26 Şubat 2011 Cumartesi

PERFORMANSA GÖRE, NOBEL ÖDÜLÜ ALMAK 4 BİN PUAN!

Türk Tabipleri Birliği (TTB) TTB Merkez Yönetim Kurulu Başkanı Eriş Bilaloğlu “Performans sistemi taslağındaki puanlara göre, bir hastasının kalbindeki tümörü ameliyat eden hekim 2 bin puan alırken, kalbi duran bir hastayı yeniden canlandırma işlemi için 200 puan veriliyor. Taslakta, Nobel ödülünün puanı 4 bin puan” dedi.

Türk Tabipleri Birliği (TTB), 31 Ocak 2011 tarihinden itibaren üniversite hastanelerinde uygulanmaya başlayan performans sisteminin tıbbi uygulamaları değersizleştireceğini ve halk sağlığını tehdit edeceğini bildirdi. TTB Merkez Konseyi Yönetim Kurulu üyelerinin katılımıyla, TTB Genel Merkezi'nde yapılan basın toplantısında performans sistemi ile ilgili değerlendirmede bulunuldu. Basın toplantısına TTB Merkez Konsey Başkanı Dr. Eriş Bilaloğlu, Genel Sekreter Prof. Dr. Feride Aksu Tanık, Merkez Konsey Üyeleri Prof. Dr. Gülriz Ersöz ve Doç. Dr. Özlem Azap katıldı.

TTB Merkez Konseyi Yönetim Kurulu Üyesi Doç. Dr. Özlem Azap da çeşitli ülkelerde farklı şekillerde uygulanan ve ülkemizde Sağlık Bakanlığı hastanelerinde uzun zamandır uygulanmakta olan 'performansa göre ücret' politikasının, 31 Ocak 2011 tarihinden itibaren üniversite hastanelerinde uygulamaya başlanacağını söyledi.
Yasa'nın, YÖK'e, üniversite hastanelerinde performans uygulamalarını düzenlemesi için verdiği sürenin, Ocak sonunda dolacağını belirten Azap, ''Buna rağmen YÖK, halen bir metin hazırlayamamıştır. Ortada performansın nasıl uygulanacağına dair taslaklar dolaşmaktadır. Bu taslaklarda yer alan düzenlemelerin mantık dışılığı bir yana, hem dünyadaki hem de ülkemizdeki deneyimler, böylesi bir ücretlendirme yönteminin, sağlık alanında büyük tahribatlar yarattığını açıkça göstermektedir'' dedi.

“Nobel Ödülü 4 Bin Puan”
TTB Merkez Konseyi'nin Performansa göre ücret konusunu, sağlık alanındaki birçok diğer başlıkla birlikte, Ankara'da 47 Uzmanlık Derneği'nin başkanlarının bir araya geldiği toplantıda, ayrıntılı bir şekilde ele aldığını söyledi. Toplantı hakkında şu bilgiler verildi: “Toplantıda, 'performansa göre ücret' uygulamasının sınırlandırılması gerekirken, tam tersine üniversite hastanelerini de kapsayacak şekilde yaygınlaştırılmasının, hem halkımızı hem de sağlık çalışanlarını ciddi sorunlarla karşı karşıya bırakacağı, bu nedenle kesinlikle yürürlüğe girmemesi gerektiği konusunda görüş birliği oluşmuştur. Çünkü ağır hastalığı olanlar uygun ve yeterli tedaviye ulaşamamaktadır. Tanı ve tedavisi zor ve zahmetli olan hastalıklar 'performans puanı' getirmediğinden, öncelik daha kolay, puanı daha yüksek ve daha az risk taşıyan hastaların tedavisine verilmektedir. Sistem, tıbbi uygulamaların bilimsel, doğru ve nitelikli olmalarına bakılmaksızın, sadece sayısına göre değerlendirilmesidir. Çünkü tıbbi tanı ve tedavi yaklaşımlarını, parasına göre sınıflamaktadır. Ortada dolaşan taslaktaki puanlara bakılacak olursa, örneğin, bir hastasının kalbindeki tümörü ameliyat eden hekim 2 bin puan alırken, kalbi duran bir hastayı yeniden canlandırma işlemi için 200 puan veriliyor. Taslakta, Nobel ödülünün puanı 4 bin puan. Bu puanlar neye göre hesaplanmaktadır?”

“Performansa göre Ücret”
Azap, performansa göre ödeme yapılmasına ilişkin YÖK taslağında, performans ödemelerinin 'ancak ve ancak performans üretilirse ve üretenlere ödeneceğinin' belirtildiğini söyledi. Azap, son bir-iki ay içinde İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa, Adana, Aydın, Denizli, Kocaeli, Trabzon, Isparta ve Eskişehir illerinde, Tıp Fakültelerinde öğretim üyeleri ile yapılan toplantılarda, öğretim üyelerinin performans sistemine karşı çıktığı görüşünün edinildiğini söyledi.

İmza Kampanyasına 3 Bin 500 Kişi Katıldı
TTB Merkez Konseyi Başkanı Eriş Bilaloğlu, TTB tarafından yürütülen imza kampanyasına 3 bin 500 akademisyen, asistan ve tıp öğrencilerinin katıldığını belirterek, performansa dayalı ücret uygulamasından vazgeçilmesi gerektiğini söyledi. Bilaloğlu, üniversite hastanelerinin Sağlık Bakanlığı ile ilişkilendirilmesinin akademik özerkliğe aykırı bir gelişme olduğundan gündemden çıkarılması gerektiğini belirterek, tıp fakültelerine gittikçe artan sayıda öğrenci alınmasının eğitim kalitesini düşürdüğünden engellenmesi gerektiğini vurguladı. Alt yapısı ve eğitmen kadrosu olmayan tıp fakültelerinin açılmasına izin verilmemesi ve üniversitelerde eğitim ve araştırma faaliyetlerinin genel bütçe kaynaklı bir finansal güvence altında olması gerektiğini söyleyen Bilaloğlu, taleplerini içeren kampanyayı YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan’a iletilmek üzere randevu talep ettiklerini ancak henüz bir yanıt gelmediğini ifade etti.

25 Şubat 2011 Cuma

“BU CİHAZ İLE DÖVME BİLE TEK SEANSTA SİLİNİYOR”

Özel bir lazer cihazının, cilt bakımının yanı sıra kalıcı dövmelerdeki 7 rengi de görebildiğini ve silinmesini olanaklı kıldığını belirten Mayasante Polikliniği hekimlerinden Dr. Serkan Öztürk, güneşin bıraktığı lekeler, ciltteki akneler, sivilce izleri, eskiyen kolajen tabakası, çevresel ve genetik pek çok faktörün olumsuz etkisini çok kısa sürede ortadan kaldırabildiğini dile getirdi.

Tıp dünyasında hızla kendine önemli bir yer edinen son teknoloji “karbon peeling” kısa sürede kalıcı çözüm imkanı sunuyor. Yaş, cinsiyet gözetmeksizin ailesinde cilt kanseri hikayesi bulunmayan herkes için uygulanabilen yöntem, ortalama yarım saat sürüyor ve hemen günlük yaşama dönmenizi olanaklı kılıyor. Ağrı ve sızıya yol açmayan, enjeksiyonsuz yapılan yöntemin uygulama sayısı, ciltteki soruna göre en az bir en fazla 10 seans şeklinde oluyor. Mayasante Polikliniği hekimlerinden Dr. Serkan Öztürk, uygulama hakkında Sağlık Dergisi’ne yaptığı açıklamada, karbon peeling yönteminin klasik cilt soyma ve alttan taze yeni cilt getirme, kolajen tabakasını canlandırma işlemleriyle benzerlik gösterdiğini, ancak çok daha kolay, ağrısız ve kalıcı sonuçlar sağladığını söyledi.

Uygulamanın, güneşin bıraktığı lekeler, ciltteki akneler, sivilce izleri, eskiyen kolajen tabakası, çevresel ve genetik pek çok faktörün olumsuz etkisini çok kısa sürede ortadan kaldırabildiğini ve tek uygulama sonrasında dahi cilde parlaklık kazandırdığını belirten Dr. Öztürk, karbon peelingin her yaşta ve her cilt tipine yapılabileceğini ifade etti. Dr. Öztürk, yoğun sorunu olmayan ciltlerde tedavi sonrasında hemen pürüzsüzlük, parlaklık, birçok lekenin anında açılması, porların hemen sıkılaştığının göze çarptığını belirterek, “Leke probleminin çok olduğu kişilerde ise sonuçlar biraz zaman alabiliyor. Zamanla lekeler açılıyor ve cilt sıkılaşıyor. Çok koyu tenli kişilerde dozajlama ayarlanıyor” dedi.
Ailesinde ya da kendisinde cilt kanseri öyküsü bulunmayan herkese uygulamanın yapılabildiğini vurgulayan Dr. Öztürk, karbon peelingin benlerin üzerine doğrudan uygulanmadığına dikkati çekti.

Cihazla, Kalıcı Dövmelerden Kurtulmak Mümkün
Bu yöntemin sadece akne sorunun ortadan kaldırılmasında ve cilt yenilenmesinde kullanılmadığını belirten Dr. Öztürk, “Bunun dışında kalıcı dövmelerinden kurtulmak isteyenler için de bir seçenek olarak karşımıza çıkıyor. Q Switch Nd Yag. Lazer cihazı, dövmede kullanılan tüm 7 rengi de görebiliyor ve kalıcı bir sonuç elde edilmesini sağlıyor. Uygulama başarısında dövmenin yapılış tarzı önem taşıyor. Profesyonel dövmelerin giderilmesinde uygulama seans sayısı artıyor. Daha amatör yapılmış dövmelerde tek seansta bile sonuç alınabiliyor” diye konuştu.

Uygulama Nasıl Yapılıyor?
Dr. Öztürk konu ile ilgili şunları kaydetti: “Karbon peeling uygulamasında ilk adım, hastanın cildi iyice temizlendikten sonra ince bir tabaka karbon kremi sürülmesiyle başlıyor. İşlem sonrasında 10 dakika bekleniyor. Ardından, tıbbın bu alandaki üstün teknolojik cihazı olan “Q Switch Nd Yag. Lazer'' cihazı sayesinde karbon partüküller, ciltteki gözeneklerin içine atışlar yapılarak gönderiliyor. Gözeneklerin içine yerleştirilen karbon partükülleri, lazer cihazının ikinci modu çalıştırılarak patlatılıyor. Hasta uygulama esnasın sadece hafif bir sıcaklık artışı oluyor. Tüm cilt yüzeyi tamamlanıncaya kadar işleme devam ediliyor. Uygulama toplam yarım saat sürüyor. Hasta, uygulama sonrasında hemen günlük yaşanıma dönebiliyor. Uygulama sonrasında kişinin özel bir bakım uygulaması gerekmiyor, ancak güneş korumasına özen gösterilmesi isteniyor. Uygulamanın adından ciltte, yanık, kızarıklık ya da kabuklanma görülmüyor.

“Ciltteki Kolejen Yapı Uyarılıyor”
Cilde uygulanan karbon peelingde, ısı artışı dolayısıyla derideki kolajen yapılar uyarılıyor ve kolajen yapılar uyarıldığında da ciltte toparlanma oluyor. Ciltteki sarkmalar, toparlanıyor. Ani patlama sırasında gözenekler içerisinde refleks olarak kapanma oluşuyor. Uygulama sonrasında hastanın cildindeki geniş gözenekler kapanıyor. Bunların dışında cildin üst kısmındaki tabaka da bir miktar soyuluyor. Kimyasal peelinglere benzer bir etki oluşturulduğu için cilt yenileniyor.
Uygulama ile özellikle akne ve benzeri problemi olan ciltlerde yağ dengesini oturtularak, akne sorunu ortadan kaldırılıyor.

“1.5 Yıl Uygulamaya Gerek Duyulmuyor”
Yöntemin uygulama sayısı, hastanın cildindeki soruna göre değişiklik gösteriyor. İlk uygulama sonrasında dahi ciltte belirgin sıkılaşma ve gözeneklerin kaybolduğu belli olurken, uygulama en fazla 10'ar gün arayla 10 seans yapılabiliyor. Bu kürden sonra, ortalama 1-1.5 yıl bir kez daha bir uygulamaya ihtiyaç duyulmuyor. Uygulamanın, ciltte yağ dengesinin oturtulması, aknelerin ortadan kaldırılabilmesi için 10'ar gün arayla 5 seans, melazma denilen lekelerin giderilebilmesi için 10 gün arayla 10 seans ve cilt canlandırılması için peelin olarak ise tek seans yapılması yeterli oluyor. Uygulamanın hiçbir aşamasında enjeksiyon olmamasından dolayı hasta, ne uygulama öncesi ne uygulama sonrasında kesinlikle ağrı ya da sızı hissetmiyor. Uygulama, toplamda yarım saat sürüyor.”

22 Şubat 2011 Salı

SGK BAŞKANI'NDAN KAREKOD AÇIKLAMASI

Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) Başkanı Emin Zararsız, depo ve eczane kayıtlarında görünen ama aslında olmayan 146 milyon kutu ilaç olduğunu belirterek, “Devletin her bir kutuyu ortalama 10 liradan aldığını hatırlarsak gerisini siz düşünün” dedi.

SGK Başkanı Zararsız, 2010 yılı uygulamaları ve 2011 yılı hedeflerine ilişkin bir basın toplantısı düzenledi. Toplantıda gazetecilerin sorularını da yanıtlayan Zararsız, 1 Ocak 2011 tarihi itibariyle ‘karekodlu’ olmayan ilaçların ödenmeyeceği uygulamasına ilişkin eleştirilere de yanıt verdi.

“Sistem Kayıtlı 166 Milyon 314 Bin Geçici Karekodlu İlaç Var”
Türk Eczacıları Birliği’nin iddia ettiği gibi vatandaşın hiçbir ilacı alma sorunu bulunmadığını dile getiren Zararsız, kamuoyunun yanıltıldığını söyledi. Haziran ayında piyasada bulunanın kat be kat üzerinde ‘geçici’ karekodlu ilaç tespit ettiklerini belirten Zararsız şunları kaydetti: “230 milyon geçici karekod bulunmaktaydı. Sektöre bunu rasyonelleştirin, çağrısı yaptık. Böylece yaklaşık 40 milyon numara pasif hale geldi. Sistem kayıtlarına göre şu anda 166 milyon 314 bin geçici karekodlu ilaç bulunuyor. Eczane ve depolardan bize gelen bildirimler 16 milyon kutu ilaç olduğunu gösteriyor ama hadi 20 milyon kutu olsun. Oysa 166 milyon 314 bin stiker bulunuyor. Sağlık Bakanlığı bütün eczanelerde kendi raflarında ne kadar karekodlu olmayan ilaç olduğu bilgisini istedi. Maalesef İstanbul Eczacı Odası kendisine bağlı eczanelere bu bilgileri vermeme talimatı verdi. Bu nedenle Türkiye çapında bilgiler toplanamadı.”

Hayali Reçete Hayali Satış
Hayali olarak üretilmiş bazı reçeteler ile hayali olarak yapılmış ilaç satışlarının tespit edildiğini belirten Zararsız, 1 Ocak 2011 uygulamasıyla bu tür hayali satışların önlendiğini vurguladı. Ancak Türk Eczacıları Birliği’nin itirazı üzerine Danıştay’ın 12 Ocak’ta, SGK’nın savunmasını bile almadan yürütmeyi durdurma kararı aldığını söyledi. Zararsız, “Kasım ayında geçici karekodlu sistemini zorunlu hale getirdik, çünkü tespitlerimiz oldu. Bütün sektörü töhmet altında bırakmak istemiyorum bunları bireysel olarak değerlendirmek gerekir. Maalesef hayali olarak üretilmiş bazı reçeteler ve bu reçetelere dayalı olarak ilaç takip sistemine kayıtlı hayali ilaç satışlarına dair tespitler oldu, dolayısıyla bunun önüne geçmek için bir kanıt belgesi olsun diye reçete arkalarına hem de etiket bölümünün kutunun üzerindeki barkod bölümünün kesilerek uygulamasını getirdik” dedi.

1.5 Milyarlık Yolsuzluk
Bir gazeteci, ‘yani siz olmayan 146 milyon ilacın ortalama 10 liradan devlete satılmak istenerek 1.5 milyar liralık yolsuzluk yapılmaya çalışıldığını mı söylüyorsunuz? Potansiyel 1,5 milyar liralık yolsuzluğu mu önlemiş oldunuz’ sorusuna, Zararsız, “1.5 milyar liralık yolsuzluğu biz 1 Ocak’ta durdurmuştuk ama Danıştay’ın kararının ardından bu orada duruyor” yanıtını verdi.

“İlaç Takip Sisteminde 166 Milyon 314 Bin 847 Adet Numara Kayıtlı”
Zararsız, “SGK eskiye dönüyor diye eleştiri aldık. Bunlar durup dururken yapılan şeyler değil. 1 Ocak tarihinden itibaren sorun çözülmüştü. Eczane raflarında bulunan 10 milyon ilaç eczaneden toplanıyor. Bu ilaçların tamamı orijinal karekodlu üretildi. Yaklaşık olarak 15 bin eczanede 3 milyon 420 bin civarında karekodlu olmayan ürün tespit edildi. 8 bin civarında bilgisini vermeyen eczaneleri eklersek ciddi miktarda bir rakam ortaya çıktı. Bütün eczanelerin raflarında 9 milyon karekodu üretilmemiş kutu ilacı bulunuyor. Maalesef 166 milyon 314 bin adet geçici karekod numarası bulunuyor. Eczane raflarında 10 milyon, depolarda 7 milyon karekodsuz kutu bulunuyor. 3 milyon daha verelim, 20 milyon civarında karekodsuz kutu bulunuyor. Ancak ilaç takip sisteminde 166 milyon 314 bin 847 adet numara kayıtlı. Aradaki farkın takdirini kamuoyuna bırakıyorum" diye konuştu.

“Tek Bir Vatandaşımız, En Basit İlacı Da En Ciddi İlacı da Almakta Zorlanmıyor”
Eczane raflarında bulunan 10 milyon ilacın da 3-5 ilaçtan oluştuğunu ve az sayıda eczanede toplandığına dikkat çeken Zararsız, “Kaldı ki bu ilaçların tamamının orijinal karekodlusu da eşdeğeri de mevcut. Vatandaş orijinal karekodlusunu bulabilme imkanına sahip. Tek bir vatandaşımız, en basit ilacı da en ciddi ilacı da almakta zorlanmıyor. Küçük bir kesimin elindeki ilacın satışını yaptırmak için gürültü koparılıyor” şeklinde konuştu.

Hastalardan Usulsüz Olarak ‘Fark Ücreti’ Alan Hastanelere Uyarı
Başkan Zararsız, hastalardan usulsüz olarak ‘fark ücreti’ alan hastanelerini de uyardı. Bu konuda kendi müfettiş grubuyla yaygın denetime başladıklarını belirten Zararsız, “ Hastanelere sesleniyorum. Fark ücreti alınmaması gereken alanlarda fark ücreti alınmasının tespiti halinde sözleşmenin feshine kadar giden cezalar var. Oranların yetiyor olup olmaması başka tartışmadır ve buna Bakanlar Kurulu yetkilidir. Sınıflandırmada hangi oran alınması gerekiyorsa onun üzerinde tek bir kuruş alınmasına müsamaha olamaz” dedi.

18 Şubat 2011 Cuma

TÜRK KAREKODU ABD'YE İHRAÇ EDİLİYOR

İlaçta karekod sisteminin dünyada ilk Türkiye'de uygulandığını belirten Sağlık Bakanlığı İlaç ve Eczacılık Genel Müdür Yardımcısı Dr. Hanefi Özbek, ABD başta olmak üzere birçok ülkenin karekod ile ilgili talepleri olduğunu söyledi.

Amerikan Sağlık Bakanlığı dünyada ilk defa Türkiye'nin uygulamaya başladığı karekodlu ilaç sistemi için Türk bürokratlardan yardım istedi. Sağlık Bakanlığı ile iletişime geçen Amerikalı yetkililer, ilacın üretim aşamasından kullanıcıya kadar giden süreçte ilacın takibini sağlayan sistemle ilgili telekonferans yoluyla bilgi aldı.

ABD’ye Danışmanlık Hizmeti, Fransa Hazırlık Aşamasında
Sağlık Bakanlığı İlaç ve Eczacılık Genel Müdür Yardımcısı Dr. Hanefi Özbek konu ile ilgili şunları kaydetti: "ABD Sağlık Bakanlığı üst düzey yetkilileri ilaç takip sistemi ve karekod uygulamasının getirisi, götürüsü ve maliyeti üzerine sorular sordular. Karekod uygulamasına geçmek istiyorlar ancak çok başındalar. Yaklaşık bir saat süren bir konuşma oldu. ABD'li yetkililer karekod uygulamasının hazırlık aşamasından itibaren bütün süreçler hakkında bizden bilgi aldılar. Türkiye'nin kendilerine danışmanlık yapmasını istediler. Fransa da karekodlu ilaç sistemine geçmek istiyor. Onların da bununla ilgili çalışmaları var."

İlaç Üretimden İtibaren Takip Ediliyor
1 Temmuz'da karekodlu ilaç sistemine geçildiğini hatırlatan Dr. Özbek, ilk günlerde yeni sistemle ilgili biraz sıkıntı yaşansa da sistemin artık oturduğunu aktardı. Karekodlu ilaç sistemi hakkında bilgi veren Dr. Özbek, "İlacın üretiminden tüketimine kadar bütün evrelerini izleyebildiğimiz bir sistem. İlaç üretiminde herhangi bir seride hata çıkması ya da son kullanma tarihi geçen ilaçların satılması da sistem tarafından engelleniyor. Sahte ilacın piyasaya çıkmasını engelleyecek yegane önlem budur. Bu sistemle kupür yolsuzluğunun da önüne geçmiş oluyoruz. Karekod uygulaması başarılı bir şekilde ilk kez Türkiye'de uygulanıyor."

Karekod Nedir?
Kare kod, 2 boyutlu barkodlara verilen Türkçe isimdir. Karekod (Datamatrix) tipi barkodlar klasik tek boyutlu (çizgilerden oluşan) barkodlardan farklı olarak beyaz ve siyah kare veya dikdörtgenlerden oluşan matris yapıdaki bir barkod türüdür ve daha fazla bilgiyi içinde barındırabilmektedir.

Karekod İlaçlarda Neden Kullanılıyor?
Tanımlayıcı olarak 2D Datamatrix yeterli miktarda bilgiyi küçük bir alanda saklaması ve veri kurtarma imkanı bulunması sebebi ile seçilmiştir. Böylece EAN13 barkodu ile karışmalar da engellenmiş olacaktır.
Karekod içerisine 2335 karaktere kadar bilgi saklanabilir. Oysa kullandığımız standart barkod sadece 13 karakterden oluşur
Burada amaç;
• İlacın barkodunu
• İlacın parti numarasını
• İlacın son kullanma tarihini
• İlacın seri numarasını tek bir barkod ile okutmaktır. Bu bilgiler haricinde ek bilgiler Karekod içerisine eklenebilir.

17 Şubat 2011 Perşembe

ORTADOĞU ÜLKELERİ KEMİK İLİĞİ NAKLİNDE TÜRKİYE’Yİ TERCİH EDİYOR

İsrail ya da Ürdün de yapılan nakiller sonrasında hastaların bir süre sonra yaşamını yitirdikleri bilgisini veren Suriyeli yetkililer, kemik iliği naklinin başarı ile yapılması nedeniyleTürkiye'yi tercih ediyorlar.

Suriye'deki Askeri Teşhir Hastanesi ile Bayındır Hastaneleri arasında yapılan işbirliği protokolü kapsamında Türkiye'ye tedavi görmek için gelen 15 yaşındaki lösemi hastası D.M'aya kemik iliği nakli gerçekleştirildi. Yurt dışında başarılara imza atan Hematoloji Uzmanlık Derneği Başkanı ve Bayındır Hastaneleri Hematoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Süleyman Dinçer, Ortadoğuda kemik iliği naklinin Katar ve Ürdün gibi ülkelerde yapıldığı kaydetti. Bu ülkelerde yapılan nakil koşullarının Türkiye'de daha iyi olmasından dolayı ülkemizin tercih edildiğini söyleyen Prof. Dr. Dinçer, “Kemik iliği nakli İsrail'de 150 bin Avro'ya, Ürdün'de 100 bin dolara yapılıyor. Türkiye'de ise hem daha kaliteli, hem daha iyi şartlarda hem de yaklaşık 75 bin dolara yapılıyor” dedi.

“İsrail ya da Ürdün de Yapılan Nakiller Sonrasında Hastaların Bir Süre Sonra Yaşamını Yitiriyor”
Suriyeli bir hastaya Türkiye'de ilk kez kemik iliği nakli yapıldığını belirten Prof. Dr. Dinçer, “Operasyon, Suriye'de çok ses getirdi. Çünkü Suriye'deki yetkililer, 'İsrail ya da Ürdün de yapılan nakiller sonrasında hastaların bir süre sonra yaşamını yitirdikleri' bilgisini verdiler. Naklin başarı ile yapılması Türkiye'de hem sağlık turizmi hem de Türk hekimlerinin başarısına iyi bir örnek teşkil etmesi açısından çok önemli. Türkiye'nin bu alanda çok ileri durumda” diye konuştu.

Suriye'den Gelen ve Türkiye'de Kemik İliği Yapılan İlk Hasta
Prof. Dr. Dinçer konu ile ilgili şunları kaydetti: “Suriye'deki Askeri Teşrin Hastanesi ile Bayındır Hastaneleri arasında yapılan protokol sonrasında 15 yaşındaki lösemi hastası D.M'un tedavisi için Türkiye'de hazırlıklara başlandı. Suriye'de yaklaşık bir yıldan bu yana lösemi tedavisi gören D.M, Temmuz ayında Türkiye'ye geldi ve tedavisi planlandı. Yaklaşık 2 ay Türkiye'de lösemi tedavisi gördü. Ardından kuzeninden kemik iliği nakli gerçekleştirildi. D.M, Suriye'den gelen ve Türkiye'de kemik iliği yapılan ilk hasta unvanını taşıyor. Başarılı geçen nakil sonrasında, geçtiğimiz hafta içinde kontrol için Türkiye'ye gelen D.M, sağlıklı bir şekilde günlük yaşantısına döndü. Tüm tedavisi 3-4 ay süren ve hepsi Türkiye'de gerçekleştirilen D.M'nin genel sağlık durumu gayet iyi.”

D.M: “Kendisini Türk Hekimlere Emanet Ettiği İçin Çok Şanslıyım”
Suriye'den Türkiye'ye lösemi tedavisi için gelen ilk hasta unvanını taşıyan ve 12 Temmuz 2010 tarihinden bu yana Bayındır Hastanesi Söğütözü Kemik İliği Nakli Ünitesi'nde tedavi gören D.M, geçtiğimiz hafta içinde taburcu oldu.

Türkiye'den ayrılmadan önce kendisini Türk hekimlere emanet ettiği için çok şanslı ve sağlığına kavuşmanın heyecanı içinde olduğunu ifade eden D.M doktorlarına duygu dolu bir mektup bıraktı. D.M'nin doktorlarına yazdığı mektup şöyle:
''Ben D.M. Arap Suriye Cumhuriyeti'ndenim.
2010 Şubat ayı sonunda hastalandım. Suriye'de bulunan Teshrin Hastanesi'nde kemoterapi tedavisi aldım ve Kemik İliği Nakli'ne ihtiyacım olduğunu öğrendim. Ancak böyle bir tedavi ülkemizde yoktu. Askeri Teshrin Hastanesi'nden Dr. Hala Hadish ve Dr. Muhammed Barr Ali ile Suriye Tıbbi Yardımlaşma Örgütü Başkanı Dr. Khaled Ataya'nın yardımları ile Türkiye'ye tedavimin gerçekleşmesi için gönderildim.
Bayındır Hastanesi'ne 12 Temmuz 2010 tarihinde ulaştım. Ancak hastaneye gelirken çok korkuyordum. Hastalığım ve tedavisi için çok endişelerim vardı. Kullanacağım ilaçlar, acı çekmek ve dil konusunda yaşayacağımı düşündüğüm sıkıntılarım mevcuttu. Herkes güleryüzlü ve yardımcıydı. Böylece kendimi hastanede değil de evimde gibi hissettim.
Prof. Dr. Süleyman Dinçer, Uzman Dr. Cafer Aksoy, Dr. Ahmet Oymak ve Dr. Buket Çiçek bir insan olarak değil de sanki gökyüzünden inmiş birer melek gibilerdi. Benim için aynen annem gibi sevdiğim Dr. Hadish gibi oldular. Gelişimden bu yana her zaman bir ihtiyacım olup olmadığını sordular ve her türlü sorunumu çözmeye çalıştılar. Şimdi Allah'ın izni ile Suriye'ye evime dönüyorum. Benimle ilgilenen herkese çok teşekkür ediyoruz.
Teşekkürler.
D.M.''

Türk Doktorlar Suriyeli Hekimlere Eğitim Veriyor
Askeri Teşrin Hastanesi ile Bayındır Hastaneleri arasında yapılan protokol gereği, Suriyeli hekimler Türkiye'de bir süre eğitim aldı. Protokol uyarınca iki ülke arasında hasta değişimleri yapılacak. Türk hekimler tarafından, Suriye'de Talesemi ve kök hücre toplantıları düzenlenecek.

16 Şubat 2011 Çarşamba

ANKARA TIP’TA NELER DEĞİŞTİ?

Göreve geldiğinden bu yana birçok yeniliğe imza atan Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi İbn-i Sina Araştırma ve Uygulama Hastanesi Başhekimi Prof. Dr. İbrahim Aşık, hastanede yapılan yenilikleri ve 2011 hedeflerini Sağlık Dergisi’ne anlattı.

Hastanede 920 yatakla yılda 400 bin poliklinik hastası 30 bin acil , 15 bin in üzerinde ameliyat yapıldığını belirten Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi İbn-i Sina Araştırma ve Uygulama Hastanesi Başhekimi Prof. Dr. İbrahim Aşık, yapılan ameliyatların görüntülü ve sesli canlı olarak dış merkezlerden izlenebildiğini söyledi. Bin 500 kişilik konferans salonu, 50 bin kitaplık kütüphane ve 140 süreli yayın imkanı sunduklarını kaydeden Prof. Dr. Aşık, “Çoğu hastanede olmayan Behçet Hastalığı merkezi, ağrı merkezi, başağrısı merkezi,psikiyatri konsultasyon liyezon ve doku bankası gibi spesifik birçok polikliniğimiz bulunuyor” dedi.

Acil Servis Hastanenin Aynası
Acil serviste yılda yaklaşık 30 bin hastaya ayaktan ve yatarak hizmet verdiklerini belirten Prof. Dr. Aşık, “Acil serviz hizmetlerini rahatlatabilmek için, hastanemizin laboratuarlarında köklü değişiklikler yaptık. Acil servise özel radyolojik tetkik cihazları alındı ve gerektiğinde acil cerrahi girişimleri acil servis içinde yapılır hale getirmek üzereyiz” diye konuştu.

Yılda Ortalama 30 Hastaya Böbrek Nakli
Merkez ameliyathanede bulunan 26 ameliyathanede günde 80-110 ameliyat yapıldığını ifade eden Prof. Dr. Aşık, cerrahların ameliyat yapabilmek için sıra beklediğini ve ameliyat sayılarının arttığını kaydetti. Prof. Dr. Aşık, transplantasyon biriminde canlı vericilerden ve kadavralardan yılda ortalama 50 hastaya karaciğer ve böbrek nakli yapıldığını söyledi.
Yenilenen Hemodiyaliz Biriminde 35 Cihaz ile Yılda Bin 500 Hastaya 12 Bin Seans
Prof. Dr. Aşık, Yenilenen Hemodiyaliz biriminde 35 cihaz ile yılda bin 500 hastaya 12 bin seansın üzerinde hemodiyaliz ve CAPD biriminde de günde 60 hastaya kronik periton diyalizi uygulandığını kaydetti.

Laboratuarlar ve Doku Bankası
Laboratuar koordinatörlüğü liderliğinde merkez laboratuvarında değişiklikler yaptıklarını hem yönetimini hem de çalışma koşullarını yenilediklerini kaydeden Prof. Dr. Aşık, “Merkez laboratuarı, endokrin laboratuarı, hematoloji laboratuvarı yenilendi. Kemik iliği transplantasyon merkezinde yılda yaklaşık 70 hastaya nakil yapılıyor. Bu konuda hastane referans merkezi haline geldi. Avrupa’da hematoloji alanında çok önemli bir başarıya ulaştık, Avrupa kemik iliği transplantasyonunda 117. merkez olarak kabul edildik. Türkiye’deki bütün olgular buradan geçiyor” dedi.

Yenilikler Sürüyor
Polikliniklerde sıra alma olayı kalktığını ve hastanın geldiği gün içerisinde işlemlerinin yapıldığını dile getiren Prof. Dr. Aşık şunları kaydetti: “Grafi, rutin tetkikler aynı gün içerisinde yapılırken, tomografi, sintigrafi, ultrasonografi ve MR’da randevu veriliyor. 3 Tesla MR aldık, bir tane daha alınıyor. Ameliyathanedeki anestezi cihazlarını yeniliyoruz. Polikliniklerin çatısı tamamen yenilendi. Akreditasyon çalışmalarımız sürüyor. Hastane afet planı hazırlandı. Tüm yangın kapıları standartlara uygun olarak yenilendi. Ameliyathane bloğunun dış cepheleri de yaptırıldı.”

2011 Hedefleri
PACS ihalesini yaptıklarını, röntgen ve tomografi filmlerinin kalkacağını ifade eden Prof. Dr. Aşık, hekimlerin sonuçları bilgisayarlarından takip edeceğini söyledi. Prof. Dr. Aşık, Teşhisle ilgili gruplandırma (DRG) ile ilgili olarak Sağlık Bakanlığı ile Ankara Üniversitesi arasında bir protokol imzalandığını ve uygulamanın Türkiye çapında oluşması ve yayılmasını birlikte yaptıklarını kaydetti.
Prof. Dr. Aşık, borçlarda ödeme vadelerin 10 aya kadar düştüğünü, kısa sürede bunu daha da düşürmek için plan yaptıklarını belirten Prof. Dr. Aşık, “1 Şubattan sonra döner sermaye olarak hastadan katkı payı alınamayacak. Bu da yılda 25- 30 milyon gelir kaybına neden olacak. Performansın nasıl işleyeceği ile ilgili hala netlik yok. İstanbul üniversitesinin öncülüğünde YÖK’ün bir çalışması var. Ancak hala nasıl olacağı ve kaynağın nereden geleceği belli değil” dedi.

“Global bütçeye geçiliyor”
Prof. Dr. Aşık, Sağlık Bakanlığı’nın Global bütçeye geçilme kararı aldığını ancak bunun üniversite hastanelerinde nasıl bir etki yaratacağı ile ilgili hiçbir bilgimiz bulunmamaktadır” diye konuştu.

“Üniversitedeki Mimara “İyi Mimar” Diye Çizim Yaptırılıyor, Neden “İyi Hekime” Gidilmesi Engelleniyor”
Spesifik olarak iş yapan yaklaşık bin 500 öğretim üyesi olduğunu söyleyen Prof. Dr. Aşık şunları kaydetti: “Malpraktis davaları varlığında kimse performans sonucunda riske girmek istemeyecek. Başka mesleklerden uzmanlara karışılmıyor ancak hekimler sürekli neden hedef alınıyor? Hukuk fakülteleri, mimarlar dışarıda da çizim yapıyor ve yaptıkları iş karşılığında tatminkar ücret alıyorlar, neden hekimler bu anlamda engelleniyor? Neden üniversitedeki mimara “iyi mimar” diye çizim yaptırılıyor da, neden “iyi hekime” gidilmesi engelleniyor? İllegal yollarla hastadan para alınıyorsa o yanlış, ancak hasta kendi gönlüyle o hekimi seçiyorsa bunda ne sakınca var? Tıpkı yurtdışında olduğu gibi hocalar çok kazandıkça çok vergi alınsın. Üniversite öğretim üyelerine ait bin 200 muayenehane var. Bu kavga neden devam ediyor. Toplam 2 bin kişi için mi?”

“Üniversiteyi Üniversite Yapan Özerkliğidir”
Marmara Üniversitesinin, Sağlık Bakanlığı ile ortak anlaşması üzerine Prof. Dr. Aşık şunları söyledi: “Üniversiteyi üniversite yapan özerkliğidir. Bu duruma yönetim olarak olumlu bakmıyoruz. Yurt dışında bu tip ortaklıklar var. Devlet hastaneleri ile üniversite hastaneleri beraber çalışıyor, ancak üniversite yönetiminin her zaman özerk olması koşuluyla. Üniversiteler yönetiminin siyasi irade altına geçmesi, o üniversiteyi bilimsel arenadan uzaklaştırır ve yalnızlaştırır”

15 Şubat 2011 Salı

BEM-BİR-SEN'DEN SAĞLIK DERGİSİ’NE ÖDÜL

Bem-Bir-Sen’in 17. Kuruluş Yıldönümü nedeniyle düzenlenen “İbrahim Keresteci Basın Ödülleri” töreninde Dergimiz Yazı İşleri Müdürü Esra Öz’e de ‘başarı’ ödülü verildi.

Sendikanın 17. kuruluş yıldönümü sebebiyle Bem-Bir-Sen Genel Sekreteri İbrahim Keresteci adına verilen basın ödülleri töreni İçkale Otel'de yapıldı. Törenin açılışında konuşan Sendikanın Genel Başkanı Mürsel Turbay, gazetecilerin yıpranma hakkının ellerinden alınmasını eleştirdi. Turbay, bu hakkın gazetecilere tekrar verilmesi gerektiğini ifade etti. Törene, sendika yöneticileri ve gazetecilerin yanı sıra Ak Parti İstanbul Milletvekili Abdullah Kıyıklık, AK Parti Merkez Karar Yönetim Kurulu (MKYK) Üyesi Mehmet Oymak ve MEMUR-SEN Genel Başkanı Ahmet Gündoğdu ile konfederasyona bağlı sendikacılar katıldı.

Merhum Genel Sekretere Vefa
“Yerel yönetim çalışanları adına sağlamış olduğumuz büyük kazanımların yanında 2010 yılı içinde büyük acılar da yaşadık” diyen Turbay sözlerine şöyle devam etti: “ Teşkilat çalışmaları için Çorum'a giden Genel Sekreterimiz İbrahim Keresteci'yi Mecitözü ilçesinde geçirdiği ağır trafik kazasının ardından enfeksiyon sebebiyle girdiği koma nedeniyle 10 Şubat 2010 tarihinde kaybettik. Vefatının 1. yılına yaklaştığımız şu günlerde samimiyeti, dürüstlüğü, çalışkanlığı ve inancı ile bir büyük dava adamı olan İbrahim Keresteci'yi rahmetle ve minnetle bir kez daha anıyoruz. Bu yıl 17. Kuruluş yıldönümümüz vesilesi ile başlattığımız ancak bundan sonraki yıllarda da sürmesini temenni ettiğimiz “İbrahim Keresteci Basın Ödülleri” töreni, Merhum Genel Sekreterimiz İbrahim Keresteci'nin isminin Sendikamızla birlikte yaşatılması adına son derece önemli buluyoruz” diye konuştu.
Konuşmanın ardından plaketler sahiplerini buldu. Gazeteciler gününün de kutlandığı törende Dergimiz Yazı İşleri Müdürü Esra Öz’e ‘başarı’ ödülü verildi.

14 Şubat 2011 Pazartesi

KLİNİK ARAŞTIRMALARDAKİ ACI TABLO

Türkiye’de 46 adet ilaç üretim merkezi varken İsviçre’nin kendi pazarının 6-8 katı kadar ilaç ihracatı yaptığını belirten Sağlık Bakanlığı İlaç ve Eczacılık Genel Müdürü Dr. Saim Kerman, “Diğer ülkelerde yılda ortalama bin 500 araştırma yapılıyor. Türkiye'de, 1993 yılından bu yana Etik Kurul ve Sağlık Bakanlığı'nın onayıyla 17 yılda toplam 746 klinik çalışma gerçekleştirildi” dedi.

Bir ilacın etkileri ve yan etkileri coğrafi alanlara ve ırksal farklılıklara göre değişkenlik gösterebiliyor. Bu nedenle yerli ve yabancı ilaç firmaları daha fazla alan ve kişi üzerinde ilaçlarını denemek istiyor. Türk ceza kanunun 90. Maddesi’nde belirtildiği gibi “insan üzerinde izinsiz araştırma yapmanın suç kabul edildiğini” hatırlatan Sağlık Bakanlığı İlaç ve Eczacılık Genel Müdürü Dr. Saim Kerman, “Eğer hasta zarar görürse bunun taammüden (bilerek yaralamak veya öldürmek) işlenmiş suç olduğuna hükmetmiştir. Durum bu kadar önemliyken, bir hekimin izin alma ihtiyacı hissetmeden bir araştırma yapmayı düşünmesi ve hastasının haklarını yok farz etmesini en başta o hekim olmak üzere hiç kimse kabullenemez. Ayrıca araştırmanın bilimsel bir değeri olması isteniyorsa resmi otorite olan Bakanlığımız tarafından onay verilmesi zorunludur” dedi.

Türkiye’de 46 Adet İlaç Üretim Merkezi Var
Türkiye’de 46 adet ilaç üretim merkezi olduğunu belirten Kerman şunları kaydetti: “Bu üretim yerlerinin sürekli jenerik ürün imalatçısı konumunda görmek bizi üzüyor. Bilinen ilaçların yanında yeni moleküller üretmeleri gerekiyor. İsviçre’nin kendi pazarının 6-8 katı kadar ilaç ihracatı var. Bunu ilaç klinik araştırmaları sayesinde sağladılar. Ülkemizde yapılan kobay tartışmalarının kimseye faydası yok. Türkiye’deki bilim insanının üzerine titremeli, üniversite- sanayi iş birliğini gerçekleştirmeli, ve onların bilgilerini üretime dönüştürmeliyiz.”

“Diğer Ülkelerde Yılda Ortalama Bin 500 Araştırma Yapılırken Türkiye'deki Bu Sayı Çok Yetersiz”
Kerman, "Klinik araştırmalarda gönüllülük esas. Örneğin tedavisinde, bilinen bütün yollar denenmiş bir hasta kendi isteğiyle gönüllü olabiliyor ya da sağlıklı gönüllüler de olabiliyor. Türkiye'de ilaç araştırmalarına katılımcılar arasında birinci sırada bir işte çalışanlar, ikinci sırada öğrenciler üçüncü sırada ise işsiz kesim yer alıyor. Deneklerin bu işi meslek haline getirmemesi için de tedbirlerimiz var. Diğer ülkelerde yılda ortalama bin 500 araştırma yapılırken Türkiye'deki bu sayı çok yetersiz. Türkiye'de 1993 yılından bu yana Etik Kurul ve Sağlık Bakanlığı'nın onayıyla 746 klinik çalışma yapıldı" dedi.
Gönüllü deneklere sigorta yapıldığını aktaran Kerman, Faz-2, Faz-3 ve Faz-4 araştırmalarında para alınmasının yasak olduğunu, sadece yemek ve yol masraflarının karşılandığını söyledi. Kerman, “iptal edilen yönetmelik hükmünde Faz-1 çalışmalarında gönüllüye 150 ile 500 lira arasında ücret öngörüldüğü, ancak iptal nedeniyle halen böyle bir ugulamanın söz konusu olmadığını” belirtti.

2 Bin 200 Kişiye Etik Eğitimi Verildi
İlaç ve Eczacılık Genel Müdür Yardımcısı Dr. Hanefi Özbek de dünyada nasıl bir prosedür izleniyorsa Türkiye'de de aynı şekilde olduğunu aktardı. Etik Kurul'un ve Bakanlığın klinik araştırmalar konusunda çok titiz davrandığını belirten Özbek, “Araştırma yapılacağı zaman mutlaka etik kurula başvurulur. Etik kurulun onaylamadığı hiçbir çalışma başlayamaz. Etik kurul, Bakanlıktan ve üniversitelerden de bağımsızdır. Etik kurula erkil gücü olan hiç kimse üye olamaz. Etik kuruldan onay aldıktan sonra Sağlık Bakanlığından tekrar onay alınmalıdır. Etik kurullarda çalışmak üzere 2 bin 200 öğretim üyesine bu konuda eğitim verdik. Etik Kurul, yürümekte olan klinik araştırmalarla ilgili haberli ya da habersiz denetimler gerçekleştirir” dedi.

Türkiye ve Dünyada Yapılan Klinik Araştırmalar
Faz-1 çalışmalarını anlatan Özbek şöyle konuştu:“Bir molekül bulunması halinde Deney Hayvanları Etik Kurulu onay verirse hayvanlar üzerinde deney yapılır. Bu araştırmanın ardından insanda ilk defa denenmesi için bu kez Klinik Araştırmalar Etik Kurulu'nun ve Bakanlığın onayına sunulur. Onay verilirse Faz I ilaç klinik araştırması başlatılır. Bu faz olumlu sonuçlanırsa bu kez Faz II ilaç klinik araştırması için Klinik Araştırmalar Etik Kurulu’na ve Bakanlığa başvurulur. Bu fazlardan birini geçemeyen ilaç, bir sonraki faz çalışmasına alınamaz. Bu şekilde bir ilaç araştırması Faz III aşamasını da geçerse Bakanlığımıza ruhsat başvurusunda bulunur. Bu aşamada Bakanlığın kurmuş olduğu bilim komisyonlarınca incelendikten sonra uygun bulunursa ilaca ruhsat verilir ve eczanelerde halka arz edilir. Eczanelerde satılan ilaçlar için de klinik araştırmalar devam eder. Çünkü bir ilacın o güne kadar gözlenemeyen yeni bir etkisinin emareleri ortaya çıkabilir veya ilaca ait yeni bir yan etki tespit edilebilir. Bütün bu gelişmelerin takip edildiği klinik araştırmalara da Faz IV ilaç araştırmaları denir. Bakanlığımız ayrıca, halka arz edilen ilaçların yan etkilerini, ilaç piyasada bulunduğu müddetçe denetleyen bir merkeze de (Farmakovijilans Merkezi) sahiptir. Bu merkez ve buraya bağlı 230 irtibat noktası ile ilaçlar güvenlilik yönünden devamlı izlenmektedir.
Özbek, ayrıca Türkiye ve dünyada yapılan klinik araştırmaların http://clinicaltrials.gov adresinden takip edilebileceğinin bilgisini verdi.


Türk Ceza Kanunu 90. Madde:
(1) İnsan üzerinde bilimsel bir deney yapan kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) İnsan üzerinde yapılan rızaya dayalı bilimsel deneyin ceza sorumluluğunu gerektirmemesi için;
a) Deneyle ilgili olarak yetkili kurul veya makamlardan gerekli iznin alınmış olması,
b) Deneyin öncelikle insan dışı deney ortamında veya yeterli sayıda hayvan üzerinde yapılmış olması,
c) İnsan dışı deney ortamında veya hayvanlar üzerinde yapılan deneyler sonucunda ulaşılan bilimsel verilerin, varılmak istenen hedefe ulaşmak açısından bunların insan üzerinde de yapılmasını gerekli kılması,
d) Deneyin, insan sağlığı üzerinde öngörülebilir zararlı ve kalıcı bir etki bırakmaması,
e) Deney sırasında kişiye insan onuruyla bağdaşmayacak ölçüde acı verici yöntemlerin uygulanmaması,
f) Deneyle varılmak istenen amacın, bunun kişiye yüklediği külfete ve kişinin sağlığı üzerindeki tehlikeye göre daha ağır basması,
g) Deneyin mahiyet ve sonuçları hakkında yeterli bilgilendirmeye dayalı olarak açıklanan rızanın yazılı olması ve herhangi bir menfaat teminine bağlı bulunmaması,
Gerekir.
(3) Çocuklar üzerinde bilimsel deney hiçbir surette yapılmaz.
(4) Hasta olan insan üzerinde rıza olmaksızın tedavi amaçlı denemede bulunan kişi, bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Ancak, bilinen tıbbî müdahale yöntemlerinin uygulanmasının sonuç vermeyeceğinin anlaşılması üzerine, kişi üzerinde yapılan rızaya dayalı bilimsel yöntemlere uygun tedavi amaçlı deneme, ceza sorumluluğunu gerektirmez. Açıklanan rızanın, denemenin mahiyet ve sonuçları hakkında yeterli bilgilendirmeye dayalı olarak yazılı olması ve tedavinin uzman hekim tarafından bir hastane ortamında yapılması gerekir.
(5) Birinci fıkrada tanımlanan suçun işlenmesi sonucunda mağdurun yaralanması veya ölmesi hâlinde, kasten yaralama veya kasten öldürme suçuna ilişkin hükümler uygulanır.
(6) Bu maddede tanımlanan suçların bir tüzel kişinin faaliyeti çerçevesinde işlenmesi hâlinde, tüzel kişi hakkında bunlara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunur.

11 Şubat 2011 Cuma

Dr. Nayır: “HBV VE HCV’Lİ HASTAYA YAKLAŞIMDA EKSİKLİKLER VAR”

Mersin’de çalışan 440 pratisyen hekime yapılan anket sonucunda Hepatit B ve Hepatit C hakkındaki bilgi düzeylerinde büyük eksiklik olduğu saptandı. Sonuca göre pratisyen hekimlerin HBV ve HCV infekte iğne battığında yapılması gerekenler hakkında, sırasıyla yüzde 36 ve yüzde 72’si yanlış bildiği ortaya çıktı.

Hepatit B virüsü (HBV) ve Hepatit C virüsü (HCV) infeksiyonları tüm dünyada yaygın görülen, morbidite ve mortalitesi yüksek, önemli sağlık sorunları arasında yer alıyor. Hekimlerin viral hepatitlerden korunması, hizmet verdikleri kişileri bilinçlendirmesi ve viral hepatitli hastaların yönetimi için öncelikle bu konuda bilgilerinin yeterli olması gerekiyor. Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenteroloji bilim dalından Prof. Dr. Orhan Sezgin ve Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim dalından Uzman Dr. Erdinç Nayır, pratisyen hekimlerin hepatit bilgi düzeyini ölçen bir çalışma yaptı.
Bu çalışma hakkında Sağlık Dergisi’ne bilgi veren Uzm. Dr. Nayır, Mersin’de çalışan pratisyen hekimlerin, HBV ve HCV infeksiyonlarının bulaş yolları, risk grupları ve korunma yolları ile ilgili bilgi düzeylerinin belirlenmesi ve viral hepatitli hastaya yaklaşım biçimlerinin saptanmasını araştırdıklarını kaydetti.

“Pratisyen Hekimlerin Yüzde 50’si İnaktif HBV Taşıyıcılığı Kavramını Doğru Bilmiyor”
HBV ve HCV’nin doğum sırasında bulaşabileceği yüzde 10-18’i tarafından bilinmiyor. Mersin’de görev yapan 440 pratisyen hekime 12 sorudan oluşan anket sorularını yönelttiklerini dile getiren Uzm. Dr. Nayır, anket sonuçları hakkında şu bilgileri verdi: “Bulaş yolları ve risk etkenleri genelde biliniyor. Ancak HBV ve HCV’nin doğum sırasında bulaşabileceği yüzde 10-18 oranında bilinmiyor. Çalışmaya katılanların yüzde 33’ü anne sütüyle bulaştığını, yüzde 42’si de annenin bebeği infekte etmemek için emzirmemesi gerektiğini söyledi. Ancak, bu sonuç doğrultusunda gereksiz anne sütü kesimine sebep olabileceği düşünüldü. Epidemiyolojik bir önemi olmamasına rağmen, hekimlerin yüzde 21’i sivrisinek ve tahtakurusunun bulaşta önemli olduğunu söyledi. Yapılan ankette bir diğer önemli tespit ise katılımcıların yüzde 50'si inaktif HBV taşıyıcılığı kavramını doğru bilmiyor.”

Hepatit D Virüsü ise Hayal Kırıklığı Yarattı
Hepatit D virüsü hakkındaki cevapların ise hayal kırıklığı yarattığını belirten Uzm. Dr. Nayır, “HBsAg pozitif olan hastalara delta antikoruna bakılmasıyla ilgili soruya, hekimlerin yüzde 34’ü HDV’ne bakmaya gerek yok derken, yüzde 36’sı HCV infeksiyonu olanlarda HDV’e bakmalı" dedi.

Hepatit C Virüsü’ne Karşı Korunmada Bilgi Açığı Var
Uzm. Dr. Nayır, "HBV ve HCV’nin yol açtığı patolojiler genelde biliniyor. HBV’den korunma yolu ve aşısı bilinirken, katılımcıların yüzde 12’si HCV’ne karşı korunmada HCV aşısı olduğunu söyledi. HBV ve HCV infekte iğne battığında yapılması gerekenleri ise yüzde 36 ve yüzde72 oranında yanlış biliyor” diye konuştu.

Anket Sonuçları HBV ve HCV Hakkında Eğitim Açığını Gözler Önüne Serdi
Çalışma sonucunda tüm sorular dikkate alındığında özellikle HCV ile ilgili bilgi düzeyinin HBV hakkındaki bilgi düzeylerine göre daha düşük olduğunu tespit ettiklerini dile getiren Uzm. Dr. Nayır, “HBV ve HCV’nin bulaşma yollarında, risk etkenlerinde, HBV ve HCV infeksiyonu mevcut olan hastaya yaklaşımda eksiklikler saptandı. Özellikle HCV’ne karşı korunmada ve HDV’e yaklaşımda pratisyen hekimlerin bilgi eksikliklerinin olduğu ortaya çıktı. Bu sonuçlar temel tıp eğitimi ve devamlı tıp eğitimi ile ilgili açıkların gözler önüne serilmesinde etkili olacak” şeklinde konuştu.

10 Şubat 2011 Perşembe

HAMİLELERDE ULTRASON İLE MUAYENENİN ZARARI VAR MI?

Gebelerin ultrason ile muayene edilmesinde belirli sınırlamaların olması gerektiğini belirten Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Hakan Özdemir, aşırı uygulamaların bebeklerde kromozom kırılmalarına ve kulakta işitme ile ilgili sorunlara neden olabildiğini kaydetti. Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği Genel Sekreteri Prof. Dr. Cansun Demir ise, “Bizi asıl ilgilendiren konu fetal inceleme sırasındaki ısı artışı. Ultrason incelemesi sırasındaki ısı artışının hangi dönemlerde hangi biyolojik etkilere neden olabileceği konusu kesin değil” dedi.

Abdomen (karın) ve pelvis (kalça kemikleri) arasındaki bölge hastalıklarının, jinekolojik sorunların tanısında en sık olarak kullanılan ve en zararsız yöntem olan ultrason, ses dalgalarını kullanarak bu görüntülemeleri gerçekleştirmektedir. Ses dalgalarının farklı boyut ve güçte olanları ile metalleri yapıştırmak ve kayaları parçalamak gibi sanayii ve diğer sektörlerde de kullanılmasının yanı sıra tanı dışında tedavi alanında örneğin böbrek taşlarını parçalamakta da kullanıldığını hatırlatan Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Hakan Özdemir, “tanısal ultrasonda, bu ses dalgalarını farklı boyut ve güçte ve dokulara zarar vermeyecek dozda kullandıklarını belirtti. Her yöntemde olabildiği gibi, özellikle hamilelerde ultrason tetkiklerinin sık yapılması sonucu, özellikle de Doppler ultrason yapıldığında fetüste işitme ile ilgili sorunlara neden olabilmesi, kromozom kırılmalarına yol açabilmesi gibi bazı yan etkilerin de söz konusu olabileceğini belirten yayınlar olduğunu vurguladı. Ayrıca, günümüzde zararsız olarak kabul edilse de 40 yıl sonra bir şey çıkmayacak anlamına gelmediğini, birkaç nesil geçmeden bunun kesin olarak söylenemeyeceğini belirtti. 10 yıl önceki ultrason tetkiklerinin sıklığı ile şimdikiler arasında bariz fark olduğunu belirterek, önceleri, ultrasonu olan kadın doğum uzmanına ulaşımın yada ultrason tetkiki yaptırılmasının çok yaygın ve sık olmadığını, ancak, ultrason cihazlarının yaygınlaşması, kolay ulaşılabilir ve erişilebilir olmasının gereksiz kullanımı da ortaya çıkardığını belirtti. Her ay hatta daha sıklıkla kadın doğum uzmanına gidip ultrason yaptırarak bebeğinin kalp seslerini dinleyip, fotoğrafını isteyen hamileler yanı sıra bunu teşvik eden, öneren kadın doğum uzmanlarının da sayısı artıyor. Gereksiz kullanımdan kaçınılmalıdır” dedi.

“Problem Olmadığı Sürece Gebelerde 3 Kez Ultrason İle Bakılmalı”
Prof. Dr. Özdemir, “Gebelerde ultrason yapılma sıklığına dikkat etmek gerekiyor. Amerikan Ultrason Derneği’ne göre problem olmadığı sürece hamilelerde her trimesterde bir kez olmak üzere yani 3 kez ultrason tetkiki yapılmalıdır. Bizim protokolümüze göre de, 11. Hafta’da Down Sendromu gibi önemli hastalıkları ekarte etmek açısından mutlak yapılması gerekiyor, 20. Haftada anomali taraması yapılabilir. Normal doğum olacaksa doğuma yakın dönemde kordon dolanması, başka herhangi bir doğumu etkileyebilecek sorun var mı diye bakılabilir. Amerika’da hamilelere yapılan ultrason ücretinin devlet tarafından karşılanmamasının, ancak ülkemizde tümünün ödenmesinin de bu konuda önemli olduğunu belirterek gebelerde çok fazla ultrason tetkiki yapılmaması gerekiyor düşüncesindeyim” diye vurguladı.

Gebelerde Yapılan Ultrason’un Kavitasyon Yaptığına Dair Bir Bulgu Yok
Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği (TJOD) Genel Sekreteri Prof. Dr. Cansun Demir şunları kaydetti: “ Ultrasound 1955 yılında Ian Donald’ın abdominal tümörleri tanımak amacıyla jinekolojide kullanımı ile başladı. Daha sonra gebe kadınlarda kullanımla obstetriğe girdi. Bu konuda yayınlanan makaleleri takiben Dünya’da yaygınlaşmaya başladı. Dünyada yaygınlaşması yalnızca hekimlerin bilimsel bulgularının sonucu değil, firmaların reklamları ve hastalarının bebeklerinin fotoğrafını istemeleri ile yaygınlaşmaya devam etti. Bugün ne yazık ki gebe kadınları yalnızca ultrason ile muayene eder hale geldik hem de her muayenelerinde. Yurt dışında değişmekle birlikte bu 3-4 ultrason muayenesi ile sınırlı bunun ötesini sağlık sistemi ödemiyor. Ultrason, dokulara ses dalgası formları ile ulaşan mekanik bir enerji. Gönderilen ses dalgasının transdusere yansıması ile görüntü oluşmakta. Gebelerde yapılan ultrasonun kavitasyon yaptığına dair bir bulgu yok.

Fetal İnceleme Sırasındaki Isı Artışı Hangi Dönemlerde Hangi Biyolojik Etkilere Neden Olabilir
Bizi asıl ilgilendiren konu fetal inceleme sırasındaki ısı artışı. Ultrason incelemesi sırasındaki ısı artışının hangi dönemlerde hangi biyolojik etkilere neden olabileceği konusu kesin değil. Domuzlarda yapılan bir çalışmada pulsed Dopplerin yoğun olarak 2 dakikadan uzun süreli uygulanmasının 2 buçuk derece ısı artışına neden olduğu görülmüş. Fetal dokunun ısı artışına hassasiyeti konusu tam anlaşılmış değil. Ancak genel yaklaşım 1 buçuk derecelik artışın zararı olmayacağı yönünde. 5 dakika süreyle 4 derece artıştan fazlasının zararlı olabileceği bildirilmiş.

Ultrason ile Tanı İçin Gerekenden Daha Uzun Süreli İncelemeden Sakınmak Lazım
B- mod en az riskin olduğu uygulama şekli, Doppler ve renkli Doppler uygulamalarının uzun sürmesi durumunda riskli olabilir. Ultrason ile tanı için gerekenden daha uzun süreli incelemeden mümkün olduğunca sakınmak lazım. Özellikle Doppler incelemeleri gebeliğin ilk haftalarında kısa süreli uygulanırsa olası termal risk azaltılır. Unutulmamalıdır ki bugüne kadar ultrason uygulamasının insan fetusu üzerine olumsuz etkisinin olduğunu belirten bir yayın yok.”

9 Şubat 2011 Çarşamba

TEKRARLAYAN GEBELİK KAYBINDA NELER YAPILMALI?

Günümüzde tekrarlayan gebeliklere yönelik hastanın şikayetleri doğrultusunda gereken tedavinin yapılmasına dikkat çeken Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Öğretim üyesi Doç. Dr. Murat Sönmezer, “13 kez düşük yapıp sonrasında tedavi ile 14. gebeliğinde sağlıklı doğum yapan hasta oldu. Bu anlamda hastalara son bilimsel veriler çerçevesinde doğru tedaviyi uygulamak çok önemli” dedi.

Tekrarlayan gebelik kaybı birçok nedene bağlı olarak ortaya çıksa da hiçbir neden olmadan da karşımıza çıkabilir. Yapılan araştırmalara göre, tekrarlayan gebelik kaybının nedeni ortaya konulduğu takdirde nedene yönelik birçok tedavi seçeneği mevcut. Özellikle son zamanlarda fazla sayıda kromozom taranmasına olanak veren CGH yöntemi bazı hastalar için umut vaat ederken, pıhtılaşma problemi olan hastalarda heparin kullanımı ile gebeliğin sağlıklı bir şekilde devamı sağlanabiliyor. Yapılan istatistikler her 36 kadından birinin iki kere arka arkaya sadece tesadüfen düşük yapabileceğini gösteriyor.

“Bütün Klinik Gebeliklerin Yüzde 12-15’i 4 ile 20. Haftalar Arasında Düşükle Sonlanıyor”
Klasik olarak tekrarlayan gebelik kaybı 20. gebelik haftası öncesinde 3 ya da daha fazla ardışık olarak gerçekleşen gebelik kayıplarını içerir. Ancak 3 kez gebelik kaybının arka arkaya gerçekleşmesini beklemek özellikle hastalar için çoğu zaman oldukça sıkıntılı olmaktadır. Bu yüzden son zamanlarda, 2 ve daha fazla gebelik kaybı olduğunda tanısal araştırmaya yönelik yeni düzenlemeler getirildiğini söyleyen Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Öğretim üyesi Doç. Dr. Murat Sönmezer, “Öncelikle gebelik kaybı ile hekime başvuran bir hastanın doğru bilgilendirilmesi oldukça önem taşıyor. Hastadan detaylı bir öykü alınarak, hastanın psikolojisi de göz önünde bulundurulmalıdır. Genel olarak insan üremesi ile ilgili fizyolojik verilere baktığımızda, oluşan bütün klinik gebeliklerin yüzde 12-15’inin 4 ile 20. haftalar arasında düşük ile sonuçlandığını görüyoruz. Ayrıca, klinik olarak tanınan gebelikler ile birlikte fark edilmeden kaybolan gebelikler birlikte düşünüldüğünde bu oran, 2-4 kat daha fazla oluyor. Yani insan üremesi hatasız değil ve özellikle erken dönemde gerçekleşen gebelik kayıplarının insan üremesindeki doğal seçim mekanizmalarının bir sonucudur” dedi.

“13 Kez Düşük Yapıp Sonrasında 14. Gebeliğinde Tedavi ile Sağlıklı Doğum Yapan Hasta Oldu”
Kromozom anomalileri ilk 3 ayda gözlenen düşüklerin en sık sebebi olduğunu kaydeden Doç. Dr. Sönmezer şunları kaydetti: “34 yaşında olan ve daha önce 13 kez düşük yapan bir hastada ayrıntılı inceleme soncunda pıhtılaşmaya eğilimi arttıran faktör V Leiden mutasyonu ile birlikte MTHFR mutasyonu saptandı. Hasta gebe kalır kalmaz düşük moleküler ağırlıklı heparin tedavisi başlandı ve 36. gebelik haftasında erken doğum eylemi başlayan hasta sezaryen ile canlı ve sağlıklı bir bebek doğurdu. Bu hastanın yaşadığı fiziksel ve psikolojik travma göz önüne alındığında, geniş bir araştırma sonrasında etkene yönelik olarak tedavi uygulanmalı. Bu bağlamda, anne veya babada var olan ve belirti vermeyen dengeli translokasyon (Robertsonian ya da Resiprokal), mozaism, inversiyon ve benzeri yapısal kromozom bozuklukları tekrarlayan gebelik kaybı nedeni olarak karşımıza çıkabilir. Ayrıca yaşlanma ile birlikte oositte meydana gelen problemler de aneuploid (sayısal olarak problemli normal genetik yapıya sahip olmayan) embriyoların oluşmasına ve tekrarlayan düşüklere neden olabilir. Bunlardan en sık görülen bozukluk trizomilerdir. Bazen genç hastalarda yaşlı yumurtlar ve buna bağlı oluşan anormal embriyolar nedeni ile de tekrarlayan gebelik kayıpları izlenir. Preimplantasyon genetik (PGD) tanı ile anne ya da babada kromozomal bir problem var ise (translokasyon, ya da diğer yapısal kromozom problemleri) tüp bebek yöntemi sonrasında elde edilen embriyolardan biyopsi yapılarak bu problemler araştırılabilir. PGD ile sağlam embriyolar saptanır ve bunların uterusa transferi ile normal bir gebelik elde edilebilir. Ayrıca PDG ile nedeni belirlenemeyen tekrarlayan gebelik kayıplarında da PGD’nin yararlı olabileceğine yönelik bazı yayınlar da son zamanlarda bildirilmeye başlandı. Özellikle son zamanlara yaygınlaşan ve daha fazla sayıda kromozomun incelenmesine olanak tanıyan “comperative genomic hybridization – CGH” yöntemi ile ileriye yönelik umut veren sonuçlar alınmaya başlandı.”

Anatomik Nedenlerle Düşük Olursa
Uterusda myomlar, doğmalık uterus anomalileri, rahim içi yapışıklıklar (Asherman sendromu) ve nadiren poliplerin olduğunu hatırlatan Doç. Dr. Sönmezer, “Anatomik nedenlerle de düşükler olabiliyor. Bu problemlerin tanısı histerosalpingografi, histeroskopi ya da sonohisteroskopi ya da ultrasonografi ile kolaylıkla konulabiliyor. Bu problemlerin tedavisi çoğunlukla cerrahi oluyor. Myomların anotomik yerleşimine göre erken gebelik kayıplarına neden olabilir. Özellikle endometriumda yani rahim içi tabakasına baskı yapan myomlar mutlaka çıkarılmalıdır. Histeroskopi ile rahim içi patolojilerin tedavisi etkin bir şekilde yapılabilir. Histeroskopik cerrahi sonrasında hastalar aynı gün içerisinde dahi taburcu edilebilir. Önemli bir nokta olarak tek boynuzlu uterus gibi (unicornuate uterus) uterin anomalilerin varlığında servikal yetmezlik riski de olacağından mutlaka erken doğum riskinin önlenmesi açısından servikal serklaj işleminin yapılarak serviksin güçlendirilmesi gerekir” dedi.

Antifosfolipid Antikor Sendromunda Neler Yapılır?
İmmunolojik faktörlerin olduğunu antifosfolipid antikor sendromu ve sistemik lupus eritamatozis’in (SLE) bu grupta yer aldığını ileten Doç. Dr. Sönmezer, “Düşük nedeni plasental dolaşımın bozulması olduğunda tedavide aspirin ile birlikte heparin etkilidir ve hastanın tedaviyi gebelik boyunca kullanması gerekebilir. Antifosfolipid antikor sendromu özellikle geç gebelik döneminde meydana gelen gebelik kayıplar ile birlikte intrauterin gelişme geriliği ve oligohidramniyoz (sıvı azlığı) ile de ilişkili olabilir” diye konuştu.

“Kazanılmış Pıhtılaşma Bozukluklarına Çok Sık Rastlanıyor”
Doç. Dr. Sönmezer diğer düşük nedenleri konusunda şu bilgileri verdi: Otoimmün bozukluklar ya da alloimmün bozukluklar da nadiren tekrarlayan gebelik kaybı nedeni olabilir. Ancak böyle bir durumda kullanılacak paternal lökosit immunizasyonu (babadan elde edilen lökositlerin anneye verilerek annenin babanın lökositlerine karşı duyarsızlaştırılmasını içerir) ve intravenöz immunglobulin kullanımı hem pahalı hem de yararı kanıtlanamamış bir tedavi seçeneğidir. Kazanılmış pıhtılaşma bozuklukları olduğunda protein C ve S eksikliği, antitrombin III eksikliği, APC rezistansı artmış pıhtılaşma eğilimi ile ilgilidir. Genetik olarak kalıtılan ve pıhtılaşmaya eğilimi arttıran bozukluklar ise faktör V Leiden mutasyonu, protrombin G-A 20210 mutasyonu ve MTHFR mutasyonudur. Özellikle bu tip mutasyonlar bölgemizde yaygın olarak görülüyor. Erken gebelik kayıpları, intrauterin gelişme geriliği ve kötü gebelik sonuçları ile ilişkili olabilir. Tedavisi gebelik boyunca heparin kullanılmasıdır ve etkin sonuçlar verir. Endokrin faktörlerinden kaynaklanan düşüklerde ise, tiroid fonksiyon bozuklukları, diabetes mellitus ve luteal faz yetmezliği de tekrarlayan gebelik kayıplarına neden olabilir. Ayrıca polikistik over sendromu tanısı konulan hastalarda erken gebelik kayıpları daha fazla izlenir. Özellikle hastada diabet veya tiroid fonksiyon bozukluğu var ise fetusda izlenebilecek muhtemelen anomalilerin riskinin de azaltılması amacı ile bu problemlerin gebelik öncesinde düzeltilmesi önemlidir. Diyabet şüphesinde hemoglobin A1C testi yapılabilir. Luteal faz yetmezliğinin tanısının konulması zor olsa da tedavisi kolaydır ve progesteron uygulamasını veya klomifen sitrat ile ovulasyon indüksiyonunu içerir. Enfeksiyöz nedenlerle kayıplarda ise, servikovajinal enfeksiyonlar. Ureoplazma, mikoplazma, toksoplazma, Listeria ve kampilobater türleri etken olabilir. Bu tür hastalar ancak klinik olarak sevikal enfeksiyon şüphesi olan hastalarda yapılmalıdır. Empirik antibiyotik tedavisi etkindir. Son olarak çevresel etkenler, sigara, alkol ve aşırı kafein tüketimi de tekrarlan gebelik kayıplarına neden olabilir.”

8 Şubat 2011 Salı

ANKARA ECZACILIK 50. YAŞINI KUTLADI

50. yılına yakışır bir kutlama yapan Ankara Üniversitesi Eczacılık Fakültesi, hem mezunlarına hem de öğrencilerine yönelik program düzenledi. Ankara Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Maksut Coşkun, Sağlık Dergisi’ne etkinlikleri ve yapılan çalışmalar hakkında bilgi verdi.

Ankara Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Maksut Coşkun, Ankara Üniversitesi Eczacılık Fakültesinin, 50. Yılını 13-18 Aralık 2010 tarihleri arasında mezunlar ve öğrencilerin bir araya geldiği zengin bir programla yapılan kutlama haftasında fakültede birçok ilki gerçekleştirdiklerini ifade etti.
46 eğitim döneminde fakültelerinden 4 bin 976 eczacının mezun olduğunu belirten Prof. Dr. Coşkun, “Kuruluşumuzun 50. Yılını öğrenci etkinlikleri, mezunlara yönelik özel programların yanı sıra Türkiyede ilk defa 1984 yılında Meslek içi eğitim programını düzenleyen Ankara Üniversitesi Eczacılık Fakültesi 50. yılında bunun üçüncüsünü gerçekleştirdi. Üçüncü kez yapılan bu eğitimde meslektaşlarımıza eczacılıkta yeni gelişmeler ile ilgili konularda bilgiler aktardık. 150 eczacının katıldığı ve 2 gün süren program, ücretsiz olarak yapıldı. Programda eğitici desteğinin yüzde 99’unu fakültemiz öğretim üyeleri verdi. Fakülte tarihinde ilk defa bizim ve diğer eczacılık fakültelerinin de öğrenci tiyatro toplulukları tarafından hazırlanan “Eczacılk Fakülteleri Öğrencileri Tiyatro Şenliği” yapıldı. Öğretim üyeleri ve mezunlarımızın oluşturduğu bir grup, şarkının neden ve hangi koşullarda yazıldığı ile ilgili “Şarkıların dili” konserini sundu. Böylece şarkılar yazılırken hangi duygularla yazıldığı ve o duyguların ne anlama geldiği izleyenler tarafından yaşandı” dedi.

Mezun olan 5 bin eczacıya ulaşılarak, programa davet edildiğini ve onlara ait olan resim ve fotoğraf sergisi düzenlendiklerini kaydeden Prof. Dr. Coşkun, 1970, 1980 ve1990 yılı mezunlarına sembolik mezuniyet töreni yaptıklarını, böylelikle geçmiş yıllarda mezuniyet töreni yapılamayan mezunlara sembolik bir kep giyme töreni düzenlendiğini söyledi.

İlk Defa 3 D Eczacılık Öğrenci Kongresi
Fakülte öğrencileri tarafından ilk kez düzenlenen “3 D Eczacılık Öğrenci Kongresi” yaptıklarını belirten Prof. Dr. Coşkun şunları kaydetti: “Katılımın ve konuşmacıların öğrenci olduğu bilimsel toplantıda, kongreye adını veren, mesleğin üç temel alanını oluşturan serbest, hastane ve endüstri eczacılığı ile ilgili son derece güncel ve çok sayıda bildiri sunuldu. Tüm eczacılık fakültelerinden 170 kadar öğrenci katıldı ve geri bildirimleri çok güzeldi.”


“Tarım Bakanlığının Analizleri, Araştırma Laboratuarımızda Yapılıyor”
117 öğretim elemanı ve başarılı eğitim alt yapısıyla uygulamalı eğitime ağırlık verdiklerini kaydeden Prof. Dr. Coşkun, “Derslerde yaptığımız deneyi her öğrenci kendi yapmak zorunda. Araştırma yapmak ve alt yapımızı geliştirmek için çalışıyoruz. Araştırma laboratuarları son teknoloji cihazlarla donatıldı. Bunun yanı sıra genel kullanıma açık cihazların bulunduğu iki merkez araştırma laboratuarlarımız da var. Laboratuvarlarımız bugün birçok kurum ve kuruluş tarafından referans araştırma laboratuarı olarak kabul ediliyor. Sağlık Bakanlığı ve Tarım Bakanlığı bunlardan bazıları. Yapılan analiz sonuçlarında bazı kullanılan bitkisel ilaçların içinde etiket bilgilerinde yer almayan etken maddelere de rastlıyoruz. Daha önce belirli gruba giren bu ürünlerin analizi yapılmadan Türkiye’ de satışına izin veriliyordu. Şimdi, Tarım Bakanlığı izin vermeden önce bize gönderiyor, analizi yapılıyor, hazırladığımız rapora göre izin veriliyor” diye konuştu.

Tıp Fakültesinde İlk Alternatif Tedavi Yöntemleri Dersi
Prof. Dr. Coşkun, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesinde “Alternatif Tedavi Yöntemleri” dersini verdiklerini ancak derslerin bazı nedenlerden dolayı şimdilik açılmadığını söyledi.
Ankara Üniversitesi Gölbaşı kampüsünde 40 dönümlük bir alanda“50. Yıl Ormanı”, ağaçlandırması yaptıklarını dile getiren Prof. Dr. Coşkun, “40 dönüme 3 bin ağaç dikilecek ve her yıl öğrencilerimizle bunların bakımını yapacağız. Bunun dışında fakültemizin bahçesine “Anısal ağaç” diktik. Geleceğe tanıklık edecek bir ağaç olarak, tedavide kullanılan ve tıbbi bir bitki olan “Ginkgo biloba” ağacını seçtik” şeklinde konuştu.

Türkiye’de Eczacılık Nerede?
Günümüzde eczacılık mesleğini değerlendiren Prof. Dr. Coşkun, ülkemizde eczacılık eğitimi veren ikinci eğitim kurumu olduğunu ancak ilk eczacılık fakültesi olarak kurulan bir eğitim kurumu olduklarını belirtti. Prof. Dr. Coşkun, “1960’lı yıllarda Eczacılık eğitimi veren 2 fakülte bulunurken bugün bu sayı 17’ye yükseldi. Günümüze kadar geçen süre içinde bu eğitim kurumlarında yaklaşık 30 bin eczacı mezun oldu. Avrupa ülkelerine göre bu sayı düşük ancak ülkemizde, eczacı dağılımında bir çarpıklık var. Büyük şehirlere baktığımızda Avrupa ortalamasının çok altındayız. Taşrada bu durum değişiyor. Hangi alanda eczacıya ihtiyaç var ise o alana yönelinmeli. Hastane, sanayi ve diğer kamu kurumlarında eczacıya ihtiyaç var. Eczacı, klinik eczacılık alanında ilaçla ilgili danışmanlık hizmeti vermeli. Bununla ilgili dersleri müfredat programımıza koyduk ve veriyoruz. Ayrıca klinik eczacılık alanında lisansüstü programları da açtık. Eczacıya hasta ve hastalıklarla ilgili geçmiş yıllara göre daha fazla bilgi aktarılıyor. İlacı en iyi bilen meslek grubu eczacıdır. Dolayısıyla ilaçla ilgili en iyi danışmanlığı eczacı yapar. Artık ilaç hareketleri bilgisayardan takip edilebilmektedir. Yani hangi doktor hangi ilaçları daha çok yazıyor izlenebilmektedir. Bunun sonucunda belirli ilaç firmalarının ilaçlarını reçetelemesi sorgulanabilecektir. Burada klinik eczacılara önemli görevler düşmektedir. Sağlık Bakanlığı bu konu ile ilgili “Klinik Eczacı” istihdam etmeye başladı. Eczacı fazlalığı var gibi görülse de, eczacılık hala işsizlik problemi olmayan meslek gruplarının başında geliyor. Çok sayıda eczacılık fakültesi açılmasını doğru bulmuyorum. Örneğin Atatürk Üniversitesi Eczacılık Fakültesi 8 yıldır mezun vermesine rağmen henüz öğretim kadrosunu tamamlayamadı. Eczacılık fakültelerine öğretim elemanı bulmakta sıkıntı yaşanıyor. Bunun çözümü, öğretim elemanlarının maddi ve manevi olanaklarının arttırılmasıdır. Böylelikle mesleğin akademisyenlik yönü de cazip bir istihdam alanı haline gelecek.”

7 Şubat 2011 Pazartesi

ÇUKUROVA TIP GİRİŞİMSEL RADYOLOJİ UYGULAMALARI

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalı’nda Türk Radyoloji Derneği Adana Şubesi’nin 2011 yılı Eğitim Faaliyetlerinin Bir Kısmını Girişimsel Radyoloji Uygulamaları Oluşturacak.

Son yıllarda, teknolojik gelişmelerin de katkısı ile, girişimsel radyolojik yöntemlerle birçok hastalığın tedavi edilebilmesi ve buna olan talebin artması bu alanda yeterli bilgi ve deneyime sahip radyoloji uzmanlarına olan ihtiyacı hızla artırıyor. Bu konuda uzman girişimsel radyolog sayısının yeterli olmaması, bu yolla tedavinin yaygınlaşabilmesi ve hastaların, buna ulaşmasında en büyük engel olarak görülüyor. Bu sorumluluk bilinci ile, Türk Radyoloji Derneği (TRD) Adana şubesinin 2011 eğitim faaliyetleri içinde, katılımın ücretsiz olduğu, karotis stentleme, venöz akses ve endövenöz lazer uygulamaları düzenleniyor.

Uygulamalar Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Anabilin Dalında, TRD Adana Şubesi yönetim kurulu üyelerinden Doç. Dr. Erol Akgül ve Prof. Dr. Erol Aksungur yönetiminde toplantılar 2 defa tekrarlanacak. Uygulamalar, Ocak, Şubat, Mart, Nisan ve Mayıs aylarında yapılacak. Katılımcı sayısı, her uygulama için 5 radyoloji uzmanı ile sınırlı olup, katılacak uzmanların çalıştıkları ortamda bu uygulamaları yapabilmeleri veya geliştirebilmeleri amaçlanıyor. Bu nedenle uygulamalara katılacak uzmanların öğrendiklerini uygulayabilecek ortamlara sahip olmaları bekleniyor. Katılımcılar bu özellikleri ve başvuru önceliği dikkate alınarak belirlenecek.


Uygulamalarda, rutin olarak kullanılan farklı malzemeler tercih edilecek, avantaj ve dezavantajları, hangi malzemenin hangi durumda daha uygun olacağı uygulamalı olarak gösterilecek ve tartışılacak. Uygulamalara, katılımcıların bizzat katılmaları da sağlanacak.

Girişimsel Radyoloji Uygulamaları

4 Şubat 2011 Cuma

ATRİYAL FİBRİLASYON: ESKİ HASTALIK, YENİ TEDAVİLER

Atriyal fibrilasyonun en sık tansiyon yüksekliği durumunda gözlemlendiğini belirten Medicana International Ankara Hastanesi Kardiyoloji Direktörü Doç. Dr. Erdem Diker, tüm inmelerin 2/3’nün nedenin atriyal fibrilasyon olduğunu söyledi.

Medicana International Ankara Hastanesi ve Türk Kardiyoloji Derneği’nin ortak düzenlediği “Kalp Sağlığı ” konulu sempozyum, Ankara Ramada Plaza Hotel’de gerçekleştirildi. Medicana International Ankara Hastanesi Kardiyoloji uzmanları ve Türk Kardiyoloji Derneği yetkilileri tarafından özellikle son dönemde ülkemizde ve dünyada en önemli ölüm nedeni olan kalp hastalıklarında erken teşhis ve etkin tedavisi konusundaki son gelişmeler, yeni tedavi seçenekleri değerlendirildi.

“Tüm İnmelerin 2/3’nün Nedeni Atriyal Fibrilasyon”
Atriyal fibrilasyon(AF) en sık gözlenen sürekli ritm bozukluğu, genellikle kalp hastalarında ve ileri yaşlarda gözlenir. Atriyumların titreşimlerinde oluşan bozukluk sonucunda, çok hızlı ve düzensiz kasılmalar olur. Atriyal fibrilasyon en sık tansiyon yüksekliği durumunda gözlenir. Türkiye’de hala çok sık görülen romatizmaya bağlı kalp kapağı hastalarında da çok sık gözlendiğini belirten Medicana International Ankara Hastanesi Kardiyoloji Direktörü Doç. Dr. Erdem Diker, “Atriyal Fibrilasyon toplumda en sık görülen “sustaıned” (uzamış- kalıcı) aritmidir. Atriyal fibrilasyon, nadiren bazı hastalarda hiçbir yakınmaya neden olmamakla birlikte genellikle çarpıntı, nefes darlığı, göğüs ağrısı, halsizlik ve yorgunluk gibi yakınmalara neden olur. Kalbin performansını önemli oranda düşürerek kalp yetersizliğine yol açabilen bu ritm bozukluğu, aynı zamanda kalbin içinde pıhtı oluşmasına neden olarak felç ve damar tıkanıklıklarına yol açabilir. Tüm inmelerin 2/3’nün nedeni atriyal fibrilasyondur” dedi.

“Atriyal Fibrilasyon, Tüm Kardivasküler Nedenli Hastane Yatışlarının Yüzde 10’u”
Atriyal fibrilasyonun her yaşta görüldüğünü dile getiren Doç. Dr. Diker şunları kaydetti: “60 yaş altında her bin kişide ortalama 2 – 3 kişide gözlenirken, 60 ve 70’li yaşlarda bu oran yüzde 2’ye, 80’li yaşlarda ise oran yüzde 10 – 20’lere çıkıyor. Kalp hastalıkları dışında akciğer hastalıkları ve bazı hormonal bozukluklar da atriyal fibrilasyona yol açabilir. Özellikle yaşlılarda her 10 kişiden birinde görülen ve ciddi felç riski taşıyan hastalığın . 60 yaşının üzerindeki her 25 kişiden 1’inde, 80 yaşının üzerindeki her 10 kişiden 1’inde görülür. Kadınlarda erkeklere oranla daha sık görülüyor. Atriyal fibrilasyon nedeniyle yatışlar, tüm kardivasküler nedenli hastane yatışlarının yüzde 10’nu oluşturur.”

“İnmeli Her 6 Hastadan Birinde Neden, Atriyal Fibrilasyondur”
Her çarpıntı şikayetiyle gelen hastanın atrial fibrilasyon olmadığına dikkat çeken Doç. Dr. Diker, “Hastaların her kalbinde oluşan tekleme önemli ritim bozukluğu değil. Çarpıntıların yüzde 80-90’ı önemli değil. Yüzde 10’luk kısım önemli, bu da atrial fibrilasyondur. Bütün toplum değerlendirildiğinde atriyal fibrilasyonu olan hastalar, atriyal fibrilasyonu olmayan hastalardan daha erken ölür. Atriyal fibrilasyon sırasında kanın atriyumlar içinde hareketsiz kalması içinde pıhtı oluşmasına neden olur. Bu pıhtılar vücudun değişik yerlerine giderek damar tıkanıklıklarına neden olabilir. Atriyal fibrilasyonda damar tıkanıklığı en sık beyin damarlarında olur. Özel kan sulandırıcı ilaç almayan atriyal fibrilasyonlu hastaların yüzde 5’inde hayatları boyunca en az bir kez damar tıkanıklığı yaşar. İnme ve felç atriyal fibrilasyonlu hastalarda normale göre 6 kat daha sık gözlenir. İnmeli her 6 hastadan birinde neden, atriyal fibrilasyondur” diye konuştu.

“Atriyal Fibrilasyonda Çoğunlukla Vaughan-Williams Sınıflaması Tercih Edilir”
Atriyal fibrilasyonlu hastalarda 3 temel tedavi prensibi olduğunu kaydeden Doç. Dr. Diker, “Atriyal fibrilasyonu sonlandırarak normal ritmin sağlanması ve normal ritmin sürekli olarak devam ettirilmesi, atriyal fibrilasyon sırasında kalbin normal hızlarda çalışmasını sağlamak ve pıhtı oluşumunun engellenmesidir. Atriyal fibrilasyon tedavisinin belkemiğini ilaç tedavileri oluşturmaktadır. Yan etkileri az ve kullanımı kolay ilaçlar çıkmaya başladı. Normal kalp ritmini yeniden düzenleyen ilaçlar antiaritmik ilaçlar olarak bilinir. Antiaritmik ilaçlar farklı mekanizmaları kullanarak etki ettiği için farklı ilaç grupları altında sınıflanırlar. Bazı sınıflar ve bazı sınıftaki ilaçlar belirli bazı ritim bozukluklarının tedavisinde etkilidir. Antiaritmik ilaç sınıflamasında birden fazla şema olmasına rağmen hekimlerin çoğunluğunca kullanılan sınıflama Vaughan-Williams sınıflamasıdır” diye konuştu.
Doç. Dr. Diker, atriyal fibrilasyonda ilaç dışı tedaviler içerisinde kalıcı kalp pilleri, atriyal fibrilasyon ablasyonu ve atriyoventriküler düğüm ablasyonu olduğunu da sözlerine ekledi. Doç. Dr. Diker, “İlaç dışı tedavi teknikleri geliştirilmeye başlandı. Ablasyon denilen veya sol atrial kapama denilen bir takım yöntemlerle felç riski azaltılıyor hem de hastanın şikayetleri ortadan kaldırılıyor. Son dönemlerde hastaların tam olarak tedavi edilmesi mümkün olmaya başladı. “Kalp pili ve ablasyon gibi ilaç dışı tedaviler genellikle ilaç tedavisine yanıt alınamayan hastalarda uygulanır” dedi.

Sempozyumda İşlenen Diğer Konular
Sempozyumda, kalp krizi tanılı hastalara, tanının ilk saatlerinde yapılacak tedavinin standartları, tedavi yöntemlerinin tekniği ve eşlik eden ilaç kullanımı konuları, ani kalp ölümü konusunda yeni gelişmeler ve güncel tedavi yöntemleri, koroner arter hastalığından korunma yöntemleri, atriyal fibrilasyon ritm bozukluğunun tedavisinde son yıllarda ortaya çıkan yeni açılımlar, kardiyak görüntüleme yöntemleri ve girişimsel kardiyolojideki gelişmeler, “kalp ve damar sağlığı için beslenme” önerileri uzmanları tarafından değerlendirildi.

1 Şubat 2011 Salı

TIBBIN DUAYENLERİ: NESRİN ÇOBANOĞLU

Alanında özgün 4 kitap yazan, Dünya’nın değişik ülkelerini de kapsayan 811 konferansta konuşma yapan, çok sayıda uluslararası ve ulusal makalesi olan, hem hekimlikteki kariyeri ile Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıp Etiği ve Tıp Tarihi Anabilim Dalı Başkanı hem de Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi Uzmanlığıyla Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde doktora dersleri veren Dr. Nesrin Çobanoğlu, her biri ilgi uyandıran geniş katılımlı konferanslarını, çıkar çıkmaz tükenen kitaplarını, Gazi Üniversitesi Kadın Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezi Müdürlüğü’ndeki çalışmalarını ve hayatını Sağlık Dergisi Yazı İşleri Müdürü Esra Öz’e anlattı.

Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıp Etiği ve Tıp Tarihi Anabilim Dalı Başkanı aynı zamanda Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde görev yapan Doç. Dr. Nesrin Çobanoğlu, başarılı bir kadın hakları savunucusu. Farklı fakültelerde uzmanlık almasının nedenlerini, eğitim hayatı boyunca birinciliklerle dolu başarılarını ve neden “etik” üzerine çalıştığını Sağlık Dergisi’ne anlatan Doç. Dr. Çobanoğlu, hayatın bazen bir cümleye göre yönlendirilebileceğini söylüyor. Doç. Dr. Çobanoğlu, eşinin Murat Belge’nin Tarihten Güncelliğe kitabından aktararak “Somut Bugün, Soyut Bir Yarın Uğruna Feda Edilmeli mi?” sözünün, hayatının temel taşı haline geldiğini kaydetti. Kendi ağzından çok yönlü başarılarını, hayatını ve yaşadıklarını dile getiren Doç. Dr. Çobanoğlu şunları anlattı:
“Aslen Gaziantepliyim ancak babamın işi nedeniyle Elazığ’da doğdum. Benden önce 5 çocukları vardı, hepsi üniversitedeyken ben boş kalan evde özlemi hafifletmek ve sevilmek için doğurulan son çocuğum. Doğduğumda kardeşlerim üniversitede okuyordu ve hepsinin ortak özellikleri herkes kendi okulunun birincisiydi. Babamın hala konuşulan ve kullanılan buluşları vardır. Bende üniversiteye kadar hep birincilikler ve birçok başarı ödülleri aldım. Üniversiteye o kuşağın tüm hekimleri gibi ilk binlerde yer alıp, ilk tercihimi kazanarak başladım.
En Büyük Şansım Ailem
En büyük şansımın ailem olduğunu düşünüyorum. Kocaman kütüphanesi olan bahçeli, havuzlu bir evde, sıcak sevgi ve bilinçli bir ilgiyle büyüdüm. İyi eğitimli ve akıllı ablalarımın varlığı her zaman en büyük hazinemdir. Ben doğduğum yıl, en büyüğümüz olan Abim, İTÜ Elektrik Mühendisliğinden mezun olmuş. Öğretmen olan Nermin Ablamın müziğe ilgisinin bana yansımasıyla, 11 yaşında keman dersleri almaya başladım. Böylece, üniversiteye kadar klasik keman çalmayı öğrendim. Gazi Üniversitesi’nden mezun alanında öncü olan Modacı Pervin Ablam sayesinde tüm hayatım boyunca hep özel tasarlanıp, hazırlanan giysi ve takılarımla kendimi çok özel hissettim. Onlarla sohbet etmeye alıştığım için, hala o yaş kuşağıyla daha iyi anlaşırım.


Öğrenmeyi Hep Sevdim!
Herhangi bir konuda çalışırken, zorunluluk olarak değil, severek öğrendim. Ben bunu öğreneceğim özgüveniyle pozitif baktım, sıkılmadım. Öğrenmek varoluş nedenim gibiydi. Öğrenmeyi hep sevdim!
Etiği Seçmem Tesadüf Değil
Cerrahpaşa Tıp Fakültesini seçme nedenim, Cerrahpaşa’nın adı, İstanbul ve deniz birlikte olduğu için ilk tercihimdi. İstanbul bir Dünya kentidir. Tıp okurken ilk zamanlar anatomi ve fizyolojiyi ilgiyle öğrendiğimde, sokakta insanlara bakarken, kemikleri, kasları, damarları ve sinirlerine kadar vücudu biliyor olduğumu düşünür, hekimliğin ayrıcalığını hissederdim. Derslere devamlılığa dikkat ederdim. Ancak not tutmazdım. Duyduklarımı ve gördüklerimi asla unutmam. Derslerle ilgili merak ettiğim konuları, araştırır ve okurdum. Cerrahpaşa’da o dönem sınav sistemindeki değişiklikler nedeniyle de olsa gerek, altı yıl boyunca hiçbir sınavda hiçbir zaman. hakkına kalmadan geçen 8 kişiden biri olarak, gazetelere haber olmuştuk.
Üniversite okul olmasının dışında bir kültür ortamıdır. Ders çalışırken, tıp kitapları okurken onların yazarını da araştırırdım. Sınav için çalışmazdım. En yoğun sınav dönemlerinde bile felsefe kitapları okurdum. Yani bir tür “Tıp Felsefesi” diyebileceğimiz Tıp Etiği’ni seçmem tesadüf değildi. Okulda her zaman başarılıydım. İlgilendiğim çalıştığım konularda deliler gibi “tutkuyla” çalışarak hızlı öğrenmek, öğrenmeyi sevmek, çok hızlı okuyabilme yeteneğim ve güçlü hafızam şansım oldu.



Özden Toker ile Ismet Paşanın EKG'sine bakarken

Birinci Sınıfta İlk Doğumumu Yaptırdım
Üniversitede öğrenci evimin duvarları maviydi, geniş, sıcak ve okulun tam karşısındaydı. Penceremin altındaki ağacın dalları arasında, üniversitenin üzerinden denizi görüyordum. Evimin okula yakın olmasından dolayı nerdeyse her gece acil, kadın doğum ve cerrahi alanlarında gönüllü nöbetlere giderdim. İliklerime kadar hekim olmanın keyfini yaşayarak geçen bir eğitim sürecim oldu. Birinci sınıfta ilk doğumumu yaptırdım! Bu süreçte birçok cerrahi vakayı uygulamalı olarak, pratiğiyle birlikte öğrendim. Böylece teoriyi görerek ve uygulayarak öğrendim.


Hekimlikte “Pardon” Yoktur
Tıp fakültemizde ameliyatları öğrenciler izleyebiliyordu. Bende sık sık izlemeye giderdim. Ameliyathanenin üstünde çepeçevre orayı görebildiğiniz camlı bir bölme vardı. Ses bağlantısı da olduğundan, görerek ve dinleyerek eğitim vakalarını izlememiz mümkündü. Kadın doğum ve cerrahinin ortak yaptığı, 16 yaşında karnında kitle olan genç bir kızın ameliyatı vardı. Cerrah bistürüyü vurdu, su fışkırdı. Kız hamileymiş. Cerrah bisturiyi fırlatıp, ameliyathaneden öfkeyle çıktı! Cerrah, ameliyata başlamadan gebelik testinin yapılıp yapılmadığını sormuştu, duyduk. Ancak kadın doğum hocası, hastanın tanıdığı bir ailenin bakire kızı olduğunu söyledi. Bu vaka benim için çok eğitici oldu. Tıpta insanla uğraşıyoruz, her zaman her şey olabilir. İkisi de halen Türkiye’nin önde gelen saygın ve ünlü ismi olan ve o yılların parlak genç hocalarıydı. Bu ameliyatla alanında başarılı olsa da herkesin hata yapabileceğini gördüm. Hekimlikte “Pardon” yoktur. Mükemmel olmak zorundasınız. Her zaman!





“İlk Aşkım Olan Eşimin, Gözlerine Baktığımda Aşkı Hissettim”
Eşim Murat ile tıp fakültesinde 1. Sınıfta tanıştım. 17 yaşındaydım ve eşimi ilk gördüğümde aşık oldum. Gözleri, simsiyahtı. İçinde binlerce yıldız olan aydınlık siyah çekik gözler! Ama hep onu görünce kaçtım. Kendimden, beni sarsan duygularımdan korktum! Ve o çok çapkındı. Dört kişi birlikte nöbetlere kalıyorduk. Murat bana aşık olduğunu söyledi. Daha önceleri başkalarına dediğim gibi “hayır” demeliydim, diyemedim. Cevap vermeden kaçtım.
“Somut Bir Bugün, Soyut Bir Yarın Uğruna Feda Edildi” Murat Belge
Bir hafta sonra ortopedi dersinde Murat geç geldi ve ben dersi dinlerken yanıma oturdu, ellerimi tuttu ve yüksek sesle “Ne diyeceksin bana! Ben dayanamıyorum artık. “Evet” mi “hayır” mı?”dedi. Hocamız Prof. Dr. Nişan dersi kesti; anlayışlı ve sevecen bir ses tonuyla bu “deli”kanlı ile beni sorunumuzu çözmemiz için dışarı gönderdi. Sonrasında okuldan çıktım, ilk gelen otobüse bindim, Murat’ta arkamdan geldi. Otobüste parayı Murat verdi, muavin bana “yenge” dedi. Ben çok kızdım tabii. Aklım “hayır” derken kalbim “evet” dememi istiyordu. Yaman bir çelişki! Kitapçıya girdik, birkaç kitap aldım. Bu esnada, Murat Belge’nin kitabından “Somut bir bugün, soyut bir yarın uğruna feda edildi” cümlesini gösterdi. Sonrasında da kararımı vermemde ve yaşam felsefemde bu sözün derin etkisi oldu. Tıp fakültesi bitmeden evlendik.
Askerde Eşime Çuvallar Dolusu Mektup Yazdım
O yıllarda ansızın konulan Mecburi hizmetle Nevşehir’e gittik. Ben hastane aciline, Murat ise “iriyarı” olduğu için cezaevine atandı! Cezaevi doktorluğu o yıllarda konulan bir kadroydu. Murat, Hakkari Şemdinli Derecik mevkiinde askere gitti, ben 4-5 aylık hamileydim. İran, Irak ve Türkiye sınırındaki bir dağın tepesindeki karakolda Jandarma komando olarak askerlik yaptı. Güneş harekat bölgesi ve çatışmaların en çok olduğu dönemdi. Yolu yok, telefonu yok ve tehlikeli bölge. Murat askerdeyken sabah, öğlen ve akşam mektup gönderdim. 3-4 ayda bir helikopterle çuval içerisinde pirinç, un gibi gıdalar giderken; bunlar da “Dr. Murat’ın mektupları” diye, çuvalla mektuplarım gidermiş.
Hamileliğimin çoğunda yalnızdım, doğumuma eşim 3 günlüğüne geldi ve hiç uyumadı. Nüfus dairesinde, canım oğluma en çok hangi isimle seslenmek istediğimi düşünüp, karar verdim; “Murat Can” ! Murat 18 ay sonrasında askerden döndüğünde, kucağımda bebeğimizle karşıladım.



Cezaevinde İşkenceye Karşı Mücadele!
Askerden dönen eşim, yine cezaevinde göreve başladı. Ancak o dönem cezaevinde çok farklı olaylarla karşılaştı. O dönem 12 Eylül sonrası, cezaevleri sağcı ve solcu birçok genç insanla doluydu. Bizzat başsavcı tarafından sakat kalmalarına neden olabilecek biçimde Şiddet uygulanan mahkumlara, işkenceyi belgeleyen rapor veren Murat’a ağır baskı uyguladılar. Saldırdılar. Olayların dışa yansımaması için baskı gördük. Ancak yine de yılmadık, mücadele ettik. Sonunda da şiddet olaylarının gündeme getirilmesini sağladık ve o kişiler yargılandı. Ceza aldılar. Böylece o dönemde işkenceye karşı çıkan, bu nedenle çok sıkıntı yaşayan ilk hekimlerden olduk. Türk Tabipler Birliği ve Birliğin o zamanki Başkanı Prof. Dr. Nusret Fişek bize çok destek verdi. Başsavcı, “böyle bir şey yok” derken, Fişek tarafından Bakanın masasına konulan raporlar ve filmlerle hesap sorulunca, kendi dövdüğü mahkumlarla ilgili olaya dava açmak zorunda kaldı. Gardiyanlar yargılandı, ceza aldılar. Bizlerde görevi kötüye kullanmaktan yargılandık. Beraat ettik. Murat’ın suçu darp ve işkence raporu vermek ve belinde kırık olan iki mahkumu hastaneye sevk etmekti (görevini yapmak), benim suçum ise raporları TTB aracılığıyla Bakan’a iletmekti. Zaten dava bu raporlar sayesinde açılmıştı. Çelişkiye bakar mısınız? O yıllarda, Nokta, Tempo Arena gibi dergilerde “Hekimlik Onuru’nu savunan Hekimler” olarak kapaktan haber olduk. Toplumsal destek ve hekimlerin desteği hep yanımızdaydı. 1989 yılında Dr. Cengiz Kılıç Tıp Ödülü ile İnsan Hakları ve Demokrasi Ödülü Murat Çobanoğlu’na verildi. Ödülü alırken “Sadece “hekim” olarak görevimi yaptım” dedi. Biz sadece mesleğini çok seven, onurunu koruyarak doğruyu yapan hekimlerdik. Bedeli bazen çok ağır olabiliyor.



Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi Sınavı ile Tabip Odası Seçimleri Aynı Dönemdi
Kamu yönetimi ve siyaset bilimini okumaya bu yaşadıklarımdan sonra karar verdim. Türkiye Ortadoğu Amme İdaresi, TODAİE denilen kurumda “Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi” mastır programına başvurmak üzere, ÖSS tarafından yapılan bir sınava girdim. Hekim olarak, sınava girmem için yasal bir engel yoktu, ancak “kazanamazsınız” dediler. Konular çok farklıydı. Aynı yıl içinde tabip odası seçimleri de vardı. On gün arayla sınava da girdim, seçimlere de katıldım. Sınavı ilk sıralarda kazandım. Ankara Tabip odası yönetim kurulu üyeliğine ve genel sekreterliğe seçildim.
Ankara Tabip Odasının En Genç ve İlk Kadın Genel Sekreteriyim
Nuriye Ortaylı ve Füsun Sayek ile birlikte TTB’nin ilk kadın komisyonunu kurduk, Beyaz yürüyüşü yaptık. Ben sıradan bir hekim olarak yaptıklarımla seçildim, hiçbir zaman ideolojik bir duruşum olmadı. En genç ve ilk kadın genel sekreter olarak, kızlık zarı kontrollerine karşı hekim tutumu ve TUS negatifler konularında aktif rol oynadım. TUS kazanamadıkları halde, yurt dışına gidip birkaç ay sonra ülkemize asistan olarak dönenenleri engelledik ve bu haksız durumun önüne geçtik. Oldukça aktif bir dönemdi.

Siyaset Bilimi ve Etik Çalışmalarım
Ben master yaparken eşim Beyin Cerrahisi asistanlığına başladı. O dönem Prof. Dr. Yaman Örs, “Tıp Etiği” kavramını ilk kez Türkiye’nin gündemine getirdi. Konuşmasını dinledikten sonra hekim kimliğimle var olabileceğim, hem de kamu yönetimi ve siyaset bilimi birikimimi birlikte kullanabileceğim alanın “Etik” olduğuna karar verdim. Hekimlik, bütün ilgi alanlarım ve felsefeyi buluşturan, bana en uygun alan diye düşündüm. Sınavlara girdim ve Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesinde Etik çalışmaya başladım. Tıp ve siyasaldan öğrendiklerimi, hekimlik deneyimim ve Tabip Odası Yönetimindeki birikimimi birlikte yoğurdum ve yepyeni bakış açıları kazandım. Ayrıca, Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi uzmanlığını dereceyle bitirenler arasından seçilerek, Almanya’nın Berlin Eyaleti İçişleri Bakanı tarafından, Almanya’nın yerel yönetimlerini incelemek üzere burslu olarak davet edildim. Berlin Duvarı yeni yıkıldığı için bugünün Berlin’inden farklı, iki Berlin’i birlikte görebileceğim özel bir dönemdi.
Gazi’de WHO, WMA, MSIC’in önerdiği eğitimle uyumlu; Evrensel Tıp Etiği Eğitimi
Başkent Üniversitesi ve Gazi Üniversitesi’nde Tıp Etiği ve Tıp Tarihi Anabilim Dalı’nın kuruculuğunu yaptım. Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesinde şu anda verdiğimiz etik eğitimi WHO, WMA, MSIC’in önerdiği eğitim biçimiyle uyumlu, evrensel standartlarda bir tıp etiği eğitimidir. Dönem1,2,3 ve Dönem dörtlerde 1 yıla yayılan staj dersi var.



“Toplumsal Dinamikleri Harekete Geçiren Kadın”
Human Rights Watch 1993 dünya raporunda hakkımda “Toplumsal dinamikleri harekete geçiren kadın” diye söz eder. Kadına desteği olan insanlardanım. Bir hastane başhekimi 17 yaşındaki bir hemşireyi makamında tokatlıyor. Olayı duyan eşim ve arkadaşları, şiddet olayına karşı hastanede gösteri yaptı. Bende bu olay ile ilgili tarafsızlık ilkesi gereği karışmadıklarını söyleyen kesimlere yönelik “Tarafsızlık” üzerine bir yazı yazdım. “Tokatlanan güçsüz bir kişi var ve bu durumda susmak zaten güçlü tarafı seçmektir”. Eşitler arasında tarafsız kalınır. Bir taraf çok güçlüyken, diğer taraf zayıfsa bu durumda tarafsız kalınamaz.
Gazi Üniversitesi Tıp Etiği ve Tıp Tarihi AD Başkanlığımın yanı sıra Gazi Üniversitesi Kadın Sorunları Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürlüğü dönemi kadın hakları konusunda akademik ve aktivist kimliğimin buluştuğu bir görev olmuştur. Sayısız önemli etkinlik ve Türkiye’de ilk kez Gazi Tıp Fakültesi’nde, Özerk yapıda kurulan “Kadına Yönelik Şiddeti Önleme Birimi” o dönemde yaşama geçmiştir.


Hayatımın Sac Ayağı
Hayatımı oluşturan önemli öğeleri sac ayağına benzetirim. Bunlar; ailem, işim ve spordur. En güç koşullarda bile ailemi ihmal etmedim. Sorunları aşmak için, sevgiyle bakmak gerekiyor. Evimin kapısından girdiğim anda işteki güncel sorunlardan arınırım, şarteli kapatırım. Yemeğimi kendim yaparım. Murat, sevgi dolu ve pozitif olmasaydı bunları başaramazdım. Ailemle birlikte olduğum zaman net olarak onlarla birlikteyimdir. Eşim ve oğlum yattıktan sonra çalışırım. İşimde yaşadıklarımı evime yansıtmam. Oğlumun her şeyiyle ben ilgilendim. “İnsanın hırsı ve aklı belli bir dengede olmalıdır. Hırsı aklının bir milim bile ötesindeyse bedeli çok ağır olur” sözü benim için çok etkili olmuştur. İnsanın hırsı motive edici güçtür. Dengeyi iyi kurmak gerekir. Arada “mavi fırtına” kavgalar yaşansa da hep çok sevdiğim ilk askımla evlenmek ve oğlumun varlığı mutluluğumdur. Her haliyle çok sevdiğim ama sıra dışı ulusal ve uluslararası başarılarıyla defalarca tescillenen zekasıyla oğlumun annesi olmaktan gurur duyuyorum. Şu anda Oğlum da Carnegie Mellon Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği ve Pittsburg Tıp Fakültesinin ortak doktora programında, tam burslu “ilaç tasarımı” üzerine çalışıyor ve yine dönem birincisi oldu. Henüz 23 yaşında ve yayına kabul edilen 4 SCI makalesi var.
Sporun Mücadeleci Yapıma Büyük Etkisi Oldu
Sporda lisanslı olarak, atletizmde üniversiteler arası müsabakalarda ikinciliğim var. Judoyu eşim sevdiği için başladım. Judo da eşim, oğlum ve benim derecelerimiz vardır. Lisanslı dağcıyım. Dağcılık azim ve kararlılığımı oluşturmada çok etkili olmuştur. Dağa tırmanırken yola asfalt dökmüyorlar, zirveye giden yola tırmanmak gerekiyor. Dağcılık, hekimlik gibi hata affetmez, bazen sizin hatanız olmasa da koşullar nedeniyle çok güç anlar yaşayabilirsiniz. Bu anlarda bazen, “Ne işim var burada” diye düşünürüm sonra zirveye ulaştığımda, uzaklara bakıp, o sessizlikte, “başarmanın sadeleştiği durumda” ama gururla; güven içinde evde oturan TV izleyen insanların yasayamadığı çok özel anlar yasadığımı düşünürüm. Tırmanırken zirveye ulaşacak yolda engellere değil, zirveye kilitlenirim “go for it!” derim. Dağcılık, çok sevdiğim felsefe alanına ilgimi boyutlandıran katkılar sunmuştur. Ayrıca, Kayağı 15 yaşındayken, Uludağ’da 1 günde öğrenip, hocamı şaşırtmıştım.


Datça’da Etiğin Doğduğu Yerde “Etik Akademisi” Kuracağım
Datça’da bahçe içerisinde taş bir binada “Etik Akademisi” kurma hayalim var. Hekimliğin meslek olarak doğup, geliştiği ve felsefenin anayurdu olan bu topraklarda nar ve portakal ağaçları içerisinde bir akademi kuracağım.


“Ben Öğrencilerime Güveniyorum”
Hayatımda beni çok duygulandıran ve iyi ki bu işi yapıyorum dediğim iki olay var. Birisi, Toplumsal Etik Derneği tarafından TÜBA’nın kurucusu Dünyaca ünlü bilim kadını Prof. Dr. Ayhan Çavdar’ın elinden “Türkiye Etik Ödülü”nü almamdır. Diğeri ise, öğrencilerimden gelen geri bildirimlerdir. Sadece Türkçe Tıp Öğrencilerime yılda 260 saat ders veririm. İngilizce Tıp ve Doktora derslerimi saymıyorum bile; yine çok yoğun sabahtan akşama aralıksız çalıştığım bir gün, dersten geldim ve “Neden bu kadar çalışıyorum, kimse farkında bile değil” diye düşündüm. Masamda mesaisi bittiği için çıkan sekreterimin bıraktığı, öğrenci geri bildirimleri zarfını gördüm. 200 kişilik sınıftan, 150 tane bana özel yazılmış görüşün olduğu zarfı açtığımda o kadar güzel sözlerle karşılaştım ki gözlerim doldu. Çok iyi bir iş yaptığımı anladım. Beni gururlandıran mutluluklar öğrencilerimin başarılarıdır. En büyük başarım, geleceğin “iyi hekimleri” öğrencilerimdir.


Bir Yaşama Birkaç Hayat Sığdırmak
Hedeflerimi önce kafamda belirlerim, insanların ne dediğini dinlemem sonunda da yaparım. Özgüven çok önemlidir. ABD’de ders verdim, oradaki öğrencilerle buradaki öğrencilerim arasında gözlemlediğim en temel farklardan birisi; burada tıp öğrencileri çok zeki, oradaki öğrencilerin ise özgüveni çok yüksek. Buradaki öğrencilerin özgüvenini yükseltmemiz gerekiyor. Şu anda Gazi Tıp Fakültesi’nde çok iyi bir tıp etiği eğitimi verilmesi için uğraşıyoruz. Tıp fakültesine ilk geldiğim dönem, 4. sınıfların derslerine ilk girdiğimde, bildikleri soruları bile yanıtlamaktaki çekingenliklerinin nedenini sorduğumda; bir ders önce bir hoca tarafından kendilerine “saksı kafalılar” denildiğini söylediler. İşte öğrencilerin özgüveninin yok olmasına neden olan bir örnek. Bir tıp hocasının meslektaşlarına hitabı acı ama gerçek. Onların her biri geleceğin hekimleri ve çok değerliler. Öğrencilerime karşı etiği öğretme sorumluluğum ve sevgi bağım vardır. Sizin yarışınız birbirinizle değil, kendinizin rakibisiniz derim. Ayrıca dakik olmaya özen gösteririm. Yoksa bir yaşama birkaç hayat sığdıramazdım. Yaşamayı, üretmeyi ve hayatı seviyorum. Hayatı dolu dolu yaşıyorum.


Tıp Etiği Alanında 4 Kitap Yazdım
Kitaplarımla ve öğrencilerimle iz bırakmak istiyorum. “Söz uçar yazı kalır”, Hekimliğimin ilk gününden bu yana (kamu yönetimi alanıyla birlikte) toplam 811 konferansta konuşma yaptım. Ancak kitaplarımın benim için ayrı bir yeri vardır. “Tıp Etiği”, “Kuramsal ve Uygulamalı Tıp Etiği” ve yakın zamanda çıkacak olan “Biyoetik – Biyopolitikalar” isimli kitaplarım benim en güzel hazinelerim. Ayrıca, 21 kitap bölümü yazdım. Bir de Editörlüğünü yaptıklarımdan ve yine hemen tükenen “Etik Kurullar” kitabını önemsiyorum.


Tarhun Otu ve Faydalarına İnanırım
Hititler zamanında, fırtına tanrısının “kutsal otu” olarak bilinen “Tarhun otu”nu, taze ya da kuru olarak çok severim ve yemeklerimde kullanırım. “French Taragon” denilen, Ankara ve Antep’te yetişen, tıbbi bitkilerde de birçok yararı bilinen bir bitki. Bir de kefir yoğurdunun yararına çok inanıyorum. Yakın çevreme yemeleri için mayasını dağıtarak yaptırıyorum. Dünya mutfakları ilgimi çeker. Pek çok ülkenin mutfağını yerinde tattım ama Antep Mutfağı Favorimdir. Yemek yapmayı, yeni tatlar yaratmayı severim. Ekşi ve tatlı kuru meyvelerle tatlandırılan geleneksel Osmanlı yemeklerini günümüze uyarlamayı seviyorum. Portakal kabuğu ile tatlandırılmış bonfile çok hoş bir lezzet oluşturuyor. Ekşi ve tatlıyı özlerini koruyan biçimde aynı yemekte birlikte tatmayı seviyorum
Hayatımda iz bırakan kitap, film ve müzikler vardır
Tüm uğraşlarımı ve hayatımdaki her şeyi seviyorum. Okumaktan zevk aldığım Nikos Kazancakis’in yazdığı “Zorba”, Richard Bach’in “Martı”, Platon’un “Diyaloglar” ve “Devlet”, Hans Reıchenbach’ın “Bilimsel Felsefenin Doğuşu”, Dr. Frank Vertosick’in “Beynine Bir Kez Hava Değmeye Görsün” ve Balzac’ın “Iki yeni Gelin” isimli kitapları beni etkileyen yapıtlardır. “Hair Musical-Bırak Güneş İçeri Girsin” ve “Hayat güzeldir” filmleri hayatımda iz bırakmıştır. Müzikte de klasik caz dinlemeyi severim, Sting ve Leman Sam’ ı çok beğenirim.”

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...