2 Temmuz 2016 Cumartesi

HEKİMLER MALPRAKTİS DAVALARINA NASIL YAKLAŞMALI?

Hekimler ve sağlık çalışanları riskli vakalara müdahale ederken, defansif tıbba doğru yöneliyor. İşin doğası gereği daha az bilgiye sahip olan hasta, geleceğini belirlerken hekime ve verdiği bilgilere güvenerek hareket eder. Güven duygusuyla teşhis ve tedavi süreci hakkında kararlar alır.

Malpraktis davaları ile ilgili farklı örneklerle ele alan Av. Pınar Aksoy merak edilen soruları yanıtladı. 

Malpraktis davası nedir?
Hekim ile hasta arasındaki ilişkinin temelini güven ilişkisi oluşturmaktadır. Hasta kendi geleceğini belirleme hakkını yönetirken hekimiyle arasındaki güven ilişkisi temelinde hareket eder. 

Hekimlik doğası gereği riskli bir meslektir. Her tıbbi girişim sonucunda, tıbbın kabul ettiği ortaya çıkabilecek kötü sonuçlardan hekim sorumlu tutulamaz. Dünya Tabipler Birliği’nin 1992  yılında  yapılan  44. Genel Kurulu’nda kabul edilen bildirgesine göre; Tıbbi Malpraktis (tıbbi uygulama hataları) “hekimin tedavi sırasında standart uygulamayı yapmaması, beceri eksikliği veya hastaya tedavi vermemesi ile oluşan zarar” şeklinde tanımlanmış. Tıbbi bakım ve tedavi sırasında görülen ve hekimin hatası olmayan durumlardan  (komplikasyon) ayırt edilmesi gerektiği vurgulanmıştır.

Müdahalenin hukuka uygunluğu ile tıbbi olması aynı mıdır?
Müdahalenin hukuka uygunluğu ile tıbbi olması farklı kavramlardır. Tıbbi müdahalenin hukuka uygunluğu için dört şartın olması gerektiğini kabul ediyoruz. Bunlar; tıp mesleğini icraya yetkili olan bir kişi tarafından yapılması, hastanın aydınlatması ve rızasının alınması, tıp biliminin verilerine göre tıbbi standartlara uygun yapılmasıdır. O günkü genel kabul görmüş tıbbı uygulama standartları çerçevesinde ortalama bilgi düzeyi, beceri ve özene sahip bir hekimin göstermesi gereken davranış şeklinin gösterilmemesi halinde kusur söz konusu olacaktır. Hekim ya da sağlık personelinin kusurlu eylemi neticesinde ortaya çıkan zarardan dolayı tazminat yükümlüğü doğabilecek veya ceza soruşturması ile karşı karşıya gelebilir.

Malpraktis davalarının sayıları ve sonuçları araştırması gibi bir çalışma var mı?
Tıbbi kötü uygulama sonucunda hekimler ya da sağlık personeli iki tür dava şekliyle karşı karşıya kalabilir. Bunlar, ortaya çıkan maddi ve manevi zararların tazmini için açılan tazminat davaları ve eylemin Türk Ceza Kanunu anlamanın da suç kabul edildiği durumlarda açılan ceza davalarıdır.  Bu tarz davalar adli yargıda görülüp, yerel mahkemelerce verilen kararların temyiz merci Yargıtay'dır.

Ancak idare tarafından yürütülen sağlık hizmetinin sunumundan dolayı birey zarara uğramış ise, bu zararın tazminin yükümlüsü idaredir. İdare'nin verdiği sağlık hizmeti nedeniyle ortaya çıkan zararın tazmini için İdare aleyhine, idare mahkemelerinde tam yargı davaları açılabilir. Bu tarz davaların temyiz merci ise Danıştay'dır.

Ülkemizde maalesef Yargıtay ve Danıştay'ın tüm kararları konularına göre tasnif edilerek yayınlandığı ve istatistiklerinin paylaşıldığı platformlar mevcut değil. Dolayısıyla bu konuda kesin rakamlar vermek imkansız. Bu alanda çalışmalar bir an önce  yapılmalıdır.  Bu da yargının da işini kolaylaştıracaktır.  

Açılan davalarda kusurun tespitini kim yapar?
Tıbbi kötü uygulama sebebiyle açılan davaların pek çoğunda kusurun tespiti için bilirkişi incelemesi yapılır. Bilirkişi incelemesi, Adli Tıp Kurumu, üniversitelerin ilgili ana bilim dalları,  Yüksek Sağlık Şurası veya adli yargı yeri bilirkişi listesine kayıtlı kişilerce gerçekleştirilir.  Eskiden ceza davalarında Yüksek Sağlık Şurasına başvurmak zorunluydu. Bu kanun Anayasa Mahkemesi tarafında iptal edildi.

Çalışmalardan örnekler verebilir misiniz?
İşte bu kurumların yaptığı ve bilimsel toplantılarda paylaştıkları bazı çalışmalar var.  Bir çalışmada; Adlı Tıp Kurumuna tıbbı hata raporu için gelen dosya sayısının 2004 yılında 295 olan, 2005 yılında 620’ye yükselirken, 2013 yılında ise 3 bin 6 olduğu belirtilmiştir.
Yargıya yansıyan uyuşmazlıklarda uzmanlık alanlarına göre sınıflandırıldığında birinci sırayı kadın doğum branşının aldığını onu genel cerrahi ve pratisyen hekimlerin takip ettiğini görüyoruz.  

1 Ocak 2000 ve 31 Aralık 2007 arasındaki 18 gazetenin internet ortamında incelendiği bir çalışmada hatalı tıbbı uygulamalar ile ilgili 172 adet haber örneklemi tespit edildi. Hatalı Tıbbı uygulamaların;  yüzde 19.2’sinin tedbirsizlik,17.4’ünün yanlış tedavi, yüzde 11.6’sının dikkatsizlik, yüzde 10.5’inin yanlış tanı ve yüzde 8.7’sinin de yanlış ilaç olduğu değerlendirildi.

Yurt dışında bu alanda örnek verebileceğiniz davalar var mı?
New England Journal of Medicine’in 18 Ağustos 2011 tarihli sayısında yer alan bir makale yayınlandı. Amerikan Tıp Birliği (AMA) tarafından yaptırılan bir ankette, katılımcı doktorların yüzde 5’inin Malpraktis suçlamasıyla karşı karşıya kaldığı, kadın hastalıkları ve doğum uzmanları, anestezistlerin ve cerrahi uzmanlık alanlarının en çok Malpraktis suçlamasıyla karşılaştığı belirtildi.

Amerika’da hekimlerin sigorta poliçeleri için ödediği prim tutarlarının çok yüksek olduğu, hekimlerin riskli tıbbi müdahalelerden kaçındığı biliniyor.

Ülkemizde de son yıllarda verilen tazminat tutarları bir hayli yüksek. Örneğin doğuştan kambur olan hastanın yanlış ameliyat sonucu felç kalması sebebiyle İdare aleyhine açılan ve Danıştay tarafından onanan davada, yerel mahkeme kararına göre bir milyona yakın tazminat ödendi. 

Yine yanlış sünnet sebebiyle cinsel uzvunu kaybeden hasta lehine altı yüz bine yakın tazminat idare tarafından ödendi.  Bu rakamlar ülkemizdeki en yüksek tazminat tutarları olması bakımından verdim.

Bu davalara doktorlar nasıl bakmalı?
Uygulamada en çok hekim arkadaşların şu soruları ile karşılaşıyorum. “Bana karşı dava açılması yanlış. Bu davayı açana karşı tazminat davası açabilir miyim, şikayet edebilir miyim?” diye soruyorlar.

Çok önemli evrensel hukukta kabul ettiğimiz bir hukuk kuralı var: Hak arama hürriyeti engellenemez. Dolayısıyla kişi iftira atmadığı sürece açmış olduğu dava sebebiyle suçlu değildir.

Dava durumunda mutlaka profesyonel bir hukuk hizmeti almalarında fayda var. Dava türleri kendi içlerinde o kadar özellikli ki olası bir yanlış savunma telafisi imkansız zararlara sebep olabilir. Ayrıca bu davalar uzun sürüyor. Mesela 2007 'den beri takip ettiğim bir dava var. Karar Yargıtay'dan bozuldu ve yargılama hala devam ediyor.  Uzun süren davalar sebebiyle emek ve zaman kaybına uğramamak için hukuki destek almak çok önemli. Uygulamada, hastane ve hekimin birlikte dava edildiği durumlarda hekimlerin “ne olsa hastane tarafından dava takip ediliyor” düşüncesiyle, davaları takip etmediklerini görüyoruz. İşte bu gibi durumlarda hak kayıplarının doğma ihtimali çok yüksek.

Dava veya ceza soruşturması ile karşılaşan hekim, vakit kaybetmeksizin tıbbi kötü uygulamaya ilişkin sorumluluk sigortası poliçesindeki sigortacısına bildirim yapmalı.

Hastalar açısından bu durum avantajlı mı dezavantajlı mı?
Hak arama hürriyeti hiçbir şekilde engellenemez. Hasta, tıbbi kötü uygulamaya maruz kaldığını düşünüyor ise dava açma ve şikayet etme hakkını kullanabilir. Aynı zamanda tabip odaları ve il sağlık müdürlükleri nezdinde başvurularda bulunabilir.

Tıpta Uzmanlık Sınavında hekimler cerrahi branşlardan uzaklaşmaya başladı. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Yargıya yansıyan davaların branş bazında türlerine baktığımızda cerrahi branşlarda dava sayısının arttığını görüyoruz. Bunun dolaylı etkisiyle hekimlerin defansif tıbba doğru yöneldiği, çekinik davrandığı tespit ediliyor. Bu davranışların temel sebebi açılması muhtemel tıbbi kötü uygulama davalarından korunmaktır. Özellikle 1970'li yıllarda Amerika Birleşik Devletleri’nde yapılan çalışmalarda hekimlerin hukuki sorumluluktan kaçmak için, gerekli olmadığı halde teşhis ve tedaviye yönelik uygulamaları daha sık gerçekleştirdikleri ya da tam tersi bir şekilde risk barındırdığını düşündükleri, hasta ve tedavi yönteminden kaçındıkları tespit edilmiştir. Defansif tıp uygulamaların pek çoğu hastanın sağlık hizmetinden faydalanma hakkına yani sağlık hakkına ve hasta haklarının ihlallerine neden olmaktadır.

Pek tabi tüm bunların yanında hekimler, içinde pek çok risk barındıran cerrahi branşlarda uzmanlaşmaktan çekinmemelidirler. Bu davranışın altında tıbbı kötü uygulama davalarından dolayı risk altında olmamak istemelerinde de bir etken olduğunu söyleyebiliriz.

Av. Pınar Aksoy kimdir?
Dokuz Eylül Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Yüksek lisansını Gazi Üniversitesi’nde tamamladı.  Ankara Barosuna kayıtlı avukat olarak çalışıyor. Sağlık hukuku alanında pek çok ulusal ve uluslararası katımlı kongrelerde tebliğ sundu. Ankara Barosunda 2011-2014 yılları arasında Sağlık Hukuku Kurulu Başkanlığı görevinde bulundu.   Tıp mesleği mensuplarının katılım sağladığı kurultay ve sempozyumların düzenleme komitelerinde yer aldı. Türkiye'nin pek çok yerinden gelen avukat meslektaşlarına Türkiye Barolar Birliği nezdinde verilen İleri Sağlık Hukuku Sertifika programlarında eğitmen olarak görev aldı. Ayrıca üniversitelerde verilen sağlık hukuku eğitimlerinde, eğitmenlik yaptı. Aynı zamanda özel sağlık sektör uygulamaları, sağlık hukuku alanında bilirkişilik yapıyor.  Ankara 'da faaliyet gösteren Özel Akay  Hastane’sinin de 2 yıldır yönetim kurulu üyeliği görevini yapıyor.

Hiç yorum yok:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...