30 Aralık 2011 Cuma

TÜRKİYE KRONIK HASTALIKLARIN ÖNLEME MERKEZİ OLACAK

Kanser kontrol politikalarının artık “hükümet” politikası olmaktan çok “global” bir toplumsal politikası olarak ele alınması gerektiğini dile getiren Kanserle Savaş Dairesi Başkanı Prof.Dr.A.Murat Tuncer, “Yapılan ikili çalışmalarda Türkiye’nin bölgede kronik hastalıkların önlenmesinde bölgesel eğitim merkezi olması için bir proje üzerinde çalışılması konusunda kararlar alındı” dedi.

New York BM (Birleşmiş Milletler-UN)’de düzenlenen NCDs “high-level NCDs (noncommunicable Diseases-Bulaşıcı olmayan kronik hastalıklar)” toplantısına 130 kadar ülke katıldı. Ülkemizi bu toplantıda Kanserle Savaş Dairesi Başkanı Prof.Dr.A.Murat Tuncer temsil etti. Genel Kurul toplantısında bir konuşma yapan Prof.Dr. A. Murat Tuncer, bulaşıcı olmayan kronik hastalık yükünün kanser, obezite, hipertansiyon, şeker gibi tüm dünyanın en önemli sağlık sorunu olduğunu ve bu hastalıklar arasında da kanserin giderek önem kazandığını kanser kontrol politikalarının artık hükümet politikası olmaktan çok global bir toplumsal politika olarak ele alınması gerektiğini anlattı.

Prof. Dr. Tuncer ayrıca, Birleşmiş Milletler bünyesinde değişik enstrümanlar kullanılarak fakir ülkelere kronik hastalıkların kontrolü için destek olunması gerektiğini, insan kaynakları ve kapasite arttırımı konusunda yardımlaşmanın önemle ele alınması gerektiğini bildirdi. Türkiyenin kanser kontrolunda aldığı yol, edindiği tecrübe ve IARC (Uluslararası Kanser Araştırma Ajansı) a üyelik süreci konusunda bilgi verdi.

Kanser Kontrolünde Yaşanan Analitik Değişiklik

Türkiyenin edindiği bilgi ve tecrübeyi diğer ülkelerle paylaşmaya ve destek olmaya hazır olduğu konusunda bilgi veren Prof. Dr. Tuncer, “round-table” toplantısında kanser kontrolünde yaşanan analitik değişikliği ve dünyanın neler yapması gerektiği konusunda konuşma yaptı.

Dünyada Dengeler Sağlanmalı

Bill Clinton Vakfinin desteklediği “Tütün Kontrolunda Başarı örnekler” başlıklı toplantıda Türkiye’de tütün kontrolu konusunda alınan yol, başarının formülü konusunda konuşma yapan Prof.Tuncer, sivil toplum örgütleri ve devlet arasında sağlanan harmoninin başarıdaki önemine değindi. Fiziksel Aktivitenin kronik hastalıkların önlenmesindeki önemi konusundaki toplantıda ülkemizde sürdürülen “sağlığın teşviki” programındaki gelişmeleri anlattı. Ayrıca Dünyaya global olarak bakılmasına dikkati çeken Prof.Tuncer dünyanın bir yerinde şişmanlığın önlenmesine dikkat çekerken başka bir yerinde insanların açlıktan öldüğüne, çocukların fiziksel aktivitesi için bisiklet ve basketbol projeleri üzerinde çalışılırken ayakkabısı olmayan milyonlarca çocuğun unutulmaması gerektiğine dikkat çekti.

Prof.Tuncer, “Yapılan ikili çalışmalarda Türkiye’nin bölgede kronik hastalıkların önlenmesinde bölgesel eğitim merkezi olması için bir proje üzerinde çalışılması konusunda kararlar alındı. Bu konuda önümüzdeki günlerde projenin ilerlemesi için çalışılacak” dedi.

29 Aralık 2011 Perşembe

BİR DANS DEHASI VE ŞİZOFRENİNİN BELGESELİ

Dahi olarak tanınan Rus asıllı bale sanatçısı Vaslav Nijinsky’nin hayatından yola çıkılarak hazırlanan Şizofreni belgeselinde Doç. Dr. Haldun Soygür, hastalık belirtilerini Nijinsky’nin hayatından yola çıkarak anlatıyor.



İlk defa psikiyatrik bir hastalık olan “Bir Dans Dehası ve Şizofreninin Belgeseli” çekildi. Şizofreni hastalarına hayatını adayan Doç. Dr. Haldun Soygür, yazdığı şizofreni kitapları ve Mavi At Kafe’nin açılmasına verdiği destekle şizofreni hastalarının daha iyi anlaşılmasını ve hayata atılmalarını sağlamasının yanı sıra yine bir ilke imza atarak “şizofreni belgeseli” çekti. Konusunu ve senaryosunu kendisinin belirlediği ve Abdi İbrahim ilaç firmasının koşulsuz desteklediği belgesel ilk kez Psikiyatri kongresinde gösterildi.



Şizofreninin İsim Babası Olan Eugene Bleuler Tanısını Koyuyor

Ülkemizde 700 bine yakın şizofreni vakası olduğuna dikkat çeken Doç. Dr. Soygür, belgeselde Rus balet olmalı Vaslav Nijinsky'nin hayatını ele alıyor. Vaslav Nijinsky’nin, şizofreninin isim babası olan Eugene Bleuler tarafından tanısı konuluyor. 647 hastayı kapsayan gözlemlerini 1908'de yayımlayan Bleuler, şizofreni terimini ilk kez bu incelemesinde kullanıyor. Bleuler, 1911’de Şizofreniler Grubu kitabını yayınlıyor. Şizofreni hastalarının gösterdiği belirtilerin anlatıldığı belgeselde ne gibi durumlarla karşılaşıldığı, tedavisinde nelerin eksik olduğu ve günümüz tedavileri ile karşılaştırılması detaylı şekilde yer alıyor.

Rus balesinin dahisi olarak bilinen Nijinsky'nin günlüklerine de değinilerek, edebi yönün ele alınmasının yanı sıra şizofreni hastasının neler hissettiği davranış örnekleri ve dönemin insanları ile birlikte anlatılıyor.



“Bir Dans Tanrısı ve Şizofreni”

Rus asıllı bale sanatçısı Vaslav Nijinski başarılı tekniği, duygulu yorumları ve büyük sıçramalarıyla bale tarihinde bir efsane yaratıyor.

17 Aralık 1889'da Tomasz Niżyński ve Eleonora Bereda'nin çocuğu olarak dünyaya gelen Nijinsky, ebeveynleri gibi balet olur. Rusya'da Kiev'de doğan Nijinsky, dokuz yaşında St. Petersburg'daki Çarlık Bale Okulu'na girer. Daha öğrenciyken üstün yeteneğiyle çevresinde büyük bir hayranlık uyandırır. Yükseğe sıçramakta o kadar başarılıdır ki, yerçekimine meydan okuyarak sonsuza kadar havada kalacakmış izlenimini verir. Aynı zamanda, üstlendiği her rolü kendinden önceki erkek dansçılarda görülmemiş bir yorumla sunan özgün bir sanatçıdır.

Nijinski’nin Yaşamı

Nijinski 1907'de St. Petersburg'daki tanınmış Mariinski Tiyatrosu'na baş dansçı olarak katılır. Orada ve Moskova'da birçok klasik balede başrole çıkar. I909'da, klasik baleye çağdaş bir görünüm kazandıran Sergey Diaghilev'in yeni kurmuş olduğu Rus Balesi adlı toplulukla Paris'e gider. Daha ilk gösterisiyle büyük bir hayranlık uyandıran topluluğun yıldızı Nijinsky'dir. Romantik dönemden beri dikkatlerin odaklaştığı kadın dansçıların yerini ilk kez bir erkek alır, olağanüstü yeteneği ve zarifliğiyle neredeyse bir mucize yaratır. Özellikle Nijinsky için baleler düzenlenir. Aynı zamanda devrimci bir koreograf olan Nijinsky, sahneye koyduğu balelerle de ateşli tartışmalara neden olur.

1913 Ağustos'unda soylu bir Macar ailesinden gelen Romola Pulszky ile evlenen Nijinsky, Diaghilev'in topluluğundan ayrılır. 1916'da Kuzey Amerika'daki bir turnede psikolojik bir hastalığın ilk belirtileri görülür. 1919’da ağır bir sinir krizinden sonra Şizofreni teşhisi konulur ve Nijinsky, bundan sonraki hayatını psikiyatri kliniklerinde, hasta bakıcılarla geçirir. 1950'de Londra'da ölen Nijinsky, üç yıl sonra Paris'e gömülür. Sanat yaşamının çok kısa sürmesine karşın, ünü günümüzde de sürmektedir.
Nijinsky’nin Günlüğü

Geçtiğimiz yüzyılın dâhilerinden kabul edilen Nijinsky, alışılmadık düşünce ve duygu evreniyle “dış” dünyanın uyuşmaması sonucu ömrünün yarısını akıl hastanelerinde geçirir. Bu zorlu yolculukları öncesinde kaleme aldığı ve çok sonraları kızının eşyaları arasında bulunan günlüğü, bir dâhinin dünyanın “normal” insanları ve çarkları arasında nasıl yitip gittiğini çarpıcı biçimde ortaya koyar. Nijinsky’nin Günlüğü, saf bilincin sınır tanımayan akışıyla, yeryüzü medeniyetine ilişkin derin bir sorgulama fırsatı sunar.

Şizofreni, Kişiden Kişiye Farklılık Gösteriyor

Şizofreninin neden olduğunun henüz tam bilinmediğini kaydeden Doç. Dr. Haldun Soygür, hastalığın daha çok bir gençlik hastalığı olduğunu ve hastaların toplumda damgalanmasının ise tedavi süreçlerini olumsuz etkilediğini belirtti. Doç. Dr. Soygür, ruhsal bozukluklar içinde önemli bir yer tutan şizofreninin, kişiden kişiye farklılık gösterdiği ve somut verileri olmadığı için toplumun ilgisini çekmenin zor olduğunu kaydetti.

Şizofreniye Gençlerde Daha Sık Rastlanıyor

Hastaların 18-25 yaş arasında yoğunlaştığını ama her yaşta da görülebileceğini söyleyen Doç. Dr. Soygür, hastalığın hasta kadar yakınlarını ciddi anlamda etkilediğini ifade etti. “Şizofreniye kalıtımın bir rolü vardır, bir insanın hastalığa yakalanma riski yüzde 1'dir. Kardeşlerinden birinde hastalık varsa bu yüzde 8'dir. Katılımsal faktörlere çevresel faktörler de eklenir” diyen Doç. Dr. Soygür, hastalık genetik bir geçişlilik gösterse de çevre şartlarının hastalığın ortaya çıkmasında ciddi etkileri olduğunu ifade etti. Doç. Dr. Soygür, anne adayının hamileliğinde geçirdiği rahatsızlıkların, doğumda bebeğin oksijensiz kalması ve beslenme tarzı gibi birçok etkenin hastalığın ortaya çıkmasında risk faktörü olduğuna dikkat çekti.

“Şizofreni Hastası, Bizim Duymadığımız Şeyleri Duyabilir”

Doç. Dr. Haldun Soygür şizofreni ile ilgili şunları söyledi: “Şizofreninin belirtileri ve bulguları çok renkli ve karmaşıktır. Bu hastalığın aktif olduğu evrede hastanın gerçeği değerlendirme yetisi bozulabilir. Buna bağlı olarak da kişide birtakım gerçek dışı düşünceler, hezeyan ve varsanı ortaya çıkabilir. Algılama bozuklukları ortaya çıkar. Kişi bizim duymadığımız şeyleri duyabilir, duyabilir, bizim koklamadığımız kokuları koklayabilir. Duygusal tepki vermekte zorlanır. Bu dönem şizofrenin psikotik dönemidir. Ama hastalık sadece psikozdan ibaret değildir. Bu belirtiler pozitif belirtilerdir. Bir de negatif belirtiler vardır. Bunlar içe kapanma, izolasyon, hiçbir şey yapmama isteği, motivasyon kaybı gibi. Şizofreni zekâyla ilgili bir hastalık değildir. İnsan dâhi olabilir ama bu, şizofreni olmasına engel değildir.”


28 Aralık 2011 Çarşamba

“AYNALI ODA” GAZİ TIP’TA

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin, ''çocuk istismarı'' konusunda hazırlanan Stratejik Plan'ı tamamlamak üzere olduklarını belirterek, "Aynalı oda sistemi ile kayıtla ve bir defa bütün karar verici mekanizmadaki herkesin onu dinlediği, kaydettiği ve onu kullandığı bir sistemi pilot çalışma olarak başlattık" dedi.



Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediatri Anabilim Dalı ve Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Koruma Merkezi tarafından düzenlenen ''Çocuk İhmal ve İstismarında Neredeyiz, Ne yapabiliriz?'' başlıklı panel, üniversitenin Konferans Salonu'nda düzenlendi. Fatma Şahin'in de katıldığı panelin açılışını, AK Parti Kahramanmaraş Milletvekili Yıldırım Ramazanoğlu, Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Peyami Cinaz ile Gazi Üniversitesi Çocuk Koruma Merkezi Müdürü ve Çocuk Sağlığı Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ufuk Beyazova yaptı.



“Çocukları İstismar Edenler Genellikle Erişkin”

Beyazova, açılışta yaptığı konuşmada, panelde istismar ve ihmal konusunda çözüm yollarının arandığını, sorunların ele alındığını söyledi. Çocuk istismarı denildiğinde çocuğun dövülmesi, yaralanması, cinsel olarak istismar edilmesi, dışlanması, gözden uzak tutulması ve haklarının verilmemesinin anlaşıldığını ifade eden Beyazova, çocukları istismar edenlerin genellikle erişkinler olduğunu vurguladı. Beyazova, “Çocukları, onun en yakınında olan anne ve babası, abisi, akrabası, komşusu, çevresindeki meslek adamları, polis, hukukçu ve bunların dışında toplum da istismar edebiliyor. Çocukların lehine olan yasaların uygulanmasında geç kalınabiliyor. Ortaya çıkmış güzel yasaların yanlış yorumlanması yoluyla da çocukları haklarından edebiliyoruz” dedi.


“Aynalı Odada Bizim Oluşturduğumuz Merkezi Örnek Alındı”

Prof. Dr. Peyami Cinaz, çocuk suiistimallerinin yeni bir konu olmadığını belirterek, yıllardan bu yana çocuk istismarının görüldüğünü, ancak akademik düzeyde yeterli ilgi gösterilmediğini ifade etti. Basında “aynalı oda” olarak yer alan uygulamanın da Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesindeki Çocuk Koruma Merkezinden örnek alındığını ve pilot olarak uygulanmaya başlandığı dile getiren Cinaz, şunları söyledi: “Bizim oluşturduğumuz merkezi örnek alarak, bu modeli oluşturdular. Biz, yıllar önce başladık. Bu merkezde, istismara uğrayan çocuğa muayene yapılıyor. Daha sonra aile dinleniyor ve istismarı yapan kişinin belirlenmesine çalışılıyor. Bu belirlendikten sonra da bu savcılığa rapor halinde bildiriliyor” diye konuştu.



“Uluslararası Birçok Anlaşma Kadına Yönelik Şiddet ve Çocuk İstismarında İmzalandı”

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin, kadına yönelik şiddetin ve çocuk istismarı konularının beraber ele alınması gerektiğine dikkat çekerek, "Bu kadar büyük gayrete rağmen eskisinden çok daha çözüm odaklı gitmemize rağmen hala neden bu olayları çözemiyoruz, nedir bu eksiğimiz diye bakacak olursak aslında kadına yönelik şiddette de, çocuk istismarında da özellikle son 10-15 yıllık süreçte uluslararası birçok anlaşmayı iki alanda da imzalamışız. Kendi iç hukukumuzda yapmamız gereken birçok yasal düzenlemeyi başarmışız" dedi.

Kadına yönelik şiddet ve çocuk istismarı konularında hukuki olarak Türkiye’nin çok önemli hukuksal gelişme kaydettiğini belirten Şahin şunları kaydetti: “Birleşmiş Milletler’in insan hakları, çocuk hakları, kadına karşı her türlü ayrımcılığın önlendiği sözleşmesini ilk imzalayan ülkelerden biriyiz. Son on yılda da özellikle Türk Ceza Kanunu 35 yıl sonra değiştirildi. Çocuk istismarıyla ilgili kısımlar şuanda Avrupa Birliği’ndeki ülkelerdeki bakış açısıyla yeniden yapılandırıldı. Aynı şekilde kadınlarla ilgili kısımda da, kadının iş hayatını düzenleyecek İş Kanunu’nda eşit işe eşit ücret düzenlemesi yapıldı. TCK’daki en büyük kazanım kadının ve çocuğun insan haklarının üzerinde cezai uygulamaların arttırıldığı bir yapıya dönüştürüldü. Daha önceki töre ve namus cinayetlerindekilerin hepsi kaldırıldı. Ve nitelikli adam öldürme suçundan cezalar verilmeye başlandı. Aile mahkemeleri, çocuk mahkemeleri kuruldu beraberinde. Kadına yönelik şiddetle ilgili 4320 dediğimiz ve 98 yılında aslında yasalaşan Aile Mahkemesi’yle uygulamaya giren süreç yani şiddet uygulayan erkeğin uzaklaştırılması 2003`ten beri çalışıyor. Çocuklarla haklarıyla ilgili kısım da en son Çocuk Koruma Kanunu’yla yapılan düzenlemelerde hukuki birçok konuyu oluşturduğumuzu görüyoruz.”



“Bir Stratejik Planlama Yapalım Dedik”

Çocuk istismarıyla ilgili olarak Bakan Şahin, “Bir stratejik planlama yapalım dedik. Nelere ihtiyacımız var, kiminle işbirliği yapmamız gerekiyor. Bir yıl önce çocuk kurultayında çıkan bir stratejik plan var. Milli Eğitim Bakanlığı ile ne yapmak lazım, Sağlık Bakanlığı ile ne yapmak lazım, Adalet Bakanlığı ile ne yapmak lazım, üniversiteler ve yerel yönetimlerle ne yapmak gerekiyor. Stratejik planın çalışmalarını tamamlamak üzereyiz. Genel müdürlerimiz bir araya geldiler, bu işin stratejik planlamasını yaptılar. Ama kadındaki çerçeve gibi çocuktaki genel çerçeveyi, bütün mevzuatı birleştirerek tek çatı altında birleştirecek mekanizmayı düzenlememiz lazım” diye konuştu.

Ankara’nın Yenimahalle ilçesinde faaliyet gösteren çocuk izleme merkezlerini anlatan Şahin, "Orada cinsel istismara uğrayan çocuklarımızın, aynalı odada, yaşadığı olayı insani olmayacak şekilde her kuruma defalarca anlatmasının o çocuğun o kadının nasıl psikolojisini bozacağını hepimizin empati yaparak anlaması gerekiyor. Aynalı oda sistemi ile kayıtla ve bir defa bütün karar verici mekanizmadaki herkesin onu

dinlediği, kaydettiği ve onu kullandığı bir sistemi pilot çalışma olarak başlattık” açıklamalarında bulundu.

“Uygulama Sağlık Bakanlığı’yla Beraber Bütün Türkiye’ye Yaygınlaşacak”

Şahin, sistemin Sağlık Bakanlığı’yla beraber bütün Türkiye`ye yaygınlaşmasını ve hukuki alt yapısını önemsediklerini anlatarak, "Çocuk istismarı ile ilgili yasal alt yapıyı yaparken de çocuk izleme merkezlerinin hukuki alt yapısını güçlendirmemiz gerekiyor" dedi.

27 Aralık 2011 Salı

“HASTALARIMIZ İSTİSMAR EDİLİYOR”

47. Ulusal Psikiyatri Kongresi’nde düzenlenen basın toplantısında konuşan Türkiye Psikiyatri Derneği Bilimsel Toplantılar Düzenleme Kurulu Başkanı Prof. Dr. Mine Özmen, yaşam koçluğu, NLP gibi uygulamaların “terapi” olmadığını vurgulayarak, “Psikoterapi ile fizyoterapiyi karıştırmakta ve psikoterapinin boyun fıtığı, felç, özürlülük gibi durumlarda yapıldığını düşünülmektedir. Halkımızın bilgi eksikliğine ülkemizde denetimlerin de yetersiz olması eklenince ucube tedaviler, şarlatanlık diyebileceğimiz uygulamalar, ciddi sınır ihlalleri ve etik sorunlar ortaya çıkıyor, hastalarımız istismar ediliyor” dedi.

26-30 Ekim tarihinde düzenlenen 47. Ulusal Psikiyatri Kongresi, Maritim Pine Beach Resort, Belek Antalya’da yapıldı Konusu "21. Yüzyılda Psikoterapi" olan kongrede, 4 gün boyunca psikiyatri alanında yurt içi ve yurt dışından katılan uzmanlar ile birlikte bilimsel toplantı ve tartışmalar yer aldı. Düzenlenen basın toplantısında konuşan Türkiye Psikiyatri Derneği Bilimsel Toplantılar Düzenleme Kurulu Başkanı Prof. Dr. Mine Özmen, psikiyatrik tedavinin bir bütün olduğunu belirterek, kişinin hem biyolojik hem de psikososyal gereksinimlerine göre ayarlanması gerektiğini söyledi. Özmen, yaşam koçluğu, NLP gibi uygulamaların terapi olmadığını kaydetti.

“Psikoterapi Bilinmiyor”
Türk halkının psikoterapi konusunda yeterli bilgiye sahip olmadığını da vurgulayan Özmen, yapılan bir anket çalışmasına katılanların çoğunun psikoterapiyi derdini anlatarak rahatlama ve fikir danışma olarak gördüğünü vurguladı. Özmen, şöyle konuştu: “Psikoterapi ya da halk arasındaki tanımı ile “konuşma tedavisi”, düşünce, duygu ve davranışları konuşma, ilişki kurma yolları ile etkileyerek değiştirme ve iyileştirme demektir. İstanbul Üniversitesinde, tıp fakültelerinde yaptığımız bir anket çalışmasında katılımcıların önemli bir kısmının psikoterapiyi derdini anlatarak rahatlama ve fikir danışma olarak gördüğü saptanmıştır. Üçte ikisi psikoterapinin hangi durumlarda yapıldığını bilmemekte, önemli bir kısmı, özellikle eğitim düzeyi düşük olanlar psikoterapi ile fizyoterapiyi karıştırmakta ve psikoterapinin boyun fıtığı, felç, özürlülük gibi durumlarda yapıldığını düşünmektedir. Katılımcıların çoğu devlet kurumlarından psikoterapi alabileceğini düşünmesine karşın, psikoterapi uygulananların yaklaşık yarısı özel bir kurumdan bu hizmeti aldığını belirtmektedir. Halkımızın bilgi eksikliğine ülkemizde denetimlerin de yetersiz olması eklenince ucube tedaviler, şarlatanlık diyebileceğimiz uygulamalar, ciddi sınır ihlalleri ve etik sorunlar ortaya çıkıyor; hastalarımız istismar ediliyor”

“Kadınlar Yaşamın Her Alanında Şiddete Maruz Kalıyor”
TPD Merkez Yönetim Kurulu Üyesi Doç. Dr. Ayşe Devrim Başterzi, kadın ruh sağlığını etkileyen en temel iki sosyal faktörün, şiddete maruz kalma ve yoksulluk olduğunu bildirdi. Günümüzde bütün kadınlar geleneksel kavramların da etkisiyle fiziksel, cinsel, ekonomik, psikolojik şiddete maruz kalmakta olduğunu vurgulayan Başterzi şunları söyledi: ''Kadınların ne yapması, nasıl davranması, ne kadar eğitim alacağı, parasını nasıl harcayacağı, nasıl giyineceği, hatta kimle evleneceği gibi temel seçimleri kural koyucu, yasa koyucu erkekler tarafından belirlenmektedir. Kadınların eğitilmemeleri, emekleri karşılığında ücret almamaları ve erkeklerden daha düşük ücret almaları, daha düşük sosyal konumda yer almaları şiddete uğramalarını arttırmaktadır. Ülkemizde kadınlar yaşamın her alanında şiddete maruz kalmaktadır. Ama kadınlar hala en çok, en yakınlarındaki, en sevdikleri kişilerce ev içi şiddete maruz bırakılmaktadırlar.''

“Kadın Cinayetlerini Önceden Kestirmek Mümkün”
Kadın cinayetlerini önceden kestirmenin mümkün olduğunu da söyleyen Başterzi, kurbanların öldürülmeden önceki yıl eşleri tarafından yoğun şekilde şiddete maruz bırakıldıklarını dile getirdi. Kadın cinayetlerinin her geçen yıl arttığını belirten Başterzi, resmi olmayan rakamlara göre bu yıl sadece Haziran ayında 20 ilde 24 kadının öldürüldüğünü ileri sürdü.

“Her Üç Kadından Biri Fiziksel Şiddet Görüyor”
Başterzi, Türkiye'de 2007 yılında Ayşe Gül Altınay ve Yeşim Arat tarafından yapılan "Türkiye'de Kadına Yönelik Şiddet" başlıklı geniş ölçekli araştırmadan elde edilen sonuçları şöyle açıkladı: "Her üç kadından biri fiziksel şiddet görmektedir. Hayatı boyunca eşinden en az bir kez fiziksel şiddet görmüş kadınların oranı Türkiye genelinde yüzde 39'dur. Boşanmış ve ayrılmış kadınların yüzde 78'i fiziksel şiddete maruz kalmaktadır. Eğitim düzeyi arttıkça fiziksel şiddet gördüğünü söyleyen kadınların oranı azalmaktadır. Okuma yazma bilmeyen kadınlar arasında en az bir kez fiziksel şiddete maruz kaldığını söyleyenlerin oranı yüzde 43 iken, yüksek öğrenim görmüş kadınlar arasında bu oran yüzde 12'dir. Hem kadının hem de eşinin eğitim düzeyi azaldıkça aile içi şiddet artmaktadır. Ailenin sosyoekonomik düzeyi yükseldikçe ev içi şiddet azalmaktadır."

26 Aralık 2011 Pazartesi

İLERLEMİŞ PROSTAT KANSERİNE 4 YENİ İLAÇ MÜJDESİ


10. Üroonkoloji Kongresi’nde düzenlenen basın toplantısında konuşan Üroonkoloji Derneği Üyesi Prof. Dr. Haluk Özen “Bir müjde vermek gerekirse, ileri evrede saptanan, teşhisi gecikmiş hastalar için FDA onaylı 4 ilaç yıl içinde kullanıma başlandı. Ancak Türkiye’deki hastaların bu ilaca ulaşmaları için en az iki sene beklemeleri gerekiyor” dedi.

Üroonkoloji Derneği tarafından düzenlenen 10’uncu Üroonkoloji Kongresi Antalya Belek’te yapıldı. Kongreye Türkiye’den 75, yurtdışından 15 davetli yabancı konuşmacı katıldır. 18 oturum, 6 kurs ve 3 uydu sempozyumunun yapıldığı kongreye katılan Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Haluk Özen, prostat kanserinin akciğer kanserinden sonra en sık görülen ikinci kanser türü olduğunu söyledi.

“Türkiye'de Prostat Kanseri Yüz Binde 35”

Akciğer kanserinden sonra en sık görülen kanser türünün prostat kanseri olduğunu söyleyen Üroonkoloji Derneği Üyesi Prof. Dr. Haluk Özen, Sağlık Bakanlığı’nın izni ile Üroonkoloji Derneği tarafından Türkiye genelinde gerçekleştirilen ve 6 bin 693 kişinin incelendiği saha çalışmasından elde edilen verilere göre, Türkiye’de prostat kanserinin yüz binde 35 oranında görüldüğünü kaydetti.

Bu değerin özellikle Akdeniz bölgesi Avrupa ülkelerine çok yakın bir düzeyde olduğunu dile getiren Prof. Dr. Özen, “Türkiye’de yapılan çalışmalarda, Akciğer Kanserinden sonra erkeklerde görülen 2. Sıklıktaki kanser. Bir kan tetkiki var adına “PSA” diyoruz. PSA ile yılda bir kere bir ürolog tarafından muayene edilmesi gerekiyor” dedi.

Bir Yılda 4 Yeni İlaç

Prof. Dr. Özen, ileri evrede saptanan, teşhisi gecikmiş hastalar için ABD'de Sağlık Bakanlığı'na bağlı Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) onaylı 4 ilacın yıl içinde kullanımına başlandığını müjdeledi. Bir yılda aynı hastalığa ilişkin 4 yeni ilacın geliştirilmesinin pek olağan bir şey olmadığına da değinen Özen, "İleri evre prostat kanseri insanlarımız için çok umutlu sonuçlar var. Bu ilaçlarla onların ömrünün uzatıldığı ortaya kondu. Geciken ve tedavisi başarısız olanlarda bile son bir yıldaki gelişmeler onlar adına fevkalade umut verici" diye konuştu.

“Türkiye'de Ruhsatlandırmada Problem Var”

Söz konusu ilaçların özellikle ilerlemiş prostat kanseri hastaları için olduğunu ve erken tanı ve tedaviyle bu ilaçlara ihtiyaç olmayacağının da altını çizen Prof. Dr. Özen, ilaçların Türkiye’de Sosyal Güvenlik Kurumu'nun (SGK) geri ödeme sistemi içinde yer almasının daha uzun bir sürece ihtiyacı olduğunu söyledi. FDA onaylı bu ilaçların henüz ruhsatlandırılmadığını belirten Prof. Dr. Özen, şöyle konuştu: " Bu 4 ilaç 4 ü de vücuda ve kemiklere yayılmış prostat kanseri tedavisinde kullanılan ilaçlar. Türkiye’de ruhsatlandırmada ciddi bir problem var. 400 civarında molekül ruhsatlandırmayı bekliyor Yeni çıkan ilaçların hepsi yüksek teknoloji gerektiren ve dolayısıyla pahalı ilaçlar. Büyük ihtimalle ruhsatlandırma iki üç sene alacak."


 
“Dünyada Her Yıl Yaklaşık 330 Bin Yeni Mesane Kanseri Olduğu Tespit Ediliyor”

Üroonkoloji Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Sümer Baltacı, ürolojik tümörler arasında prostat kanserinin ardından en sık görülen kanser türünün mesane kanseri olduğunu söyledi. Mesane kanserinde ölüm riskinin prostat kanserine oranla bir miktar daha fazla olduğunu belirten Prof. Dr. Baltacı, erkeklerin kadınlara oranla mesane kanseri riskinin 3 - 4 kat daha fazla taşıdığını söyledi. İzmir ve yöresinde yapılan bir çalışmanın sonuçlarına göre ise erkeklerin 10 kat daha fazla risk altında olduğunu kaydeden Prof. Dr. Baltacı, “Prostat kanseri gerek dünyada gerek ülkemizde ürolojik tümörler içerisinde ilk sırada görülüyor ama Mesane Kanseri de hemen bunun ardından gelen 2. en sıklıkla görülen kanser. Ve dünyada her yıl yaklaşık 330 Bin yeni mesane kanseri olduğu tespit ediliyor ve bunun 130 binden fazlası maalesef ölümle sonuçlanabiliyor. Dolayısı ile prostat kanserinden ölüm riski bu kanserler içerisinde ne kadar azsa, maalesef mesane kanseri bunların arasında biraz daha fazla. Erkeklerde bu kanseri bayanlara göre 3 veya 4 kat daha fazla görüyoruz. Hatta bizim ülkemizdeki İzmir yöresinden bir çalışmada 10 kat daha fazla görüldüğü bildirildi” dedi.

“Her Yıl Yaklaşık 10 Bin Kişiden Biri Böbrek Kanseri Oluyor”

Dernek İkinci Başkanı Prof. Dr. Çağ Çal ise her yıl yaklaşık 10 bin kişiden birinin böbrek kanserine yakalanmakta ve 30 bin kişiden birinin de bu hastalıktan öldüğünü söyledi. Erken evrede teşhisle, hastaların yüzde 90'ından fazlasında 10 yıla varan hastalıksız sağlamlık sağlanabildiğini belirten Çal, sözlerini şöyle sürdürdü: "Böbrek kanserlerinin çoğu kalıtsal sebeplerden değil kansere neden olan kimyasalların ya da dış etkenlerin etkisi ile meydana gelmektedir."
Çal, sigara kullanımının böbrek kanseri riskini yüzde 40 oranında artırdığına dikkat çekti.

“E Vitamini ve Selenyum, Prostat Kanserini Artırıyor”

Üroonkoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Levent Türkeri ise çok fazla faydası olduğu iddia edilen bitkisel kökenli ilaçların hemen hemen hiçbirinin etkinliğinin bilimsel olarak kanıtlanamadığını söyledi. Bir dönem neredeyse hekimlerin bile hem fikir olduğu ’E vitamini ve selenyum prostat kanseri gelişiminde etkili olduğu’ değerlendirmesinin son yapılan çalışmayla altlıksız olduğunun ortaya çıktığını belirten Prof. Dr. Türkeri, "Araştırma bırakın engellemeyi, görülme sıklığını artırdığını gösterdi" dedi.

23 Aralık 2011 Cuma

“TÜRKİYE DİYABET ÖNLEME VE KONTROL PROGRAMI” HAZIRLANDI


Sağlık Bakanlığı tarafından düzenlen toplantıda Türkiye'de diyabetli kişi sayısının her geçen gün arttığına dikkat çekildi. AK Parti Adana Milletvekili Ünüvar, “Obezite ve diyabet, ülkelerin değişik şekilde Gayri Safi Milli Hasılasını yüzde 1-5 oranında etkileyebiliyor” dedi.

Uzmanlar, Türkiye'de 10 milyonun üstünde diyabetli veya risk taşıyan kişi olduğunu belirterek, obezite ve diyabetle mücadele edilmesi gerektiğini belirtiyor. Diyabet hastalığının erken tanı ve tedavisinin sağlanması ve ilgili risk faktörleri konusunda halkın bilinçlendirilmesi amacıyla Sağlık Bakanlığı tarafından düzenlenen “Türkiye Diyabet Önleme ve Kontrol Programı” toplantısı, Hilton Otel'de gerçekleştirildi.

Diyabet ve Obezite Haftası etkinlikleri çerçevesinde düzenlenen toplantıya, Sağlık Bakanlığından çok sayıda genel müdür, çeşitli hastanelerin rektör ve tıp fakültesi dekanları ve ilgili birim amirleri ile bilim insanları katıldı.


 
“Ülkelerin Gayri Safi Milli Hasılasını Etkileyebiliyor”

AK Parti Adana Milletvekili Prof. Dr. Necdet Ünüvar, geçmişte koruyucu sağlık hizmetleri denildiğinde aşı ve aşı ile önlenebilen hastalıkların akla geldiğini, bugün ise bunun yanı sıra diyabet, obezite, kalp gibi kronik hastalıklar açısından da koruyucu hizmetlerin çok büyük önem taşıdığının belirlendiğini belirtri. Bu hastalıkların insan yaşamını ve yakınlarını derinden etkilediğini söylen Prof. Dr. Ünüvar, Obezite ve diyabetin ülkelerin değişik şekilde gayri safi milli hasılasını yüzde 1-5 oranında etkileyebiliyor. Bunun bir de indirek maliyetleri de var. Bu nedenle maliyet daha da artıyor. Bu aşamada, diyabeti önleme programları ön plana çıkıyor. Bunun için de obezite ile mücadele de önem taşıyor” dedi.

Prof. Dr. Ünüvar, obezite ve diyabetin önlenmesinde sadece bir bakanlığın sorumlu tutulmasının da insafsızlık olacağını dile getirerek, Milli Eğitim Bakanlığının, sivil toplum kuruluşlarının, belediyelerin, üniversitelerin ve vatandaşın da mücadelenin içinde yer alması gerektiğini söyledi.

“Diyabet ile Mücadele Ederken Obezite ile de Savaşılması Gerekiyor”

Türkiye Diyabet Cemiyeti adına konuşan Prof. Dr. Nazif Bağrıaçık, diyabetin her geçen gün görülme sıklığının arttığını söyledi. Türkiye'de diyabet ile ilgili çalışmaların ilk olarak diyabet taramaları ile başladığını kaydeden Prof. Dr. Bağrıaçık, “2000-2005 yıllarında yapılan araştırmada ülkede diyabet sıklığının yüzde 9.7 olarak çıktı. Diyabet ile mücadele ederken obezite ile de savaşılması gerekiyor. Diyabet ve obezite özellikle çocuklarda görülmeye başladı ve sürekli artış gösterdiği tespit edildi. Bu gelecek kuşaklar için ciddi bir sorun oldu. Obezite ve diyabetle mücadele için farkındalığın artırılması, tarama programlarına ağırlık verilmesi ve koruyucu önlemlerin alınması gerekiyor” diye konuştu.


 
“Kısa Süre Önce Türkiye Ulusal Diyabet Programı Olamayan Dünya Genelindeki 25 Ülkeden Biriydi”

Türkiye Diyabet Vakfı adına açıklama yapan Prof. Dr. Temel Yılmaz şunları söyledi: “Türkiye'de 10 milyonun üstünde diyabetli veya risk taşıyan kişi var. Hareketsiz yaşam, sağlıksız ve dengesiz beslenme diyabet ve obezitede çok etkili. Kantin kararnamesinin uygulamaya girmesiyle okullarda fast-food beslenmenin önüne geçilebilecek. Diyabet hastaları ilaca erişiminde bazı sorunlar yaşıyor Ancak devlet de bu konuya ağırlık veriyor. Bundan kısa süre önce Türkiye Ulusal Diyabet Programı olamayan dünya genelindeki 25 ülkeden biriyken, bugün kendi programı bulunuyor.”


 
“Diyabet ve Obezite Çocukluk Çağında Yüzde 5-15 Oranında”

Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Peyami Cinaz ise diyabet ve obezitenin önlenmesinin çocukluk çağında başlaması gerektiğini vurguladı. Çocuk Endokrinoloji Bilim Dalının bugüne kadar yeterli gelişim göstermediği eleştirisinde bulunan Prof. Dr. Cinaz, “Son yıllarda bu bilim dalı tüm ülkenin her yöresinde çok yaygın çalışmalar içinde yer aldı, birçok projeye imza attı. Obezite çocukluk çağında yüzde 5-15 oranında sıklığı olan çağın vebası olarak tanımlandığını ve önlenebilen bir sağlık sorunu. Diyabet sıklığı artmasının altında yatan gerekçe obezitedir” dedi.

“Türkiye'de 20 Yaş Üzerindeki Her Üç Kişiden Biri Metabolik Sendromlu”

Metabolik Sendrom Derneği Başkanı Aytekin Oğuz, yapılan araştırmalar sonucunda Türkiye'de 20 yaş üzerindeki her üç kişiden birinde metabolik sendrom olabileceğinin belirlendiğini anlattı. Metabolik sendromda bel çevresi kalınlığına bakıldığını belirten Oğuz, “Eğer bel çevresi kalınlığı erkeklerde 94, kadınlarda 80-88 santimetreden fazla ise metabolik sendrom hastası olabilirsiniz. Kan şekerinin 100'ün üzerine çıkması da bir belirti olabilir. Yapılan çalışmalarda Türkiye'de 100 erişkinden 40'ında metabolik sendrom olduğu ve kır ile kent arasında da bir fark bulunmadığı saptandı. Türkiye'de genel olarak erkeklerde bel çevresinin 91.7 santimetre, kadınlarda ise 90.7’dir. Kadınlarda bel çevresi kalınlığı çok yüksek” diye konuştu.

Konuşmaların ardından diyabetle ilgili çalışmalara emeği geçen bilim insanlarına plaket verildi. Bu kapsamda Sağlık Bakanı Recep Akdağ'a da plaket armağan edildi. Akdağ adına plaketi Sağlık Bakanlığı Temel Sağlık Hizmetleri Genel Müdür Yardımcısı Hasan Irmak aldı.

22 Aralık 2011 Perşembe

“ÖNLEM ALINMAZSA BASİT BİR ENFEKSİYON DAHİ ÖLDÜRÜCÜ OLABİLİR”

 Önlem alınmadığı takdirde basit bir enfeksiyonun dahi öldürücü olabileceğini ve antibiyotik öncesi çağa dönülebileceğini ifade eden Sağlık Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Turan Buzgan, Avrupa Birliği ülkelerinde her yıl 250 bin hastanın ciddi bir dirençli bakteriyel enfeksiyon sonucunda öldüğünü belirtti.

Sağlık Bakanlığı'nın düzenlediği Avrupa Antibiyotik Farkındalık Günü toplantısında, uzmanlar gereksiz antibiyotik kullanımının zararlarına dikkati çekti. Toplantıda konuşan Sağlık Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Turan Buzgan, gereksiz antibiyotik kullanımının direnç sorununu beraberinde getirdiğini, bunun, bakterilerin antibiyotik kullanıldığında bile üreyebilmeleri ve hastalık yapabilmeleri sonucunu doğurduğunu anlattı. Önlem alınmadığı takdirde basit bir enfeksiyonun dahi öldürücü olabileceğini ve antibiyotik öncesi çağa dönülebileceğine dikkat çeken Buzgan, Avrupa Birliği ülkelerinde her yıl 250 bin hastanın ciddi bir dirençli bakteriyel enfeksiyon sonucunda öldüğünü belirtti. .

Grip ya da Nezle gibi Viral Enfeksiyonlarda Antibiyotik Verilmemli

Direnç gelişiminin organ nakli ve kalça protezi ameliyatları ile birçok tanısal girişimleri de riske soktuğunu vurgulayan Buzgan, gereksiz antibiyotik kullanımından kaçınılması halinde direnç oranlarının düşürülebileceğini, bunu başaran ülkelerde umut verici gelişmeler olduğunu bildirdi.

Buzgan, doktor reçete etmedikçe antibiyotik kullanılmamasını, grip ya da nezle gibi viral enfeksiyonlarda bu ilaçların işe yaramadığının akıldan çıkarılmamasını önerdi. Hekimlerin de antibiyotikleri sadece gerekli olduğu ve tedavi protokollerinde belirtildiği hallerde reçete etmeleri gerektiğini ifade eden Buzgan, eczacıların ise antibiyotikleri reçetesiz satmamalarının büyük önem taşıdığını vurguladı.

Antibiyotik Kullanımı Avrupa Ülkelerinde 4. Sıradayken Bizde İlk Sırada

Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkezi Başkanı Mustafa Ertek de antibiyotik direncinin kaçınılmaz bir süreç olduğunu, ancak bu sürecin gereksiz antibiyotik kullanımının önlenmesiyle mümkün olduğunca uzatılabileceğini söyledi. Direnç gelişiminin sadece hastayı değil, aynı zamanda tüm toplumu olumsuz etkilediğine işaret eden Ertek, “Türkiye'deki direnç oranları diğer ülkelerden yüksek. Antibiyotik kullanımı Avrupa ülkelerinde 4. sıradayken bizde ilk sırada yer alıyor. Bunun sonucu bize direnç olarak yansıyor'' diye konuştu.


 
Sinüzitte Gereksiz Antibiyotik Yazılmasının Yaygın

Türk Kulak, Burun, Boğaz ve Baş Boyun Cerrahisi Derneği temsilcisi Doç. Dr. Erol Keleş de sinüzitte gereksiz antibiyotik yazılmasının yaygın olduğunu belirterek, hekimlerin belirtileri iyi takip ederek bu ilacı reçete etmelerinin yerinde olacağını kaydetti.

“Son 20 Yıldır Yeni Antibiyotik Geliştirilmiyor”

Türkiye Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanlık Derneği (EKMUD) temsilcisi Prof. Dr. Hürrem Bodur da en fazla antibiyotiğin üst solunum yolu ve viral enfeksiyonlarda yazıldığını belirterek, ''Avrupa'da antibiyotik reçetesiz yazılmıyor. Türkiye'de de bununla ilgili sıkı denetim getirilmelidir. Son 20 yıldır yeni antibiyotik geliştirilmiyor. Direnç gelişimi büyük bir sorun'' uyarısını dile getirdi.

“Türkiye'de Her Yıl Boğaz Ağrısı ve Ateş için 30 Milyon Antibiyotik Reçetesi Yazılıyor”

Milli Pediatri Derneği ile Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Derneği adına konuşan Prof. Dr. Ateş Kara ise Türkiye'de her yıl boğaz ağrısı ve ateş için 30 milyon antibiyotik reçetesi yazıldığını kaydederek, ''Hasta bize mutlak antibiyotik isteğiyle geliyor. Antibiyotik ateş düşürücü değildir'' dedi.


 
“Antibiyotik Tezgah Üstü Satılacak Bir İlaç Değildir”

Toraks Derneği temsilcisi Prof. Dr. Tevfik Özlü de antibiyotik kullanımıyla ilgili toplumsal yanlışlara dikkati çekti. Toplumda komşunun ilacını kullanma, bir önceki hastalığın tedavisinde etkili olan aynı ilacı tekrar alma, el altında antibiyotik bulundurma, eczaneden antibiyotik edinme gibi yanlış alışkanlıkların yaygın olduğunu anlatan Özlü, “Antibiyotik tezgah üstü satılacak bir ilaç değildir. Mutlaka reçeteyle verilmelidir” dedi.

Özlü, antibiyotiklerin hastalık belirtileri kaybolsa bile kullanımına devam edilmesi, hekimin önerdiği süreden daha uzun kullanılmaması gerektiğini sözlerine ekledi.

21 Aralık 2011 Çarşamba

“MUAYENEHANELERE YAPILAN DENETİM GÜZELLİK MERKEZLERİNE DE YAPILSIN”

XX. Prof. Dr. Lütfü Tat Sempozyumunda muayenehanelere yapılan denetimin güzellik merkezlerine de yapılmasını istediklerini söyleyen Prof. Dr. Gül Erkin, “Ayrıca performans sistemi tabii ki daha çok hasta bakılmasıyla bilimsel üretimimizi azaltabileceğinden kaygılanıyoruz” dedi.

Ankara Deri ve Zührevi Hastalıklar Derneği ile Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıklar Ana Bilim Dalı tarafından düzenlenen XX. Prof. Dr. Lütfü Tat Sempozyumunda dermatoloji ve veneroloji konusunda güncel konuları kapsayan paneller ve konferanslar yer aldı. Sempozyum Başkanı Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıklar Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Gül Erkin, Sheraton Otel'de düzenlenen basın toplantısında,dermatoloji konusunda ulusal ve uluslararası düzeyde uzman konuşmacıların katıldığı etkinlikte 44 oturum başkanı, 7 yabancı ve 3 yurt dışında görev yapan Türk hekiminin bulunduğu 60'a yakın konuşmacının yer aldı. .

Yaklaşık 750 katılımcının takip ettiği kongrede, 19 panel, 5 konferans, 4 uydu sempozyumu ve 2 eğitim kurultayının düzenlendiğini kaydeden Erkin, sempozyum sayesinde deri hastalıklarındaki güncel bilgileri ve gelişmeleri paylaşmayı hedeflediklerini söyledi.

Muayenehanelere Yapılan Denetimin Güzellik Merkezlerine de Yapılsın

Sempozyum Başkanı Prof Dr.Gül Erkin, “Sağlık Bakanlığının muayenehaneler ile ilgili kısıtlamalar getirdi ve muayenehanelerde lazer kullanımı ile ilgili kısıtlamalar oldu.Gerçekten Sağlık Bakanlığı ve İl sağlık müdürlükleri bunu etkin bir şekilde denetliyorlar. Biz bu denetimlerin güzellik merkezlerine veya lazer kullanılan merkezlere de yapılmasını istiyoruz. Sağlık Bakanlığı’nın doktor muayenehanelerine gösterdiği denetim özeninin diğer bütün sağlıkla ilgili merkezlere de göstermesini istiyoruz ve talep ediyoruz. Denetim çok önemli. Bizim söylediğimiz sakıncalar ancak denetim ile mümkün. Ama sonuçta Türkiye’deki sağlık denetiminden sorumlu olan kuruluşun daha aktif olması gerektiğini düşünüyorum” diye konuştu.

“Özelde Çalışan Hekimler Hasta Bakamamak Nedeniyle Pratik Uygulamalara Katılamıyor”

Sağlık Bakanlığının getirttiği yeni çıkan kanun ve yönetmeliklerle en önemli sıkıntılarının eğitim olduğunu kaydedeb Prof Dr. Erkin “Mesleğini özel olarak icra eden hekimlerin hasta bakamamak nedeniyle pratik uygulamalara katılamaması çok önemli bir sorun. Bu dermatolojide bizim için de çok önemli. Tıp eğitimi görerek ve beraber çalışarak yapılan bir şeydir. Usta-Çırak ilişkisidir. Bu fırsatın azaldığını düşünüyoruz. Bunun yanı sıra performans sistemi tabii ki daha çok hasta bakılmasıyla bilimsel üretimimizi azaltabileceğinden kaygılanıyoruz. Mutlaka hastaların bakılması lazım. Ama daha iyi bir sisteme de oturmasını umuyoruz” şeklinde konuştu.

“Farklı Branşlara göre Farklı Standart Gelsin”

Muayenehane koşullarının düzeltilmesinin iyi bir uygulama olduğunu dile getiren Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıkları Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Nilgün Atakan, şunları söyledi: “Belki her branşa göre değişik muayenehane standartları getirmek gerekir. Yani bizim yatalak hastamız çok azdır, tekerlekli sandalye ile gelebilecek hastamız çok azdır. O nedenle farklı branşlara göre farklı standartların oluşturulması çok daha akılcı ve gerçekçi. Çünkü ben muayenehanesini kapatarak üniversiteye dönen çok az hekimden biriyim. Döndüğüm zaman hastalarla birlikteliğim daha iyi olur umudum vardı, fakat orada da biraz problem var. Çünkü bizim dermatoloji hastaları uzun süreli hastalıklar yaşıyorlar. Ve genellikle bir hekime güvenerek sürekli onunla hastalıklarıyla baş etmeyi tercih ediyorlar. O yüzden üniversitelerde de düzenlemelerin tekrar gözden geçirilerek, hatta üniversitede çalışan hekimlerin fikirleri alınarak tekrar değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum.”

Cinsel Yolla Bulaşan Hastalıklar İlk Beşte

GATA Deri ve Zührevi Hastalıkları Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Osman Köse, cinsel yolla bulaşan hastalıkların (venerolojik hastalıklar) gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde hala çok önemli bir halk sağlığı problemi olduğunu ifade etti.

Dünyada her yıl yaklaşık 480 milyon insanın bu hastalıklardan etkilendiğini belirten Köse, cinsel yolla bulaşan hastalıkların, erişkinlerin hekimlere başvurma nedeni içinde ilk 5 sırada yer aldığını kaydetti.

Köse, bu hastalıkların özellikle kadınlarda yüzde 70'e varan oranlarda belirtisiz ya da belirgin şikayet olmadan ortaya çıktığını, bu nedenle de uzun süre tanınamadığına ve bulaşıcılığının devam etme riski bulunduğuna dikkati çekti.

Cinsel yolla bulaşan hastalıklardan olan AIDS'in de dünyada görülme sıklığının düz bir çizgide ilerlediğini dile getiren Köse, ancak Türkiye'de artış gösterdiğini ve nüfus yoğunluğuna bağlı olarak en çok Marmara Bölgesi'nde görüldüğünü vurguladı.

Kadınlar Erkeklere Göre Daha Çok Kurdeşen Riski Altında

Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıklar Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Serap Utaş da ''ürtiker''in, halk arasında dabaz veya kurdeşen olarak bilinen deride kaşıntılı, kırmızı kabarıklıklarla seyreden ve oldukça sık görülen bir deri hastalığı olduğunu söyledi.

Kronik ürtikerin, genellikle 20-45 yaşlarında, yani aktif çalışma hayatı çağlarında görüldüğünü belirten Utaş, bu hastalığın kadınları erkeklere göre iki kat fazla etkilediğini bildirdi.

Botoks ve Dolgu Uygulamaları

GATA Deri ve Zührevi Hastalıklar Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Hakan Erbil ise insanların ne kadar genç görünürlerse, kendilerini o kadar iyi hissettiklerini belirterek, ancak yaşlanmanın durdurulamayan bir süreç olduğunu anlattı.

Yaş, hormonlar, güneşte kalma ve sigara kullanımının ince çizgilerin ve kırışıklıkların gelişmesine neden olduğunu kaydeden Erbil, şöyle konuştu: “Cildin yaşlanması bir 'son' değildir. Günümüz tıbbında kullanılan birçok yöntem en ince çizgilerden en derin kıvrımlara dek tüm kırışıklıklara veda etmeyi sağlayabilir. Bu yöntemlerin en çok bilinenleri botoks ve dolgu uygulamalarıdır. Son yıllarda geliştirilen yeni teknoloji dolgular hem güvenli hem de etkili uygulamalara imkan sağlamıştır. Ama burada önemli olan işlemlerin, uygulamaların alanında uzman ve tecrübeli kişiler tarafından yapılmasıdır.”

20 Aralık 2011 Salı

KEMOTERAPİDE SANTRAL VENE GİRİŞ KAPISI: “SANTRAL VENÖZ PORT”

Kemoterapi ilaçları perifer damarlardan verilirken damarlarda oluşan tahribata bağlı ağrı ve yanma hissi ve bazen de tedavinin aksamasına bile yol açabilen damar yolu problemlerini ortadan kaldıran “Santral Venöz Port İmplantasyonu” yöntemi ile onkoloji hastaları günlük hayatına devam ediyor, duşunu alabiliyor, hatta denize bile girebiliyor.

Kemoterapi, bazı durumlarda ağızdan verilebilse de genellikle damar yolundan verilmek zorunda ve tedavinin etkili olabilmesi için güvenli bir damar yolu sağlanması şart. Kemoterapi gören hastalarda, damar yolu problemleri ile sıklıkla karşılaşılıyor. Genellikle ön kol ve el sırtındaki çapı 2-4 mm olan ince periferik damarlar tercih ediliyor. Vücttaki toplar damarlardaki kan akımı çevreden merkeze doğru artış gösterir. Periferik damardan verilen kemoterapi ilaçlarının damar çapının dar olması ve kan akımının nispeten yavaş olması nedeni ile ilacın damar içerisinde yoğunlaşarak damarın içini döşeyen endotelde hasara neden olduğunu belirten Florence Nightingale Hastanesi Anesteziyoloji ve Reaminasyon Uzmanı Dr. Fikret Kutlu, bu sorunu ortadan kaldırmak için kemoterapi hastalarının tamamına uygulanabilen “Santral Venöz Port ” hakkında Sağlık Dergisi’ne bilgi verdi.

Kutlu şunları söyledi: “Kemoterapi ilaçları kan akımının yavaş olduğu ve damar lümeninin dar olduğu durumlarda orada yoğunlaşarak damar cidarına zarar verebiliir ve damarlarda ağrı ve yanmaya sebep olur. Dolayısıyla bu damarlar bir iki kullanımdan sonra normal yapısını kaybederek boru şeklinden adeta ip şekline dönüşür. Lümen denilen içindeki boşluk giderek daralır ve bazen de kaybolur. Bu durumdaki damar kullanılmaz hale gelir. Başka bir damar aranmak zorunda kalınır. Kemoterapi seanslarla devam eden bir tedavi olduğu için hastaların artık damarları bulunamadığı için tedavileri aksayabilir.

Damar Dışına Kaçan İlaçlar Cilt Nekrozuna Yol Açar

Karşılaşılan durumlardan biri de damar dışına kaçan ilaçlardır. Damar dışına kaçan bölgede ciltte ve cilt altında nekroza(doku ölümüne) neden olur. Doku kayıpları bazen bir dizi plastik cerrahi amleliyatları ile düzeltilmeyi gerektirebilir.

Ana Toplardamardan Verilen Kemoterapi Damar Cidarında Tahribata Neden Olmaz

İlaç, merkezi damarlardan verildiğinde damar çeperi geniş ve kan akımı daha hızlı olduğundan damarlar zarar görmeden ilaç hızlı şekilde kanın içinde dağılarak seyrelir ve hasta ilaç verilidiğini hissetmez, ağrı ya da yanmadan yakınmaz. Direk dolaşıma karışarak damar dışına diffüze olması, vücut ısısından etkilenerek aktivitesinin azalması gibi olumsuz etkiler olmaksızın hedef organlara ulaşır. Port implantasyonu lokal anestezi ile yapılan, kısa süren küçük bir işlemdir. Ciltten bir iğne yardımı ile ana toplardamara ulaşılarak bir kateter yerleştirilir ve bu kateter port adını verdiğimiz hazneye bağlanır. Port, göğsün sağ ya da sol tarafında köprücük kemiğinin atında cilt altına açılan cebe yerleştirilir ve cilt kapatılır. Dışarıdan bakıldığında sisteme ait hiçbir şey gözükmez geriye kalan 1,5 cm.lik bir cilt kesisidir ki iyileştikten sonra çıplak göz ile zor farkedilir.

Bu yöntemin damar içine kateter yerşetirildiği bölümü özel eğitim ve deneyim gerektirir. Pnömotoraks ve artere girme en sık görülen komplikasyonlardır.

Kemoterapi İçin Vücuda Port Yerleştiriliyor

Port hazne ve kalın silikon membrandan oluşur, membran yaklaşık 8 milimetre kalınlığındadır ve cildi geçtikten sonra iğne bu membrana batırılarak hazneye girilir. Özel yapısı ile yaklaşık 3 bin kere iğne batırılmasına izin verir. Membrana batırılan iğnelerin ucu mebranı deldiğinde zarar vermeyecek şekilde geliştirilmiş olup, porta sadece bu özel iğneler ile girilmelidir. Port vücutta ortalama 5 yıl kadar kalabilir. Sorun yaşanmadıkça bu süre daha da uzayabilir.

Özellikle 24-72 Saat Süreyle Verilen Sürekli Kemoterapi İlaçları İçin Gerekli

Bazı kemoterapi ilaçları 24-72 saat süre ile yavaş infüzyon şeklinde verilmesi gerekir. Sürekli kemoterapi, biberon adı verilen bir “rezervuar pompa” sistemiyle özellikle mide ve kolon tümörlerinde uygulanır. Hastaya günün her saatinde uzun süre ile ve hastane dışı ortamda gideceği için ilacın periferden verilmesi sakıncalıdır ve bu nedenle uygulama için port kullanılmalıdır.”

19 Aralık 2011 Pazartesi

“KOMPLİKE VAKALAR ARTIK DAHA ÇOK KAZANDIRACAK”


Performans sisteminde fazla komplikasyonu olan hastalarda ücretlendirme sorununa çözüm getirileceği müjdesini veren SGK Genel Sağlık Sigortası Genel Müdürü Prof. Dr. Murat Karaşen konu ile ilgili açıklamada bulundu: “Artık daha çok komplikasyonu olan hasta tedavisi daha fazla ücretlendirilecek.”

Global bütçe ile ilgili ekonomik koordinasyon grubunda kararlar alınırken, “global projeler”, geri ödeme kurumu olarak Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) tarafından gelişmiş ülkelerde olan düzenlemelerin önemli bir kısmını ülkemizde de uygulamak için kolları sıvadı.

Hekimlerin son dönemlerde en çok şikayet ettiği konulardan biri olan riskli hastalara daha fazla zaman harcayıp daha az kazanmaları üzerine SGK yeni tedbirler almaya hazırlanıyor. Durumu kritik olan hasta artık hekimlere daha çok kazandıracak. Bunun için Sağlık Bakanlığı ile performans sistemi üzerinde çalışmaların yapılacağını açıklayan SGK Genel Sağlık Sigortası Genel Müdürü Prof. Dr. Murat Karaşen, hekimlerin riskli ve komplikasyonu olan hastaya harcadıkları zamanın karşılığını daha fazla alacağını belirtti.

“Daha Riskli Hastalara Bakan Hekimler Daha Çok Kazanacak”

Sağlık Dergisi’ne açıklamalarda bulunan Karaşen, hekimlerin ne kadar para kazanacağını sağlık hizmeti sunan kurumların belirlediği sistemle olduğunu kaydederek şunları söyledi: “Hiçbir sorunu olmayan 20 yaşındaki birine yapılan apendektomi ameliyatı ile kalp, diyabet ve enfeksiyonu olan bir hastada aynı ameliyatı yapmanın arasındaki farkı belirleyeceğiz. Daha riskli hastalara bakan hekimler daha çok kazanacak. “Tanı ilişkili gruplamalar” denilen ve yurt dışında “DRC” denilen sisteme göre verilen hizmetin karşılığını verilecek. Daha kritik hastaya verilen emeğin daha fazla ücretlendirmek daha kolay hastalara ve işlemlere daha az ücretlendirmek yapılacak.“

Sağlık Harcamalarında İlaç Yüzde 40

İlaçta global bütçenin en çok üzerinde çalıştıkları konulardan biri olduğunu kaydeden Karaşen, “İlaca harcanan miktar bütün sağlık harcamaları içerisinde çok önemli bir yer edinmeye başladı. Buna ayırdığımız pay yüzde 40 ve bu çok büyük bir oran. Dolayısıyla asıl ilaca harcanan payı düşürerek diğer sağlık hizmetlerine daha fazla pay ayırmamız gerekiyor. Bunlarla ilgili “Akılcı İlaç Kullanımını” önemsiyoruz. Sağlık Bakanlığının yaptığı çalışmanın irrasyonel denilen gereksiz ilaç kullanımında çok sıkıntımız var. Bunun önüne geçecek tedbirler almaya çalışıyoruz. Hem maliyetleri azaltıp hem de kaynakları etkili kullanacağız.”

Avuç İçi Damar Haritası ile Muayene Olunacak

Avuç içi damar haritası testi sonrası provizyon verilecek. Sağlık karneleri kalktı şimdi TC kimlik numarası ile muayene olunması suiistimallere yol açtığını belirten Karaşen, “Kimlik numarası ile hasta gitmese de muayene, tetkik veya tedavi yapılmış gibi faturalar çıkıyor. Yeni sistem ile dünyada da belki ilk olacak,vatandaş sağlık hizmeti alacağı kuruma mutlaka gidip avuç içindeki haritasını okutturacak ve kimlik bilgileri ile kontrol yapılacak ve ondan sonra provizyon olacak. Avuç içindeki damar haritası rakamsal kodlara dönüşerek veri tabanına aktarılacak ve bunun karşılığındaki kimlik bilgileri daha sonra ki müracaatlarda kimlik doğrulamsı yapılarak muayene için provizyon verilecek” dedi.

Kimlik Numarası Suistimali Bitecek

Farklı kişilerin kimlik numarası ile muayene olanlar hatta doğum yapanlara rastlandığını doğan çocuğun hukuki olarak kime ait olduğu gibi sorunlarla bile karşılaşıldığına dikkat çeken Karaşen, avuç içi damar haritası okutma sisteminin 2012 yılının ilk yarısında ilk olarak özel hastanelerde uygulamaya başlanacağını söyledi.

SGK olarak ellerinde çok değerli verilerin olduğu çok kapsamlı data ambarı bulunduğunu ve data Madenciliği, risk odaklı denetleneme sistemi sayesinde , risk tespit edilen ve suistimale açık olduğu tespit edilen verilerden yola çıkarak bu riskli verilerle ilişkili hekimleri sağlık hizmeti sunan kurumları ve eczaneleri öncelikli denetleyeceklerini dile getiren Karaşen, “Örneğin suistimal olabileceği düşünülen bir ilacı o ilde en çok yazan 10 doktor, en çok veren 10 eczane ortaya konacak ve denetlemeler buralarda yoğunlaşacak. Bu şekilde suistimallerin önüne geçileceğini düşünüyoruz” şeklinde konuştu.

Karaşen, tıbbi cihaz sektöründe yerli üretimi desteklemek için önümüzdeki günlerde yeni projeler hazırlamayı planladıklarını kaydetti.

16 Aralık 2011 Cuma

SAĞLIK BAKANLIĞI YENİDEN YAPILANDI


Sağlıkta Dönüşüm Programı kapsamında Sağlık Bakanlığı tarafından yapılan yazılı açıklamaya göre, planlama, yönetme ve denetleme kapasitesini güçlendirmesi hedeflendiği ve bu amaçla Bakanlık Teşkilatını yeniden yapılandırıldığı ifade edildi.

Sağlık Bakanlığı tarafından yapılan açıklamaya göre, Sağlıkta Dönüşüm Programı’nı küresel gelişmeleri gözeten, ülkenin sosyo-ekonomik gerçeklerine uygun, yapısal, planlı ve sürdürülebilir bir Türkiye modeli olarak hazırlandığı belirtildi. Açıklamada, Programı, bütün vatandaşların eşit haklara sahip kişiler olarak sağlık hizmetlerine hakkaniyet içinde erişmelerini amaç edinen ahlâki anlayış üzerine inşa edildiği belirtildi.

Yürütülen Dönüşüm Programının bileşenlerinden biri olan Sağlık Bakanlığının planlama, yönetme ve denetleme kapasitesini güçlendirmesi hedeflendiği ve bu amaçla Bakanlık Teşkilatını yeniden yapılandırıldığı ifade edildi.

Bakanlık Görev ve Sorumlulukları Üç Ana Fonksiyonda Şekillendi

Açıklamada şunlar yer aldı: “Bu çalışmada diğer ülke örneklerinin teorisini ve pratiğini inceledik. Bu çerçevede Bakanlığın görev ve sorumluluklarını aşağıdaki üç ana fonksiyon şeklinde belirledik, politika oluşturma, temel kuralları belirleme ve üst denetim, Düzenleme ve denetleme ve hizmet sunumu.

Kanun Hükmünde Kararname İle Neler Yapıldı?

Bakanlığın Yeni Yapısı

Yeni yapıda politika oluşturma, temel kuralları belirleme ve üst denetim görevlerini Bakanlığa verdik. Diğer fonksiyonların yerine getirilmesi için Bakanlığa bağlı kuruluşlar teşkil ettik. Bu kuruluşlar şunlardır:

1- Temel sağlık hizmetlerini yürüten Türkiye Halk Sağlığı Kurumu, (Madde 26)

2- Hastane hizmetlerini yürüten Türkiye Kamu Hastaneleri Kurumu, (Madde 29)

3- İlaç ve tıbbî ürünlerle ilgili düzenleme ve denetleme yapan Türkiye İlaç ve Tıbbî Cihaz Kurumu. (Madde 27)

Bakanlık ve bağlı kuruluşlarının yeni teşkilatlanması en geç bir yıl içerisinde tamamlanacak. Bu süreçte kamu hastane birlikleri de kurulacak. (Geçici Madde 1)



Bakanlık Merkez Teşkilatı

• Bakanlığın ve sağlık sisteminin politikalarını belirlemek üzere Sağlık Politikaları Kurulu oluşturuldu. Böylece politika belirleyen yapı ile icracı yapıyı birbirinden ayrıldı. (Madde 6)

• Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü, Sağlığın Geliştirilmesi Genel Müdürlüğü, Sağlık Bilgi Sistemleri Genel Müdürlüğü, Sağlık Araştırmaları Genel Müdürlüğü ve Sağlık Yatırımları Genel Müdürlüğü gibi Bakanlığın yeni misyonuna uygun hizmet birimleri kurduldu. (Madde 7)

• Bakanlığın sürekli kurullarından Yüksek Sağlık Şurası ve Tıpta Uzmanlık Kurulu muhafaza edildi. Ayrıca Sağlık Meslekleri Kurulu teşkil edildi. Bu kurul sağlık mesleklerinde eğitim müfredatı, meslekî alan ve dal belirlemesi gibi meslekî düzenlemelerde ve istihdam planlamalarında görüş bildirilerek, mesleki yeterlilik değerlendirmesi yapılacak ve etik ilkeleri belirleyecek. (Madde 21-23)



Taşra Teşkilatı

• Bakanlık Taşra Teşkilatını yeniden yapılandırarak il sağlık müdürlüğüne ilaveten ilçe sağlık müdürlüğü kurulması imkânını getirildi. Ayrıca bağlı kuruluşlardan Halk Sağlığı Kurumu için illerde halk sağlığı müdürlüğü, Kamu Hastaneleri Kurumu için genel sekreterlik oluşturuldu. (Madde 25, 35)

• Kamu Hastaneleri Kurumuna bağlı hastanelerin daha etkili, kaliteli ve verimli işletilebilmesi için il düzeyinde Kamu Hastane Birlikleri kuruldu. Birliklere ve bağlı hastanelere objektif kriterlere göre denetlenebilir, hesap verebilir profesyonel ve çağdaş yönetim, işletim sistemi getirildi. (Madde 30-34)



Personel

• Hizmetlerin uzmanlaşmış personel eliyle yürütülmesi için sağlık uzmanı; özel bilgi ve ihtisas gerektiren nitelikli işler ve projeler için sözleşmeli uzman çalıştırılması imkânı sağlandı. (Madde 44-45)

• Bakanlık ve bağlı kuruluşlarında çalışan yöneticilerin ve diğer personelin performanslarının ölçülmesi ve değerlendirilmesini öngörüldü. (Madde 41)

• Yeni kurulan bağlı kuruluşlarda çalışanlar için de performansa dayalı ek ödeme sistemi getirildi. (Madde 58/13)

• Sağlık hizmeti sunumu sırasında veya görevinden dolayı personele karşı işlenen suçlar kapsamındaki davalarda Bakanlıkça ücretsiz avukatlık hizmeti verilmesi imkanı tanındı. (Madde 54)

• Eğitim ve araştırma hastaneleri kliniklerin çalışmasını daha verimli kılmak amacıyla klinik şefi ve yardımcıları eğitim görevlisi yapıldı. Mevcut klinik şefi ve yardımcıları eğitim görevlisi kadrolarına atandı. (Madde 58/7, Geçici Madde 6)

• Kamu hizmetine girmede adalet ve hakkaniyeti sağlamak için diş hekimi ve eczacıların atanmasını kura yerine sınav şartına bağladık. (Madde 58/7)

• Üniversitelerle birlikte kullanılan sağlık kuruluşlarındaki akademik personelin akademik kadrolara atanabilmesi için Bakanlıktaki eğitim görevlisi kadrolarının kullanılabilmesi yolunu açıldı. (Madde 58/7)

• Hekim ve hemşire açığını dikkate alarak yabancı uyrukluların Türkiye’de çalışabilmesi sağlandı. Yabancı uyrukluların ülkemizde çalışabilmesi için diploma denkliği, Türkçe bilme ve gerekli diğer şartlar aranacak. (Madde 58/8)

• En az bir yıldır çalışan vekil ebe ve hemşireleri (4/B)’li yapıldı. (Geçici Madde 11)

• 6 Nisan 2011itibariyle diş hekimliği fakültelerinde doktora eğitimi yapmakta olanlardan isteyenlerin Bakanlık kadrolarında maaşlı olarak eğitimlerine devam etmelerine olanak sağlandı. (Geçici Madde 12)

• Yeni yapılandırmada halen çalışan personelin mükteseplerini korunarak, mağduriyetlerine mahal verilmedi. Bu çerçevede kadro unvanları değişmeyenlerin Bakanlık ve bağlı kuruluşlarına aynı kadro unvanıyla atanmaları öngörüldü. Kadroları kaldırılanları ise durumlarına göre Bakanlık müşaviri veya araştırmacı kadrolarına atayarak eski ve yeni kadroları arasında varsa mali hak farklarının tazminat olarak ödenmesini sağlandı. (Geçici Madde 4)



Aile Hekimliği

Ülkemizin aile hekimi uzmanı ihtiyacını gidermek için 2020 yılına kadar uygulanmak üzere sahada çalışan ve TUS’u kazanan aile hekimlerinin sözleşmeleri devam ettirilerek uzmanlık eğitimi almalarına imkân sağlandı. Aile hekimliği asistanları saha eğitimlerini aile hekimi olarak yapabilecekler. Aile hekimleri ile aile sağlığı elemanlarının sözleşmeli statüde geçirdikleri süreler, bu hizmetleri devam ederken memuriyetlerinde değerlendirilecek ve intibakları yapılacak. Aile hekimlerine sağlığın geliştirilmesi, hastalıkların önlenmesi, takibi ve kontrolündeki başarılarına göre pozitif performans uygulanacak ve buna göre ödeme yapılacak. (Madde 58/8, 58/10)



Yatırımlar

İleri teknoloji gerektiren tıbbî cihaz, ürün, hizmet ve ilaç sanayisinin geliştirilmesine ve desteklenmesine yönelik yerli sanayiye malî ve diğer teşvikler ile yurtdışından teknoloji transferine ve off-set uygulamalarına imkân sağlandı. (Madde 50)

Ülkemizin sağlık alanında bölgesel bir cazibe merkezi haline getirilmesi, yabancı sermaye ve teknoloji girişinin hızlandırılması amacıyla sağlık serbest bölgeleri kurulabilecek. (Madde 49)



TV ve Radyolara Ayda Doksan Dakika Ücretsiz Yayın Mecburiyeti

• İnsani ve teknik yardım amacıyla yurtdışı sağlık hizmet birimleri kurulabilecek. (Madde 51)

• Sağlık hizmeti sunmaya yetkili kişi ve kurumlar sosyal amaçlı gönüllü ve ücretsiz sağlık hizmeti verebilecek. (Madde 52)

• Televizyon ve radyo kuruluşlarına sağlıkla ilgili uyarıcı, bilgilendirici ve eğitici programları ayda doksan dakika ücretsiz yayınlama mecburiyeti getirildi. (Madde 53)

• Bakanlık planlamalarına göre sağlık kuruluşu açacak yatırımcının daha adil biçimde belirlenebilmesi için sağlık kuruluşu açma yetkisini lisans şartına bağlandı. (Madde 57)

• Gıda üretim-satış ve temizlik hizmetleri ile ilgili iş yerlerinde çalışanlara hijyen konusunda eğitim verilmesi mecburi hale getirildi. Halk sağlığını korumak amacıyla bulaşıcı hastalığı ve bazı sağlık problemleri olanların, iyileşinceye kadar buralarda çalışmasına müsaade edilmeyecek. (Madde 58/11)

• Hizmet kalitesinin artırılması ve vatandaşların mali açıdan korunması amacıyla diş hekimliği muayenehanelerinde fiyat tarifesi yerine rehber fiyat uygulaması getirildi. (Madde 58/12)

• Sağlık mesleklerinin uygulamasından doğan hukuki ihtilafların yargı yoluna gidilmeden kısa sürede çözümü için taraflar arasında rızaya dayalı uzlaşma prosedürü getirildi. (Madde 24)”

15 Aralık 2011 Perşembe

“ANESTEZİ UZMANLARI HAKLARINI ALAMIYOR”


Artık hiçbir anestezi uzmanının “rejyonal anestezi” yapmak istemediğini belirten Anesteziyoloji ve Reanimasyon Derneği Başkanı Prof. Dr. Şükran Şahin, “Puanlama ASA sınıfına göre olmalı. “Anestezi bakımı” adı altında yapılan ekstra işlemler göz ardı edilmemeli” dedi.

Anesteziyoloji ve Reanimasyon uzmanları ameliyatların “görünmeyen kahramanları” olarak çalışıyor. Ameliyatta genelde cerrah bilinirken hastanın bütün yaşam fonksiyonları, kalbi, tansiyonu, solunum sistemi, böbreklerinin çalışması ve kısacası ameliyattaki tüm kontrollerden anestezistlerin sorumlu olduğunu kaydeden Türk Anesteziyoloji ve Reanimasyon Derneği Başkanı Prof. Dr. Şükran Şahin, anestezi uzmanlarının yaşadığı sorunları Sağlık Dergisi’ne anlattı.

“Performans Puanı “ASA” Sınıfına göre Olmalı”

Anestezi alacak hastaların risk gruplarına göre tasnif edilmesi gerektiğini kaydeden Prof. Dr. Şahin, “Amerika Anestezistler Derneği (ASA) risk sınıflamasına göre ASA-I olan hastanın, ameliyat olacağı hastalığı dışında başka hastalığı yok demektir. ASA-V sınıfı hasta da ölüm oranı çok yüksek bir hasta anlamına gelir. Bazen, cerrahi girişimin çok zor olmadığı ve hastanın da çok riskli olduğu durumlarla karşılaşıyoruz. Dolayısıyla cerrahın işinin oldukça kolay, anestezistin işinin de oldukça zor olduğu, dolayısıyla her zaman bir doğru orantı olmadığı bir gerçektir. Örneğin yeni doğan bir bebekte veya çok yaşlı bir hastada anestezi riski hiçbir zaman aynı olamaz.

Ayrıca son yıllarda ameliyathane dışındaki girişimsel işlemlerde de anestezi ve sedasyon uyguluyoruz. Hastada sedasyon ve analjezi (ağrı duymaması için gereken tedavinin yapılması) durumunu sağlıyoruz. Beyin anevrizmalarında klasik yöntemde ameliyatta, ameliyatın getirdiği ek riskler ve masraflar çok fazla olabilirken yeni teknikler kullanılarak yapılan girişimsel radyolojik işlemlerle hastada sedasyon ve analjezi sağlanarak daha yararlı sonuçlar elde edilebiliyor. Ancak bu girişimlerin biz anestezistler için çok daha yüksek riskli olduğunun da bilinmesi önemli. Performans sisteminde alınan puanlar hasta hangi risk grubunda olursa olsun cerrahinin yüzde 30’u gibi değerlendiriliyor, ancak bu çok daha düşük olabiliyor. Puanlama aslında sadece ASA sınıflamasına göre değil, hastanın yaşına ve ameliyatın süresine göre de hesaplanmalı.

“Saatler Süren Ameliyat Birden Çok Anestezi Uzmanı ve Tek Kişiye Puan”

Bir ameliyat ne kadar uzun sürerse sürsün ve kaç anestezi uzmanı görev alırsa alsın, puan bir anestezi uzmanına ekleniyor. Örneğin, karaciğer naklinde ekip olarak 6-7 kişi oluyoruz, puan bir kişiye yazılıyor. Ancak eğitim kurumlarına problemli hastalar daha çok refere edildiği için bizler genelde komplike vakalarla ilgilenmek zorundayız.

“Anestezi Normal Fizyolojiye Aykırı İşler Yapıyor”

Biz anestezi uygulamaları sırasında aslında normal fizyolojiye oldukça aykırı işler yapıyoruz, yürüyen, konuşan bir insanı reflekslerini de ortadan kaldırıp uyutuyoruz. Anestezik işlemlerin bazıları risk taşıyan, özel ilgi gerektiren işlemler. Daha doğrusu tıpta risk taşımayan işlem hemen hemen yok gibi. Tabiidir ki, anestezi uzmanı yasal olarak her şeyden sorumlu tutuluyor, ancak bu durum performans puanlamasına orantılı olarak yansımıyor. Anestezi uzmanlarının hakları ile ilgili düzenlemeler yapılması için çalışıyoruz. Puanlamalarda “Anestezi Uzmanı Tek başına” ve Anestezi Teknisyeni ile Birlikte” şeklinde iki farklı uygulama yapılıyor ve bizler en üst seviyeden mesleki Sorumluluk Sigortası ödediğimiz halde, hak ettiğimiz puan yüzde30’a düşürülerek yasal sorumluluğu bulunmayan teknisyene yüzde70’lik bir paye veriliyor.

“Anestezi Düzeyi Ölçümü Parasını, Çalışan Ödüyor”

Ameliyat sırasında hastanın anestezi düzeyinin ölçümü için kullanılacak olan malzemenin parasının geri ödemesi yok. Hasta kendisi parasını öderse ve malzemeyi alırsa kullanılıyor, bu ölçümü yapabilecek olan doktorun yaptığı uygulamanın zaten karşılığı yok. Eğer biz doktor olarak bu malzemeyi kullanırsak ve hasta ödemezse bu maliyet çalıştığımız kliniğin gelirinden düşülüyor.

“Kalitesiz Ürünler Elimizde Kalıyor, Bunun Hesabını Biz Veriyoruz”

Kullanılan tıbbi cihazlar kalitesiz olunca daha çok ürün kullanmak gerekiyor ancak bunun da hesabı anestezistlere soruluyor. Kalitesiz kanül kullanıldığında elimizde kalıyor, “neden 5 tane kullanıldı” diye tutanak tutmak zorunda kalıyoruz. SGK tarafından geri ödemesi yapılmıyor. SGK’a eksik fatura veya dosya gitmesin diye çok uğraşıyoruz, çünkü çalıştığımız kurum bundan dolayı zarar görebiliyor ve bizden de hesap soruluyor. Tüketim denetlenmeli ve kontrol altında olmalı ancak, ben gereken malzemeyi ve kaliteli ürünü gerektiği miktarda kullanma özgürlüğüne sahip olmalıyım. İnanmadığım malzemeyi daha ucuz diye sınırsız sayıda kullanmak yararlı değil, Hastaya zarar vermeyecek, daha uzun süre kullanabilecek, belki biraz pahalı ama uzun dönemde ucuza maliyet sağlayacak malzemeyi benim kullanabilme şansım olmalı” dedi.


Cerrahinin Yüzde 30’u Anesteziye

Anesteziyoloji ve Reanimasyon Derneği Genel Sekreteri Prof. Dr. Hülya Bilgin ise şunları söyledi: “Bir hasta ameliyata alındığında da anestezi uzmanları hastanın uyuması ve ağrı hissetmemesinden sorumluyuz. Bunların hepsi “anestezi bakımı” adı altında ücretlendirme yapılıyor. Bu hasta çocuk da olsa erişkin de olsa yandaş pek çok hastalığı da olsa siz buna ne yaparsanız yapın anestezi bakımı adı altında cerrahi girişim puanının yüzde 30’unu alıyorsunuz.

“Artık Kimse Spinal Anesteziyi Yapmak İstemiyor”

Spinal anestezide ise sadece yapılan iğne sayılıyor, oysa ameliyat bitene kadar biz hastanın başında duruyoruz. Spinal anestezi, genel anestezinin taşıdığı riskleri taşıyor. Verilen ilaç yükselebilir, hastanın kan basıncı düşebilir, solunumu bozulabilir. Her hasta için aynı standardı belirleyemiyorsunuz. “Spinal anestezi”nin ücretlenmesi “kas içine iğne yapmakla” aynı puan ve çok düşük olduğu için artık birçok anestezist bu durumun mağduriyetini yaşıyor.”

14 Aralık 2011 Çarşamba

TÜRK ECZACILAR BİRLİĞİ 38. OLAĞAN BÜYÜK KONGRESİ YAPILDI


Türk Eczacılar Birliği 38. Olağan Büyük Kongresi’ne katılan Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Çelik: “Kamu ilaç global bütçesini sağlamak için yapılan bu düzenlemelerden eczacılarımızın etkilenmemesi için eczacılarla diyalog halinde gerekli tedbirleri birlikte alacağız” dedi.

Türk Eczacılar Birliği 38. Olağan Büyük Kongresi'nin açılış törenine katılan Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik, yaptığı konuşmada, siyaset ve sağlık alanındaki gelişmeleri değerlendirdi. Sağlığın temel bir hak olduğunu, eşit ve kolay erişilebilir sağlık hizmeti sunmanın temel hedefleri olduğunu ifade eden Çelik, Genel Sağlık Sigortası Kanunu ile Türkiye'de yeni bir dönem başladığına işaret etti. 2012'de Yeşil Kartlıların da bu sisteme dahil edilmesiyle vatandaşların yüzde 100'ünü kapsayan bir çatı oluşacağını anlatan Çelik, gelir testi uygulamasıyla asgari ücretin 1/3'ünden az gelire sahip olanların primlerinin devlet tarafından karşılanacağını anımsattı. Çelik, “Aylık 279 liranın üstünde geliri olanların kademeli bir şekilde prim ödemesinin öngörüldü. Uygulamada ortaya çıkabilecek rahatsızlıklara karşı diyalog kapıları açık olacak, sorunları birlikte çözme sorumlulukları bulunuyor.Sağlık harcamalarındaki artışta, göreve gelmemizin ardından yapılan düzenlemeler nedeniyle vatandaşın sağlık hizmetlerinden memnuniyeti arttı, bu oran yüzde 90'lara çıktı” dedi.

İlaç Stratejik Bir Ürün

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik, konuşmasında, eczaların sorunlarının çözümüne yönelik çalışmalarla ilgili de açıklamalarda bulundu. İlacın stratejik bir ürün olduğunu, sağlık sisteminin en önemli paydaşlarından olan eczacıların sorunlarının çözümü için gayret gösterdiklerini belirten Çelik, eczacılara 2007-2009 yılları arasında 1.3 milyar liralık kaynak aktarıldığını kaydetti.TEB ile SGK arasında serbest eczanelerden hizmet alımıyla ilgili yenilenecek protokolün hazırlık çalışmalarının da sürdüğünü bildiren Çelik, yeni protokolde yer alacak iyileştirmelerle şu bilgileri verdi:''Eczacıların hatayla yaptıkları işlemler sonucunda hemen fesih cezasıyla karşı karşıya kalmalarının önüne geçeceğiz. Kupür, rapor, sağlık karnesi bulundurulması gibi nedenlerle ilgili cezaları da kaldıracağız. Ceza işlemleriyle ilgili hükümleri kendi içerisinde tutarlı hale getirip ödenecek ceza tutarlarını makul seviyelere indireceğiz. İki yıla kadar uzayan fesih sürelerini düşüreceğiz. Dağıtımlı reçetelerde mahkeme kararına aykırı olmamak üzere düzenleme yapma yetkisini de TEB'e vereceğiz.''


 
Bugüne kadar eczanelerden hizmet alınmasında karşılarına çıkan sorunların süratle ele alındığını kaydeden Çelik, elektronik ortamda iyileştirmeler yapacaklarını, Türk Telekom ile bunun için bazı görüşmeler gerçekleştirdiklerini sözlerine ekledi.

Yeni Kamu Kurum İskontoları Nedeniyle Stok Zararlarını Bakanlık Üstleniyor

İlaç fiyatlarıyla ilgili yapılan son düzenlemelere değinen Çelik, “Kamu iskontolarında yapılan yüzde 7.5'lik artış bugün veya yarın yürürlüğe girecek. Kamu ilaç global bütçesini sağlamak için yapılan bu düzenlemelerden eczacılarımızın etkilenmemesi için eczacılarla diyalog halinde gerekli tedbirleri birlikte alacağız. Nitekim yeni kamu kurum iskontoları nedeniyle eczanelerde oluşacak stok zararları sorununu da Bakanlık olarak üstlendiğimizi, bu kongrede ifade etmek istiyorum. Bu konuyu kısa sürede çözüme kavuşturacağız. Eczacılarımız, bu konuda bir sıkıntı yaşamayacaktır. Tedirginlik duymanıza da gerek yoktur. Sanayi ile sektör ile SGK arasında çözülecek bir konu olarak değerlendirdiğimizi bilmenizi istiyorum. Biz üzerimize düşeni yapacağız. Sektör de üzerine düşeni yapacak. Burası bir hukuk devletidir. 'Ben kanun dinlemem, kararname dinlemem' yetkisine hiç kimse sahip değildir” diye konuştu.

“Stoklarla İlgili Eczacılara Hiçbir Yük Ve Hiçbir Sorun Yüklemeden Çözeceğiz”

Kongreden ayrılırken, gazetecilerin sorusunu yanıtlayan Çelik, “Stoklarla ilgili şu anda tespitler yapılıyor. Bu tespitlerin neticesi bize ulaşan rakamlar var. Bu rakamı sektörle de görüşeceğiz ve Bakanlık da bu işin içinde olmak üzere eczacılara hiçbir yük ve hiçbir sorun yüklemeden çözeceğiz” dedi.

“İlaç firmalarının 'Kararnameyi tanımıyoruz' şeklinde açıklamaları olduğunun'' hatırlatılması üzerine Çelik, ''Böyle bir şey söylediklerine ihtimal vermiyorum. Burada söylenenlere cevap olsun diye söyledim ben. Sektörün böyle bir şey söyleyeceğini zannetmiyorum, ihtimal de vermiyorum” diye konuştu.


 
“Sağlıkta Dönüşüm Programı Hastaları Sağlık Piyasasında Birer Müşteriye Dönüştürdü”

Türk Eczacılar Birliği 38. Olağan Büyük Kongresi'nin açılışında konuşan Türk Eczacılar Birliği (TEB) Başkanı Erdoğan Çolak, Sağlıkta Dönüşüm Programı'nı eleştirerek, programın, hastaları sağlık piyasasında birer müşteriye dönüştürdüğünü, sağlıkta tasarruf iddialarına rağmen harcamalardaki artışın devam ettiğini öne sürdü. Çolak, “Sağlıkta dönüşümün son halkası, Sağlık Bakanlığı ve Bağlı Kuruluşlarının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname oldu. Bu düzenlemeyle sağlık alanında yapılması planlanan üst yapısal dönüşüm tamamlandı. Söz konusu KHK, önümüzdeki dönemde ilaç ve eczacılık alanı açısından yeni kurumsallaşmalar, yeni pratikler ve yeni mücadele başlıklarına işaret etmektedir” diye konuştu.

“İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumunda “Eczacının” Adı Bir Kez Bile Geçmiyor”

Düzenlemeyle kurulması öngörülen Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu ile ilaç konusunun devletin yetki ve sorumluluğundan çıkarılarak düzenleyici bir üst kurula bırakılacağını ifade eden Çolak, şunları söyledi: “Bu kurumsal yapı ile ilaç ve eczacılık arasındaki bağ koparılmaktadır. Zira ilaçla ilgili tüm kararları alma ve hukuksal tüm düzenlemeleri yapma yetkisini İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumuna veren bu hükümde eczacının adı bir kez bile geçmemektedir. Günümüzde kısmen de olsa devlet tarafından denetlenen, ruhsatlandırılan ve fiyatlandırılan ilaç tümüyle bir piyasa metası haline getirilmektedir. Bunun yakın gelecekteki sonuçları, ilaçta fiyatlandırma ve ruhsatlandırma serbestisi sağlanması, sağlık beyanı adı altında reçeteli ilaçlar da dahil olmak üzere ilaçta reklamın önünün sonuna kadar açılması, tezgah üstü ürünlerinde (OTC) tüketimin artması olacaktır.''

“İlaçta Reklamın Tek Bir Amacı Vardır, İlacın Tüketimini Artırmak”

KHK ile aynı gün çıkan RTÜK Yönetmeliği ile ilaçta reklamın önünü açan düzenlemeler getirildiğini öne süren Çolak, Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu'na da KHK ile ''piyasaya arz edilen ilaç, tıbbi cihaz ve ürünlerin reklam ve tanıtımının usul ve esaslarını belirleme ve uygulamasını denetleme'' görevi verildiğine dikkati çekti. Çolak, “İlaçta reklamın tek bir amacı vardır, ilacın tüketimini artırmak. İlacı doktor ve eczacı gözetiminden ve eczaneden çıkarmak demek, halk sağlığı sorunları ve artan ilaç harcamaları demektir. Dolayısıyla ister reçeteli ister reçetesiz olsun, ilacın reklamının yapılmasına hiçbir biçimde izin verilmemelidir” şeklinde konuştu. 


Seçimi Aynı Yönetim Kazandı

Türk Eczacıları Birliği’nin 38. Olağan Büyük Kongresi’nde yapılan seçimlerin sonuçları ise şu şekilde:

ECZ. ERDOĞAN ÇOLAK-Başkan

ECZ. ARMAN ÜNEY-----2. Başkan

ECZ. HARUN KIZILAY---Genel Sekreter

ECZ. İSMAİL BAŞDİL-----Sayman

ECZ.SERTAÇ ÖZMEN----Üye

ECZ. R.ZİYA ÖRMECİ----Üye

ECZ. YAVUZ TATAR-----Üye

ECZ.BÜLENT VAREL-----Üye

ECZ. MURAT LEVENT KOÇAK---Üye

ECZ. MUKADDES HARMANCI-----Üye

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...