEHB ilaçları ile tedavi, eşzamanlı bozukluklar olan karşıt olma davranışı veya saldırgan davranış biçimlerinin düzelmesinde de etkili oluyor.”


“Hasta ve Aile Eğitimi ile Okul ve Aile İşbirliğinin İlaç Tedavisi Kadar Önemli”
Türkiye dâhil birçok ülkede DEHB hastalığının tedavisi için kılavuzların yayınlanmış olduğunu kitabında belirten Prof. Dr. Atilla Turgay, ulusal ve uluslararası kılavuzların tümünde yeni geliştirilen uzun etkili ilaçlar sayesinde daha az ilaç alımı sağlanabildiğinin, bunun da hastanın tedaviye uyumunu artırdığının ve tedavi başarısına katkıda bulunduğunun belirtildiğinin altı çiziliyor. Prof. Dr. Turgay kitabında şunları söylüyor:“Bilimsel gelişmeyi uygulamaya yansıtan kılavuzların hepsinde, bozukluğun tedavisinde hasta ve aile eğitimi ile okul ve aile işbirliğinin ilaç tedavisi kadar önemli olduğu vurgulanıyor. Gerçekten de yeni geliştirilen ilaçların yan etki azlığı ve uzun süreli etkili ilaçların tedavi uyumuna katkıları bizlere DEHB tedavisinde büyük fırsatlar sağladı. Yine de DEHB ile birlikte sıklıkla görülen eş bozuklukların, hekim tarafından uygulanacak görüşme teknikleri ve soru listelerinin kullanımı ile iyice araştırılması, tedavi başarısı açısından önem taşıyor.”

Prof. Dr. Atilla Turgay Kimdir?Hacettepe Üniversitesi’nden mezun olduktan sonra, 28 yıl önce Kanada'ya yerleşen Prof. Dr. Atilla Turgay, Toronto Üniversitesi Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Kliniği Eğitim ve Araştırma Enstitüsü Başkanlığı, hastane Psikiyatri Bölümü Araştırma Yöneticiliği yaptı. Prof. Dr. Turgay, Çocuk ve Gençler Psikiyatrisi Ana Bilim Dalı Başkanlığının yanı sıra Kanada Dikkat Eksikliği Eğitim ve Araştırma Örgütü Kurucu Üyesi ve Eğitim Yöneticisi görevlerini de yürüttü. Prof. Dr. Atilla Turgay'ın keşfettiği, "Otizm ve Otistik bozuklukların tedavisinde risperidone ilacının kullanımı", dünyanın en saygın bilim dergilerinde yayımlanarak, hekimlerin en sık başvurduğu kaynak olarak gösterildi.

Prof. Dr. Turgay’ın çalışmaları prestijli tıp dergilerince, özellikle, "saldırgan davranış, intihar, dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu, otistik bozukluğun tedavisi, davranış bozukluğu, çocuk ve gençlerde depresyon ve mutsuzluk" gibi konularda kaynak gösterildi. . Prof. Dr. Turgay, ayrıca Türkiye'de çocuk ve gençlerde çok sık görülen 'Histeri' konusunda da uzmanıydı. Tıp Dünyası Psikiyatri alanının önemli bir ismi olan Prof. Dr. Turgay’ı kısa bir süre önce kaybetti.

KitaplarıProf. Atilla Turgay, tarafından geliştirilen Turgay Ölçeği psikiyatride; 'Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu', 'Başkaldırma Bozukluğu ve Ciddi Davranış Bozuklukları', 'Depresyonda ve Anksiyete Bozuklukları' tanımlamalarında kullanılıyor.
Prof. Dr. Atilla Turgay'ın, Prof. Dr. Bengi Semerci'yle "Bebeklikten Erişkinliğe Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu", Dr. Sunar Birsöz'le "Psikiyatride İlaçla Tedavi", Dr. Eyüp Ercan'la "Mutsuz Çocuk: Çocukluk ve Ergenlik Döneminde Depresyon" adlı kitapları bulunuyor. Prof. Dr. Turgay ayrıca, "Canadian ADHD Treatment Guidelines" (Kanada Dikkat Eksikliği ve Hiperaktiveite Bozukluğu Tedavi Kılavuzu) ve DEHB tedavisinde tüm hekimlere yol gösteren kitabı da tıbbın hizmetine sundu.

13 Mayıs 2010 Perşembe

ANKARA NUMUNE İLKLERE İMZA ATMAYA BAŞLADI

Göreve geldiği 10 aylık süre içerisinde hastanenin işleyişinde çok büyük gelişmeler kaydeden Ankara Numune Eğitim Araştırma Hastanesi Başhekimi Doç. Dr. Nurullah Zengin, hasta bakımından, acil servis yapılanması ve mali yapının düzeltilmesine kadar birçok konu hakkında Sağlık Dergisi’ne bilgi verdi.

Acil sağlık hizmetleri sunumunda Acil Tıp yapılanmasına geçildiği belirten Ankara Numune Eğitim Araştırma Hastanesi Başhekimi Doç. Dr. Nurullah Zengin, Acil Tıp biliminin dünyada ve ülkemizde nispeten yeni bir uzmanlık dalı olduğunu ve acil sağlık hizmetlerinde bu anlayışa geçilmesi ile çalışma sisteminin önemli ölçüde değiştiğini dile getirdi. Günde 500 acil vakaya müdahale edildiğini kaydeden Doç. Dr. Zengin, Acil Servis çalışma sistemini gerçek acil hastalara etkili ve hızlı müdahale edebilme üzerine kurduklarını ifade etti.

“Acil Serviste Aynı Anda 50 Hastanın Muayenesi Yapılabilecek”
Bazı tetkiklerin sonuçlarının daha çabuk alınması için Acil Servise yönlendirilebildiğini ifade eden Doç. Dr. Zengin, “Normal polikliniklerde tetkiklerin hızlı yapılması için yenilikler yaptık, radyolojik tetkiklerde de benzer durum söz konusuydu. Yeni düzenlemeler yaparak bu alışkanlıkları ortadan kaldırdık” dedi. Acil Tıp Kliniği’nin daha verimli olabilmesi için hem eğitim kadrosu tamamlanması hem de kapsamlı acil servis tadilatı için çalışmalara devam ettiklerini ifade eden Doç. Dr. Zengin “Çalışmalar tamamlandığında acil servis alanında iddialı işlere imza atacağız. Giriş katını tamamen acil hastalarına ayırmayı planlıyoruz, bütün idari birimleri bir kat alta alacağız. Acil serviste aynı anda 50 hastanın muayenesi yapılacak bir birim haline gelecek” diye konuştu.

“Ankara Numune Tarihindeki En Yüksek Tahsilat Rakamlarına 2010 Yılının İlk 4 Ayında Ulaşıldı”
Hastanenin mali yapısının detaylı bir şekilde masaya yatırıldığını, gelirlerin arttırılması ve giderlerin azaltılması konularında yoğun çalışmalar yaptıklarını kaydeden Doç. Dr. Zengin, “Kurulan komisyonlar sayesinde hastanede tasarrufa gidildi. Satın alma ekibi acil durumlar dışında açık ihale usulü alımlar yaparak daha hassas davrandı. Ankara Numune Hastanesi tarihinde en yüksek tahsilat rakamlarına 2010 yılının ilk 4 ayında ulaşıldı. Mali tabloda oluşan olumlu gelişmeler sonucunda satın alma ödemeleri 3 ayın altına çekildi. Bu durum satın alma maliyetlerine yansıdı” dedi.

El Cerrahisi, Yanık ve Kronik Yara Bakım Hizmetleri
Ülkemizde El Cerrahisi’nin uzmanlık alanı olarak yakın tarihte kabul edildiğini, ilk hizmet birimlerinden birinin hastanelerinde açıldığını belirten Doç. Dr. Zengin, “El Cerrahisi alanında hedefimiz, el cerrahisi ve rehabilitasyonunu birlikte ele alarak bu alanda komple hizmet verebilen bir merkez olmaktır” dedi.

Doç. Dr. Zengin, kronik yara bakımının ülkemizde ihtiyaç duyulan bir hizmet alanı olduğuna değinerek, Akyurt ilçesi semt polikliniği binasını modern Yara Bakımı Merkezi haline dönüştürecekleri bilgisini verdi. Türkiye’nin en modern hiperbarik oksijen uygulama cihazının hastaneleri bünyesinde bulunduğunu belirten Doç. Dr. Zengin, yeniden yapılanma ile kronik yara bakımında uluslar arası alanda önemli merkezlerden biri olacaklarını kaydetti.
Yanık merkezinin 9 yoğun bakım yatağı ile hizmet vermeye devam ettiğini söyleyen Doç. Dr. Zengin şunları söyledi: “Yanık merkezimizde yanığın akut döneminde hizmet veriliyor. Belli bir süre tedavi gören hastaların uzun dönem bakımları kronik yara bakım merkezinde devam edecek.”

“Devlet Hastanelerinde İlk Trombolitik Tedavi”
Hastanelerinde atardamar içine pıhtı eritici tedavinin uygulandığını belirten Doç. Dr. Zengin, “Beyin damarının pıhtı ile tıkanması durumunda hastaya erken dönemde ulaşılabildiğinde pıhtı eritici tedavi uygulanabiliyor. Bu tedavi ya toplardamara verilerek yada anjiografi ile atardamarın içerisine girerek beyin damarlarında tıkalı bölgeye verilerek yapılabiliyor. Bakanlık hastanelerinde bu uygulamayı yapan ilk hastaneyiz. Beyin damarı tıkanıklıklarında uygulanan bu yöntem sayesinde tıkanıklık tam olarak ortadan kaldırılabiliyor. Tanısal amaçlı uygulamalar rutin olarak yapılıyor. Tedavi amaçlı ise 10’un üzerinde hastaya uygulama yapıldı” dedi.

Numune Gazetesi Yayında
Ülkemizde ilk hastane gazetesi olan Numune Gazetesi’nin yayınını başlattıklarını, gazetenin, hasta ve hasta yakını odaklı bir yayın olduğunu dile getiren Doç. Dr. Zengin, hastaları doğru bilgilendirmeyi hedeflediklerini vurguladı. Numune Gazetesi’nin 5 bin basıldığını ve 10 köşe yazarının olduğunu kaydeden Doç. Dr. Zengin şu bilgileri verdi: “Gazeteyi hasta psikolojisini dikkate alarak ve empati kurarak hazırlıyoruz. Sağlık alanında doğru ve güncel bilgilendirmede bulunuyoruz, bu anlamda önemli geri bildirimler elde ediyoruz. Okurlarımız hastanenin web sayfasından gazetemize ulaşabilirler, ayrıca hastane yönetimi ile doğrudan irtibata geçebilirler.”

Eğitim Salonları ve Numune Konferansları
Tadilat planları içerisinde eğitim salonlarına öncelik verdiklerini, modern eğitim salonlarına kavuştuklarını dile getiren Doç. Dr. Zengin, “Her türlü teknik donanıma sahip salonlarımız ile eğitim şartlarımızda iyileşme sağladık. Aylık ‘Numune Konferansları’ programını başlattık. Yakın dönemde internetten hastane web sayfasında bilimsel aktivitelerimizi canlı olarak yayınlayacağız” dedi.

12 Mayıs 2010 Çarşamba

24. NOVARTİS BİLİM ÖDÜLLERİ SAHİPLERİNİ BULDU

Novartis Firması tarafından bu yıl 24.’sü gerçekleştirilen ‘Novartis Bilim Ödülleri’, Farmakoloji Proje Destek, Farmasötik Teknoloji Proje Destek ve Novartis Bilim Onur Ödülü olmak üzere, üç kategoride sahiplerini buldu.

Novartis firması tarafından bilimsel araştırmaları teşvik etmek ve artırmak amacıyla 1986 yılından bu yana verilen Novartis Bilim Ödülleri, bu yılki sahiplerini buldu. Ödüller, Farmakoloji Proje Destek, Farmasötik Teknoloji Proje Destek ve Novartis Bilim Onur Ödülü olmak üzere üç kategoride dağıtıldı. Ankara Sheraton Otel'de 14 Nisan Novartis Bilim Günü etkinlikleri kapsamında düzenlenen ödül töreni, sanatçı Kenan Işık’ın bilim ve sanat arasındaki benzerlikleri anlatan konuşmasıyla başladı. Törene Sağlık Bakanlığı’nın, ilaç sektörünün ve akademik dünyanın önde gelen isimleri katıldı.


“İlaç Firmalarının Türkiye'de Üretim ve Ar-Ge Yapmaları için Mevzuat Değişikliği Yapılıyor”
TBMM Sağlık, Aile, Çalışma ve Sosyal İşler Komisyonu Başkanı Prof. Dr. Cevdet Erdöl konuşmasında, son yıllarda TÜBİTAK ve diğer desteklerle özellikle genç girişimcilere Ar-Ge amaçlı teşvik sermayeleri verildiğini hatırlatarak, bilimsel tezlerin üretime geçmesi için yürütülen desteklere ilişkin bilgi verdi. Özellikle ilaç firmalarının Türkiye'de üretim ve Ar-Ge yapmalarını istediklerini kaydeden Prof. Dr. Erdöl, bunun için gerekli mevzuat değişikliğinin yapıldığını ve yakın zamanda bazı şirketlerin bu faaliyetlerine başlayacağını söyledi.


"Büyük Fikirler” Listesinden Prof. Dr. Feryal Özel
Törene, 2003 yılında Albert Einstein, John Nash gibi dünyanın en tanınmış bilim insanları ile birlikte "Büyük fikirler" listesine alınmasıyla tanınan NASA İleri Araştırmalar Enstitüsünde görev yapan Arizona Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Feryal Özel katıldı. Prof. Dr. Özel, 2002 yılında NASA İleri Araştırmalar Enstitüsü'nde görev yaptı. Dünyanın en büyük fizikçisi Stephen Hawking ile aynı alanda çalışan Prof. Dr. Özel, galaksilerin oluşumu, yıldızların ölümü, kara delikler alanında yaptığı çalışmalarıyla dikkat çekti. Prof. Dr. Özel, inovasyon ve bilim kavramları çerçevesinde yeni çağın getirdikleri konusunda bir sunum yaptı.



“Değişmeyen Tek Şey, Bilimsel Çalışmaların Ve Bilim İnsanlarının Desteklenmesi”
Ödül töreninde konuşma yapan Novartis Türkiye Başkanı Güldem Berkman; “Önümüzdeki dönemde her sektörde olduğu gibi ilaç ve tıp sektörlerinde de dönüşümler olacak. Bizlerden beklentiler ve dolayısıyla iş yapış şekillerimiz değişecek. Değişmeyen tek şey, bu yeni dönemde de bilimsel çalışmaların ve bilim insanlarının desteklenmesini, araştırmaların teşvik edilmesini, sayılarının arttırılmasını, kaynak yaratılmasını çok önemsemek olacak. İşte bu feyzle, araştırma-geliştirmeye odaklanmış programlarımızla 1986’dan bu yana 24 yıldır Novartis Bilim Ödülleri’ni sunuyoruz” şeklinde konuştu.


'Novartis Bilim Onur Ödülü' Prof. Dr. Atilla Hıncal’a Verildi
Törende, 'Farmakoloji Proje Destek', 'Farmasötik Teknoloji Proje Destek' ve 'Novartis Bilim Onur Ödülü' olmak üzere üç kategoride ödül dağıtıldı. 'Novartis Bilim Onur Ödülü', Hacettepe Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Farmasötik Teknoloji Anabilim Dalı başkanlarından emekli öğretim üyesi ve Türk Farmasötik Teknoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Atilla Hıncal'a takdim edildi.

FARMAKOLOJİ PROJE DESTEK ÖDÜLLERİ
PROJE NO.1

Endotoksemik Sıçanlarda NO Oluşumundaki Artmaya 20-HETE Düzeylerinde azalmanın Eşlik Ettiği Hipotansiyona COX-2 Ürünlerinin Katkısının Araştırılması
Prof.Dr. Bahar Tunçtan Mersin Üniv. Ecz. Fak.Eczacılık Meslek Bilimleri Bölümü Farmakoloji AbD
Yrd.Doç.Dr. C.Kemal Baharalıoğlu Mersin Üniv. Ecz. Fak.Eczacılık Meslek Bilimleri Bölümü Farmakoloji AbD
Yrd.Doç.Dr. Seyhan Şahan Fırat Mersin Üniv. Ecz. Fak.Eczacılık Meslek Bilimleri Bölümü Farmakoloji AbD
Arş.Gör.Dr. Belma Korkmaz Mersin Üniv. Ecz. Fak.Eczacılık Meslek Bilimleri Bölümü Farmakoloji AbD
Arş.Gör. Tuba Cüez Mersin Üniv. Ecz. Fak.Eczacılık Meslek Bilimleri Bölümü Farmakoloji AbD
Arş.Gör. Ayşe Nihal Sarı Mersin Üniv. Ecz. Fak.Eczacılık Meslek Bilimleri Bölümü Farmakoloji AbD

PROJE NO.2
Hipertansiyonda Oluşan Endotel İşlev Bozukluğu ve Biyobelirteçlerle İlişkisi
Prof.Dr. Emine Demirel Yılmaz Ankara Üniv. Tıp Fak. Farmakoloji ve Klinik Farmakoloji Anabilim Dalı
Yrd. Doç. Dr. Orhan Mecit Uludağ Gazi Üniv. Ecz. Fak., Farmakoloji Anabilim Dalı

PROJE NO.3
Glutation Tüketimi İle Oluşturulan Oksidatif Stresin Sıçanlarda Kalp Fonksiyonları ve Kontraktil Proteinler Üzerine Etkisi
Prof. Dr. Zeliha Kerry Ege Üniversitesi Farmakoloji Anabilim Dalı
Yrd. Doç. Dr. Buket Reel Ege Üniversitesi Farmakoloji Anabilim Dalı
Yrd. Doç. Dr. Gülnur Sevin Ege Üniversitesi Farmakoloji Anabilim Dalı
Arş. Gör. Dr. Elif Ertuna Ege Üniversitesi Farmakoloji Anabilim Dalı
Arş. Gör. Dr. Gönen Özşarlak Sözer Ege Üniversitesi Farmakoloji Anabilim Dalı
Arş. Gör. Dr. Göksel Gökçe Ege Üniversitesi Farmakoloji Anabilim Dalı


FARMASÖTİK TEKNOLOJİ PROJE DESTEK ÖDÜLLERİ
GRUP NO.1

“SERM (Selektif Östrojen Reseptör Modülatörleri) Grubundan Raloksifen ve Tamoksifenin Lipozomal ve Nanopartiküler İlaç Şekillerinin Geliştirilerek in Vivo-in Vitro Etkinliklerinin İncelenmesi”
Doç. Dr. Zelihagül DEĞİM Gazi Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Farmasötik Teknoloji AbD
Uzm.Ecz.N.Başaran Mutlu Gazi Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Farmasötik Teknoloji AbD
Yrd.Doç.Dr. Dinç EŞSİZ Kafkas Üniversitesi Veterinerlik Fakültesi Farmakoloji ve Toksikoloji AbD
Dr. Levent ALTINTAŞ Kafkas Üniversitesi Veterinerlik Fakültesi Farmakoloji ve Toksikoloji AbD
Uzm. Biolog Şükran YILMAZ Hücre ve Virüs Bankası ŞAP Enstitüsü Müdürlüğü

GRUP NO.2
“Bağırsaklardan İlaç Absorpsiyonu Üzerine Kurkuminin Etkisinin İncelenmesi”
Doç Dr. Selma ŞAHİN Hacettepe Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Farmasötik Teknoloji AbD
Ecz. Fatma GÜDER Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi

GRUP NO.3
“Büyük Molekül Ağırlığında Peptit Yapısındaki İlacın Trans-skleral İyontoforetik Geçişinin İncelenmesi”
Yrd.Doç. Dr. Sevgi GÜNGÖR İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Farmasötik Teknoloji AbD
Prof. Dr. Yıldız ÖZSOY İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Farmasötik Teknoloji AbD

GRUP NO.4
“Resveratrolün Topikal Formülasyonlarının Tasarımında Yenilikçi Yaklaşımlar: Katı Lipit Nanopartiküller ve Nanoyapılı Lipit Taşıyıcılar”
Yrd.Doç.Dr. Evren Homan GÖKÇE Ege Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Farmasötik Teknoloji AbD
Ecz. Emrah KORKMAZ Ege Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Farmasötik Teknoloji AbD
Doç. Dr. Işıl TEKMEN Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Histoloji ve Embriyoloji AbD
Doç. Dr. Ülker SÖNMEZ Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Histoloji ve Embriyoloji AbD
Prof.Dr. Özgen ÖZER Ege Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Farmasötik Teknoloji AbD
Esra Öz/Haber

11 Mayıs 2010 Salı

“ACİL SERVİS HİZMETLERİ ÖZELLLERİ ZARARA UĞRATIYOR”

Özel hastanelerle ilgili düzenlemeler üzerine görüşlerini Sağlık Dergisi Yazı İşleri Müdürü Esra Öz’a anlatan Özel Hastaneler Plarformu Başkanı Dr. Mehmet Altuğ, “Yolda yürüyen bir vatandaşa araç çarpsa ve yolda yürüyen vatandaş suçlu olsa, bunun faturasını kim öder?” dedi.

Özel hastaneler acil hastalardan hiçbir şekilde ücret almıyor. Bu düzenlemeye göre acil diye gelen tüm hastaların özel hastanelerde ücretsiz tedavi gördüklerini belirten Özel Hastaneler Platformu Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Mehmet Altuğ, “Şu anda yolda giderken bir vatandaşa araba çarpsa, vatandaş da suçlu olsa, bunun parasını kimin ödeyeceği belli değil. Araç suçlu olsa, trafik kazası sigortasından alma ihtimaliniz var ama onun da ne zaman olacağı belli değil. Vatandaş suçlu olduğunda, faturayı kimin ödeyeceği belli değil.” Acil durum diye gelen tüm hastalara bakmak zorundayız. Triaj uygulasak bile özel hastanelerde hastalara poliklinik hastası olduklarını açıklamamız sorun oluyor. Acil vakalarda ve trafik kazalarında vatandaş da, biz de sıkıntı yaşıyoruz. Çünkü orada acil dediğiniz hastadan fark ve katılım payı alamıyorsunuz. Bu durumda da vatandaş kendisinin acil olduğunu savunarak bu ücretleri ödemek istemiyor.
Özel hastaneler acil hizmetlerden zarar ediyor. Devletin Acil için ödediği rakamların çok düşük olmasının yanı sıra hastadan da farka alamayınca sorunlar gittikçe büyüyor. Halbuki kamu eğer acillerden hem fark alınmamasını hem de tüm acilleri kabul zorunluluğunu getirdiğine göre bu durumda acil fiyatlarını arttırması gerekir. Ancak tam tersi oluyor ve acilden hem devlet az ücret ödüyor hem de fark alınamıyor.

“Özel Halk Hastaneleri Özel Hizmet Veriyor”
Sağlık Bakanı Prof. Dr. Recep Akdağ’ın “Özel Halk Hastaneleri” söylemi ile ilgili Dr. Altuğ şu yorumu yaptı: “Biz her vatandaşa özel hizmet veriyoruz. Bakanlığın “Biz herkese bütün hastaneleri açacağız” söylemi çok güzel. Ancak bu hizmeti veren özel hastanelerin de hakkının verilmesi gerektiğini düşünüyorum. Hastane yapmak büyük yatırım gerektiriyor. Yatırımcılar çok zorluklar yaşadı ve halen yaşamaya devam ediyor. Sağlık politikaları belirlenmeden önce sektör taraflarıyla istişare yapılmalı ve bu istişarelerde ki öneriler de dikkate alınmalıdır.

“Yatırımcıları Küstürmemek Gerekiyor”
Butik Hastane ile özel halk hastanelerinin birbirine zıt kavramlar olduğunu vurgulayan Dr. Altuğ, özel halk hastanesi kavramının yeni dile getirildiğini, daha önce bu ayrım yapılsaydı bu kadar hastanenin açılmayacağını belirtti. Bütün hastanelerden hizmet alacağının söylendiğini ifade eden Dr. Altuğ, “Olabilir bazen bir işe girersiniz, hakikaten sonunu göremezsiniz. Böyle işler olur mu? Olur. Sonunu göremiyorsanız, ona göre, adım atarsınız. Bakanlık Planlama yapmadan sektörün önünü açtı ve doğal olarak herkes yatırımını yaptı.
Bunların bir kısmı eskiden butik hastanecilik yapan hastanelerdi, bir kısmı da farklı sektörlerden yatırımcılardı. Yatırımcıyı suçlamak doğru değil. Bir hedef gösteriliyor, yatırımcı da yatırımını yapıyor. Kamunun asıl gailesi planlamaktır, yönetmek ve koordine etmektir. Planlamayı en sonda yapıyorsunuz. Ben denetleyecektim deniyor. Bugünkü yatırımcının ya da sektörün rahatsızlığının, kırgınlığının sebebi bunlar. Hükümet halkın sağlığı anlamında gerçekten önemli işler yaptı. Çok önemli bir mesafe kat edildi ama bunlar yapılırken kullanılan argümanları da unutmamak lazım. Alet işler el övünür. Buradaki aleti edevatı da hesaba katmak lazım” dedi.


“Vatandaş dilediği yere gitmeli”
Hastanelerin puanlandırılması ile Hastanelerin yüzde 30’dan yüzde 70’e kadar fark alabileceğinin belirlenmesinin doğru olmadığını vurgulayan Dr. Altuğ, “Biz farkın ruhuna karşıyız. Farkta böyle bir şey olamaz. Vatandaş dilediği yere gider. Biz şunu demiyoruz ki, herkes sorgusuz sualsiz fark alsın. Herkes açıklasın ne kadar fark aldığını. Insanlar o hastanelerin ne kadar fark aldığını bilerek gitsinler. Sürprizlerle karşılaşmasınlar. Fark kısıtlamasını doğru bulmuyoruz. Ücreti farklılaştıran işin sağlık boyutu değil, konfor kısmıdır. Niye insanlar devlet hastanesine gitmek istemiyor? Oradaki doktor ile özel hastanede görev yapan doktor da aynı. 10 yıl öncesinde Türkiye’de kalite, hasta güvenliği ve hasta hakları kavramları yoktu ve bunu özel hastaneler gündeme getirdi” dedi.

“Tam Gün Yasası Şu Dönemde Olması Gerekiyor”
Tam Gün Yasası’nın şu dönemde olması gereken bir uygulama olduğunu belirten Dr. Altuğ, “Normal şartlarda bu uygulama, liberal bir ülkede, liberal ekonomide olmaması gereken bir kanun. Ancak belli kuralların oturması için yapılması gerekiyordu. Kamuda çalışan hekimler aynı zamanda özelde de çalışıyorlardı. Kamu bunu regüle edemedi, düzenleyemedi. Ancak, üniversitede çok iyi bir profesörden, çok iyi bir akademisyenden bence ülkede herkes istifade etmeli. Mesela alanında başarılı bir hekim devletin izniyle Özel Hastanede de tedavi veya ameliyat yapabilmeli ve fatura kesebilmelidir. Tam tersi de olmalı, özel hastanedeki hekimlerden de kamuda istifade edilmeli” şeklinde konuştu.

“Kamu Hastaneleri Birliği’ne Yine Şartlı Onay Veriyoruz”
Kamu Hastaneleri Birlikleri Yasa tasarısının yerel yönetimlere bağlı olmasının daha doğru olduğunu belirten Dr Altuğ şunları söyledi: “Bugün hastaneleri Sağlık Bakanlığı yönetiyor. Devlet hastaneleri, özel hastanelerin rakibi, yani hakem ile mülk sahibi aynı kurum. Kamu Hastaneleri Birliğinin biraz daha özerk bir yapısı olacağı ifade edildi. Bize göre Sağlık Bakanlığı’nın hastane işletmeciliğini bırakması gerekir. Eğer kamu ille de ben bu işin içinde olacağım diyorsa, bu hastanelerin işletmeciliğini yürütecek başka bir kurum ya da başka bir bakanlık oluşturulmalıdır. Bu anlamda Kamu Hastaneleri Birliği’ne yine şartlı onay veriyoruz. Hedef yerel ve özel mantığının yerleşmesi olmalıdır.

“SUT’ta Fiyatlar, Günün Şartlarına Uygun Hale Getirilmeli”
Sağlık Uygulama Tebliği’nde (SUT) yapılan değişiklikler hakkında Dr. Altuğ şunları söyledi: “Beş yıldır fiyatlarda hiçbir düzeltme yapılmıyor. Fiyatlar düşürülüyor, tedavi paketleri içine alınıyor. Yüzde 10 enflasyonun olduğu bir ülkede, o günden bugüne en az yüzde 60-70 fiyatların üzerine eklenmesi gerekirdi. Sektörün önünü görmesi gerekiyor. Biz her yıl personelimize zam yapmak durumundayız. Tıbbi malzemelere ve hastane bina kirasına zam geliyor. Ancak, SUT fiyatları yerinde duruyor veya aşağı düşüyor. Karlılık düştüğü için işlem sayımızı arttırıp sayın bakanımızın dediği gibi sirkülasyonu arttırıyoruz ve beraberinde maalesef kalitemizi düşürüyoruz. Bir hekim günde 100 hasta bakamaz ki. Sonuçta SUT fiyatlarının mutlaka gözden geçirilmesi gerekir. Fiyatlar, günün şartlarına uygun hale getirilmeli. Bu yapılırsa, biz de vatandaştan fark almayıp, hiçbir şekilde ücret de talep etmeyebiliriz.”

“Sağlık Sektöründe Büyük Yapıları Yönetmek ve Denetlemek Çok Zordur”
Kampus Projesine olumsuz baktıklarını dile getiren Dr. Altuğ, “Sağlık sektöründe büyük yapıları yönetmek ve denetlemek çok zordur. Özel sektörün bu boyutların onda biri boyutlarda dahi hastanesi yok. Sebebi de büyük yapıların verimli olmamasıdır. Kampus projesine sıcak bakmıyoruz, doğru bir fikir olduğunu da düşünmüyoruz” diye konuştu.

10 Mayıs 2010 Pazartesi

HİBRİT GÖRÜNTÜLEME İLE KANSERDE TAM TEŞHİS

Günümüzde artan kanser hastalığının erken teşhisi ve matastaz oranının tespit edilmesi için hibrit görüntülemenin önemini Sağlık Dergisi Yazı İşleri Müdürü Esra Öz'e anlatan Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Nükleer Tıp Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ömer Uğur, bu yeni görüntüleme yöntemler sayesinde kanser tedavi planlaması ve takibinin çok daha başarılı yapılabildiğini belirtti.

Son yıllarda giderek artan kanser hastalığının tedavisi gün geçtikçe gelişiyor. Gelişen teknolojiye paralel olarak erken teşhis imkanları da kanser olgularının belirlenip tedavi edilmesinde yardımcı oluyor. Kanser tedavisinde iki önemli unsur olduğuna dikkat çeken Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Nükleer Tıp Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ömer Uğur, “Kanser tedavisinde, tümörü erken evrede saptamak ve hastalık ne kadar yayılmış tespit etmek çok önem taşıyor. Bu durumu son teknoloji görüntüleme cihazları ile daha doğru belirleyebiliyoruz. Tümörün metabolik ve anatomik görüntülemesini aynı anda yapan bu cihazlar ile kanser tanısı koymak artık çok daha kolay ” dedi.

"Hibrit Görüntüleme ile Kanserin Yaygınlığı Tam Olarak Saptanabiliyor"
Hibrit cihazlar denilen SPECT-BT ve PET-BT cihazları sayesinde anatomik ve metabolik görüntülemenin beraber tek cihazda yapılabildiğini kaydeden Prof. Dr. Uğur, “Kanser ile ilgili tüm verileri tek bir cihaz ile görüntüleyebiliyoruz. Hibrit cihazlar Nükleer Tıp’taki son yıllardaki en önemli gelişme olup, kanser görüntülemesindeki doğruluk oranınımızı çok arttırdı” dedi. Vücuttaki metabolizma ve anatomi tek görüntüde birleştiğinde belirlenen lezyonun enfeksiyon mu yoksa kanser mi olduğunu yüksek doğrulukla yapabiliyoruz. Kanserli hastanın vücudundaki kırık, enfeksiyon gibi lezyonların ayrıcı tanısını yapmak ve kanser olmadığını göstermek gerekiyor. Eskiden bunu yapmak bazen çok zor olabiliyordu. Şimdi hasta ile ilgili tüm verileri çok kısa sürede hibrit görüntüleme cihazları ile elde ediyoruz. Bu bilgiler ışığında kanser tedavisi gerçekleştiriliyor. PET-BT lenfoma ve akciğer kanserinde en önemli görüntüleme yöntemi oldu. Artık gelişmiş merkezlerde SPECT-BT ve PET-BT standart kanser görüntüleme yöntemi oldu" şeklinde konuştu.

Yüzde 90 Kanser, Yüzde 5 Kalp Hastaları ve kalan yüzde Alzheimer ve Sara hastaları için
Türkiye’de de bir çok merkezde PET-BT ve SPECT-BT cihazlarının bulunduğunu hatırlatan Prof. Dr. Uğur, PET-MRG cihazının ise ülkemizde henüz olmadığını ve yurtdışında geliştirilme çabalarının devam ettiğini dile getirdi. Görüntülemede doğruluk oranlarını yüzde 100 haline getirmeye çalıştıklarını kaydeden Prof. Dr. Uğur şu bilgileri verdi: "Hibrit görüntüleme cihazları yüzde 90 kanser hastalığının teşhisi için kullanılırken, yüzde 5 kalp hastaları için ve kalan yüzde 5'te Alzheimer ve sara hastaları için uygulanmaktadır. PET-BT ülkemide ilk olarak 2004 yılında kuruldu ve hızla yayıldı. Şu anda 70 Nükleer Tıp merkezinde bu cihazla görüntüleme hizmeti veriliyor . SPECT-BT cihazlarının sayısı ise daha az, biri Hacettepe Üniversitesinde olmak üzere şu anda ülkemizde toplam 8 SPECT-BT cihazı var ve her iki hibrit görüntüleme cihazı ile yapılan görüntülemelerin geri ödemesi SGK tarafından yapılıyor .

9 Mayıs 2010 Pazar

HEMATOLOJİ UZMANLIK DERNEĞİ KURULDU

2009 yılı Aralık ayında kurulan Hematoloji Uzmanlık Derneği Başkanı Prof. Dr. Süleyman Dinçer, “Derneğimizin amacı, tüm Orta Asya, Balkanlar, Kafkasya ve Afrika’da Hematolojinin ve Türklerin sesi olmak” dedi.

Hematoloji Uzmanlık Derneği 2009 yılı Aralık ayında kuruldu. Derneğe, sadece hematoloji uzmanları üye olabiliyorken, yandaş çalışanlar sadece fahri üye olabilecek. Tüm üyelik kurallarından yararlanabilen fahri üyeler sadece oy kullanamayacak. Hematologların sosyal ve maddi çıkarlarını korumak amacıyla derneği kurduklarını belirten Hematoloji Uzmanlık Derneği Başkanı Prof. Dr. Süleyman Dinçer, “Hematoloji son yıllarda kan kaybediyor. Hematoloji derneklerinin yeterince bu konuda çalışılmadığını düşünüyoruz. Statü kaybına uğrayan hematologların haklarını arayacağız. Türkiye’deki diğer dernekleri yadsımıyoruz ama hematologları gerçekten temsil eden dernek olmasını istiyoruz” dedi.

Dernek Üyelerine Sigorta
Daha çok yeni bir dernek olmalarına rağmen şu anda 40 üyelerini olduğunu kaydeden Prof. Dr. Dinçer, üyelerin tamamına Malpraktis sigortası sağladıklarını belirtti. İşsiz kalan hematologların sigortaları sayesinde güvence altında olacağını vurgulayan Prof. Dr. Dinçer, dernek üyelerinin her hangi bir nedenden dolayı çalışamayacakları durumla karşılaştıklarında sigortadan para alabileceklerini söyledi.

Derneğe Uluslararası Katılım
Kardeş diye anılan Türkçe konuşan ülkelerde aktif olarak çalışma yapmayı düşündüklerini ifade eden Prof. Dr. Dinçer, “Prof. Dr. Ercüment Ovalı, Bürol Güvenç, Serdar Bediomay, Mustafa Pehlivan yönetim kurulu üyeleri yer alıyor. Avrasya, Kafkaslar ve Balkanları da içine alan hematologlarla ortak çalışmalar yapılacak. Derneğe yurt dışından da üye yaparak onların da haklarını ve eğitimlerini korumayı amaçlıyoruz” diye konuştu.

“Hematologlar Hak Kaybına Uğruyor”
Hematoloji alanında derneklerin “hematolog” ünvanı taşımayan diğer uzmanlık dallarından hekimlerin de üye olabildiğine dikkat çeken Prof. Dr. Dinçer, hematolog dışında 400 farklı branştaki hekimleri üye yaptıklarını belirtti. Hematologların hak kayıplarına karşı bile seslerinin çıkmadığını kaydeden Prof. Dr. Dinçer, “Mesela önceden A grubu hastane olmak için Hematoloji uzmanı gerekliydi bu uygulama ortadan kalktı. Maaş anlamında birçok kaybımız oldu. Dernekler bu konuda sesini çıkartmadı. Sadece Hematologların yazabildiği ilaçları şimdi herkes yazabilir hale geldi” dedi.

“Hematologlar Ülkenin Her Yerinde Çalışır”
Hematologların taşralara atanması ile ilgili olarak Prof. Dr. Dinçer şunları söyledi: “Hematologlar şehir merkezlerinde çalışmalı ancak bir mikroskop olduğunda kan sayımı yapabilir. Lösemi de bakar tedavisini yapar. Hematologlar ülkenin her yerinde laboratuar olan her yerde hizmet verir. Türkiye’nin her yerinde hematologa ihtiyaç var.”

Toplantıda 18 Ülkeden 100 Katılımcı Olacak
Yıllarca Amerika’dan eğitim alarak sağlık hizmetlerinin geliştiğini dile getiren Prof. Dr. Dinçer, “Aynı olay ülkemiz içinde geçerli hale geldi. Orta Asya Kafkaslar ve hatta Afrika’dan insanların gelip eğitim almasını, ortak bir büyümeyi hedefliyoruz. Mayıs ayının sonunda Azerbaycan Milli Onkoloji merkezi ile Hematoloji Uzmanlık Derneği birlikte Bakü’de toplantı düzenliyor. Bu toplantımızın amacı, hematoloji ve onkoloji sahasındaki eğitimcilerin eğitimini sağlamaktır. Bu toplantı, bizim için bir başlangıç olacak. Çünkü, Türkiye’de ilk defa bir başka ülkenin eğitimcisi oluyor. Sadece Hematoloji branşında olacak ve ilk olacak. Daha sonrada 7-9 Ekim tarihinde Avrasya Hematoloji Kongresi’ne 18 ülkeden 100 katılımcı gelecek. Uluslararası katılımlı gerçekleşecek olan toplantıya, Çin’den Afrika’ya birçok ülkeden katılım gerçekleşecek” diye konuştu.

8 Mayıs 2010 Cumartesi

“GİRİŞİMSEL RADYOLOJİ ÜST İHTİSAS OLMALI”

Türk Girişimsel Radyoloji Dernek Başkanı Prof. Dr. Okan Akhan, bu yıl 5’incisi düzenlenen Girişimsel Radyoloji Toplantısı’nda radyologların sorunları ile ilgili Sağlık Dergisi’ne açıklamalarda bulundu.

300’e yakın katılımcının takip ettiği Girişimsel Radyoloji Yıllık Toplantısı’nın, bu yıl 5’incisi Kapadokya Perissia Hotel’de gerçekleştirildi. Yurt dışında da konuşmacıların yer aldığı paneller, uydu sempozyumları, “ben nasıl yapıyorum” oturumları yapıldı.
Girişimsel Radyolojik işlemlerin, dünyanın en önemli merkezlerinde rutin uygulanan tedaviler haline geldiğini belirten Türk Girişimsel Radyoloji Dernek Başkanı Prof. Dr. Okan Akhan, “Girişimsel Radyologlar olarak, eskiden cerrahi yöntemlerle tedavi edilen büyük bir grup hastayı, cerrahi yöntem kullanılmadan tedavi eden işlemleri yapıyoruz. Bu işlemler, görüntüleme cihazları kılavuzluğunda hastaları tedavi eden işlemlerdir. Tıkanan damarları balon kateter veya stent ile açıyoruz. Eğer taze trombus ile bir damar tıkalı ise, kateter ile ilaç infüzyonu yöntemiyle damarın açılmasını sağlıyoruz. Eski bir tıkanıklık sözkonusu ise o bölgeye stent konularak damar açılıyor. Tümörü besleyen bir damarı tıkayarak tümörün küçülmesi sağlanıyor” dedi.


“Girişimsel Radyoloji Üst İhtisas Olmalı”
Dünyada yapılan Girişimsel Radyoloji işlemlerinin tamamının, ülkemizde de yapıldığı kaydeden Prof. Dr. Akhan, “Ülkemizdeki bu seçkin 10 merkezden birisi de Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalı’dır. Radyoloji uzmanlığından sonra Girişimsel Radyoloji üst ihtisas olarak tanımlanmalı. Sağlık Bakanlığı bu güne kadar Girişimsel Radyoloji’yi üst ihtisas haline getirmedi. Girişimsel Radyoloji Avrupa da Radyoloji altında bir özel alan olarak tanımlanmıştır. Ülkemizde de bu düzenleme hızla yapılmalıdır. Çünkü bu işlemleri yapabilecek eğitimli radyologlara ihtiyaç var. Üstelik Balkan ülkeleri başta olmak üzere bir çok ülkeden bu alanda eğitim almak isteyen radyologlar başta Hacettepe olmak üzere eğitim almak için ülkemize gelmektedir” şeklinde konuştu.

“BT Belli Prosedürlere Uygun Tercih Edilmeli”
İngiltere’de Bilgisayarlı Tomografi tetkikinin yasaklanmadığını belirten Prof. Dr. Akhan şunları söyledi: “Sağlıklı kişilerde tarama amaçlı ‘yıllık araba muayene yaptırır’ gibi Bilgisayarlı Tomografi (BT)’nin tepeden tırnağa yapılması yasaklandı. Bu görüntüleme yöntemi sağlıklı kişilerde kullanılan bir yöntem değildir. Bt tetkikleri hasta bireylerde doktor endikasyonu olduğunda özel protokollerle yapılır. BT’nin hangi organa spesifik yapılması gerektiği, radyolog tarafından saptanır ve uygulanır. X ışını var diye tetkik yaptırmaktan kaçınamayız. Doğru hastalarda uygun protokollerle yapılması gerekir. Kullanılan cihazların düşük radyasyonlu olanları tercih edilmelidir. Düşük dozlu cihazlar yok ise, mevcut cihazlara düşük doz yazılımları eklenmelidir.”


“24 Saat Maksimum 100 Hastaya BT Yapılabilir”
Düşük doz öncesi Bilgisayarlı Tomografi cihazları ile ortalama 15 mSv birim radyasyon alınırken bir Kalp Anjiosu için yeni kuşak cihazlarla bu oranın 2’nin altına düştüğünü kaydeden Prof. Dr. Akhan, yapılan tetkiklerde uluslar arası standartlara uygun protokollerin kullanılması gerektiğinin belirtti. Prof. Dr. Akhan, “Türkiye’de temel sorun olarak, bir çok tetkikin özellikle hizmet alımı yapılan hastanelerde usulüne uygun yapılmıyor olmasını gösterdi. Bu çok ciddi bir sorun, BT tetkiki, ortalama 1 saat içerisinde 4-5 hastaya uygulanabilir. 24 saat bir merkezi Çalışma Bakanlığı’nın kurallarına uygun çalıştıracaksanız, çok iyi eğitimli en az 3 ekip çalıştırmanız gerekir. 24 saat mükemmel çalışan bir merkezde, iyi çalıştıracak 3 ekip ile 100-120 kişiye BT tetkiki uygulanabilir. Tek ekip ile 200 tetkik yapılan merkezler var. Bu kadar yüksek rakamlar ile aslında hiç tetkik yapılmamış sayılmalı. Çünkü hiçbir tetkik usulüne uygun değil. Usulüne uygun olmaması hastanın ihtiyacına uygun sonuç çıkmadığını gösterir. Hastadan bir başka hastanede o tetkik tekrarı isteniyor” diye konuştu.

“Radyolog, Günde En Fazla 72 MR Çekebilir”
Bir radyologun, 24 saatte 72 tane MR çekebileceğini dile getiren Prof. Dr. Akhan şunları söyledi: “Radyolojide beklenenin üzerinde tetkik varsa kaliteden ödün veriliyor demektir. Ülkemizde günlük, 180-200 MR tetkiki hizmeti veren merkezler var. Bunun nedeni SUT’ta MR için 70 lira gibi bir para öngörülüyor olmasıdır. İlgili hastane, hizmet alımı yaptığı firma ile döner sermaye üzerinden anlaşıyor. Yani her MR için verilen 70 lirayı cihazı sağlayan firma ile ilgili devlet hastanesi paylaşıyor. Firma da tetkik sayısını arttırıp yüksek kazanç sağlamak için, günde 200 tetkik yapıyor. Daha da kötüsü uygun protokollerle yapılmayan bu tetkikleri hastane ve hastalarla ilgisi olmayan bir hekim rapor yazmak zorunda kalıyor. Bu şekilde örgütlenen bir tetkik sürecinin hastalara yardım etmediğini anlamak zorundayız. Çünkü sağlık hizmeti nitelikli olmak zorundadır.”

7 Mayıs 2010 Cuma

GAZİ MERKEZ LABORATUARI AÇILDI


Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde çeşitli kliniklerdeki laboratuarlar, 'Merkez Laboratuar' adı altında toplandı.

4 bin metre kare alanda tüm laboratuar daha verimli hizmet verilmesi için bir araya toplandığı Merkez Laboratuarın açılışını, Gazi Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Rıza Ayhan, Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Peyami Cinaz ve çok sayıda öğretim üyesi katıldı. Cihazlardan en verimli şekilde yararlanmak amacıyla çeşitli kliniklerdeki laboratuarları bir araya topladıklarını belirten Prof. Dr. Ayhan, laboratuarların aynı zamanda yenilendiğini söyledi. “Ayrı ayrı yerlerdeki laboratuarlar birbirlerinden istifade edemiyordu. Şimdi en yüksek verimi elde etmeyi planlıyoruz” diye konuşan Prof. Dr. Ayhan, Merkez Laboratuarda, immünoloji, çocuk hematoloji, çocuk endokrin, çocuk nefroloji, yetişkin hematoloji, metabolizma ve biyokimya laboratuarlarının hizmet vereceğini belirtti.

Dünya Standartlarında Laboratuar
Metabolizma ve genetik laboratuarlarının referans olma ünvanı taşıdığını dile getiren Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Peyami Cinaz, “Hematoloji alanında yapılacak tüm tetkiklerin yapılma imkanına sahibiz. Dünya standartlarında laboratuar olarak hizmet veriyoruz. Özellikle Kronik Lenfositik Lösemi ve Myelom için FİSH incelemeleri az sayıda yapılan inceleme yapan merkezlerden biriyiz” dedi.


Hücre Ayrıma Teknolojisi
Hücre ayırabilecek teknolojiye sahip olduklarını kaydeden Prof. Dr. Cinaz, “Her hangi bir hücreyi istediğimiz saflıkta ayırabiliyoruz. Bu da bize patolojik hücreleri bulup çoğaltma ve onlar üzerinde araştırma yapma imkanı sağlayacak” diye konuştu. Prof. Dr. Cinaz ayrıca rutin kan tetkiklerinin, ilk 2 saat içerisinde hastalara sonuçlarının verildiğini söyledi.

6 Mayıs 2010 Perşembe

SAĞLIK BAKANLIĞI’NA BAĞLI İLK EL CERRAHİSİ BİRİMİ

Sağlık Bakanlığı bünyesinde ilk kez El Cerrahi Birimi oluşturularak hizmet vermeye başlayan Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi, El Cerrahisi eğitimleri ile hem hastalara hizmet veriyor hem de üst ihtisas yapmanın yolunu açıyor.

Sağlık bakanlığı tarafından el cerrahisi yan dal olarak uzmanlık verileceğini belirten Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Doç. Dr. Metin Akıncı, “Bu uygulama ilk kez Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi El Cerrahisi Birimi’nde gerçekleştirildi. Plastik Cerrahlar ve Ortopedistler üst ihtisas olarak el cerrahisi üzerine uzmanlaşabilecek. Yan dal olarak 2 sene üst ihtisas eğitimi verilecek. Mikrocerrahi ve el cerrahisi üzerine eğitim ve hizmetleri devlet hastanelerinde verilmeli ki hasta mağdur olmasın. Hastanede kliniği açtıklarından bu yana haftada 2 cerrahi günü ile 17-20 arasında vaka sayısına ulaştık” dedi.

El Cerrahisi Eğitimini Kapsayan Cerrahi Alanlar
El cerrahisi eğitiminde yapılacakları Doç. Dr. Akıncı şöyle sıraladı:
Üst (ve Alt Ekstremitenin) Acil Yaralanmalarında; amputasyonlar, kısmi amputasyonlar, tendon-adele, sinir ve damar yaralanmaları, kompartman sendromları, doku defekti (eksikliği) ile birlikteki tüm yaralanma ve açık kırıklar, üst ekstremitenin tüm kırıkları, ateşli silahla yaralanmalar dahildir.
Üst (ve Alt ekstremitenin) Elektif Cerrahisinde; doku nakli gerektiren tüm doku-kemik eksiklikleri, Volkman kontraktürleri, yanık kontraktürleri, tendon-adele, damar ve sinir tamirleri, doğumsal veya sonradan ortaya çıkan felçler için tendon transferleri, Tendon-adele, Damar ve sinir tümörleri, sinir sıkışma sendromları, Dupuytren kontraktürü, tendinitler, Romatizmal el deformiteleri, Konjenital el ve ayak anomalileri, üst ekstremitede kısalık sorunları, kaynamayan kırıklar, el bilek çevresi kemiklerin dolaşım sorunları .
Mikrocerrahi Yöntemler; her tür replantasyon ve revaskülarizasyonlar, 50 yaşından genç hastada kalça osteonkrozunun protez dışı tedavisi (serbest damarlı kemik nakli), üst ve alt ekstremitelerde doku kayıplarında serbest flep, üst ve alt ekstremite amputasyonları, sinir ve damar tamirleri ve greftlemeleri, doğumsal ve travmatik brakial pleksus yaralanmalar, damar ve sinir tümörlerin eksizyon sonrası tamirleri, damar ve sinir çevresindeki tümörlerin eksizyonu, geniş tümöral eksizyon sonrası ekstremite kurtarıcı cerrahi işlemler, bazı konjenital anomalilerin tedavisi, ayaktan parmak nakilleri, Volkmann kontraktürlerinde serbest adele nakilleri.


“Cerrahide Pratik Yapmak Çok Önemli”
Doç. Dr. Akıncı, bugüne kadar Volkmann kontraktürleri için serbest adele nakilleri, üst ekstremite defektlerinde posterior interosseöz ada flepleri, serbest lateral kol flepleri, konjenital radial agenesis ve ayaktan ele parmak nakilleri ile ilgili büyük sayıda operasyonlar yaptığını söyledi. Pratik üzerine yapılan eğitimin çok önemli olduğuna dikkat çeken Doç. Dr. Akıncı şunları söyledi: “İhtisas yapacak olan hekimlere mikroskop eğitimi verilerek mikrocerrahi üzerinde tecrübe kazandırılacak. Fizik tedavi rehabilitasyon birimi ile iletişim içerisinde olarak hastaya ameliyat sonrası fizik tedavi hizmet verilecek. Ayrıca Ortez protez atölyesinde gerekli tedavi anında uygulanabilecek.”


Ayaktan Parmak Nakli
Ayaktan parmak transferi olarak toplam 60 vaka yaptıklarını belirten Prof. Dr. Akıncı şu bilgileri verdi: “Damarlı vaskülerize flepler yapıyoruz. Trafik kazası sonucunda yanık veya ezilme olduğunda flepler yapıyoruz. Serbest flep,uygulaması, bir dokunun yağı ve damarıyla yerleştirildiği yere dikilerek canlandırma işlemi. Serbest fleplerde 300 gibi büyük serilerimiz var. Dünyada en çok ayak parmak nakilleri yapılan Çin, bu anlamda en başarılı replantasyon işleminin yapıldığı yerlerden bir tanesi. Japonya’da ise ayaktan vaskülarize tırnak nakilleri en çok yapılan yerdir.”

Kemik Nakli
Serbest büyük kemik nakilleri yaptıklarını dile getiren Doç. Dr. Akıncı, “Fibulayı (kaval kemiğini) kemik eksikliği olan yerlere damarı ile birlikte yerleştiriyoruz. Büyük defektler için üstünde besleyici damarı ile canlı kemik gerekiyor. Kemiği periyosundan soymadan vakülerize kemik olarak yerleştiriyoruz” dedi.


İnsandan İnsana Kol Nakli
Doç. Dr. Akıncı, “İnsandan insana kol nakli yapılan Christine M Kleinert Institute’ü ziyaret ettim. Dr. Breidenbach’ın yönettiği ekibin arasında bir de Türk var. Dr. Tuna Özyürekoğlu kol naklinde başarılı operasyonlar yapıyor. Burası Dünya’da en fazla kol nakli yapılan merkez olma unvanını da bulunduruyor, eminim yakında Türkiye’de de böyle merkezler oluşacak” diye konuştu.

5 Mayıs 2010 Çarşamba

DÜNYA ASTIM GÜNÜ

Türkiye Solunum Araştırmaları Derneği, ‘Dünya Astım Günü’ dolayısıyla düzenlediği toplantıda ülkemizde yaklaşık 4 milyon kişide astım hastası olduğuna ve kronik hastalığın daha iyi anlaşılmasına dikkat çekti.

Türkiye Solunum Araştırmaları Derneği (TÜSAD)’ nin kuruluşunun 40. yılına da denk gelen 2010 yılı tüm Dünya’da “Akciğer Sağlığı Yılı” ilan edildi. TÜSAD, “2010 Akciğer Sağlığı Yılı” içerisinde, toplumumuzda akciğer sağlığı konusunda farkındalığı artırmak ve bilinçlendirmek amacıyla çalışmalar gerçekleştirecektir. Türkiye Solunum Araştırmaları Derneği (TÜSAD); başta tütün kontrolü olmak üzere, KOAH, astım, akciğer kanseri gibi toplumun önemli bir kısmını etkileyen hastalıkların vurgulanması ve koruyucu önlemlerin, erken tanıya yönelik olanakların etkin uygulanması yönünde yapılacak aktivitelerle, 2010 yılının gelecekteki nesillerin daha sağlıklı akciğerlere sahip olması yönünde önemli bir başlangıç olacağına inanmaktadır.


“Avrupa’da Yıllık Astımla İlgili Harcama 20 Milyar Euro Civarında”
Dünya Sağlık Örgütü (WHO) verilerine göre, astım dünya çapında 300 milyon insanı etkiliyor. Hastalığın en yaygın kronik hastalıklardan birisi olduğunu belirten TÜSAD Başkanı Prof. Dr. Can Öztürk, “Günümüz dünyasında çocukların en önemli sağlık problemlerinden birisi. Astım Avrupa’da 30 milyon insanı etkiliyor ve yaklaşık her 30 kişilik sınıftaki 3-5 çocukta var. Avrupa’da yıllık astımla ilgili harcama 20 milyar Euro civarındayken, iş gücü kaybından kaynaklanan tahmini ekonomik kayıp 10 milyar Euro civarındadır. Astıma halen bir çare bulunmuş değil. Ancak günümüz ilaçları ile krizler önlenebiliyor” şeklinde konuştu.

“Ülkemizde Yaklaşık 4 Milyon Kişide Astım Var”
Prof. Dr. Öztürk, “2010 Dünya Akciğer Sağlığı Yılı Ve Dünya Astım Günü Her yıl Mayıs ayının ilk salı günü, tüm dünyada Dünya Astım Günü etkinlikleri yapılıyor. Toplumun yüzde 5-10’unu etkileyen astım hastalığı, ülkemizde yaklaşık 4 milyon kişide mevcuttur. Dünyada ise yaklaşık 300 milyon astım hastası var. Hastalık her yaşta ortaya çıkabilir ancak çocukluk döneminde daha sık görülüyor. Ancak çocuklarda görülen astım, yetişkinlik dönemine geçişle birlikte yüzde 30-80 oranında düzeliyor” dedi.

“2025 Yılına Kadar 100 Milyon Kişinin Daha Astım Hastası Olması Bekleniyor”
Astıma yol açan nedenler arasında genetik veya çevresel faktörlerinin de olabildiğini dile getiren Prof. Dr. Öztürk şunları söyledi: “Son yıllarda tüm dünyada astım ve alerjik sorunların sıklığı artıyor. Şehirleşme, modern yaşam, kontrolsüz gıdaların tüketimi ve küresel iklim değişikliği nedenleriyle 2025 yılına kadar 100 milyon kişinin daha astım hastası olması bekleniyor. Çevre ve hava kirliliğini oluşturan; sülfür dioksit, nitrojen oksit ve egzoz gazları ile her türlü organik yakıt, ev içi hava kirleticiler, yapı ve mobilya malzemeleri astım ve alerjik sorunları artırıyor. Dünyada astımın yüzde 10’undan mesleki nedenler sorumludur. 300’den fazla faktör mesleki astıma yol açıyor. Her yıl dünyada 250.000 kişi astım nedeniyle ölüyor.Ölümler tıbbi tedavilerin yetersizliği veya tedavideki gecikmelerden kaynaklanıyor.”

“Astım ile KOAH Karıştırılabiliyor”
Ülkemizde önemli bir sorun da, astım hastalarının, yine kronik bir akciğer hastalığı olan ve daha çok sigara içenlerde görülen KOAH (Kronik Akciğer Havayolu Hastalığı) ile karıştırıldığını kaydeden Prof. Dr. Öztürk, “Birçok KOAH’lı hasta hastalığının astım olduğu düşünülüyor. Gelişmiş ülkelerde bile KOAH’lı hastaların sadece yüzde 25-40’ına tanı konulabilmesi, bu konudaki karmaşayı artırmaktadır. Ülkemizde bulunan 3 milyona yakın KOAH’lı hastanın sadece 300-500 bini kendisinde bu hastalığın bulunduğunu biliyor. Halbuki erken tanı konulabilse, bu kişilerde hastalığın ilerlemesini durdurmak mümkün olabilecek” diye konuştu.

2010 Dünya Akciğer Sağlığı Yılı
Astım, KOAH, Akciğer Kanseri, Zatürre, Tüberküloz ve Solunum Yetmezliği gibi akciğer hastalıkları yüzünden, dünyada her yıl on milyonlarca insanın nefes alma ve yaşam mücadelesi verdiğini dile getiren Prof. Dr. Öztürk, “10 milyondan fazla insan da hayatını kaybediyor. Akciğer Hastalıklarının dünya nüfusunu tehdit eden önemli bir sorun olduğuna dikkatleri çekmek için bazı faaliyetler yapılıyor. Akciğer Sağlığı ve Hastalıkları ile ilgili uluslararası kuruluşlar, 2010 yılını ‘Dünya Akciğer Sağlığı’ yılı olarak ilan etti. Bunu ‘Akciğer Sağlığı Nefes almak ve Yaşamak için esastır’ sloganı ile ve ortak bir deklarasyonla duyurdular. Astım, KOAH ve Akciğer Kanseri gibi hastalıklar, özellikle düşük ve orta gelir düzeyindeki ülkelerde büyük sorunlar oluşturuyor ve toplum sağlığı hizmetlerine büyük bir yük getiriyor. Bu hastalıklara bağlı olarak 2025 yılında ölümler; erkeklerde 4.3 kat, kadınlarda 2.8 kat artacak. Diğer taraftan bu hastalıkların hepsini etkileyen önemli bir faktör olan sigara kullanımı, her yıl 1.3 milyonu akciğer kanseri olmak üzere, 5 milyondan fazla insanın ölümüne yol açıyor” dedi.

“Solunum Sistemi Hastalıkları, Ödemelerin Yüzde 10’undan Fazlası”
Ülkemizde; SGK kapsamında; Solunum Sistemi Hastalıklarının tanı ve tedavisi için yapılan ödemelerde, sağlık hizmetlerine yönelik ödemelerin yüzde 10’undan fazlasını oluşturduğunu ifade eden Prof. Dr. Öztürk, kronik solunum hastalıklarının çoğunda, evde bakım organizasyonlarının kurulmasının tedavi maliyetlerini düşürebilecek en etkin uygulamalar olduğunu söyledi. Prof. Dr. Öztürk, evde bakım organizasyonlarının, hastaların daha az hastanede yatışını veya daha erken hastaneden taburcu edilmelerini sağlayabileceğine değinerek, bu durumun tedavi maliyetlerini belirgin olarak düşüreceğini belirtti.


“Astım Tanısı Alan Her Çocuğun Aşı İle Tedavi Edilmesi Son Derecede Yanlıştır”
Türk Pediatri Kurumu Başkanı Prof. Dr. Haluk Çokuğraş şu bilgileri verdi: “Astım çocukluk yaş grubunun en sık rastlanan kronik gidişli solunum yolu hastalığıdır. Ülkemizde yöresel farklılıklar olmakla birlikte, genel olarak çocukların yüzde 8-10 kadarında astım görülüyor. Astım tanısı alan çocukların tedavisinde temel olarak, solunum yoluyla alınabilen bazı ilaçların, gerektiği kadar uzun bir süre kullanılması gerekiyor. Astım tanısı almış olan çocukların sadece çok küçük bir kısmı “aşı” tedavisinden yarar görebilir. Başka bir deyişle, astım tanısı alan her çocuğun aşı ile tedavi edilmesi son derecede yanlıştır. İyi tedavi edilen ve hekim ile anne-baba arasında iyi bir uyum sağlanan çocukların büyük bölümünde, tedaviler ile çok iyi sonuçlar alınmakta, çocuklar yaşamlarını sorunsuz sürdürebilmektedirler.”


“Küresel İklim Değişikliği Astım Hastalığının Sıklığını Ve Ciddiyetini Olumsuz Etkileyebilir”
TÜSAD- Astım ve Alerji çalışma Grubu’ndan Prof. Dr. Bülent Tutluoğlu toplantıda şunları söyledi: “Küresel İklim Değişikliğinin yaratacağı diğer sağlık problemlerinin yanı sıra astım hastalığının hem rastlanma sıklığını hem de ciddiyetini olumsuz olarak etkilemesi bekleniyor. Küresel iklim değişikliği sonucu polen mevsiminin erken başladığı, uzun sürdüğü, polenlerin alerjenik potansiyellerinin artarak daha çok ve ciddi alerjiye yol açtığı biliyoruz. Artan ısı ile polenlerin artışı arasında da paralellik olduğu da gözlemlenmiştir. Polen alerjisi olan astımlıların zorunlu olmadıkça polen döneminde dışarı çıkmaması önerilmektedir. Ne yazık ki bu konuda hastalara yardımcı olabilecek detaylı günlük polen seviyeleri bildirim sisteminden yoksunuz. Ayrıca küresel ısınma ile birlikte artan ozon seviyeleri de astımlılar açısından risk teşkil etmektedir. Ozon yüksek konsantrasyonlarda, astımda hava yollarında var olan aşırı duyarlılığı körüklemekte, havayollarının çok kolay ve abartılı bir şekilde kasılmasına neden olmaktadır. Havayollarında oluşan aşırı duyarlılık sonucunda hastalarda ağır parfüm, yemek vs. kokuları, sigara dumanına maruziyet sonrası veya gülerken, konuşurken ortaya çıkan öksürük ve nefes darlığı atakları görülebilir. Küresel iklim değişikliğinin getireceği bir diğer sonuç hava kirliliğinde artıştır. Hava kirliliğinin en büyük kaynağı trafiktir. Hem artan nüfus sonucu şehirlerde artan trafik hem de iklim değişikliği nedeniyle hava kirletici unsurların etkisinin daha fazla hissedilir oluşu astımlıların kontrolünü güçleştirebilir. Astımlıların mümkün olduğunca hava kirliliğinin fazla hissedildiği şehir merkezlerinden, otoyol yakınlarından uzak ortamlarda yaşaması önerilir. Ne yazık ki ülkemizde astımlılar açısından yaşanabilecek en kötü yer olan İstanbul’un nüfusu her geçen gün artış göstermektedir. İstanbul’un astım hastalarına olumsuz etki göstermesinde hava ve çevre kirliliğinin yanı sıra havasının rutubetli olmasının da çok önemli rolü vardır. Birçok astımlı hasta memleketlerine gittiklerinde şikayetlerinin tama yakın geçtiğini dönüşte İstanbul il sınırlarına girdikten kısa bir süre sonra şikayetlerinin yeniden başladığını ifade etmektedirler.”

4 Mayıs 2010 Salı

ÜÇÜNCÜ ANKARA TIP BİYOKİMYA GÜNÜ

Bu yıl üçüncüsü gerçekleştirilen Ankara Tıp Biyokimya Günü’nde uzmanlık dernekleri bir araya gelerek faaliyet alanları ve çalışmalarını aktardılar.

Geleneksel hale gelen Ankara Tıp Biyokimya Günü’nün bu yıl 3.’sü, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Morfoloji Binası’nda gerçekleştirildi. Toplantıya Klinik Biyokimya Uzmanları Derneği, Moleküler Tıp Derneği, Türk Biyokimya Derneği, Türk Hematoloji Derneği, Türk Kanser Araştırma ve Savaş Kurumu Derneği başkan ve temsilcilerinin yanı sıra çeşitli üniversiteler ile eğitim araştırma hastanesi öğretim üyeleri ve klinik şefleri konuşmacı olarak katıldı. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. İlker Ökten ve Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Biyokimya Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Kadirhan Sunguroğlu toplantının açılış konuşmasını yaptı.

Dernek Başkanları Faaliyetlerini Anlattı
“Derneklerimiz” adı altında gerçekleştirilen panelde dernek başkanları faaliyet alanları ve çalışmaları hakkında bilgi verdi. Klinik Biyokimya Uzmanları Derneği Başkanı Prof. Dr. Necip İlhan, Moleküler Tıp Derneği Başkanı Prof. Dr. Turgay İsbir, Türk Biyokimya Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Doç. Dr. Doğan Yücel, Türk Hematoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Muhit Özcan ve Türk Kanser Araştırma ve Savaş Kurumu Derneği Başkanı Prof. Dr. Tezer Kutluk katıldı.


Laboratuvar Yönetimi
Başkanlıklarını Prof. Dr. Levent Karaca ve Prof. Dr. Serenay Elgün’ün yaptığı ilk oturumda konuşmacı olarak kürsüye gelen Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi Klinik Biyokimya Laboratuvar Şefi Doç. Dr. Metin Yıldırımkaya, “Laboratuvar Yönetimi” konulu bir sunum yaptı. Doç Dr. Yıldırımkaya sunumunda iyi bir laboratuvar yöneticisinin sahip olması gereken vasıfları anlatarak, iyi bir laboratuvar yöneticisinin stratejik plan yapma ve bu plan doğrultusunda belirlenen hedefe tutkuyla odaklanması gerektiğini ifade etti.
Doç. Dr. Yıldırımkaya “Yönetici şirketin hedeflerine ulaşabilmesi için çalışma arkadaşlarını tek bir vücut haline getirebilecek yeteneğe ve özelliğe sahip olmalıdır. Konusunda uzman olan ve personelinin eğitimine, gelişmesine önem vererek onların başarmalarına yürekten destek veren yöneticilerin bulunduğu kuruluşlar büyümektedir. Değişime açık, eleştirici olmaktan kaçınan, pozitif bir çalışma ortamı sağlayan, şaşılacak derecede personeline ve hizmet verdiği kişi ve kurumlara karşı yardım sever olan yöneticiler şirketlerini zirveye çıkarmaktadırlar” diye konuştu.
Laboratuvar yöneticisinin, laboratuvar için gerekli olan tüm düzenleyici ruhsat, sertifikasyon, akreditasyon ve denetim yapılandırmalarının düzenli bir şekilde temininden ve devamından sorumlu olduğunu ifade eden Yıldırımkaya “Bunun için yetkili birimler sağlık ve laboratuvar alanında aldığı yeni kararları yakından izlemelidir. Akreditasyon için gerekli donanım ve bilgiye sahip olarak personeli bu konuda yönlendirici olmalıdır. Laboratuvarın uyması gereken tüm yasal düzenlemelerin yerine getirilmesini sağlamalıdır” dedi.


“Biyokimya Acil Laboratuvarları Farklıdır”
“Biyokimya acil laboratuvarları farklıdır” başlıklı konuşmasında Gülhane Askeri Tıp Akademisi Tıbbi Biyokimya Anabilim Dalı öğretim üyesi Doç. Dr. Erdinç Çakır, şunlara dikkat çekti: “Acil servislerdeki laboratuvarlar hastalara en hızlı ve doğru şekilde sonuç verebilmek için kurulmuşlardır. Bu amaca ulaşmak içinde bu laboratuvarlarda en az ve en kısa sürede acil servise başvuran hastalar arasından acil olarak kabul edilen kişilerin tanısı ve tedavilerinin erken dönemdeki takibinde yol gösterecek testlerin seçilmesi çok önemlidir. Laboratuvarda çalışılan test sayısı arttıkça sonuç verme süresi de uzamakta ve ivedi tanı konarak müdahale yapılması gecikmektedir. Bu da hayati öneme haiz durumlarda geç kalmalara sebebiyet vermektedir. Acil servis biyokimya laboratuvarında yapılacak tüm testlerin amacı klinik belirsizliği azaltmak olmalıdır. Bu klinik belirsizliği azaltmanın derecesi; test karakteristiklerine ve klinik duruma göre değişkenlik gösterir”



“Acil Hastalarında Neyin Olmadığı da Belirlenmeli”
Acil servis laboratuarlarında, normal poliklinik hastalarından farklı olarak ne olduğunun yanında ne olmadığının da belirlenmesinin önemini vurgulayan Doç. Dr. Çakır, “Dolayısıyla acil hastalarda test paneli iki yönlü olmaktadır. Bu da test seçimlerini etkilemektedir. Normal poliklinik hizmetlerinde; hastalar ve testler bekleyebilir, ertelenebilir veya günler hatta haftalar sonra sonuç verilebilir. Acil hizmetlerinde ise ne hasta bekler, ne de test bekler; ne ertelenebilir, ne de geciktirilebilir. Acil hizmetlerinde test seçimlerini etkileyen pratikteki gerçekler ise çok farklıdır: Başı kalabalık nöbetçi doktor, yorgun nöbetçi doktor, huysuz, hırçın veya tehlikeli hasta veya yakınları, adli sorun olabilecek durumlar ve sosyal endikasyonlar gibi bilimsel temellere dayanmayan ve teorik olarak da uygun olmayan bir takım faktörler acil istenen testleri etkilemektedir. Bu gibi durumlar acil laboratuvarların iş yükünü arttırmanın yanında maliyetleri de yükseltmektedir ancak, kaçınılmaz durumlardır” dedi.
Toplantıda Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, Spor Hekimliği Anabilim Dalı öğretim üyesi Doç. Dr. Bülent İlkay, “Fiziksel aktivite ve sağlık” başlıklı konuşmasını yaptı.


Kolinesteraz İnhibitörleri ve Alzheimer Hastalığı
Toplantının ikinci bölümünde Marmara Ünv. Tıp Fak. Biyokimya Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Nesrin Kartal Özer, “Hiperkolesterolemi ile oluşan aterosklerozda rol alan sinyal ileti molekülleri” başlıklı konuşmasını yaptı. “Bitkisel kaynaklı kolinesteraz inhibitörleri” ile ilgili konuşma yapan Gazi Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Farmakognozi Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. İlkay Erdoğan Orhan, “Kolinesterazlar, asetilkolin adlı nöromediyatörün asetik asit ve kolin’e hidroliz olmasını sağlayan enzim ailesi olup, “asetilkolinesteraz” (AChE) ve “bütirilkolinesteraz” (BChE) olmak üzere başlıca iki tipi mevcuttur. AChE enziminin inhibisyonu myastenia gravis, glokom, paraziter hastalıklar gibi pek çok hastalığa karşı tedavi stratejisi olarak kullanılmaktadır. AChE inhibisyonu, insektisit ilaçlar, sinir gazları ve antihelmentiklerin de etki mekanizmalarında yer almaktadır. Ancak, en popüler ve yaygın kullanılışı demansın en yaygın görülen tipi olan Alzheimer hastalığına (AH) karşıdır. AH, progresif yapıda bir nörodejeneratif hastalık olup, son yıllarda özellikle gelişmiş toplumlarda insidansı hızla yükselen ve dünyada ölüm sebepleri arasında 4. sıraya yükselmiş bir hastalıktır. Ancak, bu hastalık karşısında günümüzde ancak semptomatik tedavi mümkün olup, hastalığı durduracak veya geri çevirecek bir tedavi mevcut değildir. Şu anda, hastalığın tedavisinde en yaygın kullanılan ilaç sınıfı, AChE inhibitörleri olup, bunlar arasında sentetik ve bitkisel kökenli olan bileşikler bulunmaktadır. Tedavide ilk kullanılan AChE inhibitörü fizostigmin olup, bitkisel kökenli bir bileşiktir. Şu anda klinikte kullanılmamasına rağmen, daha sonraki kuşak kolinesteraz inhibitörlerine yapısal model teşkil etmesi açısından önemlidir. Daha sonra sentetik kökenli takrin, rivastigmin, donepezil gibi AChE inhibitörlerinden sonra tedaviye sunulan galantamin yine bitkisel kökenli bir bileşik olup, ilaç haline gelmiştir. Şu anda en son ve etkili AChE inhibitörü olarak, çok yakında ilaç haline gelmesi beklenen Huperzin A adlı bitkisel kökenli bileşik keşfedilmiştir” diye konuştu.

Farklı Sunumlar Yapıldı
İstanbul Ünv. Veteriner Fak. Zootekni Anabilim Dalı araştırma görevlisi Elif İlkay Taşkın Deney hayvanlarında kanser oluşturma modelleri, Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Biyokimya Laboratuvar Şefi Prof. Dr. Özcan Erel, “Oksidan ve antioksidan düzenin ölçümünde yeni kolay uygulanabilir testler ve açık araştırma alanları”, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Fizyopatoloji Bilim Dalı öğretim üyesi Doç. Dr. Nuray Yazıhan, “Apopitozis ve sitotoksisite testleri” ve Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Hematoloji Bilim Dalı uzmanlarından Dr. Klara Dalva Akan, “Akan hücre ölçeri uygulama alanları” konularında birer sunum yaptılar.

3 Mayıs 2010 Pazartesi

AMNİYOSENTEZ TARİH Mİ OLUYOR?

Yeni geliştirilen bir kan testi ile amniyon sıvından örnek alınarak yapılan “Amniyosentez” rafa kalkacak gibi görünüyor. Bununla ilgili ilk çalışma sonuçları Amerika ve İtalya’dan geliyor.

“Anne adayının karnından iğneyle su alma yöntemi” olarak açıklanabilecek amniyosentezde, yüzde 0.5-1 arasında bebeğin kaybedilmesi riskinin var olması anne adaylarını ve hekimleri tedirgin ediyor. İşte bu riski en aza indirecek ya da tamamen ortadan kaldıracak yeni yöntem arayışlarına bir yanıt, İtalyan bilim adamlarından geldi. Doğacak bebekte kromozom anomalisi olup olmadığını anlamak için önerilen ancak düşük yapma tehlikesini de artıran iğneli girişimsel yöntemler amniyosentez (karından su alma) ya da CVS’ye (kordon kanından örnek alma) alternatif olabilecek bir kan testi geliştiriliyor. Bilim adamları basit bir kan almanın ardından uygulanabilecek kapsamlı testle bebeğin kromozom anomalilerinin tespiti için uzun süredir çalışıyordu. İngiltere, ABD ve İtalya’da sürdürülen çalışmalar nihayet sonuç vermeye başladı.

“11 -16 Hafta Arasında, Eksik Kromozomlar ve Bebeğin Cinsiyeti Belli Olacak”
İtalya’nın Perugia Üniversitesi’nde hasta kontrollerine başlayan bilim adamları anne kanında buldukları bebeğin DNA’sını kültürde çoğaltarak anomali tespiti yapabildiklerini açıkladılar. Jinekoloji ve Obstetrik Uzmanı İtalyan Prof. Dr. Gian Carlo Di Renzo kan testini rutin uygulama kapsamına aldıklarını 6 ay içinde de İtalya çapında yaygın kullanılacağını söylüyor. Geliştirdikleri FISH yöntemiyle kültürde anne kanında belirledikleri bebeğin hücrelerini sağlıklı bir şekilde çoğalmasını sağladıklarını da belirten Prof. Dr. Di Renzo, "Artık 11 ile 16 haftalar arasında bu yöntemle, eksik kromozomlar ve bebeğin cinsiyeti belli olacak. Ayrıca Down sendromu gibi rahatsızlıkların da içinde yer aldığı Trizomi 13, 18 ve 21 de belirlenecek. Artık girişimsel yöntemlere ihtiyaç duymadan bazı hastalıkların tanısı anne karnında tespit edilebilecek” dedi.

Yeni Yöntem Birkaç Yıl Sonra Ülkemize Gelecek
Düşük riskini ortadan kaldıran bebeğin DNA'sına bakılarak cinsiyetinden anomalilere kadar birçok konuda bilgi verebilen sistemin Türkiye'ye gelmesi ise birkaç yıl sürecek. Bu yeni yöntem ve kromozom anomalileri ile ilgili sorularımızı Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği Genel Sekreteri Prof. Dr. S. Cansun Demir yanıtladı.

Amniyosentez nedir?
Amniosentez bir prenatal tanı yöntemidir. Yani hamile kadından, amniotik sıvının (halk arasında baş suyu diye tabir edilir) ince bir iğne eşliğinde alınan sıvıdan, fetusa ait bazı özelliklerin (kromozom tayini, Akdeniz anemisi varlığı, bazı genetik hastalıkların) teşhisi mümkün olur.

Amniyon sıvısı ne işe yarar, miktarı ve içeriği her anne adayında farklı mı, bunu etkileyen ve belirleyen faktörler neler?
Amnion sıvısı, fetusunda içinde geliştiği, yüzdüğü bir sıvıdır. Fetusu dışarıdan gelecek darbelerden korur, fetus bu suyu yutar, barsakları çalışır ve amniotik sıvının en önemli kaynağı fetusun idrarıdır. Amniotik sıvının miktarı her gebede değişiktir. Amniotik sıvı annede şeker hastalığının olması, bebeğin bel kemiğinin açık olması (nöral tüp defekti), yutak borusunun olmaması (özofagus atrezisi) gibi nedenlerle artar. Uzun süredir devam eden fetusun sıkıntısının olması, fetusun böbreklerinin olmaması gibi nedenlerle ise amniotik sıvı azalır.

Amniyosentez nasıl uygulanır?
Amniosentez, ultrasonografi eşliğinde, mümkün olduğunca plasentanın olmadığı bölgeden girilerek amniotik sıvının alınmasıdır.

Amniyosentez hamileliğin kaçıncı haftalarında yapılır? Yapılma zamanı ya da koşulları test sonucunu etkiler mi, ne kadar güvenilir bir test?
Amniyosentez en sık gebeliğin 16-20. haftaları arasında yapılır. Ama 11-15 hafta aralarında yapılan erken amniosentez işlemi vardır. 16-20. Haftalarda yapılan amniosentezin en sık sebebi fetusun kromozom analizinin yapılmasıdır. Ayrıca gebeliğin 36.-37. haftasında fetusun erken doğurtulması gerekirse (diabet gibi nedenlerle), fetusun akciğerlerinin gelişip gelişmediğini anlamak için yine amniosentez yapıp akciğer matüritesine bakılır.

Kimler için Amniyosentez önerilir?
İlk trimesterde yapılan Down sendromu tarama testinde (ikili tarama testi) veya ikinci trimesterde yapılan (üçlü veya dörtlü testte) Down sendromu için artmış riski olan anne adaylarına, daha önceki gebeliklerinde Down sendromu gibi kromozom anomalili fetus doğuran kadınlara, ailesinde genetik hastalığı olanlara ( Akdeniz anemisi,orak hücre anemisi, müsküler distrofi), 35 yaşını geçen anne adaylarına, takip ultrasonografisinde anomali saptananlara (beyinde ventrikülomegali, böbreklerde hidronefroz gibi) amniosentez önerilir.

Amniyosentez ile Down Sendromu dışında başka ne tür anomaliler tespit edilebilir?
Tüm kromozom anomalileri, tek gen defektleri (Akdeniz anemisi, orak hücre anemisi) gibi saptanır.

Amniyosentez uygulaması sonucu bebeği kaybetme tehlikesi ya da başka riskler söz konusu mu?
Amniosentez deneyimli ellerde yapılıyorsa (yılda 100’den fazla amniosentez yapan kişiler), fetusun kaybedilme riski daha düşüktür, yaklaşık 200 gebelikte 1. Aksi takdirde yüzde 1 gebelik kaybı riski söz konusudur.

Sözü edilen kan testi gerçekten amniyosenteze alternatif olabilecek mi?
Bu test amniosenteze alternatif olabilir ama zaman gerekmektedir. Şu an bazı kısıtlamaları vardır. Dişi fetuslarda hata riski daha yüksektir ya da fetusun annenin mutasyonunu taşıması gibi.

Türkiye’de bu konuda yapılan ya da yürütülen bir çalışma var mı?
Çukurova Üniversitesinde Biyokimya Anabilim dalında Prof. Dr.Abdullah Tuli’nin yürüttüğü çalışma vardır. Burada özellikle erkek fetuslarda, anne ve babanın mutasyonları biliniyorsa erkek fetuslarda, Akdeniz anemisi taşıyıcılığı olup olmadığı saptanmaktadır. Bu şekilde tanı konulmuş olgular vardır. Rh uyuşmazlığında kan grubunun saptanması ve preeklampsi (gebelik zehirlenmesi) için de deneylere başlanmıştır.

2 Mayıs 2010 Pazar

AKROMEGALİ, HASTALARIN YAŞAM KALİTESİNİ AZALTIYOR

Akromegali belirtileri kolayca gözden kaçabiliyor. Akromegali hastalığının bilinirliğini arttırmak ve erken önlem alınmasını sağlamak amacı ile, Sağlık Bakanlığı Temel Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü tarafından da onaylanan 15 Nisan Akromegali Günü’nde her yıl çeşitli etkinlikler organize ediliyor.

Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Kültür Merkezi’nde gerçekleştirilen basın toplantısında konuşan Hacettepe Üniversitesi Endokrinoloji ve Metabolizma Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Tomris Erbaş ve Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji ve Metabolizma Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. H. Sebile Dökmetaş konu hakkında bilgi verdi. Akromegali hastalığının bilinirliğini arttırmak ve erken önlem alınmasını sağlamak amacı ile Sağlık Bakanlığı Temel Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü tarafından da onaylanan “15 Nisan Ulusal Akromegali Günü”nün 2. yıl etkinlikleri çerçevesinde farklı illerde hasta ve hekim toplantıları gerçekleştirildi.

“Semptomların Başlaması İle Tanı Arasında Geçen Süre 8-12 Yıla Kadar Uzayabiliyor”
Akromegali’nin, büyüme hormonunun aşırı üretilmesi sonucu ortaya çıkan kronik, kontrolsüz büyüme hastalığı olduğunu belirten Prof. Dr. Erbaş, “Akromegali hastalığı erkek ve kadınları eşit oranda etkiler. Hastaların ortalama tanı yaşı genellikle 40 ile 50 arasında değişir. Akromegali görülme sıklığı her milyon kişiye, 40-60 hasta olarak bildiriliyor. Her yıl gelişen yeni vaka sayısı ise milyonda 3-4’tür. Hastalar genellikle geç tanı alıyor, semptomların başlaması ile tanı arasında geçen süre 8-12 yıla kadar uzayabiliyor” dedi.

“Bası Semptomları Başağrısına, Görmede Azalmaya ve Kafa Sinirlerinde Felçlere Neden Olabilir”
Akromegaliye, hastaların yüzde 98’inde görülen büyüme hormonu salgılayan hipofiz adenomlarının neden olduğunu belirten Prof. Dr. Erbaş, “Akromegaliye neden olan hipofiz adenomlarının, yüzde 80-85’i bir santimetreden büyük, yüzde 15-20’si ise bir santimetreden küçüktür. Kemik büyüme hatları kapandıktan sonra oluşan, büyüme hormonu salgılayan adenomlar akromegali kliniğine yol açar ve ekstremitelerde büyüme ile yüzde kabalaşmaya neden olur. GH salgılayan adenomlar çocuklarda ve gençlerde kemik büyüme hatları kapanmadan önce gelişirse devlik tablosu oluşur. Akromegalik hastaların yaklaşık yüzde 60’ı kalp hastalıklarından ve yüzde 25’i solunum sistemi hastalıklarından kaybediliyor. Akromegalik hastalarda, tedavi ile büyüme hormonu kontrol edildiğinde ölüm oranları azalıyor. Adenomun oluştuğu bası semptomları başağrısına, görmede azalmaya ve kafa sinirlerinde felçlere neden olabiliyor. Büyük adenomların oluşturduğu lokal baskı, diğer hipofiz hormonların salgılanmasında azalmaya yol açarak hormon eksikliği oluşturur” diye konuştu.

Hekimler Tanı Koyarken Nelere Dikkat Etmeli ?
Hekimlerin hastalarda Akromegali teşhisi koyarken ‘el ve ayaktaki büyüme ile yumuşak doku şişliği, ayakkabı ve yüzük numarasında artışının olup olmadığını’ sormaları gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Erbaş teşhiste şunlara dikkat edilmesi gerektiğini söyledi:“Hastalık burunda ve dilde büyüme ile birlikte çenenin öne doğru çıkması ve alın kemiklerindeki büyüme, yüzde kabalaşmaya yol açıyor. Akromegalik hastaların yüzde 60-70’inde eklem ağrıları görülür. Karpal tünel sendromu yüzde 20-30’unda, aşırı terleme, ciltte yağlanma, kalınlaşma cilt bulgularının yanı sıra bu hastalık ile birlikte şeker hastalığı yaklaşık hastaların yüzde 20-40’ında görülüyor. Hastaların yüzde 60’ında hipertansiyon gelişiyor. Kalp yetmezliği hastalığın ileri dönemlerinde görülüyor. Dil büyümesi, burun polipleri, bademciklerdeki büyüme solunum fonksiyonlarını etkiler. Bu hastaların yüzde 60-70’inde uyku apnesi gelişerek, horlama ile birlikte seyreder. Akromegalik hastalarda kalın barsak polipi görülme sıklığı artmakta ve hastaların yarısında gelişmektedir. Akromegalik hastalarda noduler guatr görülme sıklığı yüzde 30-90 gibi yüksek oranda bildiriliyor. Akromegalik hastaların yaklaşık yüzde 3-6’sında tiroid kanseri gelişiyor. Akromegali hastalarında tiroid hastalıkları, özellikle noduler guatr sık olarak görülür. ”

“Büyüme Hormonu ve IGF-1 Testleri ile Tanı Konulur”
Hastaların şikayetleri ve muayene bulguları sonrasında akromegali’den şüphelenildiği zaman yapılması gereken tetkikleri Prof. Dr. Erbaş şöyle sıraladı: “Hastanın büyüme hormonu ve insülin benzeri büyüme faktörü’nün (IGF-1) ölçülmesi gerekir. Şeker yükleme testi yapılarak, kan şekeri ve büyüme hormon değerlerinin yarım saat ara ile beş kez ölçülmesi tanı için çok değerlidir. Büyüme hormon haricindeki diğer hipofiz bez hormonları ve prolaktin düzeyi’de değerlendirilir. Akromegali tanısında şeker yükleme testi yapılarak, klinik bulgular akromegaliyi desteklediği zaman hipofiz görüntülemesi için MR yapılır. Hastalara cerrahi tedavi, ilaç tedavisi ve ışın tedavisi uygulanır. Ameliyat tedavisinden sonra hastaların büyük çoğunluğuna ilaç tedavisi uygulanması gerekir.”

“Büyüme Hormonunun Ergenlik Öncesi Aşırı Salgılanmasında Jigantizm Görülür”
Hipofiz bezinin aşırı büyüme hormonu salgılaması sonucunda oluşan Akromegali hastalığının ergenlik öncesinde ortaya çıkışının oldukça nadir görüldüğünü söyleyen Prof. Dr. Dökmetaş , “Bu durumda hastalığa ‘jigantizm’ (devlik) ismi verilir. Hastalığa neden olan büyüme hormonu, beynin alt kısmında, gözlerin hemen arkasında yerleşmiş olan hipofiz bezinden salgılanır. Büyüme hormonu, çocuklarda kemik ve yumuşak doku büyümesini uyarırken, erişkinlerde metabolizmayı kontrol eder. Vakaların çoğunda büyüme hormonunun aşırı üretilmesine sebep olan iyi huylu (benign) bir hipofiz tümörüdür.” dedi.

“Tedavide Yumuşak Doku Şişlikleri Geriliyor”
Toplantıda bir basın mensubunun “Tedavi sonrasında nasıl sonuçlar alınıyor ve yumuşak doku değişiklikleri duraksıyor mu?” sorusuna Prof. Dr. Erbaş şu yanıtı verdi: “Elbette duraksıyor, özellikle yumuşak dokularda görülüyor. Kemik değişiklikleri daha kalıcı olduğu için onlar çok geriye dönmeyebiliyor ama yumuşak doku şişlikleri geriliyor.”

Akromegali’de İlaç Tedavisi Nasıl Etkiliyor?
“Kullanılan ilaçlar hangi sistem üzerinden çalışıyor, nasıl etki gösteriyor?” sorusuna ise Prof. Dr. Erbaş şunları söyledi: “Farklı ilaçlar var. Somatostatin Analogları türündeki ilaçlar var ki uzun zamandır kullanıyoruz. Mesela; oktreotid. Hipofizden büyüme hormon salgısını engelliyor diyebiliriz. Hastanın vücudundaki büyüme hormon miktarı azalıyor. Dolayısıyla büyüme hormon salgısının oluşturduğu bu IGF-1 salgısı da azalıyor. Hastalar bu ilacı alıyorlar, eller küçülüyor, horlamaları azalıyor, aşırı terlemeleri azalıyor, kalp yetmezliği varsa daha kolay tedavi edilir hale geliyor. Eğer insülin kullanıyorsa, insülin kullanımı kesiliyor. Tedavi de ilaçlara veya sadece diyete dönülüyor. Bu tür iyilik hali ilaçla temin ediliyor ve adenomun küçülmesini de kısmen sağlıyor. Yani bu hastalık ömür boyu sürüyor ve ömür boyu da tedavi ediliyor.”

1 Mayıs 2010 Cumartesi

8. JİNEKOLOJİ VE OBSTETRİK KONGRESİ 18 MAYIS'TA BAŞLIYOR

Antalya'da bu yıl 18 Mayıs'ta Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği tarafından 8'cisi düzenlenecek olan Jinekoloji ve Obstetrik Kongresi'nde, "Anne ölümlerinin engellenmesi" tartışılacak.

Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği'nce bu yıl 8'incisi düzenlenen kongre 18-23 Mayıs tarihlerinde Belek Su Sesi Otel'de gerçekleşecek. 2 binin üzerinde kadın hastalıkları ve doğum uzmanının katılacağı kongrede bilimsel program gündemi bir hayli yoğun. Tam dört gün boyunca aynı anda 4 salonda kadın hastalıkları ve doğum ile ilgili en son gelişmeler tartışılacak.

Sezaryen uygulamalarında karar kime ait olmalı, gebelikte karşılaşılan hastalıklar ve doğru tedavi yaklaşımı, Ürojinekoloji, Jinekolojide 3D Ultrasonografinin Rolü, İnfertilitede Genetik ve Hücre Tedavileri, Tekrarlayan Gebelik Kayıplarında Genetik ve İmmünolojik Faktörler, Endometriyozise Bağlı İnfertilite, Endometriyum Kanserli Hastalarda IVF, Pelvik ağrıların değerlendirilmesinde güncel yaklaşımlar gibi başlıklar kongrede ele alınacak konulardan bazıları.

Yeni Tüp Bebek Yönetmeliği'nin Getirdiği 35 Yaş Altı Anne Adayına Tek Embriyo Transferi Ne Kadar Gerçekçi?
Öte yandan Sağlık Bakanlığı'nca uygulamaya konulan, "Yeni Tüp Bebek Yönetmeliği'nin getirdiği 35 yaş altı anne adayına tek embriyo transferi ne kadar gerçekçi? Tam gün uygulaması neler getirir" gibi sağlık politikalarına yönelik oturumlar da dikkat çekiyor.
Kongrede dikkat çeken önemli bir unsur da dört gün boyunca yapılacak olan "Mesleğin Ustaları" adlı özel oturumlar. Bu oturumlarda Prof. Dr. Bülent Tıraş İnfertilite, Prof. Dr. İsmail Mete İtil Kozmetik Genital Cerrahi, Prof. Dr. Cansun Demir Makat Doğumlarda sezaryen uygulaması, Prof. Dr. Ali Ayhan ise Ailesel Over Kanser Sendromları konularındaki deneyim ve birikimlerini meslektaşları ile paylaşacak.

Yabancı 23 Bilim Adamı Katılacak
Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği Başkanı Prof. Dr. İsmail Mete İtil, 8'inci Ulusal Jinekoloji Kongresinin çok zengin bilimsel içerikle hazırlandığını belirterek, kendi alanında söz sahibi Türk bilim adamlarının yanı sıra İngiltere, Amerika Birleşik Devletleri (ABD), Mısır, Tunus, Pakistan, İtalya, Yunanistan, Portekiz, İspanya, Avustralya, Almanya ve Danimarka'dan yabancı 23 bilim adamının da kongrede konuşmacı olarak yer aldığını bildirdi.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...