29 Eylül 2016 Perşembe

SADELİK AKIMINDAN NELERİ HAYATIMIZA KATMALIYIZ?

Geçtiğimiz günlerde bir arkadaşım aradı ve bir kitap tavsiye etti. “Bu kitabı okumalısın, inanılmaz rahatladım ben” dedi. Ne olduğunu sorduğumda ise, sade yaşam felsefesini anlatan Fransız Blogger Francine Jay’ın  Azla Mutlu Olmak - Sade Yaşam Rehberi isimli kitap olduğunu söyledi. 

Bu kitabı henüz okumasam da arkadaşım uzun uzun överek kitaptan söz edince, bende sade yaşam felsefesi ile ilgili biraz araştırma yaptım. Gördüklerim, kısaca alışveriş kolik olup, mutluluğu eşyalarda aramak yerine kendi içimizde bulmaya dayandığını anladım. 

Sade bir hayat, az eşya, minimum alışveriş, huzurlu bir ortam ve dengeli bir ruh halinden söz ediyor. Hayatım boyunca kredi kartı kullanmaktan kaçmış, kullanmayacağım kıyafetleri almamış, alışveriş yapmayı sevmeyen tabii kitap sayılmaz biri olduğum için sade yaşam bana çok farklı gelmedi. Hatta son aylarda eşyalarımın hepsini düzenleyip daha efektif kullanırım diye odamı ve eşyalarımı düzenlemiştim. Yani anlayacağınız, bilmeden sade yaşıyormuşum. 

Konuya çok fazla enerji gönderip almalara bağlamadan benim de bazı önerim olacak. 

Kadın Olmak Güzeldir
Kadın olmak çok güzel bir duygu, mesela şıkır şıkır, ışıl ışıl giyinmeyi seviyorsanız, kendinizi şımartıp makyajı bazen abartabiliyorsanız, omuzlarınıza ağır gelen yük olduğunda ben taşıyamıyorum diyebiliyorsanız kadın olmanın güzelliklerini yaşıyorsunuz demektir. 

Neler çılgınlık olmamalı?
Alışverişte çılgınlıklar yapmadan kabul kitap olayını abartıyorum. Kitap konusu bence istisna olmalı, özellikle okumak yaşam tarzımızsa. Birde e-book olayına alışmış biri değilim, kağıdı koklamalıyım, çizmeli, notlar almalıyım. Yazıyı yazarken bile etrafımda 6 kitap var ki, masadaki kitap sayısını söylemeyeyim. Yatağımın başında da minimum 8 kitap olur. Bu nedenle artık beğendiğim kitapları da paylaşıyorum. İnsanlar kaliteli kitaplar okusun, kıymetli zamanımızı değecek işlere ayıralım. 

Medya bizim sade yaşamamızı ister mi?
Tüketim çılgınlığının çok arttığı günümüzde ihtiyacımız olmasa da alalım fikri beyinlerimize yerleştirilmeye çalışılıyor. Buna karşın artık alışverişten sıkılan insanlar sadelik akımı başlatarak “hayatı kazanmak değil yaşamak istediklerini” dile getiriyorlar. “Şimdi alma seneye ödeme diyen” ilanlar görmek güzel .

Sosyal medyadan artık yediğini, içtiğini ve aldığını paylaşmak sonradan görmelik olarak yorumlanıyor. Çünkü tüketerek değil üreterek mutlu olabilir. Ürettikçe çoğalırız ve etrafımızı da buna teşvik ederiz. Bırakın o kare sanal dünyada yer almasın, sadece tadını çıkartın. 

Aileler Sade Yaşarken Nelere Dikkat Etmeli?
Sade yaşayanlar mahremiyet duygusunu da vurguluyor. Özel olanlar özel kalmalıdır. Her yerde herkese açık olduğunda değeri kalır mı? 

Mutluluğu yaşamıyoruz, mutlu görünmek için uğraşıyoruz. Sadelik akımında da mutlu hissetmek için kendimizi ve hayatımızı sakinleştirmemiz gerektiği söyleniyor. O nedenle hayatı seyretmek yerine yaşamaya başlamaya ne dersiniz? Bırakın sanal like’ları, gerçek sevgi koklamak, dokunmak ve görmek ister. Gerçek like’larla dolu günlerimiz olsun… 

22 Eylül 2016 Perşembe

KULLANDIĞIMIZ İLAÇLAR GENETİK YAPIMIZA UYGUN MU?

Hastalandığımızda ilaç kullanmaya karar vermeden önce doktora gitmek ve verilen ilaçları da zamanında kullanmak gerekiyor. Dünya Sağlık Örgütü’nün tahminlerine göre, ilaçların yüzde 50′sinden fazlası uygun olmayan şekilde reçeteleniyor, temin ediliyor veya satılıyor. Tüm hastaların yarısı da ilaçlarını doğru şekilde kullanamıyor. 

Akılcı İlaç Kullanımı, kişilerin klinik bulgularına ve bireysel özelliklerine göre uygun ilaca, uygun süre ve dozda, en düşük maliyette ve kolayca ulaşabilmeleri olarak tanımlanıyor. Peki kullanılan “Bu ilaçların ülkemizdeki insanların genetik ve fizyolojik yapısına uygun mu?” sorusu akla geliyor. Yurt dışında bu konuda çalışan uzmanlar neler yapıyor? Ülkemizde böyle bir alan var mı?

Amerika’da Harvard Üniversitesi’nde yaptığı çalışmalarından sonra Medikal Stratejik Danışman olarak çalışan Dr. Bikem Akten ile yaptığı araştırmalar hakkında konuştuk. 

Medikal stratejik danışmanlık nedir?
Amerika’da yaptığım iş Medikal Stratejik Danışmanlık olarak geçiyor. Biyoteknoloji veya büyük ilaç şirketlerine, pazara sunacakları bir ilacın doktorlar ve hastalar tarafından başarıyla benimsenmesi için stratejiler belirleyip, bunları çeşitli pazarlarda uygulamaya geçiriyoruz. Bu bazen ilaç yerine diyagnostik bir alet de olabiliyor. 

Mesela, yeni bir ilacın Amerika veya Dünya çapında yürürlüğe girecek; gireceği pazarların açıklarının araştırılması, ilaçla ve hastalıkla ilgili sorunların analiz edilmesi, ilk yaptığımız işler arasında. Daha sonra, hastaların, bakıcıların veya doktorların o ilaç ve hastalıkla ilgili eğitimlerinin içeriğini hazırlıyoruz. “Neuromarketing” dediğimiz teknikler ve bilimsel verilerle, hastalıkla ilgili kalıplanmış kafa yapılarının değiştirilmesinde rol alacak taktikleri tespit edip, bu uygulamaları icra ediyoruz. 

Son olarak da bütün bu stratejilerin yerel Sağlık Bakanlıklarının kurallarına uygun şekilde yürürlüğe konulması için gerekli bürokratik işlemleri başlatıyoruz.

Bu çalışmalarınız ne tür hastalıklarla ilgili?
Strateji belirleyen bir iş olduğu için bu sıklıkla değişebiliyor. Ama şu anda çalıştığım konuların en başında Alzheimer hastalığı geliyor. Bunun yanında alerjik astım, göğüs kanseri ve bazı kardiyovaskuler hastalıklar üzerinde de çalıştığım oldu.

Medikal stratejinin Türkiye ve ABD'deki durumunu karşılaştırabilir misiniz?
Medikal stratejinin Türkiye’de pek karşılığı yok. Bu konuda daha çok Amerika veya Avrupa ülkelerinin uyguladıkları kararları kendi sistemimize entegre ediyoruz. 

Herhangi bir ilacı ele alın, bu ilaçla ilgili bütün bilimsel ve klinik araştırmalar, genel olarak Amerika, Avrupa ve Büyük Güney Amerika ülkelerinde gerçekleştiriliyor. Dolayısıyla, ilacın dozu bu toplumların genetik ve fizyolojik yapısıyla orantılı olarak belirleniyor. Ama en basitinden aspirin bile, bu genetik ve fizyolojik farklılıklardan dolay, bir Amerikalı ile bir Asyalıyı farklı etkileyebiliyor. Sırf bu sebepten aspirin gibi her gün kullandığınız bir ilaç, Amerika dozunda kullandığınızda beyin kanamasına sebep olabileceğinden, Japonya’da daha düşük dozajda veriliyor. Bu sebepten dolayı Japonya, ülkesine giren bütün ilaçların, kendi ülkesindeki insanların üzerinde de on bir klinik araştırma ile denenmiş olmasını gerekçe tutuyor. 

Genetik ve fizyolojik yapımızın Amerikalılardan ve hatta Avrupalılardan dahi oldukça farklı olduğunu düşünecek olursak, bizim de bu tip küçük klinik araştırmalara daha çok destek vermemiz, herhangi bir ilaç ülkemize girmeden, vatandaşlarımızın üstündeki etkilerinden emin olmamız, ilaç yürürlüğe girerken buna göre stratejiler ve uygulamalar belirlememiz gerekiyor. Bunun içinde ilk yapılması gereken, klinik araştırmalar için gerekli alt yapı ve uluslararası düzeydeki standartların oluşturulması.

Amerika’daki kurumları eğitim, araştırma ve sağlık hizmetleri açısından Türkiye'deki kurumlarla karşılaştırabilir misiniz?
Amerika ve bazı Avrupa ülkelerinde ilaç firmaları ve Sağlık Bakanlığı hastalıkla ilgili kampanyalarda yerel vakıflarla el ele çalışır. Bunun en güzel örneklerinden bir tanesi Amerika’daki Alzheimer Association. Bu vakfın web sitesine girdiğinizde,  sadece hastaların değil doktorların da çok işine yarayacak bilgiler bulabilirsiniz. 

Hasta veya hastabakıcı iseniz, hastalıkla ilgili her türlü bilgilerin yanında, klinik araştırma aşamasındaki ilaçlar hakkında da son gelişmeleri öğrenebilirsiniz. 

Yakınınızdaki doktorların, hasta bakıcıların veya huzur evlerinin adreslerine ulaşabilirsiniz. Eğer doktorsanız, Alzheimer hastalığına erken teşhis koyabilmek için izlemeniz gereken basamakları kolayca öğrenebilir, hastalara uygulayabileceğiniz bedava zihinsel testlere ulaşabilirsiniz. 

İlaçlarla ilgili sigorta bilgilerine, prospektüslere ulaşabilirsiniz. Bütün bunların yanında bu tip vakıflar, hastalık hakkında istatistiki bilgiler veren araştırmalar da yaparlar ve bunları akademik yayın olarak sayfalarında her sene güncellerler. 

Türkiye’de maalesef vakıflar genelde kermes yoluyla para toplayarak hastalara ve hastabakıcılara para yardımında bulunuyor. Elbette bu da önemli ama bence vakıfların araştırmaya daha çok destek vermesi, Sağlık Bakanlığı ve ilaç firmalarıyla ortak daha çok çalışma yapması, hatta belki stratejik danışmanlığı onların üstlenmesi gerekiyor. Bahsettiğim dökümanların veya kaynakların ülkemizde konuşulan dillere çevrilmesi bile bence başlı başına çok önemli bir iş.

Dr. Bikem Akten kimdir?
1997’de eğitim için Boston’a Amerika’ya geldi. Doktorasını sinir sistemi üzerine yaptı. Genlerin uykuyu düzenleyen beyin ağlarının (network) kurulmasındaki rolünü ve evrimsel olarak bu genetik yapının bütün canlılar aleminde nasıl aynı kalabildiğini inceledi. Daha sonra, MIT ve Harvard’da yine sinir hastalıkları üzerine araştırmalar yaptı. 

Çalışmalarından bir tanesi çocuklarda genetik açıdan en çok ölüme sebep olan Spinal Muskuler Atrofi dediğimiz, oldukça üzücü ve hızlı ilerleyen bir hastalık üzerineydi. 
Yaptığı araştırma, ölen sinir hücrelerinin bu çocuklarda daha uzun süre yaşamasına sebep olacak ilaçları veya çareleri bulmak üzerineydi.  2012’de ise, akademiden ayrılıp, şu anki stratejik danışmanlık yaptığı özel sektöre geçti.

19 Eylül 2016 Pazartesi

SHERLOCK HOLMES ASLINDA BİR DOKTOR MUYDU?

Herkesin bir hikayesi vardır hayatta ve insanlar hikayelerden ilham alırlar. İşte bu hikayeler bazen hayatımızı öyle değiştirir ki, bir bakmışız hayatımızın merkezine oturuvermiş. 

TEDX Bahçeşehir University konuşmamda neden Sherlock Holmes kurgusu üzerinden gittiğim birkaç kez soruldu. Cevaba hazırsanız kemerlerinizi bağlayın zamanda yolculuk yapacağız. 

Sherlock Holmes’un yazarı Sir Arthur Conan Doyle’un Edinburgh Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden mezun olduğu 1881 yılına gidiyoruz.  

Mezun olduktan sonra bir gemide göz doktoru olarak çalışan Doyle, daha sonra Plymouth kentinde kendi muayenehanesini açtı. Ancak hasta gelmeyince öykü ve hikayeler yazmaya başladı. 

Doyle, efsane karakteri Sherlock Holmes’u oluştururken üniversitesindeki profesörlerinden Dr. Joseph Bell’den esinlendi. Bunun nedeni Dr. Bell’in dahiyane akıl yürütme becerisiydi. Hastalıkları teşhis ederken kullandığı yöntemler, bir dedektifin kullanabileceklerine oldukça yakındı.  

Profesör Bell, insanları öyle incelerdi ki, bir hastanın hikayesini bilmeden hem hastalığı hem geçmişiyle ilgili tespitlerde bulunabilirdi. 

Doyle de hikayelerinde bir davanın sonundan başına bir yol çizmekle ünlü bir yazardı ve "Holmes yöntemi" adını verdiği metotla kendisi de cinayetleri çözmeye çalışıyordu. Hatta Oscar Slater davasını bu şekilde çözmüştü. 

En Ünlü Dedektif 
Arthur Conan Doyle, ilk Sherlock Holmes kitabı olan Kızıl İpucu’nu 1886’da yazdı. Pipo, avcı şapkası, büyüteç, pelerinli pardösüsü ile tanınan Sherlock Holmes’un evi İngiltere’de Baker Sokak 221B‘deydi. Çok dikkatli bir iz sürücü olan Holmes, el yazılarının kişiye özgü olduğunu biliyordu. Ayak izlerinde de uzmandı. İyi bir dövüşçüydü. Boks ve eskrim eğitimi almıştı. Bazen adaleti kendi sağlamayı seçerdi. Pek duygusal değildi. Ayrıca kâğıt, mürekkep, mühür ve pulların ayırıcı özelliklerini tanıyordu. Çok güzel keman çalıyor; operaya, baleye gidiyordu. 

Holmes, “İmkânsızları elediğinde elinde kalan ne kadar mümkün değil gibi gözükse de gerçek olmak zorundadır!” düşüncesini savunuyordu. 

Fazlasıyla pozitivistti. Neden-sonuç ilişkilerini mükemmel yorumlar ve bilimsel delillere dayalı sonuçlar çıkarırdı.  Aynı renk mürekkeple yazılanların, farklı zamanlarda kaleme alındığını saptamak veya bir harfin biçimine bakarak yazanın milliyetini saptamak onun için çok kolaydı.

Sherlock Holmes bilimsel verileri analiz ederek cinayetleri rasyonel bakış açısı ile çözüyordu. 

Çıkarım Bilimi 
Sherlock Holmes’un kullandığı “Tümdengelim” yönteminde, sorduğu soruların cevaplarının birbiriyle tutarlı bir bütün oluşturmasına dikkat eder; bunun yanı sıra kendi kendine yaptığı laboratuvar araştırmaları sonucunda elde ettiği bilgileri tekil olaylara uygular ve sonuca ulaşırdı. Elindeki ipuçlarından anlamlı bir bütüne ulaşmaya çalışırdı. “Tümdengelim” yöntemini ayrıca ele almayı planlıyorum. 

Kitap ve Çizgi Roman
“Sherlock Holmes El Kitabı” isimli kitabı okuduğunuzda anlattığım birçok bilginin detayına ulaşabilirsiniz. Dörtlerin İmzası, Kızıl Dosya ve  Korku Vadisi isimli çizgi romanları okumanızı tavsiye ederim. Bakış açınız ve olayları ele alış biçiniz değiştirecektir. 

Filmler ve Diziler
Sherlock Holmes sadece kitap değil aynı zamanda dizi ve filmlerde de hayatımıza girdi. Elemantry ve Sherlock dizileri kesin şekilde ele alırken, Dr. House dizisinin esin kaynağı olmuştu. Bir başka dedektif Monk da bunlardan biriydi. 

200 filmle rekor kıran Holmes, sinemaya defalarca uyarlandı veya esin kaynağı oldu. Sherlock Holmes, filmlerde en çok canlandırılan karakter olarak Guinness Rekorlar Kitabı’na girdi. Yaklaşık 75 oyuncu tarafından 200’ün üzerinde filmde canlandırıldı. 

Belgesel ve Müze
Sherlock Holmes ile ilgili birçok belgesel çekilirken onlardan biri de “Kentler ve Gölgeler”di.  Edinburgh - Sir Arthur Conan Doyle ismiyle yayınlanan belgesel izlemeye değer nitelikte. Hem Doyle hem de Holmes hakkında bilgiler edinirken, Edinburgh sokaklarında keyifli bir gezi imkanı sunuyor. 

Belgeseli çekilen Holmes, romanda Baker Sokak 221 B adresinde oturuyor. Londra'da bulunan Sherlock Holmes Müzesi çok büyük bir üne sahip. Ayrıca Edinburgh’ta bulunan Cerrahlar Birliği Müzesi ( The Royal College of Surgeons)’nde bir katı Sherlock Holmes’un anısına ayrılmış.  Burada Arthur Conan Doyle ve Dr. Joseph Bell arasındaki yazışmalar ve kullandıkları eşyalar sergileniyor. Hatta Doyle, Bell’e yazdığı bir mektupta şöyle söylüyor: “Eğer siz olmasaydınız, Sherlock Holmes karakteri olmazdı.” 

Sizler de Sağlığın Dedektifi Olmak İster misiniz?
Gerçek Sherlock Holmes’un, Dr. Bell olduğu birçok kaynakta karşımıza çıkıyor.  Arthur Conan Doyle’un öğretmeninden fazlasıyla etkilendiği 1892 tarihli bir mektupta şu satırlarla daha da belirginleşiyor: “Holmes’un analitik çalışmasının, sizin hasta servislerinde yaptıklarınızın abartılmadan aktarılması olduğunu düşünüyorum. Öğrettiğinizi duyduğum çatışma, sonuç çıkarma ve inceleme yöntemlerinin çevresinde, işleri gittiği yere kadar – bazen daha da fazla – zorlamaya çalışan bir adam bina etmeye çalıştım.”

Sağlık alanında özellikle Sherlock Holmes gibi, “Çıkarım Bilimi”ni uygulamakta fayda var. Bu şekilde gerçekleri öğrenip daha sağlıklı ve mutlu yaşamak mümkün.  


11 Eylül 2016 Pazar

SAĞLIKLI YAŞAMIN SIRLARI SAĞLIKLI MEDYADA SAKLI

9 Ekim 1887 tarihinde modern gazeteciliğin kurucusu olarak gösterilen Joseph Pulitzer’in  ‘New York World’ gazetesinde bir haber yayınlandı. Haberi yapan kişi ise, gerçek adı Elisabeth Cochrane olan ancak haberlerde ‘Nellie Bly’  ismini kullanan dünyanın ilk kadın araştırmacı gazetecisiydi. 

Gazetedeki ilk çalışmasının hikayesi ise, gazetecilik tarihine damgasını vurdu. Blackwell şimdiki Roosevelt adasındaki Kadın Akıl Hastalıkları Hastanesine sızmak için bir gece ayna karşısında çalıştı. Saçlarını, bakışını, gülüşünü ve sözlerini “delileştirmeye” uğraştı. Bir misafirhaneye giderek, kadınların hepsinin dikkatini çekti. Buradaki kadınlar sonunda “deli” olduğuna karar verip polis çağırdılar ve mahkemede hakim karşısına çıktı. Amnezi, yani hafıza kaybı taklidi yaptı, hakim ise uyuşturucu kullandığı sonucuna vardı. Kendisini inceleyen doktorlar, Nellie’yi akıl hastanesine gönderdi. 

Blackwell Kadın Akıl Hastanesi
Akıl hastanesine giderken, çevresindeki diğer kadınlarla konuşmaya başlayıp, hepsinin hikayesini öğrenmeye çalıştı. Blackwell’da normal bir insan olarak davrandı. Ancak biri dışında tüm doktorların kararıyla “deli” diye hastaneye kapatıldı. Bly, hastanede koşulları birinci elden gözlemledi. Yemeğin çoğu zaman bozuk ve yenilemez, suyun ise içmek için çok pis olduğunu gördü. Hastalar bütün gün buz gibi odalarda hiçbir şey yapmadan oturtuluyordu. Buz gibi banyo suyu başlarından aşağıya kovalarla dökülüyordu. Hemşireler sürekli hastalara kötü davranıyor ve şiddet uyguluyordu. 

Konuştuğu hastaların bazılarının da kendisi kadar aklı başında olduğunu düşünen Nellie; “İşkencenin hastaları iyileştirmesini mi bekliyorlar? Aksine, buradaki uzman doktorlar benim gibi aklı başında bir kadını bile alıp sürekli susturup, sabah 6’dan akşam 8′e sert banklarda konuşmasına ve hareket etmesine bile izin vermeden boş boş oturtup, dışarıdaki dünya hakkında en ufak fikir sahibi olmadan, eline bir kitap bile vermeden, yenilemez yemekler ve sert muamele ile 2 ayda delirtebilirler.” diye yazdı. 

On gün geçirdiği hastaneden, gazetenin avukatının da yardımıyla zorla ama başarıyla çıkmayı başardı. Bly, “Deliler Evinde 10 Gün” başlığı attığı yazısında olanları bir bir anlattı. “Blakwell’deki deliler hastanesinde bir hafta geçirebilir miydim? Düşündüm ki, evet geçirebilirdim. Geçiririm, evet. Ve geçirdim de” diye başladığı yazısında, başından geçenleri, nasıl bir yol izlediğini ve orada neler gördüğünü ayrıntısıyla anlattı.  

Bly, “İnsanı delirtmekte hiçbir şey bu tedavi sistemi kadar başarılı olamaz!” sonucuna vardı. Hastanenin koşulları, hastane personellerinin hastalara davranışları, kendisi gibi hasta olmasa bile duvarların ardına kapatılan birçok kadının durumunu anlattığı yazı dizisi sadece okurların değil Amerika’nın dikkatini bu hastanelere çekerek toplumu aydınlattı ve gazetecilik görevini yerine getirdi. Hastaneye soruşturma açıldı ve Bly’ın incelemede yardımcı olması istendi. Şartların iyileştirilmesi için kuruma bütçe verildi, sık sık denetlenmesine ve gerçek hastaları almaları için muayeneleri çok daha dikkatli yapmalarına karar verildi. 



Sarı Gazetecilik
Öyle sansasyonel şeyler yazmıştı ki bu sansasyonel dilin tuttuğunu gören Pulitzer, aynı dille çeşitli haberler yapmaya başladı. Hatta ilk çizgi roman kahramanı Yellow Kid (Sarı Çocuk) bu şekilde ortaya çıktı. Toplumdaki sıkıntılı her konunun üzerine gitmek gibi bir derdi olan Nellie’nin haber dili ve Yellow Kid ile başlayan süreç, gazetecilikte şimdi çok eleştirilen ‘Sarı Gazetecilik’ kavramını ortaya çıkartan tartışmaların başlangıcı oldu. 

Stunt Reporting
Bly araştırmacı gazetecilik alanında, bu yeni ve anlamlı yöntemle araştırmacı gazetecilik alanında “stunt reporting” olarak bilinen yöntemin ortaya çıkmasını da sağlayan isimlerden biri oldu. Kariyeri boyunca pek çok konuda çürümüşlüğü, adaletsizliği ortaya çıkaran Bly, bunu yaparken yoksuldan ve mazlumdan yana tavır aldı. 


Kitap ve Film
Haber dizisi “Ten Days in a Mad-House (Bir Tımarhanede 10 gün)” ismiyle kitap olarak da yayınlanan bu çalışması Nellie Bly isminin tüm Amerika tarafından bilinen bir isim olmasını sağladı. Hayatı boyunca maceracı ve adil kelimelerinin yaşayan birer abidesi olarak gösterilen Nellie Bly’ın bu macerasından yola çıkılarak bir bilgisayar oyunu yapıldı ve  ‘10 Days in a Madhouse’ (Tımarhanede 10 Gün) isimli bir sinema filmi çekildi. Ayrıca Google, Nellie Bly’ın 151. doğumgünü için bir doodle hazırladı. 

“Şimdiye kadar kalbimden gelmeyen hiçbir kelimeyi söylemedim. Zaten söyleyemem” diyen Bly gibi gazeteciler, sağlıklı haber yaparak sağlıklı bir toplumun oluşmasına destek olabilirler. Araştırmacı gazetecilikte, yanlışı bulup çıkartmak düzelmesi için çalışmak hedeflenmelidir. 

Gazeteciler sağlıklı yaşam yalanlarını dile getirmek yerine, gerçek uzmanlardan bilimsel kanıtlarla habercilik yapmalıdır. İşte o zaman gazetecilik hak ettiği değeri bulacaktır. Bunun içinde gazetecilerin haklarının desteklenmesi, gazetecilik oynayanların önüne geçilmesi çok önem taşımaktadır. Özellikle sağlık haberciliği, toplum sağlığı açısından çok önemli bir yerdedir. 

Sağlıklı toplum için, sağlıklı medya gerekir. 


7 Eylül 2016 Çarşamba

HER ŞEY EKONOMİ DEĞİL!

Sağlıklı yaşamak için hep daha iyi hizmet almak istiyoruz. Aldığımız hizmetinde hem kaliteli hem de uygun fiyatlı olması için uğraşıyoruz. Peki sektörde işler nasıl ilerliyor? 

Sağlık ekonomisi açısından yapılan çalışmalar rekabet odaklı ilerliyor. Rekabette de itibar yönetimine dikkat etmeden daha çok kazanç düşünülüyor. Bu kadar kalabalık ve rekabetçi bir ortamda yaratılan çözüm önerilerinin temelinde ahlaklı olunması gerektiğini vurgulayan Kemerburgaz Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Emre Alkin,  tanıtım ve reklam çözümlerinde de ahlaklı olunması gerektiğini, çünkü itibarın bir kurumun en önemli aktifi olduğuna dikkat çekiyor. 

“Her Şey Ekonomi Değil” ve “Paylaşmasak Olmazdı” isimli kitapları başta olmak üzere bu alanda çok sayıda kitap yazan Prof. Dr. Emre Alkin ile sağlık, spor ve ekonomi üzerine konuştuk. 

Sporcu ve ekonomist kimliğinizle, birçok konuya farklı bir bakış açısı kazandırıyorsunuz. Ayrıca sistemdeki birçok sorunun temelinde ahlak olduğunu vurguluyorsunuz. Sizce çözüm için neler yapılmalı? 
Ahlak okulda öğretilen bir ders olsaydı belki işler daha kolay olurdu. Ancak, ahlak evde öğretiliyor. Türkiye Doğu ve Batı’nın tam ortasında kaldığından dolayı sürekli şikayet ediyor ama her iki tarafın en güzel özelliklerini alıp, üzerine de kendi güzel özelliklerini ekleyip geleceğe yürümek istemiyor. Atatürk bunu denedi ve başardı. Belki de bu sebeple sonraki dönemlerde tembellik yapıldı, ahlaki değerlere fazla önem vermeden ekonomi büyütülmeye çalışıldı. Paranın bu kadar kolay kazanılması ahlakı da bozdu desem yanlış olmaz. Spor Sektöründe de böyle oldu. Profesyonel Spor her şeye hakkı olduğunu düşündüğü için Amatör Sporu ezmeye başladı. Futbolda buna çokça şahitlik ettim. Ancak unutulan bir şey var: Bana göre bir futbolcu, her şeyden önce sporcu ve atlet olmalı. Sporcunun zeki, çevik ama aynı zamanla ahlaklısı makbul. Ahlak giderek zorlaşan dünyada pergeli batırdığımız yer.  

Futbol ile yakından ilgilisiniz. Bilim dünyasında son dönemlerde sıkça dile getirilen bir konu var. Futbola harcanan para, bilime harcansa ne olur? 
Futbola harcanan paranın bir kısmı bilime de harcanıyor. Sadece Türkiye gibi ülkelerde futbolun sağlık, teknoloji, gıda ve diğer tamamlayıcı unsurlarına para harcanmıyor. Bugün oyuncuların görüş açılarını artırmaktan, çim teknolojilerine kadar birçok alanda ciddi Ar-Ge çalışmaları yapılıyor. Türkiye’de Kulüpler futbolcularına toplam gelirlerden rekor seviyede pay ayırıyorlar. Bazen ellerinde tutmak için, bazen de başka kulübün elinden kapmak için. Halbuki iyi bir yönetim, bir futbolcuyu diğer kulüp daha fazla para teklif etse de elinde tutar. Bir de performans kriterlerini doğru şekilde belirlemeyen kulüplerin sürekli transfer ücretlerinden şikayet ettiğini görüyoruz. Çünkü bilimsel değiller. Bilimsel olmak demek üniversiteden profesör getirmek demek değil tabii. “Transfer edilecek oyuncunun analizlerinin objektif kriterlere göre yapılması ve zaman sıkıntısı yaşamadan karar verme yeteneği” demek istiyorum. Maalesef bu konuda Türkiye sınıfta kalıyor. 

Sağlık sektörünün ekonomideki yerini nasıl buluyorsunuz? 
Sürekli büyüyen bir sektörden bahsediyoruz. Sadece nüfus artış hızı ile değil, teknolojik gelişmelere bağlı olarak da büyüyor. Ancak uzman sıkıntısı bu sektörde de yaşanıyor. Sağlık en önemli ihtiyaç. Ancak pahalı hale gelmesi, gelir seviyesi düşük olan Türkiye’de “sağlığı ihmal etme” gibi bir refleks yaratıyor. Üniversite hastanelerini bu nedenle destekliyorum.

Sağlık ekonomisini nasıl değerlendiriyorsunuz? 
Neredeyse inşaat kadar peşinden ciddi sayıda sektörü sürükleyen bir sektör. Milli gelire katkısı bir yana, bilim ve teknolojiye de ciddi katkısı olduğu ortada. İstihdamın da önemli bir bileşeni. Ancak Türkiye’de sağlık alanında çalışan insan sayısının nüfusa oranı çok düşük. OECD ülkeleri arasında son sıralardayız. Bunun eğitim ve pratik alanındaki hatalı uygulamamalardan kaynaklandığını tahmin ediyorum. Sorunlar çözülürse ekonomiye katkısı daha fazla olacaktır. 

Sağlık ekonomisi açısından sistemdeki sorunlar sizce neler? 
Türkiye’ye has sorun fazla yok. Genelde dünyada ciddi sorunlar var. Mesela Obama’nın getirdiği sağlık reformu ABD Senatosu’ndan büyük itirazlarla geçmişti. Sebebi şuydu: Bir sağlık reformu yapılıyordu ama vatandaşın sırtına daha fazla vergi yükü gelecekti. Sağlık ekonomisindeki bir başka sorun da devleti sürekli büyütüyor olması. Halbuki özel sektör yatırımlarının artması ve giderek artan bir rekabetle fiyatların rasyonel seviyelere düşmesi gerekiyor. Bu hala sağlanmış değil. Ayrıca ilaç sektörü ile bitmek bilmeyen bir çarpışma var. Seyrederken ben yoruluyorum. 

Sizce sağlık ekonomisinde neler değişirse, sistem daha hızlı ilerler?
Eczacılık, tıp ve diş hekimliği alanlarını birbirine yaklaştırmak gerekiyor. Bunu başaran ülkeler WEF’ in “yaşamak isteyeceğiniz ülkeler” sıralamasında hep liste başı durumda. Türkiye’nin doğal güzellikleri var doğrudur ama vatandaşına doğru hizmet götürmediği ortada. Hastane yöneticiliği başlı başına bir bilim dalı. Burada da ciddi sıkıntılarımız mevcut. Sanıyorum önce eğitimde reform yapıp sonra da operasyon tarafında süreçleri daha anlaşılır ve süratli hale getirirsek sorunların önemli bir kısmı hallolmuş olur.  Biz İstanbul Kemerburgaz Üniversitesi’nde sağlık bilimlerini birbirlerine yaklaştırdık ve önemli başarılar elde ettik. 

Sağlık haberleri, reklam aracı olarak kullanılır hale geldi. Bu konuya bakışınız nasıl? 
Reklam her sektör için gerekli bir unsur. Koyulan her yasak ya da kısıtlama yaratıcı zekalar için yeni bir çözüm arayışı haline geliyor. Ayrıca bu sektörde ciddi bir rekabet var. Bu kadar kalabalık ve rekabetçi bir ortamda yaratılan çözüm önerileri de bazılarının hoşuna gitmeyen tarzda olabilir. En başta da belirttiğim gibi ben ahlaktan yanayım. Bu tanıtım ve reklam çözümlerinde de ahlaklı olunması gerektiğine inanıyorum. Gerçeğin en önemli özelliği sonunda ortaya çıkmasıdır. İtibar bir kurumun en önemli aktifidir. Bunu unutmamak lazım. 

4 Eylül 2016 Pazar

ALERJİ TESTLERİNDEKİ BİLİNMEYENLER

Günümüzde alerjinin sadece belli bir organa yönelik durum olarak algılanması terk edilmiş ve bugün "Alerji" tüm vücudumuzu ilgilendiren ama bazı organlarda daha yoğun yakınmaya neden olan tablo olarak tanımlanıyor. 

Sosyal medyada bazı alerji testlerinin yapılması için tavsiyelerde bulunuluyor. Sizler de bu tür iletilere benim gibi rastlıyorsunuzdur. Halbuki olması gereken bu testlerin yapılmasını hekimin kişinin sağlık durumuna özel istemelidir.  “Hem bir çocuk alerji uzmanı hem de alerjik bir hastayım. Anlayacağınız alerjiyi bir yandan yaşıyor öte yandan da tedavi etmeye çalışıyorum” diyen Hacettepe Üniversitesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Ana Bilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Bülent Enis Şekerel, bilimsel geçerliliği olan ve olmayan alerji testleri hakkında bilgi verdi. 

Alerji nedir?
Bağışıklık sistemimiz, vücudumuzun bütünlüğünü korumakla görevli bir sistemdir. Bu sistemde, aralarında kompleks ilişkiler olan, değişik hücre ve moleküller bulunur. Basitçe anlatmak gerekirse bağışıklık sitemimiz mikrop gibi zararlı olan bir etken ile karşılaştığında onu ortadan kaldırmaya veya verdiği zararı sınırlandırmaya yönelik tepkiler üretir. Yabancı olmasına karşın vücudumuz için zararsız bir madde ile karşılaştığında ise ya tepkisiz kalır ya da ölçülü tepkiler verir ve tolere eder. Bu kapsamda alerji, zararlı olmayan bir maddeye karşı bağışıklık sistemimizin beklenenden daha güçlü tepki vermesi durumudur.  Bu tepki vücudumuz için rahatsızlık vericidir ve kişinin yaşam kalitesini bozar.

Ne zaman alerji olduğumuzu düşünmeliyiz?
Bağışıklık sisteminin elemanları vücudumuzun hemen her yerinde bulunur. Ama özellikle de dış ortama açılan alanlarda daha yoğundurlar. Alerjen ile temas hangi yerde veya hangi organda olursa o bölgeye ait yakınmaların daha fazla görülmesi beklenir. Örneğin alerjen cilde temas ederse kaşınma-kızarıklık, burundan girerse aksırık-akıntı, solunursa akciğerde öksürük-nefes darlığı ve ağızdan alınırsa bulantı-kusma şeklinde yakınmalara neden olabilir. Tabii bu yakınmalar, burada saydıklarımdan çok daha da çeşitlidir ve ağırlıkları da alerjinin şiddeti ve temas edilen miktar ile orantılı olarak artabilir. 

Bir birey olarak vücudumuzun bir maddeye olağandışı şiddette bir tepki verdiğini gözlemliyorsak alerji olasılığını akla getirmemiz gerekir. Ama alerjen ile temas sonrası yakınmaların daha geç bir dönemde ortaya çıktığı hastalıklarda alerjiyi akla getirmek kolay olmayabilir. Klasik hastalıklar ile izah edilemeyen yakınmalar varlığında alerji düşünülmesi de yaygın görülen bir hekim refleksidir.    

Alerjinin tespiti için ne gibi testler yapılıyor?
Bağışıklık sistemi tepkilerini farklı şekillerde verir, yani tepkisini farklı mekanizmalar üzerinden gerçekleştirir. Tepki verirken şiddetini de etkenin zarar verme potansiyeline göre arttırıp azaltabilir. Alerjik reaksiyonlar, bağışıklık sisteminin bu farklı mekanizmalarından herhangi birinden ileri gelebilir. Bu nedenle alerjiyi ortaya koyan altın değerinde tek bir test yoktur. Kanda alerjene karşı gelişmiş IgE yapısındaki antikorların ölçümü, alerjene deride verilen yanıtı ölçen deri testi ve deri yama testi sık kullanılan ve teşhis değeri kanıtlanmış testlerdir. Ancak bu  değerli testler kadar güvenilir olmayan ve teşhis, tedaviye ne kadar yardımcı oldukları tartışmalı başka testlerde vardır. Örnek vermek gerekirse hastanın kanından elde edilen hücrelerin bir tüp içinde alerjen ile karşılaştırılmasına ve hücrenin verdiği yanıtı ölçmeye dayanan ileri testlerde vardır, ama henüz rutin günlük kullanıma uygun olmadıkları düşünülmektedir.  

Yakınmaların alerjen ile karşılaşmadan ne kadar sonra ortaya çıktığı, süresi, neden olduğu yakınmaların şekli ve boyutu hekime hangi mekanizmanın sorumlu olduğuna yönelik değerli ipuçları verir. Bu ipuçlarından yararlanarak hekim; uygun testin seçimi üzerinden alerji varlığını kanıtlanmaya çalışır. Testlerin sonucu ne olursa olsun, alerjenin uzaklaştırılmasının yakınmaların kaybolması ile sonuçlanması beklenmelidir. 

Tanı koyduracak uygun testlerin olmadığı alerjilerde hastanın eliminasyondan yarar görmesi ve alerjen teması ile yakınmalarının tekrardan ortaya çıkması şeklinde bir yaklaşımda bulunulabilir.  Ayrıca hekim gözetiminde hastayı alerjen ile karşılaştırma uygulamasından yararlanabiliriz. Bu uygulamada hastayı giderek artan dozlarda şüphelenilen alerjene maruz bırakıp vücudun verdiği tepkileri yakından takip ediyor ve alerjik tepkinin gerçekleşip gerçekleşmediğine karar veriyoruz. Böylece hastalarımızın hayatlarını bir kabusa çeviren gereksiz kısıtlamaları azaltabiliyor ve sorunların gerçek nedenini bularak, hayat kalitesini artırabiliyoruz. Ancak bu karşılaştırma testleri, sahip oldukları riskler nedeniyle, yetkin, özelleşmiş, deneyimli ve donanımlı merkezlerde yapılması gerekiyor. 

Pinner ve York testleri nedir? Bu testler güvenilir midir?
Günümüzde oldukça medyatik olan testlerden söz ediyorsunuz. Popülerliklerinin aksine teşhis ve tedaviye katkıları bilimsel olarak ispat edilmemiş testlerdir. Bunlardan biri ilk piyasaya çıktığında "besin alerjisini saptadığı" iddiası ile çıkmıştı. Nitekim bilimsel çevrelerden gelen tepkiler ve insanları "şu besine alerjin var" şeklinde etiketleme ile oluşturdukları riskler nedeniyle geri adım atıldı ve "alerji" ifadesi kullanılmamaya başlandı. Şu anda bu testler ile "besin intolerans"ını saptadığı iddia ediliyor ki intolerans terimi tıp biliminde fazla anlaşılmamış muğlak ve bilinmez bir alanı tanımlıyor.    

Bu testlerde kanda besinlere karşı gelişen IgG yapısındaki antikorlar ölçülüyor. Oysa bağışıklık sistemimiz kendisi için zararsız bir madde ile karşılaştığında onu tolere etmeyi bir oranda tepkisiz kalmayı öğrenmektedir. Günümüzdeki bilimsel görüşe göre; IgG yapısında antikor üretiminin bu tolere etme mekanizmalarından biri olabildiğine inanılmaktadır. Yani kanda belli bir besine karşı IgG antikoru varlığı bağışıklık sisteminin bu besinle karşılaştığını gösteren bir tepkidir, yoksa alerji veya intoleransa işaret etmez. Ve zaman içinde bu antikorların miktarlarında besin tüketme alışkanlıklarına paralel olarak artma ve azalmalar olabilir. 

Kanda besinlere karşı IgG antikoru ölçen testlerin herkese uygulanması durumunda toplumun en az yarısını "intoleransı var" şeklinde etiketlemek gerekir. Pratik uygulamaya bakarsanız; bir test yaygın kullanıma sunulmuş ve sigorta kurumlarınca geri ödeme listesine dahil edilmiş ise o testin teşhis ve tedaviye yararı bilimsel yöntemler ile bir şekilde ispat edilmiş demektir. 

Kanda besine karşı IgG ölçen testlerin, sadece sayılı merkezlerde yüksek bedeller karşılığında yapılması, sigorta kurumlarınca geri ödenmemesi, sadece yetişkin yaş grubunda kullanılabileceklerinin ifade edilmesi ve de tek bir test ile bir çok soruna çözüm olabileceğinin iddia edilmesi gibi özelliklerine bakıldığında, birçok kişide şüphe uyandırıyor. 

Tedavi için neler uygulanıyor?
Alerjik hastalıklarda, alerjiyi ortadan kaldıran bir tedavi şekli şuan için mevcut değil. Alerjenin kişinin hayatından uzaklaştırılması ile yakınmaların kaybolması veya bariz bir şekilde azalması beklenmelidir. Ancak, alerjenin kişiden yüzde 100 uzaklaştırılamadığı ve yakınmaların kişinin hayatını olumsuz etkilemeye devam ettiği durumlarda giderek artan dozlarda alerjenin vücuda verilmesine dayanan immünoterapi ki halk arasında alerji aşısı denen yöntem uygulanabilir.  Tedaviden yarar gören hastaların alerjen ile karşılaşma durumunda yakınmalarının tekrardan ortaya çıkabileceğini bilmeleri gerekir.  

Bu alanda yapılan yeni testler ve tedavi seçenekleri var mı? 
"Umut fakirin ekmeği" diye güzel bir söz var. Birçok şeye genellenebilir. Yeniliklerin ve arayışların sonu olmaz. Bugünkü teşhis ve tedavi yöntemlerinin dünden iyi olduğunu söyleyebilirsek de mükemmel oldukları ifade edemeyiz. Daha iyi tanı ve tedavi yöntemlerine ihtiyacımız var. Araştırmalara bakarak söyleyebilirim ki kısa ve orta vadede her iki alanda da yenilikler olacak. Ülkemiz için güzel olan bunların gelişmiş dünya ile hemen hemen aynı zamanda kullanıma girecek olmaları. Kötü olan ise bunların üretiminden ziyade hizmet sunumunda iddialı oluşumuz. Ama alerjinin ortadan kaldırıldığı tedaviler için daha uzun süreler beklememiz gerekecek gibi.  

Prof. Dr. Bülent Şekerel kimdir?
Hacettepe Üniversitesi Çocuk Alerji ve Astım Bilim Dalı gibi iddialı ve başarılı bir birimin başkanı olmam nedeniyle şanslıyım. Daha iyi ve kaliteli bir hizmet sunumunun yanısıra ülkemizde bilimsel üretimde iddialı ve önder olmaya çabalıyoruz. Daha iyi olmak için projelerimiz ve planlarımız var ve şanslı isek bunları yaşama geçirme imkanı bulabiliriz. 
Öte yandan birinci ve ikinci basamak hekimlerin alerji alanında daha iyi hizmet verebilmelerini sağlayacak eğitimi vermeye çabalıyoruz. Bu amaçla bu yıl hem "İnek sütü protein alerjisi" isimli sempozyumun düzenlenmesine hem de  "Çocukluk Çağında Alerji, Astım ve İmmünoloji" isimli bir kaynak kitabın oluşumuna önderlik ettim. Kitap alanında ülkemizde bir ilkti ve yurtdışı benzerleri ile kıyaslandığında hem daha kapsamlı hem de daha iddialıydı. Özetle her ikisi de  başarılı birer proje oldu.

Hasta haklarına saygılı, hasta ve ailesini karar süreçlerine dahil eden, gereksiz ilaç kullanımından kaçınan ve sağlıklı yaşamak alışkanlıklarını kazandıran bir hekim olmaya çaba gösteriyorum.     

1 Eylül 2016 Perşembe

EN İYİ HASTANELER AÇIKLANDI

Ülkemizde en iyi hastaneleri öğrenmek için herkes birbirine sorar. Yanıtlar da branşlar ve hekimlere göre değişirken, net olarak doğru cevabı almak uzun sürebilir. Böyle bir karışıklık olduğu içinde hastalar ve hasta yakınları birçok hastane dolaştıktan sonra doğru tedavi için doğru seçimi yapabilir. Oysa Amerika Birleşik Devletlerinde çok farklı bir listeleme yöntemi var. 

US News Dergisi geleneksel olarak 1990 yılından bu yana her yıl ABD’deki üniversite ve hastaneleri kullandığı karmaşık ve kapsamlı bir kıyaslama ile sıralıyor. 

Bu yılki 2016-2017 listesi yayınlandı. 5 binden fazla hastanenin 16 tıbbi branşta ayrı ayrı ve bütün olarak da sıralandığı liste, erişkin ve çocuk hastaneleri olarak da ayrılıyor. Kanser, kardiyoloji ve kalp cerrahisi, diyabet ve endokrinoloji, kulak burun boğaz, gastroenteroloji ve sindirim sistemi cerrahisi, geriatri,  jinekoloji, nefroloji, nöroloji ve beyin, sinir cerrahisi, oftalmoloji, ortopedi, psikiyatri, akciğer hastalıkları, rehabilitasyon, romatoloji ve  üroloji branşlarında incelemeler yapılıyor. 

Sıralama yapılırken, hastanede çalışan doktorların tanınırlığı, mesleki saygınlığı, hasta geri bildirimi, hasta memnuniyeti, hasta güvenliği, hastane düzeni, temizliği ve teknolojik yapısı, ciddi hastalık ya da riskli ameliyat sonrası hayatta kalma oranı, fiyat-kalite oranı gibi birçok kritere göre puanlama yapılıyor. Hastaneler çalışanlarının ve hastalarının memnuniyetini artırmak için birçok farklı departman oluşturuyor. Bu hastanelerde puanlama yapılması sadece hasta tedavisi ile sınırlı kalmıyor, önemli bilimsel dergilerde yayınlanan araştırmalar da puanlamada yer alıyor. Burada çalışan hekimler hem hasta bakıyor hem de bilimsel araştırmalar için zaman ayırıyor. Hasta memnuniyeti için de hekimlerin belli sayıda hasta muayene etmesine izin veriliyor. 

Hastalar bu sistemden nasıl faydalanıyor?
Bu sıralama hastane rekabetini iyi yönde artırıyor. Böylece insanlar tüm dünyadan hastalıklarına göre bu listelere bakarak tedavi göreceği hastaneyi seçebiliyor. Örneğin, pankreas kanseri olmuş yaşlı bir kadına genellikle çok agresif olmayan tedaviler önerilirken, bu hasta yeni tedavi yöntemleri için nerelere başvurabileceğini biliyor. 

Bu Yılın En İyisi Mayo Klinik
2016-2017 sıralamasında bu yılın en iyi hastanesi Mayo Klinik oldu! İkinci Cleveland Klinik ve üçüncü  Harvard Üniversitesinin MGH hastanesi seçildi.  

Hastaneler Branşlarına Göre de Sıralanıyor
Mayo Klinik genel sıralamanın yanı sıra 8 branşta daha birinci seçildi. Bu branşlar; Diyabet ve endokrinoloji, geriatri, nefroloji, akciğer hastalıkları, üroloji, nöroloji ve nöroşirurji, kadın doğum, gastroenteroloji ve gastroenteroloji cerrahisi.

Kanserde En İyi MD Anderson
Kanser; de Houston, Teksas’daki Teksas Üniversitesi MD Anderson Kanser Merkezi yine birinci olurken, New York’daki Memorial Sloan Kettering Kanser Merkezi ikinci, Mayo Klinik üçüncü oldu.

Kardiyolojide Zirve Cleveland Klinik
Kardiyoloji’de Cleveland Klinik’in yıllardır başarılı çalışmalarından dolayı birinciliği sürüyor. Kardiyoloji sıralamasında ilk üç ise şöyle: birinci Cleveland Klinik,  ikinci Mayo Klinik ve üçüncü New York Presbyterian Hastanesi oldu. 

Boston Çocuk Hastanesi Birinci
Çocuk hastaneleri için ayrıca kategori belirlendiği için pediatride genel sıralamada lider Boston Çocuk Hastanesi oldu. İkinci Philadelphia Çocuk Hastanesi seçilirken, Cincinnati Çocuk Hastanesi üçüncü oldu. 

En İyi İki Hastanede Durum Nasıl?
En iyi hastaneye dünyanın her yerinden hasta geliyor. Mayo Klinik hastanesi bu sene 8 branşta birinci. 3 dalda ikinci, 1 dalda üçüncü olarak 12 branşta ilk 3 de yer aldı ve genel sıralamada birinci oldu. 

Cleveland Klinik ise, 1 dalda birinci, 3 dalda ikinci, 5 dalda üçüncü olarak 9 branşta ilk üçte yer aldı ve genel sıralamada ikinci oldu.

Mayo Klinik
1864 yılında Dr. William Mayo ve kendisi gibi doktor olan iki oğlu tarafından kurulan Mayo Klinik 25 yıldan uzun süredir US News sıralamasında Amerika'nın en iyi hastanesi seçiliyor. Amerika'da Minnesota, Florida ve Arizona olmak üzere 3 eyalette faaliyet gösteren Mayo Klinik, bu yıl ki sıralamada bulundukları eyalette de birinciliği kaptırmadı. 

Cleveland Klinik
1921 yılında kurulan Cleveland Klinik,  yıllık hastane sıralamalarında bu yıl peş peşe 18. kez en iyi 5 hastane arasında yer aldı. Ülke sıralamasında 2.sıraya yükselirken kardiyoloji ve kalp cerrahisi alanında üst üste 22.kez ülkenin en iyi hastanesi olma pozisyonunu korudu


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...