28 Kasım 2011 Pazartesi

DANİMARKA’DAKİ İŞİTME CİHAZI MERKEZLERİ NASIL?


İşitme cihazı merkezleri ile ilgili Danimarka’nın Kopenhag şehrine 12Eylül tarihinde bir günlük çalışma ziyareti hakkında Sağlık Dergisi’ne bilgi veren Sağlık Bakanlığı İlaç ve Eczacılık Genel Müdür Yardımcısı Ali Sait Septioğlu, bu kapsamda, Danimarka Bispeberg Kliniği, İşitme Cihazı Merkezi, AudioNova ve İşitme Cihazı Laboratuarı Delta’ya çalışma ziyaretleri yaptıklarını iletti. .


Sağlık Bakanlığı İlaç ve Eczacılık Genel Müdürlüğü yetkilileri tarafından yapılan işitme cihazı merkezleri ile ilgili Danimarka’nın Kopenhag şehrine 12Eylül tarihinde bir günlük çalışma ziyareti yapıldı. Ziyaretler hakkında Sağlık Dergisi’ne bilgi veren Sağlık Dergisi’ne bilgi veren Sağlık Bakanlığı İlaç ve Eczacılık Genel Müdür Yardımcısı Ali Sait Septioğlu, Bispeberg Kliniği
hakkında şunları söyledi: “Bispeberg Klinik yetkilisi Birger Christensen, Danimarka’daki işitme cihazı uygulamaları ile ilgili bir sunum yaptı. Hastaların özel kliniklerde hem de kamuya ait işitme cihazı kliniklerinden ürün alabileceklerini belirtti. Klinikte hastaların gerekli muayenelerden geçtikten sonra hastaya ücretsiz olarak satış ve uygulamanın gerçekleştiği, işitme cihazının tamamen geri ödeme kapsamında olduğu belirtildi. Özel kliniklerde ise aynı hizmetin verildiğini fakat cihazın odyologlar tarafından onaylanmadığı sürece geri ödeme kapsamına girmediği, bu nedenle aynı ürünün özel kliniklerde çok daha fazla fiyatlara verildiği belirtildi. Danimarka’da ortalama bir işitme cihazının 420 Euro olduğu öğrenildi.”
Danimarka’da bu merkez gibi toplam 7 merkez bulunduğu belirten Septioğlu, bu merkezlerin standartlarının bu konudaki en iyi ve tüm AB tarafından uygulanan EN15927 standardı olduğu dile getirdi.

İşitme Cihazı Laboratuarı Delta
İşitme Cihazı Laboratuarı Delta ziyareti, kurumun Soeren Hougaard eşliğinde odyoloji laboratuar müdürü Gert Ravn tarafından yapıldığını kaydeden Septioğlu, “Delta’nın test ve danışmanlık, mikroelektronik, ışık ve optik başlıklarıyla üç alanda hizmet verdiği öğrenildi. Test ve danışmanlık altında radyo dalgaları ve manyetik alan, emniyet, akustik (odyoloji), wireless bölümlerinin olduğu, odyoloji ile ilgili tüm çalışmalarında bu alana girdiği öğrenildi.

Tüm Testler Gerçek Ortamda da Yapılıyor
Delta, odyoloji konusundaki başarılarının geniş network ve klinik çevre ile yaptıkları çalışmalar olduğunu anlattı. Çalışma alanlarının, odyoloji alanında akustik ve EMC (radyo dalgalrı ve manyetik alan) gibi akredite işitme cihazı testleri yapmak, özel işitme kliniklerini belgelendirmek, üniversitelerde ve sektördeki teknisyenlere eğitimler vermek, Danimarka işitme sağlığı için danışmanlık hizmeti vermek, ve teknik odyoloji ile ilgili odyometre, batarya, telefon, mp3 çalar gibi cihazların test ve kalibrasyonunu yapmak olduğu belirtildi. Yaptıkları tüm testlerin gerçek ortamda da yaptıklarını böylece işitme cihazı kullanan kişinin sadece sessiz ortamlarda değil aynı zamanda günlük yaşantısını sürdürdüğü trafik, gürültü gibi arka seslerin yoğun olduğu ortamlarda da kaliteli bir şekilde işitmeleri için çalıştıkları dile getirildi.

- Ayrıca kurumda Danimarka’daki işitme cihazları test ediliyor. Danışmanlık hizmeti veriliyor.
- Bağımsız bir firma, kamu tarafından fonlanıyor. Teknoloji hakkında çözümler üretiliyor.
- İşitme cihazları endüstrisi için danışmanlık hizmeti veriliyor. Yapılan testlerden elde edilen gelirler yeni testler yapabilmek için yeniden yatırım yapılıyor. Gelirlerinin yüzde 10’unu devletten, yüzde 90’ını yaptıkları testlerden elde ediyorlar. DANAK (Danimarka Akreditasyon Kurumu) tarafından yetkilendiriliyorlar. Bu nedenle tercih ediliyorlar. Uluslar arası standartlara göre test işlemlerini gerçekleştiriyorlar. Aynı testi defalarca tekrar edip aynı sonucu alıp alamadıklarına bakıyorlar. 300 kişi çalışıyor. İşitme cihazı bölümünde 12 kişi var.
- Özel klinikleri denetliyorlar. Denetleme esnasında oda, çalışanların yetkinlikleri, fiziksel altyapı ve kullanılan ekipmanlara bakılıyor. Şimdi 15927’ye göre işitme merkezlerini kontrol ediyorlar. Minor ve major uygunsuzluklara göre uyarı, kapatma veya akreditasyon iptali veriliyor” dedi.

27 Kasım 2011 Pazar

SAĞLIK YÖNETİCİLERİ ÇALIŞMALARI DEĞERLENDİRDİ

Ankara Kızılcahamam’da yapılan Sağlık Yöneticileri Bilgilendirme ve Değerlendirme Toplantısında . hizmet kalitesi ve vatandaş memnuniyeti üzerinde duruldu.


Sağlık Yöneticileri Bilgilendirme ve Değerlendirme Toplantıları 25-26 Eylül ve 04-05 Ekim tarihlerinde Ankara Kızılcahamam’da gerçekleştirildi. Sağlık Yöneticileri Bilgilendirme ve Değerlendirme Toplantısına Sağlık Bakanı Prof. Dr. Recep Akdağ, Müsteşar Prof. Dr. Nihat Tosun, Müsteşar Yardımcısı Hakkı Yeşilyurt, Strateji Geliştirme Başkanı Başkanı Memet Atasever ve Tedavi Hizmetleri Genel Müdürü Prof. Dr. İrfan Şencan ve Sağlık Bakanlığı üst düzey yöneticileri katıldı.
Toplantıda Strateji Geliştirme Başkanlığı koordinasyonunda kurum yöneticilerine yönelik bilgilendirme ve değerlendirmelerde bulunuldu. Bu toplantılarda işletmelerin finansal sürdürülebilirliği için temel ilke olan gelir -gider dengesinin sağlanabilmesine yönelik Bakanlığın yürüttüğü mali uygulamalar ve uygulama sonuçları paylaşıldı. Farkındalık sağlanmaya çalışılarak, hizmet sunumuna ait planlama ve istihdam politikaları hakkında yöneticilere bilgi verildi.

630 Hastane Yöneticisi Davet Edildi
Her yıl geleneksel hale gelen toplantılarda sağlık hizmeti sunumundan sorumlu tüm tarafların yürüttüğü çalışmaların ve deneyimlerin karşılıklı olarak paylaşılmasının hizmet kalitesini ve vatandaş memnuniyetini konusunda etkili olduğunu dile getiren Strateji Geliştirme Başkanı Memet Atasever, diğer toplantılardan farklı olarak bu toplantıda kamu üniversite hastanelerinin yöneticilerinin de davet edildiğini kaydetti. Atasever şu bilgileri verdi: “Toplantılara Bakanlığımıza bağlı en büyük 285 Hastaneden 570 ve kamuya ait 48 Üniversite Hastanesinden 60 olmak üzere toplamda 630 hastane yöneticisi davet edildi ve büyük oranda katılım sağlandı. .

Hizmet kalitesini ve vatandaş memnuniyetini daha da ileriye taşımak ve ülke kaynaklarının ekonomik, etkin ve verimli kullanılmasını sağlamak amacını tanışıyoruz. Hizmet sunumunda ve sağlık hizmetlerinin finansal yönetiminde zihniyet değişimine katkı sağlayacağını düşündüğümüz bu tür yardımcı faaliyetlere devam edileceğiz.”
Tedavi Hizmetleri Genel Müdürümüz Prof. Dr. İrfan Şencan da sağlıkta hizmet kalitesi ve hasta memnuniyeti konularında bilgi verdi.
Strateji Geliştirme Başkanlığı personeli Bütçe, Muhasebe, Ödenek, İhale, Mali Analiz, Stok Analiz, Malzeme Kaynakları Yönetim Sistemi Danışma Masalarında sağlık yöneticilerine hastaneleri hakkında mevcut durum, mali risk ve finansal sürdürülebilirlik konularında bilgi verildi.

24 Kasım 2011 Perşembe

“SİGARA HODGKİN LENFOMAYA NEDEN OLUYOR”


''37. Ulusal Hematoloji Kongresi’de düzenlenen basın toplantısında konuşan THD Başkanı Prof. Dr. Muhit Özcan, “Bu yeni bir bilgi. Sigara içmenin Hodgkin Lenfoma'ya yol açtığı anlaşıldı” dedi.

Türk Hematoloji Derneği (THD) tarafından düzenlenen ''37. Ulusal Hematoloji Kongresi''nin basın toplantısı, Sheraton Otel'de düzenlendi. THD Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Muhit Özcan, THD'nin 44. yılını kutladıklarını anımsatarak, derneğin çalışmaları hakkında bilgi verdi. Özcan, hematoloji alanında eğitim gören öğrencileri, aile hekimlerini ve hastalarını hedef kitle olarak aldıklarını ve bu yönde eğitimler verdiklerini anlattı.

Sigara Hodgkin Lenfoma'ya Neden Oluyor
Yeni bir bilgi olarak ''sigara içmenin lenfomaya neden olduğunun tespit edildiğini'' bildiren Özcan, ''Sigaranın felaketlerine yeni birisi eklendi. Sigara içmenin Hodgkin Lenfoma'ya yol açtığı anlaşıldı. Bir insanın lenfoma olma riskini 1 olarak kabul ederseniz. İçilen her bir sigara ile bu risk artıyor. Yaşlı erkekler sigara tüketiyorlarsa lenfoma riski yüzde 80 kadar artıyor'' diye konuştu.
Özcan, bu bilgiye ulaşmak için milyonlarca veri tabanının tarandığını ve meta analiz yapılarak bunun ortaya çıktığını kaydetti.

PET'in Etkinliğinin İspatlanması Durumunda Kemoterapideki Kür Sayısının Azaltılabilecek
ABD'de Mount Sinai Tıp Merkezi Radyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Dr. Lale Kostakoğlu ise, lenfoma tedavisi sırasında erken dönemde elde edilen Pozisyon Emisyon Tomografisi'nin (PET) kemoterapiye hassasiyeti ve uzun süreli yanıtı belirleyici olarak klinik uygulamalarda önemli bir yer alabileceğini anlattı.
Kostakoğlu, bu konuda onkologların tedaviye hassasiyetin erken dönemde yansıtılması konusunda çalışmalar yaptıklarını ifade ederek, PET'in etkinliğinin ispatlanması durumunda kemoterapideki kür sayısının azaltılabileceğini kaydetti.

Gebelikteki Kansızlık, Çocukta Astıma Neden
THD Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Teoman Soysal, ABD'de yapılan bir çalışmaya değinerek, 597 aile üzerinde yapılan çalışmayla ailelerdeki doğumları; gebelik sırasında kansızlığı olan annelerin çocuklarının takip edildiğini söyledi.
Bu çocukların doğumdan sonraki ilk yıllarında yüzde 22 oranında astım ve benzeri belirtiler gösterdiklerinin belirlendiğini kaydeden Soysal, “6. yılda takip edildiklerinde ise bu oranın hala yüzde 17 düzeyinde kaldığı belirlenmiş. Bu da gebelikteki kansızlığın çocuklar üzerindeki etkilerine bir yenisi olarak ortaya çıkmış durumda. Kansızlık çok önemli bir problemdir. Dünya üzerinde kansızlık oranı yüzde 40 civarında. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre Türkiye'de, yüzde 20-39 arasında kansızlık beklenen kuşakta yer alıyor” dedi. Folik asitin gebelik dönemindeki önemine dikkat çeken Soysal, folik asitin eksik olması durumunda çocuğun nörolojik gelişme bozukluklarının olabileceğini belirtti.

THD Genel Sekreteri Prof. Dr. Mutlu Arat, ameliyat olacak hastalarda kansızlığın önemine dikkat çeken bir konuşma yaptı. Arat, ameliyat olan hastalarda ameliyat öncesi kansızlık olması durumunda ölüm ve komplikasyon riskinin görülebileceğini belirterek, yapılan bir araştırmaya göre 225 bine yakın ameliyat olacak hastanın yüzde 30'unda kansızlığın olduğunun tespit edildiğini aktardı.
THD Araştırma Sekreteri Prof. Dr. Muzaffer Demir ise, yaşlı kişilerin de kansızlık için hedef kitle olduğunu belirtti. Beslenmenin önemine değinen Demir, besinsel nedenlere bağlı olmayan kansızlığın da yaşlı insanlarda görülebileceğini kaydetti.

Demir Eksikliği Çocukta IQ Düşüklüğüne Neden Olabiliyor
Bir gazetecinin, ''Kansızlıkla mücadeleye'' ilişkin sorusu üzerine, THD Yönetim Kurulu Üyesi Soysal, kansızlığın en büyük nedeninin demir eksikliğine bağlı olduğunu söyledi.
THD Araştırma Sekreteri Prof. Dr. Muzaffer Demir ise, “Demir eksikliği olan bir kadının çocuklarının IQ'sunun, demir eksikliği olmayan bir kadının çocuklarının IQ'sundan düşük olduğu belirlendi. İki, üç doğumdan sonra yerine demiri koymazsanız, sizin büyümekte olan toplumunuzun IQ düzeyinini düşünün. Son derece önemli halk sağlığı sorunudur” diye konuştu.

23 Kasım 2011 Çarşamba

PROTOMİK TARAMA İLE TÜM KANSERLER BELİRLENİYOR


“Her kanser insan vücudunda bir “kanserin kök hücresi” ile ortaya çıkıyor” diyen Hematoloji Uzmanlık Derneği Başkanı Prof. Dr. Süleyman Dinçer , “Protomik Tarama” yöntemi sayesinde bir damla kan ile kanser hücresinin moleküler boyuttayken tespit edilebildiğini söyledi.

Kanserde gelecekteki tedavileri ve erken tanıyı sağlayan “Protomik Tarama” yöntemi ile, kanser moleküler boyuttayken bir damla kan ile belirlenebilecek. Kanser türü ve hastalıklarının belirlenebileceği dile getiren Hematoloji Uzmanlık Derneği Başkanı Prof. Dr. Süleyman Dinçer, “Bununla ilgili özellikle Amerika, Japonya ve Çin’de çalışmaların devam ettiğini, 10 yıldır süren çalışmanın son aşamasına gelindiğini belirtti. Bugüne kadar insanlar üzerinde yapılan birçok çalışma olduğunu kaydeden Prof. Dr. Dinçer, ön sonuçların son derece başarılı olduğunu vurguladı.

Kanser Kök Hücresindeki Yenilikler Ele Alındı
Antalya'daki 2. Uluslararası Avrasya Hematoloji Kongresi'nde yurt içi ve yurt dışından çok sayıda hematolog bir araya geldi. Kanser kök hücresindeki yenilikler hakkında yeni bilgilerin ele alındığını belirten Kongre Başkanı Prof. Dr. Süleyman Dinçer Sağlık Dergisi’ne şu bilgileri verdi: “Her kanser insan vücudunda bir kanserin kök hücresi ile ortaya çıkıyor. Bir tane hücrenin kromozomal değişikliği oluyor ve bunlar kontrolsüz büyüyen bütün vücuda yayılan bir kanser dokusu ortaya çıkıyor. Bir tane hücre olmaz ise o kanser hücresi gelişmediği zaman kanser diye bir şey olmuyor” dedi.

“Kanser Kök Hücresine Ne Kadar Erken Tanı Koyarsanız Tedavi O Kadar Başarılı Olur”
İnsan vücudunun oluşumunda 23’ü spermden 23’ü yumurtadan olmak üzere toplam 46 kromozomdan oluştuğunu hatırlatan Prof. Dr. Dinçer, “46 kromozomlu hücre bütün dokulara dönüşebilir, kanser kök hücresinin özelliği de normalde bir karaciğer hücresini başka bir yere inokule edersen çok fazla yaşamaz. Ancak kendi dokusu içinde yaşar. Ama kanser kök hücresinin özelliği aynı çoğalma kabiliyeti kontrolsüz ve sınırsız olabilen bir hücredir. Kontrolsüz ve sınırsız büyüyebilen kök hücre sonuçta kanser hücresini oluşturuyor. Karaciğerde, akciğerde veya beyinde kitleler oluşturuyor. Bunların hepsi kanser kök hücresidir. Bu kanser kök hücresi ne kadar önce tanırsanız ve tedavi etmeye başlarsanız o kadar başarılı olursunuz” diye konuştu.

Bu Duruma En İyi Örnek Steve Jobs
Kanser kök hücrelerinin önceden tanımasının çok önemli olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Dinçeri şunları kaydetti: “ Kanser kök hücresi başındayken yakalarsan iş biter. Geç olduğunda yani metastaz olduğunda yapacak bir şey kalmaz. Bu duruma en iyi örnek Steve Jobs, pankreas kanseriydi ve 6 yıl yaşayabildi. Ancak bunu daha küçükken tümörken yakalarsanız problemi ortadan kaldırırsınız.

Bir Damla Kan ile Kanser Taraması
Protomik analiz denilen test ile insanın bir damla kanı ile bütün genetik yapısı ve bütün amino asit dizilimi ortaya çıkıyor. Bu amino asit dizilimindeki değişiklikler bazı ipucu veriyor. Bunun en büyük hedefi amino asit dizilimindeki bozulmanın çok yoğun olduğu bölgeler. Kanda baktığınız protomik analiz yaklaşık 40 GB’lik bilgi biriktiriyor. Bütün analizlarini yapıyorsun. Bir damla kan içindeki proteinlerin, bütün kromozomal yapısı kadar çözülüyor.

“Tek Hücre İken Tanısı Konulabilecek”
10 yıl önce bu testler milyon dolarlara mal oluyordu. Şu anda kişi başı bin dolara düştü. Önümüzdeki yıllarda bu daha da azalacak. Bu yöntem risk grubundaki kişiler için çok avantaj sağlayan bir tarama programı haline gelebilir. Erken tanı ya da tarama programı, mesela prostat kanseri olma ihtimali aşamasında önlemi alınacak. Moleküler düzeyde kitle oluşturmadan tek hücre iken tanısı konulabilecek.”

22 Kasım 2011 Salı

CİLT SORUNLARINA ERKEN TEŞHİS İÇİN YENİ VISIA 3D


Yeni Visia 3D ile tamamen bilgisayarlı analiz sistemiyle yapılan ölçümler sayesinde kişinin cildi ve cilt altı dokusunun incelenebildiğini kaydeden Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Orhan Murat Özdemir, “Cilt kalınlığı, cildin kolajen miktarı gibi değerler ölçülüyor, yüzün hangi bölümünün, ne derece ve neden yaşlanmış olduğu saptanıyor” dedi.

Cildinde herhangi bir sorunu olanlar iyi bilir ki akne, leke, ton farklılıkları, siyah nokta, yağ bezecikleri gibi sorunlar bir defa oluşunca kolay kolay tedavi edilmezler.Cilt sorunlarının erken teşhisi, tedavi sürecinin denetlenmesi ve tedavi sonuçlarının bilimsel belgelere dayanarak değerlendirilmesi Yeni Visia 3D sistemiyle ciltte henüz ortaya çıkmamış leke, kırışıklık, akne gibi sorunları her biri için ayrı cilt haritası çıkararak gösteriyor. Visia 3D; cilt sorunlarının oluşmadan önlenebilmesi, tedavi planlaması ve sonuçların değerlendirilmesi için çok değerli bilimsel verileri sunduğunu belirten Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Orhan Murat Özdemir, “Cildin görünen ve görünmeyen yüzeyinin fotoğrafını çekme ve analiz etme prensibiyle çalışan Yeni Visia 3D Ankara’da ilk defa ArtPlast Estetik Cerrahi Kliniği’nde uygulanmaya başladı” dedi. Özdemir, Sağlık Dergisi’ne cihaz hakkında bilgi verdi.

Yeni Visia 3D nedir? Bir röntgen midir, fotoğraflama sistemi midir?
Visia, cilt ve cilt altı değerlendirmeyi lensleri yardımıyla ve özel bir analiz programı ile hem görsel hem de matematiksel olarak sağlar. Özellikle bu matematiksel kısmı önemsemek gerekir çünkü mevcut cilt sorunlarının tedavi öncesi ve sonrasını çekilen herhangi bir öncesi-sonrası fotoğraf ile karşılaştırmak öteden beri mümkündü.
Yeni Visia 3 D ise; bize ciltte lekede, siyah noktalarda vb. sorunlardaki değişimi matematiksel veriler ışığında sunuyor. Yani size cildiniz iyi ya da kötü demenin ötesinden neden iyi ya da kötü ve nelerden ötürü (pigmentasyon, yağlılık, vb.) bu durumdasınız anlatmak çok daha bilimsel verilere dayanarak yapılabiliyoruz.

Yeni Visia 3D nasıl çalışıyor?
Analiz yapılacak kişinin aynı ışık ve pozisyondaki fotoğrafları alınarak cildinin durumu yüzdeler ve grafiklerle hastaya bildiriliyor. Sistem kabaca bu şekilde çalışıyor. Bu fotoğraflar sıradan fotoğraflar değil, her biri cildin bir sorununu derinlemesine analiz etmek üzere özel bir teknikle çekiliyor. Elde edilen görüntüler sayesinde tedavinin başarısı objektif olarak ölçülebiliyor. Yapılması gereken uygulamalar da yine bu raporlar sayesinde net olarak görülüyor; yani önerdiğimiz uygulamaların yapılması veya yapılmaması haline cildin 1 yıl sonraki hali de simüle edilebiliyor. Bu cümleyle şunu demek istiyoruz; cildinizi korumazsanız bir sene sonra hangi leke ve kırışıklarınızın oluşacağını bu akıllı makine bize söylüyor.

Bu sistem ciltle ilgili hangi bilgilere ulaşmamızı sağlıyor?
Ciltte kırışıklıkların değerlendirilmesi, kahverengi lekelerin değerlendirilmesi, UV hasarının değerlendirilmesi ve ciltteki kılcal damarların ve kırmızı benlerin yerleri, yoğunluğu, miktarının öğrenilmesi.
Yeni Visia 3D yaşlanma etkilerine kaşı nasıl bir fayda sağlıyor, daha doğrusu böyle bir faydası da var mı?
Elbette yaşlanmaya karşı savaşta ciddi bir etkisi var. Yaşlanma dediğimiz süreç cildin görünen yüzündeki tabakanın ve göremediğimiz kollajen dokunun kalitesinin azalması, yaşlanmasıdır. Visia’nın tamamen bilgisayarlı analiz sistemi ile yapılan bu ölçümlemeler sayesinde kişinin cildi ve cilt altı dokusu inceleniyor. Cilt kalınlığı, cildin kolajen miktarı gibi değerler ölçülüyor, yüzün hangi bölümünün, ne derece ve neden yaşlanmış olduğu saptanıyor.
Bizler bu analizler ışığında yaşlanma sürecini nasıl azaltacağınız hakkında bir öneri dosyası ve tedavi protokolü hazırlıyoruz.

Yeni Visia 3D analizi üzerine yapılan uygulamaların neleri değiştirdiğini de hastanız yine bu sistemle görebiliyor mu?
Görebiliyor, bizce sistemin en büyük faydası da bu. Uygulanan bakım ve tedavilerden sonra, analizler tekrarlanıyor, böylece yapılan bakım ve tedavilerin ne derece isabetli olduğunu objektif kriterlere dayanarak kontrol etmek mümkün oluyor.

21 Kasım 2011 Pazartesi

ISMARLAMA PROTEZ VE ORTEZ MERKEZLERİNDEKİ SON YENİLİKLER



Sağlık Bakanlığı İlaç ve Eczacılık Genel Müdür Yardımcısı Ali Sait Septioğlu, 24 Eylül 2011 tarihinde Resmi Gazetede yayınlanan “Ismarlama Protez ve Ortez Merkezleri İle İşitme Cihazı Merkezleri Hakkında Yönetmelik” hakkında bilgi verdi.

Ege Ortez Protez Derneği tarafından Sağlık Bakanlığı aleyhine açılan davada, Danıştay 10. Dairesinin 9 Kasım 2010 tarih ve E.2009/8523-K2010/8941 sayılı Kararı sebebi ile Sağlık Bakanlığı bu konuda yeni Yönetmelik hazırladı. Ortez-Protezleri Ismarlama Olarak Üreten ve Uygulayan Merkezler ile İşitme Cihazı Satış ve Uygulaması Yapan Merkezlere Yönetmelik” hükümlerinin tatbik edilmesinde karşılaşılan sorunlar, güncel ihtiyaçların ortaya çıkması ve Yeni “Ismarlama Protez ve Ortez Merkezleri İle İşitme Cihazı Merkezleri Hakkında Yönetmelik” 24 Eylül 2011 tarihinde Resmi Gazetede yayınlandı. Yeni metin ile getirilen değişiklikler hakkında Sağlık Dergisi’ne bilgi veren Sağlık Bakanlığı İlaç ve Eczacılık Genel Müdür Yardımcısı Ali Sait Septioğlu şunları söyledi: “Ismarlama protez ve ortez merkezleri ile işitme cihazı merkezlerinin ruhsatlandırılmasına işleyiş ve denetimlerine ilişkin usul ve esaslar yeniden düzenlendi. Terimler yeniden düzenlendi ve kısaltıldı. “Ismarlama ortopedik protez ve ortez” terimi tercih edildi.

Odyometri Teknikeri ve Odyolog Tanımları Değiştirildi
1219 sayılı Kanun’a yapılan ek düzenlemeye göre meslek tanımları yeniden düzenlendi.
Odyometri teknikeri ve Odyolog tanımları değiştirildi. Uzman Odyolog unvanının ve tanımlamasının 1219 sayılı Kanun’da yer almaması nedeni ile Yönetmelikten çıkarıldı. 1219 sayılı Kanun’a ek düzenlemede yeniden adlandırılan ve tanımlanan Tıbbi protez ve ortez teknisyeni/teknikeri tanımı değiştirildi. Ortetist-protetist ve Uzman Ortez-protez unvanının ve tanımlamasının 1219 sayılı Kanun’da yer almaması nedeni ile Yönetmelikten çıkarıldı.

Tüm Merkezlere Gerçek Kulak Ölçümü Cihazı Bulundurma Zorunluluğu Getirildi
İşitme cihazı merkezlerinde tuvalet ve lavabo aranması şartı kaldırıldı. 7 yaşa kadar olan çocuklara işitme cihazı satış ve uygulaması yapacak merkezlere, gerçek kulak ölçümü (real ear measurement) cihazını bulundurma ve cihaz programlama ünitesi oluşturma zorunluluğu, yayım tarihi ile birlikte, getirildi. Ek olarak bir yıl içinde tüm merkezlere gerçek kulak ölçümü (real ear measurement) cihazı bulundurma ve cihaz programlama ünitesi oluşturma zorunluluğu getirildi.
KBB uzmanı tabiplerin mesleğini icra ettiği özel muayenehanelerin bulunduğu bina ve müştemilatında işitme merkezi açamayacak. Ortopedi ve travmatoloji uzmanı hekimlerin mesleğini icra ettiği özel muayenehanelerin bulunduğu bina ve müştemilatında ise ısmarlama protez ve ortez merkezi, açılamayacağı hükmü getirildi.

Sorumlu Müdür Olacakların Eğitim Durumu
İşitme cihazı satışı bakım-onarımı ve uygulaması alanında en az ön lisans seviyesinde meslekî eğitim ve öğretim veren yüksek okullardan mezun olma zorunluluğu getirildi. Bu konuda yurt dışındaki bir eğitim ve öğretim kurumundan alınmış diplomalarının denkliği yetkili makamlarca kabul edilen odyolog veya odyometri teknikeri ile yürürlükten kaldırılan Yönetmeliğin Geçici 3’üncü maddesi hükmüne göre sorumlu müdür sertifikası bulunan şahıslar merkezlerde sorumlu müdür olarak çalışabilecek.
Ismarlama olarak üretilen ve uygulanan ortez-protezlerin uygulaması alanında en az lise ve önlisans seviyesinde meslekî eğitim ve öğretim veren okullardan mezun olanlar veya bu konuda yurt dışındaki bir eğitim ve öğretim kurumundan alınmış diplomalarının denkliği yetkili makamlarca kabul edilen tıbbi protez ve ortez teknisyeni/teknikeri ile yürürlükten kaldırılan Yönetmeliğin Geçici 2 inci maddesi hükmüne göre sorumlu müdür sertifikası bulunan şahıslar merkezlerde sorumlu müdür olarak çalışabilecek. .

Sorumlu Müdürün Görev ve Yetkileri Genişletildi
Sorumlu müdürün görev ve yetkileri genişleterek, izinler, görev tanımı, ayrılma süreçleri vb. düzenlendi. Sorumlu müdür olarak görev yapanlar ile odyometri teknikerlerine kapsamlı eğitim programı düzenlenmesi ve bu eğitime katılım zorunluluğu getirildi. Merkezlerde, sorumlu müdür haricinde, ortopedik protez ve ortezleri ısmarlama olarak üreten ve uygulaması ile işitme cihazı satışı bakım-onarım ve uygulaması yapmaya yetkili olan kişilere personel çalışma belgesi düzenlenmesi kaydıyla çalıştırılmasına izin verildi.

“Türk Ceza Kanununun 53 üncü maddesinde belirtilen süreler geçmiş olsa bile; kasten işlenen bir suçtan dolayı beş yıl veya daha fazla süreyle ya da devletin güvenliğine karşı suçlar, Anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçlar, milli savunmaya karşı suçlar, devlet sırlarına karşı suçlar ve casusluk, kamunun sağlığına karşı suçlar, zimmet, irtikâp, rüşvet, hırsızlık, dolandırıcılık, sahtecilik, güveni kötüye kullanma, hileli iflas, ihaleye fesat karıştırma, edimin ifasına fesat karıştırma, suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama veya kaçakçılık suçlarından hapis cezasına mahkûm olanların” sorumlu müdür olarak mesleklerini icra edemeyecekleri hükmü getirildi.

Yönetmeliğe aykırı faaliyette bulunduğu tespit edilen merkezler ve kişiler hakkında, fiilin mahiyetine göre 4077 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanunun, 30/3/2005 tarihli ve 5326 sayılı Kabahatler Kanunu, 29/6/2001 tarihli ve 4703 sayılı Ürünlere İlişkin Teknik Mevzuatın Hazırlanması ve Uygulanmasına Dair Kanun, 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun ve 07/12/1994 tarihli ve 4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanunun ilgili hükümlerinin uygulanacağı hükmü getirildi.”

20 Kasım 2011 Pazar

“FİZİK TEDAVİ İLE ROMATOLOJİ KARIŞTIRILMAMALI”



Romatoloji Araştırma ve Eğitim Derneği(RAED) Başkanı Prof. Dr. Hasan Yazıcı, "Ülkemizde Romatolog sayısı 200'e ulaştı ama bu sayı yeterli değil. Uygar batıda fizik tedavicilerin romatoloji yapması kalmadı " dedi.

5. Türk-Yunan Romatoloji Günleri ve 12. Ulusal Romatoloji Kongresi, Antalya'da yapıldı. Romatoloji Günleri etkinliğine 80'i Türk, 35'i Yunanistan'dan olmak üzere toplam 115 uzman katılırken 12. Ulusal Romataloji Kongresi'ne de 21'i yabancı konuşmacı olmak üzere 500 hekim katılıdı. Kongreye ilişkin Cornelia Diamond Hotel'de düzenlenen basın toplantısında konuşan Romatoloji Araştırmaları ve Eğitim Derneği (RAED) Başkanı Prof. Dr. Hasan Yazıcı, romatoloji hastalıklarına doğru tanı ve tedavinin konulması, uygun ilaç tedavisinin belirlenebilmesi için iç hastalıkları uzmanlığının gerekli olduğunu vurguladı. Romatolojinin, iç hastalıklarının bir yan dalı olduğunu belirten Yazıcı, romatolojik hastalıklara fizik tedavi uzmanlarının da baktığını anlattı. Yazıcı, "Fizik tedavi uzmanları, romatoloji uzmanlarının denetiminde bakmalıdır" dedi.

"Fizik Tedavi ile Romatoloji Ayrılmalı"
Yazıcı, romatolojik hastalıkların tedavisinde her geçen gün daha fazla kullanılan biyolojik ilaçları etkili ve güvenli kullanabilmek için çok iyi bir iç hastalıklar bilgi ve becerisi olması gerektiğini vurgulayarak, şunları söyledi: "Bu nedenle ilgili uzmanlık ve yan dal yönetmelikleri hazırlanırken ülke sağlığı için yaşamsal olan bu nokta, halen baskın olan kariyerist etkiler sonucu göz ardı edilmemelidir. Behçet hastalığı ana tema olacak. Bu hastalıkta ilaç tedavileri çok önemli. Oldukça pahalı olan biyolojik ilaçlar var. Yıllık kullanımı kişi başı 35 bin Türk lirası civarında baya pahalı ilaçlar. Bunların yan etkileri de olabiliyor. Dahiliye hastalıklarını iyi bilmemiz gerekir. İç hastalıklara bağlı bir disiplin olması çok gerekli.
Ülkemizde halen Avrupa'dan farklı olarak fizik tedavici arkadaşlarda yeni yönetmeliklerle romatolojiye katılıyorlar. Bizim ülkemizde asimetriler var. Ekonomik bakımdan 17. olan ülkenin üniversitesinin 380. olması çok ciddi bir asimetridir. Onun paraleli burada da var. Uygar batıda fizik tedavicilerin romatoloji yapması kalmadı. Çok ciddi iç hastalıklar bilgisi gerekiyor, bizimde artık bilmemiz gerekiyor. İyi fizik tedavici iyi bir romatolog olabilir ama, eğitimlerinin iyi olması gerekir."


" Önce Yetiştir Sonra Üniversiteyi Aç "
'Türkiye'de yeterli sayıda romatolog var mı?' sorusuna Yazıcı, "Şimdi Türkiye'de sayı 200'e geldi. Yeterli değil ama bundan 20- 30 yıl önceye göre çok daha iyi. Bunun yeterli olmaması bunu fizik tedavici yapar anlamına gelmiyor. Romatologların yardımıyla fizik tedavicilerde yapabilirler. Her ülkede bu var, az çok. Yeni bir branş. Beraber romatologların her üniversitede bölümü var. Orada eğitimleri alsınlar. Çok geride kalıyoruz. Önce yetiştir sonra üniversiteyi aç. Yoksa araştırma çok az çıkıyor" diye cevap verdi.


"Bu İş Politikayla Olmamalıdır"
'Uzmanlıklar politik olarak mı algılanıyor bu politika fizik tedaviciler lehine mi işliyor?' sorusuna ise Yazıcı, "Fizik tedavicilerin sayıları bizden çok daha fazla. Birkaç bin kişi ile birkaç yüz kişinin politik açıdan yapacağı baskı farklı olur. Bu gelenekleri bozmak çok zor.. Biz daha yeni birkaç yüz olunca sesimizi duyurmaya başladık. Sadece bilgi, beceri olmalı, bu iş politikayla yapılmamalıdır. Ama bu sorunlar düzgün dile getirilemiyor" yanıtını verdi.
İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Romatoloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Gülen Hatemi de aynı soru üzerine, "Yan dal yapmak için talep var. Bugüne kadar açılan hiçbir romatolog kadroları boş kalmadı" dedi.

Türkiye, Behçet Hastalığının En Sık Görüldüğü Ülkelerden
İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Romatoloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Gülen Hatemi, Behçet hastalığının en sık görüldüğü bölgelerin İpek Yolu üzerinde olduğu için "İpek Yolu" hastalığı olarak da anıldığını belirtti. Hatemi, "Türkiye, hastalığın en sık görüldüğü ülkelerin başında geliyor, farklı saha çalışmalarında toplumda sıklığı 100 bin kişide 20 ila 420 hasta olarak bulunmuştur. Hastalık erkek ve kadınları benzer sıklıkta etkiler ancak hastalığın seyri genç erkeklerde belirgin olarak daha ağırdır" dedi.

“Yoksa Yanlış Verilen İlaçlar Yanlış Sonuçlara Yol Açabilir”
RAED Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Sebahattin Yurdakul da, "İç hastalık uzmanı olmayan bir insanın, kalp tahlilleri yapması, tanı koyması, ameliyat yapması bir sanattır. Diğer konudaki bu işleri eğitimi olmayan arkadaşlar yapamaz. Mutlaka iç hastalıkları uzmanının hastalık tanı kriterleri, hasta konusunda bilgisi olması gerekir. Yoksa yanlış verilen ilaçlar yanlış sonuçlara yol açabilir" diye konuştu. 

"Aile Hekimi Sadece Reçete Yazmaz"
'Aile hekimleri arasında romatologların bulunmasında performans sisteminin katkısı oldu mu?' şeklindeki soruyu ise Yazıcı, şöyle yanıtladı: "Dahiliye zor bir iş. Dahiliyecilik sanıldığı gibi her işi yapmaz. Aile hekimliği 2 ya da 6 ayda düzelmez. Dahiliyeciliği aile hekimliğinde kullanmak yanlış. 10 sene 20 sene sonrası için yanlış bir şey. Aile hekimi sadece reçete yazmaz. İcabında doğum yaptırır, gerektiği yerde ameliyatta yaparlar. 2 ayda veya 5 ayda kurs ile aile hekimi geldi, olmaz. Çok büyük yanlışlar var. Hekim reçete yazan bir insan değildir. Gerçek aile hekimliği önemlidir. Halka hizmet götürürken çok dürüst hizmet götürmek gerekir.


“Batıdaki Performans İle Bizdeki Tamamen Ayrı”
Performansa göre demek ne demek. 10 yıldan beri performansa bağlı sistem konuşuluyor. Bu sistemi geliş tehlikesi de var. Çünkü doktorlar komplike vakalar almamaya başlıyorlar. Başarısız olduğu her hastada çünkü performansı düşecek. Bizimki performans falan değil. Bizim yaptığımız şimdiye kadar ölçmediğimiz kalemleri zaten ölçmüyorduk. Kaç işlem yapıldı, bu bilinmiyordu. Batının terk etmek istediği sistemi oturtmaya çalışıyoruz. Performans deyince sayım yapıyoruz. İngiltere'deki değil. Batıdaki performans ile bizdeki tamamen ayrıdır."

"Performans Sistemi Doktoru Anonimleştiriyor"
RAED Genel Sekreteri Prof. Dr. Vedat Hamuryudan ise, "Performans sistemi; farklılıkları ortadan kaldıran, doktorları anonimleştiren, gelişmeleri engelleyen bir sistem. Doktor asistanla aynı işi yapıyorum diyor, farklı olmak istemiyor. Tamamen doktoru anonimleştiren duraklatan bir sistem" dedi.

19 Kasım 2011 Cumartesi

GAZİ TIP'TA ÖĞRENCİ KONGRESİ




Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi 2. Ulusal Öğrenci Kongresi’nde konuşan Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Peyami Cinaz, “Kongremiz ödüllü araştırma sunumları ve düşüncelerini özgürce dile getirebilecekleri nesnel yapılandırılmış tartışmalar gibi öğrencilerimizin yararlanabilecekleri birçok aktiviteyi de içeriyor” dedi.

21-23 Ekim tarihleri arasında Ankara'da yapılan Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi 2. Ulusal Öğrenci Kongresinde çalıştaylar gerçekleştirilerek, araştırma sunumları yapıldı. Toplantıda, kök hücre araştırmaları, robotik cerrahi, nöropsikiyatri, girişimsel radyoloji gibi güncel konuları ele alındı. Ayrıca; Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde yapılan cerrahi girişim ve operasyonların yer aldığı çeşitli çalıştaylar gerçekleştirildi.

Cerrahi Operasyonlar Full-HD Kalitesinde Canlı Yayında
Açılışta konuşan Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Peyami Cinaz, kongrenin ikincisini düzenlemekten büyük mutluluk ve gurur duyduğunu belirtti. Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesince düzenlenen öğrenci kongresinin birçok ''ilklere'' imza atacağını ifade eden Cinaz, “Yenileyerek şu an ülkemizin en modern toplantı salonu haline getirdiğimiz Tıp Fakültemiz Konferans Salonu'nda, Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde yapılacak cerrahi operasyonların full-HD kalitesinde canlı yayınlar şeklinde sunulduğu çeşitli çalıştaylar gerçekleştirilecek” ifadesini kullandı.

Ödüllü Araştırma Sunumları
Cinaz, “Key-pad sistemiyle katılımcıların olgu ve bilimsel deneyimlerle ilgili çalışmalara aktif katılımları sağlanacak. Anlık değerlendirmeler yapılarak, katılımcı öğrencilerimize sunulacak. Kongremiz ödüllü araştırma sunumları ve düşüncelerini özgürce dile getirebilecekleri nesnel yapılandırılmış tartışmalar gibi öğrencilerimizin yararlanabilecekleri birçok aktiviteyi de içeriyor. Bunların yanı sıra öğrencilerimizin aktif katılımlarıyla en güncel konular arasındaki kök hücre araştırmaları, nöropsikiyatri, girişimsel radyoloji ve 'cerrahi robot' ile ilgili çalışmaları içeren oturumlarla öğrencilerimize yeni ufuklar açılacak” dedi.
Yurt dışı ve yurt içinden toplam 34 üniversiteden 350'yi aşkın tıp öğrencisinin katılacağı kongre 3 gün sürdü.

18 Kasım 2011 Cuma

MUAYENEHANE AÇMAK İÇİN VALİLİKLERE GİDİLECEK



Sağlık Bakanlığı tarafından yapılan yeni düzenlemeye göre, muayenehane açılış başvuruları, müdürlüklerin incelemesinden sonra sağlık müdürlüklerinin bağlı olduğu valiliklerce değerlendirilecek.


Sağlık Bakanlığı, muayenehane açılışı başvurusunda dikkat edilecek hususları yeniden belirledi. Bakanlığın, 81 il valiliğine gönderdiği genelgeye göre, muayenehane açılış başvuruları, müdürlüklerin incelemesinden sonra Ankara’da değil, valiliklerce (sağlık müdürlüklerince) değerlendirilecek. Valiliklere muayenehane yetki devri yapan Bakanlık, halen Ankara’da bulunan başvuruların da ilgili şehirde sonuçlandırılmasına karar verdi.
Sağlık Bakanlığı, muayenehane standartlarıyla ilgili geçtiğimiz Temmuz ayında yayımlanan genelgeyi yürürlükten kaldırarak, yeni bir genelge yayımladı. Müsteşar Nihat Tosun imzalı genelgede, muayenehane uygunluk belgesi başvurularının artık tamamen sağlık müdürlüklerince değerlendirilmeye tabi tutulacağı belirtildi. Önceden, başvuruların, müdürlüklerce değerlendirildikten sonra dosyaların Bakanlığa gönderildiğinin hatırlatıldığı genelgede, bundan böyle muayenehane açılış müracaatlarının tamamen valiliklerce (müdürlüklerce) yapılacağı vurgulandı. Halen Bakanlıkta bulunan müraacatların da müdürlüklerce karara bağlanacağının dile getirildiği genelgede, muayenehane uygunluk belgesinin nasıl düzenleneceğinin de önceden tanımlandığı hatırlatıldı.

Her Hekim İçin En Az 16 Metrekarelik Muayenehane Odası 
Genelgede, Sağlık Bakanlığının, Danıştayın, ilgili yönetmeliğin bazı fıkralarının yürütmesini durdurmasının ardından muayenehane açılışı esnasında yaptığı düzenlemelere de yer verildi. Aynı mekânın birden fazla tabip tarafından kullanılması durumunda; hasta bekleme salonunun genişliği, tek hekim için en az 12 metrekare, iki hekim için 24, ikiden fazla her hekim için ilave 5 metrekare olmak üzere kullanım alanı olacak. Pansuman odası, bebek emzirme ve bakım odası, arşiv birimi ve tuvalet ortak alan olarak kullanılabilecek. Her hekim için asgari 16 metrekarelik muayene odası, ilgili yönetmelikte belirtilen özelliklere göre oluşturulacak.
Muayenehanenin, bir tabip tarafından mesleğini serbest olarak icra etmek üzere, müstakil olarak açılan sağlık kuruluşu olması sebebiyle müşterek muayenehaneler de dâhil, şirket sahipliğinde açılmasına izin verilmeyecek. 03 Ağustos 2010 tarihinden önce ilgili mevzuat kapsamında açılmış muayenehaneler; 03 Ağustos 2015 tarihine kadar depreme dayanıklılık raporu hariç, diğer belgelerle 12/D maddesine uyum sağlayarak uygunluk belgesi alacak. Muayenehanelerde, fiziksel çevrenin özürlüler için ulaşılabilir ve yaşanılabilir kılınması amacıyla imar planları ile kentsel, sosyal, teknik altyapı alanlarında ve yapılarda Türk Standartları Enstitüsünün ilgili standardına uyulacak.

Müracaatlarda Yangına Karşı Alınan Tedbirler Yok
Genelgede, Sağlık Bakanlığına intikal eden başvuru dosyalarında; muayenehanenin açılacağı mekânda yangına karşı gerekli tedbirlerin alındığını gösteren belgede, binanın yangın açısından uygunluğuna dair hususların yer almadığına dikkat çekiliyor. Yapı ruhsatı ve yapı kullanma izin belgesi başvurusunda 19 Ağustos 2008 tarihinden önce olanlarda, yangına karşı gerekli tedbirlerin alındığını gösteren belgede binaya dair bilgilerin de yer alması gerektiğinin vurgulandığı genelgede, başvurusu bu tarihten sonra olan binalarda sadece muayenehanenin içinde alınan tedbirlerin yer almasının yeterli olacağı dile getirildi. Yapı ruhsatı ve yapı kullanma izin belgesi başvurusu 19 Ağustos 2008 tarihinden sonra yapılan binalarda depreme dayanıklılık raporu istenmeyecek.
Bundan böyle, bütün muayenehane müracaatlarının, sağlık müdürlüklerince değerlendirilerek sonuçlandırılacağının kaydedildiği genelgede, işlem çıktısı alınarak düzenlenen uygunluk belgesiyle birlikte Bakanlığa gönderileceği açıklandı.

17 Kasım 2011 Perşembe

ÜNİVERSİTELER SÖZLEŞMELİ HOCAYA NASIL BAKIYOR?


Üniversite hastanelerindeki muayenehanesi olan hocaların sözleşmeli olarak çalışmasına ilişkin açıklama, üniversite camiasında makul karşılandı.

Sağlık Bakanı Recep Akdağ'ın üniversite hastanelerindeki muayenehanesi olan hocaların sözleşmeli olarak çalışmasına ilişkin açıklaması üniversite camiasında makul karşılandı.
Hacettepe Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Uğur Erdener, "Tıp fakültelerini olumsuz etkileyen mevcut gelişmelerin yeni bir düzenlemeye ihtiyaç duyurduğu açık. Üniversitelerin görüşü alınıp bir uygulama yoluna gidilmesinin uygun olacağını düşünüyorum. Sözleşmeli öğretim üyesi olabilir ama öğretim üyesinin saygınlığı önemli. Saygıyı olumsuz etkileyemeyecek her türlü çözüme biz taraftar oluruz" derken, Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Peyami Cinaz da "Sözleşmeli çalışabilir, bunda bir sakınca görmüyorum. Bizde tam gün çalışılmasından yanayız. Ancak hastanede özel hasta bakılması kaldırıldı. Üniversiteye para girdisi ortadan kalktı. Geçen yıl özel muayenenin cirosu 27 trilyondu. Hacettepe'nin de 30'a yakındı. Amacımız tüm öğretim üyelerinin özel hasta bakabilmesini sağlamak. Bu ortadan kalktığı için hasta grubumuz dağıldı. Öğretim üyesini boş boş oturtmak israf. Hasta bakarsa hem kendine hem hastaneye katkısı olacak" yorumunu yaptı.

Tam Gün Çalışanlar Haklarını İstiyor
Türk Tabipleri Birliği Başkanı Eriş Bilaloğlu ise herkesin tam günden yana olmasına rağmen yaklaşık 2 yıldır sürekli "bir yamalama" yapıldığını ileri sürdü. Bilaloğlu, "10 bin öğretim üyesinin 9 bin 400'ü tam gün çalışıyor. Onlar şimdi, 'Tam Gün Çalışıyoruz Haklarımızı İstiyoruz' diye bir imza kampanyası başlatıyor. Tam gün çalışanlara bir hak verdiği yok, o yüzden memnuniyetsizler" diye konuştu.
Öğretim üyelerinin sözleşmeli çalıştırılmasına da değinen Bilaloğlu, "Sözleşmeyle dışarıda çalışanların üniversiteden ilişiğini kesmek. Saat başı para alacaklarını duyuyoruz. Kamuoyunda hocalara o kadar para veriyoruz ama yine bunlar memnun kalmayacaklar diye bir imaj yaratma faaliyeti bu" dedi.
Bakanlığın yabancı doktor ve hemşire için Türk vatandaşlığı şartını ortadan kaldırmayı planladığını hatırlatan Bilaloğlu, tüm emekçilerin emeklerini almasını istediklerini ancak buradaki amacın insanları dar bir ücretler çalıştırma politikalarının bir parçası olduğunu öne sürdü.

Hemşireler İçin Dil ve Denklik Şartı
Bakan Akdağ, yabancı doktor ve hemşire çalıştırmanın önünün açılmasına ilişkin düzenleme yapacaklarını açıklamasına karşılık Türk Hemşireler Derneği uygulamayı eleştirirken Özel Hastaneler Platformu Derneği ise destekledi.
Türk Hemşireler Derneği Başkanı Saadet Ülker, 'yabancı hemşire' açıklamasını eleştirirken, şunları söyledi: "Kendi vatandaşına verdiği ücretler ortadayken acaba hangi ülkenin ücreti bizden daha iyi olan hemşiresi Türkiye'de hemşirelik yapmayı tercih edebilir. Geliri çok iyi olmayan, Türkiye'deki koşulları aratan insanların gelmesi söz konusu olacaktır. Dil ve kültür farkı sorun yaratır. Sadece diliyorum ve inanmak istiyorum ki Sayın Bakan artık bu konuyu bir daha dile getirmemek üzere gözden geçiririz ve bir daha gündeme getirmez."

Türkçe Bilen Hemşire Aranıyor
Bakanlık yetkililerinden alınan bilgiye göre düzenlemenin ardından YÖK ile görüşülüp şartlar belirlenecek ve Türkiye'de denkliği olan ülkelerin hemşireleri çalışabilecek. Yabancı doktorda olduğu gibi gelecek hemşirelerin de Türkçe biliyor olması gerecek.

Yabancı Sağlıkçı Kaliteyi Artırabilir
Sağlık Bakanı Akdağ'ın yabancı sağlık personeli fikrine destek Özel Hastaneler Platformu Derneği'nden geldi. Dernek Başkanı Dr. Mehmet Altuğ, Bakanlığın yabancı doktor çalışmasını desteklediklerini belirterek, "Türkiye'nin önemli oranda hekim ve hemşire açığı olduğu açık. Bu sorun özel sektörde daha çok kendini hissettiriyor. Özel hastaneler doktor ve hemşire bulmakta zorlanıyor. Yabancı doktor sağlık hizmetlerinde kaliteyi artıran bir argüman olabilir" dedi.

16 Kasım 2011 Çarşamba

İLAÇ KULLANIMINDA DEVRİM

İlaç harcamasında tasarruf için yeni kararlar aldı. Akılcı ilaç uygulamalarında ilaç kapaklarının değiştirilmesinden, kongrelere oturum eklenmesine kadar birçok konu hakkında İlaç ve Eczacılık Genel Müdürlüğü Akılcı İlaç Kullanımı Şube Müdürü Dr. Deniz Dedeoğlu, Sağlık Dergisi’ne açıklamalarda bulundu.

Türkiye'de yıllık ilaç harcamasının 17 milyar lira olduğunu ve bunun yaklaşık yarısının kutusunun açılmadan çöpe gittiğini belirleyen Sağlık Bakanlığı yanlış ve gereksiz ilaç kullanımının önüne geçmek için devrim niteliğinde kararlar aldı. İlaç ve Eczacılık Genel Müdürlüğü Akılcı İlaç Kullanımı Şube Müdürü Dr. Deniz Dedeoğlu, "Doğru ilaç kullanımının ilköğretimde ders olarak anlatılmasını istiyoruz. Güvenli kapak uygulamasına dair bir proje yürütüyoruz. Özellikle çocukların kolaylıkla açamayacağı ilaç kutularını sağlamaya çalışıyoruz. Tıbbi kongre ve toplantılarda akılcı ilaç kullanımına dair oturum yapma zorunluluğu getirildi" dedi.
Halka, sağlık çalışanlarına ve eczacılara yönelik bilgilendirme kampanyası başlattıklarını anlatan Dedeoğlu, hastanelere asılmak üzere 'İlacın ne eksik ne fazla' sloganıyla afişler ve broşürler hazırlandığını söyledi. Dedeoğlu, amacın doğru ilaç kullanımına yönelik farkındalık yaratmak olduğunu ifade etti.

23 Tıp Fakültesinde Akılcı İlaç Kullanımına Yönelik Programlar Var
Yanlış ilaç kullanımında Türkiye'nin en önemli sorununun gereksiz ve yanlış antibiyotik kullanımı olduğunu belirten Dedeoğlu şöyle konuştu: "İlaç mutlaka hekim tarafından önerilmeli. Hasta illa antibiyotik istiyor ve hekimle tartışmaya girebiliyor. Hekim antibiyotiği yazmak zorunda kalabiliyor. Ağrı kesici amaçlı bile kullanabiliyorlar. Antibiyotiğin gereksiz kullanımı direnç gelişmesine neden olabiliyor. Dolayısıyla çok düzgün bir şekilde hekimin belirlediği standartlarda kullanılmalı. Yoksa yararından daha çok zararı olacak bir ilaç. 23 tıp fakültesinde akılcı ilaç kullanımına yönelik programlar var. Daha çok olsun istiyoruz. Bu konuda YÖK ve Milli Eğitim Bakanlığı'yla görüşüyoruz. Bir de komşu tavsiyesiyle ilaç kullanımı sorunu var. Ancak her insan farklıdır ve komşunun ilacı sana iyi gelmeyebilir."

İlaçta Güvenli Kapak Uygulaması
Sağlık çalışanlarına ve eczacılara yönelik eğitim verilmesinin planlandığını aktaran Dedeoğlu, "İlaç kutularına yönelik bir çalışmamız var. Şuanda güvenli kapak uygulamasına dair bir proje yürütüyoruz. Özellikle çocukların kolaylıkla açamayacağı ilaç kutularını sağlamaya çalışıyoruz. Bas-çevir kapakları çocuklar açmayı pek beceremiyorlar. Biz özellikle telepatik indeksi dar dediğimiz yani az dozlarda bile zehirleyici etki gösterecek ilaçları tercih ederek, bunları güvenli kapak uygulansın istiyoruz. Böyle bir talebimiz var. Şuanda bir zorunluluk, katı yaptırımlarımız yok. Gönüllülük esas. Ama yavaş yavaş oturacak. Çünkü üreticinin bu konuda alt yapısını değiştirmesi gerekiyor" dedi.
Dünya Sağlık Örgütü'nün verilerine göre tüm dünyadaki ilaçların yaklaşık yüzde 50'si yanlış ya da gereksiz kullanıldığını kaydeden Dedeoğlu, "Türkiye'de bunu yüzde 40'lara bile çekebilsek büyük başarı" diye konuştu.

15 Kasım 2011 Salı

CERRAHLAR “İNSAN GENOM PROJESİNİ” ELE ALACAK

8-10 Aralık 2011 tarihlerinde Ankara Sheraton Otel’de gerçekleştirilecek olan 6.Cerrahi Araştırma Kongresi’nde insan genom projesi ve sağlık çalışanlarını yakından ilgilendiren performans sistemi ve Tam Gün yasasının bilimsel çalışmalara etkisi ele alınacak.

Türk Cerrahi Derneği (TCD) tarafından 2 yılda bir düzenlenmekte olan, 6.Cerrahi Araştırma Kongresi 8-10 Aralık 2011 tarihlerinde Ankara Sheraton Otel’de gerçekleştirilecek. Tüm cerrahi branşları kapsayacak olan kurslar asistan ve uzmanlar katılabilecek. Kongre sırasında tüm bilim adamlarını ilgilendiren iki konu ele alınacak. Kongre Başkanı Prof. Dr. Ayhan Kuzu şunları söyledi: “İnsan genom projesi” ve bu projenin insan sağlığı üzerine etkileri detaylı bir şeklide konuşulacak. Bilimsel araştırmalarda insan genom projesinin yeri, koruyucu hekimlikteki önemi ve cerrahi araştırmalardaki boyutu konuşmacılar tarafından cerrahi bilim dünyasına aktarılacak.

Cerrahlar ile Bakanlık Yetkilileri Görüşecek
Kongrede ek olarak son günlerde sağlık çalışanlarını yakından ilgilendiren performans uygulamaları, Tam Gün yasası ve bilimsel çalışmalar üzerindeki etkileri detaylı olarak Sağlık Bakanlığı yetkilileri ile bir forumda konuşulacak.
Ülkemizde genel cerrahi çatısı altında çalışan meslektaşlarımızı bilim dünyasındaki gelişmelerden haberdar etmek, bu yeniliklerin uygulama alanındaki yerlerini tartışmak ve bilimsel çalışmaların metodolojilerini öğretiliyor. Ayrıca araştırma metodolojileri, makale yazım teknikleri, etkili sunum yöntemleri, tez hazırlanmasında dikkat edilmesi gereken aşamalar, etik kurallar ve iyi klinik uygulamaları öğretilecek.

“Editörler Kursu"
Bu kongrede ilk defa, Türkiye'de çıkan cerrahi dergilerin yayın kalitesini arttırmak için "Editörler Kursu" düzenlenecek. Gerek TCD'nin çıkardığı Ulusal Cerrahi Dergisi gerekse sizlerin çıkardığı cerrahi dergilerin yayın kalitesini arttırmak büyük önem taşıyor. Böylelikle ülkemizde çıkan tüm cerrahi dergilerin bilimsel çıtasını daha da yükselterek genç araştırmacılarımıza daha iyi bir gelecek hazırlamayı hedefliyoruz.

Tüm cerrahi bilimler çatısı altında çalışan asistan, uzman ve genç araştırmacıların kongreden yararlanacaklarına inanmaktayız.”

Kongrenin web sitesi:

14 Kasım 2011 Pazartesi

“FMF” HASTALARI “APANDİSİT” TEŞHİSİYLE AMELİYAT EDİLMESİN

“FMF hastaları, karın ağrısı ve ateş atakları ile acile başvurduğunda, ataklar ''apandisit'' ile karışabiliyor” diyen İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Romatoloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Melike Melikoğlu, “Tekrarlayan karın ağrısı ve ateş atakları olan çocuklarda, özellikle de ailede başka FMF hastası varsa tanının FMF olma olasılığı yüksektir” dedi.

Karın, göğüs ağrısı ve ateşle ortaya çıkan Ailesel Akdeniz Ateşi(FMF) hastalığı, benzer bulgular gösteren apandisit ile karıştırabiliyor. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Romatoloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Melike Melikoğlu, gereksiz apandisit ameliyatı yapılmaması ve doğru tanı ile tedavinin yapılabilmesi için “aile öyküsünün” mutlaka sorulması gerektiği uyarısında bulundu. 5. Türk-Yunan Romatoloji Günleri ve 12. Ulusal Romatoloji Kongresi'nde konuya dikkat çeken Prof. Dr. Melikoğlu, Ailesel Akdeniz Ateşi'nin, Türkiye'de, İsrail'de, Ermenistan'da, Kuzey Afrika ve Arap ülkelerinde sık görülen bir hastalık olduğunu söyledi.
Hastalığın, aniden başladığını, karın ağrısı, göğüs ağrısı ve ateş atakları ile seyrettiğini anlatan Prof. Dr. Melikoğlu, “Bu ataklar genellikle 3 ila 10 gün sürüyor ve kendiliğinden geçiyor. Ataklar çoğunlukla birkaç ayda bir, bazı hastalarda ise ayda birkaç kez ortaya çıkıyor” dedi.

“FMF Hastası, Apandisit Operasyonu Geçirmektedir”
FMF tanısı için birinci basamak hekimlerin de çok dikkatli olması gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Melikoğlu, “Tekrarlayan karın ağrısı ve ateş atakları olan çocuklarda, özellikle de ailede başka FMF hastası varsa tanının FMF olma olasılığı yüksektir. FMF hastaları, karın ağrısı ve ateş atakları ile acile başvurduğunda, ataklar ''apandisit'' ile karışabiliyor. Bu nedenle birçok ailesel Akdeniz ateşi hastası çocukluklarında, apandisit operasyonu geçirmektedir'' dedi.
FMF tanısından emin olunamayan olgularda ilaca başlanması gerektiğini dile getiren Prof. Dr. Melikoğlu, tedaviye yanıtın değerlendirilmesi ve bu yolla tanı konulması gerektiğini söyledi.

“Tedavi Edilmezse Diyaliz Gerektiren Böbrek Yetersizliğine Yol Açabilir”
FMF'de eklem tutulumunun, genellikle ayak bilekleri ve dizleri etkileyen, üzeri kırmızı, ağrılı şişlikler şeklinde olduğunu belirten Prof. Dr. Melikoğlu, diğer birçok iltihaplı romatizmanın aksine, FMF'de eklem tutulumunun kalıcı hasar bırakmadığını vurguladı. Prof. Dr. Melikoğlu, hastalığın tedavi edilmediğinde çeşitli komplikasyonlara yol açabileceğini ifade ederek, şunları kaydetti: “Bu durumda ortaya çıkan en önemli komplikasyon, böbreklerde ve diğer organlarda amiloid birikimi ile seyreden amiloidozdur. Bu durum ileri aşamalarda diyaliz gerektiren böbrek yetersizliğine yol açabilir Amiloidozu önleyebilmek için FMF hastalarının ilaçlarını düzenli olarak kullanması gerekir. Tanı konulmasındaki gecikme veya hastanın atak dışı dönemlerde kendini iyi hissetmesi nedeniyle ilacın kullanılmaması amiloidoz ile sonuçlanabilir.”

11 Kasım 2011 Cuma

DOKTOR EŞİ OLMAK!

Sağlık sisteminde yapılan değişikliklerle ilgili hekimlerin yaşadığı mesleki sorunlar gündeme gelirken evlerinde bu durumun yansımaları konuşulmuyor. Evlilik ve Aile Danışmanı Psikolog İlkim Öz ve farklı hekimlerin eşleriyle konuşarak Sağlık Dergisi’nde daha önce ele alınmamış bir konuyu gündeme taşıyoruz.

Performans sistemi, Tam Gün uygulaması gibi sağlık çalışanlarının meslekleri ile ilgili sorunlarının sık sık gündeme geldiği şu günlerde, bu durumun özel hayatlarına nasıl yansıdığını araştırdık. Doktorların işlerinde yaşadığı sorunlarını yakından bilen eşleri bu durum hakkında ne diyor. Bu zamana kadar değinilmemiş bir konu olan “doktor eşi olmak” ve sorunlarla uğraşırken nelerin olduğunu öncelikle farklı meslek gruplarından doktor eşlerine sorduk. Sonrasında da Evlilik ve Aile Danışmanı Psikolog İlkim Öz ile konuyu değerlendirdik.

Tiyatro Sanatçısı ve Doktor Evliliği
Görüştüğümüz ilk doktor eşi tiyatro sanatçısı İpek Çeken Önal, Prof. Dr. Zülküf Önal ile evli. İpek Hanım, eşiyle her hangi bir iletişim sorunu yaşamadıklarını, çok ciddi tartışmalara girseler bile, sorunu mutlaka konuşarak çözüme kavuşturduklarını söyledi. Eşim ile küs kalmam diyen İpek Hanım, “Evlilik olduğunda aşkın etkisi bitiyor. Ancak Zülküf’ün, hem doktor hem de iletişime açık olduğu için evlendim. Birbirimizi dinleriz, sonrasında da sorunu çözeriz. Zülküf bana hep der, “nereden bulacağım senin gibisini”, bence de…

Hayatımda ilk defa 18 aydır işimle ilgili teks ve kitap okumak haricinde hiçbir şey yapmıyorum. Tiyatro ve dizi yapmıyorum. Aslında ben çalışırken bile kendimi dinlendiririm. Bundan 4 yıl önce Şinasi sahnesinde sergilenmekte olan “Suçlu Yürekler” adlı bir oyunu ve “Bizim Evin Halleri” de bitti.

Hep apartmanda oturan biriyken şimdi bahçeli evde yaşamaya başladım. 7 yıl Ankara Devlet Tiyatrosu müdürlüğü yaptım. O zaman 24 saat yetmiyordu. Aynı meslekten olanlar evde de işte de aynı insanların olmasından sıkılıyorlar. Bizim mesleklerimiz birbirini besleyen meslekler, ben Zülküf’ten, beyinle ilgilenmesinden dolayı çok faydalandım. Bu konuda çok kitap okudum. Bizim mesleğimiz tamamen gözleme dayalı bir meslek olduğu için o bana çok yardımcı oldu.

Her Hastasıyla Hasta Olur, Her Ölümle Bizim Evde Helva Kavrulur
Bekarken bizim evimizde gece saat 10’dan sonra telefon çalmazdı. Çaldığı andan itibaren kötü haber diye yüreğimiz ayağa kalkardı. Şimdi Zülküf’e gece 4’te telefon gelip hastaneye gidebiliyor. Hiç güzel bir haber ile de aranmıyor. Her hastasıyla hasta olur, her ölümle bizim evde helva kavrulur.

Bazen Birbirimizi Görmüyoruz
Gece çalışan benim, akşam 7’de Zülküf eve girer ben evden çıkarım. 7’de tiyatroda olmam gerekiyor, bazen birbirimizi görmüyoruz. Gece 12’de eve geliyorum. Biz sanatçılar gece oyun oynadıktan sonra iki oyun daha oynayabilecek kadar adrenalin salgılarız. Dolayısıyla uykuya geçemiyoruz. Evlilik zor, ama ben çok muhabbetin tez ayrılık getirdiğini düşünenlerdenim. İnsanlar çok fazla bir arada olmamalı. Birbirimizi çok eleştiren insanlarız. Kırıcı olarak değil ancak, bu eleştirilerin bizi iyiye getirmesini isteriz.

Aşkın Yanında İyi Arkadaş Olmayı Başardık!
Bir kişi aşık olduğu noktada o kişinin arkadaşlığını bir noktada kazanıp evlenirse o ilişki uzun sürer. Aşık olmadan arkadaş olup çocuk yapmak için evlenirse, çocukla birlikte aşkta doğar ve arkadaşlıkta doğar, o çocukta çok güzel bir ortamda yetişir. Biz aşık olduk ve aynı zamanda arkadaş olduk. Kavga edilmeyen evlilik sağlıklı gitmez, iki tarafında alışkanlıklarına anlayışlı olmak gerekiyor. Kendinize zaman ayırmak, ahlaklı olmak ve karşılıklı saygı çok önemli. Her okuduğumdan bir ibretlik not çıkartırım, sonra Zülküf’te okur. Sonra karşılıklı kitap üzerine konuşuruz.

Doktorluk Okuması ve Öğrenmesi Bitmeyen Bir Meslek
Zülküf, ne iş yaparsa yapsın en iyisi olmak istemiştir. Mesleki hayatında “ben ömrümün sonuna kadar destek olacağım” demiştim. Hala da aynı sözümü tutuyorum. Zülküf’ün okuması ve öğrenmesi bitmiyor. Onların adlarının önüne unvanlar yerleştiriliyor. Bizim yıllarımız var, çektiğimiz dizilerimiz ve oynadığımız oyunlarımız var” dedi.



Müzisyen ve Doktor Evliliği
Görüştüğümüz diğer doktor eşi ise müzisyen Pınar Ayhan, Prof. Dr. Sühan Ayhan ile evli. Doktor eşi olmanın zor olduğunu ancak empati yeteneğinin çok önemli olduğunu ifade eden Pınar Hanım, doktorun özellikle cerrah ise gün boyunca yaşanan sıkıntıları, zorlukları içinde hissettiğini söyledi. Pınar Hanım şunları söyledi: “Çocukları olan bir anne iseniz, çoğu zaman sorumluluklar size aittir. Ancak, eve içi rahat ve huzurlu bir baba geldiğinde ise, siz de günü mutlu bitirmenin bir parçası olmaktan gurur duyarsınız. Doktor eşi olmak, zorluklarına rağmen, çok gurur verici bir duygu. Doktor olmayan bir insan ancak doktor eşi olduğunda hayatın kıymetini anlıyor ve şükrediyor. Sağlığın değerini biliyor. Son dönemde yaşanan değişiklikler, belirsizliklere sebep olduğu için duygusal anlamda çok yorucu oluyor. Yarın ne olacağının hesabını yapmak insanın işine yoğunlaşmasını olumsuz yönde etkilerken, aile ve sosyal hayat da bu durumdan payını alıyor. Sağlık dağıtması beklenen doktorlar, ruhen sağlıksızlaşıyor ve mutsuz oluyor. Geleceğe bakmaya çalışırken, bugünde saplanıp kalıyorsunuz.



İletişime Kapatılan Erkekler Olduğunu Düşünüyorum
İletişimin çıkmaza girdiğinin hissedildiği anlarda, geriye çekilip biraz sakinleşmek ve daha sonra hayatta aslında önemli olanın aile içindeki sevgi ve huzurun olduğunu hatırlamanın büyük faydası oluyor. Kendini iletişime kapatan erkek yerine iletişime kapatılan erkekler olduğunu düşünüyorum. Olumlu ve zeka içeren iletişimin, erkekler tarafından kapatılacağına inanmıyorum.



Her An Yeniden Aşık Olmak, Beyinin Bir Yeteneği
Aşkın beslendiği taktirde hiçbir zaman biteceğine inanmıyorum. Her gün, her an yeniden aşık olmanın, beyinin bir yeteneği olduğuna inanıyorum. Kendine saygı duyan ve saygı duyulmanın gereğini yapan bir insanın eşi de aşk ve sevgi ile harmanlanmış bir ilişkiyi sonsuza kadar sürdürebilir..


Merak ve Öğrenme İsteği, İki Tarafa da Heyecan Verebilir
Meslek farkı, eğer sevgi, anlayış ve ilgi ile yaklaşılırsa, ilişkiye çok büyük zenginlik katar. Merak ve öğrenme isteği, iki tarafa da heyecan verebilecek bilgiler katabilir. Mutlu evliliğin sırrı, sıcak, huzurlu bir yuva yaratıp; günün sonunda o yuvaya koşarak gelmektir.”



Balerin ve Doktor Evliliği
Görüştüğümüz bir diğer doktor eşi ise balerin Nalan Civelek’ti. Doç. Dr. Birol Civelek ile evli olan Nalan Hanım, doktor eşi olmanın hem iyi hem de kötü yönleri olduğunu ve mezuniyetinden bugüne kadar adeta tüm zorlukları problemleri onunla birlikte yaşadığını söyledi. Nalan Hanım, “Dolayısıyla kendimi eşimin mesleğinin bir parçası olarak görüyorum. Son dönemlerde yaşanan değişikliklerden etkilenmiyorum diyen doktor eşi herhalde yoktur diye düşünüyorum. Herkeste bir şaşkınlık ve belirsizlik söz konusu. Eşim kamuda çalışıyor ama kafası çok karışık. Tabiî ki bu durum evde herkesi etkiliyor. Doktor eşi olarak hem de tıbba uzak birisi olsanız da, kendinizi konulardan uzak tutmanız mümkün değil. Bütün değişimleri gündemi sizde hissediyorsunuz.

Erkeklerin İletişime Kendilerini Kapattıklarına Katılıyorum
İletişim sorunu olduğunda eşimi kendi başına bırakmak isterim. Erkeklerin iletişime kendilerini kapattıklarına katılıyorum. Çünkü bende bu konuda eşime benziyorum. Her evlilikte sorunlar vardır, önemli olan bu sorunları büyütmemek gerekir. Kişi kendini mutlu edebiliyorsa eşini de mutlu etmemesi için bir sorun yoktur. İyi bir evlilik ortada ne kadar birleştiğindir

Mesaisi Yok Doktorluğun
Aşkın belli bir ömrü olduğunu düşünmüyorum. Evlilik sadece aşk değildir.evlilik, ev arkadaşlığı, sırdaşlık, beraber yaşlanmak istediğiniz bir insanla verilen sözlerdir. Aşk evliliklerde gider ve gelir, aşk evlilik hayatında sıralamada yerini değiştirir. Doktor eşi olmanın zorlukları yanında mutluluk getiren yanları da var, ama evet zordur. Çünkü belli bir mesaisi yok doktorluğun ve devamlı okumak zorundalar.böylece size ayıracağı vakit çok sınırlı. Farklı mesleklerde olmamız mutluluk getiriyor evliliğimize. Evde konuşulacak daha farklı konular ortaya çıkıyor, olumlu etkisi olarak şunu söyleyebilirim, bende eski bale sanatçısıyım ve bir okulum var. Doktorlar hobi olarak sanatın ve sporun bir çok dallarıyla ilgilenirler. Benim mesleğim ortak hobimiz oldu, olumsuz olarak şunu söyleyebilirim benim mesleğim insanların keyif için geldikleri bir yerken onun hastalarıyla ilişkisi her zaman keyifli sonlara ulaşmıyor” şeklinde konuştu.


Yazar ve Doktor Evliliği
Görüştüğümüz bir diğer doktor eşi ise yazar Ali Ulvi Özdemir, Prof. Dr. Yasemin Özdemir ile evli. Eşinin mesleğinin ne olursa olsun çok seveceği için, onunla mutlu bir hayat geçiriyor olmak, onun doktor oluşunu gölgede bıraktığını söyleyen Ali Bey, şunları söyledi: “Ama elbette eşimin doktor olmasının artıları yok değil. Doğal olarak hem benim hem de çocukların sağlık problemleriyle ilgilenen, bu konuda bilgili biriyle evli olmak büyük şans.

Eşimin Doktor Oluşu Sağlık Konusunda Daha Az Endişelenmemde Etkili
Geçen yaz bir sohbet sırasında o gün ilginç bir olay olduğunu ve gözüme kısa süreli bir karanlık indiğini söyledim. Sadece 3-4 dakika sürmüştü ve geçmişti. Önemsemedim. O akşam sadece konuşma konusu olarak ilginç olabileceğini düşünüp anlatmamla eşimin panikleyip diğer arkadaşlarını araması bir oldu. Meğerse çok önemli bir felç atağı geçirmişim ve önemli bir damarım yırtılmış. Oluşan pıhtı göze giden damarlardan birini tıkayınca geçici görme bozukluğu olmuş; daha önemli bir damarı da tıkayabilirmiş. Akşam hemen acile gittik ve bir hafta kadar hastanede yattım. Halen kan pıhtılaştırıcı ilaç kullanıyorum. Söylemek istediğim, eşim başka bir meslekten olsa bu olayın üzerinde durmayacaktık ve gerçekten pıhtı atma olayı tekrarladığında ani bir felç riski oluşabilecekti. Bu tipik bir olay. Eşimin doktor oluşunun çocukların ve yakın çevremin sağlık konusunda daha az endişelenmesinde etkisi çok büyük. Onun varlığı sağlık açısından bilgilenmemiz ve tedbirli olmamız açısından çok büyük bir şans. Ayrıca eşimin hastalarıyla olan ilişkisi, onlara sevecen ve sabırlı davranışı bizimle olan ilişkisine de yansıyor. Tek sorun, bir erkek olarak eşime olan ödenmeyecek borçlarıma ek olarak bu konudaki katkıları karşısında hep kendini borçlu ve hakkını ödeyemeyeceğim duygusuyla kendimi çaresiz ve mahcup hissetmemdir. Bir doktorla evli olmak diğer pek çok meslekten olan biriyle evli olmak kadar harika bir duygu.



Tam Gün Yasası ile Eşimin Harcadığı Enerji ve Emek Değişmedi Ama Ücreti Düştü Tam Gün yasası evde de huzursuzluk yarattı açıkçası. Eşimin harcadığı enerji ve emek değişmedi ama ücreti düştü. Adapte olmakta zorlandık. Haksızlığa uğramış olmak duygusu yanında eşimin hastalarından uzak kalışı da olumsuz bir psikoloji yarattı, moralleri bozdu. Devlet yönetiminde bulunanların bir kararı ile kendimizi daha güçsüz hissettik. Geleceğe olan güven duygusu zedelendi.

Sorunları Çözüm Şeklimiz Konuşmak ve Dinlemek
Eşim aydın bir insan. Doktor olmak için uzun bir eğitim gerektiği malum. Ve belki de meslekler arasında insanın kendini sürekli olarak yeni bilgilerle donatması için çaba harcaması gereken en başta gelen meslek, doktorluk. Dolayısıyla eşimin doktor oluşu, bilimsel çalışmalar yürütmesi, bilgilenme ve kendini eğitme sürecinin uzun olduğu bir meslekte oluşu, onun hissetme, sezme, kavrama ve analiz yeteneklerine hep güvenmeme yol açtı. Bu açıdan sorunları çözüm şeklimiz konuşmak ve dinlemektir. Sorun elbette her evlilikte var. Tartışmak da öyle… Ama mesleği gereği çağın ve bilimin en son gereklerini takip eden biri olarak eşimle olan problemlerimin çoğunun, problemi analiz etmekle, tabiri caizse onu atomlarına ayırıp gerçek nedenlerini birlikte ortaya koymakla büyük ölçüde ortadan kalktığını deneyimlerime dayanarak söyleyebilirim. Bence eşlerin problemlerini her ne olursa olsun konuşmaktan kaçınmaması, mutlaka empati yapmaları ve özellikle kendileri dışındaki faktörlerden kaynaklanan sorunları ayırt etmeleri gerekiyor. Eğer güven unsuru kaybolursa, sorunlar da gerçekte olduklarından daha büyük görünürler. O sizin severek, seçerek evlendiğiniz ve mutlu anları paylaştığınız kişi. Bu geçmişe saygılı olmak adına güvenmek en son ana kadar şart ve kolay elden çıkarılmamalı. Tabii en önemli şart önemli konular için özel zamanlar yaratmak ve başka hiç kimseyi soruna davet etmemek.

Evlilik Biraz da Demokrasi gibi
Evlilik biraz da demokrasi gibi. Hiçbir zaman “bitti, mükemmel demokrasiyi buldum” diyemeyeceğimiz ve hep daha iyisini aramaktan vazgeçemeyeceğimiz gibi, evlilikte de “ben buyum, başka biri olamam” dememeli. Kendimize her zaman daha iyi olmak için şans tanımalı, karşımızdakinin daha mutlu olması için yapacaklarımızın sonuna gelmediğimize, insanoğlunun sevmek adına kapasitesinin sonsuz olduğuna inanmamız gerekir.

Çaba, Yargıdan Önce Gelmeli
İletişimde ise konuşmak bakmaktan, hissetmekten ve anlamaktan, sormak ise sanmaktan çok daha işlevseldir bence. Çaba, yargıdan önce gelmeli. İnsanın kendini haklı görmesi “haklısın” demekten daha kolay. Bunu hiç diyemediğimizi fark etmek bizi rahatlatmamalı. Doğada böyle bir dağılımın eşlere denk düşmesi çok zor bir olasılık olarak değerlendirilmeli. Kendimizde hiçbir hata payı bulamadığımızı fark ettiğimizde bunu bir hata olarak değerlendirmeliyiz.

Bukowski, tüm görmüş geçirmişliğiyle “ilişkilerin ömrü iki yıldır” demişti
Çok sevdiğim ve hatta hakkında bir de kitap yazdığım, Amerikalı şair ve yazar Bukowski, tüm görmüş geçirmişliğiyle “ilişkilerin ömrü iki yıldır” demişti. Ben böyle sürelerin olduğuna da evliliğin aşkı tükettiğine de inanmıyorum. İnsan kendi biricikliğine inanıyorsa kendi ilişkisinin de keşfedilmemiş, kimse tarafından kurallaştırılmamış alanları olabileceğine inanmalı ve hep bu arayış içinde olmalı.

Unutmamalıyız ki Evlilik Kitabını ya da Müziğini Biz Yaratıyoruz
Güzel tablolar, heykeller, büyük edebiyat eserleri nasıl bakmakla, okumakla tükenmiyorsa, insan da ilişkisini yaşayarak tüketemez. İronik bir biçimde Bukowski’nin tüm kitaplarını birden fazla kere okudum. Kitapları arasında yirmiden fazla kere okuduklarım var ve inanmayabilirsiniz ama ömrümün sonuna kadar okuyacağımı biliyorum. Beethoven’in ya da Mozart’ın eserlerini bir kez dinleyip bir daha dinlememezlik etmediğimiz gibi Dostoyevski’nin Budala’sını ya da Suç ve Ceza’sını da bir kez okuyup bir daha okumamazlık etmeyiz. Her defasında aynı hayranlık ve coşkuyu hissederiz. Ama pop müzik diye ortada olan eserleri tüketip, atarız. Eşimizi de iyi dinlemeliyiz. İyi bir müzik gibi, sonsuza kadar güzelliğini koruyabilir. Unutmamalıyız ki evlilik kitabını ya da müziğini biz yaratıyoruz.”


“Yalnızlık İnsana Uygun Bir Yaşam Biçimi Değil”
Evlilik ve Aile Danışmanı uzmanı olan Psikolog İlkim Öz, her iki taraf doktor ise sorun olmadığını ancak, eşlerden birinin farklı meslek grubundan olduğunda nöbetleri ve diğer ekstra işlerin zor geldiğini dile getirdi. Öz, konuyla ilgili şunları söyledi: “İnsanı diğer canlılardan ayıran özelliğini tanımlarken “insan sosyal bir varlıktır” diyoruz. İnsanın sosyal bir varlık olması, onu sosyal ve özel ilişkilere yönlendiriyor. Yalnızlık insana uygun bir yaşam biçimi değil. İnsan kendisini yalnız hissettiğinde, beyin stres ve mutsuzluk hormonlarını salgılar. İnsanın en temel gereksinimi olan “sevme ve sevilme” içgüdüsü her zaman aktiftir. Kişi beğenilmek, onay görmek, sevilmek ve paylaşmak için ilişkiler kurar: Beynimizin duygu merkezi; böylelikle seratonin, endorfin gibi mutluluk hormonlarını salgılar ve kişi kendisini mutlu, onaylanan, seçilen ve sevilen biri yani “özel” hisseder.

“Karşı Tarafın Bizdeki Kayıtlarına göre, Beyin Bu İlişkiyi Onaylar ve İhtiyaç Duyar”
İlişki ve evliliklerde aşkı yaşayabilen kişiler, hiç kuşkusuz bu aşkı korumak adına çaba sarf etmeliler. Zaten de bunu seçerler. Beynimiz karşı tarafın davranışlarını “hoş” ve “nahoş” olarak kategorize eder. Karşı tarafın bizdeki kayıtlarının çoğunluğu “hoş” ise, beyin bu ilişkiyi onaylar ve ihtiyaç duyar.

“Erkeklerin, Kadınlara Oranla İletişime Daha Kapalı Olduğu Bir Gerçek”
Erkeklerin, kadınlara oranla iletişime daha kapalı olduğu bir gerçek. Aslına bakarsanız erkekler ilişkide ya da evlilikte “sorun” duymak istemiyorlar. Kadın ise sorunları tespit ediyor ve çözümü için konuşmak istiyor. Erkek konuşmak istemiyor. Erkek konuşmak istemedikçe, kadın konuyu daha çok gündeme getiriyor yani “dırdırcı kadın” oluyor erkeğin gözünde.

“Aşk, İnsanda Uyku ve Yeme Bozuklukları Yapar”
Aşk insanı son derece değiştiren bir duygudur. Korkak biri aşık olunca en cesur insana dönüşür. İş kolik biri aşık olunca işi gücü bırakır ve aşkıyla baş başa zaman geçirir. Aşk, insanda uyku ve yeme bozuklukları yapar. Geceleri göze uyku girmemesi, bir lokmanın boğazdan geçmemesi gibi. En gerçekçi insan bile, aşık olduğunda bolca hayaller kurara. Aşk yaratıcı düşünceyi aktifleştirir. Aşk “hiper” bir duygudur ama aynı zamanda en katı insanı bile, melankolik bir romantiğe çevirebilir.

“Ne Kadar Özen Olursa Aşk O Kadar Uzun Süre Yaşar”
Aşkın belli bir ömrü olduğu düşüncesine katılmıyorum. Aşkın ömrünü, aşkı yaşayan çiftler belirliyor bence. Ne kadar özen olursa aşk o kadar uzun süre yaşar. Ayrıca aşkta “cinsel aşk” ve “tutku” çok önemlidir. Uzun yıllar birbirlerine tutkun ve cinsel aşklarını kaybetmeyen pek çok çift biliyorum. Ancak aşk bittiği zaman evliliklerde ciddi depremler oluyor. Evlilik terapilerine katılan pek çok danışanım bu sorunla boğuşuyor. “Artık onu sadece insan olarak seviyorum.” Bu da kişileri yeni aşklara açık kılıyor ve ihanetler devreye girebiliyor.

Bazı İnsanların Beyinleri Olumlu Kişiye Değil de Olumsuza ve Mutsuzluğa Odaklı
Bazen beyinde karşı tarafla ilgili “hoş” ve “mutluluk veren” kayıtları çok az oluyor. Bazı ilişkilere bakıyorsunuz, her iki tarafta son derece mutsuz, ilişki kavgalar ve birbirini aşağılamalar üzerine kurulu. Buradan da görüyorsunuz ki, bazı insanların beyinleri olumlu kişiye değil de olumsuza ve mutsuzluğa odaklı. Beyin, olumsuzluktan ve kavgadan besleniyor. Bazı beyinlerin sinyalleri böyledir. Hani deriz ya; “bu çift kavgayla besleniyor” diye, bu doğrudur. Eğer, karşı tarafı objektif analiz edebilirsek, içinde bulunduğu ruh halini anlarız ama psikolojik sorunları olduğunu ancak onunla aynı evde yaşamaya başlayınca fark edebiliriz.”

10 Kasım 2011 Perşembe

“İLAÇ VE TIBBİ CİHAZDA YÜZDE 98 DIŞARI BAĞIMLIYIZ”


2. Uluslararası Avrasya Hematoloji Kongresi -Kongreye 18 ülkeden 100'ün üzerinde yabancı bilim insanı katıldı. YÖK Başkanı Özcan, hizmette çok iyi işler yapılırken, araç gereçlerin, buna ilaçları, aşıları, serumları, MR'ları her şeyi dahil edebilirsiniz, yüzde 98 dışarı bağımlıyız” dedi.

Antalya'daki 2. Uluslararası Avrasya Hematoloji Kongresi'nde yurt içi ve yurt dışından çok sayıda hematolog bir araya geldi. Antalya Mardan Palace Otel'de yapılan kongreye, 18 ülkeden 100'ün üzerinde yabancı bilim insanı katıldı. Estonya, Litvanya, Azerbaycan, Gürcistan, Özbekistan, Kazakistan, Bosna-Hersek, Tacikistan ve Kırgızistan gibi ülkelerden gelen bilim insanları, kongrede kemik iliği nakli, lösemi, lenfoma ve kök hücre gibi hematoloji alanında öne çıkan başlıkların yanı sıra yeni tanı ve tedavi yöntemleri ele aldı. Öte yandan, kongrede yan dal asistan eğitimi ve 100 üzerinde aile hekimine de hematoloji kursu verildi. Hematoloji hemşireliği eğitiminin de verildiği kongrede, yurt dışından gelen katılımcılara hematoloji eğitimi verildi.
Kongre Başkanı Prof. Dr. Süleyman Dinçer, bilimsel çalışmaların yer aldığı kongreden çok başarılı sonuçlar elde edeceklerini belirtti. Tüm katılımcılara teşekkür eden Dinçer, kongrenin Türk ve dünya bilimine katkı sağlayacağını söyledi.

“Türkiye, İlaç ve Tıbbi Cihazda Dışa Bağımlı”
Kongrenin açılışına katılan YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan, kendisinin bir tıp kongresinde bulunmasının yadırganmaması gerektiğini bunun haklı gerekçelere dayandığını ifade ederek, “Sağlık alanında hizmette çok iyi işler yapılırken, araç gereçlerin, buna ilaçları, aşıları, serumları, MR'ları her şeyi dahil edebilirsiniz, yüzde 98 dışarı bağımlıyız. Bu gerçekten, üzücü bir şey. Bunu derhal değiştirmemiz lazım” dedi.
Özcan, son zamanlarda YÖK ile Sağlık Bakanlığı arasındaki ilişkinin gündeme geldiğini anımsatarak, bu nedenle tamamen işin ortasında olduklarını bildirdi. Yüksek öğretimle ilgili bazı noktalara dikkat çekmek istediğini, dünyada yüksek öğretimin değişim gösterdiğini, Türkiye'de de yüksek öğretimi değişime zorladığını ifade eden Özcan, “Vizyon ve misyonumuzun da değişikliğe uğramasını gerektiren bazı makro rüzgarlar dediğimiz konular var” diye konuştu. Özcan, son zamanlarda dünyadaki bütün yüksek öğretim sistemlerinin ''belli güçlerin, belli rüzgarların etkisi altında'' olduğunu belirterek, şunları söyledi: “Bunlardan en önemlisi, son yıllarda yüksek öğretime olan taleptir. Dünyanın her ülkesinde yüksek öğretime korkunç bir talep var. Bu klasik anlamın dışında tezahür ediyor. İnsanlar, ikinci üniversite diplomalarını almak istiyorlar, insanlar kendilerini eksik gördükleri konularda üniversite eğitimi almayı talep ediyorlar. Ayrıca, lisans tamamlama eğitimine başlamak istiyorlar. Farklı şekillerde de olsa tüm bu taleplerin muhatabı üniversiteler oluyor. Her seferinde bize geliyorlar. Türkiye de bunun istisnası değil. Ülkemizde de bu tür talepler gerçekten arttı. Özellikle ülkemizde iki yıllık okullardan mezun olan 600 binin üzerinde insanımız var. Hemşirelikten başlayarak bu 2-3 yıllık okulları 4 yıllığa tamamlamaya başladık. Birkaç üniversitemiz şimdi bu faaliyet içerisindeler. Bu tür faaliyetler ve taleplerin giderek artacağını düşünüyoruz. Üniversitelerimizin de bu tür talepleri karşılamak için hazır olduğunu biliyoruz. Bu da bizi gerçekten sevindiriyor.”

“Times Dergisinde Geçen Yıl 112. Ve 183. Sırada Olan İki Üniversitemiz, Maalesef Bu Yıl 200'lü Sıraların Arkasına Düştü”
Üniversitelerde üretilen makale sayısının önemli olduğunu vurgulayan Özcan şunları kaydetti: “Dünyanın neresinde ne oluyorsa takip edilmesi gerekir. Biz de gelişmeleri günü gününe takip etmeye çalışıyoruz. Maalesef, ülkemizdeki üniversiteler çok uzun zaman dünyadaki bu rekabetten uzak kaldılar, çünkü sistem kapalıydı. Sistemin böyle bir talebi de yoktu. Ama şimdi hem bilgi birikimimiz bakımında davetlere katılabilecek durumdayız hem de kendimizin ne olduğunu görmek gibi bir dileğimiz var. Açalım kapılarımızı bakalım, kaç öğretim üyesi, kaç öğrenci bizi tercih ediyor. Makaleler de ne kadar iyi durumdayız. Bunların kaçı önemli dergilerde yayımlanıyor, görmeliyiz. Times Dergisinde geçen yıl 112. ve 183. sırada olan iki üniversitemiz, maalesef bu yıl 200'lü sıraların arkasına düştü. Bu, Türk eğitim sistemine karşı yapılan bir oyundur. Gerçekten, hiçbir neden yokken sıraları oynatmak çok akıllıca bir iş değil. Olsun, bu bizi yıldıramayacak. Biz, tekrar hak ettiğimiz üstteki sıralara tırmanmaya devam edeceğiz.''

Türkiye, Yayın Sayısında İyi, Patentte Kötü
Özcan, yayınlarda gerçekten çok iyi durumda olunduğunu belirterek, “Son 30 yılın istatistiklerine bakıldığında Türkiye, indeksli dergilerdeki yayın hızında dünyada 3. sırada. Bizim önümüzde Çin ve İran var. Yayınlarımız çok iyi, fevkalade tatminkar bilgi birikimi var, ama patente geçişte herhalde dünyanın en kötü ülkelerinden birisiyiz.2008'de İsrail'de indeksli dergilerde basılan makale sayısı 9 bindi. Türkiye'nin de 18 bindi. Tam iki katıydı. Ama ABD patent müracaatlarına bakıldığında onların sayısı 556, bizim sayımız ise 85'dir” dedi.



Kongre Avrupa Ve Asya Hematologlarına Uygun
Kongrenin açılışında Özbekistan'dan katılan Prof. Dr. Saidcelal Bakramoc, toplantının bilimsel olarak Avrupa ve Asya hematologlarına uygun olarak hazırlandığını ifade etti. Özbekistan'da özellikle TİKA gibi kurumların ve Prof. Dr. Dinçer gibi bilim insanlarının desteği ile kemik iliği nakline başlandığını belirten Bakramoc, bundan dolayı Türkiye'ye teşekkür borçlu olduklarını anlattı.
Rusya'dan Yuri Chervonobab ise Türkiye'de hematoloji alanında yapılan çalışmaların dünyaya örnek bir nitelik taşıdığını ifade ederek, kongrenin iki ülke arasındaki dostluk ve bilim çalışmalarını geliştireceğini belirtti.
Kırgızistan'dan Abdülhalim Raimzhanov da Orta Asya'da ilk kez kemik iliği naklini gerçekleştiren ülke olduklarını bildirdi.

9 Kasım 2011 Çarşamba

RUH VE SİNİR HASTALIKLARI HASTANELERİ KAPANACAK



Sağlık Bakanı Recep Akdağ, Rixos Grand Ankara Oteli'nde gerçekleştirilen “Toplum Temelli Ulusal Ruh Sağlığı Eylem Planı”nın açıklandığı basın toplantısına katıldı. Toplum Temelli Ruh Sağlığı Merkezleri açıldığını belirten Bakan Akdağ, “Akıl Hastaneleri tarih oluyor.” dedi. Akdağ, sağlık alanında yetişmiş eleman sıkıntısının burada da ön plana çıktığını belirterek, şunları söyledi: “AB ülkeleri ile Türkiye’deki uzman sayısı karşılaştırıldığında, hepsinde son derece alt sıralardayız. Bunun sebebi, Türkiye’de doktor sayısının toplamda az olmasıdır.”

Sağlık Bakanlığı, ruh sağlığı tedavi hizmetlerinde devrim niteliğinde yenilikler için harekete geçti. Bakan Recep Akdağ tarafından açıklanan 'Toplum Temelli Ulusal Ruh Sağlığı Eylem Planı'yla ağır seviyedeki ruh hastaları artık aylarca hastanelerde tutulmayacak. Bu hastaların takip ve tedavileri, kısa süreli yatışların ardından ruh sağlığı merkezlerinde yapılacak.
Bakan Akdağ, hayata geçirecekleri eylem planıyla, hastanın evine en yakın yerde hizmet alabilmesinin hedeflendiğini söyledi. Akdağ, “Eğer, kısa süreli bir yatış gerekiyorsa, o ildeki bir psikiyatri kliniğinde, yataklı bir kurumda kısa süreli yatışı sağlanacak. Bundan sonra “Toplum Temelli Ruh Sağlığı Merkezleri” diye isimlendirilen bir merkezde takip edilecek." diye konuştu.

"Her İlimize Psikiyatri Uzmanı Atamış Durumdayız"
2002 yılından sonra sağlık alanında önemli bir dönüşüm yaşandığını söyleyen Akdağ, ruh sağlığı alanında da mevcut hastanelerin fiziksel şartlarının olabildiğince düzeltilmesi ile başlandığını söyledi. Türkiye'deki yapılandırma hakkında bilgi veren Akdağ, sözlerini şöyle sürdürdü: “Ülkemizde 8 ruh sağlığı hastanesi inşa edilmişti. Bölgesel hizmet veren hastanelerdi bunlar. Bir anlamda Siirt'teki, Bitlis'teki hasta Elazığ ya da Adana'ya, bazen İstanbul'a gitmek zorunda kalıyordu. Şu anda her ilimize psikiyatri uzmanı atamış durumdayız. Psikiyatri bozukluğu olan kişiler, bazı özel durumlar haricinde bir ilden bile gitmiyorlar. Çocuklarımız için bunu henüz sağlayabilmiş değiliz. Bunun için de üzülüyoruz. Çünkü, çocuk psikiyatrisi uzman sayımız henüz yetersiz. Bu alanda da eğitim kontenjanlarını artırdık. Çok yakın bir zamanda bu uzman arkadaşlarımız da her ilde görev yapacak. “

Toplum Temelli Ruh Sağlığı Merkezleri Açılıyor
Bakan Akdağ, Ulusal Ruh Sağlığı Eylem Planı'nı hakkında şunları söyledi: “Hizmetlerin odağında hastanın ve ailesinin ihtiyaçları var. Bunun altını çizmek isterim. Örneğin, ağır ruhsal sorunu olan bir vatandaşımıza nasıl hizmet vereceğiz? Bu hizmet, modelinde, hedefimiz hastanın evine en yakın yerde hizmet alabilmesidir. Eğer, kısa süreli bir yatış gerekiyorsa, o ildeki bir psikiyatri kliniğinde, yataklı bir kurumda kısa süreli yatışı sağlanacak. Bundan sonra, Toplum Temelli Ruh Sağlığı Merkezlerinde takip edilecek. Saldırganlık gibi ağır durumlar gösterebilen akıl sağılı problemi yaşayan kişi hastaneye müracaat edecek, hastanede kişinin acil tedavisi yapılacak, yatış gerekliliği halinde yatışı yapılacak. Hastanın yatış durumu gerektirecek sorunu ortadan kalkması halinde hasta Toplum Temelli Ruh Sağlığı Merkezleri gözetimine girecek.”

29 Ruh Sağlığı Merkezi Var
Yaklaşık her 200-300 bin nüfus için bir Toplum Temelli Ruh Sağlığı Merkezi'nin oluşturulacağını anlatan Akdağ, bu merkezlerin her ilde açılmaya başlandığını dile getirerek, şunları kaydetti: "İlgili merkezlerin şu anda sayısı 29. Bu sayıyı artıracağız. İlk etapta, 236 Toplum Temelli Ruh Sağılı Merkezi düşünüyoruz. Bu merkezlerde, psikiyatri uzmanı, sosyolog, sosyal çalışmacı, uzman hemşirelerin çalıştığı alanlar olacak. Merkezlerde, hastaların rehabilitasyonlarına katkı sağlamak için uğraş terapistleri olacak. Mevcut merkezlerde bunlar şu anda var. Hatta buna rağmen hastamız, bu merkeze günübirlik olarak gidip evine dönemiyorsa, hastanın gelmeme durumu varsa, hizmete ulaşamıyorsa hizmeti hastanın ayağına götürerek, evinde mobil hizmet ekibiyle de acil tedavisi yapılacak. Yani, bu toplum temelli, hasta odaklı, kapsamlı ve entegre bir hizmet modeli olacak. Bu hizmet modeli, süreç içerisinde aile hekimlerimizle de irtibatlandırılacak."

"Akıl Hastaneleri Tarih Oluyor"
Bir gazetecinin "Akıl hastaneleri kapanıyor mu?" sorusu üzerine Akdağ, "Hastaların, evlerinden uzak hastanelerde aylarca yattığı akıl hastaneleri tarih oluyor" dedi. Akdağ, şöyle devam etti: "Bunun en önemli sebebi de şu; en mükemmel akıl hastanesinde de yatsanız, oradaki personeli en mükemmel şekilde de geliştirseniz, bu uzun süreli yatışların olduğu hastanelerde bir müddet sonra personelin davranış biçimi değişiyor. Hastaya karşı davranış biçimi farklılaşıyor. Dolayısıyla böyle farklı hastaneler yapmıyoruz, bunları süreç içinde ortadan kaldıracağız."
Programın hazırlanmasında katkı sağlayan Prof. Dr. Medaim Yanık da aynı soruya "Dünyada bu konudaki eski model, hastaların büyük hastanelerde kalmasına, ikinci model hastanelerin tamamen kapatıldığı toplum temelli modelin yüzde yüz uyguladığı ve üçüncü olarak da denge modeliydi. Eylem Planı'nda denge modeli benimsenmiştir. Büyük akıl hastanelerin küçültülmesi ve büyük hastanelerin inşa edilmemesi, devlet hastanelerinin bünyesinde psikiyatri kliniklerinin oluşturulması ve Toplum Ruh Sağlığı Merkezleri'nin oluşturulması mantığına dayanıyor" dedi.

Şiddet Gören Kadın ve Çocuklara Merkez
Eylem Planı'nda aktivitelerin kısa, orta ve uzun vadeli olarak planlandığını belirten Akdağ, kısa vadede, Toplum Temelli Ruh Sağlığı Merkezlerini açtıklarını dile getirdi. Akdağ, ayrıca, şiddet gören kadın ve çocukların da hizmet alabilecekleri merkezleri açacaklarını söyledi. Akdağ, herhangi bir şekilde gerek fiziksel gerek ruhsal gerekse cinsel şiddete maruz kalmış kadın ve çocukların korunması için açılacak bu merkezlerin çok özel olduğuna işaret etti. Bunların ilkinin Ankara'da “Çocuk Koruma Merkezi” olarak açtıklarını, ikincisinin yine Ankara'da “Kadın Koruma Merkezi” olarak açacaklarını anlatan Akdağ, ''Bu merkezler gerçekten son derece örnektir. Özellikle çocuklar için açtığımız merkez, şu anda mükemmel hizmet veriyor'' dedi.

“Ruh Sağlığı Alanına Ayrılan Yatak Kapasitesi Artacak”
Akdağ, Ankara'daki bu modelleri tüm ülkeye süreç içinde yaygınlaştıracaklarını ifade etti. Ayrıca, çocukların da ruh sağlığını geliştirmeye yönelik programları da yine aile hekimleri ile birlikte hayata geçirdiklerini dile getiren Akdağ, bu arada yeni hastaneler inşa edeceklerini, bu hastanelerde ruh sağlığı alanına ayrılan yatak kapasitesini artıracaklarını söyledi.

“Adli Psikiyatri İçin Özel Hastaneler Yapıyoruz”
“Adli psikiyatri için özel hastaneler yapıyoruz” diyen Akdağ, şöyle devam etti: “Biliyorsunuz, suç işlemiş bazı kişilerin hapishanede değil, adli psikiyatri kliniklerinde yatırılması gerekiyor. Bunun için, bu hastalara ait özel hastaneler yapıyoruz. Burada bir mesele var. Biraz, Sağlık Bakanlığının alanının azıcık dışına çıkan bir mesele. Bunu da Aile ve Sosyal Politikalar Bakanımız Fatma Şahin'le görüştük. Bu hastaların bir kısmının, evinde konaklayabileceği yakınları yok. Türkiye'de aile yapısı kuvvetli olduğu için, böylesine açıkta kalmış hasta sayısı az ama, yine de bunları da Toplum Temelli Ruh Sağlığı Merkezleri'nde takip ederken, mutlaka çocuklara yaptığımız “Sevgi Evleri” gibi özel evler inşa ederek, buralarda barındırmak durumundayız. Değerli Bakanımız Fatma Şahin'i de bu konunun takipçisi olarak düşünüyoruz. Kendileriyle de bu hususta görüştük, çok da makul çerçevede belli bir aşama kaydedeceğimizi görüyorum” dedi.

YÖK Yönetimiyle Sağlık İnsan Gücü Sayısının Artırılması Kontenjanlar Artırılmaya Başlandı
Sağlık alanında yetişmiş eleman sıkıntısının burada da ön plana çıktığını belirten Akdağ, şunları kaydetti: “Hükümetlerimizin ilk 7 senesinde bu hususta YÖK yönetimiyle hiç mesafe katedemediğimizi hatırlatmak isterim. Ama son yıllarda YÖK yönetimi de bu meselenin önemini anlamış durumda, yaptığımız görüşmeler ve sağlık insan gücü sayısının artırılması için fakültelerimizde kontenjanlar artırılmaya başlandı. Bunun, bir zaman gerektirdiğini hepimiz biliyoruz. Sadece psikiyatri alanında yetişmiş insan eksiğimiz yok. AB ülkeleri ile Türkiye'deki uzman sayısı karşılaştırıldığında, hepsinde son derece alt sıralardayız. Bunun sebebi, Türkiye'de doktor sayısının toplamda az olmasıdır. Maalesef, üzülerek ifade ediyorum, hala Türkiye'deki meslek örgütü doktor sayısının yeterli olduğunu iddia etmektedir. Onlar, 'sayının yeterli, dağılımın yetersiz olduğunu' söylüyorlar. Oysa şu anda Türkiye'de pratisyen hekim dağılımı son derece dengelidir. Buna rağmen, sıkıntı çekiyoruz. Uzman dağılımında kısmi dengesizlikler var, ama bunu da büyük ölçüde önledik.”
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...