17 Mart 2017 Cuma

MUTFAĞINIZ GÜZELLİK SALONUNUZ DEĞİL

Sosyal medyada ve televizyonda sürekli mutfağınızdaki ürünleri kullanarak doğal tedavi yöntemleri öneriyorlar. Bu ürünlerle farklı karışımlar yapıp detoks ile toksinleri vücudunuzdan attığınızı iddia eden sözde uzmanlara da rastlıyoruz. Bu bitkisel karışımlara ve kulaktan dolma söylemlere karşı kendinizi korumanız gerekiyor. 

Önerilen bu karışımları yapanların başına neler geliyor? 

Mesela, geçtiğimiz günlerde Zeynep ile konuşuyorduk. Üniversite mezunu ve üç dil bilen annesinin yaşadıklarını anlattı.

Yüzü dışında tüm vücudu sedef döküntüleri olan annesi, internette zerdeçalın cilt lekelerini açtığını okuyor. Cildinin beyazlayacağını ve lekelerin gideceğini düşünerek, tarif edilen karşımı hazırlayıp yüzüne sürüyor. Yüzünde bir süre beklettikten sonra cildini temizlediğinde, kızarıklıklar oluşuyor. Bunun önce normal olduğunu düşünüyor ancak sonra bu kızarıklıklar, yaraya dönüşüyor.

İnternetten görüp, “mutfağınızdaki ürünleri şöyle yapın” diye verilen önerileri uyguladığı için şu an cildini düzeltebilmek için çok ağır tedavi görüyor. 

Keşke sağlık okuryazarlığı bilinci olsaydı da bunu denemeseydi. 
Sosyal medyada sağlıkla ilgili önerilen her türlü içeriği, mutlaka biraz düşünerek mantık süzgecinden geçirmek gerekiyor. 

Bir kişinin uzman olması için öncelikle, “konuştuğu konu hakkında diploması var mı?” sorusunun yanıtlanması gerekiyor. 

Uzmanın diplomasından sonra konuştuğu alandaki çalışmaları da incelenmeli. 
Sağlık okuryazarlığı konusunda toplumsal olarak farkındalık oluşturmak için “gerçekuzman” etiketi ile paylaşımlara başladık. Alanında uzmanlar bu konuya destek veriyor. 

Sosyal medyada “gerçekuzman” etiketi ile sizler de bu kampanyaya paylaşarak destek verebilirsiniz. Böylece bu bilgilerin daha çok kişiye ulaşmasına yardımcı olabilirsiniz. Ne kadar çok kişiye ulaşırsak o kadar çok kişide sağlık okuryazarlığı bilinci oluştururuz. 

16 Mart 2017 Perşembe

KURALLARI BAŞTAN YAZAN KADIN TENİSÇİ

Türk tenis tarihinde Grand Slam turnuvalarında şampiyon olan ilk Türk sporcu unvanına sahip İpek Soylu,  teniste kuralları baştan yazmayı hedefliyor.

Tenisin en prestijli turnuvalarından biri sayılan Wimbledon Tenis Turnuvası'nda teklerde Grand Slam ana tabloda oynayan ilk Türk kadın tenisçi olma başarısını gösterdi. WTA Alya Malaysian Open turnuvasındaki başarılı çıkışıyla çiftler klasmanında kendi kişisel rekorunu kırarak 70. sıraya yükseldi.

“Bence başarının anahtarı, özgüvenini kaybetmemek ve daima ne kadar güçlü bir kadın olduğunu hatırlamak ve bu yolda seni destekleyenlerle birlikte yürümek” diyen Türk milli tenisçi İpek Soylu ile ilham veren öyküsünü konuştuk.

Hayatınızdan kısaca bahseder misiniz?
1996 yılında Adana’da doğdum. Küçük yaşlarda baleye başladım. Bale, her küçük kız çocuğu gibi benim için de bir rüya gibiydi. Rengarenk tüller ve tüylü pisiler…  

Üç  yıl boyunca baleye devam ettim. Sonrasında, ailemde de sürekli tenis oynandığı için çocukluğum kulüplerde geçmişti. Onlar da bu spora ilgimin olduğunu fark edip beni desteklediler ve bu destek sayesinde tenise sadece ilgimin değil yeteneğimin de olduğunu fark edilince bu işe ailecek emek vermeye karar verdik.
  
Tenis oynamaya 6 yaşında Adana Tenis Dağcılık Kulübü’nde başladım. On yaşında iken katıldığım Romanya turnuvası geleceğimin şekillenmesinde büyük rol oynadı; Türkiye tenisinde kuralları baştan yazmayı hedeflediğim yolda benim için önemi çok büyük. Özellikle bale ile geçirdiğim 3 yıl, vücudumun şekillenmesinde, duruşunda ve dolayısıyla da sağladığı esneklikle teniste avantajlı olmamı sağladı.

Nasıl fark yaratırsınız?
Spor branşlarında, özellikle tenis gibi yoğun bireysel çaba ve güç isteyen dallarda, kadınların hassas olduklarına ilişkin önyargılar mevcut. Tenis de böyle önyargıları kırmak için harika bir spor. Güçlü bir kadın olarak kendi branşımdaki duruşum, çalışmalarım ve hedeflerim, bunların her biri benim fark yarattığım noktalar. 

Her sporcu birbirinden farklıdır; farklı motivasyonlara, çalışma sistemlerine, ekip yapılarına sahiptir. Bu noktada bizleri birbirinden ayıran da hedeflerimiz ve bu hedeflere ulaşmak için seçtiğimiz yöntemlerdir.


Kendinize hedef koydunuz mu?
2017’de benim için Grand Slam’ler her zamanki gibi çok önemli olacak. Teklerde ilk 100’e girebilmek hedefime ulaşmak için çok çalışacağım. Mental ve fiziksel olarak gelişmek için sıkı çalışmaya devam ediyorum. Ana hedefim dünyadaki en iyi tenisçiler arasında olmak ve ülkeme Grand Slam şampiyonluğu getirebilmek.  Benim için önemli olan hedefin olması ve o hedefe gidecek ulaşma yolunda çok çalışmak. Aynı zamanda doğru insanlarla, ekiple çalışmak. Bu yolda ekibimin desteği ve onlardan aldığım güçle çalışmaya devam ediyorum. 

Hayatınızı nasıl dengede tutuyorsunuz?
Genel olarak yaşıtlarımdan farklı bir hayatım olduğunu söyleyebilirim. Erken yaşlarda sorumluluk almaya ve belli bir disiplin içinde yaşamaya başladım. Bunun için asla pişman değilim çünkü kazandığım her bir başarıda sorumluluk bilincinin ve disiplinin ne kadar önemli olduğunu bir kere daha hatırlıyorum. 

Sorumluluk ve disiplin reflekslerimin çok erken yaşlarda gelişmesi, hayatımdaki dengeleri mümkün olduğu kadar sabit tutma alışkanlığını da kazandırdı ancak elbette bazı zorlandığım durumlar karşısında profesyonel mentör desteğine başvuruyorum. 


Sizin için rekabet nedir? Rakiplerinizle nasıl mücadele edersiniz?
Teniste başarılar geldikçe yatırım ve destekler de artıyor. Çok oyuncu oldukça rekabet de artıyor. Birbirimizi yukarı itiyoruz, destek oluyoruz.  Bu yüzden rekabet olması oyuncunun kişisel gelişimi açısından da çok önemli. Kadın tenisinde iyi bir rekabet var. 

Rekabet her zaman iyidir, başarıyı artırır. Alttan gelen çok iyi sporcular var. Neden dünya bir numarası bizden çıkmasın. Bence olmayacak bir şey yok, yalnızca çok çalışmak gerekiyor. Hem azimli hem de mental açıdan da çok güçlü olmak lazım.

Sağlığınıza nasıl dikkat ediyorsunuz?
Olabildiğince güçlü ve sağlıklı kalmaya çalışıyorum. Tenis hem mental hem de fiziksel olarak çok üst seviye bir spor. Kendinizi çok sağlıklı ve güçlü tutmanız gerekiyor. Çünkü maçlar uzun sürüyor ve çok fazla emek var. 

Tenis benim işim ve işimi severek yapıyorum. Antrenman ve maçlar için harcadığım enerjiyi, doğru kalorilerle vücuduma geri yüklemek zorundayım. İşte bu yüzden istediğim zaman istediğim yemeği yeme gibi bir lüksüm yok. Tabi ki tüm bunların yanında en önemli şey de uyku. Uyku düzenimi olabildiğince bozmadan ve sağlıklı beslenerek kendime dikkat etmeye çalışıyorum.

Kaybetmek kolay gibi anlatılsa da zorlu bir süreçtir. Siz her yenilgiden sonra nasıl kazandınız? Bundan nasıl dersler çıkarttınız?
Aslında mağlubiyetlerimden sonra buna ilk başlarda çok yoğunlaşıyordum. Bunu yapmamam gerektiğini zamanla öğrendim. 

Ne zaman maç kaybetmenin bana çok şey kattığını gördüm, işte o zaman kaybetmekten korkmamaya başladım. Elbette üzülüyorum ve bazı maçları kaybetmeyi kabullenmek zor oluyor fakat, “ tenisin en güzel yanı her zaman bir sonraki hafta” diye bir şansınızın olması. Her hafta turnuva var ve size her hafta yeni bir şans doğuyor... 

Öğrenmeniz gerekenleri alıp yolunuza devam edebilmelisiniz. En önemlisi de özgüveninizi ve kuralları baştan yazmaya olan inancınızı asla kaybetmemelisiniz. Tüm spor dallarındaki, hatta tüm dünyadaki kadınlar için bence başarının anahtarı özgüvenini kaybetmemek ve daima ne kadar güçlü bir kadın olduğunu hatırlamak ve bu yolda seni destekleyenlerle birlikte yürümek. 


Kaybettiğinizde üstesinden gelmek zorunda olduğunuz en yoğun duygu hangisiydi?
Bazen kendime maçlarda sadece puana odaklanmam gerektiğini hatırlatmayı unutuyorum galiba ve kaybettiğim bir puana kafam takılabiliyor. Bu yüzden alabileceğim maçları bile kaybettiğim oldu. 

İşte o zamanlar bu duyguyla baş etmek çok zor oldu. Kazanabileceğiniz bir maçı kaybetmek gerçekten dengelerinizi bozabiliyor. Ama yine de, kaybettiğimde dahi kuralları baştan yazacak enerjiyi kendimde bulmak ve güçlenmek için çok çalışıyorum. 

13 Mart 2017 Pazartesi

TÜRKİYE’NİN BU ALANDA İLK İZSİZ AMELİYATI

Ege Üniversitesi’nde Türkiye’nin ilk ağız içi – dudak altı tiroid ameliyatı gerçekleştirildi. Böylelikle, hastanın herhangi bir yerinden görülebilen bir ameliyat izi olmadan tiroid bezi sorunsuz alınmış oldu. 

Günümüzde Tayland, Çin ve Güney Kore başta olmak üzere Amerika Birleşik Devletleri, Singapur, İtalya ve Meksika’da uygulanan bu yöntem artık Türkiye’de de uygulanıyor. Hasta, boyunda iz olmaksızın gerçekleştirilen ameliyatının ertesi günü taburcu olup, normal hayatına geri dönüyor.

Tiroid ameliyatlarının boyunda bir kesiden gerçekleştirildiğini söyleyen Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı Endokrin Cerrahisi Biriminden Doç.  Dr. Özer Makay, “Ancak teknolojinin ilerlemesiyle, yıllardır boyunda iz olmaksızın tiroid ameliyatları ile ilgili gelişmeler mevcut. Bu gelişmeler, ilk meyvelerini Japonya, Güney Kore, Çin ve Tayland gibi Uzakdoğu ülkelerinde verdi. Koltukaltından küçük kesiler eşliğinde gerçekleştirilen ameliyatlarla başlayan bu süreç günümüze kadar ağız içerisinden, dudağın altından küçük kesilerle yapılan endoskopik ameliyatlarla devam etti. Bu özellikli girişimde; dudağın hemen altından girilerek özel aletlerle boyuna olan kısa mesafeye tünel oluşturulmakta ve kamera eşliğinde klasik kapalı cerrahi aletler eşliğinde sorunlu tiroid bezi alınıyor” dedi. 

Ege Üniversitesi’nde yıllardır endokrin cerrahisinde inovasyon için çalışan Doç. Dr. Özer Makay, şu bilgileri verdi: “Bundan yaklaşık on yıl önce böbreküstü bezinin ameliyatlarını kapalı yöntemle uygulamaya başladık. Ardından tiroid ve paratiroid ameliyatlarında video-endoskopik ameliyatlarına başladık. Robotik cerrahiyi böbreküstü ve paratiroid bezi hastalıkları ile buluşturduk. Gerekli bilimsel alt yapıyı oluşturduktan sonra, izsiz ağız içi endoskopik tiroid ameliyatını, ilk olarak Paris’te bir kadavrada gerçekleştirdik. Ardından bilimsel toplantılarda konuyu enine boyuna ele aldık ve tartıştık. Geçtiğimiz yıl itibarıyla ameliyatın etkinliği ile ilgili bilimsel verilerin iyice artması ile gözlemci olarak tekniğin en sık uygulandığı Tayland’daki kliniği ziyaret ettik ve yöntemin yararlılığına inancımız tam olarak ülkemize geri döndük. Günümüzde, uygun hastalarımızda, gizli yerlerden  yani koltukaltı ve ağız içi-dudak altı erişimli tiroid ameliyatlarını rutin olarak uyguluyoruz.”



10 Mart 2017 Cuma

SOSYAL MEDYA YALNIZLAŞTIRIYOR

Gelişen teknolojiyle birlikte sosyal medyayı en çok kullanan ülkeler arasında yerimizi hızla aldık. Sosyal medyayı kullanmanın gerekli olduğunu savunuyorum ancak dengeli bir şekilde. Bunu hem kendimizi geliştirmek hem iletişim kurmak hem de bilgi edinmek için kullanmalıyız.  

Son dönemlerde sıkça duyduğumuz FOMO ( Fear of missing out ) ve Nomofobi’ye yakalanmamalıyız. FOMO, dijital dünyada gelişmeleri kaçırma korkusu olarak tanımlanırken aslında buna bir çeşit “sanal uyuşturucu” diyebiliriz. Çünkü, bir yerlerde mutluluk ve heyecan verici olayları merak edip, endişeyle internete sürüklenme hali. 

Nomofobi ise, bağımlılık derecesinde telefon kullanma durumu. Yani dijital denizlerde gezip,  yeni bir şeyler görmek, kimin ne yaptığını takip etmek için modern bir sanal hayata geçiş. Mesela, bir uygulama birden bire yayılıyor ve herkes fotoğrafının şeklini ona göre değiştiriyor.  

Bu alemde herkes çok sportmen ve mutlu olduğunu gösterip, çok lüks gardrolarını gözler önüne seriyor. Makyaj malzemelerinin çeşitliliği ile göz kamaştırırken, estetik uzmanlara gidip cilt bakımlarını yaptırıp, muhteşem yüzlere kavuştuklarını gösteriyorlar.  Ayrıca bazı zayıflama ürünlerini de pazarlayanlar oluyor. Bu durum birilerine para kazandırırken, insanların sağlığından olmasına da neden olabiliyor.   Çünkü onlar her paylaştıkları ürün başına aldıkları paraya bakıyorlar. Oysa insanlara, sanki kendileri almış ve kullanmış gibi ürün tanıtıyorlar. 

Aslında sanal dünyada gerçeğin ne olduğunu bilmiyoruz. Bize sergilenen kadar yaşanmışlıkların kölesi olup, o adresten başka adrese savruluyoruz. Bunun sonunda da elimizdeki bütçeyi son kuruşuna kadar harcayıp, sosyal medya fenomeni diye ortaya çıkanların peşinden son sürat koşturuyoruz. 

Yeni akımlar çıkıyor, bu akımları yapmazsak, bazı insanlar bizi arkadaşlıktan çıkartmakla tehdit edebiliyor. Çünkü sosyal medyada insanlar inanılmaz bir dayatma sergileyebiliyorlar. 

Tüm bunların sonunda ise, zamanımızı gereksiz şekilde harcayıp, aynı masada fakat farklı dünyalarda dolaşan, cebindeki parasını kendi isteklerine göre değil de hayranı olduğu fenomen gibi olmak ya da özendiği hayata ulaşmak için harcayan ve yaşamının en büyük şansını kaçıran bir toplum ortaya çıkıyor. 

Bunun yerine kaliteli zaman, dengeli bir yaşam, tasarruflu bir bütçe ile sevdiklerimizle birlikte bir yaşamı seçmek elimizde. Bilinçli dijital kullanım ile huzurlu ve gelişmeleri de bilen bir hayat yaşamak mümkün. Çünkü, şu anda herkes kalabalıklar arasındaki yalnızlıktan muzdarip, bunu yıkmak için telefon ekranına değil karşımızdakinin gözlerine bakarak sohbet edelim.

Doğru iletişim kuralım, hayat paylaştıkça güzel. Bunun için sevdiklerimizle anılar biriktirip, o anın tadını çıkartalım. O zaman daha mutlu ve sevgi dolu bir topluma dönüşebiliriz. 

KANSERİN ŞİFRELERİNİ ÇÖZEN BİLİM KADINI

Stanford Üniversitesi Genom Teknoloji Merkezi’nde dünyayı tehdit eden sağlık problemleri üzerine araştırmalar yapan Dr. Gözde Durmuş, Türk bilim kadınlarına örnek oluyor. 

Hücreleri yerçekimsiz ortamda uçurup birbirinden ayırmayı başaran bilim insanı olarak tanınıyor. Kanser teşhisinde 'hücreleri uçurma' fikri üzerine çalışarak, yerçekimi ve manyetik alandan yararlanarak hücreleri yoğunluklarına göre ayırmayı başardı. Kan hücrelerini uçurup kendi yoğunluklarına ayırdı ve kanser türlerini teşhis etmeyi başardı. Bulduğu bu yöntemi küçük bir kan örneğinden kanser teşhisinin yanı sıra antibiyotik direncinde de uygulamayı hedefliyor. 

Bakterilerin antibiyotiklere olan dirençlerini 1 saatte tarayabilen bir alet geliştirerek, dünyanın en önemli bilimsel dergilerinden birisi olarak kabul edilen ‘MIT Technology Review’ dergisi tarafından “35 Yaş Altı 35 Yenilikçi” listesinde yer alma başarısı gösterdi. 
“Benim için en büyük rekabet kendimle olan rekabettir. Esas derdim kendimledir, sürekli kendimi geliştirmeye çalışırım.” diyen Stanford Üniversitesi Genom Teknoloji Merkezi’nde araştırmalar yapan Dr. Gözde Durmuş ile ilham veren öyküsünü konuştuk.

Hayatınızdan kısaca bahseder misiniz?
İzmir’de doğdum, büyüdüm, üniversiteye kadar da eğitimimi orada aldım. Annem fen bilgisi öğretmeni, babam makina mühendisi. Bir abim var, endüstri mühendisi. Abimle bana, annem çalıştığı için babaannem ve dedem baktı. Üzerimizdeki emekleri çok büyüktür. Dedem, teyzelerim ve halam da öğretmen. Eğitimci ve eğitimin gücüne inanan bir aileden geliyorum. Bilim insani olma, bilimle uğraşma fikrini küçükken ailemin, özellikle de annemin teşvikiyle gelişti. Annem ilk öğretmenim ve en büyük destekçimdir. Vizyonumu ona borçluyum. 

Biraz meraklıyım, okumayı, çalışmayı ve yeni şeyler öğrenmeyi ve öğrendiklerimi sorgulamayı hep çok sevmişimdir. Çocukluğumdan beri de biyolojiye çok ilgiliydim. Bu da aslında kuzenimin etkisiydi. Çünkü kendisi Ege Tıp Fakültesi'ni kazanmıştı. Hafta sonları bizde kaldığında neler öğreniyor, neler yapıyor izlerdim. Ders çalışırken genellikle bana anlatıyordu. Bu yüzden çocukluktan beri biyolojiye ve tıbba ilgim gelişti. Özellikle de genetiğe olan merakım ise ortaokuldayken İnsan Genomu Projesi’nin tamamlanmasıyla daha da pekişti. Fakat üniversitede genetik okumak istememe çoğu öğretmenim çok sıcak bakmadı, geleceğimi çok büyük riske atacağımı söylediler. Çünkü üniversite giriş sınavlarında iyi bir puan almıştım ve herkes tıpa yönelmemi istedi. Ben genetiğe daha yatkın olduğumu düşünüyordum. Bilimle uğraşırsam merakımı çeken sorulara daha hızlı bir şekilde cevap alabileceğimi düşündüm. Kendime koyduğum hedef ve tutkulu olduğum meslek için direndim ve bu riski göze aldım. 2003 yılında ODTU Moleküler Biyoloji ve Genetik bölümünde eğitimime başladım. 2. sınıfta bilimsel çalışmalarıma da başlama fırsatım oldu. 2. sınıfta Prof. Vasıf Hasırcı’nın laboratuvarında çalışmaya başlamıştım. O zamanlar kimse lisans öğrencisi kabul etmiyordu. Daha önce hiç laboratuvar tecrübem olmamasına rağmen beni laboratuvarına kabul etti. Sanırım o da beni seçerek kendisi için bir risk aldı. Lisans egitimim boyunca da Biyoteknoloji Araştırma Birimi’nde beyin kanseri ve kontrollü ilaç salım sistemleri üzerine calıştım. Ayrıca, ODTÜ’deki eğitimim sırasında Harvard Tıp Fakültesi’nde doku mühendisliği üzerine araştırmalar yapmak için staja gittim. Bu deneyim, kariyerimde bir dönüm noktası oldu diyebilirim. Yepyeni bir ülkede, bambaşka bir kültüre kolayca adapte olup, başarılı olup olamayacağıma dair kafamdaki bazı soru işaretlerini silmemde yardımcı oldu. 

Sonrasında 2007 yılında Fulbright bursunu kazanarak yükseköğrenimim için Amerika’ya geldim. Harvard Tıp Fakültesi'nde değişik disiplinlerden insanlarla çalıştıktan sonra ilgim mühendisliğin biyolojiyle ilgili uygulamalarına kaydı, yani biyomühendislik dediğimiz alana. Brown Üniversitesi’nde biyomedikal mühendisliği bölümünde doktoramı bitirdim. 2014 yılında da Stanford Üniversitesi’nde doktora sonrası araştırmacı olarak göreve başladım. Şu anda çalıştığım araştırma merkezi, İnsan Genom Projesi’nin tamamlandığı laboratuvarlardan bir tanesi. Üniversitede genetik bölümünü seçmemde ilham olan bir bilim insanıyla çalışıyor olmak hem çok gurur verici, hem de güzel bir tesadüf oldu. Araştırmalarımı halen Stanford Üniversitesi’nde sürdürmekteyim. 

Nasıl fark yaratırsınız?
Bence fark yaratmak için ilk başta başarılı olmayı istemek ve hayal etmek gerekiyor. Hangi aileden, hangi sosyokültürel cevreden, hangi dilden, hangi dinden, hangi ırktan olursak olalım hepimizin ortak bir alanı var: “Özgür düşünce ve hayal etme gücümüz”. 

Hayal gücü bilgiden daha önemlidir. Bütün büyük işler, buluşlar bir hayalle başlıyor. Aynı zamanda, zor sorulara farklı bir bakış acısı getirmekle mümkün oluyor. O yüzden çok okur, çok araştırır, iyi gözlem yapar ve öğrendiklerimi sürekli sorgularım. Küçük bir yaşta tutkuyla çalışmak istediğim, ilgimi çeken alanları belirlemiştim. Hedefleri belirledikten sonra da pes etmeden çalışmak gerekiyor. Başarıya giden yol çoğu zaman da bir sürü başarısızlıktan geçiyor. O yüzden, engeller karşısında pes etmemenin, başarıda ısrarcı olmanın asıl farkı yarattığını düşünüyorum. 

Ayrıca, fark yaratmak için sizinle benzer hedeflere sahip, başarılı olmak isteyen kişilerle çalışmak, takım arkadaşı olmak ve takım oluşturmak çok önemli. Kariyerimde beni entelektüel olarak zorlayan ortamlara çok girdim. Bu sayede “Bu ortamda başarılı olabilir miyim, emin değilim” gibi korkulardan sıyrılıp, yeni ortamlara daha çabuk ayak uydurabildiğimi ve kendimi daha da çok geliştirme fırsatını elde ettiğimi düşünüyorum. 

Yenilgilerinizden nasıl dersler çıkarttınız?
Yenilgiler de aslında başarıya giden yolun bir parçası. Mesele böyle durumlarda tepetaklak düşmemekte, hatalardan ders çıkarıp aynı azim ve heyecanla yola devam etmekte. Zor durumlarda ilk önce neyi başaramadığımı, nerede hata yaptığımı tartar, analiz ederim. Farklı bir bakış acısı getirmeye, önüme çıkan olumsuzlukları kendim için yeni fırsatlara çevirmeye çalışırım.  

Sizin için para nedir?
Çok para kazanmak benim için hiçbir zaman amaç olmadı. Benim motivasyonum iyi para kazanmak değil, insanlığa ve memleketime hizmet etmek. Parayı benim ve yaptığım araştırmaların ilerleyebilmesi ve sonuca ulaşabilmesi için sadece bir araç olarak görüyorum, hiçbir zaman amaç olamaz. Mesela ben hem Türkiye’de hem Amerika’da parayla ölçülemeyecek kadar iyi ve değerli bir eğitim aldım. En büyük varlığım eğitimim ve hayal gücüm. 

Benim için önemli olan geride iz bırakmak, insanlara yardımcı olmak ve hayatlarına dokunup değer katabilmektir. Bunun da tatminini ve huzurunu maddiyatla ölçebilmek mümkün değil.          


                                    
Kendinize hedef koydunuz mu?
Kariyer insanı farklı yerlere götürebilir, çok uzun bir maraton. Bu nedenle ilk önce hem kısa hem de uzun vade için hedefler koymak çok önemli. Bahsettiğim gibi ortaokul yıllarımdan beri hedefim bilim insanı olmaktı. Bilime, insanlığa ve memleketime katkısı olan şeyleri üretmeyi amaçladım. Simdi de bilimsel çalışmalarıma devam ederken, benle aynı vizyonu taşıyan, benden çok daha iyi, başarılı ve üretken öğrenciler yetiştirmek istiyorum. 

Akademik olarak en büyük hayalim ve hedefim ise, geliştirdiğimiz teknolojilerin laboratuvar ortamından transfer edilerek direk hastalar üzerinde uygulanabilmesi, bir hastanın derdine derman olması. Uzun vadede bir yandan bilimsel çalışmalarıma devam ederken diğer yandan da herkesin ucuz ve kolay bir şekilde bu yeni teknolojilere erişimini sağlayıp, geniş kitlelere sağlık teknolojilerini ulaştırmak istiyorum. 

Hedeflerimi aslında Einstein'in su sözü ile özetleyebilirim: "Başarılı olmaya değil, değerli olmaya çalışın." Başarılı olmak tabi ki bir hedef ama asıl büyük hedefim bir değer katmak. Hem kendi yaşamıma, hem bilime, hem de insanlara. Değerli şeyler yapmaya çabalıyorum.
Uzun vadeli hedefim ise, yıllar boyunca kazandığım pozitif birikimlerimi Türkiye’de bilimin gelişimine katkılar yapabilmek için kullanabilmek. Ülkemizin potansiyeline yürekten inanıyorum. Gençlerimiz için her alanda daha da çok rol modeline ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Bunun yanı sıra Türkiye’de özellikle kadınların yüksek eğitimdeki rolünün arttırılması yönünde çalışmaların yapılması gerektiğine inanıyorum. Bu konularda katkıda bulunabileceğim imkanlar doğarsa kendi insanıma ve ülkeme faydalı işler yapabilmek en büyük dileğim. 

Hayatınızı nasıl dengede tutuyorsunuz?
Dengenin sadece işte değil, hayatın her alanında olması gerektiğine inanıyorum. Çok çalışırken aynı zamanda aktif bir sosyal hayat da gerekli çünkü haftanın 5-6 günü laboratuvardasınız ve bir kovaya ne kadar çok şey koyarsanız o kadar da boşaltmanız gerekiyor, yoksa bir zaman sonra taşar. O yüzden sosyal hayatımda elimden geldiğince aktif olmaya çalışıyorum. Cuma akşamı iş çıkışı ya da cumartesi günleri arkadaşlarımla buluşup, yemek yapıp partiler düzenlemeyi severim. 

Onun dışında sanatla da iç içe olmaktan hoşlanıyorum, zaman buldukça tiyatro, opera ve müzikale gidip müzeleri geziyorum. Bir de yeni yerler görmeyi, gezmeyi çok severim. Çok çalıştığım bir dönemden sonra kısa bir ara alıp, hiç görmediğim yerleri gezip görmeyi, doğa ile iç içe olmayı, yeni şeyler öğrenmeyi seviyorum. Bunların dışında, Türkiye gündemini de yakından takip ediyorum. 

Sizin için rekabet nedir? Rakiplerinizle nasıl mücadele edersiniz?
Benim için en büyük rekabet kendimle olan rekabettir. Esas derdim kendimledir, sürekli kendimi geliştirmeye çalışırım. Genç arkadaşlara da başkalarıyla kendilerini karşılaştırmamalarını öneririm. Kendime koyduğum hedeflere bir an önce ulaşmak için bir de zamanla rekabet ediyor gibi hissediyorum. Çünkü zaman çok hızlı ilerliyor, az zamanda çok işler başarmayı hedefliyorum. 

Sağlığınıza nasıl dikkat ediyorsunuz?
Günüme genellikle yürüyüş yaparak başlamaya çalışıyorum. Böylelikle karmaşadan ve stresten uzak bir şekilde planlarımı yapıp, olaylara ve sorunlara farklı açılardan bakmak için yeniden enerji toplamış oluyorum. Genelde en güzel fikirlerim bu yürüyüşler sırasında çıkar. 

Bir de yediklerime daha dikkat etmeye başladım, bazı besinlerin bana alerji yaptığını ve kan şekerimi ve bünyemi olumsuz yönde etkilediğini fark ettim. Daha sağlıklı ve düzenli beslenmeye özen gösteriyorum. 

Kaybetmek kolay gibi anlatılsa da zorlu bir süreçtir. Siz her yenilgiden sonra nasıl kazandınız?
Başarıya giden yolda asla pes etmemek önemlidir. Hiçbir başarı kolay değildir, her başarı hikayesinin arkasında da çoğu zaman anlatılmayan bir sürü hayal kırıklığı vardır. Önemli olan, bireyin kendine güvenmesi, sabretmesi ve motivasyonunu her zaman yüksek tutmasıdır. Başarıya giden yolda kafalardaki "Ben yapamam" gibi limitleri kaldırıp, "Sen yapamazsın" diyenlere de kulak asmamak gerekiyor. Azmin elinden hiçbir şey kurtulamaz. 
Kaybettiğinizde üstesinden gelmek zorunda olduğunuz en yoğun duygu hangisiydi?
Böyle durumlarda yasadığım en büyük duygu pişmanlıktır.  Elimden gelenin en iyisini yaptım mı, neden daha iyisini yapamadım, hatalarım nedir bir süre kendi içimde sorgularım. Bu analizden sonra, hatalardan da ders alarak motivasyonumu yüksek tutup tekrardan tutkuyla yapmak istediğim hedeflerime odaklanır ve işime devam ederim. 

8 Mart 2017 Çarşamba

DİZİLER SAĞLIK ÇALIŞANLARININ SESİ OLDU

Son günlerde dizilerde sağlık çalışanlarının yüzü güldüren diyaloglar yaşanıyor.  Uzun yıllardır üzerine basa basa söylenen, "Sağlıkta şiddet olmaz" sözünü şimdi ünlü jönlerin ağzından duyuyoruz.

İlk olarak "Cesur ve Güzel" dizisinde Kıvanç Tatlıtuğ'un canlandırdığı Cesur karakteri bu söylemi dile getirdi. Diziyi izleyen hekimler hemen sosyal medyada o bölümü paylaştı. Ardından da "Kalbimdeki Deniz" dizisinde bu kez Kutsi, “Sağlıkta şiddet olamayacağı, doktorların baş tacı olduğu” mesajını verdi. Son olarak "Kara Sevda" dizisinde Burak Özçivit mesajı yineledi.

Dizilerde söylenen bu cümlelerin tüm sağlık çalışanlarına, moral olduğunu belirten Aile Hekimleri Dernekleri Federasyonu (AHEF) Basın Yayın Komisyonu Başkanı Dr. Mehtap Gürbüz Aslan,  “Doktora yönelik sözlü saldırının dahi suç olduğu hatırlatıldı. Bu dizilerin ekiplerine, duyarlılıklarından dolayı teşekkür ediyoruz. Dizinin yayınlanmasının ardından İstanbul'da görev yapan meslektaşım Mustafa Tamur'a bir özür geldi. Doktor beye bir saldırı olmuştu. Mahkeme devam ediyordu. Bir yakını aile sağlığı merkezine gelerek, “saldırganın doktor beyden özür dilemek istediğini” söyledi” dedi. 

“Dizide izledik, sağlıkta şiddet olmaz”
Saldırganın, "Dün akşam dizide de izledik, sağlıkta şiddet olmaz" dediğini belirten Aslan, şunları söyledi: “İşte diziler ve dizilerde verilen mesajlar bu kadar önemli. Her yıl on binlerce meslektaşımız, hakarete uğruyor, dövülüyor, vuruluyor ve öldürülüyor. Türkiye’deki 23 bin aile hekiminin en büyük çatı örgütü Aile Hekimleri Dernekleri Federasyonu olarak, sağlıkta şiddeti kabul etmiyoruz. 28 Mayıs 2016’ta “Sağlıkta Şiddeti Durduruyoruz” hareketi başlattık. İmza kampanyası düzenledik, Sağlık Bakanlığı yetkilileri ve milletvekilleriyle görüştük. Ancak üzülerek söylüyoruz ki, hala gerekli adımlar atılmadı. Caydırıcı cezalar içeren “Sağlıkta Şiddet Yasası”nın çıkarılması yönündeki çağrımızı bir kez daha yineliyoruz. Yasa çıksın ki, bir hekime saldıran, tehdit eden, silah çeken kişi, bunun yanına kar kalamayacağını para ve hapis cezası alacağını bilsin. Birlikteliğimizle sağlıkta şiddet sorununu çözeceğimize inancımız tam.”

6 Mart 2017 Pazartesi

FARK YARATANLAR TEDX’TE BULUŞTU

Farklı alanlarda fark yaratan isimler kendi hikayelerini ve başarılarının sırlarını paylaştılar. Hedefleri için “yapamazsın” şeklindeki görüşlere kulaklarını tıkayıp kendileri kararlarını vererek, farklı yollar bulmanın güzelliklerini anlattılar.

TED, Technology, Entertainment ve Design sözcüklerinin baş harflerinden oluşan ve kâr amacı gütmeyen bir organizasyon. Organizasyon, alanında tanınmış kişilerin hikayelerini milyonlara ulaştıran bir etkinlik. Bu yıl yapılan TEDxYouth@ATA organizasyonunun içeriği ise “Fark Yarat” oldu.

TEDx, fikriyle fark yaratan ve değer katan isimleri dinleyicilerle buluşturdu.
TEDxYouth@ATA adıyla düzenlenen konferansta Fatmanur Erdoğan, Yalın Alpay, Esra Öz, Masis Aram Gözbek, Deniz Orhun, Zerrin Tüfekçi, Gökhan Gündem, Erkcan Özcan, Onur Ataman, Engin Eskiduman, Buğra Kavuncu ve Osman Sınav konuşmacı olarak yer aldılar.

TEDx Konferansları
Akdeniz bölgesini TEDx konferansları ile tanıştıran ve 4 yıldır bu bölgede TEDx konferansları organize eden Can Serdar, TEDx konferansları ile çıktığı yolculuğu anlattı: “2013 yılında öğretmenlerin hizmetiçi eğitimleri ve mesleki gelişimleri üzerine çalışmalar yaparken, öğretmenlerimizin katıldıkları konferanslarda saatlerce tek bir konuşmacıyı dinlemelerinin hiçbir katkı sağlamadığını gördüm. Uzun zamandır takip ettiğim TED (Teknoloji, Eğlence, Tasarım) konuşmalarının öğretmenler üzerinde nasıl bir etki bırakacağını düşünmeye başladım. Bir süre sonra aslında hedef kitlenin sadece öğretmenler ile sınırlı kalmaması gerektiğini ve toplumda değişimi sağlamak için tüm topluma hitap edecek bir TEDx konferansının hayalini kurmaya başladım. Devamında ilk lisans başvurusunu yaparak lisansladığım TEDxTepebagED Akdeniz bölgesinin ilk TEDx konferansı olacaktı. İlk yıl “Geleceği Tasarla, Dünyayı Değiştir” demiştik. İkinci yıl ise “Değişim Şart, Tasarım Şart”. Eğitim özelinde toplumda değişimi sağlayabilmek üzerine kurulmuş bir hayalle başlamıştı bu yolculuk. Sonrasında ise Akdeniz bölgesinin yine ilk TEDx Youth konferansını iki yıl üst üste lisansladım. TEDxYouth@ATA da bu şekilde ortaya çıktı. Bu hafta İstanbul’da düzenlenecek olan Eğitim Teknolojileri Zirvesi’nde Türkiye’de ilk kez bir “TEDx Youth Workshop” gerçekleştireceğiz. Okullarında TEDx konferansları düzenlemek isteyen tüm eğitimcileri atölye çalışmamıza bekliyoruz.”

Neden Fark Yarat?
Türkiye’nin okul odaklı ilk MAKER panayırı ve daha birçok ilki bünyesinde bulunduran bir okulun yarattığı farkı, fark yaratanlarla bir araya getirme hayalinin gerçekleştirildiğini kaydeden TED Adana Koleji Bilişim Teknolojileri Zümre Başkanı Sümeyra Arda Çırpılı, bu etkinlikle insanlara isteyince nelerin başarılabileceğini göstermeye çalışıldığını söyledi.  

Ufku Geniş Öğretmenler
“TedxYouth@Ata organizasyonunu yapan TED Adana Koleji öğretmenleri, Türkiye'de öncü bir yaklaşımla mükemmel bir organizasyona imza attı” diyen Fatmanur Erdoğan, “Hepsi birbirinden başarılı, dinamik, tutkulu, heyecanlı ve hayata meraklı gözlerle bakan öğretmenlerin ellerini taşın altına koyması ile hayata geçen etkinlik, tüm katılımcıları ve konuşmacıları kendilerine hayran bıraktı. Türkiye'de böyle ufku geniş öğretmenler tarafından yetiştirilen öğrencilerin olduğunu görmek umut verici oldu” diye konuştu.

Sen de Yapabilirsin Yalnız Değilsin
İnsanların yaşamlarında ki seçilen bir alana projeksiyon tutan ve yaşamdan kesitleri, fikirleri ilgileri paylaşmayı sağlayan muhteşem bir deneyim olduğunu dile getiren Zerrin Işık Tüfekçi, “Tüm varlığınızla sahnedesiniz. Günlerce çalıştığınız 12 dakika bir konuşmayı yapmak için size ayrılmış yıllarca sürecek gibi gelen 720 dakika. Dostluk paylaşım ve kırmızı yuvarlak çerçevenin içinde kalbin pır pır attığı bir kucaklaşma. Bittiği an yine başka bir konuşmaya hazırlanmak için olağanüstü istek. Konuşma ile aktarılan videolarla saklanan ve izlendikçe paylaşılan “sen de yapabilirsin yalnız değilsin”i hissettiren domino etkisi” diye konuştu. 

Caz bir Demokrasidir
“Caz bir Demokrasidir” mottosuyla yola çıkarak Caz ve İnovasyon isimli konuşmamı yapan Onur Ataman,  şunları söyledi: “Caz müziğinden yola çıkarak yaratmayı inovatif yaklaşımı bireyler olarak hem iş dünyasında hem de eğitim alanında nasıl kullanabileceğimizi aktarmaya çalıştım. Aynı zamanda da Türk kültürünün de caz müziğine katkılarını kritik başarı ve inovasyon hikayeleri ile ele aldım.”

İlköğretim Seviyesinde Türkiye’nin İlk İnovasyon Merkezini Kurdu
Türkiye’nin ilk “School Maker Faire” lisansını alarak gerçekleştiren Can Serdar, “Maker Hareketi ve TEDx konferanslarını “inovasyon” açısından birbirleri ile bağlantılı görüyorum. İkisi de insanlara ilham veriyor. İlkleri gerçekleştirmeyi ve sonrasında yeni ilklere yönelmeyi seviyorum. Sanırım benim iç motivasyonum böyle çalışıyor. Türkiye’de özel okullarda inovasyon merkezi olmadığını gördüğümde duramadım ilköğretim seviyesinde Türkiye’nin ilk inovasyon merkezinin kurulması için bir süreç tasarladım ve sonunda hedefime ulaştım. Şimdi orayı çok değerli öğretmen arkadaşlarım devam ettiriyorlar. Sırada Türkiye’de İl Milli Eğitim Müdürlükleri bünyesinde olan ilk İnovasyon Merkezini kurmak var. Onun kuruluşu içinde Adıyaman İl Milli Eğitim Müdürü Mete Kızılkaya büyük gayret gösteriyor ve ben de elimden geldiğince destek oluyorum” dedi.

2004 yılından bu yana “İnovasyon Odaklı Okul Modeli” adını verdiği bir okul modelini uygulamaya geçirecek olan Serdar’ın, yakında “Bir Kelebek Etkisi Hikayesi” isimli kitabı Abaküs Kitap tarafından yayınlanacak.


5 Mart 2017 Pazar

FARKLI BAKAN GAZETECİ FARK YARATIR

Dünyayı değiştirmek için farklı bakan medyaya ihtiyacımız var.
Çünkü, farklı bakan gazeteci fark yaratır.

Size dil bilmeden, eğitimi olmadan, kimseyi tanımadan ve ne yapacağını bilmeden Amerika’ya tesadüfen giden bir kişiden söz edeceğim. 

Sizce bu kadar çok bilinmeyenli bir hayatta nasıl fark yaratmış olabilir? 
İşte bu kişinin adı Joseph!

Macaristan’dan Amerika’ya paralı askerlerden biri olarak gelir, İngilizcesi neredeyse hiç yoktur. Askerlik süreci bittiğinde işçilikten çobanlığa, garsonluktan taşımacılığa birçok işte çalışır. 

Sonra bir gün hayatında bir şeyler değişir, evinin yakınlarında bir kütüphane keşfeder. İşi dışındaki tüm zamanını bu kütüphanede geçirir ve ne bulsa okur. İngilizcesini geliştirmekle kalmaz, ekonomi, tarih ve hukuka dair bulduğu her şeyi okur. 

Bir avukatlık bürosu, hayati tehlikesi olan aynı zamanda katiplik yapılacak bir yolculuk için iş teklif eder. Geri dönememe ihtimali olsa da Joseph kabul eder.  Aylar sonra görevi tamamlamış şekilde geri döner. Bu durum karşısında göreve devam etmesini isterler. 
Amerikan vatandaşı olduktan sonra hukuk bilgisine güvenerek noter olur. Ve eski günlerinde yanında kazan işçisi olarak çalıştığı feribotun kaptanı noter ofisine gidince karşısında Joseph’i görünce şoka girer. 

Bir gün bir gazetede çalışmak üzere muhabir ilanı verilir,  Joseph hiç düşünmeden başvurur ve işe alınır. 

Almanca çıkan gazetelerde muhabir olarak başlar, sonrasında ise kariyer basamaklarında hızla yükselir. Öyle ki milletvekili seçilir. Önemli çalışmalarıyla kısa sürede başarıyı yakalayan Joseph, zamanla kendi gazetesini kurmak ister ve batmak üzere olan New York World gazetesini satın alır. 

İnsanların ilgisini çekecek öykülere, sansasyon ve skandal haberlerine verdiği önemle gazeteciliğin yönünü değiştiren Joseph Pulitzer, modern gazeteciliğin babası olarak anılır. Pulitzer, yeniden şekillendirdiği gazetecilik anlayışı sayesinde gazetesinin tirajını 15 binde 300 bine çıkartmayı başarır.

New York Journal gazetesiyle girdiği ‘sarı gazetecilik’ rekabetinde, aşırı sansasyonun haberciliğe bulaştığı bir döneme de imza atar. Belki de bu kötü dönemle anılmak istemediği için Pulitzer, ömrünün son yıllarını gazeteciliğin niteliğinin yükseltilmesine harcar.

Toplumsal konulara da dikkat çeker
Pulitzer’in, ABD’deki Özgürlük Heykeli’nin dikilmesinde de büyük etkisi oldu.  Özgürlük Heykeli, ABD'ye hediye edilir. Ancak heykelin, üzerinde duracağı bir kaideye ihtiyaç vardır. Bunun inşası için bir bağış kampanyası düzenler. İşte Joseph Pulitzer bu kampanyayı düzenleyen ve ilk bağışı yapan kişi olur.  Söyledikleriyle insanların duygularına dokunan Pulitzer, hem bağış toplar hem de okuyucu kitlesini genişletir. 

Fransız oteli ve New York World Binası
Özgürlük heykelinden sonra mimariye ilgi duyar. Joseph Pulitzer hayatı boyunca çok fazla zorluk yaşar.  Bu süreçte de çok parasız kaldığı dönemler olur. Amerika’ya ilk geldiği dönemlerde bir gün cebindeki son bozuklukla Fransız Otelindeki ayakkabı boyacısında, ayakkabılarını boyatmak ister. Ancak otelin kapıcısı tarafından sert bir şekilde otelden çıkartılır. 

Bu olaydan tam 23 yıl sonra Fransız otelini satın alır ve binayı yıktırıp başarısının simgesi olacak olan altın kubbeli gökdeleni yaptırır. Burası New York World Binası olur. 
Pulitzer halen ABD’nin gelmiş geçmiş en ünlü gazetecisi sıfatını taşır. Columbia Üniversitesi’ne destek vererek gazetecilik bölümünü açtırır ve bu mesleğin akademik eğitim sistemi içinde yer almasını sağlar.

‘Nellie Bly’  dünyanın ilk kadın araştırmacı gazetecisi
Modern gazeteciliğin kurucusu olarak gösterilen Joseph Pulitzer’in  ‘New York World’ gazetesinde bir haber yayınlanır. Haberi yapan kişi ise, ‘Nellie Bly’  ismini kullanan dünyanın ilk kadın araştırmacı gazetecisidir. 

Gazetedeki ilk çalışmasının hikayesi ise, gazetecilik tarihine damgasını vurur. Kadın gazetecilerin olmadığı bir dönemde gazeteye çağrılır ve kendisinden bir haber yapması istenir. 

Blackwell şimdiki Roosevelt adasındaki Kadın Akıl Hastalıkları Hastanesine sızmak için bir gece ayna karşısında çalışır. Saçlarını, bakışını, gülüşünü ve sözlerini “delileştirmeye” uğraşır. Bir misafirhaneye giderek, kadınların hepsinin dikkatini çeker. Buradaki kadınlar sonunda “deli” olduğuna karar verip polis çağırırlar ve mahkemede hakim karşısına çıkar. Amnezi, yani hafıza kaybı taklidi yapar, hakim uyuşturucu kullandığı sonucuna varır. Kendisini inceleyen doktorlar ise, Nellie’yi akıl hastanesine gönderir.

Blackwell kadın akıl hastanesi
Akıl hastanesine giderken, çevresindeki diğer kadınlarla konuşmaya başlar, hepsinin hikayesini öğrenmeye çalışır. Blackwell’de normal bir insan olarak davranır. Ancak biri dışında tüm doktorların kararıyla “deli” diye hastaneye kapatılır. Bly, hastanede koşulları birinci elden gözlemler. Yemeğin çoğu zaman bozuk ve yenilemez, suyun ise içmek için çok pis olduğunu görür. Hastalar bütün gün buz gibi odalarda hiçbir şey yapmadan oturtulur. Buz gibi banyo suyu başlarından aşağıya kovalarla dökülür. Hemşireler sürekli hastalara kötü davranır ve şiddet uygular. 

Konuştuğu hastaların bazılarının da kendisi kadar aklı başında olduğunu düşünen Nellie, On gün geçirdiği hastaneden, gazetenin avukatının da yardımıyla zorla çıkmayı başarır. Bly, “Deliler Evinde 10 Gün” başlığı attığı yazısında başından geçenleri, nasıl bir yol izlediğini ve orada neler gördüğünü ayrıntısıyla anlatır.  

Hastanenin koşulları, hastane personellerinin hastalara davranışları, kendisi gibi hasta olmasa bile duvarların ardına kapatılan birçok kadının durumunu anlattığı yazı dizisi sadece okurların değil Amerika’nın dikkatini bu hastanelere çekerek toplumu aydınlatır ve gazetecilik görevini yerine getirir. Hastaneye soruşturma açılır ve Bly’ın incelemede yardımcı olması istenir. Şartların iyileştirilmesi için kuruma bütçe verilir, sık sık denetlenmesine ve gerçek hastaları almaları için muayeneleri çok daha dikkatli yapmalarına karar verilir. 

ABD’de en prestijli gazetecilik ödülü 
Vasiyetiyle Pulitzer Ödülleri’nin temelini atan Joseph Pulitzer, Columbia Üniversitesi’ne bıraktığı parayla her yıl gerçekleştirilir. Pulitzer anısına dağıtılan Ödüller gazeteciliğin yanı sıra edebiyat ve müzik gibi 21 farklı alanda değerli bulunan yapıtlara verilir.

Örnek aldığım bu isimler yoluma ışık tutuyor. Ancak, ben yolumu kendim belirliyorum. 
Sansasyonel habercilik yerine nitelikli haberi dikkat çekecek şekilde sunmayı hedefliyorum.  Gazeteciliğin gelişmesi için insanlara vizyon kazandıracak haberler yapmaya çalışıyorum. Röportaj serileri ile ajitasyon yapıp, duygu sömürüsü yapmadan habercilik yapmayı amaçlıyorum. Umut vererek ancak umut tacirliği yapmadan haberler yayınlamaya gayret ediyorum.

Mesela Sağlık Haberlerine Farklı Bakış kitabımı yazarken ‘olmaz, basılmaz, yapamazsın’ dediler, tam üç senemi aldı ve yaptım. Farklı olmak için çalışmıyorum, fark yaratmak aslında kendimi geliştirme çabasından ortaya çıkıyor. Daha önce yapılmamış röportajları yapıyorum, daha önce konuşulmamış uzmanların ilk röportajını yayınlıyorum, bir çeşit hazine avcılığı yapıyorum. 

Medyayı bir ağaca benzetiyorum. Ne kadar beslersek o kadar yeşerir güzelleşir. Gazetecilerin uzmanlaşması desteklenmeli. Sağlıklı toplum için, sağlıklı medya olmalı. 
Günümüzde gazetecilikte durumlar değişti, yalan haberlerle mücadele etmemiz gerekiyor. Farkındalık oluşturulması için dedektif gibi davranmalı, bunun içind yol haritaları hazırlıyorum. İnsanlar dikkat çeken, içi boş haberleri görmekten yoruldu. Medya çalışanlarının işi layığıyla yapması için de imkanların artırılması gerekiyor. 

Sağlık okuryazarlığı ile farkındalık oluşturmak
Sağlık okuryazarlığı konusunda bilinç oluşturmaya çalışıyorum. Ancak genelde bu çok karışık ve sıkıcı bir konu gibi geliyor. Sağlıklı yaşam bilinci dediğimde daha anlaşılır geliyor. Bu yöntem, medyadaki kirlilikten kurtulmak için bilinçli davranış şekli geliştirmeyi sağlıyor. 

Kaliteliyi popüler yapmayı hedefliyorum. İnsanların üreten, düşünen ve ilham veren haberlere ihtiyacı var. 10 senedir bu işi yapıyorum ve bu alanda uzmanlaştıkça seçici davranıyorum, herkesle haber yapmıyorum. Pulitzer gibi yeni bir bakış açısı geliştirmemiz gerekiyor. İyi bir gazeteci de süzgeç kullanarak haberlerini yazmalı, işte bu ruhu aşılamaya çalışıyorum. Bu alandaki bilgi kirliliğini yok etmeye çalışıyorum. 

Medyanın Özgürlük Heykeli
Bir gazetede karşılaştığımız haberlerde mucize karışımlardan söz ediliyorsa, gazetecinin süzgeçten geçirip bu haberleri kullanmaması gerektiğini anlatıyorum. Uzmanlaşma, gazeteciliğin niteliğini yükseltiyor hem de okuyucular gerçeklere ve nitelikli içeriklere ulaşıyor. 

Gazeteci eleştirel düşünmeli ve şüpheci olmalı, hemen güvenirse kanıtları atlayabilir. Sağlık okuryazarlığı farkındalık eğitimlerini toplumsal bir amaç haline getirmeliyiz. Ancak o zaman medyanın özgürlük heykelini dikebiliriz. 

Yine başa dönüyorum, Pulitzer ve Nellie Bly gibi başarılara imza atmak için gazetecilikte uzmanlaşma olmalı ki yalan haber oranları azalsın. Etik ilkeler belirlenmeli. Toplumsal bilinçle, destekle ve geri bildirimle bu başarılabilir. 

İnsanlar olayları medyadan takip ediyor. Bir gazeteci ne kadar donanımlı olursa topluma o kadar ayna tutar. İçerikler ne kadar kalitesiz ve sahte olursa, toplum o kadar cahil kalmaya mahkumdur.   
Kendimi geliştirirken farklı bakmaya ve fark yaratan gazeteci olmaya çalışıyorum. 

3 Mart 2017 Cuma

MUTFAĞI DÜNYADAN ÖDÜLLERLE DOLU

Birçok farklı sektörde yaşadığı maceralara, zorluklara ve hatta iflaslara rağmen, cesaretiyle City & Guilds tarafından dünyanın en iyi iki aşçılık okulu arasında gösterilen Mutfak Sanatları Akademisi’ni (MSA) kuran Mehmet Aksel, 2010 yılında Endeavor “Dünyada Yılın Girişimcisi” ödülünü aldı. 

İş hayatına otomobil sektöründe başladı. 4 yıl üst üste Türkiye’nin en çok otomobil satan bayii olan Aksel, bir süre sonra yiyecek-içecek sektörüne ilgi duydu ve ikisi Türkiye’nin en önemli gurmelerinden Tuğrul Şavkay ile birlikte olmak üzere üç restoranın sahipliğini yaptı. Yiyecek-içecek camiasının içinde geçirdiği yıllar boyunca, bu sektörün en önemli ihtiyacının eğitimli personel olduğu düşüncesinden hareketle, 2004 yılında Mutfak Sanatları Akademisi’ni (MSA) kurdu.

2011 yılında Dünya Aşçılar Birliği (WACS) tarafından “Dünyada Eğitim Kalitesi En Yüksek
Aşçılık Okulu” ödülü alan, 2012 yılında İngiltere Kraliyet Akademisi tarafından “Dünyadaki En Mükemmel Mesleki Eğitim Merkezi” olarak gösterilen, 2013 ve 2014 yıllarında dünya genelinde 2 milyon mezun arasında “Mükemmeliyet Madalyası”na layık görülen 4 mezunu
ve 1 eğitmeni ile MSA, global arenada dünyanın en iyi aşçılık okulları arasında gösteriliyor.

İş hayatının yanı sıra koleksiyon hobisi ile de tanınan Aksel, dünyada da sayılı olarak gösterilen bir yiyecek-içecek müzesi ve kütüphanesinin kurucusu.

Hayatının önemli ve keyifli bir kısmını profesyonel olarak spor yapmaya ayıran Aksel, 4 yaşından bu yana binicilik sporu ile iç içe. 30 yılı aşkın bir süre at binen Aksel 1986 yılı Balkan Şampiyonu ve “Yılın Sporcusu” ödülünün de sahibi.

“Hedefim belli benim. Elime aldığım her işi yapabileceğim en mükemmel şekilde yapmak” diyen Mutfak Sanatları Akademisi kurucusu Mehmet Aksel ile ilham veren öyküsünü konuştuk


Hayatınızdan kısaca bahseder misiniz?
Hayatım spor olsun, iş olsun ya da hobilerim olsun, kendimi bildim bileli “yarışmak” ile geçiyor. Karşımdakilerle yarışacağıma kendimle yarışmam gerektiğini anladığım günden beri, hayat benim için biraz daha zor ama çok daha kolay oldu diyebilirim.

Nasıl fark yaratırsınız?
Fark yaratmak gibi bir amacım yok, ben neysem onu yapıyorum. Farklı şeyler ortaya çıkıyorsa, ne mutlu bana ve ne mutlu bundan faydalananlara.

Yenilgilerinizden nasıl dersler çıkarttınız?
Yenilgi diye bir şey bilmiyorum ben. Hayatım doğumdan ölüme kadar devam eden eğlenceli bir süreç olarak hissediyorum. İnişleri ve çıkışları 70-80 yıllık bir süreç. Kazandığınız günler olduğu gibi kaybettiğiniz günler de olabiliyor. Bazen mutlu oluyorsunuz, bazen mutsuz.

Bence, hepsini toplu olarak değerlendirip, mutlu olduğumuz anların, olayların, işlerin ve uğraşların adetlerini arttırıp, bu şekilde dolu dolu yaşamalıyız hayatı.

Sizin için para nedir?
Parayı da bu süreç içindeki bir yakıt olarak görüyorum. Ya da görmek gereği düşüncesindeyim diyelim. Bazen depoyu tam doldurabiliyoruz, bazen yarım, bazen borçla doldurabiliyoruz, bazen de kırmızı ışık yanıyor. Hatta bazen de yolda kalıyoruz. Ama ne yapıyoruz? Hep bir bidon daha bulup yola devam etmeye çalışıyoruz. Benzinim bitti diye arabayı yolun kenarında terkedip gitmediğimiz gibi, hayatımızın akışında da zorluklar karşısında kendimize olan inancımızı terk etmememiz gerektiğini düşünüyorum.

Kendinize hedef koydunuz mu?
Hedefim belli benim. Elime aldığım her işi yapabileceğim en mükemmel şekilde yapmak.
Babam, “Oğlum, eline aldığın her şeyi, aldığın halinden daha iyi bir halde devret” derdi.

Benzer bir şekilde ben de mümkün olduğunca her uğraşımı, iş olsun, spor olsun, insan ilişkileri olsun, hobi olsun ya da başka başlangıç noktamdan daha iyi bir hale getirebilmek için uğraşıyorum. Bu da sonuç olarak bana karşılığı finansal ise para olarak, ilişki ise gelişmiş olarak, spor ise başarı olarak, aile ise de mutluluk olarak geri dönüyor.

Hayatınızı nasıl dengede tutuyorsunuz?
Dengede falan tutmuyorum, akıp gidiyor işte. İnsan eğer gerçekten isterse her şeye zaman bulabiliyor.


Sizin için rekabet nedir? Rakiplerinizle nasıl mücadele edersiniz?
Karşımdakilerle yarışacağıma kendimle yarışmam gerektiğini anladığım günden beri düşüncelerim değişti, bu ‘rekabet’ konusunda da oldu. 

“Herkes kendi işine baksın, iyi olan kazansın” kafasındayım ben. Etrafta ne olduğu, başkalarının ne yaptığı beni hiç ilgilendirmedi. “Ben ne yapabiliyorum” hep buna odaklanıp, ele aldığım konuyu, aldığımdan daha iyi hale geçirmeye ya da yapayım dediğim şeyi becerebildiğim en iyi şekilde yapmaya çalıştım.

Sağlığınıza nasıl dikkat ediyorsunuz?
Ben dikkat etmiyorum, hanım benim sağlığıma dikkat ediyor. Kendi çok meraklı. Çocuklar beslenme konusunda onun, spor konusunda ise biraz benim, biraz da onun izinden gidiyor diyebilirim. 

Hep araştıran ve uygulayan o, bizler de takipçisi ve öğrencisi durumundayız. Ama çok mutluyuz. Bize iyi bakıyor.

Kaybetmek kolay gibi anlatılsa da zorlu bir süreçtir. Siz her yenilgiden sonra nasıl kazandınız?
Konular bana hep bir “SWOT analizi” şeklinde görünüyor artık. İster sonuçlarda iniş olsun ister çıkış, hep bir durum değerlendirmesi ve elde ne var, ne eksik, ne fırsat ve ne tehdit, ona bakarım ben.

Kaybettiğinizde üstesinden gelmek zorunda olduğunuz en yoğun duygu hangisiydi?
Spor hayatımda bir sonraki yarışın gelmesini iple çekerdim, “Haftaya görürsünüz gününüzü” derdim içimden.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...