31 Ağustos 2016 Çarşamba

HABERLERDEKİ GÖRSEL ALGI YÖNETİMİNE DİKKAT EDİYOR MUSUNUZ?

Her gün haberlerde çok farklı görüntülerle karşılaşıyoruz. Bu haberlerin veriliş diline göre tepki gösteriyoruz. Yani duygularımızı haberi yapan gazetecinin ellerine güvenle teslim ediyoruz. Peki, gördüklerimiz ya da okuduklarımız ne kadar doğru? 

Gazeteciler haberlerini kurgularken akıllarındaki ilk mesaj işledikleri konunun haber değeri taşımasıdır. Bunda da insanların tepkilerini harekete geçirmeyi hedeflerler. Acı, korku ya da umut dolu bir haber olmalıdır ki, öncelikle haber müdürünün onayını alıp, yayınlanabilmesini sağlayabilsin. Ardından da okunma ya da izlenme rekorları kırıp, sosyal medyada gündemi değiştirebilsin. 

Bunlar medyanın arka bahçesi olduğu için herkes bilmeyebilir, ancak olayları ele alırken algılarımızla oynanmasına engel olmak adına bu işin arkasındaki mantığı iyi anlamakta fayda var. “Gözümle gördüm, daha ne olsun” diyenlere, bilimin vereceği cevaplar bizleri çok şaşırtabilir. 

Gördüklerimize inanmalı mıyız?
Henri-Louis Bergson’un dediği gibi; “Gözler, sadece zihnin kavramaya hazır olduğu şeyleri görür.” Beynimiz bize ne gördüğümüzü söylüyorsa onu görürüz. Üç boyutlu dünyayı iki boyutlu hale indirgenmek gözde başlar. Nesnelerden yansıyan ışık göz bebeğinden içeri girer. 

Görmenin ilk adımı olan gözler, dünyanın ters yüz edilmiş baş aşağı görüntüsünü algılar. Betty Edwards’ın “Beynin Sağ Tarafıyla Çizim” isimli kitabında anlattığı gibi, “Bir nesneyi baş aşağı çizmek hatlarını doğru yakalamanın çok iyi bir yoludur. Çünkü bu şekilde bildiğinizi değil, gördüğünüzü çizmiş olursunuz” der. 

Bu nedenle görsel algı bizleri yanıltıyor olabilir. Bu konuyla ilgili de psikologlar ikiye ayrılmış durumda. Duyu organlarından gönderilen bilginin, algının temelini nasıl oluşturduğunu anlamaya çalışıyorlar. Algının uyarıcılarla elde edilen bilgiye ne kadar bağlı olduğu tartışılıyor. Bilginin işlenmesi ile ilgili iki kuram var

Yukarıdan Aşağı İşlem
Psikolog Richard Gregory, algının yapıcı olduğunu ve kişi bir şeye baktığında onun hakkında önceki bilgilerini kullanarak algıya dayalı bir varsayımda bulunduğunu ve bu varsayımların çoğunlukla hep doğru olduğunu iddia etti. 

Gregory, göze ulaşan bilginin yaklaşık yüzde 90’ınının beyne ulaşamadan kaybolduğunu hesapladı. Beynin bundan sonrasında bir gerçeklik algısı oluşturmak için geçmiş deneyimleri kullandığını söylüyor. Duyular vasıtasıyla çevreden gelen bilgilerin geçmiş deneyimlerle birleştirilerek algı oluşturuluyor. 



Necker Küpü
Yukarıdan Aşağı İşlem varsayımını doğrulamak ve desteklemek için, Necker küpü kullanılır. Buna göre, yanlış varsayımların görsel illüzyonlar gibi algıda hata oluşturacağını gösterir. 
Yani bu kuramı savunanlar, iki ayrı algının oluşmasının sebebinin beynin duyusal bilgiden ve geçmiş deneyimlerden oluştuğunu savunuyor. 

Tabandan Yukarı İşlem
Psikolog James Gibson ise, algının doğrudan olduğunu iddia ediyor. Gibson, çevremizde yeterli bilgi bulunması sebebiyle dünyanın çok dolaysız bir yoldan algılanabileceğini söylüyor ve bilginin yeterince detaylı olduğunu savunuyor. 

Trenin Arkasından Görüntüleme
Bu görüşünü şu örnekle açıklıyor, hızlı hareket eden trende oturuyorsunuz ve size daha yakın olan nesneler uzak olanlardan daha hızlı geçiyor. Uzaktaki nesnelerin uzaklıkları göreli hızlarından yola çıkarak anlaşılabilir. 

Her iki kuram algı olayına farklı şekilde yaklaşsa da tamamen açıklayamıyor. 

Her şeyin farkında mıyız?
Daniel Simons ve Daniel Levin ise, dünyayı ne kadar doğru olarak algıladığımızla ilgili çok farklı çalışmalar yapıyor. İşte çalışmalarından bir tanesi şöyle; İçinde tek bir oyuncunun yer aldığı bir kısa film izlediğinizi düşünün. Adam omlet yapıyor. O pişirmeyi sürdürürken kamera aniden başka bir açıdan çekmeye başlıyor. 

Yeni sahnede oyuncu farklı biri olsaydı, fark eder miydiniz? 
Gözlemcilerin üçte ikisi fark etmiyor. İşte buna “Değişim Körlüğü” deniyor. 
Dikkatli bakmamız olayları nasıl yorumladığımızla alakalı. David Eagleman’ın dediği gibi “Görmek, bakmaktan fazlasını gerektirir.” Bakabiliriz, ancak olayları net şekilde görmeyebiliriz. 

İşte bu nedenle haberleri daha farklı bir düşünce ile incelemek gerekiyor. Size sunulan kadarını öğrendiğiniz olayların arkasında aslında olanlar, anlatıldığı gibi mi? 

30 Ağustos 2016 Salı

KANALİZASYON SUYUYLA BÜYÜK BİR BAŞARIYA İMZA ATTI!

Bir amacı olmalı insanın, hayata sıkı sıkı sarılmasını sağlayan. Tüm zorluklara göğsünü gerip, kulaklarını tıkayıp yılmadan başarılı olmak için çalışacağı bir hedefi olmalı. TEDx Bahçeşehir University provalarında kendi konuşma sıramı beklerken, diğer konuşmacıları dinliyordum.

Çocukluğundan bu yana olaylara çözüm odaklı yaklaşımını ve herkesin inatla karşı çıktığı hedefi uğruna neler yaptığını anlattı Enes Kutluca. 

Hikayesi birçok başarı öyküsünde karşılaştığımız evinin garajında başlıyordu aslında. Ancak kendisi kanalizasyon boruları ile neler yaptığını anlatırken, bugün 50‘den fazla ülkede patenti olan sisteminin başarısını da gururla dile getiriyordu. 

Bu farklı başarı hikayesi birçok kişiye ilham olacak. Ülkemizde pırıl pırıl beyinlerin de nelere imza attığının çok güzel bir örneği olan Enes Kutluca ile kanalizasyon sularıyla ilgili yaptığı çalışmaları konuştuk. 

Öncelikle kanalizasyon suyunu arıtma fikri nereden çıktı?
Benim küçüklüğümden beri yaptığım bir alışkanlığım vardır. Geceleri yatmadan önce hayal kurmayı çok severim. Kimi zaman bu hayallerde aklıma takılan problemleri çözmeyi çalışır kimi zamanda gelecek ile ilgili kafa yorarım. Eğer bir problem gördüysem onu ilk önce hayalimde çözmeye çalışırım. Eğer çözebilirsem gerçek hayatımda da onu çözmek için uğraşırım. Gördüğüm ve çözmeye çalıştığım problemlerden bir tanesi de aslında dünyanın en büyük problemlerinde biri olan “su” problemiydi. Dünyanın birçok ülkesinde temiz suya ulaşmak gerçekten zor. Hepimizin sürekli duyduğu Afrika’da temiz su bulmanın ne kadar zor olduğunu bir kez daha hatırlatmaya gerek yok. Dönüp kendi ülkemize baktığımızda bile aslında su zengini olmadığımızı görebiliriz. Yazın barajlarımızda su kalmıyor ve birçok şehirde su bulmak gittikçe zorlaşıyor. Ayrıca mahalle mahalle kanalizasyon boruları döşenmesi için milyonlarca lira para harcıyoruz ancak bu atık suları yeniden kullanamıyoruz. 

Bütün bu su problemlerine rağmen diğer yandan da her yıl milyonlarca metre küp suyu hiç arıtmadan olduğu gibi denizlere, göllere veya akarsulara veriyoruz. Dünya genelinde oluşan atık suların ne yazık ki yüzde 90‘ı bu şekilde arıtılmadan doğaya veriliyor. Kısacası sürekli doğayı katlediyoruz ve “temiz suyumuz kalmadı” diye şikâyet ediyoruz. Bu problem dünyanın birçok bölgesinde aslında bu şekilde. Ben buna bir son vermeyi ve dünyayı daha yaşanabilir bir hale getirmeye karar verdim. Bu şekilde önce kendi hayalimde Biopipe’ı icat ettim. Sonra da bu hayalimi herkese inandırdım.


Atık su arıtma sistemi nedir?
İnsanların ve endüstrilerin oluşturduğu atık suyun, arıtılıp yeniden kullanıma kazandırılmasıdır.  Bu arıtım farklı sistemler içerisinde biyolojik ve fiziksel olarak gerçekleşir. Bu sistemler evsel ve endüstriyel atık su arıtma olarak ikiye ayrılır.  Ancak genellikle atık su arıtma denince işletme ve kurulum maliyetleri çok yüksek olan sistemler akla geldiği için, insanlar atık su arıtımını bir lüks olarak görmüş ve tercih etmemişler.

Sizin geliştirdiğiniz sistem nasıl ortaya çıktı?
Ben diğer sistemleri incelediğimde hepsinin yüksek maliyetli ve kolay işletilebilir olmadıklarını gördüm. 2010 yılında Çevre Mühendisliğinde henüz birinci sınıfta okuduğum zamanlar bu konu kafamı oldukça kurcalıyordu. Artık kafama o kadar bu konuyu takmıştım ki gittiğim her yerde, gördüğüm her şey de atık su arıtımı aklıma geliyordu. En sonunda aslında en kolay çözümlerin “Doğa”da olduğunu gördüm. Atık su aslında doğada akarsuların zeminindeki taşların üzerinde yaşayan biyofilm bakterileri sayesinde arıtılıyordu. Üstelik bu sırada ne elektrik harcanıyordu ne de ortaya çamur çıkıyordu. Ben de doğadan ilham aldım ve doğaya en yakın sistemi geliştirmeye çalıştım.  

Biopipe, yaşadığım apartmanımın altındaki garajda iki yıl boyunca yaptığım deneyler neticesinde ortaya çıktı. Doğaya en yakın arıtma yöntemini yapay bir ortamda oluşturmak kolay değildi. Ayrıca yeni bir icat olduğu için bütün literatürü kendim yazmam gerekti. Ama bütün bu çabaların sonucunda dünyanın ilk atık su arıtan borusunu icat etmiş oldum.

Sunumunuzda da söz ettiğiniz gibi bazı hocalarınızdan aldığınız geri bildirimlerin yolunuzu açmaktan öte yolunuzu tıkamaya çalıştıklarını görüyoruz. Karşılaştığınız engellerle nasıl mücadele ettiniz? 
Bazı hocalarım bu fikre çok inanmamışlardı, çünkü zor olan yolu seçiyordum. Alanında uzman kişilere yeni bir atık su arıtma fikrinden bahsedince genellikle aldığım tepki pek olumlu olmuyordu. Örneğin TÜBİTAK için destek başvurusu yaptığımda bugün 50‘den fazla ülkede patenti olan sistemim için “bu bir ARGE projesi değildir.” diye ret aldım. Neyse ki KOSGEB destekledi, çünkü desteği onaylayan kurulda iş adamları da vardı. En büyük zorluğu her zaman atık su arıtımında uzman olduğunu düşünen insanlardan çektim. Onların karşısında her zaman şımarık bir mucit gibi kaldım çünkü nasıl olurdu da bu uzman kişiler böyle bir icat yapamazken bir öğrenci böyle bir icat yapabilirdi? Her zaman bu kişilerin egolarıyla savaşırken buldum kendimi. Bütün bunlara rağmen bana ilk günden beri destek olan hocam Doç. Dr. Hatice Eser Ökten de vardı. Belki de o olmasaydı bu serüven daha hiç başlamadan bitecekti. 

2 yıl boyunca gece gündüz garajda atık su ile baya bir uğraştım diyebilirim. Hatta bazen atık su taşar ve her tarafım pislik içinde eve çıkmam gerekirdi. Zile basmaya korkardım çünkü annem gene baya sinirlenecek diye düşünürdüm. Genellikle bu durumlarda kıyafetini çamaşır makinasına dahi atmaz, “git dışarı çöpe at” derdi. Tabi Bir sistem icat etmek ayrı, yeni bir icadı dünyaya kabul ettirmek başlı başına ayrı bir süreçti benim için. Her iki süreçte zorluklar ile doluydu, ancak hiçbir zaman vazgeçmedim. Çünkü biliyordum ki yaptığım şey dünya için çok faydalı bir icattı ve her çalışan insan gibi bende emeklerimin karşılığını alacaktım.  Bu girişimcilik serüveni bana bir şey öğretti aslında; eğer hedefim doğruysa bu hayatta çok fazla beklenti içine girmeye veya plan yapmama gerek yok. Her gün her an karşıma ne gelirse gelsin, “o aslında en güzelidir ve o anı sevmeliyim” demeyi öğrendim. Eğer bir gün dahi olsa hayalimden vazgeçseydim sanırım bu sistemi bu noktaya getiremezdim.


Bulduğunuz bu borunun özellikleri neler?
Biopipe, dünyanın ilk ve tek atık su arıtan biyolojik borusudur. Atık suyun arıtılıp bahçe sulama, araba yıkama veya sifon suyu gibi ikincil ihtiyaçlarda kullanılmasını sağlıyor. Borular içerisinde faydalı bakteriler yaşıyor ve atık suyun içerisindeki kirleticileri yiyerek atık suyu arıtıyor. Üstelikte bunu yaparken Dünya’da gene ilk defa çamur üretmiyorlar. Bu haliyle doğaya en yakın atık su arıtma sistemi diyebiliriz. 

İnsanlardan bu suyu kullanma fikrine karşı nasıl tepkiler alıyorsunuz?
Arıtılan bu su birçok projemizde bahçe sulama için kullanılıyor. Türkiye’de insanlara bunu anlatmamız bazen zaman alıyor. Ancak yurt dışında işlerimiz biraz daha kolay yürüyor. İnsanlar genellikle çıkan suyu gözleriyle görmeden inanmıyorlar. Bundan dolayı ilk piyasaya çıktığımızda çok zorluk yaşamıştık ancak bilinen büyük kurumların atık su arıtımını yaptıktan sonra böyle bir zorlukla karşılaşmıyoruz.

Bu sistem nerelerde kullanılabilir?
Atık suyunu arıtmak isteyen herkes kullanabilir. Genellikle yeşil alanı olan oteller, siteler, şantiyeler, villalar, yazlıklar, hastaneler ve belediyeler olarak sıralayabilirim. Burada bir noktaya dikkat çekmek istiyorum, 4-5 kişinin yaşadığı kanalizasyon bağlantısı olmayan, fosseptiği olan ufak evlerde dahi kullanılabilir. Bu yönüyle de bir ilk diyebilirim.

Gerçekleştirdiğiniz hayaliniz dünyayı nasıl değiştirecek? 
Biopipe, son 50 yılda yeni bir sistemin icat edilmediği atık su arıtımı sektöründe yeni bir çığır açtı. Suyu çamura dönüştürmeden hızlı bir şekilde arıtması, işletim kolaylığı ve maliyetleri dolayısıyla Dünya’da çok hızlı bir şekilde yayılıyor. Özellikle Japon devi olan büyük bir firma ile yaptığımız anlaşmadan sonra birçok ülkede kullanılmaya başlandı. Türkiye’den çıkan bir teknolojinin bu şekilde Japonya’ya kadar ihraç edilmesi tabii gururlandıracak bir gelişme ancak benim hayal ettiğim dünyada bu sistemin bütün kıtalara yayılıp atık su arıtımında bir numaralı marka haline gelebilmesi olacak. Ancak bu sayede dünyanın birçok bölgesinde su arıtımını sağlayarak, suyu tekrar kullanabileceğiz. Ayrıca bunu yaparken de atık suyu doğaya vermeyerek doğamızı da koruyabileceğiz. 

29 Ağustos 2016 Pazartesi

DAHİ OLSAYDINIZ NE YAPARDINIZ?

İnternette haberleri okurken, bir röportaj dikkatimi çekti. Yıllar önce “dahi çocuk” başlıklarıyla gazete manşetlerinde yer alan ve gazetecilerin haberi yaparken farkında olmadan omuzlarına ağır bir yük yüklediği bir çocuğun yıllarca o yükü taşıma serüvenini anlatıyordu.  Haberlerde  “dahi” vurgusu nedeniyle, başkalarının beklentisi doğrultusunda hareket etmek zorunda kalan bir çocuğun hikayesiydi. 

2,5 yaşında okuyup yazabildiği ve IQ testi sonucu 170'in üzerinde olduğu için herkesin ilgi odağı haline gelen çocuk, Yalın Alpay! 

İnsanlardaki dahi algısının gerçek dışı olduğunu vurgulayan Alpay, uzun yıllar farklı ruh hallerinde dolaştıktan sonra aslında insanın kendisini bulmasının çok önemli olduğunu söylüyor. 

Dahi olmak bir avantaj mı yoksa toplum tarafından ilerlemeyi önleyen ve ayaklara takılan bir pranga mı olur? Dahi insanın dünyaya bakış açısı nasıldır? 

Yalın Alpay ile dahi olmanın farklı yönlerini konuştuk. 

Dahi çocuk olmak nasıl bir duyguydu?
Yaşam, olguların üzerine bindirilen anlamlarla inşa edilen bir düzlem. Her olguya giydirilen anlam zorunlu olarak tarihsel, coğrafi ve kişisel. Yani evrensele ulaşan genel geçer kodlara sahip değiliz. Bunun yerine anlamdan anlama göndermeler yapan, birbirleri üzerine yığılan ya da birbirleri arasında sıçrayan örtüntüler söz konusu. Bu nedenle, benim “dahi çocuk” deneyimlerim, ancak 1980’lerin Türkiye’si, aile yapım, sosyo-ekonomik durumumuz ve benim kişilik özelliklerimle sınırlı. 

Bu yılların Türkiye toplumunun algısında “dahi” kavramı, her şeyi doğuştan bilen, sınırsız öngörüye sahip ve yanılma oranı sıfır olan bir zihin şeklindeydi. Kavrama gerçekte taşıdığından çok daha büyük bir yetki tanınmış, dahilik bir “hipergerçeklik” mertebesinde konumlandırılmıştı. Oysa dahilik böyle bir şey değil.

Dahi olmayı bazı röportajlarınızda bir yük olarak nitelendirmişsiniz. Sizce dahilik nedir?
Deha, benim algıladığım kadarıyla, eldeki veriler arasında daha hızlı, daha fazla ve daha nitelikli bağlantılar kurma becerisidir. Bu nedenle, yaratıcı bir kimliktir. Ancak işlerlik kazanabilmesi için, veriye sahip olması gerekir. Veriler ise toplum algısının aksine, dâhinin zihninde değil, zihninin dışında bulunur ve ancak araştırılarak zihne düşürülebilir. Veriye sahip olmayan bir dahi zihin ile veriye sahip olmayan sıradan bir zihin arasında hiçbir çıktı farkı göremezsiniz. Bu da şu demek, veri toplamadığı sürece, hiçbir deha işlevsel değildir.

Deha, yalnızca öğrendiği şeyler arasında normal zihinlerin kurmakta zorlanacağı ekstra bağlantıları kurar ve buralardan yeni sentezlemeler ve ilerlemeler kaydeder. Daha güçlü bir bilgisayar çekirdeğidir fakat bu bilgisayara hiçbir program kurulmadığında ve veri girilmediğinde elde edilebilecek sonuç sıfırdır. 

Dahi olmak, çektiğiniz verilerin tümünün işlenmesinde başarılı olmak anlamına da gelmez. Sadece düşünülmesi daha zor bağlantıları kurar fakat bu bağlantılar çoğu zaman hatalı da olabilir. Dehanın kağıt üzerinde yaptığı inanılmaz görünen tasarımlar, gerçek yaşama uygulanmaya çalışıldığında umulmadık sonuçlar hatta büyük ekonomik ya da siyasi örneklerde olduğu gibi, baş edilemeyecek başarısızlıklar ya da felaketler doğurabilir. Yani dehanın gerçekliğe ulaşma kapasitesinden çok, olayları daha katmanlı ve daha karmaşık bir şekilde ele alma kapasitesi vardır. Bu da bizi her zaman gerçeğe götürmez ve bazen gerçeğin çok daha uzağına bile atabilir. 

İşte deha böyle bir şeyken, toplumda oluşan yanlış hipergerçek deha tanımı yüzünden, çocukluğumda, varlığım ile benden beklenenler arasında yüksek bir gerilim meydana geldi. Henüz iki buçuk yaşımdayken seri bir şekilde okuyup yazmaya başlamam, dört yaşımda ilkokul matematiğinin tamamına hakim olmam, akademisyenler tarafından gerçekleştirilen pek çok zeka testinin tümünden “dahi” tanısı almam, IQ’ümü 157 ile 171 aralığında puanlayan pek çok test ve ardından ilkokula birinci ve ikinci sınıfı atlayarak üçüncü sınıftan başlamam, gazete ve televizyon röportajları aracılığıyla tüm kamuya yayılmıştı. Bu nedenle benden artık, yalnızca ailesel değil, kamusal bir beklenti söz konusuydu. Tek sorun, zekanın gerçekte yapabilecekleri ile toplumun algısında yapabilecekleri arasında devasa farktı.

Dahi çocuk olduğunuz öğrenilince, hayatınızda neler değişti?
Çocukluğumda benden her zaman en iyisi beklenirdi ve gerçekleştirdiğimde bu bir başarı olarak sayılmazdı çünkü ben dâhiydim ve dahi olan da bunu zaten yapardı. Fakat en iyisini başaramadığım durumlarda, “hem dahi geçiniyor, hem de en iyisi değil” homurdanmalarını çevremden nadiren kulağımla, çoğu zaman da sezgiyle duyardım. O zamanlar dehanın ne olduğu konusunda, ben de toplumsal algının dahi tanımına inandığım için, kendimi çoğu zaman başarısız bulurdum, elbette normal bir çocuğa göre aşırı başarılıydım, kendimden hiç memnun olmaz ve kendimi hep eksik görürdüm. Bu nedenle bende kendini beğenmek ve kendini küçümsemek duyguları eş zamanlı olarak gelişti. Bu ikisi arasında duygusal oldukça hızlı gelgitler yaşardım.  

Dikkat ederseniz, dahiliğin getirdiği suçluluk duygusu, dahiliğin kendisiyle değil, toplumun dahiliğe atfettiği hipergerçeklik ve onun getirdiği beklentilerle ilişkili. Bu yüzden, dahi olduğunu bilmeyen ya da dahiliği hatalı dahi tanımına sahip kamuoyuna yayılmamış bir dahi için, ekstra zekanın duygusal bunalıma iten bir tarafı yoktur. Farkındalıklarının yüksek olması nedeniyle çevrelerindeki olumsuzlukları daha iyi algılarlar fakat aynı zamanda bu olumsuzluklar için çareler de ürettikleri için, bu durumdan nadiren fazladan etkilenirler. Zekanın dezavantajı kamusal beklentinin realiteye uymaması yüzünden yaşanacak güçlükler, avantajı ise bizzat kendisidir. 

Öğrenme hızınız ve beyninizi kullanma şeklinizi diğer insanlarla karşılaştırdığınızda neler fark ediyorsunuz? Beyninizi daha etkili kullanmak için geliştirdiğiniz yöntemler var mı?
Sosyal bilimlerde oldukça hızlı bir öğrenme kapasitem var. Ancak bu kapasite yaşamın her noktasına yayılmıyor. Yer yön bulma konusunda ortalamanın gerisindeyim. Empati kurma noktasında da bazen çok güçlü bazen de çok zayıf olabiliyorum. 

İstediğiniz her meslekte başarılı olabilecek bir kişisiniz. Hayat seçimlerinizi yaparken kararlarınıza nasıl şekil veriyorsunuz?
Yaşamın çoğunluğu tesadüflerle, dar bir kısmı bilinçle yönlenir. Doğduğunuz ülke, yıl, aile, refahınız tamamıyla tesadüftür. Dünyadan veri çekmeye bu şartlar altında başlarsınız ve belli bir yaşa değin, ancak bizzat içinde varolduğunuz alanın verilerini çekebilirsiniz. Çektiğiniz verileri, zekanızın yanı sıra öğretilenler, kamusal bellek, gelenekler, kişilik özellikleriniz gibi pek çok irrasyonel öğe ile birlikte yorumlarsınız. İnsanın kendi geçmişini rasyonel zeminde bütünüyle yenilgiye uğratması pek güçtür. Ancak bu oran ne kadar yüksekse, kişi de o derece rasyonel kararlar almaya başlar. Fakat yaşam aklın kusursuz bir şekilde çözebileceği bir alan değildir. 80 yıllık bir insan ömründe arı akıl pek çok konuda deneme yanılma için yeterli süre bulamayacağından, çeşitli kamusal değer yargıları işin içine girer. 

Benim de herkes gibi çeşitli kişisel özelliklerim ve geçmişten getirdiğim bir kamusal belleğim var. Bununla birlikte geleceğe ilişkin planların, geçmişi sürekli olarak yeniden biçimlendirebildiğinin farkındayım. Mevcut projelerinize göre kendi geçmişiniz zihninizde her zaman yeniden yazılır. İnsan tarihsel bir varlık olduğu için, kendi değişen pozisyonuna göre değişen kararlar alıyor, gelecek projelerini farklılaştırıyor. İnsanın şimdisi, geçmişinde olduğu kadar geleceğinde de kurulduğu için bu üçlü zaman çerçevesinde arı rasyonellik ile irrasyonel alt benliğim arasında bir denge kuracak şekilde kararlar almaya çalışıyorum. Burada, zeka kadar, irade de yönlendirici oluyor. Ancak iradenin zekayı ele geçirmesi kadar, zekanın da iradeyi ele geçirebilmesi mümkün. Bu sürüp giden bir denge arayışı. Yalnızca benim için değil, herkes için.

Bilim üretmek varken, neden ekonomiye ve tarihe yöneldiniz?
“Dahiler bilim üretir” kabulü, konuşmamızın başında dile getirdiğim toplumsal ön-kabullerden birisidir ve gerçek yaşamdaki karşılığı çok güçlü değildir. Dahi sıradan bir insandır, farklılıkları minimaldir. Dahası bilim yalnızca fen bilimlerinden ibaret değildir, ekonomi ve tarih de bilim dallarıdır. 

Ekonomiyi tesadüfen seçtim. On beş yaşımda üniversite sınavlarına girerken, ekonominin ne olduğu konusunda pek bilgili değildim. Ekonomi okurken, tarihe merak saldım ve yüksek lisansımı bu nedenle tarihte yaptım. Doktorada da siyaset bilimine geçtim. Zaten bu üçlü temelde birbirleriyle doğrudan ilintilidir.

Mutluluk sizce sıradan olmakta mı saklı?
Mutluluk kişisel bir durum olabilir. Eğer böyleyse herkes için farklı bir mutluluk reçetesi geçerli. Bazı kişiler sıra dışı olmakla mutlu iken, bazıları da mutluluğu sıradan olmakta bulabilirler. 

Sağlık ekonomisi alanında reklamların haberler üzerinden yapılmasını nasıl buluyorsunuz? Sağlık alanındaki ticari kaygı nasıl yönetilmeli?
Reklamların haberler üzerinden yapılması sağlık sektörüne özgü değil, tüm sektörlere ilişkin bir durum. Haberin reklama oranla daha tarafsız olacağı ön-kabulü, haberleri daha itibarlı kılıyor. Bu yüzden de şirketler reklam kadar, itibar yönetimlerine de ağırlık veriyorlar. Zira tüketicilerin satın alma kararlarında en büyük payı algı yönetimi kaplıyor. Uzmanlığın iyice uçlara gittiği günümüzde, tüketici bir bireyin pazardaki ürünlerin hangisinin daha iyi olduğunu tek başına sınayabilmesi olanaksız durumda. Böyle olunca da, her tüketici, satın almak istediği mal ya da hizmetler üzerine, o konunun uzmanlarının fikirlerini takip etmek gereksinimi duyuyor. Fakat uzman fikirleri her zaman düşünüldüğü kadar şeffaf olmayabiliyor. Ticari kaygıların, Türkiye gibi demokrasisi kör topal giden ülkelerde siyasi motivasyonların, kanılarını kamusal alana yazı ya da konuşma aracılığıyla ifade eden uzmanları doğrudan yönlendirdiği bir dünyadayız. 

Sağlık, doğrudan insan hayatına ilişkin bir sektör olduğu için, diğerlerine oranla daha hassas bir denge gerektiriyor. Devlet tekelinden, yani en azından kağıt üzerinde bile olsa karlılık yerine kamu yararını önde tutan anlayıştan kurtulan her sektör gibi, sağlık da özel sektörde kendisine yer bulunca ticarileşiyor. Ve doğrudan serbest piyasa ekonomisinin koşullarına angaje oluyor. Ancak serbest piyasa ekonomisi farklı ağırlıklarla da olsa, kağıt üzerinde kalan bir ideal durum olduğundan, reel piyasalarda sağlık sektörü de tıpkı herhangi bir sektör gibi, gazlı içecek, kırtasiye, emlak piyasalarından farksız şekilde, çeşitli yönlendirici dedikodularla, yazılı ve görsel basındaki kasıtlı haberlerle sektör içi rekabet yaşanan bir sektördür. 

Dahası sağlık sektörünün çeşitli alt kollarında reklam yapma yasağı da bulunduğu için, bu sektörde reklam yerine haber aracılığıyla reklam yapma motivasyonu daha yüksektir. Tek sorun, insanların sağlığını geri kazandırmak vaadiyle yola çıkan sağlık sektörünün, bu sert rekabet içerisinde zaman zaman gerekli olmayan ameliyatları, gerekli olmayan ilaçları, gerekli olmayan tahlilleri tüketiciye sağlıklarını yitirebilecekleri savıyla zorla kabul ettirmesi gibi görünüyor. Çevremde çeşitli özel hastanelerde acil ameliyata alınmazsa büyük sağlık sorunları yaşayacağı söylenen insanlar, devlet hastanelerinde yeniden kontrole girdiklerinde hiçbir sağlık sorunları olmadığını öğrendiler. Bu elbette mutlaka ticari bir kandırmaca için yapılmamış olabilir, belki de yalnızca birer teşhis hatasıdırlar. Ancak ortada bir teşhis hatası varsa, bu da aynı derecede önemsenmesi gereken bir sorundur. İşte tam bu noktada sizin sözünü ettiğiniz sağlık alanında ticari kaygı nasıl yönetilmesi gerektiği konusu ön plana çıkıyor. 

Burada devletin etkin bir denetleme sistemine gereksinim var gibi görünüyor fakat devletin de böylesi bir etkin denetleme gücünden şimdilik yoksun olduğu anlaşılıyor. Liberal bir ekonomide devletin sağlık sektöründe geçerli standartlar üretip, ardından da bu standartları sıkı bir biçimde denetlemesi ve bu standartlara uymayanları sağlık sektöründen men etmesi beklenir. Ancak benim gördüğüm kadarıyla devlet henüz bazı özel hastanelerin, hastalarından almaması gereken ücretleri almasını bile önleyemiyor. 

28 Ağustos 2016 Pazar

BİLİMİ SEVDİREN VE İNOVASYONU TETİKLEYEN FESTİVAL

3-4 Eylül 2016 tarihlerinde Hacettepe Üniversitesi Beytepe Kongre Merkezinde 2. STEM & Makers Festivali gerçekleştirilecek. Bu festival sayesinde bilimin ve teknolojinin eğlenceli yönünü göstererek 7’den 77’ye herkesin eğlenerek öğrenmesini, bilim ve teknolojiye olan ilgisini arttırmasını hedefleyen üç bileşenli bir etkinlik yapılacak.  

İnsanların ilk elden deneyim yaşamasına olanak sağlayabilecekleri bilimsel çalışmaların ve buluşların, keyifli ve anlaşılır bir şekilde ele alınacağı etkinlik hakkında Doç. Dr. Gültekin Çakmakçı, Yrd. Doç. Dr. Bahadır Yıldız ve Arş. Gör. Gökhan Kaya ile konuştuk. 

STEM & Makers Fest/Expo nedir?
STEM, fen (science), teknoloji (technology), mühendislik (engineering) ve matematik (mathematics) kelimelerinin İngilizce karşılıklarının baş harflerinden oluşuyor. Maker ise düşünen, tasarlayan, tasarımlarını gerçekleştiren, üreten ve bunları paylaşan bireydir.

Bu bileşenlerin ilki “STEM & Makers Fest” 7’den 77’ye herkesin katılımına açık bilim ve teknolojinin eğlence ve merak ile bütünleştirildiği bilim gösterileri ve atölye çalışmalarından oluşuyor. İkinci bileşen “STEM & Makers Expo” ise STEM ve Maker alanında hizmet veren kurumsal firmaların katılımıyla gerçekleştirilen, firmaların kendilerini ve ürünlerini tanıtabildikleri ek olarak katılımcıların da ürünler ile etkileşime girebildiği, ürünleri deneme şansı buldukları bölümdür. Bu bölümde de tanıtım stantlarında sürekli atölye çalışmaları sürdürürler. Son bileşen olan “STEM Öğretmenler Konferansı” ile Türkiye ve Dünya’da yer alan STEM ve Maker akımının eğitimdeki yansımaları, gerçekleştirilen örnekler, bu konuda hazırlanmış posterler ve etkin katılımla yürütülen öğretmen eğitimi atölyeleri ile katılımcı öğretmenler ile paylaşılır. 

Etkinlik sürecince katılımcılar bilim insanları, mühendisler, iş adamları, eğitimciler ve diğer uzmanlarla tanışma, konuşma ve etkileşime girme imkanı buluyorlar. Aynı şekilde bilim insanları, mühendisler ve eğitimciler halk ile etkileşime girerek bilimi sevdirme ve bilime özendirme imkanını elde ediyor. İnovasyon ruhuna sahip genç nesiller yetiştirmek için çocukların merak duygusunu daha da tetikleyen farklı bilim iletişimi yolları gerekli. Bu festival ile sadece çocukların değil aynı zamanda ailelerin de bilimin iş dünyasındaki uygulamaları hakkında farkındalık yaratılmak isteniyor. 

Başvuruların hala sürdüğü etkinlikte bu yıl 40’a yakın davetli konuşmacı yer alıyor. 67 farklı ilden başvurmuş olan her yaş grubundan katılımcılar için hazırlanan 75’ten fazla atölye farklı zaman dilimlerinde yaklaşık 150 oturum halinde gerçekleştirilecek. 60’ye yakın bilim şovu ve poster sunumunun da yapılacağı etkinlik farklı alanlardan bilim gösterileri ile zenginleştirilecek. Expo alanı için de 50’ye yakın kuruluş ve firmanın katılımı bekleniyor.

Neden böyle bir etkinlik düzenliyorsunuz? 
STEM & Makers Fest/Expo’nun temel işlevi bilim ve teknoloji ile halkı bir araya getirmek. Yani aslında bu etkinliği düzenlemekteki amacımız etkili bir bilim iletişimi kanalı oluşturmak ve STEM eğitimini ve maker kültürünü halk ile buluşturmak. Örnek vermek gerekirse yapılacak olan atölyeler her yaştan katılımcılar için düzenleniyor. İlkokul seviyesinden başlayarak tüm yaş grupları birlikte kodlama öğrenebilecek, aynı anda diğer bir salonda annelere özel tasarlanan atölyede anneler kendi 3B yüzüklerini tasarlayacaklar ve 3B yazıcıdan çıktısını alacaklar. Benzer şekilde öğretmenler bir oturumda STEM için geliştirilmiş etkinlikler ile öğretmenlik tecrübelerini ilerletirken diğer katılımcılar dışarıda kurulan gözlem çadırında güneş ve diğer gezegenleri gözlemleme fırsatı elde edecekler.

Sonuç olarak bilim ve teknolojiyi halk dilinde halkla buluşturmak için Hacettepe Üniversitesi olarak bu etkinliği düzenliyoruz ve her yıl düzenlemeye de devam edeceğiz.

Geçen yıl düzenlenen festivalde öne çıkan konular nelerdir? 
2015 Eylül ayında birincisi düzenlenen “STEM & Makers’ fest/expo Turkey 2015” etkinliği ile bu alanlarda ulusal düzeyde çalışan kişiler, kurumlar ve şirketler arasında network kurulması için ilk adımlar atılmış oldu. 2 binden fazla kişinin katıldığı ilk etkinliğin bize vermiş olduğu motivasyon ile her yıl düzenli olarak daha fazla kişinin erişebileceği etkinlikler düzenlemeyi hedefliyoruz.

Bu toplantıya kimler katılabilir?
STEM & Makers Fest/Expo, halkın bilim ve teknoloji ile etkileşime girmesine imkan sağlayan çok yönlü bir etkinlik olduğu için bilim ve teknoloji konularına ilgisi olan ya da olmayan herkese açık ve ücretsiz. İsteyen herkes www.stemandmakers.com adresli siteden başvurusunu gerçekleştirerek etkinliğe katılabilir veya kongre merkezinde ücretsiz olarak kayıt yapabilir.  Her yaş grubundaki bireyler için atölye çalışmaları, bilim şovları ve çeşitli etkinliğimiz bulunuyor. Bu nedenle gelen her katılımcı kendisi için bir şey bulacak. 

Yurt dışından katılım olacak mı?
Yurtdışından davetli konuşmacılarımız bulunuyor. Yurtdışında çalışmakta olan ve tecrübelerini aktarmak üzere aramızda bulunacak ve atölye ile festivale destek verecek pek çok katılımcımız bulunuyor. Örneğin Amerika Birleşik Devletleri, Mayo Clinic’te çalışmalarını sürdüren Uzm. Dr. Kaan Aktürk konuşmacı olarak katılacak. Önümüzdeki yıllarda yapılacak olan festivallerimizde katılımcı portföyümüzü geliştirmek için çalışıyoruz.

Bu yıl hangi konular ele alınacak? 
Bu sene yine Fen, Teknoloji, Matematik, Mühendislik (STEM) bağlamında yola çıkılacak ve bu alanlar maker ruhu ile harmanlanacak.  Ek olarak katılımcıların 21. yy yaşam becerilerinin farkına varmaları ve bu becerileri kazanmaları doğrultusunda aktif katılımlı atölyeler ve bilim gösterileri gerçekleştirilecek. 

Doç. Dr. Gültekin Çakmakçı , Yrd. Doç. Dr. Bahadır Yıldız ve Arş. Gör. Gökhan Kaya kimdir?
Gültekin Çakmakçı, lisans eğitimini Ankara Üniversitesi Kimya Mühendisliği alanında tamamladıktan sonra yüksek lisansı York Üniversitesi ve doktora eğitimini Leeds Üniversitesi İngiltere’de bilim eğitimi alanında tamamladı. Doktora sonrası araştırmasını Amerika Birleşik Devletleri’nde Stanford Üniversitesi medya haberlerinin bilim eğitiminde kullanımı konusunda yaptı. Hacettepe Üniversitesi STEM & Maker Lab başkanı olarak görev yapmakta olup bilimiletisimi.com bilim haberleri platformunun kurucusudur. 

Bahadır Yıldız, bilim ve teknoloji meraklısı bir matematik eğitimcisi bir akademisyendir. İlköğretim matematik eğitimi alanında lisans eğitimini tamamladıktan sonra bilgisayar ve öğretim teknolojileri eğitimi alanında doktora eğitimini tamamlayarak bilim ve teknoloji merakını akademik anlamda iş hayatıyla da birleştirmiştir.

Gökhan Kaya, bilim eğitiminde çalışmalar yapan ve bu alanda farklılıkların peşinden giden bir araştırmacıdır. Fen Bilgisi Eğitimi alanında lisans eğitimini tamamladıktan sonra bu alanda lisansüstü çalışmalarına devam etmektedir. 

Bahadır Yıldız ve Gökhan Kaya halen Hacettepe STEM & Maker Lab başkan yardımcılığı görevini yürütmektedirler.

27 Ağustos 2016 Cumartesi

SİVİLCELERDEN KURTULMAK İÇİN BUNLARI YAPIN!

“Cildimi tam temizleyemiyorum, ondan hep bu sivilceler”ya da “Yediklerim dokunuyor, her şey sivilce yapıyor” diyenler var. Sivilcelerden bıktınız mı? Endişeleriniz ne kadar doğru? Kurtulmak için neler yapmalıyız?

Söz konusu cildiniz ise, mutlaka uzmana danışmanız gerekiyor. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Anabilim Dalı Öğretim üyesi Prof. Dr. Pelin Koçyiğit ile sivilcelerin oluşumları ve tedavi seçeneklerini konuştuk. 

Sivilce (Akne) neden oluşuyor?
İnsanlarda erkeklik hormonu ergenlik döneminde artarak, yağ bezlerini uyarır ve hem büyümelerine hem de salgılarında artışa neden olur. Yağ bezlerinin sık olduğu yüz, sırt ve göğüs gibi alanlarda akne daha sık görülür. Yağ bezleri, kıl-yağ bezi birimi denilen ünitelerin dışa açılan kanallarına salgılarını boşaltırlar ve bu kanal aracılığıyla sebum denilen yağ salgısı deriye ulaşır. Bu kanalda çeşitli nedenlerle tıkanıklık oluşması durumunda üretilen salgı kanal içinde birikmeye başlar. Bu biriken materyal yüzeydeki bazı bakteriler için çok uygun bir çoğalma ortamı oluşturur. Bu bakterilerin salgıladıkları bazı maddeler o bölgede iltihabi reaksiyonu uyarır. Tüm bu olaylar tablonun şiddetine göre sivilce bulgularının ortaya çıkmasına neden olur. Akne oluşumunda ve şiddetinde temel belirleyici faktör genetik özelliklerdir. 

Sivilcelerin oluşmasında deri temizliğinin etkisi var mı? 
Derideki siyah noktalar ve kıl, yağ bezi birimi kanallarının, kanalların deriye açıldığı noktada oluşan tıkanıklıkların yüzeyden görülen halidir, dolayısıyla kirle alakası yok.  Akne deri yüzeyindeki kir veya mikrobik durumdan kaynaklanmaz. Dolayısıyla aşırı ve sert temizlemelere ihtiyaç yoktur. Hatta aşırı temizleme deride tahrişe neden olarak akne lezyonlarının alevlenmesine bile neden olabilir. Ayrıca akneler kesinlikle sıkılmamalı ve oynanmamalı. Aknelerin sıkılması ve tahriş edilmesi akne sonrası iz kalma riskini artırır. 

Beslenmeyle sivilce oluşumunun bağlantısı var mı? 
Akne gelişiminin temel olarak gıdalarla ilişkisi bulunmuyor. Sadece insülin direnci varlığı gibi özel durumlarda süt ürünleri, aşırı yağlı, şekerli gibi glisemik indeksi yüksek gıdaların tüketilmesi dolaylı yollardan hormonal mekanizmalar üzerine etki göstererek geçici alevlenmelere neden olabilir. Ama bu durum belirttiğim gibi sadece özel yatkınlık durumu olan kişilerde geçerli. Genel anlamda konuşursak özel bir diyet yapılmasının akneyi iyileştirici etkisi yok. 

Diğer bir deyişle klasik akne tedavisinde herhangi bir diyet programı bulunmuyor. Özellikle belli gıdalarla akne tetiklenmesi tarif eden hastalarımıza insülin direnci açısından değerlendirme yaptırmalarını ve tetiklenme tarifledikleri yiyeceklerden uzak durmalarını öneriyoruz.  

Kozmetik ürün kullanımı sivilce oluşmasına neden olur mu?
Akneyi tedavi etmeden sadece kapatmaya çalışmak sıklıkla yapılan bir hatadır. Kimi yanlış kozmetik seçimleri akne bulgularının daha da şiddetlenmesine de neden olabilir. Aknesi olan kişilere her türlü kozmetik ve bakım ürününü su bazlı olarak seçmelerini öneriyoruz. Üzerinde non-komedojenik ( siyah nokta oluşturmaz) ibaresi bulunan ürünler daha güvenli kullanılabilir.  Akne bulgularını gizlemek için kullanılacak kapatıcılar da mümkün olduğunca su bazlı ürünlerden seçilmeli, aşırı kapatıcı özellikte olmamalı, uzun süre kullanılmamalı ve kullanımı takiben çok iyi temizlenmelidir. 

Akne hastalarının büyük kısmı derideki yağlanmadan da şikayetçi olduklarından kurutucu özellikte temizleyiciler kullanırlar. Ayrıca akne tedavisinde kullanılan ilaçların çoğu da kurutucu özelliğe sahiptir. Ancak fazla kuruma da istediğimiz bir şey değil. Hatta akne bulgularının kötüleşmesine de neden olabilir. Mutlaka su bazlı nemlendiricilerle iyi bir nemlendirme düzenli olarak yapılmalı. 

Sivilcelerden kurtulmak için ne yapmalıyız?
Aknenin kontrolü ve tedavisinde hekim hasta işbirliği çok önemlidir. Çünkü akne tedavisi sabır gerektiren uzun bir süreç. Ama iyi bir işbirliği ile yüz güldüren çok başarılı tedavi sonuçları almak kesinlikle mümkün. Dermatoloji uzmanınızın uygulayacağı tedavi aknenizin tipi ve şiddetine göre değişir. 

Akne tedavisi temel olarak iki aşamada planlanabilir; birincisi akneyi oluşturan durumun ve akne lezyonlarının ortadan kaldırılması, ikincisi ise akne izlerinin tedavisi. İki aşamalı bu tedavi uygulaması sonrası cilt adeta hiç akne ile tanışmamış gibi taze ve pürüzsüz bir görünüme kavuşabilir. Ancak bunun için erken dönemde ve etkili bir tedavi uygulamak gerekir.

Soyucu krem kullanmak işe yarar mı?
Bu tür ilaçlar kıl yağ bezi birimi kanalında oluşan tıkanıklığın açılması ve yeniden oluşmasının engellenmesine yardımcı olurlar.  Siyah noktaların giderilmesini sağlayan temel ilaçlardır. Ancak bunların medikal ürünler olması önemli. Bu amaçla medyada da zaman zaman sözü geçen ve hastaların kendi hazırlayıp kullanabileceği veya aktarlardan temin edebileceği söylenen bazı tarifler tam tersine tahriş, hatta yanık ve lekelenmelere neden olabileceğinden bunlara itibar edilmemeli. 

Antibiyotikli krem ve jeller ne zaman kullanılmalıdır?
Antibiyotikler akne oluşumunda rol alan bakterilerin ve iltihabi reaksiyonun kontrol altına alınmasında yardımcı olurlar. Ancak bunlar sadece belli evrelerde ve kısa süreli kullanılmalıdır. Kesinlikle uzun süre kullanımlarından kaçınılmalıdır. Ayrıca tek başlarına akne tedavisinde etkin olamayacakları için akne oluşumunun temeline etki edecek diğer ilaçlarla kombine olarak kullanılmalılar. Seçilecek kombinasyon ise her hastaya özgü olacaktır. Örneğin siyah noktaların ağırlıklı olduğu kişilerde antibiyotik tedavisinin yeri çok çok sınırlıdır.

A vitamini türevi içeren ilaçların tedavide kullanırken yan etkilerinden korunmak için ne yapılmalı?
A vitamin türevi olarak geliştirilmiş ilaçlar  (isotretinoin) özellikle şiddetli aknede en başarılı tedavi ajanlarıdır.  Bu ilaçlar akne gelişiminde etkili olan tüm basamakları düzeltebilme özelliğine sahiptirler. Yine tedavi sonrası nüks riskini en aza indirirler. Bunların hem krem hem de hap şekilleri mevcut olup aknenin şiddetine göre tercih edilirler. Ancak krem tarzları her akne tipinde ve tedavi sonrası idame dediğimiz iyilik halinin kalıcı olmasını sağlamak amacıyla temel olarak kullanılan formlardır ve akne tedavisinin vazgeçilmez ilaçlarıdır diyebiliriz.  

Sistemik yani ağızdan hap olarak alınan form (isotretinoin) ise şiddetli aknenin vazgeçilmez ilacıdır.  Mutlaka dermatolog kontrolünde kullanılması gerekir. Doz ve tedavi süresi hastadaki akne şiddetine ve hastanın ihtiyacına göre belirlenir ve hekim kontrolünde kullanıldığında son derece güvenli bir ilaçtır. 

İsotretinoinin en sık karşılaşılan yan etkisi deride ve mukozalarda özellikle dudaklarda kuruluk. Ama uygun doz ayarlamaları ve nemlendirici tedavilerle hastalar bunu rahatlıkla tolere edilebilir. Laboratuar testlerinden karaciğer fonksiyonlarında ve özellikle trigliserid denilen kolesterol tipinde bir miktar yükselme görülebilir. Bu yükselmeler çoğunlukla ılımlı düzeydedir, hastalar için tehlike oluşturmaz ve dolayısıyla tedavinin kesilmesini gerektirmezler.  Ayrıca ilacın kesilmesiyle birlikte tamamen normal düzeylere gerilerler. Belli aralıklarla yapılacak kan tahlilleri bu yükselmelerin takibinin güvenli bir şekilde yapılması için yeterlidir. 

İsotretinoin tedavisi almakta olan hastalar tetrasiklin grubu antibiyotikler ve A vitamini içeren takviye ilaçları almamalılar. İsotretinoin gebelik durumunda kullanıldığında bebekte ciddi organ gelişim sorunların neden olacağından ilaç kullanımı sırasında gebelikten sıkı bir şekilde korunulmalı. Ancak ilaç kesinlikle kısırlık nedeni değil. İlacın kesilmesinden 2 ay sonra gebe kalınmasında hiçbir problem yok. İlacın kullanımı sırasında depresyon gelişimi ile ilgili bilgiler kesinlik kazanmamıştır. Ancak depresyon eğilimi olan kişilerde psikiyatri konsültasyonunun da yapılması ve depresif bulgular açısından yakın takipleri uygun olur. Ayrıca yoğun kas aktivitesi olan kişilerde örneğin sporcularda ilaç kullanımı sırasında kas ağrıları görülebilir. Bu durum geçici olmakla birlikte hastaların bilgilendirilmesi uygun olur. 

Kimyasal peeling sivilce tedavisinde tercih ediliyor mu? 
Özellikle erken dönem akne tedavilerinden biri de kimyasal peelingdir.  Genellikle meyve asitleri kullanılarak yapılan kimyasal peelingler derinin üst tabakalarında yaptığı soyulma etkisi ile komedo dediğimiz siyah ve beyaz noktaların tedavisine yardımcı olur. Yine akne tedavisi bittikten sonra kalan yüzeyel izlerin giderilmesinde de kullanılan bir yöntemdir.  Yapılan kimyasal peelingin derinliğine göre işlemden sonra 1-2 gün devam eden kızarıklık ve soyulma olabilir. Ancak genellikle günlük hayat etkilenmez. 

Sivilcelerden kurtulduktan sonra lekeler için ne yapılıyor? 
Akneler kadar akneler geçtikten sonra ciltte bıraktığı izler de hastaları mutsuz ediyor ve psikolojilerini olumsuz etkiliyor. Akne sonrası kalan izler kişinin cilt yapısı, genetik yatkınlığı ve sivilcenin şiddeti ile doğrudan ilişkilidir. 

İzler deri yüzeyinde açık veya koyu lekeler şeklinde olabileceği gibi akne skarı dediğimiz deriden çökük izler şeklinde de olabilir. Özellikle erken evrede lekeler bazı leke kremleri ve iyi bir güneşten korunmayla tamamen ve kısa sürede ortadan kalkabilirken, skar dediğimiz izlerin tedavisi zordur ve sabır gerektirir. Hatta tam olarak yok olmayabilirler. O nedenle akneli kişilerde mümkün olan en erken dönemde en dinamik şekilde tedavi verilerek skar oluşumunu baştan engellemek en mantıklı yaklaşımdır. 

Yüzeyel akne izlerinde soyucu kremler ve peeling uygulamaları etkin olabilir. Daha derin izlerde derin peelingler, dermabrazyon,PRP , dermaroller, ablatif lazer uygulamaları ve bazı cerrahi tekniklerle skar düzeltmeleri yapılabilir. İzlerin derinliği arttıkça tedavi başarısı o oranda azalmaktadır. Yüzeyel ve yeni oluşmuş izlerde başarı oranı çok daha yüksektir. Ancak unutmamak gerekir ki her tedavi planı kişiye özgü yapılır. Gerektiğinde birden fazla metotla kombine tedavi yapmak gerekir. Hiçbir tedavi tek başına tüm hastalar için uygun olamaz. O nedenle mutlaka profesyonel bir değerlendirme yapılmalı ve ardından tedavi planlanmalıdır. 



25 Ağustos 2016 Perşembe

ULUSLARARASI RADYOLOJİ KİTABINA TÜRK İMZASI

Tıp dünyasında en önemli yayınevlerinden Springer’den, Türk bilim insanının da olduğu bir radyoloji kitabı çıktı. Prof. Dr. Mehmet Ertürk ve Prof. Dr. Tomoaki Ichikawa tarafından hazırlanan Teaching Atlas of Hepatobiliary and Pancreatic Imaging (Karaciğer, safra yolları ve pankreas görüntüleme atlası) kitabı yayınlandı. Hekimlere yönelik karaciğer, safra yolları ve pankreasın görüntülenmesindeki yeni yöntemler ve inceliklerin anlatıldığı kitap, uzmanlara yeni bir vizyon kazandıracak. Prof. Dr. Mehmet Ertürk ile kitap hakkında konuştuk. 

Kitabınızı yazmanızdaki etken nedir?
Karaciğer, safra yolları ve pankreasın görüntülenmesi özellikle ilgilendiğim bir alan. Bu sistemin hem iyi huylu hem kötü huylu hastalıkları çok çeşitli ve görüntülemenin doğru ve etkin kullanılması hastanın tedavisini kesin ve pozitif bir şekilde etkiliyor. Kitabın bir yandan eğitimlerine devam eden meslektaşlarımıza hitap etmesini bir yandan da yoğun klinik çalışma ortamı içinde bir tür rehber fonksiyonu görmesini amaçladık. Sonuçta kitabı yazmadaki esas motivasyonumuz klinik anlamda bir katkı sağlama odaklı idi. Bu yüzden kitabın özellikle karaciğer, safra yolları ve pankreas ile ilgilenen genel cerrahi ya da gastroenteroloji uzmanları gibi klinisyen arkadaşlarımızın da ilgisini çekeceğini umuyoruz.

Bu kitap ile ne gibi bir boşluk dolacak? 
Radyoloji çok hızlı ilerlemeler gösteren bir disiplin. Özellikle Bilgisayarlı tomografi ve manyetik rezonans görüntüleme son 15 yıl içerisinde inanılmaz şekilde gelişti. Ayrıca kullanılan kontrast maddeler ile ilgili olarak da yenilikler yaşandı. Biz bu gelişmelerin karaciğer, safra yolları ve pankreas ile ilgili olanlarını bu kitapta özetlemeye çalıştık. Bu anlamda kitap hem bir tür ders kitabı hem de bir klinik rehber olarak fonksiyon görecek ve bu anlamdaki boşlukları ümit ediyoruz ki dolduracak.

Bu kitap kimlere yönelik hazırlandı? 
Kitap öncelikle radyoloji uzmanları ve asistanlarına yönelik olarak hazırlandı. Ama daha önce de söylediğim gibi karaciğer, safra yolları ve pankreasın patolojileri ile ilgili olarak çalışan her hekim, gastroenteroloji gibi dahili ya da cerrahi branşlar da kitaptan faydalanacaktır diye düşünüyoruz.

Prof. Dr. Mehmet Ertürk kimdir?
İstanbul Erkek Lisesi’nden 1987 yılında, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi İngilizce Tıp Bölümü’nden ise 1994 yılında mezun oldum. Radyoloji ihtisasını Şişli Hamidiye Etfal Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde tamamladım. 2004-2006 yılları arasında Amerika Birleşik Devletleri’nde Brigham and Womens hastanesi radyoloji kliniği ve Harvard Tıp Fakültesi’nde çalıştım. 2008 yılında doçent, 2015 yılında ise profesör ünvanlarını kazandım. Halihazırda Adıyaman Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde öğretim üyesi ve Hamidiye Şişli Etfal Eğitim ve Araştırma Hastanesi Radyoloji Kliniği’nde öğretim görevlisi olarak çalışmaya devam etmekteyim.

24 Ağustos 2016 Çarşamba

UMUDUNU YİTİRME, AZMET VE BAŞAR!

Steve Jobs, Mark Zuckerberg gibi vizyon sahibi isimler dünya çapında başarılara imza atıp, tüm insanların hayatını değiştirdi. Ülkemizde de benzer bir hayat hikayesi ile TEDx Bahçeşehir University konuşmacıları arasında karşılaştım. Cihan Nalbant ile provalar sırasında tanıştık, sunumunu dinlerken hem şaşırdım hem de röportaj yapmayı o zaman planladım.  Bu ilginç hayat hikayesini okuduktan sonra TEDx  videosunu da izlemenizi öneririm.  

Bir başarı hikayesi… 

“Başarı, en özel kelimelerden biridir benim için” diyor Cihan Nalbant, çünkü başarının ölçütü kişiden kişiye göre değişir. 

Örneğin kişinin istediği üniversiteyi kazanması da bir başarıdır, bir soruyu çözmesi de. Unutulmaması gereken nokta ise size göre başarı olan bir şey başkasına göre başarı olmayabilir. Ancak başaramadığınız anlamına da gelmez.  

Cihan Nalbant’ın hikayesinin bir kısmını ondan dinlediğimde şunları söyledi: 
“Benim içinse başarı hayallerimi gerçekleştirebilmek. Liseye geçene kadar okul hayatında birçok başarı elde etmiş bir insanım ama liseye geçtikten sonra bir şeyler değişti. Ortaokulda bilgisayar ile tanışmamdan itibaren en büyük uğraşım bilgisayarda araştırma yapmak oldu. Bu süreçte ilgimin farkına vararak radikal bir karar aldım.  Okuduğum Anadolu Öğretmen Lisesinden ayrılacaktım. Tabi ki kimse bu fikri desteklemedi, klasik üniversite diploması olmadan hiçbir şey olunamayacağı görüsü hakimdi. Hatta müdürüm eliyle sayarak demişti ‘Bilgisayar okuyup ne yapacaksın?’ diye. 

Gün sonu bakıldığında ise Açık Lise mezunu olarak Bahçeşehir Üniversitesinde tam burslu bir öğrenciyim aynı zamanda da kendi şirketimin sahibi. Başarıdan önce karşına çıkan engelleri aşabilmektir başarı.  Belki de başarı herkese karşı gelmektir. Hep dediğim gibi umudunu yitirme azmet ve başar.”   

Bilişim sektörünün ülkemizde de ilerleyip, büyük başarılara imza atacak isimlerin desteklenmesi gerekiyor. Cihan Nalbant’ı farklı kılan özelliklerini  ve planlarını sordum.

Nasıl hacker oldun? Diğerlerinden farkın ne?
Önüme çıkan ‘MSN Hackle’ reklamlarına tıklamam ile başladı aslında. Hacklenmiştim, bazen “iyi ki o linklere tıklamışım” diyorum çünkü belki de ‘bu nasıl oldu’ soruları sayesinde Siber Güvenlik konusuna merak salmıştım. Sonra baktım ki yapabildiklerim hoştu çünkü diğerlerinden farklı olarak bir şey yapabiliyordum. Sıradan değildim.

Bilgisayar üzerine özel bir eğitim mi aldın yoksa kendi kendine mi öğrendin? 
 ‘Yazılım ve Veri Tabanı Uzmanlığı’, ‘IOS Developer’, ‘CEH: Certified Ethical Hacker ’ gibi eğitimler almış olsam da öğrendiklerimi Google’a borçluyum. Ne aradığını bildikten sonra bulmak çocuk oyuncağı. Sabahları bilgisayarımın üstünde uyandığım zamanlarımı hatırlıyorum. Bir şeyler kazanmak için bir şeylerden feda etmek gerekebiliyor. Yani benim için en hızlı üniversite ‘Google’ oldu. 

Senin için açığı olmayan sistem var mı?
Bu sistemleri insanlar yapıyor. Sonuçta insanız ve hata yapabiliriz, bu yüzden tam güvenlikli bir sistemin olmadığını düşünüyorum. Öyle ki siber güvenlik alanında en zayıf halka insandır. Bir bilgiyi insandan almak çok da zor bir iş olmuyor, buna da sosyal mühendislik deniyor. Kısaca, tam güvenli bir sistem yoktur.

Bankalarda bulduğun açığı sağlık sisteminde buldun mu?
Sağlık Bakanlığı Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğünde güvenlik açıkları tespit etmiştim. Bunu raporlayıp gönderdim ama geri dönüş alamadım. Bunun önemli olduğunu düşünerek sistemdeki herkesin parolasını değiştirdim ve 15 dakika içinde beni aradılar. Ne olduğunu anlayıp açığı kapatmaya çalıştılar, kapatamadıklarını gördükten sonra benden kapatmamı istediler. Bu gibi zayıf güvenliğe sahip birçok devlet sistemi mevcut ve hacklenmeye çok müsait.

Bu kadar yeteneklisin, farklı sistemler geliştirmen için teklif alıyor musun?
Özellikle ‘İyi Niyetli Hacker’ olayından sonra ve Microsoft’ta staj yaparken birçok teklif aldım. Microsoft’ta staja kabul edildikten sonra birçok birimde çalışan olarak kalmam istendi. Benim hedefim üstümdekinin vizyonu ile kısıtlı kalmamaktı, bu yüzden kendi şirketimi kurmak istiyordum. Hedefimden şaşmadım. 

Bu alanın gelişmesi için sence neler yapılmalı?
Siber güvenlik alanında en zayıf halka insandır. Bu yüzden öncelikle insanların bilinçlendirilmesi gerekiyor. Halk bilinçlendirilmeli.

Gelecek için hedeflerin neler?
Şu an da ‘Yapay Zeka Temelli Sosyal Medya Yönetim Aracı ( CSM )’ geliştirmek için kurduğum ve ortağı olduğum bir şirketim var. Hedefim ‘Code of Tech’i dünya çapında gelişmiş bir şirket haline getirmek. Geleceğin gündemi yapay zeka olacak. 

Gençlere neler tavsiye edersin?
Amacı belli olanın yapacakları da bellidir. Bu yüzden sürprizler ile az karşılaşırlar. Hayal etmekten korkmadan, hedeflerine ulaşmak için önlerine ne engel çıkarsa çıksın pes etmeksizin hedeflerine koşmalılar. Çünkü hayallerini gerçekleştirebildiği sürece mutlu olunur. Hedefine koşmaya devam et. 

"Hack olayını" gerçekleştirirken motivasyonunun kaynağı nedir? Neden gerçekleştiriyorsun?
Bir güvenlik araştırması yaparken kendini bambaşka alemlerde hayal ediyorsun, güçlü olduğunu hissediyorsun. Bu da sana mutluluk veriyor. Bir şeyler başarabiliyor olmak güçlü hissettiriyor.  Güçlü olmak için çalışıyorum. 
Hobi olarak görüyorum ve insanlara yardım edebilmeyi seviyorum.

Son olarak ne tür talepler alıyorsun?
Genelde “Şu hesabı hackler misin? Hacklersen karşılığında şöyle olur.” gibi talepler aldığım çok oluyor. Ama bunun haricinde iş yaptığım ve projeler sunduğum kişiler ile de tanışma fırsatı elde ediyorum. Çok sık karşılaştığım sorunun yanıtı ise; Facebook hacklemiyorum. 


23 Ağustos 2016 Salı

ORGAN BAĞIŞI HABERLERİNDE ULUSLARARASI İŞBİRLİĞİ

Organ bağışı haberlerinin işleniş şekli çok fazla önem taşıyor. Yapılan bir haber ile bağış oranlarında artış ya da azalma olabiliyor. Haberlerin önemi verilen rakamlarla daha da ortaya çıkıyor. Türkiye’de her yıl 2 binden fazla insan organ beklerken ölüyor, dünyada ise bu sayı yıllık 100 binin üzerinde.

Uluslararası Organ Nakli Ağı Projesi’nin (ITN- International Transplant Network), 2. Fazı olan Organ Nakli ve Organ Bağışı 1. Medya Çalıştay’ı İstanbul’da gerçekleştirildi.

Tıp, akademi ve medya camiası organ nakli haberciliğini masaya yatırdı. “Organ Nakli ve Organ Bağışında Medyanın Etkisi ve Gücü”, “Sağlık İletişimi”, “Organ Ticaretiyle Mücadele”, “Asılsız Habercilik”, “Yeni Medya” gibi başlıklar ele alındı.   

Sağlık Bakanlığı, Ekonomi Bakanlığı, SESRIC ve DEİK tarafından desteklenen, Türkiye Organ Nakli Vakfı’nın (TONV) koordinasyonunda 5 üniversite ve 5 sivil toplum örgütünün yürüttüğü proje hayata geçiriliyor. 

15 ülkeden 40'tan fazla gazetecinin katıldığı konferans kapsamında düzenlenen basın toplantısında konuşan Türkiye Organ Nakli Vakfı Başkanı Dr. Eyüp Kahveci, yılda yaklaşık 5 bin organ nakli yapılan ülkemizin önemli bir klinik tecrübeye ve zengin bir altyapıya sahip olduğunu söyledi.

Yasal Düzenlemesi Olmayan 24 Ülkeye Teknik Yardım 
Projenin Faz 2 ayağının, eylem planlarının uygulanacağı uzun soluklu bir çalışmayı içerdiğini ifade eden Dr. Kahveci, “Organ bağışı ve organ nakli ile ilgili herhangi bir yasal düzenlemesi olmayan 24 ülkeye teknik yardım sağlanarak düzenleyici yasal bir çerçeve oluşturmaları sağlanacak. Yasal düzenlemesi olan ancak herhangi bir organ nakli uygulamasına başlamamış olan ülkelerde bir organ nakli programının başlatılmasına destek verilecek. 50 civarında ülkede organ bağışı, organ nakli ve kronik organ yetmezliklerine ilişkin bir veri tabanı ve kayıt sistemi bulunmadığından ortak bir IT sistemi oluşturulacak ve sağlıklı veri toplanması sağlanacak” dedi. 

Kahveci, Uluslararası Organ Nakli Ağı'na katılan 70 ülke yasal düzenlemeler açısından incelendiğinde, Afganistan, Angola, Benin, Bosna Hersek, Kamerun, Çad, Etiyopya, Gambiya, Gana, Kosova, Libya, Makedonya, Madagaskar, Moritanya, Mozambik, Nijer, Filistin, Somali, Güney Sudan, Tanzanya, Uganda, Özbekistan, Yemen, Zambiya'da yürürlükte olan bir yasal düzenleme bulunmadığının belirlendiğini kaydetti.

Türkiye, Dünyada En Çok Organ Nakli Yapan Ülkelerin Başında 
Türkiye'de 2015 yılında 4 bin 500'ün üzerinde organ nakli yapıldığını kaydeden Organ Nakli Koordinatörleri Derneği (ORKOD) Başkanı Dr. Yavuz Selim Çınar, ise şunları söyledi: “Bunlardan 3 bin 400'ü canlıdan, bin 150'si de kadavradan nakledilmiş. Sayıya baktığımızda Türkiye, dünyada en çok organ nakli yapan ülkelerin başında geliyor. Bizim ülkemizde ve dünyanın birçok ülkesindeki temel sorun organ nakli yapacak teknik ekipman değil, yeterli organ bağışı olmaması. Ülkemize baktığımızda geçen yıl yapılan organ nakillerinin neredeyse yüzde 80'i canlıdan alınmış. Gelişmiş ülkelerde kadavradan organ bağışı oranı yüzde 75 iken, ülkemizde bu rakam yüzde 25, yani bu konuda gelişmiş ülkelerle tamamen zıt bir yöndeyiz. Amacımız kadavradan alınan organ yüzdesini artırmak."

Organ Nakillerinde Medya Çok Önemli
Yüz nakilleri ve farklı çalışmaları ile dünya çapında başarılara sahip Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Plastik Cerrahi ve Rekonstrüktif Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ömer Özkan, “Türkiye'de özellikle son dönemlerde organ nakilleri tüm aşamalarıyla başarılı şekilde yapılıyor. Bu konuda özellikle medya ayağı çok önemli. Ülkemiz, organ naklinde suistimalleri önlemiş durumda. Bize düşen ülkemizde bunu anlatmak ve büyük ülkelere de önderlik etmek. Çünkü dünya ülkelerinin örnek almaları, bizi yaptığımız işlerden daha fazla önder yapıyor."

Bitkisel Hayat ile Beyin Ölümü Farkı İyi Anlatılmalı
Bitkisel hayat ile beyin ölümünün topluma çok iyi anlatılması gerektiğini vurgulayan Türkiye Organ Nakli Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi Yrd. Doç. Dr. Cemal Ata Bozoklar, “Beyin ölümü ile bitkisel hayat arasında kesin bir çizgi var. Bitkisel hayatta kişi komadadır ama ölü değildir. Ölüm dediğimiz şey ise geri dönüşü olmayan bir olaydır ve tek bir ölüm şekli vardır, o da beyin ölümüdür” şeklinde konuştu. 


4 Ağustos 2016 Perşembe

DİYABET CERRAHİSİ NEDİR, NE DEĞİLDİR?

Son dönemlerde diyabetin farklı bir şekilde tedavi edildiğini vurgulayan haberler gündeme geliyor. İnsanlar hastalıklardan kurtulmak için hemen bu yöntemlere başvuruyor. 

Medyada gördüğümüz bu haberler ya da sosyal medyada reklamı yapılan bu operasyonlar anlatıldığı gibi mi? “Diyabeti bitiriyoruz!”, “İnsülin iğnelerini kaldırıp atın!” gibi benzetmeli çıkarımların son derece tehlikeli ve gereksiz sorunlarla karşılaşılmasına neden olabildiğini belirten Prof. Dr. Halil Coşkun, “Bugün için ülkemizde Sağlık Bakanlığı, SGK ve TTB bünyesinde diyabetin cerrahi tedavisine yönelik tarif edilmiş hiçbir özel ameliyat tipi bulunmuyor” dedi. Prof. Dr. Coşkun ile konuyu detaylı şekilde konuştuk. 

Bu haberlerin etkisiyle, obezite cerrahisinde artış var mı? 
Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de obezite cerrahisi hızlı bir artış gösteriyor. Elde edilen son verilere göre dünyada her yıl yaklaşık 500 bin ameliyat yapılır duruma geldi. Bu ameliyatların yaklaşık 300 binini ABD, geri kalanını ise diğer dünya ülkeleri yapıyor. Ülkemizde de net veriler olmamakla birlikte yıllık 12-15 bin ameliyat sayısını erişmiş bulunuyoruz. Bununla birlikte Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre 1980’li yıllarda dünyada 108 milyon insan diyabetli iken, 2014 yılında bu sayı 500 milyon dolayına ulaştı. Bu sayının yaklaşık yüzde 90’ınını Tip2 Diyabetli hastalar oluşturuyor. 

Obezite oranı arttıkça Tip2 Diyabetli hasta sayısı da artıyor, çünkü bu hastaların yüzde 90’ı obezite grubunda bulunuyor.

Obezite cerrahisi ile diyabet cerrahisi aynı mı?
Beni tanıyan meslektaşlarımın büyük kısmı uzun yıllardır obezite cerrahisi ile ilgilendiğimi bilirler. Obezite cerrahisi diyorum çünkü bu yıllarda Metabolik Cerrahi veya Diyabet Cerrahisi kavramı yoktu. Oysa bu işle uğraşan cerrahlar biliyordu ki obezite ameliyatlarından sonra bir çok hastamızın Tip2 Diyabetlerin de ciddi düzelmeler görüyorduk. Yani obezite ameliyatları sadece zayıflama sağlamıyor, kilo vermeden bağımsız başta Tip2 Diyabet olmak üzere birçok metabolik hastalığın da gerilemesine hatta tamamen düzelmesine neden oluyordu. 

Tüm bu verilerin bir araya gelmesi sonucunda 2007 yılında American Society for Bariatric Surgery (ASBS) ve International Fedaration for the Surgery of Obesity (IFSO) elde edilen sonuçların neticesinde isim değişikliğine giderek, ASMBS (American Society for Metabolic and Bariatric Surgery), IFSO ise isminin sonuna “Metabolic Disorders” ekini alarak yapılan ameliyatların artık sadece tek başına kilo kaybı ameliyatı olmadığını, hala araştırmaları devam etmekle birlikte başta Tip2 Diyabet olmak üzere “Metabolik Hastalıkları” düzelten bir cerrahi olduğunu onaylamış oldu.

O zaman bu ameliyata diyabet cerrahisi demek doğru mu olacak?
İşte bu tarihten itibaren işler biraz karmaşık bir durum almaya başladı. Çünkü bir grup araştırmacı özellikle tüm Tip2 Diyabeti bulunan hastaları bu ameliyat ile tedavi etmenin uygun olup olamayacağını sorgulamaya başladı. Aslında konuyla ilgili olarak tıbbi literatürde ilk kez Pories WJ ve arkadaşları yapmış oldukları çalışmada morbid obez+Tip2 Diyabetli hastalarda Gastrik Bypass ameliyatının olumlu etkilerini yayınlamışlardı ancak kişisel düşüncem o dönemde çok fazla bir etki uyandırmamıştı.

Diyabet cerrahisi ilk ne zaman ortaya çıktı?
Diyabet Cerrahisini bu kadar gündeme getiren asıl kişi ise Prof. Dr. Francesco Rubino oldu, kendisi gerçekten bu alanda ciddi akademik çalışmalar yaparak obezite ameliyatlarının Tip2 diyabet üzerinde nasıl düzelme meydana getirdiğini açıklığa kavuşturmaya çalıştı. Bu gün hala dünyada bu alanın önderliğini yapmaya devam etmektedir. Kendisi ve bu alanda çalışmalar yapan birçok araştırmacı ile birlikte ilk kez 2007 yılının sonunda İtalya, Roma da 1. Diyabet Cerrahi Zirvesini, 2011 yılında ise ABD, New York da 2. Diyabet Cerrahi Zirvesini yaparak akademik dünyayı bir araya getirdi. En son olarak da 2015 yılında İngiltere, Londra da 3. Diyabet Cerrahi Zirvesini gerçekleştirerek tüm verileri bir araya toparlanarak 2016 yılı içerisinde Diabetes Care dergisinde bu alanla ilgili bir konsensus raporu yayınlandı. 
Yapılan son 2 toplantıya bende katılarak çalışmaları yakından takip etme imkanı buldum.

Yeni oluşan bir alanın ismi konusunda insanların kafası karışıyor. Obezite ve Diyabet Cerrahisi ismi mi kullanılmalı? 
2012 yılında Diyabet Cerrahisinin detaylarını ve güncel çalışmaları takip edebilmek amacıyla F. Rubino’nun o dönemde çalıştığı merkez olan ABD, Cornell Medical Center Diabetes Surgery Dept. da kendisiyle belli bir süre çalışma imkanı yakaladım. Temelde şunu söyleyebilirim ki Tip2 Diyabet için yapılan özel bir ameliyat şekli yoktu, halada yok maalesef. Yapılan ameliyatlar obezite ameliyatlarının kendisi, tüm obezite ameliyatları belli oranda Tip2 Diyabetin düzelmesini sağlıyor. Ama buna rağmen günümüzde Obezite ve Diyabet Cerrahisi diye bir kavram gündeme geldi ve bende bunu 2012 yılından itibaren hem web sitelerimde hem de sosyal medya alanlarında kullanmaya başladım. Ancak şunu da itiraf etmeliyim ki, pekte doğru bir kullanım yapmamışım, nitekim son dönemde bu kavramdan vazgeçerek “Obezite ve Metabolik Cerrahi” kavramına tekrar geri dönüş yaptım. 

Bunun nedenlerini şu şekilde açıklayacağım;
Diabetes Care de yayınlanan makale bugün için 45 tıbbi organizasyonun onayladığı ve Tip2 Diyabetin cerrahi tedavisi ile ilgili güncel bilimsel verileri içermektedir ve bizler bu çıkarımlara etik değerlerimiz gereği uymak zorundayız.
Diabetes Care’de yayınlanan makalede Diyabetin tedavisi için geçen ameliyat tipleri Gastrik Bypass, Sleeve Gastrektomi (Tüp Mide), Duedonal Switch ve Mide Bandından (Kelepçe) oluşmaktadır, başka bir özel ameliyat tarifi yapılmıyor.
Diyabet Cerrahisi kavramı bugün için obez (VKİ>30 kg/m2) bireyler için geçerlidir, hiçbir şekilde normal kilolu hastalara uygulanması söz konusu değildir.
VKİ 30-35 kg/m2 olan Class 1 obez grup için eğer diyabet medikal tedavi ile kontrol altındaysa cerrahi tedavi gene önerilmemektedir (detaylar için makalenin kendisini incelemenizi öneririm).
Obezite ameliyatında uygulanan cerrahi yöntemler Tip2 Diyabeti yüzde 60-90 oranında tedavi ediyor ancak her yöntem herkes de aynı etkiyi göstermiyor. Burada diyabetin süresi, diyabete bağlı komplikasyonların oluşup oluşmadığı, diyabetin kontrol altında olup olmadığı gibi birçok değişken faktör rol oynuyor.
Tek başına Diyabet Cerrahisi kavramını doğru bulmuyorum çünkü yapılan ameliyatlar sadece diyabeti değil diğer metabolik hastalıkları da ciddi oranda düzeltiyor. Dolayısıyla yarın bir gün bir meslektaşım çıkıp da ben “Hipertansiyon Cerrahisi” yapıyorum derse, söyleyecek bir lafımız olamaz! Söylediğine yanlıştır diyecek hiçbir verimiz bulunmuyor çünkü obezite ameliyatları hipertansiyonu %50-85 oranında tedavi ediyor.

Uzun yıllardır bu alanda çalışmalar yapan, birçok merkezde bir çok otör ile çalışmış birisi olarak “Diyabet Cerrahisi” kavramının yerine “Metabolik Cerrahi” kavramının kullanılmasını öneriyorum. Tabiki bu bir öneri, kimseyi buna zorlayamam ancak kendilerini özellikle Obezite ve Diyabet Cerrahı olarak tanımlayan meslektaşlarımın olası etik ve hukuki sorunlarda karşılaşacakları problemlere karşı dikkatlerini çekmeyi bir hekim olarak görev biliyorum.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...