31 Ocak 2011 Pazartesi

DR. RIDVAN EGE HASTANESİNE YERALTI OTOPARKI YAPILDI

Ufuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Dr. Rıdvan Ege Hastanesi Otopark sorununu yeraltı otoparkı yaparak çözdü. Yeraltına 4 kat inilerek 3 buçuk ay gibi kısa bir sürede tamamlanan inşaat sayesinde, 450 araçlık otopark hastane çalışanlarına, hasta ve hasta yakınlarına hizmet verecek.

Ülkemizde, özellikle büyük kentlerdeki hastanelerin en büyük sorunu olan otopark sorunu ilk defa bir üniversite hastanesi tarafından yeraltına otopark yapılarak çözüldü. Dr. Rıdvan Ege Hastanesi geçen yıl komple yenilenmiş ve yatak kapasitesi artırılmıştı. Bu renovasyondan sonra Türkiyenin en modern hastanelerinden biri haline gelen Dr. Rıdvan Ege Hastanesinin resmi açılışıda Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından yapılmıştı. Hastaneye giderek artan ilgi, yeni açılan üniteler ve bunlara bağlı olarak artan hasta sayısının yarattığı büyük otopark sorunu 450 araçlık yeraltı otoparkı yapılarak kalıcı bir çözüme kavuşturuldu. Buna ek olarak yeraltı otoparkının içine bir de 440 kişilik çok amaçlı konferans salonu yapıldı.

“Üniversite Hastaneleri İçinde 450 Araçlık Tek Yeraltı Otoparkı”
Yeraltı otoparkının bu hastaneden hizmet alan ve hizmet veren herkesin hayatını kolaylaştıracağını belirten yüklenici firma Alp Karasar İnşaat Şirketi Genel Müdürü ve İnşaat Mühendisi İbrahim Karasar, otopark hakkında Sağlık Dergisi’ne bilgi verdi: “Bu yeraltı otoparkı üniversite hastaneleri içinde 450 araçlık tek yeraltı otoparkı olma özelliğini taşıyor. Hastanenin mevcut işleyişini aksatmamak için iyi bir planlama ve iş programı yapıldı ve uygulandı. Çoğunlukla 3 vardiya çalışılarak 3 buçuk ay gibi kısa bir zamanda yaklaşık 20 bin metrekare inşaat alanı tamamlandı. Yeraltı otoparkının içine bir de Prof. Dr. İhsan Doğramacı’nın adının verildiği 440 kişi kapasiteli çok amaçlı modern bir konferans salonu yapıldı. Salon malzeme, ekipman ve ses sistemi olarak simultane tercüme yapılabilecek şekilde donatılmış olup bunlara ek olarak müzik, tiyatro ve benzeri gösterilerinde yapılabileceği akustik ses sistemlerine de sahip. Şu anda konferans salonunun elektrik ve tesisat işleri tamamlanıyor. Otoparkın üstünde ferah bir yeşil alan olacak, gelen konukların salona direkt gireceği bir VIP girişi de yapılacak.”

Prof. Dr. Binnaz Ege Sağlık Meslek Yüksek Okulu 14 Mart’ta Hizmete Açılacak
Ufuk Üniversitesi yaptığı yeni tesis ve okullarla büyümeye devam ediyor. Prof. Dr. Rıdvan Ege ve Prof. Dr. Binnaz Ege tarafından yaptırılan meslek okulunun temelinin atıldığını kaydeden Karasar, Prof. Dr. Binnaz Ege Sağlık Meslek Yüksek Okulunun 14 Mart tarihinde açılacağını dile getirdi. Karasar, 5 katlı olan binanın 3 bin metrekare inşaat alanına sahip olduğunu, binada dersliklerin yanısıra laboratuvar, kafeterya ve idari hizmetler birimlerinin bulunacağı bilgisini verdi.

80 Bin Metrekarede 20 Binalı Yeni Kampüs
Ufuk Üniversitesinin İncek’te bulunan ve 80 bin metrekare inşaat alanına sahip arsasına bir kampüs yapılacağını belirten Karasar, “Kampüste araştırma uygulama hastanesi, spor salonu, öğrenci yurtları, yüzme havuzu, kafeler, spor salonu, antik tiyatro salonu, idari binalar ve üniversite binalarından oluşan toplam 20 bina yapılacak” dedi.

“Sağlık Sektörü Yeniliklere ve Gelişmelere En Açık Sektörlerden Biri, Bizde Bu Gelişmeleri Yakından Takip Ediyor Ve Projelerimizde Uyguluyoruz”
Alp Karasar İnşaat Şirketi Genel Müdürü İbrahim Karasar, firmaları hakkında da şunları kaydetti: “Firmamız yaklaşık 20 yıldır sağlık tesisleri yapmakta olup Sağlık Bakanlığının ve sektörün tanınan firmaları arasındadır. Başta Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi olmak üzere Türkiye’nin birçok yerindeki devlet ve üniversite hastanesinin binalarını, ameliyathanelerini, acil servis ve yoğun bakım ünitelerini yaptık. Sağlık sektörü sürekli gelişme kaydeden bir sektör, özellikle malzeme, ekipman ve hastane donanımı alanındaki tüm yenilik ve gelişmeleri takip ediyoruz ve bunları inşaat projelerimizde uyguluyoruz”.
Fiziki ortamın iyi olmasının hasta ve hastane çalışanları üzerinde pozitif bir etki yarattığını belirten Karasar, Sayın Sağlık Bakanının bu konularla bizzat ilgilendiğini, çok hassas ve başarılı olduğunu, buna bağlı olarak Bakanlığın Proje ve İnşaat Dairesinin mevcut gelişmeleri dikkatle inceleyerek hayata geçirilmesini sağlayacak düzenlemeleri yaptığını belirtti.


İşveren ve Yüklenici Arasındaki Uyum
Yaklaşık 25 yıldır inşaat sektöründe faaliyet gösterdiklerini ve 20 kişilik çekirdek kadroları ile kaliteli işler yaptıklarını belirten Karasar, bir projenin başarlı olmasındaki en önemli unsurlardan birinin de işveren ve yüklenici arasındaki uyum, işbirliği ve anlayış olduğunu söyledi. Ufuk Üniversitesi Yönetimi ile yakaladıkları uyumun kendilerini çok memnun ettiğini belirten Karasar, özellikle Ufuk Üniversitesi Kurucusu ve Mütevelli heyet başkanı Prof. Dr. Rıdvan Ege’nin özverili, heyecan dolu, enerjik kişiliğinin performanslarını artırdığını, kendilerinin de işlerini severek ve özveriyle yaptıklarını belirtti.
Yurtdışında da işler yaptıklarını belirten Karasar, en son Amerika Ordusuna Afganistan’da bir askeri hastane yaptıklarını, ISAF, Kızılhaç, Dünya Bankası ve benzeri kuruluşlara direkt yada dolaylı olarak kaliteli hizmetler verdiklerini belirtti.

28 Ocak 2011 Cuma

ARTIK GÖREMEYECEĞİNİZ İĞNE OLMAYACAK!

Ultrasonografi cihazı eşliğinde çalışan SonixGPS özelliği ile hekimlerin biyopsi yaparken biyopsi iğnesinin ilerlediği bölümü çok net ve belirgin bir şekilde görebileceğini belirten Medusa Tıbbi Cihazları Firma Yetkilisi Aydoğan Fidanoğlu, kullanıcıya pratik bir kullanım konforu getirerek hata payını sıfıra indirdiğini söyledi.

Başta ultrasonografi sistemleri olmak üzere tıbbi cihaz ithalatı, satışı ve teknik servisi alanında hizmet veren Medusa Tıbbi Cihazlar tarafından ülkemize bu alanda en son teknolojinin getirmeye devam ettiklerini belirten firma yetkilisi Aydoğan Fidanoğlu, “Kanada üretimi olan Ultrasonix marka Ultrasonografi sistemlerinin Türkiye distribütörlüğünü yapmaktayız. Ultrasonix ultrasonografi sistemlerine yeni standartlar getirdiği gibi benzeri olmayan teknolojileri de bünyesinde barındırıyor” dedi.

SonixGPS (Guidance Positioning System)
Fidanoğlu şunları kaydetti: “Rehberlik etme ve konumlandırma olarak adlandırabileceğimiz bu sistem sayesinde biyopsi iğnesinin ilerlediği yolu net bir biçimde ultrason ekranında gördüğünüz gibi; daha ne kadar ilerlemeniz gerektiği konusunda operatörü asiste eden bir teknoloji. Ayrıca bu sistemde klasik transduserlere adapte edilen ataçman olmadığı için giriş açınızı bağımsız olarak siz belirlersiniz. Bu sistem ultrasonografi cihazı ile senkronize çalışan ve manyetik alan sağlayan “GPS Arm” ve üzerinde özel sensör bulunan transduser ile iğnenin nereye ilerlediğini gösteren guide içersindeki sensörden oluşuyor. Bu teknoloji yüzeysel amaçlı lineer probta kullanıldığı gibi daha derin bölgeler için abdominal probda da kullanılabiliyor.”

SonixGPS ultrason eşliğinde yapılan biyopsi esnasında kullanıcıya üst seviyede bir kullanım konforu ve pratiği getirdiğini ifade eden Fidanoğlu, “Alışılagelmiş yöntemde iğnenin ucunu ultrason ekranında belli belirsiz görebilirsiniz, bu aşamada kullanıcı daha çok tecrübesi ile hareket etmektedir, bu teknoloji Girişimsel Radyoloji, Meme biyopsilerinde, Anestezi dalında olduğu gibi ultrason biyopsisinin yapıldığı her alanda rahatlıkla kullanılabilecek” diye konuştu.

27 Ocak 2011 Perşembe

KOCAELİ TIP KARDİYOLOJİ’DEN ÖNEMLİ BAŞARI

Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Bölümü önemli bir başarı elde etti. Türk Kardiyoloji Derneği tarafından verilen “Kurum Uzmanlık Eğitimi Yeterlik Belgesi”ni almaya
hak kazanan Kardiyoloji Bölümü, düzenlenen törenle belge verildi.

2004 yılında kurulan ve bağımsız bir dernek olan Türk Kardiyoloji Derneği’nin temel amacı Kardiyoloji alanında Türkiye’de verilen eğitimin uluslararası standartlarda olmasıdır. Dört yılda bir seçimle belirlenen Yeterlik Kurulu Üyeleri ise bu görevin bilincinde olarak çalışmalarına devam etmektedir. Kurulda görevli olan Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Armağan Altun “Şu ana kadar 19 yazılı ve 9 sözlü sınav yaptık. 600’ün üzerinde uzman hekime bu yeterlik belgesini verdik. Bu yıl da belgemizi kurumlar bazında vermeye başladık. Başvuru yapan kurumlar arasında Başkent, Gazi, Trakya ve Kocaeli Üniversiteleri bu belgeyi almaya hak kazandılar” dedi.

“Kocaeli Üniversitesi Kardiyoloji Bölümü Bu Belgeyi Almaya Hak Kazandı”
Belgenin kurum ve hekimler için son derece önemli ve prestijli olduğunu ifade eden kurul üyelerinden Prof. Dr. Haldun Müderrisoğlu ise, “Bizler ‘Kardiyoloji eğitimi nasıl olmalı’, ‘uluslararası standartları nasıl elde edebiliriz’, ‘evrensel ilkeleri ne ölçüde takip ediyoruz’ gibi bir dizi soru etrafında kriterler belirledik. Bu kriterlere uyum gösteren kurumlar arasında da Kocaeli Üniversitesi Kardiyoloji Bölümü bu belgeyi almaya hak kazanmıştır. Bizlere sunulan raporların incelenmesinin ardından Ağustos 2010’da, Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne gelerek incelemelerde bulunduk. Öğretim üyesi ve öğrenciler ile görüştük, mekanın fiziksel açıdan, teknik açıdan, öğretim üyelerinin verdikleri eğitim açısından ve mezuniyet sonrası eğitimdeki çalışmalar açısından bu belgeyi almaya uygun olduğunu tespit ettik” diye konuştu.
Kardiyoloji uzmanlarının mesleki açıdan uluslararası standartları yakalamış ve alanlarında yetkin olduklarını ifade eden Prof. Dr. Müderrisoğlu, aday uzman hekimler için bundan sonrasında takip edilecek kriterlerin bunlar olacağını belirtti.


“Bu Belgeler Geleceğimizin Garantisidir”
Belge sunumundan sonra konuşan Prof. Dr. Demirci ise, tıp fakültelerinin genel sorunlarından kısaca bahsederek bu alanda kazanılan başarıların önemli olduğunu belirtti. Prof. Dr. Demirci “Her dönem çeşitli politikalar nedeniyle eğitim sistemimizde değişimler yaşanmaktadır. Bu değişimler çoğu zaman tıp eğitimini daha da zorlaştırmaktadır. Ancak uluslararası alanda eğitim verebildiğimizi gösterir bu belgelerin geleceğimize dair umut verdiğini söyleyebiliriz. Çünkü örneğin 2021 yılından sonra yurtdışında tıp eğitimine devam etmek isteyenler için düşünülen; mezun olunan fakültenin akreditasyona ne kadar sahip olduğu ve eğitim kalitesidir. Bir diğer ifade ile artık mezun olunan fakültenin denklik gösterilebilir olması ve evrensel standartlara ne kadar uyumlu olduğuna bakılacaktır. Düşünülen ve tasarlanan bu olunca da bu tip belgelerin kurumumuzda alınması bir anlamda geleceğimizin garantisidir. Özellikle asistan arkadaşlar ve doçentlik sınavlarına girecek hekim arkadaşlarımız için daha da önemlidir, çünkü eğitim kalitesini de gösterir bir belgedir aynı zamanda. Yoğun iş ve eğitim alanlarında bu tip çalışmalara giren ve bu belgeyi kurumumuza kazandıran tüm bölüm öğretim üyelerine teşekkür ediyorum” dedi.


“Çalışma Anlamında Pratik ve Teorik Bilgiyi Beraber Yürütmek Zorunda Olan Bir Bölümüz”
Kardiyoloji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Dilek Ural, tıp fakültelerinin durumu ve verilen eğitime değinerek bölümün gerekliliklerine işaret etti. Hem pratik bilgi hem de teorik bilginin yan yana yürütülmesi ile başarının sağlanabileceğini belirten Prof. Dr. Ural “Bazen vaka sayısını fazla gören ama teorik bilgisi az olan, bazen de teorik bilgisi fazla ama vaka sayısı az olan hekimler olabiliyor. Biz bölüm olarak dahili ve cerrahi bilimler arasında ve çalışma anlamında pratik ve teorik bilgiyi beraber yürütmek zorunda olan bir bölümüz” dedi.

26 Ocak 2011 Çarşamba

SAFRA YOLU KANSERİNDE “ENDOSKOPİK BRAKİTERAPİ”

Medicana International Ankara Hastanesi’nde Hepatogastroenteroloji Sempozyumu ve Endoskopi Workshop’u düzenlendi. Toplantıda Endoskopik Brakiterapi ile safra yolları kanserleri tedavisi hakkında güncel bilgiler verildi.

Hepatogastroenteroloji ve Endoskopi Workshop 2010 sempozyumu, Medicana International Konferans salon’unda yapıldı. Toplantıda gastroenteroloji, hepatoloji ve endoskopi alanındaki gelişmeleri ele alındı. Sempozyumda, çağımızın hastalığı reflü, mide asidini baskılayan “ proton pompa inhibitörü ilaçlar ve uzun dönemde kullanımları ile ilgili güvenlik sorunları, Türk toplumunda sıkça görülmeye başlanan inflamatuvar bağırsak hastalıkları, inflamatuvar bağırsak hastalığı ve irritabl bağırsak sendromu nedeni olarak önem kazanan gıda alerjileri, karaciğer transplantasyonu ve gastroenterolojide laboratuar testlerinin kullanımı gibi spesifik konulardaki son gelişmeler anlatıldı. Sempozyumda, girişimsel endoskopi konusunda deneyimli yabancı ve yerli endoskopi eksperlerinin uygulamalarını içeren canlı performanslar yer aldı. Endoskopi workshop’ta safra yolu ve pankreas hastalıklarının tanı ve tedavisinde kullanılan endoskopik retrograd kolanjiopankreatografi (ERCP) yapıldı, kolon polipleri olan bir hastanın polipleri endoskopik olarak çıkartıldı.
Medicana International Ankara Hastanesi Medikal Direktörü Prof. Dr. Tümer Çorapçıoğlu açılış konuşmasında şunları kaydetti: “Medicana Hastaneler Grubu olarak; sağlık sektörünün ihtiyaçları doğrultusunda, geleceğe yönelik yaptığımız yatırımlar ve atılımlarla yolumuzda güvenli adımlarla ilerliyoruz. Uluslararası standartları benimseyen, çağdaş alt yapımız ve uzman ekibimizle birlikte Türkiye’ye gelişmiş ülke standardında hizmet vermenin gururunu taşıyoruz.”

Medicana International Ankara Hastanesi Gastroenteroloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ülkü Sarıtaş ise şunları söyledi: “Gastroenteroloji, hepatoloji ve endoskopi alanındaki gelişmeler baş döndürücü bir hızla devam ediyor. Birçok sindirim sistemi hastalıklarında cerrahi yerine endoskopik girişimleri kullanıyoruz. Bu toplantıyı düzenlerken amacımız bir taraftan teorik bazda son gelişmeler ışığında teşhis ve tedavileri tartışmak bir taraftan da görsel olarak yaptığımız girişimsel endoskopik işlemleri canlı olarak meslektaşlarımızla paylaşmak.”

Endoskopik Brakiterapi ile Safra Yolları Kanserleri Tedavi Ediliyor
Sempozyuma Türkiye’nin her yerinden gastroenterologların katıldığını belirten Prof. Dr. Sarıtaş, Sağlık Dergisi’ne açıklamalarda bulundu. Prof. Dr. Sarıtaş şöyle devam etti: “Safra yolu kanserlerinde radyasyon tedavisinin endoskopik yolla stent içinden uygulandığı ve “endoskopik brakiterapi” olarak adlandırılan yöntemi ülkemizde ilk kez biz hastanemizde uyguladık. Daha öncesinde brakiterapi radyologlar tarafından karaciğer içerisinden yapılıyordu, bu yöntemle kanama riski oluyordu ve hasta için daha zor tolere edilmekteydi. Endoskopik yöntemle safra yolundaki tümörlü bölgeye metalik stent taktıktan sonra, stent içinden nasobiliyer dren dediğimiz bir ucu safra yolunda diğer ucu burundan çıkan ikinci bir dren takıyoruz. Radyasyon kataterini bu nasobiliyer dren içinden geçirerek hastaya herhangi bir ağrı veya sıkıntı vermeden kaç seans uygulayacak ise, o kadar seans tedavi yaptıktan sonra nasobiliyer dreni burundan çekip çıkartıyoruz. Böylece tümör küçülüyor. Hatta yok oluyor. Normal radyoterapide radyasyon dışarıdan verilirken safra yolu kanseri derinde olduğu için dışarıdan verilen radyasyon yeterince etkili olmuyor ve safra yoluna gelinceye kadar karaciğer gibi diğer dokuları da etkiliyor. Halbuki endoskopik brakiterapide radyasyon nasobiliyer dren ve stent içinden uygulandığı için, iki katlı bir güvenlik bariyeri oluşturulmuş oluyor. Böylece sadece safra yolundaki kanserli dokuda etkili oluyor, diğer dokularda herhangi bir olumsuz etki görülmüyor. Stent takmış olduğumuz içinde safra yolunda radyasyona bağlı nedbe dokusu gelişimine bağlı darlık oluşmasını da engellemiş oluyoruz. Brakiterapi rahim ve broş kanserlerinde de uygulanabiliyor. Uygulamanın hiçbir yan etkisi yok. Radyasyon maddesi vücuttan yarılanma ömrünü tamamlayarak yok oluyor.”


“ABD’de İlaç Harcamasının, Yüzde 50’si Endikasyonsuz Kullanım Kaynaklı”
Reflünün her 4 erişkin kişiden birinde görüldüğünü bildiren Prof. Dr. Sarıtaş, “ Obezite, gece geç saatte yemek yeme, stres, sigara, kahve, çikolata, cips ,gazlı içecekler gibi bazı yanlış beslenme alışkanlıkları reflüye neden oluyor. Reflüde, proton pompa inhibitörü ilaçları kullanıyoruz. Ancak gereksiz ilaç kullanımına dikkat etmek gerekiyor. ABD’de yapılan bir araştırmaya göre 26 milyar dolar ilaç harcamasının, yüzde 50’si endikasyonsuz kullanımdan kaynaklanıyor. Tedavide ise öncelikle hastalarımıza yaşam tarzlarını düzeltilmeleri, kilo vermeleri ve reflüye yol açan yanlış beslenme alışkanlıklarından vazgeçmelerini öneriyoruz. Verilen ilaçları düzenli kullanmaları özellikle önemli. Reflü beraberinde mide fıtığı var ise bu hastalarda cerrahi tedavi bir seçenek” dedi.

“Gebelerde Hiperemez İle Birlikte Reflü Daha Sık Görülüyor”
Reflünün gebelerde büyük sorun oluşturduğunu hatırlatan Prof. Dr. Sarıtaş, “İlaç kullanımı gebeliğin ilk üç ayında fetüse zarar verebilir. Gebelerde yaşam tarzı önlemleri yanında antiasit denilen midenin asitini hemen yok eden ilaçları kullanıyoruz, yanıt alınmazsa kontrollü şekilde proton pompa inhibitörleri kullanılabilir. Gebelerde hiperemezis ile birlikte reflü daha sık görülüyor” diye konuştu.

25 Ocak 2011 Salı

TÜRKİYE’NİN SAĞLIK HARİTASI, AB İLE KARŞILAŞTIRILDI

Türkiye’de Sağlık Eğitimi ve Sağlık İnsangücü Durum Raporuna göre toplam 111 bin 211 doktor bulunan ülkemizde, hava ve uzay hekimi, iş ve meslek hastalıkları ile mikoloji uzmanı olarak aktif çalışan birer doktor var. Raporda Türkiye’nin diğer ülkelerle uzman hekim sayıları da karşılaştırıldığında ülkemiz, ruh sağlığı ve hastalıkları, gastroenteroloji, romatoloji, metabolizmal hastalıklar, cerrahi onkoloji uzmanı ile fizyoterapist ve aktif çalışan hemşire sayısında son sırada yer aldı.

Sağlık Bakanlığı, YÖK ve Devlet Planlama Teşkilatı’nın hazırladığı Türkiye’de Sağlık Eğitimi ve Sağlık İnsangücü Durum Raporu açıklandı. Rapordan çarpıcı sonuçlar çıktı. Kurumların ortak çalışması sonucu hazırlanan verilerle, toplumun sağlık düzeyinin yükseltilmesinin hedeflendiği belirtildi.

Bir Öğretim Üyesine Düşen Öğrenci Sayısı 3,9
Tıpta uzmanlık eğitimi veren kurumların 2010 yılı sonuçlarına göre tıp fakültesi sayısı 74, Sağlık Bakanlığına bağlı 61 eğitim ve araştırma hastanesi yer alıyor. Diş hekimliği fakültesi sayısı 31iken eczacılık fakültesi sayısının 19 olduğu belirtildi. Ülkemizdeki tıp fakültesindeki öğrenci sayısı 35 bin 454, öğretim üyesi sayısı ise 8 bin 695 olduğu açıklanan raporda, bir öğretim üyesine düşen öğrenci sayısının 3,9 olduğu kaydedildi.
Hava ve Uzay Hekimi, İş ve Meslek Hastalıkları ve Mikoloji Uzmanı Türkiye’de Bir Tane
Araştırmaya göre Türkiye’de halen 31 bin 978’i pratisyen, 58 bin 258’i uzman ve 20 bin 975’i tıpta uzmanlık eğitimine devam eden olmak üzere toplam 111 bin 211 hekim bulunuyor. Türkiye’nin branşlara göre hekim oranlarını ve illerdeki doktor sayılarını ortaya koyan araştırmaya göre; hava ve uzay hekimi, iş ve meslek hastalıkları uzmanı ve mikoloji uzmanı olarak Türkiye’de aktif çalışan birer kişi var. Raporda Türkiye’nin diğer ülkelerle uzman hekim sayıları da karşılaştırıldı. Buna göre Türkiye, ruh sağlığı ve hastalıkları, gastroenteroloji, romatoloji, metabolizmal hastalıklar, cerrahi onkoloji uzmanı ile fizyoterapist ve aktif çalışan hemşire sayısında son sırada yer aldı.

Manyetik Rezonans (MR) Sayısı 80, Tomografi Cihazı Sayısı 23
Ülkemizde mevcut tıp ve diş hekimliği fakültelerinde bulunan cihaz ve donanım durumları ise şöyle; üniversitelerin bünyesinde yer alan hastanelerde toplam yatak sayısı 34 bin 42, yoğun bakım yatak sayısı 4 bin 19, ameliyat salonu sayısı 804, eğitimde kullanılan binoküler mikroskop sayısı 6 bin 760, kadavra sayısı ise 188’dir. Ayrıca hem eğitim hem de tanı ve tedavi hizmetlerinde kullanılan Manyetik Rezonans (MR) sayısı 80, Tomografi Cihazı sayısı 23, Bilgisayarlı Tomografi (CT) cihazı sayısı 98 ve Polarize Emisyon Transmisyon Computerize Tomografi (PET/CT) cihazı sayısı ise 9 olduğu belirtildi. Tıp fakültelerinin 7’sinde klasik, 36’sında entegre, 9’unda karma yöntemle, 4’ünde de probleme dayalı öğretim (PDÖ) yöntemiyle eğitim verildiği kaydedildi.
Diş hekimliği fakültelerinde ise, toplam 2 bin 414 diş ünitesi bulunduğu ve 9’unde klasik, 7’sinde entegre, 5’inde karma yöntemle, 1’inde de probleme dayalı öğretim (PDÖ) yöntemiyle eğitim verildiği belirtildi.


2009 Yılında Toplam 8 Bin 902 Makale Yayınlandı
Tıp fakültelerinde tam gün statüsünde çalışan öğretim üyelerinin 2009 yılı SCI kapsamındaki dergilerde 8 bin 621, SSCI kapsamındaki dergilerde 241 ve AHCI kapsamındaki dergilerde ise 40 makale yayımlandığı belirtildi. Bu veriler diş hekimliği fakülteleri için SCI kapsamındaki dergilerde 684, SSCI kapsamındaki dergilerde 8 makale olarak yer aldığı kaydedildi.


Akademik Personelin ve Öğrencilerin Sayısal Durumu
Sağlık alanında eğitim veren fakülte ve yüksekokullardaki akademik personel sayısı ile ilgili rapora göre, 2009-2010 yılı öğrenci kontenjanları ve toplam öğrenci sayıları Haziran 2010 kayıtlarına göre tıp fakültelerinde 4 bin 845’i Profesör, 2 bin 251’i Doçent, 2 bin 513’ü Yrd. Doçent olmak üzere toplam 9 bin 609 olduğu kaydedil. Diş hekimliği fakültelerinde 497’si Profesör olmak üzere 168’i Doçent, 321’i Yrd. Doçent olmak üzere toplam 986 iken eczacılık fakültelerinde ise 222’si Profesör, 103’ü Doçent, 164’ü Yrd.Doçent olmak üzere toplam 489 öğretim üyesi görev yaptığı iletildi.
2009-2010 eğitim ve öğretim yılında sağlık alanında eğitim veren fakülte ve yüksek okullara ayrılan toplam 7bin 536 kontenjan ayrılırken 35 bin 781 mevcut öğrenci olduğu belirtildi.
Diş Hekimliği fakültesinde 6 bin 453, Eczacılık Fakültesi 5 bin 151, Sağlık Bilimleri Fakültesi 9 bin 528 ve bazı yüksek okullar dahil olmak üzere toplam kontenjan 31 bin 925 iken mevcut öğrenci sayısı 112 bin 714 olduğu bilgisi verildi.


Türkiye’de 100 Bin Kişiye Düşen Hekim Sayısı, AB Üyesi Ülkeler Ortalamasının Yarısından Daha Az
Raporda, Türkiye’de ve AB üyesi ülkelerde 100 bin kişiye düşen hekim sayısı karşılaştırıldığında, bu sayının AB üyesi ülke ortalamasında 322, Türkiye’de ise 153 olduğu belirtildi. Türkiye’deki 100 bin kişiye düşen hekim sayısı AB üyesi ülkeler ortalamasının yarısından daha az olduğu kaydedildi.

23 Yılda Tıp Fakültesi Sayısı 2,5 Kat Arttı
1986-1987 öğretim yılından bu yana Türkiye’de tıp fakültesi sayılarında ve bu fakültelerdeki öğretim üyesi sayılarında önemli ölçüde artış sağlandığı kaydedilen Rapora göre, 23 yılda tıp fakültesi sayısı 2,5 katı arttığı, öğretim üyesi sayısının da 4 katına ulaştığı belirtildi. Yeni alınan öğrenci sayısında ancak yüzde 30’luk bir artış sağlanabildiği bildirildi.



Fiziki Altyapı ve Eğitim Kadrosu Artarken Öğrenci Sayısında Artışı Çok Az Oldu
2008-2009 öğretim yılında tıp fakültesi sayısı 56 iken, öğretim üyesi sayısının 8 bin 695 yeni kayıt yaptıran öğrenci sayısının ancak 6 bin 655’e çıkabildiği belirtilen Raporda, öğretim üyesi başına düşen öğrenci sayısının 4’e düştüğü vurgulandı. Fiziki altyapı ve eğitim kadrosu artarken öğrenci sayısında artışın çok az olduğu bildirildi. Bunun yanında bazı Avrupa ülkelerindeki tıp fakültelerinde öğretim üyesi başına düşen öğrenci sayıların da, ülkemizdeki rakamın bu Avrupa ülkelerinin çoğundan daha düşük olduğu kaydedilen araştırmada, ülkemizdeki tıp fakültelerinde şu andaki öğrenci sayısının çok daha üstünde öğrenci yetiştirilebilecek fiziki şartlar ve öğretim üyesi mevcut olduğu sonucuna ulaşıldı.


Pratisyen Hekim Sayısı da Düşük
Haziran 2010 itibariyle Türkiye’de toplam 31 bin 978 pratisyen hekim aktif olarak çalıştığı ve Türkiye’de 100 bin kişiye düşen pratisyen hekim sayısının, Avrupa Bölgesindeki ülkeler ortalamasına göre de AB üyesi ülke ortalamalarına göre de geride olduğu belirtildi.

TUS Kontenjanlarında Grafik Zigzag Çiziyor
Tıpta uzmanlık eğitiminde 1999 yılından 2002 yılına kadar kontenjanlarda düzenli bir artış görülürken, 2003 yılında bir önceki yıla göre azalma olduğu, 2004 yılında tekrar eski artış seyrini sürdürdüğü ve 2006 yılında tekrar azaldığı bildirildi.

Diş Hekimliğinde Öğretim Üyesi Başına Düşen Öğrenci Sayısı 7,1 İken 6,4 Oldu
Rapora göre; diş hekimliği fakültesi sayısı 2008-2009 öğretim yılında 31’e yükselmiş olup bunların 19 tanesinde eğitim verildiği bildirildi. Öğretim üyesi başına düşen öğrenci sayısının 7,1 iken 6,4 olduğu ve ülkemizde aktif olarak çalışan 19 bin 264 diş hekimi bulunduğu bilgisi verildi.


Aktif Çalışan Eczacı Sayısı Toplam 25 Bin 38
Eczacılık fakültesi, 2008-2009 öğretim yılında fakülte sayısı 12, öğrenci sayısı 4 bin 896 ve öğretim üyesi sayısı 747 olduğu açıklanan araştırmaya göre, bir öğretim üyesine düşen öğrenci sayısı ise 10 iken 10,8 olduğu kaydedildi. Aktif çalışan eczacı sayısının toplam 25 bin 38 olduğu belirtildi.


Türkiye Ebe ve Beyin ve Sinir Cerrahisinde Dünyada 5. Sırada
Araştırmaya göre, hemşire sayısında yetersiz olan Türkiye ebe sayısıyla dünyada 5. sırada yer alıyor. Çoğu uzmanlık alanında geride yer alan Türkiye beyin ve sinir cerrahisinde de dünyada 5. sırada yer alıyor. Raporda illerdeki uzman doktor sayıları da yer aldı. Buna göre en fazla uzman doktor 12 bin 938 ile İstanbul’da, en az uzman ise 36 ile Bayburt’ta.

24 Ocak 2011 Pazartesi

GIDA DUYARLILIK SAPTAMASINDA YENİ TEST DÖNEMİ BAŞLADI

Gıda Alerjisi ile Gıda duyarlılık (intoleransı) sıklıkla birbiriyle karıştırıldığını belirten Özel TOBB ETÜ Hastanesi Mikrobiyoloji ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Doç Dr. Abbas Taner, Gıda Alerjilerinde hastanın bağışıklık sisteminin hemen reaksiyon verdiğini, ancak Tip 3 Alerjisinde meydana gelen reaksiyonun çok geç olduğunu söyledi.

Dünyada beslenme kaynaklı sorunlar gün geçtikçe artmaktadır. Bu sorunun en sık nedeni, sağlıksız koşullarda üretilen ve uzun süre bekletilmiş gıdaların özellikle hormonlu ve fermente olmuş olanların insanlara sunulmasından kaynaklandığını belirten Özel TOBB ETÜ Hastanesi Mikrobiyoloji ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Doç Dr. Abbas Taner, “2007– 2008 yılları arasında gerçekleştirilmiş çalışmalar da göstermiştir ki, Türkiye’ de her yıl binlerce kişi yetersiz ya da dengesiz beslenme sonrası birçok sağlık sorunu ile karşı karşıya kalmaktadır. Bir süredir gündemde olan ve birçok araştırma yapılan Tip 3 Alerji (Gıda Duyarlılığı / Gıda İntoleransı) da beslenme kaynaklı sorunlardan biridir. Dünya Sağlık Örgütü (WHO)’ne göre dünya nüfusunun yarısında Tip 3 Alerji bulunmaktadır. Bu durum, obezite, IBS (Irrıtable Bağırsak Sendromu), hipertansiyon, astım, kronik yorgunluk, depresyon, egzama, deri döküntüleri, şiddetli mide-barsak problemleri gibi birçok hastalık ve şikayete neden olabilmektedir. WHO buna benzer şikayetlerin giderek artacağını öngörmektedir” dedi.

“Tip 3 Alerji ile Gıda intolerans Sıklıkla Bir biriyle Karıştırılıyor”
Vücudun bağışıklık sisteminin çok önemli olduğunu hatırlatan Doç Dr. Taner, “Bu durum bakteri, virüs, mantar ve parazitlerin yol açabileceği enfeksiyonların oluşmasını engeller. Fakat yediğimiz herhangi bir gıdaya karşıda bağışıklık sistemi harekete geçebilir. Gıdalara karşı vücudun vermiş olduğu olumsuz yanıt normalde zararsız olarak bildiğimiz gıdalar tüketildiğinde dahi meydana gelebilir. Bu olumsuz bağışıklık sistemi yanıtı 2 şekilde değerlendirilebilir; Tip 3 Alerji ile gıda alerjisi sıklıkla birbiriyle karıştırılmaktadır ve gıda duyarlılığına, gıda alerjisine oranla daha sık rastlanmaktadır. Tip 3 Alerjine bağlı oluşan rahatsızlıklar, bazen alerjiye bağlı oluşan rahatsızlık ve semptomlara benzeyebilmenin yanı sıra alerjiden farklı olarak bazen saatler hatta günler sonra ortaya çıkabilmektedir” dedi.

“Tip 3 Alerjisinde Immunglobulin G (IgG) Antikorlarına Bağlı Olarak Yanıt Oluşur”
Tip 1 Alerjisinde, gıda tüketildikten hemen sonra bağışıklık sistemi yanıtı oluşmasının yanı sıra yanıt Immunglobulin E (IgE) antikorlarına bağlı olduğunu hatırlatan Doç Dr. Taner, “Kişiler çoğu zaman kendileri teşhis koyabilirler. Örneğin hastalarınızdan gelen şikayetlerde çileğe karşı alerji söz konusu ise çilek yer yemez şiddetli öksürük, deride kızarıklık, kaşıntı, solunum sıkıntısı gibi belirtileri söyleyebilir. Hasta, sorunun çilekten kaynaklandığını teşhis edebilir. Ancak gıda duyarlılığında yanıt bu şekilde oluşmaz. Tip 3 Alerji, Immunglobulin G (IgG) antikorlarına bağlı olarak savunma sisteminin oluşturmuş olduğu bir yanıttır ve çoğunlukla semptom ve şikayetler alerjiye göre daha uzun sürelerde görülür. Bu sebeple kişiler problemin yedikleri hangi gıdadan kaynaklandığını bulmakta zorlanırlar. Gıda duyarlılık alerjisinde belli bir gıdanın direkt olarak alınmaması kişinin şikayetinin ortadan kalkmasına neden olmayabilir. Bu gıdanın başka gıdalarla birlikte alınması aynı reaksiyonlara neden olabilir” diye konuştu.

“Tip 3 Alerjisi, Spesifik IgG ile Tayin Edilebiliyor”
Eski yöntemlerle, Tip 3 Alerjisine bağlı olarak genellikle hangi gıdanın semptom ve birtakım şikayetlere sebep olduğunu anlamak için gıdalar teker teker denenerek bulmaya çalışıldığını kaydeden Doç Dr. Taner, “Fakat birden çok besin veya besin kombinasyonu problem yaratıyorsa bu besinleri bulmak imkansızlaşır ve hasta hayatı boyunca nedenini anlayamadığımız rahatsızlıklar veya şikayetlerle yaşamak zorunda kalırdı. Bu sebeple artık yeni nesil gıda duyarlılık testleri, birçok besine karşı spesifik IgG tayini ile hangi gıdaya karşı duyarlılık olduğunu saptayabiliyor. Başka bir değişle hastanın kanında hangi gıda antijenine karşı antikor olduğunu saptamak mümkündür. Gıdaya spesifik IgG’nin belirlenmesi, enflamasyondan sorumlu gıdanın tespitini mümkün kılar ve yalnızca bu gıdadan uzak durmak bile hastalığın sebebine yönelik bir tedavi oluşturur. Gıdaya spesifik IgG’nin belirlenmesi etiyolojisi bilinmeyen tüm kronik enflamatuar hastalıklarda önerilmelidir. Irritable bağırsak Sendromu’da besin intoleransından kaynaklanabilir. Bunun sonunda hastaya özel olarak hazırlanmış gıda duyarlılığı raporu çıkarılıyor. Her hastaya özel hazırlanan rapora göre beslenme ve diyet uzmanı tarafından verilerek, eliminasyon veya rotasyon diyeti ile şikayet ve semptomların azaldığı görülüyor” şeklinde konuştu.

“5 mikro litre Serumla 221 Farklı Gıda Antijenini Araştırmak Mümkün”
Doç Dr. Taner şunları kaydetti: “Microarray (Microarry) çalışma prensibine göre çalışan Gıda Duyarlılık testi ile 5 mikro litre serumla sadece 1x1 cm’lik alanda 221 farklı gıda antijenini araştırmak mümkün. Test sonucu hastanın kanındaki antikor konsantrasyonuna göre üç grupta değerlendirilir. Özet rapor, tüm sonuçları içeren veriler ve hangi gıdaları tüketmemesi veya belirli bir süre yememesi tavsiye eden rapor yer alır.”

21 Ocak 2011 Cuma

“KIKIRDAK HÜCRESİ NAKLİNİ TÜRKİYE’DE SAYILI HEKİM YAPIYOR”

Kıkırdak Harabiyetlerinde uygulanan yöntemler hakkında Sağlık Dergisi’ne bilgi veren Almanya Giessen Tıp Fakültesi Hastanesi Başhekim Yardımcısı Yrd. Doç. Dr. Erhan Başad, yurt dışında uygulanan “kıkırdak hücresi nakli ya da tamiri” yönteminin Türkiye'de sayılı hekim tarafından yapıldığını belirtti.

Dizdeki kıkırdak harabiyetinin tedavisi, Almanya'da özel eğitim alan birkaç hekim tarafından Türkiye'de de uygulanıyor. Bu yöntemle hastanın vücudundan biyopsi ile doku alınıyor. O dokudaki hücreler laboratuvarda çoğaltıldıktan sonra hastaya naklediliyor. Uzmanlar, daha önceki tekniklere göre önemli avantajlar sağlayan yöntem sayesinde, hastaların yürüme sonrası dizde ağrı ve şişlik şikayetinin ortadan kalktığını ve belli bir aşamadan sonra ileride artrozun önlenerek dize protez ihtiyacı ihtimalinin azaldığını belirtiyor.

“Kıkırdak Harabiyetlerinde Kıkırdak Nakli ya da Tamiri Yapılıyor”
Kıkırdak hücresi nakli cerrahisi alanında başarılı operasyonlar gerçekleştiren Almanya Giessen Tıp Fakültesi Hastanesi Başhekim Yardımcısı Yrd. Doç. Dr. Erhan Başad, kıkırdağın herhangi bir hasar ya da yaralanma olduğunda kendisini tamir etme veya yenileme özelliğine sahip olmadığını söyledi. Vücuttaki derinin çok ağır olmadığı sürece kendini yenileyebildiğini, kemik yoğunluğunun bazı tedavilerle artırılabildiğini, ancak kıkırdağın kendisini yenileyemediğini belirten Başad, bu nedenle kıkırdak harabiyetlerinde kıkırdak nakli ya da tamirine yönelik önemli çalışmalar yapıldığını kaydetti.
Bu alanda yaptığı araştırmalarla alanında dünyaca tanınan hekimler arasında yer alan Başad, kıkırdak nakli ve kıkırdak tamirinin, ortopedi dalı içinde henüz yeni işlenmeye başladığını dile getirdi.

“Yaralı Kıkırdak Bölgesi Eskidikçe, Kireçlenme veya Artroz Denilen Hastalığa Yol Açıyor”
Kıkırdak harabiyetinin en sık spor yaralanmaları sonrasında ortaya çıkan ve genellikle dizde görülen yaralanmalarda uygulandığını vurgulayan Başad, genellikle genç yaştaki sporcularda görülen menüsküs veya çapraz bağ yırtılmalarında, eklemdeki kıkırdak dokunun da zedelendiğini söyledi. Başad, bu gibi durumlarda kıkırdak dokusuna erken müdahale gerektiğini belirtti.
Yaralı kıkırdak bölgesinin eskidikçe, kireçlenme veya artroz denilen hastalığa yol açtığını dile getiren Başad, kireçlenme ile birlikte kıkırdaktaki harabiyetin daha da ilerlediğini ve bir süre sonra kişinin sorun yaşanılan bölgeyi kullanmakta zorlanabileceği uyarısında bulundu. Başad, bu tür vakalarda tamire teşvik, kıkırdak nakliyle tamir veya çoğaltılmış kıkırdak hücreleriyle rejenerasyon tekniklerinin uygulandığını söyledi.

Mikrokırık Yöntemi, Kıkırdak Dokusu Nakli ve Kıkırdak Hücresi Nakli
Başad şunları kaydetti: “Mikrokırık yöntemiyle, zedelenmiş kıkırdak temizlendikten sonra altındaki kemiğe küçük delikler açılıyor ve kanayan bölgeye kemikte bulunan kök hücreleri yerleşerek bir tamir dokusu oluşturuluyor. Bu yöntem özellikle küçük çaptaki defektler için yararlı oluyor. Kıkırdak dokusu naklinde ise kemik ve kıkırdaktan oluşan parçalar bir yerden alınarak sorunlu olan bölgeye naklediliyor. Teknik daha çok küçük çaptaki defektler için uygun oluyor. Tedavide üçüncü yöntem olan doku çoğaltılarak kıkırdak hücresi naklidir. İlk olarak hastanın vücudundan biyopsi ile insan vücudunda kendiliğinden çoğalmayan kıkırdak dokusundan, az bir miktar alınıyor ve o dokudaki hücreler özel bir laboratuvarda çoğaltılıyor. Ardından hastaneye geri gönderilerek hastaya naklediliyor. Büyük yaralanmalarda oldukça başarılı olan tedavinin ismi otolog (hastaya ait) kondrosit transplantasyonudur.”

“Eski Yöntemde Kıkırdağın Alındığı Yerde Defekt Denilen Bir Bozukluk Oluyordu”
Tekniklerin uygulanabilmesi için hastanın 45 yaşının altında olması gerektiğini belirten Başad, kıkırdaktaki yaralanmanın izole ve etrafının sağlıklı kıkırdak dokusuna sahip bulunması gerektiğini vurguladı. Bu teknolojiden önce hastalardan silindir seklinde kıkırdağın alınarak (osteokondral transplantatsyon) defektli yere mozaik (Mozaikplasti) gibi yerleştirildiğini kaydeden Başad şu bilgileri verdi: “Ancak, eski yöntemde kıkırdağın ve kemiğin birleşik bir şekilde alındığı yerde defekt denilen bir bozukluk oluyordu. Bu da hastada yine şikayetlere yol açıyordu. Yürüme sonrası dizde şişme ve ağrı görülüyordu. Kıkırdak dokusunun kendisinde acı hissi olmadığından bu şikayetler genellikle spor sonrası ortaya çıkıyordu. Otolog kıkırdak hücresi nakli sonrasında hastalarda bu şikayetler gözükmüyor. Hücreler bir kolajen dokusuna ekilip ikinci bir ameliyat ile defektin içine yerleştiriliyor. Bu hücreler yeni bir kıkırdak dokusunun oluşmasında yardımcı oluyor Daha önceki tekniklere göre önemli avantajlar sağlayan yöntemle, hastaların yürüme sonrası dizde ağrı ve şişlik şikayeti ortadan kalkıyor. Daha önce dizinden operasyon geçirmiş kişiler için de aranılan koşullar mevcut olması halinde bu bir şanstır. Eskiden kıkırdak zedelenmesi olduğunda atroskopik müdahale ile temizleniyordu. Stabil olmayan dejenere kıkırdak bölgeleri alınıyordu. Ancak bu durumda da orada bir krater oluşuyordu. Bunu asfalt bir yolda oluşan çukur gibi düşünebilirsiniz. Müdahale ne kadar geç kalınırsa o çukur gittikçe büyüyordu. Sonuçta hastada ilerleyen dönemde ileri derecede kireçlenme oluyor ve protez ihtiyacı doğuyordu. Hasta, yürümekte güçlük çekmiyor, şiddetli ağrı şikayetleri oluyor ve diz şişerek, sıkıntı yaratıyordu. Eklemleri metabolik olarak tahrip eden genel romatizmal hastalıkları olanlara, söz konusu eklemin şeklinin bozuk olması ya da ostroatrozu (ileri kireçlenme) bulunan hastalara tekniğin hiçbir koşulda uygulanması mümkün olmuyor.”

“Bu Yöntem Türkiye'de Çok Yeni ve Bu Alanda Kendini Yetiştiren Sayılı Hekim Var”
Kıkırdak nakli ya da tamiri yapılan hastaların, eski tekniklerinin uygulandığı hastalara göre önemli avantajlara sahip olduğunu belirten Başad, “Bunlar kesin olarak bilimsel anlamda henüz ispatlanmadı, ancak ispatlanan şu ki, genç yaşta kıkırdak zedelenmesi ve yaralanması geçiren insanlar daha erken yaşta artroz oluyor ve protez ihtiyacına gereksinim duyuyor. Bizim amacımız ise genç yaşta bunu önlemek. Teknik de bu imkanı sağlıyor. Bu yöntem Türkiye'de çok yeni, son iki yıldır bu alanda kendini yetiştiren sayılı hekim tarafından yapılıyor. Avrupa ve Amerika’da ise 10 yıldır başarılı bir şekilde uygulanıyor. Kıkırdak zedelenmesi dendiğinde, birçok insan başvuruda bulunuyor. Doğru endikasyonlar, doğru olguda kullanılmalı. Çünkü tedavi oldukça pahallı” dedi.

17 Ocak 2011 Pazartesi

3. LİSANSÜSTÜ EĞİTİM SEMPOZYUMU GERÇEKLEŞTİRİLDİ

Sağlık Bilimleri Enstitüsü ve Sağlık Bilimleri Enstitüsü Öğrenci Temsilciler Kurulu tarafından düzenlenen 3. Lisansüstü Eğitim Sempozyumu’nda öğrencilere eğitici bilgiler verilirken, yapılan anket ile sorunlar dile getirildi.

Sağlık Bilimleri Enstitüsü ve Sağlık Bilimleri Enstitüsü Öğrenci Temsilciler Kurulu tarafından düzenlenen 3. Lisansüstü Eğitim Sempozyumu 8 Aralık 2010 tarihinde Hacettepe Üniversitesi Kültür Merkezinde yapıldı. 232 öğretim üyesi ve öğrencinin katıldığı toplantıda Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Biyoloji Anabilim dalı ve Temel Tıp Bilimleri Bölümü Başkanı Prof. Dr. Meral Özgüç, “Lisansüstü Eğitime Genel Bakış” başlıklı konuşma yaptı. Prof. Dr. Özgüç, doktora eğitiminin araştırma ile bağını tarihsel süreç içinde ele alarak, üniversitede verimli bir araştırma ortamının varlığının bu eğitimin kalitesinde belirleyici olduğunu vurguladı.

Bologna ve Ulusal Yeterlilik Süreçleri
Hacettepe Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Müdürü ve Tıbbi Farmakoloji Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Hakan S. Orer, “Türkiye Yükseköğretim Ulusal Yeterlilik Çerçevesi (TYUYÇ) ve Lisansüstü Eğitim Uygulamaları” hakkında bilgi verdi. Türkiye’nin de tam üyesi olduğu, Avrupa çapında diplomalı meslek sahiplerinin serbest dolaşımını ve geniş bir Avrupa Yüksek Öğretim ve Araştırma Alanı kurmayı amaçlayan, Bologna ve Ulusal yeterlilik sürecinde varılan nokta hakkında bilgi veren Prof. Dr. Orer, her iki sürecin ulusal koordinasyonunda karşılaşılan sorunları dile getirdi. Dr. Orer, bu çerçevede Sağlık Bilimleri Enstitüsü uygulamaları arasında yer alan, öğrenim çıktılarına dayalı eğitim yönergeleri, etik sözleşme ve danışmanlık yönergesinden değinerek, bu uygulamaların Bologna ve Yeterlilikler süreçlerindeki önemini vurguladı.

Araştırmayı Anlaşılır Şekilde Sunabilmek ve Doğru İletişim Çok Önemli
Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Tıbbi Onkoloji Ünitesi öğretim üyesi Prof. Dr. İbrahim Güllü, “Etkin Konuşma Yapma Sanatı” başlıklı konuşmasında, bilimsel bir sunumun hazırlanması ve icra edilmesi sırasında dikkat edilecek hususları dile getirdi. Her araştırıcının yaptığı araştırmayı, anlaşılır şekilde sunabilmesinin ve doğru iletişim becerilerine sahip olmasının önemine bir kez daha dikkat çekti.

Sağlık Bilimleri Enstitüsüne Bağlı 55 Anabilim Dalı Var
Sağlık Bilimleri Enstitüsüne bağlı 55 anabilim dalını tanıtan ve anabilim dalları arasında işbirliği ve ortaklıkları artırmayı amaçlayan posterler sergilendi. Anabilim dalı kaynaklı yayınlar, araştırma konuları ve araştırma altyapısını anlatan posterler, farklı fakültelerden öğrencilerin birbirleri ve öğretim üyeleri ile kaynaşmasına vesile oldu ve gelecekte ortak araştırma konuları bulmalarına yarayacak iletişim atmosferi oluşturdu.

200’den Fazla Kişinin Katıldığı Anket Sonuçları İlgi Çekiciydi
Lisansüstü eğitimin tüm aşamalarının ele alındığı paneli, Sağlık Bilimleri Enstitüsü Öğrenci Temsilciler Kurulu başkanı ve Tıp Fakültesi Fizyoloji Anabilim Dalı doktora öğrencisi Ar. Gör. Serkan Karaismailoğlu yönetti. Öğrenci Temsilciliğinin hazırladığı, 200’den fazla öğrenci ve öğretim elemanının katılımıyla yapılan geribildirim anketinden çıkan sonuçlar, Enstitü Müdürü Prof. Dr. Hakan S. Orer ve Müdür Yardımcıları, Diş Hekimliği Fakültesi Ortodonti Anabilim Dalı başkanı Prof. Dr. İlken Kocadereli ve Eczacılık Fakültesi Farmasötik Kimya Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Erhan Palaska’nın katılımı ile tartışıldı. Bu kısımda panelistlerle katılımcılar, öğretim üyeleri ve lisansüstü öğrenciler için ayrı ayrı hazırlanan 20’şer soruluk anketlerin özet sonuçları üzerinde görüşlerini açıklama fırsatı buldu. Lisansüstü eğitim süreci, danışmanlık, ders içerikleri, tez kalitesi, araştırma, etik ve “mobbing (taciz)” gibi ana başlıklar altında hazırlanan anket, esas olarak üniversite, fakülte, anabilim dalı, bölüm düzeyinde paydaşların memnuniyetini sorgulamayı hedefledi. Anket sonuçlarından, gerek öğretim üyeleri gerekse öğrencilerin Sağlık Bilimleri Enstitüsü hizmetlerinden yüksek oranda bir memnuniyet duydukları çıktı. Ayrıca, lisansüstü derslerin niteliği ve işlenişi konusunda da hem öğretim üyeleri hem de öğrenciler belirgin bir memnuniyet ifade etti. Ancak, şikâyetlerin yoğunlaştığı başlıklar arasında danışman seçimi ve lisansüstü derslerin niteliği gibi konular olduğu dikkate alındığında, bu bir anlamda çelişkili olduğu öne sürüldü. Mezuniyet sonrası iş bulma ile ilgili sorulara verilen yanıtlar da ilginç sonuçlar ortaya çıkarttı. Gerek öğretim üyeleri gerekse öğrenciler mezuniyet sonrası Hacettepe Üniversitesi bünyesinde iş ya da akademik kadro bulabilme ihtimalini çok düşük görürken, bu ihtimalin başka üniversiteler için çok yüksek olduğunu sonucuna varıldı.

55 Anabilim Dalında Binden Fazla Öğretim Üyesi Var
Hacettepe Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, üniversitenin kurulduğu 1967 yılından bu yana lisansüstü eğitim programlarının yürütülmesinden sorumlu olarak görev yapılıyor. Diş Hekimliği, Eczacılık, Tıp, Sağlık Bilimleri, Sağlık İdaresi ve Spor Bilimleri ve Teknolojisi alanlarında ülkemizin en önde gelen kurumlarından eğitim veriliyor. 55 anabilim dalında, 684’ü profesör ve 323’ü doçent olmak üzere binden fazla öğretim üyesi, 133 programda, 850’yi aşkın öğrenciye eğitim verilmekte ve her yıl 200’den fazla yüksek lisans ve doktoralı mezun ile Türk bilim camiasının gelişmesine katkı sağlıyor.

İletişim adresleri:
Sağlık Bilimleri Enstitüsü
Web: http://www.saglikbilimleri.hacettepe.edu.tr/
Email: infosagbil@hacettepe.edu.tr
Twitter: http://twitter.com/#!/SagBilEnst
Sağlık Bilimleri Enstitüsü Öğrenci Temsilciler Kurulu:
Web: http://www.sbeotk.hacettepe.edu.tr/
Email: sbeotk@hacettepe.edu.tr
Twitter: http://twitter.com/#!/posthugrad
Facebook: PostHüGrad

14 Ocak 2011 Cuma

“TÜRKİYE'DE MR'I OLMAYAN İL KALMAYACAK”

2002 yılında 18 olan MR cihaz sayısının bugün 256’ya ulaştığını belirten Sağlık Bakanlığı Tedavi Hizmetleri Genel Müdür Yardımcısı Orhan Koç, “Türkiye'de 176 bin kişiye bir MR hizmeti düşüyor” dedi. Türk Radyoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Okan Akhan ise, MR cihazı bulunmayan bazı illere Sağlık Bakanlığınca cihaz alınmasını olumlu bulduğunu söyledi.

Sağlık Bakanlığı, MR cihazı bulunmayan Çankırı, Bitlis, Hakkari, Burdur, Artvin, Ağrı, Iğdır, Bayburt ve Ardahan'da hizmet verilebilmesi için merkezi alım yaptı. Cihazların tümü yılsonuna kadar ilgili Bakanlık hastanelerinde kurularak, vatandaşların hizmetine sunulacak. Sağlık Bakanlığı Tedavi Hizmetleri Genel Müdür Yardımcısı Orhan Koç, Sağlık Dergisi’ne yaptığı açıklamada, MR cihazının birçok hastalığa tanı konulmasına yardımcı çok önemli bir cihaz olduğunu, özellikle kanser hastalarında tümörlerin takibi, taraması, bel fıtığı teşhisi, nörolojik sorunlarda ve bağlardaki yırtıkların belirlenmesi gibi birçok alanda belirleyici olduğunu söyledi. Türkiye'de 2003 yılında üstün teknolojik cihazlar anlamında Sağlık Bakanlığına bağlı hastanelerde bugüne oranla ciddi bir kapasite düşüklüğünün söz konusu olduğunu belirten Koç, bu cihazların daha çok Ankara, İstanbul ve İzmir gibi büyük şehirlerde bulunmasına karşın, diğer bölgelerin bu imkana sahip olamadığını söyledi. Koç, “O dönemler içinde bu cihazlar en çok üniversite hastanelerinde ve kısmen özel sektörde mevcuttu. Sağlıkta Dönüşüm Programı ile birlikte cihaz sayısı artırıldı. Bu cihazlar oldukça pahalı ve ciddi bir ödenek temin edildi. Bir MR cihazı yaklaşık 1.5 milyon dolara mal oluyor. 2002 yılında 22'ye yakın MR cihazı varken, bugün bu rakam 300'e yakın Kısa bir süre içinde bu cihazların tümü genel bütçeden temin edilecek. Biz, bunu hizmet alımı modeli ile gerçekleştirdik. Hizmet alımı modeli yaygınlaştırılarak, bu hizmetler yurt çapına yayıldı” dedi.

“Türkiye'de MR'ı Olmayan İl Kalmayacak”
Hizmet alımı modelinin sadece cihaz temini ile birlikte olabileceği gibi, cihazı kullanacak personelle birlikte de gerçekleştirilebildiğini hatırlatan Koç, şunları kaydetti: “Hizmet alımı, personelli ya da personelsiz yapılabilir. İhaleye çıkılıyor ve yüklenici firma belirlenen şartlarda cihazı temin ediyor. Böylece kısa sürede teknolojik imkanlara erişilmiş olunuyor. Ancak buna rağmen, belli bölgelerde hizmet alımı modeliyle de olsa henüz MR hizmetinin sunulamadığı illerimiz mevcuttu. Şimdi, bu illerimizin ihtiyaçlarını da dikkate alarak merkezi alım yaptık. Son olarak MR hizmeti verilemeyen 9 ilimizde, MR ihalesine çıkılmış olmasına rağmen yüklenici firma bulunamadığı için buralarda bu tür bir sağlık hizmeti sunulamıyordu. Bu illerle ilgili biz de toplu alıma çıktık. Şimdi cihazlarımız teslim edildi. Artık daha önce MR cihazı bulunmayan Çankırı, Bitlis, Hakkari, Burdur, Artvin, Ağrı, Iğdır, Bayburt ve Ardahan'daki devlet hastaneleri de bu hizmeti verebilecek duruma gelecek. Bu illerdeki hastanelere yapılan başvurularda MR istendiğinde, vatandaşlar en yakın ilden hizmet alabiliyor. Bu da hem vatandaşları mağdur ediyor hem de başvuru yapılan hastanedeki iş yükünü artırıyor. Şimdi aldığımız cihazların hizmete girmesiyle birlikte, bu yıl sonu itibariyle Türkiye'de MR'ı olmayan il kalmamış olacak. Türkiye'de her ilde MR hizmetinin veriliyor olması, sağlıkta erişimin gelmiş olduğu nokta açısından çok önemlidir'' diye konuştu.

“Teknolojiye Erişim Sağlanırken, Atıl Kapasite Oluşturulmamalı”
Üstün teknolojik cihazların dağılımının da çok önemli olduğuna işaret eden Koç, bu planlamanın sağlık bölgesi ve yerleşim yeri göz önünde tutularak yapıldığını söyledi. MR cihazlarının da atıl duruma düşmemesi için bölge nüfusunun da çok önemli olduğunu kaydeden Koç, “Teknolojiye erişim sağlanırken, atıl kapasitenin de oluşturulmaması gerekiyor. Bu nedenle Bakanlık olarak 250 bin nüfusa bir MR cihazı diyoruz. Bunun altındaki bir nüfusun olduğu ile Bakanlık olarak MR cihazı temin edilmesini planlamıyoruz. Ancak, Iğdır ve Bayburt gibi bu nüfusun altında olan illerimiz var. Bu illerde de erişilebilirliği öncelik olarak görüyoruz ve sosyal devlet anlayışını ortaya koyuyoruz” diye konuştu.


“Türkiye'de 176 Bin Kişiye Bir MR Hizmeti Düşüyor”
Türkiye'nin MR gibi üstün teknolojik cihazlara erişim açısından dünyada çok iyi bir durumda olduğunu belirten Koç şöyle devam etti: “Bazı Avrupa ülkelerinde aylarca MR için sıra bekleniyor. Türkiye'de MR için en fazla 7-10 gün sıra bekleniyor. 2002 yılında MR cihazı sayısı 18 iken 2009 yılında 234 adete ulaştı. Son güncel verilere göre, özel hastanelerde 370, üniversite hastanelerinde 65, Sağlık Bakanlığı hastanelerinde ise 247 adet MR bulunuyor. Son alınan MR cihazlarıyla birlikte bu sayı 256 oluyor. Son illere tüm hastanelerde MR hizmeti ele alındığında Türkiye'de 176 bin kişiye bir MR hizmeti düşüyor. Çekim sayısı itibariyle 100 kişiden ikisinden MR isteniyor. Bu beklenen bir çekim sayısı.”

“24 Saat Uygun Koşullarda Çalıştırılan Bir Mr Cihazı ile En Fazla 60-70 Tetkik Yapılır”
Türk Radyoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Okan Akhan, konu ile ilgili şunları kaydetti: “MR cihazı bulunmayan bazı illere (9 il merkezi) Sağlık Bakanlığınca cihaz alınması olumlu bir gelişmedir. Ancak bu cihazlarla yapılacak tetkiklerin uluslararası standartlara uygun protokollerle yapılmasının sağlanması gerekir. Çünkü ülkemizde birçok devlet hastanesinde özellikle hizmet alımı ile çalıştırılan cihazlarla, MR tetkiklerinin doğru protokollerine uyulmaması nedeniyle yapılan tetkiklerin kalitesi çok düşük olmakta ve hastalıkların tanısı tetkik yapıldığı halde konulamamaktadır. Bu durum yapılacak tetkiklerin hangi kurallara göre yapılması gerektiğinin Bakanlık ve SGK tarafından belirlenmemiş olmasından kaynaklanmaktadır. Bu kural eksikliğinin sonucu olarak 24 saat uygun koşullarda çalıştırılan bir MR cihazı ile en fazla 60-70 tetkik yapmak gerekirken bu sayı birçok merkezde 100 tetkiki aşmakta ve bazı merkezlerde günlük 200 tetkike yaklaşmaktadır. Uygun yapılmayan tetkiklerin hastalarımıza bir faydası olmadığını unutmamamız gerekiyor.”

12 Ocak 2011 Çarşamba

ARAŞTIRMANIN GÜCÜ

Amerika’da yaptığı çalışmalar sonucunda EECP yönteminin kalp yetmezliği tedavisinde güvenirliği ve etkinliğini, FDA onayı alarak ispatlayan Pittsburg Üniversitesi Kardiyoloji Anabilim Dalı EECP Tedavi Laboratuvarı Direktörü Doç. Dr. Özlem Soran, çalışmalarını ve başarı öyküsünü “Kişiliğimizin Tıbbi Etik'le Buluşması Konferansı”nda anlattı.

Kişiliğimizin Tıbbi Etik'le Buluşması Konferansı Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıp Etiği ve Tıp Tarihi Anabilim Dalı tarafından düzenlendi. Tıp Etiği Konferansları kapsamında, Pittsburg Üniversitesi Kardiyoloji Anabilim Dalı EECP Tedavi Laboratuvarı Direktörü Doç. Dr. Özlem Soran “Ağacın Geçici Gölgesi mi, Ağacın Kendisi mi? Kişiliğimizin Tıbbi Etik’le Buluşması” başlıklı bir konuşma yaptı. Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıp Etiği ve Tıp Tarihi Anabilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Nesrin Çobanoğlu’nun açılış konuşmasıyla başlayan konferans; Prof. Dr. Rıdvan Ege’nin katılımıyla renklenirken öğretim üyeleri ve öğrenciler tarafından büyük ilgiyle takip edildi.
Yaptığı çalışmaları hem özel hem de iş hayatından örneklerle anlatan Doç. Dr. Soran, konuşmasında iyi gözlem yapabilmenin yanı sıra, gözlemi araştırmaya dökebilmenin önemine dikkat çekerken araştırmalarda mutlaka risk/yarar oranının iyi değerlendirilmesi gerektiğini vurguladı.

“Kontrandikasyonu, Endikasyona Çevirmek İçin Önemli Girişimlerden Geçmek Gerekiyor”
Yaptığı çalışma ile kalp damar tıkanıklığında (koroner arter hastalığı) uygun bulunmayan EECP yönteminin, sanılanın aksine başarılı sonuç verdiğini FDI onayı alarak ispat eden Doç. Dr. Soran, çalışma hakkında şunları kaydetti: “Koroner arter hastalığında damarlarda oluşan tıkanıklık, günümüzde by-pass ve stent uygulaması ile tedavi ediliyor. Bu tedavi yöntemleri her ne kadar tıkanıklığı çoğu zaman başarı ile tedavi etse de damarlarda tekrar tıkanıklık oluşmasını ya da hastalığın ilerleyip başka damarlarda da görülmesine engel olabilen tedavi yöntemleri değillerdi. Bu sebepten dolayı araştırmacılar senelerdir sadece tıkanıklığa yönelik tedavi yapmaktansa hastalığın oluşmasını yavaşlatacak ya da yeni kılcal damar ağı geliştirebilecek tedavi yöntemleri geliştirmek için çalışıyorlardı. 1995 yılında koroner arter hastalığı tedavisinde kullanılmak üzere FDA onayı alan ve 1999 yılından beri Amerikan devleti ( medicare; bizdeki sağlık güvenlik kurumu dengi) tarafından ödeme kapsamına alınan EECP tedavisi, kalpte kollateral dolaşım denen kılcal damar ağı oluşumunu geliştirerek, nörohormon dengesini sağlıyor. Damarlarda koruyucu görevi olan endotel tabakasının fonksiyonunu iyileştirerek bypass ve stent yöntemlerine destek oluyor. EECP tedavisi günde bir saat uygulanıyor ve 35 gün devam ediyor. Hastane yatışı gerekmeden hastanın ayaktan gidip gelerek tedavi gördüğü bir sistemdir. Tedavi sistemi alt ekstermitelerde (bacak ve kalcalar) dolaşan kanı kalbin gevşeme fazında kalbe göndererek kalbin kanlanmasını artıran, kalbin kasılma fazında ise kalbin önündeki yükü azaltarak kalp kasılmasını güçlendiren bir mekanizma ile çalışıyor. Bugüne kadar 14 binin üstünde hastada araştırmalar yapılmış, 200 binin üstünde hastada ise tedavi rutin olarak kullanıldı. Gerek araştırma hastalarında olsun gerekse günlük rutin kullanımda olsun hastaların tedaviye cevabı yüzde 8’dir. Ancak bu tedavi yönteminin daha önceki yıllarda kalp yetmezliğinde kullanılamayacağı düşünülmekteydi. Oysaki öngörülenin aksine kalbin önündeki yükü azaltan bu tedavinin kalp yetmezliğinde fizyolojik ve hemodinamik açıdan düşünüldüğünde güvenilir bir şekilde kullanılabilir olması gerekiyordu. Buradan yola çıkarak oluşturduğum hipotezi projeye dönüştürdüm. Tıbbi etiğin en önemli unsurlarından biri risk/yarar oranıdır. Bu oranı çok iyi değerlendirdikten sonra gerekli izinleri ve hasta onamlarını alarak, ekip arkadaşlarımla birlikte araştırmayı başlattık. Daha önce yapılan etiketlemede kalp yetmezliğinde kullanılması düşünülmediği için kontrandikasyonu, endikasyona çevirmek için önemli girişimlerden geçmek gerekiyordu. Sadece güvenilirlik çalışmasını yapabilmek için FDA’den onay almak zorunda kaldık. Çalışmayı tamamladığımızda, FDA çalışmamızı hızlandırdı çünkü kalp yetmezliğinde önemli iyileşme olduğunu gördük. Fonksiyonel kapasite ve hastanın yaşam kalitesinde önemli iyileşmeler mevcuttu. 2 yıl süren uzun çalışmalarda istenmeyen bir durum olmadan hastaların hayatta kalma oranlarını inceledik ve başarılı olduğunu gördük. Bu tedavinin acil servis yatışlarında ve hastane yatışlarındaki etkisini değerlendiren çalışmalar yaptık. O çalışmalarda da hastaların acil servis yatışında ve hastane yatışında yüzde 80’lere varan oranlarda azalma saptadık. Avrupa’dan da yapılan araştırma sonuçları yüzde82’lere varan hastane yatışlarında azalma olduğunu gösterdi. 4 yıl süren çalışmalar sonucunda FDA, 2002 yılında bu tedavinin kalp yetmezliğinin tedavisinde de kullanılmasına onay karar verdi.”

“Bugün ABD’de EECP Tedavisi Gören 200 Binin Üzerinde Hasta Mevcut ve Bunların 3’te Biri Kalp Yetmezliği Hastası”
“Bence araştırmacı olmanın güzelliği, hayatınızda hiç görmeyeceğiniz ve hiç tanımayacağınız insanların hayatlarına dokunabilme şansına sahip olmak. Bugün ABD’de EECP tedavisi gören 200 binin üzerinde hasta mevcut ve bunların 3’te biri kalp yetmezliği hastası” diye konuşan Doç. Dr. Soran, etikte sadece hastanın yararı ve doktorun korumacılığına bakılmaması gerektiğine dikkat çekti. Doç. Dr. Soran, etiğin odaklanması gereken noktalardan birinin, tedavilerin maliyeti, o ülkede uygulanabilirliği değerlendirilmesi olduğunu söyleyerek,araştırma sonucunun ülke şartlarında kullanılabilecek olması ve araştırmanın boşa gitmemesi gerekliliğini işaret etti.

Sağlık Dergisi Yazı İşleri Müdürü Esra Öz’e açıklamalarda bulunan Doç. Dr. Soran, “Türkiye’de bu tedaviyi kullanan 8 merkez var. Bunlar içerisinde Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi de yer alıyor. Bu tedavi yönteminin maliyeti düşük, hem devlet bütçesi hem hastalar açısından faydaları yüksektir. Buna rağmen Türkiye’de sosyal güvenlik ödeme planı içerisinde halen yer almıyor. Oysaki Amerika dahil birçok ülke de devlet tarafından tedavi ödenmekte. EECP tedavisini devlet sağlık ödeme kapsamı içine almalı ki, sadece parası olan hastalar değil aynı zamanda, bu maliyeti düşük, ülke koşullarımızda uygulanabilirliği kolay tedaviden genel olarak Türk hastalarda yararlanabilsin” dedi.

“ABD’de Bir Senede Kalp Yetmezliği İçin 38 Milyar Dolar Harcanıyor”
Kalp yetmezliği hastalarının tedavi edilmesinde belli hedefler olduğunu dile getiren Doç. Dr. Soran, “Hedefimiz sadece hastanın yaşamını uzatmak değil aynı zamanda, hastanın yaşam kalitesini arttırmaktır. Fonksiyonel kapasiteyi arttırabilmek, şikayetleri azaltmak için önemli. Hastaların hastaneye yatışlarını azaltabilmek, sadece hastayı değil, ülke ekonomimizi de büyük bir yükten kurtarıyor. ABD’nin bir senede kalp yetmezliği için harcadığı 38 milyar doların, 23 milyon doları tekrarlayan hastane yatışlarından kaynaklanmaktadır” diye konuştu.

“Kalp yetmezliği Hastalarında Eğitim ve Takip Grubu Çalışması ile Maliyetin Düştüğünü Gösterdik”
Doç. Dr. Soran şunları kaydetti: “Kalp yetmezliği hastalarına yapılan araştırma maliyeti yüksek, yüksek teknoloji gerektiren hastane sonrası monitorizasyon programlarının hangisi kullanılırsa kullanılsın, hastane yatışlarında azalma olduğunu gösterdi. Oysaki bu araştırmaları dikkatle incelendiğimizde birçoğunda kullanılan kontrol grubunun ideal şartlarda takip edilmediğini gözlemledik ve hipotezimizi bu yönde kurduk. Ekip arkadaşlarımla araştırmayı başlattık. Bizim çalışmamızda yüksek maliyet ve teknoloji gerektiren hastane sonrası monitorizasyon programını iyi bir eğitim ve takip programı ile karsılaştırdık. Ancak kullandığımız kontrol grubunda hastanın eğitim ve takibinin ideal şartlarda olmasını sağladık. Yüksek maliyet gerektiren Telemonitorizasyon ile hastalar evlerinden kontrol edilebilerek, günlük kilo ve şikayet kontrolü yapıldı. Bu veriler 7 gün 24 saat hizmet veren eğitimli personel tarafından takip ediliyor ve verilerde değişiklik olursa hastanın doktoru uyarılıyordu. Araştırmamızın sonucu iyi planlanmış bir eğitim ve takip programının yüksek teknoloji gerektiren telemonitorizasyon programları kadar basarîli ve maliyet açısından da çok kazançlı olduğunu gösterdi. Bu çalışma sonucunda, ABD hükümeti, takip programlarına yönelik ödemeler değiştirildi. ”


“Hastaların Yüzde 95’i Hastalığıyla İlgili Doğru Bilgiye Sahip Değil”
Kalp yetmezliği olan hastalarla ilgili Türk Kardiyoloji Derneği ile ortak bir çalışma yürüttüklerini bildiren Doç. Dr. Soran, “12 merkezde hastalara kalp yetmezliği konusunda eğitim veriliyor. Tıpkı diyabetik hastalarda olduğu gibi hastalara, hastalıkları öğretiliyor. Nasıl şeker hastası aktivitesine bağlı olarak alacağı insülin dozunu ayarlayabilirse, kalp yetmezliği hastası da yapacağı aktiviteye ya da tuz alımına göre bazı ilaçlarını kendi ayarlayabilir. İlaç kullanımını öğrenen ve hastalığı ile yapması/yapmaması gereken şeyleri bilen hastaların hastaneye yatışları önemli ölçüde azalıyor. Bu çalışma bize hastaların yüzde 95’inin hastalığıyla ilgili doğru bilgiye sahip olmadığını gösterdi.

11 Ocak 2011 Salı

"TÜRKİYE’DE 100 BİN KİŞİYE 153 DOKTOR DÜŞÜYOR"

Sağlık Bakanı Recep Akdağ, düzenlediği basın toplantısında sağlıkta insan kaynağının yetersizliğine dikkat çekerek, şunları söyledi: “Türkiye'de 100 bin kişiye 153 doktor düşerken, ABD'de bu sayı 322, Avrupa'da ise 340 civarında. Avrupa'da, Arnavutluk ve Bosna hariç hemen hemen tüm ülkelerin doktor sayısı bizden fazla.”

Sağlık Bakanı Recep Akdağ, Hekimevi'nde düzenlediği kahvaltılı basın toplantısında sağlık muhabirleri ile bir araya geldi. Sağlıkta dönüşüm programı çerçevesinde, ciddi ve kapsamlı değişiklikler yapıldığını söyleyen Akdağ, “Vatandaşın doğrudan yaşadığı ve karşılaştığı sağlık Türkiye İstatistik Kurumunun yaşam memnuniyeti anketlerine yansıyor. 2003 yılında sağlık hizmetlerinden memnuniyet oranı Türkiyede yüzde 39 iken 2009 yıllarına yüzde 65 civarında oldu. Dönüşüm programına çalışan ekip olarak bu oranı yüzde 70’in üzerine çıkartmaya kararlıyız”
2011 yılında ülkemizde evde bakım hizmetleri yaygın olarak başlanacağını belirten Akdağ, 9 ilde merkezi randevu sisteminin hayata geçirildiğini hatırlattı. Şu anda günde yaklaşık 8 bin kişinin bu hizmetten faydalandığını ifade eden Akdağ, "Bu sistem hem hasta hem de hekimin işini kolaylaştırıyor. Bu sistem ile hasta muayene işlemleri de disipline olacak. Hekim, o gün kendisine gelecek hastaları bilecek." dedi.

Merkezi hastane randevu sisteminin SSK'nın bir dönem uyguladığı randevu sistemi ile de karıştırılmaması gerektiğini dile getiren Akdağ, "O sisteme genelde ulaşamazdınız. Dijital kayıta bağlı, iyi işlemeyen bir sistemdi. Biz bunu iyi eğitilmiş canlı operatörlerle yürüteceğiz. sistemin 2011 yılında ülke genelinde yaygınlaştırılacak” diye konuştu.

“Kırsaldaki Vatandaşa İlacı Doğrudan Ulaştırılıyor”
Eczacılar Birliği ile yapılan protokol gereği şu anda 30'un üzerinde ilde kırsalda vatandaşlara doğrudan ilaç ulaştırıldığını aktaran Akdağ, "Aile hekimleri kırsalda muayene ettikleri hastaların reçetelerini il veya ilçe merkezlerinde sırası gelen eczaneye teslim ediyor. Eczaneler de ilaçları bir şekilde vatandaşa doğrudan ulaştırıyor. 2011'de bu sistemi de yaygınlaştıracağız." dedi.


“SGK'nın Ödeme Sisteminde Değişiklikler Yapılacak”
SGK'nın ödeme sisteminde de bazı değişikliklere gidildiğini aktaran Akdağ, "Mesela bugünkü sistemde fıtık ameliyatı ücreti sabittir. Oysa yeni sistemde, belli puanlandırmalarla yaşlı veya diyabet hastası, kalp hastası olanların fıtık ameliyatının ücretlendirilmesi daha farklı olacak." diye konuştu.

Sağlık Bakanı Akdağ: Yabancı uyruklu hekimin kısa vadede küçük bir katkısı olur
Sağlık Bakanı Recep Akdağ, ihtiyaç duyulan alanlarda yabancı uyruklu hekim çalışmasının bir ihtiyaç olduğunu belirtti. Bu konuda muhalefetten de destek beklediğini ifade eden Akdağ, "Bu Türkiye'deki hekim açığına, kısa vadede küçük bir katkı sağlayacaktır. Asıl olan tıp fakültelerindeki öğrenci sayısının artırılması. Türkiye'deki doktor ve hemşire sayısı nüfus ile kıyaslandığında yetersiz. Türkiye'de 100 bin kişiye 153 doktor düşerken, ABD'de bu sayı 322, Avrupa'da ise 340 civarında. Avrupa'da, Arnavutluk ve Bosna hariç hemen hemen tüm ülkelerin doktor sayısı bizden fazla." diye konuştu.

“Bu Sene Tıp Fakültelerine 7 Bin 500 Civarında Öğrenci Alınacak”
Bu sene tıp fakültelerine 7 bin 500 civarında öğrenci alınacağını dile getiren Akdağ, bu sayının 10 binin üzerine çıkması gerektiğini söyledi. Ancak bu sayede 2023'e kadar doktor ve hemşire ihtiyacının karşılanabileceğini dile getiren Akdağ, "Türkiye sağlık sisteminin en önemli handikabı sağlık işgücü sayısındaki yetersizliktir. Bir uzman hekim 11-12 senede yetişiyor” dedi.
“Türkiye'de İhtiyaç Olan Alanlarda Yabancı Uyruklu Hekim De Çalışabilmeli”
Bu tartışmalar ekseninde yabancı uyruklu hekim konusunun da gündeme geldiğini dile getiren Akdağ, "Türkiye'de ihtiyaç olan alanlarda yabancı uyruklu hekim de çalışabilmeli. Bunun için de kanun yapmalıyız, muhalefet de bize destek vermeli. Bunun milliyetçilikle, milli değerlerle çakışır bir yanı da yok. Sonuçta, kendi milletimize hizmet verecek" şeklinde konuştu.



Yabancı Uyruklu Doktorlar Türkçe Bilecek
Yabancı uyruklu hekim tartışmaları sırasında, 'Türkçe bilmeyen hekimler nasıl sağlık hizmeti verecek' şeklinde eleştiriler geldiğini de hatırlatan Akdağ, "Elbette ki bu hekimler de Türkçe bilecek. Bunu kanuna da koyacağız. Türkçe bilmeyen doktorların gelmesi gibi bir şey söz konusu olamaz" diye konuştu.
Yabancı uyruklu hekimlerin Türkiye'deki hekim açığına kısa vadede küçük bir katkı sağlayacağını dile getiren Akdağ, "Asıl olan tıp fakültelerindeki öğrencilerin sayısının artması" ifadesini kullandı. Bir Türk hekiminin yurt dışında hekimlik yapabildiğini kaydeden Akdağ, aynı uygulamanın Türkiye için de geçerli olması gerektiğini aktardı. Suriyeli, Filistinli, Iraklı pek çok gencin Türkiye'deki tıp fakültelerinde okuduğunu kaydeden Akdağ, "Bu gençler neden Türkiye'de çalışamasın?" diye sordu. Akdağ, Avrupa'nin hiçbir ülkesinde benzeri bir yasak bulunmadığını da vurguladı.

Yasa ile ilgili hazırlıkları en kısa sürede yaparak Meclis'e sevk edeceklerini aktaran Akdağ, 'Kanun çıkarsa, Türkiye'ye gelecek yabancı hekim sayısı ne olur?' şeklindeki soruya, "Aslında çok sayıda hekim geleceğini de beklemiyoruz." karşılığını verdi. Akdağ, başka bir soru üzerine, yasanın çıkması durumunda Avrupa'dan da yabancı hekimlerin geleceğini dile getirdi.

7 Ocak 2011 Cuma

AVRUPA NÖRORADYOLOJİ DERNEĞİ’NE TÜRK BAŞKAN

Avrupa Nöroradyoloji Derneği’nin tarihinde ilk defa bir Türk bilim adamı başkan seçildi.

Bolonya-İtalya’da yapılan XIX. Symposium Neuroradiologicum’da Avrupa Nöroradyoloji Derneği (European Society of Neuroradiology ) Yönetim Kurulu seçimleri yapıldı. Yapılan seçimlerde Gazi Üniversitesi (GÜ) Tıp Fakültesi Dekan Yardımcısı ve Nöroradyoloji Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. E. Turgut Tali, Derneğin başkanlığına seçildi. Avrupa Nöroradyoloji Derneği’nin tarihinde ilk defa Türk bilim adamı başkan seçildi. 2010-2012 yılları arasında Başkan Yardımcısı, 2012-2014 yılları arasında Başkan ve 2014-2016 yılları arasında da Önceki Başkan olarak 6 yıl ESNR Yönetim Kurulunda görev yapacak. Prof. Dr. Tali ayrıca 2010 yılından itibaren 4 yıllığına Dünya Nöroradyoloji Federasyon Derneği (World Federation of Neuroradiological Societies, WFNRS) Yönetim Kurulu üyeliğine de seçildi. 2014 yılında düzenlenecek Dünya Nöroradyoloji Dernekleri Federasyonu Kongresi başkanı da olan Prof. Dr. Tali, “Bu görevler, dünyada nöroradyoloji alanında yönlendiriciler, karar vericiler içerisinde yer alarak etkin olmamızı, bizlerin fikirlerinin ve görüşlerinin en üst düzeyde sunulması ve değerlendirilmesini sağlayacak. Genç meslektaşlarımın önünün açılması ve tabii ki ülkemizin en üst düzeyde temsili açılarından çok önem taşıyor. Bu yapıların içerisinde yer almakla, genç meslektaşlarımızın komite üyeliklerine getirilmesini, oturum başkanı olarak görev almalarını, konuşmacı olarak deneyim kazanmalarını, editörlüklerde yer almalarını, yani uluslararası alanda tanınmalarını ve yer almalarını sağlamaya çalışıyorum. Bu başarımda ve amaçlarımı gerçekleştirmede Türk Nöroradyoloji Derneği üyelerinin verdikleri destek önemliydi ve bundan sonra daha da önemli olacaktır” dedi.

Nöroradyoloji, Tanı ve Tedaviyi Birlikte İçeriyor
Avrupa Nöroradyoloji Derneği (European Society of Neuroradiology ) yaklaşık 40 yıl önce kurularak, beyin, omurilik, omurga ve sinir hastalıklarının görüntülenmesi ve tedavi alanında çalışmaların ilerlemesinde destek oldu. Nöroradyoloji alanı, birçok kişinin bilmediği ancak aslında şah damarlarının, beyindeki damarların bozukluklarının tanısı ve düzeltilmesi, omurga bozuklukları, bel fıtığı ve ağrıların tanı ve tedavi edilmesi ile ilgileniyor. Dernek tarafından yılda bir kez kongre ve 2 temel, 5 ileri düzey kurs düzenleniyor.

“Nöroradyologum Diyen Nöroradyolog Oluyor”
Sadece ülkemizde değil Avrupa’da da Nöroradyolojinin tanımının ve çalışma alanının tescillenmesi için çalışacağını belirten Prof. Dr. Tali şunları kaydetti: “Türkiye olarak bu alanda zaten ileri düzeydeyiz ve bizlerin bu konudaki yetkinliğini belirten Avrupa ve Amerika’dan alınmış sertifikalarımız var ama maalesef bunlar ülkemizde geçerli değil. Dünyadaki nöroradyologları eğitip onlara kendi ülkelerinde geçerli olacak sertifikaları verirken bizlerin kendi ülkemizde geçerli sertifika-diploması olmaması çok garip. Günümüzde ülkemizde; ‘ben nöroradyologum’ diyen ‘nöroradyolog’ oluyor ve beyin, şah damarları gibi en hayati organlarımızdan ile ilgili işlemler yapabiliyor. Birçok ülkede olduğu gibi ülkemizde de radyolojinin bir üst ihtisası ya da Avrupa’da birçok ülkede olduğu üzere ana dal olarak kabul edilmesi, nöroradyolojinin sertifikasyonunun yapılması gerekiyor.”

6 Ocak 2011 Perşembe

SAĞLIKTA EŞİTLİK VE ÇEŞİTLİLİK

AB’nin sağlıkta en önemli iki hedefinin eşitlik ve çeşitlilik olduğunu ve ülkemizde de bunun uygulanacağını söyleyen Ankara Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Şengül Hablemitoğlu, ülkenin sağlık politikalarının belirlenmesinde Fakültenin belirleyici rol oynadığını söyledi. Yaklaşık 2 yıldır dekanlık görevini sürdüren Prof. Dr. Hablemitoğlu, Sağlık Dergisi’ne yaptığı çalışmalarla ilgili açıklamalarda bulundu.

Ankara Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi, sağlık politikalarının oluşturulmasında, geliştirilmesinde ve uygulanmasında üniversite sistemi içinde etkili olan kurumlardan biri olarak, ulusal ve uluslararası bilimsel işbirliği yapılan, kompakt farklı yapısı ile model olabilecek bir Fakülte haline geldi. Ankara Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi 1994 yılında Bakanlar Kurulu kararı ile Sağlık Eğitim Fakültesi olarak kuruldu. Ancak 2006 yılında Resmi Gazete’de yayımlanan kararla Sağlık Bilimleri Fakültesi olarak hem adı hem de yapısı değişerek, geniş bir kadro ile yeniden eğitim-öğretime başladı. Fakültede; Beslenme ve Diyetetik, Çocuk Gelişimi, Ebelik, Hemşirelik, Sağlık Kurumları Yöneticiliği ve Sosyal Hizmet bölümleri yer alıyor. Ortez-Protez, Odyoloji ile İş ve Uğraşı Terapisi Bölümlerinin kurulması için de çalışmalarımız sürmekte. Ankara Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi kurulduğu günden bugüne değin çeşitli yeniliklere imza atıyor. Fakültemizde bulunan laboratuarların araştırmalara açılabileceğini belirten Dekan Prof. Dr. Şengül Hablemitoğlu, ilgili sektörle ortak çalışmalar yapılabileceğini söyledi.
Prof. Dr. Hablemitoğlu şunları kaydetti: “Laboratuarlarımız var ancak geliştirilmesi gerekiyor. Öğrencisi ve öğretim üyesi ile birlikte yapılacak ortak çalışmalara hazırız, Mikrobiyoloji, Besin Kimyasalları ve Analizi, Beslenme İlkeleri, Hemşirelik Esasları laboratuarlarımız yeni teknolojileri, deneme aşamasındaki çalışmalarını yapmak isteyenlere açık.”

AB’nin Sağlıkta En Önemli İki Hedefi: Eşitlik ve Çeşitlilik
AB’nin en önemli hedeflerinden birinin sağlıkta eşitlik ve çeşitlilik olduğunu belirten Prof. Dr. Hablemitoğlu, “AB’ye üye ülkelerde buna yönelik yasaların çıkması sağlanıyor. Bu yıl içerisinde iki toplantıya katıldım, sağlıkta eşitlik ve çeşitlilik, farklı sosyal gruplar ve bireyler arasında sağlık göstergelerini etkileyecek farklılıklardan kaynaklanan eşitsizlikleri gidermeye, dezavantajlı grupları korumaya yönelik yasal düzenlemeler ve uygulamalar gerçekleştiriliyor. Biz de bu konuda öncelikle sağlık ve sosyal hizmet çalışanları ile öğrencilerimiz için bazı eğitim faaliyetleri planladık” diye konuştu.

“Türkiye’de İl Sosyal Hizmetlerine Bağlı Sadece 24 İşaret Dili Uzmanı Var”
Bu yıl yeni eğitim ve öğretim yılı içinde ‘İşaret Dili Eğitimi Sertifika’ programının Ankara Üniversitesi’nde başlamasına öncülük ettiklerini dile getiren Prof. Dr. Hablemitoğlu, “Bu programa işaret dili eğitimi almak isteyen herkes katılabilecek. AB’nin aday ülkelerden yapısal uyum sürecinde gerçekleştirilmesini istediği düzenlemelerden biri, bankalarda, adliyede ve hastanelerde işaret dili bilenlerin çalıştırılmaları zorunlu olacak. Örneğin, boşanmalarda, işitme engelli çocukların yargılanmalarında çevirmenlik yapılması zorunlu olacak Türkiye’de şu anda İllerde Sosyal Hizmetlere bağlı 24 işaret dili bilen uzman resmi olarak çalışmakta”

“Hemşirelik-Ebelik Müzesi’nin Bir Benzeri Yok”
Türkiye Üniversitelerinde Fakülte tarafından kurulan Hemşirelik-Ebelik Müzesinin bir benzeri yok. Müzenin, Vehbi Koç Hemşirelik Araştırma Fonu’nun desteğiyle açıldığını kaydeden Prof. Dr. Hablemitoğlu, Müze ile ilgili şunları söyledi: “Müze, Ankara Üniversitesi Keçiören Gümüşdere Yerleşkesi’nde açıldı. Müzenin oluşturulmasında ilk ebe okulu olarak 1952 yılında Ankara Doğumevi bünyesinde kurulan ve 1956 yılında kapatılarak Ankara Cebeci Hemşire-Ebe-Laborant Okulu olarak devam eden okulların depolarından faydalanıldı. Müzede Cumhuriyet öncesi ve 1970′li yıllara kadar olan hemşirelik, ebelik öğretim araçları, hasta bakım araç ve gereçleri, devlet arşivlerinden ve Kızılay arşivlerinden temin edilen belgeler, yayınlar ve fotoğraflar yer alıyor.”

Anaokulları ile Hem Bilimesi Bir Okul Öncesi Eğitim Veriyoruz Hem de Hizmet…
Ankara Üniversitesi’nde bulunan uygulama anaokulu ve çocuk kulübünün eğitim ve öğretim faaliyetleri Çocuk Gelişimi Bölümü öğretim elemanları tarafından koordine edildiğini kaydeden Prof. Dr. Hablemitoğlu, “Bu Anaokulları Ankara Üniversitesi Sağlık Kültür ve Spor Daire Başkanlığı’na bağlı olarak çalışmalarını sürdürüyor ve Anaokullarından öncelikli olarak Ankara Üniversitesi akademik ve idari personelinin çocukları yararlanıyor. Ankara Üniversitesi Uygulama Anaokulu 1 ve Çocuk Kulübü’nde, 3-6 yaş grubu çocuklara okul öncesi eğitim, ilköğretim çağındaki çocuklara da etüt hizmeti veriliyor, okul öncesi eğitim programlarının hazırlanmasında Milli Eğitim Bakanlığı okul öncesi eğitim programı esas alınıyor. Ankara Üniversitesi Uygulama Anaokulu 2’ye ise 3-6 yaş grubu çocukları devam ediyor. Milli Eğitim Bakanlığı okul öncesi eğitim programı ile birlikte her çocuğun, kendi kapasitesi doğrultusunda öğrenebileceğini temel alan Montessori yaklaşımına dayalı bir eğitim programı uygulanıyor. Anaokulları ile hem eğitim veriyoruz hem hizmet ediyor” diye konuştu.

Sağlık Bilimleri Fakültesi Dergisi
Sağlık Bilimleri Fakültesinin bilimsel hakemli bir dergi çıkarmaya başladığını belirten Prof. Dr. Hablemitoğlu, “Ankara Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi tarafından yılda üç kez yayınlanan sağlık ve sosyal bilimler alanında bilimsel çalışmaların yer aldığı bir yayınımız var. Disiplinlerarası bir yayın anlayışını benimseyen derginin, üniversite öğretim elemanlarının bilimsel ve akademik çalışmalarına tartışma ortamı yaratması amaçlanıyor. Sağlık Bilimleri Dergisi’nin konularıyla ilgili lisans ve lisansüstü öğrenciler, yakın disiplinlerde öğretim, bilim ve uygulama yapan elemanlar için birer referans niteliğini taşıyacağını düşünüyoruz” dedi.

Sosyal Etkinlikler
2009 yılında taşındığı Cebeci’deki yeni yerleşkesinde eğitim-öğretim faaliyetlerine devam edildiğini kaydeden Prof. Dr. Hablemitoğlu, birçok akademik ve kültürel faaliyetlere ev sahipliği yaptıklarını söyleyerek bunlardan bazılarını sıraladı;
• Çocuk ve Gençlerde Madde Bağımlılığı
• Uluslararası Sağlık Güvenliği ve Türkiye
• Afetlerde Hastane Hizmetleri
• Kadına Yönelik Şiddetin Ekolojisi
• Toplumsal Cinsiyet Bağlamında Şiddete Bağlı Travma ve İstismarı Önleme
• Türkiye’de Çağdaş Sosyal Hizmetin Gündemi: İnsan Hakları ve Sosyal Haklar
• Yaşlılar Haftası nedeni ile, Cumhuriyetimizden Büyük Hepimizden Genç: Öğretmen Saadet Berna
• Kişilerarası İlişkilerde Sosyal Yakınlık ve Cinsel Taciz: Ne Kadar Uzağındayız
• Atatürk, Türk Havacılığı ve Havacılığın Sağlık Hizmetlerindeki Rolü
• Kronik Hastalıkların Bakımında Lider “ Hemşireler” Sempozyumu
• Kariyer Günleri 2010
• Türkiye Drama Liderleri Buluşması ve Ulusal Drama Semineri 2010
• Sosyal Kalkınma ve Sosyal Hizmet Sempozyumu 2010 gibi çeşitli panel, konferans ve sempozyum gibi etkinliklerdir.

5 Ocak 2011 Çarşamba

İNTERNET ÜZERİNDEN TIBBİ CİHAZ ŞİKAYET HATTI

Tıbbi cihaz kullanıcılarının, sorun yaşadıklarında şikayetlerini internet üzerinden Bakanlığa iletebileceklerini belirten Sağlık Bakanlığı İlaç ve Eczacılık Genel Müdür Yardımcısı Dr. Ali Sait Septioğlu, konu ile ilgili Sağlık Dergisi’ne açıklamalarda bulundu.

Sağlık Bakanlığı tarafından “Tıbbi Cihazlar Uyarı Sistemine İlişkin Usul ve Esaslar” hakkında tebliğ resmi gazetede yayımlandı. Cihazın piyasaya arzından sorumlu tüm kişilere ve kullanıcılara, bu tebliğle bir takım yükümlülükler getirildi. Artık Sağlık Bakanlığının, kullanıcı ve operatörlerin de sorumlulukları da var. İnsan sağlığında doğrudan veya dolaylı olarak kullanılan Tıbbi Cihaz, “Vücuda Yerleştirilebilir Aktif Tıbbi Cihaz ve Vücut Dışında Kullanılan (İn Vitro) Tıbbi Tanı Cihazları” yönetmelikleri kapsamındaki cihazların piyasaya arzından sonra gerçekleşen olumsuz olaylarda uygulanacak. Yönetmelik, uyarı sisteminde tıbbi cihazın imalatçısı, yetkili temsilcisi, ithalatçı, cihazın piyasaya arz edilmesinden sorumlu gerçek veya tüzel kişiler, uygulayıcı ve kullanıcıyı kapsıyor.

Toplam 628 Bildirim Yapıldı
Bugüne kadar toplam 628 bildirim yapıldığını bildiren Sağlık Bakanlığı İlaç ve Eczacılık Genel Müdür Yardımcısı Dr. Ali Sait Septioğlu, yeni tebliğe göre bir cihazın kullanımından kaynaklanan olumsuz olay meydana geldikten sonra imalatçıdan itibaren tüm gerçek veya tüzel kişilerin risk analizi raporları ve inceleme sonuçları hazırlanacağını belirtti. Septioğlu, rapor sonucunda ürünün güvenli hale getirilmesine ilişkin faaliyetlerin Bakanlığa sunulduğunu kaydederek, şunları söyledi: “Yönetmelik, tüm tarafların tıbbi cihaz kaynaklı olumsuz bir olayla veya kullanıcılarca alınabilecek önlemlere yönelik olarak hazırlandı. Sistemde, olumsuz olaya taraf olan tüm kullanıcılara ait bilgiler bulunacak. Cihazın özellikleri ve performansında herhangi bir hata veya bozulma olabilir. Etiketleme veya kullanım kılavuzundaki herhangi bir yetersizlik sebebiyle doğrudan ya da dolaylı olarak hastanın, kullanıcının veya diğer kişilerin ölümüne yol açabilir. Cihaz ile ilgili olumsuz bir olay hakkında bilgi alındığında tüm tarafların durumu Bakanlığa bildirilir. Ayrıca olayın nedeni ve ortadan kaldırılmasına yönelik inceleme başlatılır. Yapılacak risk değerlendirilmesi doğrultusunda ürünün güvenli şekilde kullanımına yönelik düzeltici faaliyetler yerine getirilir. Düzeltici faaliyetlerin yerine getirilmesinde imalatçıdan başlamak üzere tüm yetkililerin sorumluluğu söz konusudur” dedi.

“2010 Yılında 50 Bin TL İdari Para Cezası Uygulandı”
Bakanlık aracılığıyla olumsuz olaya neden olan cihazın bilgisinin, imalatçıya intikal ettirildiğini belirten Dr. Septioğlu, “2009 yılında 172, 2010 yılında 329 denetim yapıldı. Uygun bulunan işletme sayısı 110, uygun olmayan işletme sayısı 52, henüz işlemi tamamlanmamış denetimler 167 olarak tespit edildi. 2010 yılında 50 bin TL idari para cezası uygulandı. Uygulayıcılar, operatörler ve kullanıcılar, uyarı sistemi kapsamında oluşan olumsuz olayları, Bakanlığa bildirmekle yükümlüdür. Sağlık kurum ve kuruluşu bünyesinde görev yapan bir personel, olumsuz olay bildirimi ile ilgili sorumlu tayin edildi. Bir olumsuz olay olduğunda, olaya tanık olanlar, bir tutanak ile Bakanlığa bildiriyor. Tutanakta ilgili cihazın markası, modeli, imalatçı veya ithalatçı gibi bilgiler bulunuyor” diye konuştu.

Cihaz ile İlgili Durum Hastadan Kaynaklanırsa Firma Sorumlu Değil
Olumsuz olayın temel nedeninin hastanın daha önceki durumundan kaynaklandığının tespit edilmesi durumunda, firmanın sorumlu olmadığını dile getiren Septioğlu, “İmalatçı tarafından hazırlanan kullanım kılavuzu ve etiket üzerinde belirtilen son kullanma tarihinin veya raf ömrünün aşılmasında; cihaz, kullanım kılavuzunda belirtilen amacına uygun olarak kullanılmadığında kullanıcı sorumludur” dedi.

Ciddi Kamu Sağlığı Tehdidi Var İse İki Gün İçinde Bildirilmeli
Cihazın bir olumsuz olaya sebebiyet verdiğinde Bakanlığa bildirilmesi ile ilgili yükümlülüklerin getirildiğini belirten Septioğlu, şu bilgileri verdi: “Ciddi kamu sağlığı tehdidi durumunda imalatçının olaydan haberdar olmasından itibaren iki gün içinde, imalatçının olaydan haberdar olup cihaz ile olay arasındaki bağlantıyı tespit ettiği durumlarda derhal bildirilmelidir. Ölüm veya sağlık durumunda beklenmeyen ciddi bozukluk söz konusu ise 10 gün içinde, diğer durumlarda otuz gün içinde bildirilmesi gerekir.”
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...