15 Nisan 2015 Çarşamba

SEVGİ DOLU BİR ÇOCUKLUK SUÇ ORANINI AZALTIR MI?


Kişilerin beyin gelişimi ve genlerinin suça eğilim olasılığı hakkında fikir verebileceğini söyleyen Dr. Kıvılcım Kayabalı, sevgi dolu bir çocukluk döneminin Nörobilimci James Fallon örneğindeki gibi  fizyolojik süreci değiştirebileceğini söylüyor.

Beyin kuşkusuz evrende bilinen en karmaşık, en gizemli yapı. Nörobilim çalışmalarının altın çağının yaşandığı bu dönemde beyinle ilgili keşfedilecek daha çok şey var. İçerdiği milyarlarca nöron, nörotransmitterler, diğer vücut sistemleriyle sürekli iletişimi ile beyin ve sinir sistemi vücudumuzun kontrol merkezidir.  Davranışlarımız, düşüncelerimiz, deneyimlerimiz kimyasal, elektriksel bir sinir sistemi ağı içinde ortaya çıkar. Bize yabancı gibi gözüken bu yapı aslında kendimizden başka bir şey değil.
 
Hareketlerimizin ne kadarının bilinçli olarak farkındayız? Sorusuna farklı örneklerle yanıt veren Nöromarketing alanında çalışmalar yapan Dr. Kıvılcım Kayabalı, “ Aslında yaptıklarımızın, düşündüklerimizin, hissettiklerimizin ve verdiğimiz kararların çoğu bilincimizin kontrolü dışında geçekleşir. Beynin içindeki en küçük rol bilince ait olandır. Bilinçli ‘biz’ gerçekliğimiz üzerinde sandığımızdan çok az söz hakkına sahip” diyor.
Sağlıklı seçimler yapmak konusunda benzer özelliklere mi sahibiz? Çoğumuz öyle olduğunu düşünüyoruz ama eşit doğmuyoruz. Genetik yapımız, dünyaya geldiğimiz koşullar ve karşılaştığımız olaylar çok farklı. Aynı olay karşısında çok farklı tepkiler verebiliyoruz.  Dr. Kıvılcım Kayabalı, konuyla ilgili sorulara yanıt verdi.

Nörobilim kararlar mekanizmalarını nasıl inceliyor?
Nörobilim, insanların kararlarını nasıl verdiklerini ve kararlarını verirken gerçek anlamda ‘özgür’ olup olmadıklarını araştırıyor. İnsan hareketlerinde özgür iradenin rolü de eski bir tartışma konusu.

Nörobilim ile ilgili çalışmalar bize beyin kimyasında ortaya çıkan çok küçük değişikliklerin davranışta çok büyük değişimlerle sonuçlanabileceğini gösteriyor. İncelenen sayısız örnek toplumsal olarak kabul edilebilir seçimler yapmada belki de herkesin aynı ölçüde ‘özgür’ olmadığını ortaya koyuyor. Kim olduğumuz geniş ve oldukça karmaşık biyolojik ağlarla belirlenmiş olabilir ve karar anında bilinçli ‘biz’in ne kadar etkili olduğunu kestirmek zordur.
 
Carl Jung’un ifadesiyle ‘her birimizin içinde tanımadığımız bir ben daha var.’
İncognito kitabının yazarı ve aynı zamanda Baylor Tıp Fakültesinde ‘Nörobilim ve Hukuk Girişimi’ni başlatan David Eagleman’a göre ‘davranışlarımızı yöneten biz değiliz, en azından tahmin ettiğimiz ölçüde... Nasıl bir kişi olacağımız ile ilgili olasılıklar çocukluğumuzdan çok öncesine, varoluş anımıza kadar uzanıyor, bizler aslında erişilmez mikroskobik tarihimizin birer ürünüyüz.

Uzun yıllar suçluların beyin ve genetik yapısını inceleyen nörobilim uzmanları suç işleme eğilimini  etkileyen üç faktör üzerinde duruyor; genler, beyin hasarı ve çevresel koşullar. Düşünecek olursak bu üç faktörde aslında bizim seçimimiz değil.

Bilinçli bir seçimin olup olmadığını tartışıyorsak insanları farklı davranışları için ne ölçüde ve nasıl suçlu sayabiliriz ? 
Yapılan araştırmalar belirli bir gen grubuna sahip bireylerin suç işleme olasılığının yüzde 82 daha fazla olduğunu gösteriyor. Ağır ceza alan mahkumlarda bu genler  yüzde 94 oranında görülüyor.

Bunun dışında beyinde meydana gelen biyolojik bozukluklar ve fiziksel hasarlar, örneğin tümörler, kişinin davranışlarında dramatik değişiklere neden olabiliyor.

Beyinde oluşan fiziksel hasarlar kişiliği nasıl etkiler?
Beyindeki fiziksel hasarların kişiliği ve davranışları çarpıcı bir şekilde etkileyebileceğini ortaya koyan ilk örneklerden biri hiç kuşkusuz Phineas Cage vakasıdır. Phineas Gage vakası beyinle ilgili 19. yüzyılın ortalarında yürütülen tartışmaları etkilemiş, fizyolojik doktrinleri tamamen değiştirmiştir.

13 Eylül 1848'de Phineas Gage adlı Amerikalı demir yolu inşaat ustası bir kaza geçirir ve büyük bir demir parçası sol frontal lobunu parçalar. Demir çubuk, Gage’in çene kemiğinin hemen üzerinden sol yanağından girer, sol gözünü parçalar ve kafatasını delerek dışarı çıkar. Genç adamın beyninin sol ön kısmı ve prefrontal korteks büyük hasar görür.
Phineas Gage, yaralanma nedeniyle ortaya çıkan enfeksiyon ve kan kaybına rağmen hayatta kalır ve 13 yıl daha yaşar. Ancak bambaşka biri olarak... Bu yaralanma kişiliğinde ve davranışlarında çarpıcı değişikliklere yol açar. Öyle ciddi değişiklikler olmuştur ki, arkadaşları artık onu tanıyamamaktadırlar.

Kazadan önce duyarlı, zeki ve saygılı bir adam olarak tanınan Gage, saldırgan, kavgacı, düşüncesiz ve kaba bir insana dönüşür, tüm değerlerini kaybeder, yalan söylemeye ve aldatmaya başlar, öfkesini kontrol edemez. Bu arada sol gözünü kaybetmesine rağmen diğer gözüyle görmeye devam eder,  hissetme ve duyma fonksiyonları yerindedir, yürümesinde, ellerini kullanmasında ve konuşmasında herhangi bir bozukluk yoktur.

Gage kazadan sonra demiryolunda iş bulamaz, at çiftliklerinde çalışır, panayırlara katılır ve demir çubuğu ile sergilendiği bir müzede yer alır. Şili’de bir süre yaşadıktan sonra 1860 yılında San Fransisco’ya döndüğünde epilepsi nöbetleri başlar,  38 yaşında ölür ve yanından hiç ayırmadığı demir çubuğu ile birlikte gömülür.

Cage günümüzde beynindeki büyük hasara rağmen şaşırıcı bir şekilde hayatta kalabilen ve bilim dünyasında çok güçlü etkiler bırakan bir kişi olarak tanınıyor. Gage’in geçirdiği bu talihsiz kaza insan davranışlarının biyolojik temelleriyle ilgili araştırmalar açısından tarihsel bir başlangıç olmuş ve 150 yıl boyunca önemini korumaya devam etmiştir. 

Gage’in hasarlı kafatası bugün Harvard Üniversitesi’nin müzesinde bulunuyor. Gage olayı uzun yıllar araştırılmış ve dünyanın önde gelen nörobilimcilerinin bazı konular üzerine derinlemesine düşünmesine neden olmuştur. Gage’in yaşamı neden bu kadar kötüleşmişti? İyi  özellikleriyle tanınan birinin kişiliği nasıl bu kadar bozulmuştu?  Bütün bunlara beynindeki hasar neden olmuştu? Eğer öyleyse, insan beyninde, ahlaki değerler için biyolojik bir merkez mi bulunmaktaydı? Bir kişinin iyi ya da kötü davranıp davranmayacağını bu merkez mi belirliyordu?

Gage’in kazayla birlikte beynindeki önemli insani özelliklerden sorumlu bölüm mü zedelendi?
Uzun araştırmalardan sonra Harvard üniversitesindeki bilim adamları Gage’in kazayla birlikte beynindeki önemli insani özelliklerden sorumlu bölümlerin hasar gördüğü şeklinde fikir birliğine vardılar. Düşünme, geleceği öngörme ve bunu sosyal bir çevreye uygun olarak planlama gibi yeteneklerden sorumlu olan beyin alanı ve “ventromedial prefrontal korteks” in fonksiyonları bozulmuştu.

Ventromedial bölgenin, ahlaki kararların yönetildiği bir merkez olduğu söylenebilir mi? İnsan beyninde, ahlaktan sorumlu biyolojik bir merkez mi keşfedilmişti? Bir kişinin iyi ya da kötü davranıp davranmayacağını bu merkez mi belirliyordu?
Bugün nörobilim uzmanları, ahlaki kararlardan ve davranışlardan, birçok farklı beyin bölgesinin sorumlu olduğunu ve sürecin tam olarak nasıl işlediğini anlamanın oldukça zor olduğunu biliyorlar. Beyinde ahlaki duygulardan sorumlu tek bir özel merkez olduğu düşünülmüyor,  çeşitli alanların oluşturduğu oldukça karmaşık bir ağ olduğu tahmin ediliyor.

Suça eğilimli kişilerin ve seri katillerin beyin yapıları inceleyen Nörbilimci James Fallon’un hikayesi oldukça ilginç değil mi?
Kariyerinin önemli bir bölümünü suça eğilimli kişilerin ve seri katillerin beyin yapılarını incelemeye adamış olan Nörobilimci James Fallon’un hikayeyesi gerçekten çok ilginç.
 Fallon 2005 yılında bir araştırma projesi için UC Irvine’deki ofisinde psikopatik eğilimlere neden olan beyin patolojilerini saptamak üzere masasındaki yüzlerce beyin tomografisini incelemektedir. Beyin tomografilerinin bir kısmı şizofrenik, bir kısmı depresif veya başka bozuklukları olan hastalara aittir. Fallon aynı zamanda Alzheimer ile ilgili farklı bir araştırma da yürütmektedir ve bu nedenle kendisininki de dahil olmak üzere tüm ailenin beyin görüntüleri masanın diğer tarafında durmaktadır. Önündeki bir beyin taramasına baktığında, bunun tamamen patolojik (anormal) olduğunu görür. Frontal ve temporal lobun empati, ahlak ve dürtüleri kontrol ile ilgili bölümlerinde belirgin olarak düşük aktivite vardır. Görüntünün aile bireylerinden birine ait olduğunu bildiği için teknisyeni ile birlikte laboratuvardaki görüntüleme cihazınında bir sorun olup olmadığını kontrol eder. Herhangi bir sorun bulamaz. Daha sonra kuralları çiğneyerek filmin kime ait olduğunu görmek üzere gizli kalması gereken isim kodunu açar; psikopatik beyin görüntüsü kendine aittir. Normal şartlarda böyle bir gerçekle karşılaşan kişinin toplum içerisinde düşeceği durumu düşünerek bunu kimseyle paylaşmaması beklenir. Ancak Fallon bu durumu tüm meslektaşlarına anlattığı gibi, dergilere röportajlar verir ve hatta TED Talk’ta konuşur. Daha sonra ise konuyla ilgili kısa bir süre önce yayınlanan bir kitap yazar: İçimdeki Psikopat (The Psychopath Inside).

Bu kitapta Fallon kendisi gibi iyi giden bir evliliği ve mutlu bir hayatı olan bir nörobilimcinin nasıl patolojik bir beyin yapısına sahip olabileceğini anlatır. Hayatında hiç suç işlememiş, toplumu rahatsız edici bir davranışta bulunmamıştır. Nasıl olur da beyni, bir seri katilin beyin yapısıyla aynı özellikleri göstermektedir? Belki de beyin patolojileri ve suç eğilimi arasındaki ilişki hipotezi yanlıştır.

Fakat daha detaylı incelemeler yapıldığında alınan sonuçlar hiç iç açıcı değildir. Genetik analizde agresivite, şiddet, düşük empati ile ilgili yüksek risk taşıyan tüm gen gruplarına sahip olduğu saptanır. Kendisinde psikopat ile ilgili daha detaylı nörolojik ve davranışsal araştırmalar yapıldıktan sonra aslında psikopat olduğuna karar verir (pro-social-psyhopath olarak adlandırılabilecek türden). Bu sınıflandırmaya giren kişilerin diğerlerine karşı gerçekten empati hissetmesi zordur, ancak sosyal olarak kabul edilebilir düzeyde ilişkilerini yürütürler. Aslında derinlemesine düşündüğünde tüm bu bulgular onu çok şaşırtmaz. Hayatı boyunca güçle motive olan ve başkalarını manipüle etmekten hoşlanan biri olmuştur, torunlarıyla oynarken kaybetmeye tahammül edemez, çevresindekiler için zor bir insan olduğunun farkındadır. Bunlardan çok daha çarpıcı olan nokta ise annesinden ataları ile ilgili öğrendikleri olur.  Soyacağı NewYork’a ilk yerleşen  Cornell ailesine kadar uzanan Dr. Fallon’un ailesinde 1892 yılında anne ve babasını balta ile öldüren Lizzie Borden’da dahil olmak üzere toplam yedi katil bulunmaktadır.

Psikopati, tabii ki birçok semptomu içeren çok genel bir kavram ve tüm psikopatlar katil değil. Fallon’un davranışlarını kontrol edebilmesini kolaylaştıran, ancak benzer genetik ve beyin yapısına sahip kişilerin vahşi bir katil olarak hayatlarının hapishanede sonlanmasına neden olan nedir ?  Fallon’daki serotonin transporter alleli çok karmaşık mekanizmalar sonucunda ventromedial prefrontal korteks’i (psikopatlarda beyinde özellikle düşük aktivite gösteren bölüm) dış olaylara daha duyarlı hale getiriyor. Bu noktada ise çocukluk çağında karşılaşılan olumlu veya olumsuz koşulların çok büyük önemi var. Fallon bu açıdan şanslı, çünkü çocukluğu oldukça sevgi dolu bir ortamda geçmişti. Kendisi ile ilgili gerçekleri öğrenmesi ve tüm bu yaşadıklarında sonra Falcon daha iyi bir insan olmaya özen gösterir, bazı olumsuz hareketlerini engellemeye çalışır.

Frontal kortekste uzun dönemde yavaş ilerleyen bazı hasarların kişilik değişimlerine yol açtığı, saldırganlık, sekse aşırı düşkünlük, toplumsal ve ahlaki değerleri hiçe sayma gibi davranışlara neden olduğunu biliyoruz. Kokain gibi narkotik maddeler beyindeki ödül sistemi ile ilgili reseptörlere bağlanarak çok farklı davranışlar sergilenmesine neden olabiliyor. Dışarıdan dopamin türevi bir madde ile tedavi edilen Parkinson hastalarında kumara aşırı düşkünlük ortaya çıkıyor. Epilepsi (sara) nöbeti temporal lobun belirli bir bölgesinden kaynaklanıyorsa hastalar motor nöbet geçirmiyorlar ve daha farklı bir klinik tablo görülüyor. Kognitif (bilişsel) nöbet dediğimiz bu durum kişilik değişimleri ile kendini gösteriyor, bu kişilerde güven çok yükseliyor ve özel bir varlık oldukları yanılgısına kapılıyorlar.

Beyin hasarları, sinir sistemini etkileyen birçok hastalık, kullanılan ilaçlar, çevresel faktörlerinde uygun olduğu durumlarda beyin biyokimyasını değiştirerek bizleri toplum kurallarına uymayan, empati yoksunu, suça eğilimli bireyler yapabilir.

Tüm bunları bilerek davranış bozuklukları olan kişileri veya suçluları değerlendirmeye başladığımızda belki bizim de yargılarımız değişecek. Beyni anlamak gelecekte bizi cezalandırma, rehabilitasyon ve belki de suçu önleme konusunda bambaşka bir boyuta taşıyabilir ve nörobilim çalışmaları bir şekilde hukuk sistemini de etkileyebilir. Günümüzde bazı hukukçular insanların nasıl davranmalarını istediğimizi değil, neden bu şekilde davrandıklarını da açıklayan etkili davranışsal modellere gereksinim duyduklarını belirtiyorlar. Bu nedenle kanıta dayalı hukuk sistemimiz devam etse de, ceza gerekçelerimiz ve rehabilitasyon koşullarımız değişebilir. Hukuk sisteminin nörobilim araştırmalarını göz ardı edemeyeceği bir gerçektir.

Yüzyıllardır temel bir soruya cevap arıyoruz: biyolojimizden ayrı olarak bir ruh taşıyor muyuz, yoksa hayallerimizi arzularımızı, tutkularımızı mekanik bir şekilde üreten karmaşık bir biyolojik ağdan mı oluşuyoruz? Bunun cevabını henüz bilmiyoruz. Özgür iradenin rolü tartışılamaz, ancak bugün nörobilim ile ilgili araştırmalar ve yeni teknolojilerin sunduğu görüntüleme yöntemleri, davranışlarımızı yönetme konusunda bilinçli ‘biz’in tahmin ettiğimiz ölçüde etkili olmadığını gösteriyor.

Hiç yorum yok:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...