30 Mayıs 2013 Perşembe

“SARI SİYAH”I DOKTOR YÖNETTİ

Tarih tutkusunu mesleğinden elde ettiği birikim ile beyaz perdeye aktaran Op. Dr. Levent Akçay, 7 Haziran’da gösterime girecek olan “Sarı Siyah” filminin tarihimizden bir kesiti işlediğini ve herkesin geçmişini bilmesi gerektiğini söyledi.
Uzun yıllar mesleğine olan sevgisini, tarih tutkusu ile birleştiren Op. Dr. Levent Akçay, 1915 gençliğinin vatanları uğruna geleceklerini feda ettikleri gerçek bir hikayeyi anlatıyor. Uzmanlık alanında yurt içi ve yurt dışı tıbbi video ödülleri alan Akçay, “Bu hikayenin bilinmesiyle günümüz gençlerinin geçmişteki gençleri sorgulamasını ve örnek almasını sağlayacaktır. 7 Haziran da vizyona girecek. Öğrenciler ve aileleri filmi izlediğinde kendilerinin geçmişe göre çok daha şanslı olduklarını görecek ve atalarının cesaretinden çıkarımlar yaparak maneviyatlarını yükselteceklerdir.

Sarı Siyah
Yıl 1915. Osmanlı devleti dört bir cephede savaşmaktadır. Trablusgarp ve Balkan savaşının ardından Sarıkamış faciası yeni yaşanmış ama İngiliz-Fransız donanması da Çanakkale boğazına dayanmıştır. Sultan Reşat cihad çağrısı yapmıştır. Hasan, Çanakkale cephesinde arkadaşı Nedim’i şehit verir. Bu savaştan kendisi de ağır yaralı olarak çıkar. Ege’ye kendi Kasabası’na döner. Hasan’ı kasabasında annesi ve Kardeşi Mehmet beklemektedir. Mehmet, vatansever, savaşa inanan, genç bir çocuktur. Hasan ise artık savaş karşıtı bir gazidir. Bu nedenle kardeşi Mehmet’i İstanbul’a dönemin İstanbul Sultanisi mektebine yazdırır. Ancak bir sorun vardır. Harp ilan edilmiştir.1915 Nisan ve Mayıs ayında Arıburnu’nda verilen ciddi kayıplar neticesinde Enver Paşa, Beyazı t meydanında ateşli bir miting yapar. Çanakkale’de savaşmak için yanıp tutuşan gönüllü 50 İstanbul Sultanisi öğrencisini bu miting alevlendirmeye yeter. 2. Tümene katılırlar. Okul müdürü Hüseyin Nazım Bey, her okulda olduğu gibi okulun bir kısmını hastaneye dönüştürerek duvarlarını sarıya boyatır. Durumu haber alan Hasan cephe cephe kardeşini aramaya başlar.
Hobi olarak başlayan yönetmenliğin beyaz perdeye uzanan yolculuğunu Akçay, Med-Index Yayın Yönetmeni Esra Öz’e anlattı.

Kısaca kendinizi tanıtır mısınız?
Göz hastalıkları uzmanıyım. Aslında yoğun olarak cerrahi yapan ve faal olarak çalışan bir hekimim. Yıllarca kendimi Türkiye’de yapılmayan ameliyatları yapmak için eğittim ve programladım. Bunda da başarılı oldum diyebilirim. Uzmanlık alanımda birkaç yurt içi ve yurt dışı ödülüm var. Bunların çoğunluğunu tıbbi video ödülleri oluşturuyor. Kısacası çekim, montaj ve dublaj işlerinin içindeydim diyebilirim.

Ne kadar süredir yönetmenlik yapıyorsunuz? Bu sizin ilk filminiz mi?
Yönetmenliğim 2012 yılında Sarı Siyah filmiyle başladı. Benim ilk filmim. Yıllarca bu filmi yapmayı hayal etmiştim. Uzun yıllardır filmin sahneleri, müzikleri gözümün önünde canlanıyordu. Senaryomu beyaz perdeye taşıyabilecek yapımcılar aradım ama kimse destek olmadı. Bu filmi çekmek içimde dayanılmaz bir duygu haline geldi ve en sonunda kendi yapım şirketimi kurarak filmi çektim.

Neden Sarı Siyah? Vermek istediğiniz mesaj nedir? 
Sarı Siyah, 1915 gençliğinin yok olduğu bir dönemdir. Sarı Siyah, üst düzey bir okulda öğrenci olan 15-16 yaşındaki gençlerin vatanları uğruna geleceklerini feda ettikleri gerçek bir hikayedir. Bu hikayenin bilinmesi günümüz gençlerinin geçmişteki gençleri sorgulamasını ve örnek almasını sağlayacaktır. Bütün gençlerde bu etkiyi yaratamasanız bile bir kısmına doğru yolu göstermiş olmak misyonumuzun başarıya ulaştığını gösterir.

Başka film yönetme planlarınız var mı?
Evet, Sarı Siyah’tan sonra kaliteli bir komedi film projemiz var.

Seyirciye iletmek istediğiniz bir mesaj var mı?
Sarı Siyah konusuyla ve müzikleriyle uzun yıllar konuşulacak. Ben buna yürekten inanıyorum. SBS ve LGS sınavları öncesi 7 Haziran da vizyona gireceğiz. Öğrenciler ve aileleri filmi izlediğinde kendilerinin geçmişe göre çok daha şanslı olduklarını görecek ve atalarının cesaretinden çıkarımlar yaparak maneviyatlarını yükselteceklerdir. Ayrıca sınav öncesi böyle bir filmi seyretmek sınav streslerini de azaltacaktır. Her sinema seyirci almak istediği mesajı geçmişinden gelen duygu ve düşünceleriyle alır. O nedenle mesajı seyirciye bırakmak işin en doğrusu.



 Yönetmenlik size neler kazandırdı? Doktor olmanızın yönetmenliğinize katkısı oldu mu?
Yönetmenlik şu ana kadar bana bir şey kazandırmadı aksine çok şeyimi aldı götürdü. Zamanımı, iki yıllık kazancımı, sağlığımı büyük ölçüde bu filme verdim. Yine de iyimser olmak gerekiyor. Doktor olmasaydım belki de yönetmen olmayacaktım. Sonuçta ben kendimi hekimliğimle kanıtlamıştım. Özgüvenim yüksektir. Bu da mesleğimle ilgili. Ayrıca yeni bir çevre ve sinema dünyasında stüdyolarda çalışan geri plandaki insanların dostluğunu kazandım. Doktorluğun ne kadar iyi bir meslek olduğunu da, üstüne basa basa öğrendim.

Mutlaka herkesin okuması gereken kitap, müzik ve film sizce hangisi?
Bu konuda sayfalar dolusu konuşabilirim. Önce sinema diyelim ve Roberto Benigni’nin “Life İs Beatiful” filmini ilk sıraya koyalım. Ardından Ridley Scot ve Gladiator. Yeni filmlerden ise dijital gençlik facebook kurucusu Mark Zuckerberg ‘in hayatını anlatan “Social Network” filmini mutlaka irdeleyerek izlemeliler. Kendileri kafe köşelerinde ıvır zıvır işler için sosyal ağları kullanırken o ağı yaratıp dünya devi haline getiren ve herkesin telefonuna, bilgisayarına sokan ülkesine para kazandıran insanı görmeliler.
Müzikte ise neyi seviyorlarsa onu dinlesinler. Ben hala 80’lerin müziğini dinliyorum ve bayılıyorum. Hiç eskimediler. Şimdiki müzikler gibi sabun köpüğü ve hayali hayran kitlesi içermiyorlar.
Kitap ise çok ayrı bir konu. Ben tarih meraklısı bir insanım. Lord Kinross’dan Mustafa Kemal Atatürk’ü ilk etapta öneririm. Ardından dergi olarak NTV ve Atlas Tarih mutlaka takip edilmeli. İnsanın geçmişi öğrenerek bugünle karşılaştırıp yeni yollar öğrenmesi ve bunları ulusu için kullanması mükemmel bir duygu. Ayrıca öğrendiğiniz bu konuları arkadaş sohbetlerinde karşılıklı aktarmanız ve tartışmanız tadını daha da güzel kılıyor.



Sağlık haberciliği üzerine düşüncelerinizi öğrenebilir miyim? Sağlık haberlerinde nelere dikkat ediyorsunuz? Özellikle sağlık programlarını yönetmen ve doktor gözüyle değerlendirir misiniz?
Sağlık haberciliği gittikçe artan bir meşguliyet haline geldi. Seyirci kitlesi de doğru programlara karşı bir ilgi artımı şeklinde dikkat çekiyor. Fakat ben yine de sağlığın içinden bir kişi olarak programları yetersiz buluyorum. “Sağlık ciddiyettir” diye yanlış bir imaj mevcut. Bu nedenle kendi programımı yapsam, sağlığı gerçek konular üzerinden stand up tadında bir program şeklinde güldürürken öğretirim. Zaten bu yapılmamış bir program formatı. Bildiğim bir konu olduğu için, iyi başarı elde edilebileceğine inanıyorum. Bu fikrimi de birçok yapımcıya anlatmıştım. Hiç destek görmedi. Demek oluyor ki kendi programımızı yine kendimiz çekip yapacağız.

Türkiye’deki branşınızdaki çalışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ben yoğun olarak okuloplasti yani göz ve çevresi estetik cerrahisi ile katarakt ve refraktif cerrahi alanında çalışıyorum. Bu iki branş göz hekimliğinin en yoğun olduğu branşlardandır. Türkiye göz hastalıkları ve cerrahisi dalında dünyanın en önde gelen ülkelerinden biridir. Teknolojik gelişmeler birçok ülkeden önce bize gelmektedir. Türk cerrahları da çok yetenekli. Tek eksiğimiz dünyaya karşı iyi bir reklam yapamama ve dış ülkelerdeki boardlarda yeterince temsil edilmemekten dolayı dünya literatüründe yerimizin olması gerekenden daha geride olması. Bu da biraz ülkemizdeki geçim derdi kaygısı ve ‘yabancının yaptığı daha değerlidir’ algısını yıkmamış olmamızdan kaynaklanıyor. Oysaki İngiltere, İsviçre, Avusturya ve Almanya yapamadığı ameliyatları bize gönderiyor. Bu da ülkemizde halkımız tarafından çok bilinmeyen bir konu.



Doğru, etik ve tarafsız haberciliğin adresi Med-Index www.med-index.com Mutlaka ziyaret edin!


29 Mayıs 2013 Çarşamba

“ÜNİVERSİTE HASTANELERİNİN TAMAMI DAR BOĞAZ İÇİNDE”

Üniversite hastanelerinin dar boğazda olduğunu belirten Ankara Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Erkan İbiş, üniversite hastaneleri çoğunlukla komplike vakalara baktıkları için uygulamada ilaç ve tıbbi malzeme kullanımının yüksek olduğunu, bunların maliyeti artırdığını ancak bunlardan tasarruf yapılamayacağını söyledi.


Üniversite hastanelerinin ekonomik sıkıntı içinde olduğu sık sık gündeme taşınıyor. Bu anlamda çözümler geliştirmek için üniversite yönetimleri farklı çalışmalar ve toplantılar yapıyorlar. Ankara Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Erkan İbiş, “Üniversite hastanelerinin büyük çoğunluğu ekonomik dar boğaz içerisinde, maddi olarak borçlular. Geri ödeme, SUT fiyatlandırma ve hastanelerdeki çalışma sistemi bu şekilde devam ettiği takdirde borçlanmadan kurtulmak mümkün değil, borç miktarı her gün maalesef artar” dedi.
 
“Bazı Ameliyatlar Var ki Bin 500 TL’ye Mal Oluyor Ancak 500 TL Ödeniyor”
Üniversite hastanelerinin ileri tedavilerin uygulandığı ve 3. basamak hizmetlerin verildiği bir sağlık merkezi olduğunu kaydeden Prof. Dr. Erkan İbiş, şunları söyledi: “Komplike hastalar, ilerlemiş hastalıklı vakalar, diğer merkezlerde yapılamayan ameliyatlar ya da tedavi edilemeyenler hastalar çoğunlukla üniversite hastanelerine gönderilir. Tüm hastaları kabul etmek, hem hukuki hem de mesleki etik çerçevesinde kar-zarar hesabı yapmadan tedavilerini yapmakla zorunluyuz. Tedavi sırasında kar-zarar hesabı yapamayız, yapılamaz da. Sağlık Uygulama Tebliği’nde belirlenen fiyatlara baktığımızda birçok işlemin gerisinde kalıyoruz. Bu durumda bu işlemleri yapmayacak mıyız? Biz yapmazsak hangi kurum yapacak? Vatandaş nereye gidecek? Bu hizmetlerin aksatılmadan sürdürülebilmesi için gerçekçi tam maliyetler göz önünde bulundurulup, yeniden fiyatlandırma çalışmaları yapılması gerekiyor. Aksi takdirde zorunlu olarak sunduğumuz bu kamu hizmetinden dolayı döner sermaye bütçesinde açık veriyoruz. Döner sermaye bütçesinde açık verdiğimizde piyasaya borçlanıyoruz. Sonuçta devletin, maliyenin de borcu bu. Bu borçlanmada yanlış bir yatırım, ya da gereksiz bir harcama gibi bir durum yok. Sadece ödenen bedelin maliyetleri karşılamaması durumu söz konusu. Bazı ameliyatlar var ki bin 500 TL’ye mal oluyor ancak 500 TL ödeme yapılıyor. Üniversite hastaneleri olarak elimizden gelen tasarrufu yapıyoruz. Fakat ilaç ve tıbbi malzeme kullanımında tasarruf yapamayız. İnsan hayatı söz konusu. İnsan hayatını riske atacak hiçbir tasarrufta bulunamayız.

“Üniversite Hastanelerinin Bu Sıkıntılı Durumuna Bir Çare Bulunacağı Konusunda Umudumuzu Koruyoruz”
Sağlık Bakanının bu konuda umut verici konuştuğunu, sorunun bilincinde olduğunu, çözümcü yaklaşım içinde olduğunu ve işbirliği temelinde davrandığını gözlemlediğini söyleyen Prof. Dr. Erkan İbiş, “Başbakanımızda üniversite hastanelerindeki sorunların çözümüne dair olumlu bazı demeçler verdi. Üniversite hastanelerinin bu sıkıntılı durumuna bir çare bulacakları konusunda umudumuzu taşıyoruz. Sadece biz değil İstanbul, Hacettepe, Gazi, Ege, Gaziantep’te tüm üniversiteler dahil bu sisteme. Sorunun çözümüne dair işlem yapılmadığı takdirde üniversite hastanelerinde sıkıntı artarak devam edebilir, ilaç ve tıbbi malzeme alınamamaya başlar. Bunun gibi ciddi sorunlarla karşı karşıya kalabiliriz. Bu da hizmetin ciddi ölçüde aksamasına yol açabilir. Her şeye rağmen sorunların çözümüne dair umudumuz koruyoruz” dedi. 

“130 Milyonu Aşkın Bir Borç ile Devraldık”
Tüm bunlara rağmen hasta memnuniyeti yönünde çaba gösteriyoruz. Gerek hastaneden aldıkları tanı-tedavi hizmetinin gerekse konaklama hizmetinin daha iyi hale getirilebilmesi için çalışıyoruz. Hastaların talepleri çok önemlidir. Onlara ve refakatçilere yönelik memnuniyet anketleri yapıyoruz. Memnun olunmayan durumları ve sorunları duymak istiyoruz. Tabii ki bu süreçte olanaksızlıklarla da mücadele ediyoruz. Olması gerekenin üçte 1 eleman ve ciddi bir borç yüküyle çalışıyoruz. Biz yönetimi 130 milyon TL’yi aşkın bir borç ile devraldık. Biz de biliyoruz ki bu borç yükü ile, bu fiyat politikasıyla ve had safhadaki nitelikli eleman yetersizliği ile istenen kalitede hizmet vermek mümkün değil” diye konuştu.

Doğru, etik ve tarafsız haberciliğin adresi Med-Index : www.med-index.com Mutlaka ziyaret edin!


28 Mayıs 2013 Salı

İLİŞKİLERİN TEMEL TAŞI SAĞLIKLI İLETİŞİM


İkili ilişkilerin kadın sağlığını önemli şekilde etkilediğini söyleyen Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr. Gökçen Erdoğan, bu konudaki önemli noktaları  anlattı.

Kadın erkek ilişkilerinde sürekli yeni noktalara dikkat çekilir. İkili ilişkilerde özellikle hastalarının sırdaşı gibi sürekli onların sorunlarını dinleyen Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr. Gökçen Erdoğan, edindiği bilgileri Med-Index’e anlattı. 

Kadın Hastalıkları uzmanı olarak hastalarından gelen sorular hakkında ve cinsel hayatları ile ilgili danışmanlık hizmeti veren Erdoğan, ikili ilişkilerde özellikle yapılması gerekenler ile ilgili şunların anlattı: “İlişkimizde ‘ne durumdayız, bizden bir şey olur mu’ diye kafa yorduk. Neler yapılabileceğini, nelerden ümit kesmemiz gerektiğini ölçtük, biçtik. Size uzman tavsiyesi, ümidinizi kesmeyin. Sevdiğiniz adamdan ya da kadından ümidi kesmeniz için her şeyi yerli yerince yapmış olmanız ve buna rağmen ‘olduramamış’ olmanız gerekir. Peki ilişkiniz yolunda değilse yoluna sokmak, yolundaysa yolunda tutmak için neler yapmanız gerekir? 
İlişkinizin seyri 7 önemli anahtar ile şekillenir. Bunun dışında ilişki sizin o kapıyı açmayı ve her şey içerde kalmayı ne kadar istediğinizden geçiyor. Mutlu aşk vardır. 

“İletişimin Öneminin Farkında Olun”
Bir ilişkide temel olan iletişimdir. Ertelemeden söylemek, biriktirmeden aktarmak, paylaşmak, beklentileri usulünce iletmek, konuşmak, dinlemek, anlamaya çalışmak, hiç değilse buna çabaladığını hissettirmek. Her ne kadar klişe gibi geliyorsa da bu en gerçek ve büyük anahtar. Yatakta çok iyi anlaşıyor olabilirsiniz, birlikte harika zaman geçiriyor olabilirsiniz, maddi sıkıntılarınız olmayabilir ama iletişim eksikliğiniz varsa bir gün mutlaka patlak verecektir. Zemininiz daima iletişim olsun, sonrasını çorap söküğü gibi getirirsiniz. 

“Şefkati Eksik Etmeyin”
Kadın da erkek de ne kadar güçlü olursa olsun şefkate ihtiyaç duyar. Çünkü mutlaka zayıf anları vardır, ya da en güçlü anlarında dahi gerektiğinde şefkati kimde bulacağına bakar. Fark etmediğinde de bunu yapar, bilinçli olarak da. Küçücük temaslar, ben buradayım mesajları, sağlığına ilgi, minik jestler, sıcaklığın hissettirilmesi önemli. Hangi biçimde olacağını siz seçin ama şefkatinizi esirgemeyin. Bu aynı zamanda sizin kendinizi hatırlatma şeklinizdir.

“Seksin Gerekliliğini Atlamayın”
Cinsel hayatın ilişkilerin gidişatındaki rolünü kimse yadsıyamaz. Cinselliğin başladığı ilişkilerde sürdürülmesi şart. Cinsel ihmal maalesef bağları zayıflatıyor. İlişkide olduğunuz kişinin tenini unutmayın ve ona teninizi unutturmayın. ‘Ne de olsa artık benim’ diyerek daha az ilgi gösterdiğiniz partneriniz, gidip ‘başka kimler kendisinin olabilir’ diye bakmasın. Ayrıca pek çok ilişkide seks esnasında dertleşildiği ve konuşulduğu da bilinir. Fark etmeden birbirinize açıldığınız yerdir yatak odanız, salya sümük olmadan ve daha az sitem ederek. Çünkü birbirinizi en çok istediğiniz yerde daha ılımlı olmanız da mümkün olur. 

“Tartışmaktan Korkmayın”
Ertelenen her tartışma kavgaya dönüşüyor ve öylece ortaya çıkıyor. Çünkü duygularımızı beslemekte üstümüze yok. Hal böyleyse aşkı beslemek varken öfkeyi, kırgınlığı, kızgınlığı beslemenin anlamı yok. Onu en doğru biçimde ve zamanda ortaya dökelim, çözelim ki birikmesin ve taşmasın. Üstelik tartışmaların aşkı alevlendirdiği de daima söylenir. Korkmayın ve ertelemeyin. Yani her şekilde; İletişim şart!”

“İki Kişilik Dünyanızı Koruyun”
“Özellikle bizim toplumumuzda iki kişi evlenince aileler de evlenir” diyen Erdoğan, “Büyük aile olmayı da severiz, büyüklerimizin desteğini ve varlığını da önemseriz. Fakat tüm bu geniş alanda, iki kişilik dünyamızı korumayı bilmeliyiz. Çünkü özel zamanlarımız, kendimize saklamamız gereken anlarımız, bizi birbirimize bağlayan sırlarımız, iki kişilik özel bir hayatımız var. Buna fazla müdahale aramızdaki bağları yıpratabilir. Dengeleri korumak işte tam da bu nedenle bir ilişkinin en önemli noktalarından. Herkesin fikrini almak zorunda mıyız? Kimi ailelerde belki. Ama herkesin dediğini yapmak zorunda değiliz. Bu konuda kendimizi bilmeliyiz. İki kişi olduğunuzu ve dilediğinizde kendi kanınızla çoğalabileceğinizi unutmayın” dedi. 

“Geleceği Konuşmayı İhmal Etmeyin”
Anı yaşamak çok önemli ama siz yine de geleceğinizi ara ara ele alın diyen Erdoğan, “Birlikte hayal kurun, kurmaya teşvik edin. Bu sürekliliğinizi sağlamayı ve beklentilerinizi paylaşmayı da beraberinde getirecektir. Ortak hayaller sizi daha yakın kılacaktır. Hayalleriniz farklı mı, bunu da bilmeniz gerekecektir. Ya orta yol bulmada ya da kendi yolunuzu almada. Fakat ne olursa olsun geleceği konuşmak iyidir. 

“ Kendiniz Olun”
İlişkiler ister 3. gününde ister 33. yılında olsun küçük kırılmalarla büyük sarsıntılar geçirebilirler. Ve insanların uzaklaşmalarını en hızlı tetikleyen şeylerden biri de karşılarındaki kişinin tanıdıkları kişi olmadığını düşünmeleridir. Flört döneminde elbette karşımızdakini etkilemek için ya da henüz yeterince yakın olmadığımız için biraz daha şekilci davranışlarımız, dikkat ettiğimiz hususlar olabilir. Fakat kendimiz olmakta gecikmemeliyiz. Çünkü ancak o zaman gerçek olan isteklerimizi, hayallerimizi yansıtabiliriz” diye konuştu. 

Doğru, etik ve tarafsız haberciliğin adresi Med-Index : www.med-index.com Mutlaka ziyaret edin!

27 Mayıs 2013 Pazartesi

BAKAN MÜEZZİNOĞLU: "TÜRKİYE İLAÇ PAZARINDA DÜNYADA 16, AVRUPA'DA 6. SIRADA"

Medikal Biyoteknoloji Konferansı'na katılan Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu, Türkiye'nin dünya ilaç pazarında 16, AB ilaç pazarında ise 6. sırada yer aldığını açıkladı.



TÜBİTAK'ta düzenlenen Medikal Biyoteknoloji Konferansı'nda konuşan Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu, sağlık sistemlerinin erişilebilir ve hizmet sunumunun kesintisiz yürümesi gerektiğini belirtti. 

Teknolojik gelişmeler, farklılaşan nüfus yapısı ve maliyet artışlarının sağlık politikalarının gözden geçirilmesini gerektirdiğini kaydeden Müezzinoğlu, “Yeniliklere açık olunması, hizmetlerin ihtiyaçlara göre düzenlenmesi önemli. Sağlık hizmetlerine ve ilaca erişim konusunda son 10 yılda gelişmiş ülkelerin seviyesine çıkıldı. Teknoloji ithal eden ülke olmaktan çıkıp ihraç eden ülke haline gelmeyi hedefliyoruz” dedi.



“Türkiye İlaç Pazarında Dünyada 16, Avrupa'da 6. Sırada”
Türkiye'nin 2023 vizyonunda sağlık alanındaki hedeflerini vurgulayan Müezzinoğlu, şunları söyledi: “Gıdadan ilaç sanayisine, tarımdan enerjiye geniş bir yelpazeyi barındıran biyoteknoloji alanındaki potansiyelimizi değerlendirmek ve bu sektörde de söz sahibi olmak zorundayız. İlaç ve tıbbi cihaz sanayi yatırımlarını çekmek adına ülkeler arasında ciddi rekabet yaşanıyor. İlaç pazarında dünyada 16, Avrupa'da 6. sırada bulunan ülkemizin ilaç ihracı ve biyoteknoloji buluşlarından aldığı pay ne yazık ki çok düşük. Bu durumu değiştirmek ve biyoteknolojide söz sahibi ülke konumuna gelmek için TÜBİTAK'ın öncülüğünde gerçekleştirilen medikal teknoloji yol haritasının faydalı sonuçlar yaratacağına inanıyorum.”




“Kurulması Planlanan Şehir Hastanelerinin Birer Ar-Ge ve Biyoteknoloji Üssü Olmasını Amaçladık”
Türkiye'de ilaç ve sağlıktaki dış ticaret açığının yüksekliğine dikkat çeken Müezzinoğlu, şunları söyledi: “Bu açığımızı kapatmak ve yerli biyoteknoloji üretiminde arzu ettiğimiz noktaya gelebilmek için kanser dahil birçok biyoteknolojiyi gerektiren ilacı ve cihazı ülkemizde üretmek için çalışmaları hızla artırmamız gerekiyor. Kurulması planlanan şehir hastanelerinin birer Ar-Ge ve biyoteknoloji üssü olmasını amaçladık.”

Doğru, etik ve tarafsız haberciliğin adresi Med-Index : www.med-index.com Mutlaka ziyaret edin!

BAKAN ERGÜN: "BİZ DE GEN HARİTALARINI TAMAMEN KENDİMİZ ÇIKARMAYA BAŞLADIK"


Medikal Biyoteknoloji Konferansı’na katılan Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Nihat Ergün,"Biz de gen haritalarını tamamen kendimiz çıkarmaya başladık ve insan geniyle hastalıklar arasındaki ilişkileri tespit etmeye başladık. Bildiğimiz kadarıyla en az 3 hastalıkla genetik yapı arasındaki ilişkinin doğrudan tespit edildiği bir çalışmayı arkadaşlarımız yaptılar ve sağlık sektörüyle birlikte bu çalışmaları yürütmeye devam ediyorlar" dedi.

TÜBİTAK Başkanlık Binası Feza Gürsey Konferans Salonu’nda gerçekleştirilen Medikal Biyoteknoloji Konferansı’na katılan Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Nihat Ergün, burada yaptığı konuşmada, bugün sağlık alanının en önemli başlıklarından biri olan medikal biyoteknoloji konusunda kamu, özel sektör ve üniversiteler bünyesinde atılması gereken adımların tespit edileceğini kaydetti. 

TÜBİTAK’ın şimdiye kadar ilaç, aşı, biyomalzeme, biyomedikal ekipman ve tıbbi tanı kitleri konusunda hazırladığı yol haritasını değerlenme imkanının olacağını dile getiren Ergün, bu alanlarda çok sınırlı ihracat yapıldığına, buna karşılık ise 7 milyar doları aşan ithalatın olduğuna dikkati çekti. Bakan Ergün şunları söyledi: “Rakamlara bakıldığında alanın ne kadar önemli olduğu anlaşılacaktır. Dünyanın gen teknolojisinde ulaştığı noktaya günümüzdeki zaman diliminin biyoteknoloji asrı olarak tanımlanabileceğini de işaret ediyor. Ancak her büyük potansiyel gibi bazı sınırları aşması durumunda tahrip gücü inanılmaz yüksek bir silaha dönüşmesi ihtimali de var. Mesela genetik haritası, genler vasıtasıyla taşıdığımız birçok hastalığı bertaraf edebileceği gibi Hitler'i bile şaşkınlık içinde bırakacak bir tür yeni öjenik politikalara da kapı aralayabilir. Bugün bilim ve etik tartışmalarında en çok zikredilen konunun biyoteknoloji olması, bilim kurgu edebiyatında, filmlerinde, negatif ütopyalarda, en az uzaylılar veya robotlar kadar biyomühendislik ürünlerine de yer veriliyor olması, konunun hassasiyetini göstermektedir.

Dan Brown'ın Son Çıkan Meşhur Romanı Cehennem’de, Biyoteknoloji İle Alakalı
Dan Brown'ın son çıkan meşhur roman Cehennem’de, tam bu konuyla alakalı. Biyoteknoloji konusu etrafında dönüyor. İnsan nüfusu geometrik olarak artıyor ve yeryüzü bu nüfusu besleyemez, İnsan nesli büyük bir tehdit altında. Dolayısıyla bu tehdidi durdurmak lazım. Bunu da bir salgın hastalık virüsü oluşturarak durdurmak gerekir. Roman böyle gidiyor ama sonunda ortaya çıkan bir salgın hastalık virüsü değil, bir kısırlaştırma virüsü ortaya çıkıyor ve insan neslinin 3'te 1'ini kısırlaştıran virüsün, İstanbul'dan, Yerebatan’dan tüm dünyaya yayılmasını anlatan bir romana tanıklık etmiş olduk. Türkiye'nin ekonomik gerekçeler kadar bu etik gerekçeler nedeniyle de biyoteknoloji alanında söz sahibi olması gerektiğini düşünüyorum. Sadece virüslerin yayıldığı önemli merkezlerden birisi olarak romanlarda konu edinmek değil, bu çalışmaların yoğun bir şekilde yapıldığı ve insanlık adına önemli sonuçlar elde edildiği bir ülke olmamız gerekir."

“Çok Pahalı İlaçları İthal Ediyoruz, Çok Vasat İlaçları İhraç Ediyoruz”
SGK’nın büyük alım gücünü bugüne kadar fiyatları aşağı çekmek için kullandıklarını ancak bundan sonra bu gücü, ülkeye yatırım çekmek ve özellikle biyoteknolojik ürünler konusunda yenilikler meydana getirmek için kullanılması gerektiğini vurgulayan Ergün, Türkiye'nin bu konuda büyük bir gücü ve potansiyeli olduğunu dile getirdi. Bakan Ergün, yeni teşvik sistemiyle, ilaç ve tıbbi cihaz sektöründe yapılacak yatırımlara çok önemli destekler getirdiklerini belirterek, şöyle devam etti: "Ülkemizde 15’i yabancı sermayeli olan 68 ilaç üretim tesisinde, yaklaşık 30 bin kişi istihdam edilmekte ve Türkiye'de 3 bin 100 çeşit ilaç üretilmektedir. Ancak dış ticaret dengesine baktığımızda ihracatın ithalatı karşıma oranı sadece yüzde 16 seviyesindedir. Çok pahalı ilaçları ithal ediyoruz, çok vasat ilaçları ihraç ediyoruz. Bu nedenle de arada büyük bir fark var. Hemen her sektörde olduğu gibi ilaç sektöründe de katma değeri ve Ar-Ge çalışmalarını artıracak adımlar atmamız gerekiyor.

“İlaç Sektörü Strateji Belgesi ve Eylem Planı'nı Hazırladık”
Biz bu adımları belli bir plan ve program çerçevesinde atmak için, İlaç Sektörü Strateji Belgesi ve Eylem Planı'nı hazırladık. İlaç sektöründe Ar-Ge, üretim ve yönetim merkezi olan bir Türkiye vizyonuyla, 6 farklı hedef için 53 eylem belirledik. Böylece ilaçların üretimini, hekimler tarafından yazılmasını ve hastalar tarafından kullanılmasını, yani konuyla ilgili her aşamayı kapsayan bir politika zinciri oluşturduk. Hazırlıklarını tamamladığımız bu belgeyi, en kısa zamanda uygulamaya başlayacağız ve ilaç üretimi konusunda güçlü bir Türkiye için önemli adımlar atmış olacağız. Böylece yurt dışından yüksek rakamlara ithal ettiğimiz ilaçları burada üreten, ülkemizde yeni ilaç araştırmaları yapılan bir yapı da oluşturuyoruz.”

Biyoteknoloji Stratejisi ve Eylem Planı Hazırlandı
Bakanlık olarak, ayrıca, Biyoteknoloji Stratejisi ve Eylem Planı’nın hazırlıklarını da belirten Ergün, bu kapsamda, Nisan ayında Türkiye Teknoloji Geliştirme Vakfı ile birlikte bir seminer düzenlediklerini ifade etti. Türkiye nüfusunun yavaş yavaş yaşlanma eğilimi taşıdığına dikkat çeken Ergün, bu düşünüldüğünde, bugün 8-9 milyar dolara ulaşan ilaç pazarının daha da büyüyeceğini söyledi.

“Türkiye, Teknolojiye İlgi Duyan Ve Teknolojik Gelişmeleri Yakından Takip Eden Bir Topluma Sahip”
Dünyada etkinliği her alanda hissedilen bu sektörlerde, Türkiye’nin de varlığını hissettirmesi gerektiğini kaydeden Bakan Ergün, “Bakanlığımızın bu iki strateji belgesi, işte bu açıdan büyük bir önem taşıyor. Türkiye’nin son 10 yılda çok büyük bir gelişme yaşadığını, konuya ideolojik bir bakış açısıyla yaklaşanlar dışında hemen hemen herkes kabul etmektedir ancak biz, kendimize sürekli şu soruyu soruyoruz. 10 yıl öncesinden çok daha iyi olmak, bizim için yeterli mi? Bu ülkenin, bu milletin çok daha büyük başarılara imza atabilecek bir potansiyeli yok mu? Elbette var. Her alanda dünyanın lider ve saygın ülkelerinden biri olmak için en fazla önem vermemiz gereken konunun bilim ve teknoloji olduğunu biliyoruz. Türkiye, teknolojiye ilgi duyan ve teknolojik gelişmeleri yakından takip eden bir topluma sahip. Bu çok güzel bir özellik ama bu özelliği tüketici olarak kullanıyoruz, üretici olarak kullanmıyoruz. Bu ürünleri kullanmaya olduğu kadar, üretmeye de önem vermemiz gerekiyor. Bakanlığımız, işte bu nedenle, üniversite-sanayi işbirliğini tesis etmeye, üniversitelerde üretilen bilgiyi nihai ürüne dönüştürme süreçlerine daha fazla odaklanıyor” dedi. 

“Neden Türkiye, İnsandaki Zararlı Genleri Elemine Edecek Çalışmaları Yapmasın?”
Bugün Türkiye'nin dünyanın hemen her ülkesine sanayi ürünleri ihraç edebilen bir ülke olduğunu ancak dünya piyasalarına yeni, ileri teknolojili ve yüksek katma değerli ürünler sunulması gerektiğini kaydeden Ergün, şunları söyledi: “Neden Türkiye, tıbbi cihazları, ilaçları, aşı kültürlerini, optik gereçleri, antibiyotikleri, proteinleri kendisi üreten ve ihraç eden bir ülke olmasın? Neden Türkiye, insandaki zararlı genleri elemine edecek, bağışıklık sitemini güçlendirecek veya tarımda daha verimli ve sağlıklı üretim yapılmasını sağlayacak çalışmaları kendisi yapmasın?" dedi.

“Biz de Gen Haritalarını Tamamen Kendimiz Çıkarmaya Başladık”
Bu konularda önemli bir başlangıç yaptıklarını belirten Ergün, şu bilgileri verdi: “TÜBİTAK Biyoteknoloji Araştırma Merkezi'nde şu anda arkadaşlarımız çok güzel çalışmalar yapıyorlar. Biz de gen haritalarını tamamen kendimiz çıkarmaya başladık ve insan geniyle hastalıklar arasındaki ilişkileri tespit etmeye başladık. Bildiğimiz kadarıyla en az 3 hastalıkla genetik yapı arasındaki ilişkinin doğrudan tespit edildiği bir çalışmayı arkadaşlarımız yaptılar ve sağlık sektörüyle birlikte bu çalışmaları yürütmeye devam ediyorlar. Ancak bu alan çok kritik bir alan. Burada çok ciddi hukuki altyapıya da ihtiyacımız var. Türkiye'deki hukuki altyapı bu konuda zayıf, çok ciddi bir bilgi güvenliğine ihtiyaç var. Yani birisinin hastalığıyla genetik yapısı arasındaki ilişkiyi bir başkası bilse, hele sigorta şirketleri bilse o adama sigorta yapmazlar ya da çok pahalıya sigorta yaparlar. Bu bilgilerin çok özel korunması için hukuki ve teknik altyapıya ihtiyaç olduğu da gerçek. İşte bu çalışmalar, bize bu hukuki ve teknik altyapıyı da sunacak çalışmalar olacaktır."

Doğru, etik ve tarafsız haberciliğin adresi Med-Index : www.med-index.com Mutlaka ziyaret edin!


24 Mayıs 2013 Cuma

DOKTORUN PENCERESİNDEN SOFRALARA YOLCULUK

Çocuk doktoru penceresinden anıların ve geleneksel tatların peşinde çıktığı yolculuğu “Annemin Sofralarına Yolculuk" kitabında anlatan Prof. Dr. Sema Özer, fotoğraflarla tarif edilen yemeklerle okuyucuyu o günlere götürüyor.


Doktorlardan bilimsel içerikli kitaplar bekleriz, bu defa sizi güzel sofraların kurulduğu, geleneklerin yaşatıldığı ve güzel anıların yer aldığı bir kitap ile yolculuğa çıkartacağız. ‘Annemin Sofralarına Yolculuk’ Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Kardiyoloji Bilim Dalı’nda öğretim üyesi Prof. Dr. Sema Özer, tarafından yazıldı. Bütün samimiyeti ve içtenliğiyle yemek tariflerinin yanı sıra güzel günlerle dolu anıların olduğu kitap, kısa sürede okuyucu tarafından çok beğenildiği için İngilizceye çevirisi yapılıyor. 
Prof. Dr. Sema Özer, ‘Annemin Sofralarına Yolculuk’ isimli kitabı hakkında Med-Index’in sorularını yanıtladı.

Kısaca kendinizi tanıtır mısınız?
Bursa’da doğdum. İlk, orta ve lise öğrenimimi Ankara’da tamamladım. Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun oldum. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları uzmanlık eğitimimi, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde Çocuk Kardiyoloji uzmanlık eğitimimi tamamladım. Halen Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Kardiyoloji Bilim Dalı’nda öğretim üyesi olarak çalışıyorum. Can Özer ile evliyim. Kıvanç ve Çağlar’ın annesiyim. 

Kitabınızı yazmanızdaki etken nedir?
Annem yaşamımda çok önemli yapı taşı olmuştur. Çok uzun yıllardır yanımda olmasa da onun doğruları kararlarımda önceliğimi oluşturmuştur. Anneme, değer yargılarım, güzel anılarım ve güzel sofralarımız için teşekkür etmek ve annemin bana yaşattığı tüm güzellikleri okurlarımla paylaşmak istedim. Günlük koşuşturmada zaman ayırıp anlatamadığımız çocukluk anılarımızı, eski oyunlarımızı, aile özelliklerimizi anmak istedim. ‘Annemin Sofralarına Yolculuk’ kitabım Mayıs 2012 Anneler Günü’nde anneme armağan olarak okurla buluştu.

Devam kitabı yazmayı düşünüyor musunuz?
İkinci baskısı basılırsa çok mutlu olurum. Orada dostlarımın yorumları yer alabilir. Kitabımın İngilizce çevirisi yapılıyor. Yurt dışına taşıma düşüncem var. 

Kitapta vermek istediğiniz mesaj nedir?
‘Annemin Sofralarına Yolculuk’ kitabımda annemin ve dostlarımın sofralarından benim yapabildiğim yemek tanımları ve anılarım yer aldı. 68 kuşağı olan bizler, köy enstitülerinin Atatürkçü öğretmenleri ve anne babalarının değer yargıları ile büyüdük. Annelerimizin kapı sütçüleri, sucuları, postacıları, bakkalları, manavları, kasapları, fırıncıları, pazar hamalları, komşuları, akrabaları ve inanılmaz dostları vardı. Ayaklı dikiş makineleri, dikiş modelleri, ateş ütüleri vardı. Annelerimizin diktiği fırfırlı tafta elbiseler giydik, sobanın üzerinde ısıttıkları saç maşası ile yapıverdikleri lüleli saçlarımızla süslendik, fotoğraf çektirdik. Annelerimizin şefkati ile ders çalıştık, dertleştik, güç aldık. 
Çocukluğumuzda oynadığımız ve yaşamımızdan sessizce yok olan oyunlar, yağ satarımlar, kutu kutu penseler, beş taşlar, on taşlar, yakan toplar, dalyalar, istoplar, hulahoplar, söylediğimiz tekerlemeler, bilmeceler, defter kenar süsleri, şarkı defterleri, renklerine, öykülerine göre ayırdığımız, ipe dizdiğimiz düğmeler annelerimizle örtüşür hep. Annelerimizle paylaştığımız anılar, güzel sofralar içimizde giderek büyürler ve sonunda çocuklarımıza, torunlarımıza ulaşırlar.
Kitabımda, annemle yolculuğumu eşim, çocuklarım, dostlarım ve sizlerle paylaşmak istedim. Kitabımın vermek istediği mesaj çocukluğumun ve 68 kuşağının düşünce ortamına, yaşam değerlerine annemle birlikte kısa bir yolculuk yapmak ve bu yolculuğu paylaşmak olarak özetlenebilir.

Kitabınızda ne tür yemekler yer alıyor?
Kitabımda annemin yemekleri, tatlıları, kurabiyeleri, börekleri, çörekleri, geleneksel tatlar ve benim yapabildiklerim yer alıyor.


Kitabınızla ilgili nasıl tepkiler aldınız?
Ailem ve dostlarımdan övgüler aldım. Kitapçıda beni tanımadan kitabımı seçenlerin kitabın kapağı ile ilgilendiklerini öğrendim. Kitabın kapağında ve içinde yer alan fotoğraflar evimde annem için düzenlediğim köşede ve aile albümlerimizde yer alan fotoğraflardır. 
Kitabımın gelirini Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’ne verdiğim için dostlarım birden fazla alıp dostlarına armağan olarak veriyorlar. Yemek davetine giderken pasta ya da börek çörek yerine kitabımı götürüyorlar.

Kitabınız yazar olarak size neler kazandırdı?
Annem için yazabilmekten ve annemin kitapçı raflarında yer almasından kıvanç duydum. Yaşamımda bende iz bırakan anılarımın çocuklarıma, dostlarıma ulaşmasından mutluluk duydum. Günü yaşarken görüverdiğimiz ve bizi çok uzaklara taşıyan, anlatmaya değmez ya da kimse dinlemez dediğimiz içimizde kalan küçük şeyleri paylaşabilmek güzel oldu. Ayaklı dikiş makineleri, düğmeler, üç tekerlekli bisikletler, dönme dolaplar, uçurtmalar, elma şekerleri, kağıt helvalar, duyuverdiğimiz bir şarkı, mandolin sesi, misketler, taş bebekler ve daha niceleri…. 

Mutlaka herkesin okuması gereken kitap, müzik ve film sizce hangisi? 
Çocukluğumda ilk okuduğum kitap Heidi’dir. Sonraları çocuklarım büyürken izlediğim Heidi çizgi filmi çok hoşuma giderdi. Viyana’ya gidişimde dağların eteklerindeki küçük sevimli evlerden Heidi ve dedesi çıkıverecek gibi gelmişti. Sonraları “Tom Sawyer”, “Bülbülü Öldürmek”, “Küçük Prens”.…
Cumhuriyetin ilk yıllarında toplumu aydınlatmak için Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’in çabaları ile batı klasikleri Türkçeye çevrilmişti. Babamın kütüphanesinde hemen tüm MEB kitapları vardı. Gençlik yıllarımda çoğunu okudum. Yaşar Nabi Nayır'ın kurduğu Varlık Yayınları bugün de değerli kitaplar yayımlıyor.
Gençlik yıllarımda Fransız emprestyonistlerinin ve klasik batı müziği bestecilerinin yaşam öykülerini okumuştum. Tabloları görebilmem ve besteleri anlayabilmemde yararlı olmuştu bana. Nadir Nadi’nin “Dostum Mozart”, Fazıl Say’ın “Yalnızlık Kederi” etkilendiğim kitaplar arasındadır. 
Zeynep Oral’ın “O Güzel İnsanlar” kitabını okuyorum şimdi. 
“Etkili Ailelerin 7 Alışkanlığı” (Stephen R. Covey), “Anneler ve Kızları / Oğulları İçin Bir Fincan Huzur” (Colleen Sell) gibi kitapları da seviyorum.
Nazım Hikmet, Ceyhun Atuf Kansu ve Can Yücel sevdiğim ozanlardır.
Joan Baez, Edith Piaff, Jacques Brel, Sarah Brightman, Johnny Cash, Sertap Erener, Nilüfer, Ruhi Su, Edip Akbayram, Fatih Erkoç, Zülfü Livaneli, Erol Evgin sevdiğim sanatçılardır.
“Neşeli Günler” filmi, şarkılarını çocuklarımla birlikte söylediğimiz en sevdiğim müzikal filmdi.
Catherine Deneuve, Meryl Streep, Alain Delon, Dustin Hoffman, Tom Cruise, Gerard Depardieu, Tom Hanks sevdğim yabancı sinema oyuncularıdır.
Çağan Irmak sevdiğim Türk sinema yapımcılardan.
 

Yemek kitabınızdan bir tarif verebilir misiniz?
BURSA KEBABI
1 kg kuşbaşı et
1 soğan
5 baş sarımsak
Tuz
Karabiber
Yenibahar
İnce pide

Düdüklü tencerenin altına soyulmuş tüm halde soğan, üzerine az tuz, karabiber ve yenibaharla harmanlanmış etler ve sapları,iplikleri alınmış kabuklu sarımsak başları yerleştirilir.

Tencerenin üzerine çıkacak kadar soğuk su eklenir ve etler ezilmeden 25-30 dakika pişirilir.

Ateşten inince tüm haldeki soğan çıkarılıp atılır.
Kebap düdüklü tencereden bakır tencereye boşaltılır.Suyu azsa ya da etler pişmemişse kaynar su, tuz,karabiber ve yenibahar ilavesi ile kaynatılır.
Üzerine pembeleştirilmiş tereyağ gezdirilir. 

Küçük kareler şeklinde doğranmış ince pideler konukların çukur tabaklarına yerleştirilir. Üzerlerine sulu Bursa kebabı servisi yapılır.

İstenirse ve tek öğünde tüketilebilecekse; ortaya büyükçe çukur bir servis tabağının altına pideler, üstüne etler yerleştirilebilir. 

Annem düdüklü tencere kullanmazdı. Etleri bakır tencerede,kısık ateşte pişirir,suyunu çektikçe kaynar su eklerdi.Soğuk su eklenirse et sertleşir derdi.

Annemin iftar sofralarında Bursa kebabının özel bir yeri vardı.Kebap,lenger denilen büyük yassı kalaylı bakır tepside ufak kareler şeklinde doğranmış ramazan pidesinin üzerinde gelirdi sofraya.Pide çarşı fırınında evden ek yumurta,susam ve çörekotu götürülerek yaptırılırdı.Annem oruçlu haliyle pide yaptırma işini üstlenir,sıcak pideleri yanında götürdüğü sofra bezine sarıp kollarında eve taşırdı. 

İftar sofralarımızda önce annemin yaptığı vişne,çilek,portakal,şeftali,kızılcık,mürdüm eriği reçelleri ve çarşıdan aldığımız gül reçeli,bal,beyaz peynir,kaşar peyniri,siyah zeytin,tereyağı,hurma küçük iftarlık cam kaplara yerleştirilir ve tepsi içinde sofraya getirilirdi.Sofrada ayrıca pişirilmiş sucuk,pastaneden alınmış susamlı ve çörekotlu simit,sıcak pide ve çay yer alırdı.Annemin iftartü ile biten ramazan duası ve televizyonda okunan Türkçe duanın ardından oruç açılırdı.Çaydan sonra üzerine tereyağ gezdirilmiş terbiyeli küçük köfteli çorba,Bursa kebabı,etli yaprak dolma,zeytinyağlı enginar veya yoğurtlu patlıcan ve kabak kızartması ardından şekerpare sunulurdu.Konuklarımız geldiğinde evimizin iftar menüsü hemen hep böyleydi.
Annem ve babam yaşamlarının sonuna kadar hiç aksatmadan oruçlarını tutmuşlardı. Sahurda uyandıklarında o saatte yayınlanan Karagöz- Hacivat radyo programını izlemek istediğim için beni de uyandırırlardı. Karagöze çok güler ve mutlu olurdum.

Sağlıklı beslenmek için tavsiyeleriniz neler?
Doğal gıdalarla ve sebze meyve ağırlıklı dengeli beslenme öncelikli olmalı, topluma sofradan aşırı doymadan kalkma alışkanlığı verilmelidir.


Kitabınızda diyet yemekler var mı?
Ailemde yöresel alışkanlığımızla zeytinyağı öncelikliydi. Annem yemeklerinde zeytinyağ ve az miktarda tereyağ kullanırdı. Kitabımda annemin yemekleri ve benim yapabildiğim yemekler yer aldı.

Sağlık haberciliği üzerine düşüncelerinizi öğrenebilir miyim? Sağlık haberlerinde nelere dikkat ediyorsunuz?
Sağlık haberciliği bilimsel olmalı ve toplumu olumlu yönlendirmelidir. Erişkin ve çocuklarda sağlıklı beslenme ve sporun önemi vurgulanmalıdır. Çocukluk yaş grubuna sağlıklı beslenme alışkanlığı öğretilmelidir.

Doğru, etik ve tarafsız haberciliğin adresi Med-Index : www.med-index.com Mutlaka ziyaret edin!

23 Mayıs 2013 Perşembe

DOKTORDAN KONUŞAN KARİKATÜRLER

Uzun yıllardır karikatür çizen Manavgat Kızılot beldesinde Aile Hekimliği yapan Dr. Serdar Çeliktaş, karikatür okulu açmasının yanında birçok sergide de çalışmaları yer alıyor.

Sağlık alanında çalışırken, bakış açılarını genişletmek için farklı hobileri olan hekimlerin, profesyonelliğe giden yolculuğu sürüyor. Çizim yeteneğini kullanarak hastaları ile empati yeteneğini geliştirdiğini kaydeden Manavgat Kızılot beldesinde Aile Hekimliği Dr. Serdar Çeliktaş, çizim yapmak için beyin fırtınası yapmak, farkındalığa ulaşmak, sorgulamak ve finalde mizah tekniği ile harmanlamak gerektiğini söylüyor. Hobilerinin mesleğine olan faydalarını anlatan Çelik, Med-Index’in sorularını yanıtları.

Kısaca kendinizi tanıtır mısınız?
1967 mersin doğumluyum. 1990 yılında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun oldum. Antalya’da hekimlik yapmaktayım. TUS’a hiç girmedim. Hava ambulansında uçuş hekimliği, Antalya Devlet Hastanesinde acil ve hemodiyaliz hekimliği, Antalya uluslararası havalimanında idari ve medikal yöneticilik, işyeri ve turizm hekimliği yaptım. Halen 2010’dan beri Manavgat Kızılot beldesinde Aile Hekimliği ile mesleğimi sürdürmekteyim.




Hobiniz nedir ve ne kadar süredir yapıyorsunuz? 
Karikatür ve resimle uğraşıyorum. Tam bir “gırgır” kuşağıyım. Ortaokulda öğrenci iken çizer ve dergilere gönderirdim. Tıp fakültesinde de arkadaşlarımla “Tablet” isimli mizah dergisi çıkarırdık. Antalya’da da boş durmadım, bir çizer arkadaşım Orhan Coplu’nun öncülüğünde ünlü “karikatür sokağı” oluşumunda çalıştık, çok ilgi gören sergiler yaptık. Ayrıca “Karikatür Okulu” açtık, Yiğit Özgür gibi ünlü çizerlerin buradan çıktığına memnuniyetle şahit olduk. Sonrasında günlük hayat ve meslek yoğunluğu nedeniyle bu uğraşımı bıraktım. 18 yıl sonra Aile hekimliği ile beraber tekrar karikatür dünyasına döndüm. 2012 AHEKON’da ilk sergimi açtım. Daha sonra 14 Mart etkinlikleri ve TAHUD 13 kongresi’nde 2. ve 3. sergilerim oldu. Şu anda AHEKON13 bünyesinde açacağım 4. sergime hazırlanıyorum.
Ayrıca akrilik tablolar yapıyorum. Bu arada türküleri çok seviyorum. Antalya Tabip Odası korosunda 6 yıldır bağlama çalıyorum.


Karikatür sanatının mesleğinize katkısı oluyor mu?
Elbette. Karikatür çizmek için, çizim yeteneğinin olması yeterli değil, yanı sıra beyin fırtınası yapmak, farkındalığa ulaşmak, sorgulamak ve finalde mizah tekniği ile harmanlamak gerekiyor. Ortaya çıkan son ürünü de estetik, sanatsal niteliğe yakın bir sunumla sunmak lazım. Bu açıdan bakarsak, mesleğimi, hastalarımı, sistemi ve dünyayı derinden irdeliyorum. Zaman zaman kendimi tüm meslektaşlarımın duygu ve düşüncelerini ifade etme yükümlülüğünde görüyorum. Ayrıca hastalarla daha kolay empati kurabiliyorum.


Neden karikatür sanatını seçtiniz?
Zeka ve akıl ürünü her eylemi seviyorum. Düşünmek, fark etmek, emek vermek ve üreterek kendini ifade etmek. Bu erdemlerin hepsini karşılayan bir sanat. Bazen sayfalar dolusu anlatımları, birkaç çizgi darbesiyle ortaya dökebilen, insanların beyin çekirdeklerine sızarak, algılarını tokatlayabilen bir sanat. Diyorum ki , iyi ki resim yeteneğim varmış da, karikatüre yönelebilmişim.



Yaptığınız karikatür sanatı size ne hissettiriyor?
Tarık Minkari Hocamın bir sözü var: Mizah Zekanın Zekatıdır. İnsan zekasına hayranım. Ve bu meleke üzerinden mizah yoluyla uzak yakın çevremle iletişim sağlayıp, bir gönül bağı kurduğumu hissediyorum. İzleyenlerin yakın ilgisine teşekkür ediyorum.


Tavsiye edeceğiniz kitap, film ve müzik nedir?
Hasan Ali Toptaş ve İhsan Oktay Anar tutkuyla okuduğum yazarlardır. Tüm kitaplarını tavsiye ederim. 
Themanfromearth filmini çok sevdim. Ayrıca Almadovar, Kim-Ki-Duk ve Woody Allen filmlerini kaçırmamaya çalışırım.
Halk müziğini severim, grup Bengi’yi, Erol Parlak ve Erdal Erzincan’ın çalışmalarını özellikle takip ederim. Bülent Ortaçgil, Ferudun Düzağaç, JoanBaez, Leonard Cohen beğenerek dinlediğim sanatçılardır.

Doğru, etik ve tarafsız haberciliğin adresi Med-Index : www.med-index.com Mutlaka ziyaret edin!


22 Mayıs 2013 Çarşamba

BEYNİNİN YÜZDE KAÇINI KULLANDIĞINI BİLMEYEN VAR MI?

Beyninizin yüzde kaçını kullanıyorsunuz? Yoksa daha fazlasını kullansam neler yaparım diyenlerden misiniz? Aslında bu yazıyı okurken bile beyninizin yüzde 100’ünü kullandığınızı biliyor musunuz?



“Beyninizi daha çok kullanıp aslında şimdiki halinizden daha iyi olmak ister misiniz?” diye başlayan haberlere veya yazılara dikkat edin. Bunlar aslında sadece birer safsata, neden mi? Yıllardır insanlar beyinlerinin tamamını değil sadece yüzde 10’unu kullandığını düşünüyor. Birçok bilim insanı bu hurafenin artık değişmesi için çalışıyor. 
“Beynimizin yüzde kaçını, nasıl kullanıyoruz?” sorusunu Cambridge Üniversitesi Psikiyatri kliniğinde Nörobilim üzerine Doktora yapan Dr. Muzaffer Kaser, Med-Index’e yanıtladı. 

Yüzde On “Mit”i
“Beynimizin yüzde 10’unu kullanıyoruz diye bir yanlış bilgi daha var” diyen Kaşer, şu bilgileri verdi: “Beynin yüzde 100’ünü kullanıyoruz. Beyin görüntüleme araştırmaları sayesinde beynin bir bütün halinde çalıştığını, bağlantıların etkileşim halinde olduğunu ve bir görev yapılmadığında dahi arka planda çalışan aktivitesi (default mode network) bulunduğunu biliyoruz. Parmağımızı şıklattığımızda dahi beynimizin yüzde 90’ını çalıştırıyoruz. Zaten vücudun enerjisinin büyük kısmını kullanan bir organın, çoğunun çalışmadan kalması yaşamla bağdaşmazdı.”

İnsan Türünün “Benmerkezci” Yapısı 
Bilimsel gerçekliğinin dışında, insanların nasıl böyle bir bilgiyi sahiplenebildiklerini sorgulayan Kaşer, “Bu konuda şöyle bir düşüncem var; insan yüzyıllar boyunca kendini evrenin merkezinde olduğunu düşünegelmiş. Bu derece benmerkezci bir canlının, kendi beyniyle de ilgili beklentilerinin yüksek olmasını bekleyebiliriz. Yüzde 10 “mit”inin altında tarihsel olarak böyle bir motivasyon olabilir. Aslında beynimin tümünü kullanmıyorum; yüzde 100’ünü kullansam neler yapabilirim? Düşüncesi bu nedenle bu derece sahiplenilmiş” dedi. 

“Kişisel Gelişim Adındaki Kitapların Yanlış Bilgilerin Yayılmasında Etkisi Büyük”
“Kişisel gelişim” adıyla çıkan kitapların, özellikle modern çağda insanların iş hayatındaki sorunlarına yönelik popüler kültür ürünleri olduğunu söyleyen Kaşer, bu kitapların yanlış bilgilerin yayılmasında çok büyük payı olduğunu kaydetti. Kaşer, “Çünkü bu kitaplarda sürekli kişilere aktarılan, şöyle bir mesaj var; ‘Siz aslında kapasitenizin daha fazlasını yapabilirsiniz, yapmalısınız da.’ Bunu bir şekilde temele oturmanın en kolay yolu da ‘aslında beyninizin tamamını kullanmıyorsunuz’ demek. Böylece insanlara daha fazlasını kullanmanın yollarını vaad ederek kazanç sağlayan bir sektör var. Derslerimde bu bilgiye inanan çok sayıda kişiyle karşılaşıyorum” diye konuştu.

Doğru, etik ve tarafsız haberciliğin adresi Med-Index : www.med-index.com Mutlaka ziyaret edin!


21 Mayıs 2013 Salı

ECZACILIK EKONOMİSİ NEREDEN NEREYE GELDİ?

2002-2012 yılları arasında eczanelerin ekonomik yapısının nasıl değiştiği hakkında bilgi veren Türk Eczacıları Birliği (TEB) Genel Sekreteri Harun Kızılay, eczacıların gün geçtikçe kan kaybettiğini ve bu duruma bir an önce çözüm bulunması gerektiğini söyledi.


2002-2012 yılları arasında sağlık hizmetlerinde çok önemli değişiklikler oldu. Şu anda mevcut iktidar vatandaş memnuniyetinin istatistiki olarak artmasıyla da çok belirgin sağlık hizmetinde değişiklikler yaptı. Adeta paradigmanın değiştiğini belirten Türk Eczacıları Birliği (TEB) Genel Sekreteri Harun Kızılay, şunları söyledi: “Bu süreç içerisinde değişiklikler yapılırken bu hizmeti sunan kişiler, ihmal edildi. Son 10 yıla bakıldığında hükümet sağlık alanında başarılı ama bu başarı elbette hükümetin uygulamaları ile değil. Bu başarı bu hizmeti vatandaşa sunan insanlarında başarısıdır. fakat geldiğimiz noktada biraz değerlendirme yapacak olursak eczacılar ihmal edilmiş vaziyette.
 
“Geldiğimiz Noktada Eczane Ekonomileri Açısından Baktığımızda Çok Ciddi Anlamda Sorun ile Karşı Karşıya Kalıyor”
2002 yılında vatandaşlarımızın büyük bir kısmı 46 milyon civarında SSK’lı ve yaklaşık 10 milyon civarında yeşil kart ile bakmakla yükümlü oldukları insanlar vardı. Bunlar serbest eczanelerden hizmet almıyorlardı. 2005 yılında SSK hastanelerinin Sağlık Bakanlığına devriyle birlikte artık bu hastalarda serbest eczanelerden hizmet almaya başladı. Sistemde bazı tıkanmalar meydana gelse de eczacı bunu sineye çekti ve hizmet etmeye devam etti. Ancak geldiğimiz noktada eczane ekonomileri açısından baktığımızda çok ciddi anlamda sorun ile karşı karşıyalar. 

“2012 Yılı Verilerine göre, Bizim 24 Bin 309 Adet Eczanemiz Var”
2012 yılı verilerine göre, 24 bin 309 adet eczanemiz var. Eczanelerin Sosyal Güvenlik Kurumu ile yapmış olduğu sözleşmelerde 4 kategori var. Bunlardan birinci kategori aylık 0-50 bin TL arasında satış hasılatı yapan eczane sayısı toplam 12 bin. Yani ilaç fiyatlarının düşmesi, eczacılarında doğal olarak cirolarını düşürdü. Ama 2002-2012 yılları arasında çok büyük değişimler yaşandı. 

“Son 10 Yıl İçerisinde Yaklaşık 8 Bin Eczane Açıldı”
Referans ilaç fiyatlandırma sistemi nedeniyle ilaç fiyatlarında düşüşler oldu. Cirolar düştü. Bu arada da eczane sayısı giderek arttı. Son 10 yıl içerisinde yaklaşık 8 bin eczane açıldı. Açılan bu eczanelerde genelde büyük şehirlerde toplanmış durumda. 

Hakkari’de 12 Bin 600 Kişiye Bir Eczane Düşerken Muğla’da 2 Bin Kişiye 1 Eczane
Dolayısıyla eczaneler arasında gelir paylaşımı, gelir dağılımı da asimetrik şekilde gelişti. Bugün Hakkari’de 12 bin 600 kişiye bir eczane düşerken, Muğla’da 2 bin kişiye 1 eczane düşüyor. Elbette cirolarında belirgin bir şekilde düşmüş olması ve sınırsız bir eczane açılışı eczaneler arasındaki dengeyi değiştirdi.”

“Eczaneler Aile Sağlığı Merkezinin Açıldığı Bölgelere Göç Etmek Zorunda Kaldı”
Aile hekimliği pilot uygulaması ile birlikte başlayan, eczanelerin il ya da ilçelerdeki göçünün hızlandığını hatırlatan Kızılay, “Sonuçta eczacılar memur değildir. Her hangi bir yere gidip adapte olabilecek ya da çalışabilecek insanlar değiller. Eczacılar, eczane açtıkları çevredeki, insanlarla yakınlık kurması gerekiyor. Eczanelerin il ya da ilçelere göç etmeleri hem hasta hem de ticari anlamda olumsuz etkiledi. Aile hekimliği uygulaması eskiden çok belirgin değildi ve eczaneler muayenehanelere yakın yerlere konuşlanmıştı. Ama muayenehanelerin ortadan kaldırılması ile birlikte, o bölgedeki eczaneler aile sağlığı merkezlerinin açıldığı bölgelere göç etmek zorunda kaldı. Bu eczaneler için yer değişimi de gelirleri açısından ve belli bir zaman geçirmeleri gerektiği için büyük bir zorluk meydana getirdi. 

İskonto Oranı Yüzde 41’lere Kadar Ulaştı
Bütün bunlar ve buna benzer durumlar eklendiğinde eczacıların mali yapılarında çok ciddi sorunlar oldu. Bir başka önemli sorun eskiden ilaç üreticileri Sosyal Güvenlik Kurumuna eski adıyla SSK’ya yüzde 4-11 arasında değişen iskonto yapardı. Ama bu iskonto ve oran yüzde 41’lere kadar ulaştı. Bu iskontonun eczacıya yaptığı bazı hasarlar var. Ekonomik anlamda eczacıların taşıma zararı diyoruz. Kasım 2011 ayından itibaren ilaç firmalarının SGK’ya yapmaları gereken iskontoları bir kısmı yapmadı. Bunlar eczacının cebinden çıktı. Yani eczanenin bulundukları yerden göçleri ekonomik zorlukları, ilaç fiyat kararnamesi nedeniyle oluşan durum, ilaç üreticilerinin iskontolarıyla ilgili farklılıklarıyla ilgili hepsi bir araya geldiğinde eczanelerin sabit girdileri arttı. Ama ciroları düştü. Dolayısıyla eczane açılışlarında da her hangi bir sınırlamanın olmaması son 10 yıl içerisinde sağlık hizmetinin sunulması konusunda büyük bir özveri gösteren eczacıları ekonomik anlamda baskı altına aldı. 

“Vatandaşa Her Zaman ve Her Türlü Fedakarlığı Yapanların Bu Düşüşüne Bir Dur Denmesi Lazım”
Eczane ekonomilerinde 2002-2012 yılına kadar gelen süreç içerisinde yapılmış olan iyi sağlık uygulamaları vatandaşı memnun etti. Bu yapılan işlemler önemli işlemlerdir. Ama bu hizmeti sunan eczacılar örselendi. Bizim burada beklentimiz sağlık hizmeti sunucuları içerisinde önemli yer teşkil eden eczacıların, sorunlarının çözümü ivedilikle sağlanmalı. Eczanelerin sağlık hizmeti üreten, vatandaşa her zaman ve her türlü fedakarlığı yapanların bu düşüşüne bir dur denmesi lazım. Yapılan protokollerde, ilaç üreticilerinin SGK aracılığıyla eczacıları aracı kılarak yapmış olduğu iskontoların, direkt olarak ilaç şirketi ile SGK ile arasında yapılmasını talep ediyoruz. Çünkü Medulla provizyon sisteminden o ilaç firmasına ait kaç kutu satın aldığını görülebilecek. 

Eczaneler Kılcal Damarlara Kadar İnmiş Durumda
Eczacıların kamuya yapmış olduğu baremlerinin değiştirilmesi ve reçete başı almış oldukları 25 kuruşluk hizmet bedelinin daha makul bir seviyeye getirilmesi gerekiyor. Sonuçta eczane sayısı 24 bin neredeyse her semtte eczanemiz var. Bu kadar kılcal damarlara kadar inmiş olan ve hizmet sunan eczacıların hizmetlerini daha sağlıklı ortamda sunmaları için onların ekonomik olarak en azından sorunlarını azaltması lazım. Tam olarak çözülemese bile. Bunun içinde Sağlık Bakanlığı, SGK ve ekonomi kurumunun eczane ekonomileri ile ilgili bizim feryatlarımıza biraz kulak vermeleri gerekiyor. Türkiye’de eczane sayısı açısından 12 bin tane eczanemizin aylık geliri yapmış olduğu bir incelemeye göre 0 -1500 lira arasında değişiyor. 

Eczacılarımızın yaklaşık yüzde 10’u aylık ortalama bin 100 TL gelir elde ediyor ki bu asgari ücretin bir buçuk katı kadardır. Eczanede bir sermaye konuyor. İstihdam oluşturuluyor. Vergi veriyor, yanında işçi çalıştırıyor. Ama buna rağmen eczacının o sosyal seviyesine uygun olmayan bir gelir seviyesi şu anda söz konusu. Dolayısıyla çok ciddi anlamda eczane ekonomileri alarm vermeye başladı. Bu konu ile ilgili ekonomik koordinasyon kurulu başta olmak üzere Sağlık Bakanlığı ve Sosyal Güvenlik Kurumu ile TEB çeşitli görüşmeler yapıyor” dedi. 

Doğru, etik ve tarafsız haberciliğin adresi Med-Index : www.med-index.com Mutlaka ziyaret edin!

17 Mayıs 2013 Cuma

DOKTORUN AŞKI ÖNCE ROMAN SONRA FİLM OLDU

Bir doktorun, üniversite yıllarında yaşadıklarından esinlenerek yazdığı roman Neva, içinde hüznü barındıran gerçek bir aşk hikayesini anlatıyor. Romanın geçtiğimiz günlerde filmi çekildi.
Bir doktor yaşadıklarını romana dönüştürüyor, okuyucular tarafından çok beğeniliyor ve film çekiliyor. Neva, isimli ilk romanı yaşam öyküsünden alınmış bir aşk hikayesi. "Bütün mutluluklar birbirine benzer, oysa her mutsuzluğun kendine özgü bir hikayesi vardır" filmin tanıtımında en çarpıcı cümlelerden biri oluyor. Dr. Ali Ilgın Olut‘un Doğan Kitap‘tan çıkan Neva, Yüzleri Arayan Adam, Küf Kedisi ve Günaydın Funda isimli dört romanı var.
Dr. Ali Ilgın Olut, Neva isimi kitabı hakkında Med-Index’in sorularını yanıtladı.

Kısaca kendinizi tanıtır mısınız?
İzmir, 1969 doğumluyum. Aslen ailem Makedon göçmenidir. İzmir Bornova Anadolu Lisesi'ni bitirdim. Cerrahpaşa İngilizce Tıp Fakültesi'nden sonra ihtisasımı Hacettepe Ü. 'nde Enfeksiyon Hastalıkları dalında yaptım. Bunda babamın da enfeksiyon hastalıkları uzmanı olmasının etkisi oldu. Bir süre UNESCO adına Afrika'da çalıştıktan sonra 2003 yılında İzmir'de bir eğitim hastanesinde göreve başladım. Halen burada uzman doktor olarak çalışıyorum. Roman yazmaya asistanlık yıllarımda başladım. İlk romanım Neva Ankara'da basıldı. Daha sonra büyük bir yayın grubuna geçip diğer romanlarımı da buradan çıkardım. İlk romanım 2000 yılı Dünya Aktüel En Çok satan Roman ödülü aldı. Hemen ardından Afrika'da çalıştığım dönemde “Yüzleri arayan Adam” adlı romanımı yayımladım. “Küf Kedisi” ve son olarak “Günaydın Funda” İzmir'de bulunduğum yıllarda yazdığım diğer romanlarımdır.

Kitabınızı yazmanızdaki etken nedir?
Kitap yazmaya başlamamda ilk etken asistanlık yıllarında yaşadığım bir aşk oldu. Sonu trajik biten bu ilişki benim içimde bir kırılma anı oldu. Yani bu edebiyat serüveni İlk olarak bir iç döküş olarak başladı.

Neva kitabımda, sevginin yaşamımızda vazgeçilmez ve özel olduğuna, gerçek aşkı bulunca kaybetmemek için mücadele etmenin ve fedakarlık yapmanın önemine, sahte ilişkilerin içimizden götürdüklerine değindim. Bunu büyük şehre tıp fakültesine gelen bir kız öğrencinin, Neva'nın sevgiyi arayışı, yalnızlığı, bocalamaları, umutları, beklentileri ve hayal kırıklıkları üzerinden anlattım.

    

Kitabınızla ilgili nasıl tepkiler aldınız?
Çok farklı tepkiler aldım. Ama tarafsız kalana tanık olmadım. Ya çok öfkelenenler oldu, çok beğenen, üzülen, ağlayan, lanet okuyan bile oluyor.

Kitabınız yazar olarak size neler kazandırdı? 
Yazarlık bana en çok anları ve yaşanmışlıkları ölümsüzleştirme, bir çok insanla paylaşabilme olanağı verdi. Benim için de bir nevi terapi oldu diyebilirim.


Yazdığınız kitaplar arasında en çok etkilendiğiniz kitabınız hangisi? 
En sevdiğim romanım, Günaydın Funda.

Mutlaka herkesin okuması gereken kitap, müzik ve film sizce hangisi? 
Kitap, Bir kadının 24 saati ve Ivan İlyiç'in ölümü. Film ise, Love Story ve Canım Kardeşim.

Sağlık haberciliği üzerine düşüncelerinizi öğrenebilir miyim? Sağlık haberlerinde nelere dikkat ediyorsunuz?
Sağlık haberlerinde en çok güncelliğe, gündelik ve her an karşılaşabileceğimiz sorunlarla kesişiminin olup olmadığına bakıyorum.

Türkiye’deki çalıştığınız alandaki çalışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Alanımdaki çalışmalar konusuna hiç girmeyeyim. Bir dokun bin ah işit olur. Ama kısaca pek çok adaletsizliğin, torpilin, adam kayırmanın ve kısır çekişmelerin olduğunu söyleyebilirim.


Kendinizi bulunduğunuz alanın neresinde görüyorsunuz? Bütün istediklerini gerçekleştirmiş, hayatından memnun bir yazar mısınız?
Hayatımdan memnun değilim. Ama anlık mutluluklar yaşıyorum arada sırada. Sevgisizlik benim üzerimde toksik etki yapıyor çünkü. Böyle bir geçiş zamanında ne kadar mutlu olabilirsin ki? Ancak kabuğuna çekilip kendi dünyanı kurman lazım, o da benim yapıma ters. Sıkılırım.

Romanınız filme çeviriliyor. Bu konu hakkında bilgi verir misiniz?
İlk filmi çektik. Görsellik benim için önemliydi. Artık ne yaptığımız göreceğiz. Proje çok. Haziranda 2. filme başlıyoruz. Ama en büyük projem herhalde Cem Karaca'nın hayatını dizi yapmak olurdu. Ya da proje sayılmaz kısmet işi ama aşık olup evlenmek..




Doğru, etik ve tarafsız haberciliğin adresi Med-Index : www.med-index.com Mutlaka ziyaret edin!

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...