27 Temmuz 2016 Çarşamba

İLETİŞİMİN GELECEĞİNİ TAHMİN ETTİ

"The medium is the message" yani, "Mesaj medyanın kendisidir" diyen Marshall McLuhan Kanadalı iletişim kuramcısı. İsmini daha önce "Global Köy" ve "Guthenberg Galaksisi" adlı kitapları ile duymuş olabilirsiniz. 

McLuhan disiplinlerarası bilimler konusunda, özellikle iletişim bilimleri üzerine araştırmalar yaparak, Kültür ve Teknoloji Merkezi açtı. 

1960’lı yılların sonuna doğru McLuhan, “Araç Mesajdır” (The Medium is the Message) adlı kitabını yayınlayarak bir anda üne kavuştu. Teknolojinin nasıl kullanıldığı ile ilgili medyadaki gerçek içeriğin kendisi olduğunu anlattı. McLuhan’a göre araç, insanın uzantısıdır. Verilmek istenen mesaj araç ile şekillenir. Bir hikayenin sözle anlatılması, sahnede oynanması, bir radyodan aktarılması veya televizyonda sergilenmesi o hikayenin ilettiği mesajı alan kişi tarafından farklı anlamlar kazanır.

İlk defa 1967 yılında yayımlanan ‘Medya Mesajı, Medya Masajıdır’ isimli kitabı ile geleceğin iletişim araçlarını ve yöntemlerini yıllar öncesinden öngörmüş. Bu kitap ile vermek istediği mesaj, medyanın ve iletişim araçlarının çevremizdeki alan üzerinde çok güçlü bir etkisi bulunduğudur. 

McLuhan, iletişim araçlarının sonuçlarına odaklanmak yerine onların iletişim araçlarının psikolojik organizasyonu ve düşünceyi etkileme biçimleri bağlamında değerlendirmesi geleceği yorumlamasını sağlıyor. Özellikle, iletişim araçlarının bireydeki, toplumdaki ya da sistemdeki rolüne yönelik oluşturduğu bakış açısı, bu bağlamda yaşananlar hakkında daha fazla düşünmeyi gerekli kılıyor. Medyayı kimlerin kullandığına, medya çalışanlarının içinde hareket ettikleri örgütsel yapılara ve medyanın hangi amaçlarla kullanıldığına bakmaksızın medyanın özgül niteliklerini tanımlayarak ve bu niteliklerin izini sürerek medyanın merkezciliğini savunuyor. 

İletişimin içeriğinin aldığı biçim kadar önemli olmadığını savunan McLuhan, bir iletişim aracının özgül içeriğiyle olduğu kadar biçim aracılığıyla da mesajlarını iletebilmesinin olası olduğunu savunuyor. 

‘Medya Mesajı, Medya Masajıdır’ isimli kitabı yeni öğrendim ve yayınevi dahil birçok yere sordum, tükenmiş. Bulabilmem için önerisi olan var mı? 

Hatta medya ve iletişim ile ilgili önereceğiniz kitaplar varsa duymaktan mutlu olurum. Sonra bulması zor oluyor. 


Kaynaklar:


26 Temmuz 2016 Salı

HANGİ BLOGLARI TAKİP ETMELİYİZ?

Blog yazarlığına 2005 yılında başladım. O dönemlerde Türkiye’de çok fazla blog yazarı yoktu. Bilgisayarın başında kodlar arasına kaybolup, “Hangi kod ile neyi değiştiririm?”, “Blog dilimi ve tarzımı nasıl oluştururum?” diye çok uğraşırdım. 

Zamanla her şey kolaylaştı ve kodlar olmadan seçeneklerle bloglarımızı hazırlar olduk. Yıllardır sağlık bloğu tuttuğum içinde gazeteci arkadaşlarıma sürekli blog yazmalarını söylerim. Size bundan sonra blog analizleri yaparak, takip etmenizi önereceğim blogları listeleyeceğim. 

Blog nedir?
Bu kadar “blog” kelimesi geçerken, hemen ne anlama geldiğini konuşalım. Blog, İngilizce’deki "web" ve "log" kelimelerinin birleşmesinden yani “ağ” ve “kütük” oluşan weblog kavramının zamanla yaygınlaşması ile oluştu. Güncelden eskiye doğru sıralanmış yazı ve yorumların yayınlandığı, web tabanlı ücretsiz bir yayın. Online günlük gibidir ve dili samimidir. Blog yazarının ilgisi dahilinde sayfasını belli bir alanda tutabilir. Kitap, film, yemek, teknoloji, sosyal medya gibi çeşitli alanlarda uzmanlaşabilir. 

Önceden etik, güvenilir ve objektif olduğu için takip edilirdi, şimdi bastır parayı yazdır istediğini haline dönüştü. Reklam için av peşine düşen çeteler gibi, yolumuzu tıkamaya çalışanlara kadar her türlü saldırıyı mubah gören bir grup var. O nedenle blogların güvenilirliği azaldı. Çok dikkatli ve seçerek takip etmek gerekiyor. 

İlk blog yazarlarından biri olarak, özellikle bu işi sadece ticari amaç için yapanlardan uzak durmanızı öneririm. Böylece bilgi kirliliği içerisinde nefes almak için bazı sayfalara güvenle uğramak sizi rahatlatacak ve vizyon katacaktır. 

Takip etmenizi önereceğim 5 blog daha çok teknoloji ve dijital ile ilgili olacak, işte adresler:

  • M. Serdar Kuzuloğlu

Sosyal medya denildiğinde akla gelen ilk isimlerdendir. Blogunda güzel bilgiler ve çarpıcı başlıklar yer alıyor. Özellikle sosyal medya için kullanabileceğiniz taktiklere de yer veriliyor. Nefes almak için uğrayıp, okuyabileceğiniz adres: https://www.mserdark.com/ 
https://www.dunyahalleri.com/

  • Okan Yüksel

Gazetecilerin blog yazarı olması benim için çok önemli. Hem de bu işi çok profesyonel hale getirip, sosyal medya ile ilgili olmazsa olmazları yazan bir adres. Ayrıca bu konuda “İnternet Gazeteciliği ve Blog Yazarlığı” isimli kitabın da sahibi olan adres mutlaka sık tıklananlar arasında olmalı: http://okanyuksel.com/
  • Kozan Demircan

Bilim ve teknoloji yazarından yeni gelişmeleri anında okuma fırsatı sunan bir blog. Çok sık güncelleniyor, bilimsel gelişmelerden teknoloji alanındaki yeniliklere kadar detaylı yazılar yer alıyor. Bu konuya ilgisi olanların uğrayacağı bir adres : http://khosann.com

  • Süleyman Sönmez

Teknolojiden eğitime, kültürden yaşama kadar uzanan çok geniş içerikli bir blog. İçerikle çok kaliteli ve detaylı hazırlandığı için kendinize yenilikle katabileceğiniz bir adres : https://www.gunesintamicinde.com/ 

  • Hamza Şamlıoğlu

Teknoloji ve dijital dünya ile ilgili yeni ve dolu içeriklerin olduğu bir blog. Yeniliklerden haberiniz olması için takip edeceğiniz dolu dolu bir adres:  http://www.teakolik.com/

Sizin önereceğiniz adresler  var mı? 


21 Temmuz 2016 Perşembe

BİLGİLERİ BULUTLARA SAKLIYOR

Zorlu günlerden geçerken, artık daha çok üretmemiz ve daha çok çalışmamız gerekiyor. Onun için bundan sonra ilham verecek hayatları yazacağım. Çünkü hiçbir başarı hiç kimseye altın tepside sunulmuyor. 

Tembellik son yılların trendi olsa da hatta çevresindeki çalışanların yolunu tıkayanlara inat, daha çok çalışmaya ne dersiniz? 

Ülkemizde teknolojik gelişmeleri kullanıcı bazında sürdürdüğümüz ve hala kadınların bir şeyleri başaramadığı kanısı devam ededursun, yurt dışında neler oluyor bir bakalım. 

Bugün ilham veren hayatların ilki, Google’ın rekabet gücünü artıran Diane Greene olacak!
Bu ismi daha önce duydunuz mu bilmiyorum ancak, kendisi Silikon Vadisindeki bulut bilişimin öncülerinden. 

Diane Greene, inandığı ve heyecan duyduğu işleri yapıyor. İş hayatında sıkça karşılaştığımız vizyon yoksunu ve asalak tiplerden kendimizi korumak içinde zamanı iyi değerlendirmenin önemini ve inandığınız yolu izlememizin önemini vurguluyor. Eğer çıkış yolunuz yoksa da o işten ayrılmanın en doğru karar olduğunu da ekliyor. 

Sadece istediği şeyi yapıp, çocuksu merakının izni sürdüğümüzde aslında işlerin maceraya dönüştüğünü söyleyen Diane Greene, kadınların da teknoloji alanında büyük başarılara imza atabileceğinin en güzel örneklerinden biri.

Bulut teknolojisi de ne?
Bulut teknolojisinden söz ediyoruz, bilmeyenler için kısaca açıklayalım. Cloud (Bulut), internet üzerinde kendimize ait bir depolama alanı ve dosyalarımızı burada saklayabiliyoruz.

Hiçbir kurulum gerektirmeyen web tabanlı uygulama, farklı yerlerden erişim sağlayabiliyor. Çoklu yedekleme alanları da kullanılabiliyor böylece güvenilirlik de artmış oluyor. 

Dezavantajı yok mu?
İnternet ortamında saklamış olduğumuz verilerimize internet bağlantımızın olduğu her yerden erişebiliyoruz. İnternet yoksa veri de yok!

Güvenlik açısından da 2. kişiler tarafından erişim sağlanarak verilerimizin ele geçirilme olasılığı da var. Bunun için şifrelerimizin gücü adına diyerek çok dikkat etmemiz gerekiyor. 

Birkaç örnek verelim
iCloud
Google Drive
SkyDrive
Dropbox
Yandex.Disk

Siz bu teknolojiyi kullanıyor musunuz? Bu konuda görüşünüz nedir?

14 Temmuz 2016 Perşembe

PSİKOLOĞUNUZ GERÇEKTEN PSİKOLOG MU?

“Hayatı daha güzel nasıl yaşarız?” telaşı ile sürekli bir arayış içerisindeyiz. İnsanların psikolojileri bozulduğunda, zor günler yaşayıp, huzursuz olduklarında çareyi farklı yerlerde arıyorlar. İşte o zamanda denize düşen yılana sarılır misali, her uzatılan daldan medet umuyorlar. 

İnsanlar psikoloğa gidiyorlar, çözüm bulamayanlar, yanlış yönlendirilenler ve bu alana güveni kalmayanlar olabiliyor. Mutlu olmanın, daha kaliteli hayat yaşamanın ve sevginin peşinde bilmedikleri denizlere açılıyorlar. Umut tacirlerinin insafsız kollarına düşebiliyorlar. 

Son dönemlerde psikologlar da meslektaşları ile ilgili yaşadıkları sorunları daha sık iletir oldular. Durum bu kadar vahim olunca, bazı konuları mercek altına almak gerektiğini anladım. 

Psikologlar gerçekten psikolog mu? Psikologların yetkinlikleri ve branşlaşmaları ile ilgili ne gibi çalışmalar var? Ve merak edilen soru “Psikologlar terapi görmeli mi?” gelen yanıtlar ise şöyle:

Birçok fakültenin yakın zamana kadar dört yıllık psikoloji lisans mezununa “psikolog” unvanı verdiğini belirten Uzm. Psikolog Evren Hoşrik, konu ile ilgili şunları söyledi: “Son dönemde bazı üniversitelerde bu yapılmadı diye biliyorum. Aslında psikoloji lisans eğitimi bir bilim disiplininin eğitimidir, yani psikolojinin. Diğer taraftan, uygulama eğitimi değildir. Yani dört yılda psikolojinin alt alanlarından uzman olmazsınız, örneğin gelişim, sosyal ya da deneysel psikoloji bilen ve uygulayan biri olamazsınız.  Bu konuyu 1974 yılında Orhan Öztürk bir makalede etraflıca kaleme almıştı. O gün bugündür her şey aynı gibi. Şimdi, bana göre psikoloji lisansı ile psikolog gayet tabii olunur, olunmalıdır. Çünkü psikolog, yakın bir benzetme yaparsak aslında tıptan yeni mezun, uzmanlaşması olmayan bir hekim gibidir. Alt alanlarından bazılarında, bilgi sahibi ama hiçbirinde uygulama yapacak niteliği ve yetkisi olmayan kişidir. Ancak bu durum o kişiye “psikolog” denmemeli anlamına asla gelmez.  Toplumun "'her psikolog, danışan gören psikoterapi yapan meslek personelidir" algısını düzeltemedik. Her hekim nasıl ameliyat yapmazsa her psikolog da danışan görmez. Aynı zamanda hayatında hiç ameliyat yapmamış bir tıp fakültesi mezunu nasıl ki hekim ya da doktor ise, hiç danışan görmeyen bir psikoloji lisans mezunu da “psikolog ”tur.”

“Türkiye'de Psikologların Meslek Yasası Yok”
Psikolog olmak için belli eğitim kriterlerinden geçilmesi gerektiğini kaydeden Araştırmacı Remziye Özdemir,  “Tek psikoloji lisansıyla psikolog olunmuyor. Sadece psikoloji mezunu oluyorsunuz. Ayrıca psikoterapi yapma yetkiniz de olmuyor. Bunun için alanında uzmanlaşmak yani yüksek lisans ve phd gerekiyor. Amerika ve Avrupa'da psikolog olabilmeniz için tek bir alanda uzmanlaşıp, uzun yıllar akademik ve bilimsel çalışmalar yapılması gerekiyor. Türkiye'de ise yüksek lisansı tamamlayıp yanınıza da bir psikiyatr alıp klinik açabiliyorsunuz. Benim şahsi düşüncem ise bu işin bu kadar basite indirilmesinin doğru olmaması. Meslekte çok yeni birinin böyle bir yer açması bu kadar kolay olmamalı kanımca. Ancak şuna da değinmek isterim, Türkiye'de psikologların meslek yasası yok. Bir güvence olmadan işlerini sürdürmektedir. Bu da bir sürü şarlatanın ortaya çıkmasına ortam sağlıyor. Örneğin mühendislikten yaşam koçluğuna oradan da psikolog unvanına geçen insanlar tanıdım” dedi. 

“Bu Kadar Fazla ve Yetersiz Mezunun Olması Kimi Zaman Yanlış Yönlendirebiliyor”
Uzm. Psikolog Serap Duygulu, ise konu ile ilgili şu bilgileri verdi:  “Ülkemizde 30'dan fazla üniversitede devlet ve özel dahil psikoloji bölümü bulunmaktadır. 4 yıl boyunca bu alanda teorik ve uygulama dersleri alınır. Ancak okullarda uygulama derslerinin yetersiz olması, kimi okullarda kaliteli eğitimlerin verilmemesi, bu alandan mezun olan psikologların insanların hayatlarını etkilerken hata yapma oranının artmasını tetikliyor.  Bununla birlikte, psikologların 4 yıllık eğitim sonrasında bir alan seçmesi ve uzmanlaşması önemli. Seçilen alanla ilgili 2 yıllık yüksek lisans eğitiminden sonra uzman psikolog unvanı alınır. Son zamanlarda psikologlara verilen ücretli eğitimler de artmaktadır. Bu eğitimler de kişinin deneyimi ve yetkinliği açısından önemli olmakla birlikte, bazen ticari amaçlara da yönelmektedir, bu konuda da psikologların dikkatli ve seçici olması gerekli. Yurtdışında ve özellikle Amerika'da psikoloji eğitimlerine baktığımızda, ne yazık ki ülkemizin bu alanda çok yol aldığını söyleyemeyiz. Bu kadar fazla ve yetersiz mezunun olması da bireyleri ve toplumumu kimi zaman yanlış yönlendirebiliyor, bu yüzden okullarda süpervizyon eğitimlerinin artması, psikologların belirli kriterlere göre seçilmesi ve uzmanlaşması bu alanda gelişme ve iyileşme sağlayabilir. Her şeyin ötesinde bir psikoloğun aldığı eğitimlerin dışında pratikte deneyim kazanması son derece önemli.”

“Zengin Olmak için Kullanılan Popüler Bir Merdiven”
Psikoloji en temelde insan ve hayvan davranışlarını inceleyen bir bilim dalı  olduğunu belirten  Uzm. Psikolog Özlem Bugur, “Son zamanlarda zengin olmak için kullanılan popüler bir merdivene dönüşmeye başladı. Pek çok üniversite psikoloji lisans, yüksek lisans ve hatta doktora yüksek lisans bütünleşik programları açmaya başladılar. Lisans eğitimini bambaşka alandan alıp cüzi bir ücret karşılığında akademik kadrosu dahi psikologlardan oluşmayan sözde psikoloji yüksek programlarını tamamlayarak kendini uzman psikolog veya uzman klinik psikolog olarak tanımlayan bir grup türedi. Sosyal medyada kendini doktor psikolog olarak tanıtan Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik (PDR) mezunlarından tutun, suç psikoloğu olduğunu iddia eden felsefecilere ve hatta dini kullanarak kitap yazan lise mezunlarına dahi rastlamak mümkün ne yazık ki. Bilimsel hiç bir dayanağı olmayan terapi ekolleri oluşturup fahiş seans ücretleri talep eden, bol reklam yaparak medyanın ve insanların ilgisini çeken pek çok "uzman" yaşadığı sorunlardan kurtulmaya çalışan insanların umutlarını ve paralarını sömürmektedir. Sağlık Bakanlığı klinik psikolog olmayanların hastanelerde çalışmalarını engellese dahi sahte diplomalarla ofislerin açılıp umutların çalınmasına şu an için kimse engel olamıyor. Psikoloji lisans eğitiminin üzerine, süpervizyon eşliğinde bir klinik psikoloji yüksek lisans programı tamamlamamış olmasına rağmen televizyona veya sosyal medyaya bir uzman edasıyla görüşler yağdıran sözde uzmanlar, bireylere ciddi zararlar vermektedirler. Psikolojik destek almadan önce mutlaka destek alacağınız profesyonelin diplomalarını ve uzmanlık alanını sorgulamak gerekiyor. Bir meslek yasamız olmadığı için bu tür sorgulamaları yapmak destek arayan kimselerin bireysel çabalarını gerektirmektedir. Son olarak psikoterapi ciddi bir eğitim ve birikim gerektirmektedir; meslek yasasının olmaması bu alanı tahrip edenlerin sayılarını çoğaltabilir. Bu durumla başa çıkmak için bireysel inisiyatiflerin alınmalı. Unutmayın ki iyi bir uzman aldığı eğitimlerle yaptığı araştırmalarla bilime sağladığı katkıyla değerlendirilir” şeklinde konuştu. 

Amerika’da Psikolog Eğitimi Nasıl?
Amerika Birleşik Devletleri Mayo Kliniği Psikiyatri Bölümü Öğretim Üyesi Dr. Ulaş Mehmet Çamsarı, konu ile ilgili şu değerlendirmede bulundu: “Amerika Birleşik Devletleri’nde psikologlar, lisans eğitimleri süresinde klinik hasta başı eğitimi almazlar, ancak lisans üzerine eğitimlerini sürdürerek, master ve doktora seviyelerine (Ph.D.) erişebilir ve  son derece spesifik konularda klinisyen olarak hizmet verebilirler. Mayo Clinic Tıp Fakültesi ve Clevelanc Clinic Tıp Fakültesi bünyesindeki departmanların ismi “Psikiyatri ve Psikoloji Departmanı”, Johns Hopkins Tıp Fakültesi’nde, Baylor Tıp Fakültesi’nde “Psikiyatri ve Davranış Bilimleri” şeklinde, UCLA Tıp Fakültesinde ise “Psikiyatri ve Biyodavranış Bilimleri” şeklinde  isimleştirilmiştir. Bu departmanların bölüm başkan ve yardımcıları, psikiyatrist veya Ph.D. seviyesinde psikologlar arasından seçilebilmektedir. Örneğin 2010-2012 yılları arasında, Johns Hopkins Çocuk Psikiyatrisi Bölümün başkanlığını Ph.D. unvanlı bir psikolog üstlenmiştir. Klinik yönetici genellikle hekim kökenli uzmanlar arasında seçilmekle birlikte, akademik ortamlarda, hasta tartışmalarında ve multidisipliner vizitlerde,  Ph.D. (doktora) seviyesindeki uzman psikologlar ile dal uzmanı psikiyatristler eş söz hakkına sahiptir. Mesleki roller ve sınırlar bellidir, hekim kökenli doktorların veya Ph.D. kökenli doktorların akademik uygulama aşamasında birbirinin sınırlarına girmesine izin verilmemektedir.  Alanında yetişmiş kalifiye olmuş psikologlar, akıl sağlığının vazgeçilmez elemanlarıdır.”

Psikologlarla ilgili farklı görüşler gelse de sonuç olarak bu alandaki en temel sorun yasal boşluğun olması denildi. Psikologların terapi görmelerinin gerekliliği konusunda ise çok fazla mesaj aldım. Yurt dışında bu durum belli aralıklarla yapılırken, ülkemizde özellikle bu alanda bir düzenleme yapılaması gerektiğinin üzerinde duruluyor. Hangi psikoloğa gidilmesi gerektiği, eşe dosta sorulan ve alınan önerilerle ilerlerken, bu alanda hiçbir eğitim almamış şarlatanların da ortada dolaşıp umutları sömürmesi sürüyor. Düzenlemelerin yapılması için farkındalığın artması gerekiyor. Bu konuda sizde dikkatli olun, psikolojinizi korumak için önce siz bilinçli davranın. 

12 Temmuz 2016 Salı

ARTIK FUTBOLCULAR DEĞİL BİLİM İNSANLARI TRANSFER OLSUN

Son günlerde futbola harcanan rakamlar konuşuluyor.  Bu rakamları duydukça aklımdan sürekli şu soru geçiyor; “Futbola harcanan para, bilime harcansa neler olur?” Sürekli maçlara endeksli hayatlar yaşanıyor. 

İnsanların yorumlarına bakıyorum da futbola harcanan parayı hiç umursamıyorlar. Bu bonkörlüğü gördükçe içim sızlıyor. Telaffuz edilen rakamları düşününce, bilim insanlarının araştırma yapmak için sürekli proje yazmaları, bütçe bulmak için kapı kapı dolaşmaları gözümün önünde canlanıyor. 

Ülkemizde bilimsel çalışma yapılması için inanılmaz zorluklarla karşılaşan bilim insanlarına bu bütçeler ayrılsa, “Şimdi neler yapılırdı?” merak ediyorum. 

Üniversiteler Arası Transfer
Üniversitelerde yeni bir sistem geliştirilmeli. Belli kriterlere göre bilimsel araştırma yapan bilim insanları hem daha iyi imkanlara sahip olup hem de daha iyi üniversitelere transfer olabilme. Böylece sadece akademisyen mantığındakiler, araştırma yapmaya çalışanların yolunu tıkayamamalı. Çalışan daha çok kazanmalı, hem maddi hem de manevi karşılığını almalı. 

Futbola Bulunan Bütçeler Bilime De Bulunmalı
Nobel ödülü alan ülkelere bakın, biz neredeyiz? Ülkemizden yapılmış bilimsel bir çalışmanın Nobel Ödülünü almasını geçtim, aday bile yok! Ne kadar acı değil mi? 

Amerika’da yıllarca çalışmış, emek vermiş bir bilim insanı Prof. Dr. Aziz Sancar’ın ödülünü hemen sahiplendik. Peki beyin göçünü tersine çevirmek için neler yapılıyor? İnsanlar dünyanın en büyük üniversitelerinde çalışıyorlar, ülkemize dönmeleri için kapıları açmak gerekiyor. Futbola bulunan bütçeler bilime de bulunmalı. 

Yurt dışından ülkemize dönmeyi düşünen bilim insanları ile sık sık konuşuyorum. Onlar imkansızlıklar içerisinde bir şeyler yapmak yerine, büyük bilimsel çalışma yapmaları için kapılarını sonuna kadar aralayan yerleri tercih ediyorlar haklı olarak. Çünkü biz insanlara, “bilim yapın” demiyoruz, gidin “futbolcu olun”, “şarkıcı olun”, “oyuncu olun” diyoruz. 

Bu meslekleri küçümsemiyorum. Tabii ki her meslek çok güzeldir. Ancak, para kazanmanın yolu olarak bunları gösterirseniz, okuyup, çalışıp, araştırma yapıp, bilim üretmek isteyen kaç kişi kalır?

Ursula K. LeGuin ne güzel söylemiş bu konuda; “Eğer bir nesil cehaletin mutluluk olduğunu sanarak yetişirse, bir sonraki nesil cehaletini bile fark edemeyecektir. Çünkü bilginin ne olduğunu bilmeyecektir.”

Türkiye’de ilk uzmanlık alanı olarak kabul edilen muhabirlik spor haberciliğidir. Magazin, ekonomi vardır, ancak iş bilime, sağlığa, eğitime gelince o kısım uzmanlık kabul etmez. Medyada çalışanlar da sağlık, bilim ve teknoloji haberciliğinde uzmanlaşmadıkları için hurafelerle dolu bir medya ortaya çıkar. 

Ancak bilim üreten bilim insanları, ülkemizi yukarılara taşır. Spora harcanan bütçenin bilime ayrılması çok şeyi değiştirebilir.

11 Temmuz 2016 Pazartesi

HASTALANDIĞIMIZDA NE YAPACAĞIMIZI BİLMİYORUZ!

Hastalandığımızda ne yapıyoruz?  Hiç düşündünüz mü? Yıllardır sağlık haberciliği alanında çalıştığım için sadece haber yapmak için değil, sağlıkla ilgili bilgi almak içinde insanlar bana ulaşırlar. Yakın zamanda yine bir anne bana ulaşıp, çocuğunun durumu ile ilgili çaresiz kaldığını ve nereye başvurması gerektiğini sordu. 

İnsanlar hastalandıkları zaman ne yapacaklarını bilmiyorlar. Çünkü o psikoloji, insanı neredeyse çaresiz hissettirdiği için yönlendirmeye gerek duyuyorlar. Üstüne birde, her yerde farklı bilgiler içerisinde doğrusunu bulması konusunda zorluk yaşayınca kafalar iyice karışıyor. 

Tedavi için hangi hekime gitmeli? Hangi hastaneye gitse yeterli olur? Muayene olunca verilen ilaçlara güvenip içmeli mi? Yoksa ikinci bir doktora sormak için başka bir hastanenin mi yolu tutulmalı? Kısacası bilgi kirliliği içerisinde insanlar kaybolduğu için acil servisler bu kadar dolu, aile hekimliği sisteminde sorun yaşanıyor ve 2-3. basamak hastanelerde muayene olmak için sıra bekleniyor. Bunların üstüne medyada her gün gördüğümüz bazı hekimler ve kendilerini uzman olarak tanıtanların söylediği önerilerle ortalık iyice kirlenmiş durumda. 

Peki çözüm ne?
Sağlık iletişimi alanında önemli adımlar atmak gerekiyor. İnsanlar hastalandıklarında yakınlarına sormanın yanında internete bakıyor. Bu konuda da güvenilir kaynakların eksikliği insanları bilinmeze ve kaosa itiyor. Bunun için öncelikle sağlık iletişimi alanında gerçekten uzman olan isimlerle bir araya gelip, iletişim stratejisi geliştirmek gerekiyor. Ancak ülkemizde herkes her şeyin uzmanı olduğunu iddia ettiği için burada uzman seçimi projenin sürekliliği için çok önem taşıyor. 

Yıllar önce Sağlık Bakanlığında danışmanlık yaptığım dönemlerde, böyle bir proje üzerinde çalışmıştım. O zamanlar bürokrasinin basamaklarından yukarı çıkamadığı için çalışmalar hazırlandı ancak öylece kaldı. O çalışma hayata geçirilmiş olsaydı, şimdi birçok alandaki bilgi kirliliği son bulmuş olacaktı. 

Kamu ve Dernekler Bir Araya Gelmeli!
Burada ilk iş tüm uzmanlık dernekleri ile bir araya gelerek, birlikte halka doğru bilginin verilmesi çok önem taşıyor. Sürekli birbirini suçlayan kurumların arasında kafası karışmış hasta ve hasta yakınları mağdur oluyor. Sağlık ekonomisinin zarar görmesinin yanında, insanların sağlık hizmeti denildiğinde korkmasına da neden oluyor. 

İnsanlara hastalandıklarında izlemeleri gereken yol haritaları anlatılmalı. Anlatılmakla kalmayıp, sorun yaşadıklarında ulaşabilecekleri hatlar, internet adresleri ve sosyal medya hesapları olmalı. Bu sitelerin oluşturulması ve devamlılığı için mutlaka farklı sivil toplum kuruluşları ve işin profesyonelleri ile birlikte ortak çalışılmalı. Medyadaki bilgi kirliliği ve uzman olmayan muhabirlerin yaptığı işlerin cezasını insanlar sağlıklarını kaybederek ödememeliler. 

Hastalanan ne yapmalı?
İnsanlar hastalandıklarında öncelikle nereye gideceklerini bilemez hissediyorlar. Aile hekimleri hemen bu devrede işe başlamalı. “Hastalanınca ilk olarak aile hekiminize gitmelisiniz” denmeli. 

Sonraki adım, uzman seçimine geldiğinde kafalar işte burada çok karışıyor. Çünkü, insanlar hastalandıklarında hangi uzmana gideceklerini bilmiyor. Gittikleri uzmanların verdiği ilaca, koyduğu teşhise güvenmiyor. İkinci kez muayene olmayı düşünüyor. İşte burada iletişim stratejisinin ve insanların akıllarındaki soru işaretlerinin cevaplanması için başka bir çözüm gerekiyor. 

Özellikli Hastalıklar Uzman Seçimini Zorlaştırıyor
Şimdi gelelim, kompleks, kronik veya nadir görülen hastalıklarla ilgili konuya ki bu özellikle insanların hastane hastane, şehir şehir dolaşmasına neden oluyor. İnsanlar hasta olunca her kapıyı çalıyor ve çare arıyorlar. Hasta psikolojisini iyi anlamak ve empati kurabilmek gerekiyor. 

Doktorların hangi alanda uzman olduğu ve özellikli olarak hangi tip hastalıklar üzerinde çalıştığı konusu tamamen karışık. Ülke çapında öyle bir sistem olmalı ki, böylece insanlar bir şeyi araştırdığı zaman bulmak için 40 kapı çalmak, rica minnet bir şekilde kendini borçlu hissederek yaşamamalı. 

İnsanlar hastalığın yükünü çekerken, omuzlarına birde minnet borcu eklenip ezilmemeli. Bu sistem sayesinde doktorlar gerekirse artı performans ya da döner sermayeden ek ödeme almalı ve böylece hastalarla gerekirse online sistem üzerinden de görüşebilmeli. 

Günümüz iletişim çağında doğru iletişim stratejileri hazırlanmazsa, harcanan zaman ve maddi giderlerin hepsi çöp olur. Bu nedenle doğru sağlık iletişimi stratejisi ile hem hekimlerin hem hastaların memnuniyeti sağlanırken hem sistem hem de ekonomi doğru şekilde yönetilmiş olur. 

Sağlık Medyasındaki Kirlilik Giderilmeli!
Bir diğer önemli noktada sağlık haberciliğinin uzmanlaşması. Para karşılığında televizyona çıkan, gazetelerde yazan doktor ya da sözde uzmanların, istediği gibi açıklama yapıp medyatik olma uğruna insan sağlığıyla oynamasına karşı önlem alınmalı. Bu önlemler hem sağlık muhabirleri hem alanında uzman hekimler hem de hukukçularla birlikte yapılmalı. 

Her alanda olduğu gibi bizim alanımızda da gerçekten yapan değil de yapmış gibi görünenler var. Bu ayrımın da yapılması bu konuda atılacak adımların doğru olmasını sağlayacaktır. Bu amaçla uzman sağlık muhabirleri ile tek tek görüşülmeli. Bu konuda geçtiğimiz yıl çıkarttığım Sağlık Haberlerine Farklı Bakış kitabımda meslektaşlarımla yaptığım röportajlarda görüşlerinin yer aldığı tek kaynak. 

Medyanın temizlenmesi için, öncelikle paralı yayınların kaldırılması gerekiyor. Bu hem etik değil hem de halk sağlığını tehlikeye sokuyor. Uzmanlaşma desteklenmeli. Uzman sağlık muhabiri olmak için, önemli adımlar atılırsa medya kuruluşları da buna uymak durumunda kalırlar. 

Bu adımlar doğru şekilde atıldığında hem sağlığın geliştirilmesi hem sağlık ekonomisi hem de sağlık medyası açısında önemli oranda sistem işler hale gelecek. Bu da insanların hastalandığında sağlık çalışanları tarafından azar işitmesini ya da sağlıkta şiddete başvurma oranlarını aşağı çekecektir. Böylece güler yüzlü sağlık çalışanları olacak, çünkü gereksiz başvurular azaltılmış olacak. Sağlık çalışanları da belli oranda hastaya bakarken, gerekli zamanı ayırabilecek. Böylece hasta, kendini insan yerine konulduğunu ve önemli olduğunu düşünüp doktoruna güvenecek. Şaşkınlık ve kafa karışıklığından kurtulmuş olacak. Hasta ve hasta yakınlarını da sağlık çalışanlarını da yakından takip ettiğim için, iyi çalışan bir sağlık iletişimi planı ile bu sorunların çözüleceğine inanıyorum. 

8 Temmuz 2016 Cuma

YAŞAM GURUSU HAYATINIZI KURUTMASIN

Günaydın, hayat ne güzel değil mi? Hemen pozitif enerjilerimizi evrene gönderiyoruz. Evren de bize karşılığında dileklerimizi gönderiyor. Böylece aramızda paslaşıyoruz. Hayat çok kolaylaşıyor, çalışmadan kazanıyor, işsiz kalan guru oluyor. 

İnsanlara sadece düşünce yoluyla hayatta istediğinizi elde edersiniz palavraları bir süre çok tuttu. Şimdilerin modası ise sağlıklı yaşam!

Herkes doğaya dönüyor, yeşili seviyor. 

Peki nasıl?

Yaşam gurusu gibi takılıp, her gün “günaydın” mesajları atıp, “doğal beslenin”, “organik yiyin” diyenlere selam olsun. 

Doğal nedir? 

Yediğiniz gıdanın şeklinin yamuk yumuk olmasına organik  diyenleri mi ararsınız. Daha neler neler var.

Hayat sanki spordan ibaret gibi davrananlara ne demeli? Koşma modası başladı, herkes bir yerlere koşuyor. 

Her gün çok fazla spor yaparsanız sağlığınızı kaybedersiniz. Azı karar, çoğu zarar. 
Sürekli bitkisel beslenirseniz, bağışıklık sisteminiz zayıflar, hastalıklar hortlar. 

Detoks olayının bilimsel temeli yok, aç kalıp saçma sapan karışımlar içmek size paranızı ve sağlığınızı kaybettirir. 

Evde otu çöpü karıştırıp yüzünüze sürünce cildinize zarar verirsiniz. 

Yumurta kabuğunu karışım yapıp sürenleri bile duydum!

Bir de sürekli markalardan reklam alıp, sanki tavsiye gibi takılanlar var ki işte o daha da vahim. 

Sosyal medyada gördüklerinize inanmadan önce iki kez düşünün! 

Çünkü; yaşam gurusu gibi takılanlara, kulaklarınızı tıkayın. Kendi ne biliyor ki size anlatsın.

Organik, doğal, bitkisel, detoks gibi kelimeleri görünce, gardınızı alın. 

Yıllardır organik ürün haberi yapmaya cesaret edemedim. 

Bir bakıyorum, hoooop sağlıkla ilgili bir şey bilmeyenler, sağlıklı yaşam yazıları yazıyorlar. 

Yaşam guruları doğru mu söylüyor?

Hiç düşündünüz mü? 
Düşünün!

4 Temmuz 2016 Pazartesi

BİLİME TUTKU DUYAN ÇOCUKLAR YETİŞTİRMEK İSTER MİSİNİZ?

Bilimsel yayınları keyifle takip eden belli bir kesim var. Bilimsel içerikli dergileri, kitapları okuyup, bilim insanlarını konu alan filmleri ve çizgi filmleri merakla izleyenler bu alanın ne kadar eğlenceli olduğunun farkında. Peki, siz farkında mısınız? 

Bilimi seven ve bu alana gönül vermiş, üreten bilim insanlarını daha yakından tanımak, bakış açınızı geliştirecek. Hayatın aslında ne kadar muhteşem olduğunu anlayacak ve yaşama sevinciniz artacak. Hacettepe Üniversitesi Eğitim Fakültesi öğretim üyesi Doç. Dr. Gültekin Çakmakçı ile bilim iletişimi hakkında keyifli bir söyleşi yaptık. 

Bilim iletişimi nedir? 
Bilim iletişimi, bilimsel araştırma yapanlar ile toplumun farklı kesimlerindeki kişiler arasında bağlar kurarak bilimi halka açıklamak, göstermek veya tecrübe etmesini sağlamak. 

Bilim iletişimi ayrıca hükümet bilim politikalarının geliştirilmesi, halk ve bilim insanları arasındaki ilişkiyi anlamak, araştırmak ve geliştirmeyi de içerir. Sadece bilim ve teknolojiyi kullanan değil aynı zamanda onları üreten bir nesil yetiştirmek istiyorsak toplumda bilim farkındalığını artırmamız, bilime karşı merak uyandırmamız ve bilime tutku duyan cesur bireyler yetiştirmek durumundayız. 

Bilim iletişim araçları nelerdir?
Halk genellikle bilim ve teknoloji ile ilgili bilgiyi gazete, televizyon ve internet aracılığıyla alıyor. Popüler bilim kitapları, bilim müzeleri veya merkezleri, sinematik bilim, bilim festivalleri, fuarları, şenlikleri, bilim-sanat aktiviteleri, bilim kampları, bilim kafeleri, bilimsel yarışmalar gibi oldukça fazla bilim iletişim araçları mevcut. 

Bilim okuryazarlığının yaygınlaştırılması anlamında neler yapıyorsunuz?
27 Avrupa Birliği ülkesinden kişiler ile yapılan bir anket Avrupa Birliği vatandaşlarının çoğunluğunun bilimsel bilgiyi medyadan, gazetecilerden  ziyade bilim insanları tarafından kendilerine ulaştırılmasını tercih ediyor. Fakat bilim insanları böyle bir göreve hazır değiller. Bundan dolayı bilim insanlarının bilim iletişimi konusunda eğitilmesi ve gazetecilerle işbirliği yapması gerekiyor. Bilim tarihi boyunca bilim iletişimi konusunda farklı iletişim modelleri kullanılmış, eksiklik modelinden, diyaloglu ve katılımcı modellere doğru bir trendin olduğu gözükmektedir. Özellikle diyaloglu ve katılımcı modelleri temel alan bilim iletişimine ihtiyacımız var. 

Nisan 2016’da “Bilim”, “Teknoloji”, “Sağlık”, “İş Dünyası” ve “Eğitim” dünyasından anlık haber akışını sağlayan bilimiletisimi.com internet sitesini kurduk. Ücretsiz ve tarafsız olan bu site Türkçe’nin yanı sıra İngilizce olarak da yayın yapıyor. Toplumumuzda bilim okuryazarlığını geliştirmek adına önemli bir misyonu üstlenen site, düzenli olarak çok sayıda çevrimiçi gazete, dergi ve yayını takip ederek anında sayfaya taşıyor. Ayrıca bilim insanları veya bilim iletişimcileri sitede yazar olarak görev alarak yazılarını bu site aracılığıyla kolayca halka ulaştırabilmektedirler. Kullanıcılar da yararlandıkları haberleri sosyal ağlar üzerinden hızla paylaşabiliyorlar. Bu uygulama, öğretmen, öğrenci ve velileri de nitelikli haberlere ulaşabilmek için pek çok farklı yayını tarama zorunluluğundan kurtarıyor. 

TEOG gibi ulusal, TIMSS, PISA gibi uluslararası sınavların soruları üzerinde yapılan araştırma sonuçları, bu sınavlarda aktüel bilim haberlerine dayanan sorulara sıkça yer verildiği yönünde ve ilerleyen yıllarda daha fazla bu tarz sorulara yer verileceği yönünde. 

Uluslararası Bilim ve Teknoloji İletişimi Derneği olarak bu yıl 14.’sü gerçekleştirilen Uluslararası Bilim ve Teknoloji İletişimi Konferansını 26-28 Nisan 2016 tarihlerinde İstanbul’da düzenledik. Bu konferansa Milli Eğitim Bakanlığı ve TÜBİTAK Bilim ve Toplum Daire Başkanlığı başta olmak üzere bu alandaki aktörleri bir araya getirerek yol haritası belirledik. 

Bilim festivali düzenliyorsunuz. Bu festivale kimler katılabilir? Neler yapılacak?
2015 yılında yaklaşık 2 bin kişinin katılımıyla bilimin eğlenceli yönünü ortaya çıkararak bilim ve toplum arasında bağ kurulmasını sağlayan STEM & Makers Festivalini yaptık. 3-4 Eylül 2016'da ise 2. STEM & Makers Festivali düzenlenecek. STEM, fen (science), teknoloji (technology), mühendislik (engineering) ve matematik (mathematics) kelimelerinin İngilizce karşılıklarının baş harflerinden oluşuyor. Maker ise düşünen tasarlayan, tasarımlarını gerçekleştiren, üreten ve bunları paylaşan bireydir.

STEM & Makers Fest, halkın bilim ve teknoloji ile etkileşimine imkan sağlayan çok yönlü bir etkinlik. Bu etkinliğin amacı; eğitici, merak uyandırıcı ve heyecanlandırıcı ürünler ve sunumlar ile katılımcıların bilim, teknoloji, mühendislik ve matematik (STEM) alanlarındaki ilgilerini güdülemek ve canlı tutmak. Bununla birlikte etkinlik, 7’den 70’e herkesin erişebileceği bilimsel içeriklerle bütünleştirilmiş yüksek eğlence düzeyine sahip çok yönlü STEM ve Maker gösterileri bu festivale katılım ücretsizdir stemandmakers.com. Etkinlik sürecince katılımcıların bilim insanları, mühendisler, eğitimciler ve diğer uzmanlarla tanışma, konuşma ve etkileşime girme imkanı bulunuyor. Aynı şekilde bilim insanları, mühendisler ve eğitimciler halk ile etkileşime girerek bilimi sevdirme ve bilime özendirme imkanını elde ediyor. 

Çocuklar ve anneler için 3B tasarım, 3B yazıcı yapımı, mobil kodlama, bilgisayar kodlama, robotik, mekatronik, origami, nanoteknoloji ve su roketi  festivalde katılımcıların aktif katılımı ile yapılacak 100’ün üstünde atölyeden sadece bazıları. Örneğin anneler 3B tasarım programı ile kendilerine yüzük tasarlayıp 3B yazıcıdan çıktısını alacaklar. 

Bilim okuryazarlığı nedir? Nasıl yaygınlaştırılabilir?
En yalın haliyle bilim okuryazarlığından kastedilen, bireylerin bilim tarihi, bilimin doğası ve temel fen kavramları üzerine bilgi sahibi olmasıdır. Bilime karşı duyuşsal olarak olumlu eğilimler göstermesi ve yaşamının pek çok noktasında  çeşitli davranış ve becerilerle bilimi ele alabilmesidir. Eleştiren, sorgulayan, düşüncelerini deliller ve argümanlarla destekleyen bireylerin sahip olduğu durumdur. Nasıl yaygınlaşacağı noktasında ise bireylerin küçük yaşlardan itibaren bilimin heyecanını ve merak duygusunu tattığı, günlük yaşamının bir parçası olarak  gördüğü durumlarda yaygınlaşması çok daha kolay olacaktır. 

Ülkemizde bilim haberciliğinin durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Maalesef başarılı öğrencilerimiz üniversitelerdeki STEM alanlarını tercih etmiyor. Son yıllarda fizik, kimya, biyoloji ve matematik gibi temel bilimler “sıfır çeken bölümler” olarak anılmaya başladı. Fakat unutulmamalıdır ki üniversitelerimizdeki temel bilimlerin kapatılması veya kontenjan azaltılması ilerleyen yıllarda tehlike sinyali verebilir. Çünkü temel bilimler ülkenin kalkınması için lokomotif rol üstlenen bilimlerdir. Bu kapsamda bilim iletişimi konusunda radikal politikaların geliştirilmesi gerekmektedir. 

Ancak maalesef Türkiye’de fazla bilim iletişimcisi bulunmamaktadır. Türkiye'de bilim iletişimi alanında lisans veya lisansüstü eğitimin bulunmaması önemli bir eksikliktir. İletişim fakültelerinin bu alanda programlar açması ve TÜBİTAK, TÜBA ve YÖK gibi kurumların daha fazla bilim insanına bilim iletişimi konusunda eğitimler düzenlemesi bu açığı kapatılmasına fayda sağlayacaktır. 

Doç. Dr. Gültekin Çakmakçı kimdir?
İlk, orta ve lise eğitimini Kars’ta tamamlayan Gültekin Çakmakçı, lisans eğitimini Ankara Üniversitesi Kimya Mühendisliği alanında tamamladıktan sonra yaklaşık bir yıl Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nda Mühendis Teğmen olarak görev yaptı. Yüksek lisansı York Üniversitesi ve doktora eğitimini Leeds Üniversitesi İngiltere’de bilim eğitimi alanında tamamladı. Doktora sonrası araştırmasını Amerika Birleşik Devletleri’nde Stanford Üniversitesi medya haberlerinin bilim eğitiminde kullanımı konusunda yaptı. Hacettepe Üniversitesi STEM & Maker Lab başkanı ve Uluslararası Bilim ve Teknoloji İletişimi Derneği (PCST) yönetim kurulu üyesi olarak görev yapmaktadır. 

3 Temmuz 2016 Pazar

ÇOCUK DOKTORLARI EBEVEYNLERLE NASIL İLETİŞİM KURMALI?

Çocuklar hasta olduğunda ebeveynleri daha da çok telaşlanıyorlar. Canlarından parçaları, en değerli varlıklarının hastalanması onları paniğe sürüklüyor. Durum böyle olunca da çocuk doktorlarının ebeveynlerle iletişimi ayrı bir önem kazanıyor. 

Kalp hastalıklı çocukların ebeveynleri ile konuşurken dikkat edilecek hususları Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Kalp Hastalıkları öğretim üyesi Prof. Dr. Serdar Kula ile konuştuk. 

Çocuklarının hastalığı olduğunu öğrenen aileler nasıl tepki veriyor?
Ebeveynler çocuklarında kalp hastalığı olduğunu öğrendiklerinde şok ve çaresizlik duygusuyla sarsılırlar. Hiçbir şey bir ebeveyni bebeğinin kalbinde ters giden bir şey olduğu bilgisine hazırlayamaz. Her ebeveyn, görünüşte sağlıklı bir bebek büyütürken sıradan bir ateşlenme, nezle ya da karın ağrısı gibi bir sorunla doktora gittiğinde, hatta aşıları ve normal sağlam çocuk kontrolleri sırasında bu kötü haberi alabilir. 

Biz hekimlerin bu noktada biraz daha anlayışlı olması gereklidir. Bebeğin kalbinde bir sorun olduğunu öğrendiği andan itibaren o ebeveyn kaygılarının esiri olmuş ve algıları neredeyse tümüyle körelmiş olarak karşımızdadır. Bu öyle kolayca yönetilebilecek bir kaygı değildir.

Aileler öğrendiklerini internetten araştırırken nelere dikkat etmeli?
Çocuğun geleceği ile ilgili kaygı bir süre sonra süreklilik kazanır. Sağlık sorunu tamamen çözülünceye kadar ebeveynler büyük bir boşluk içerisindedir ve gelecek ile ilgili hiçbir plan yapamazlar. İnkar mekanizmasının da etkisiyle bilgi arayışına başlarlar ve bu süreçte en büyük bilgi kaynağı olan internette “bilgi kirliliği”  tuzağına düşerler.

Ebeveynler doktorun kendilerine açıklama yaparken kullandığı kelimelerden akıllarında dikkat çekici olarak kalan bazılarını; üfürüm, delik, kaçak, kilo almak v.b. internet aramalarında esas olarak kullanırlar.

Tahmin edileceği üzere bu genel kavramlar dramatik-abartılı öyküler, bilimsel gerçeklikten uzak yorumlar ve kaygıyı daha da artıran resimlerle arama sonuçlarına yansır. Sonuçta ebeveynin kaygıları artarak pekişir. Kendini, eşini, çevresini ve hatta doktorları dahi bu noktada suçlayabilir.

Bu durumda hekim ne yapılmalı?
Böyle durumlarda ebeveynlerin kaygılarını azaltmak ve süreci daha etkin yönetmek için biz hekimlerin yapabileceği çok önemli şeyler olduğunu unutmayalım. Bizim için önemsiz ya da küçük sayılabilecek ayrıntılar hasta ve yakınlarının yaşamında büyük etkilere sahip olacaktır. İyi bir dinleyici olmak, yeterince zaman ayırmak, aşırıya kaçmayan benzetmeler ile yalın bir dil kullanmak gibi  yapılacak bazı şeyler olduğunu unutmamalıyız.

Hekimler hastaları yeterince dinliyor mu?
Ebeveyne çocuğunun kalbinin hasta olduğunu söyledikten sonra çok fazla detaya girmeden önce bir süre beklenmeli. Bu süreçte ebeveyn olayın şoku altında olacağından hekimin vereceği ek detay bilgileri kavramakta zorlanacaktır. Sorularını bekleyip, soracağı soruları küçümsemeden anlam sırasına sokarak tek tek yanıtlamalı. Bazı soruların yanıtlarının zaten sizin vermek istediğiniz detay bilgileri gerektireceğini göreceksiniz. Bu anda gereği kadar paylaşılan detay hedefine daha etkin ulaşacaktır.

Ailelere yeterince zaman ayrılıyor mu?
Ne yazık ki hemen her 6 dakikada bir hastanın muayene edildiği günümüz sağlık sisteminde hastalara bilgi vermek için yeterli süre ayırmak pek de mümkün görünmüyor. Hastanın şikayetlerini dinlemek, soyunup giyinme, muayene, kan basıncı ve nabız ölçümü, sağlık bilgilerinin hastane yönetim sistemine eksiksiz kaydı, reçete yazımı ve sağlık durumu hakkında hastaya bilgi vermek için gereken sürelerin her birine birer dakika ayırsanız – ki yetmez – en az sekiz dakika gerekir. Söz konusu çocuk olunca bu bahsedilenlerin birer dakikaya sığamayacağını her anne baba bilir. 

Oysa hastanın en büyük ihtiyacı sağlık durumu hakkında tatmin olacağı bilgi almaktır. Hele hasta olan çocuğu ise kaygıların giderilmesi için oldukça uzun zamana ihtiyaç var.  Bu konuda her hekim kendi çalışma koşulları dahilinde ebeveynlere ayırabileceği maksimum süreyi planlamalıdır. Sağlık otoritelerinin de bu konuyu dikkate alarak planlamaları bu yönde yapması en önemli unsur olacaktır.

Hekim hastasıyla nasıl konuşmalı?
Ebeveyn, ağzınızdan çıkacak her kelimede yeni bir tehlike arayışı içindedir. Ebeveynleri sakinleştirmek ve konuşulanları daha anlaşılır kılabilmek adına sakin ve tane tane konuşmak çok önemlidir.

Terimler yerine benzetmeler kullanılabilir mi?
Bazı durumlarda tıbbi bilgileri ebeveynlerin daha iyi anlayabilmesi için yaşamımızdaki güncel durumlarla benzetme yoluna gidebiliriz. Ancak unutmamalıyız ki, sizin için mükemmel sayılabilecek benzetmeler beraberinde başka tehlikeler taşıyabilir. Ekokardiyografide bir bebeğin kalbinde görülecek olan küçük bir “ekojenite artışını” “kalp kasında küçük bir yoğun bölge var ve bu da ekoda beyaz renkli olarak görülüyor” yerine bu beyaz görüntüyü “kalbinde kireçlenme var” diyerek aktarmak ebeveynde yoğun bir kaygıya sebep olacaktır.

Seçilen kelimelere dikkat edilmeli mi? 
Hasta ve hasta yakınlarıyla sağlık ile bilgi aktarımı yapılırken seçilecek kelimeler de önem taşımaktadır. Teknik terimler kesinlikle kullanılmamalı yerine ebeveynlerin anlayabileceği güncel terimlere yer verilmelidir. Kullandığımız kelimenin Türkçe olması onun doğru kelime olduğu anlamına gelmez.  

Örneğin, “bebeğinizin kalbinde üfürüm var” ifadesindeki “üfürüm” kelimesi hastalar tarafından tehdit içerikli bir terim olarak algılanmakta ve bir hastalık adı olarak yer bulmaktadır. Oysa “üfürüm” yerine “Bebeğinizin kalbinde bir ses var.” dediğimizde daha düşük bir kaygı düzeyi oluşturacağımızı unutmayalım. Bunun gibi “açıklık”, “yırtık” gibi kelimeler de ilk bilgi aktarımında kullanılmaması gerekenlerdendir. 

Bir anne “bebeğimin kalbindeki delik kilo almazsa kapanmazmış” bilgisinin kendisine bir hekim tarafından aktarıldığını söyledi. Bu bence hekim – ebeveyn iletişimindeki aksamalara çarpıcı bir örnek. Yüksek olasılıkla meslektaşım “Bebeğinizin kalbindeki delik kilo almasını engelleyebilir, bu sebeple kilo alıp almadığının takibi önemli. Eğer kilo almamaya başlarsa bu delik için müdahale etmemiz gerekebilir” bilgisini ebeveynle paylaşmış ancak ebeveyn kaygılarıyla farklı bir anlam çıkarmıştır.

Her durumu açıklamak zorunda da değiliz. Aniden ayağa kalkınca bayılma yakınması olan bir hastanın annesi daha önce gittiği doktorun kendisine “Çocuğun kulağının arkasındaki sıvı kalpten önce salınınca bayılıyor.” dediğini iddia ediyordu.  Hiçbir hekimin böyle bir ifade kullanmayacağı açıktır. Ancak anlatılmak istenilen mekanizma oldukça karmaşıktır ve kullanılan ifadeler de anlaşıldığı üzere yetersizdir. 

Sağlık okuryazarlığı konusunda önerileriniz nelerdir?
Öncelikle sadece sağlık okuru terimin kullanmayı tercih ederim. Sağlık konusunda yetkin olmayan kişilerin bu konuda yazmasının doğru olmayacağı düşüncesindeyim. Sağlık hizmetinin kusursuzlaşması yolundaki en büyük kazanım bilinçli sağlık okuru toplumla olacaktır. Sağlık okuyuculuğu konusunda sağlık kurumlarının düzenli küçük grup çalışmaları yapması önemlidir. Bu konuda hastalarımıza önerebileceğimiz basılı ya da internet kaynakları çok önemlidir. Doğru ve yeterli içeriğe sahip kaynakların doktorlar tarafından üretilmesi ve güncellenmesi öncelik taşımaktadır.

Prof. Dr. Serdar Kula kimdir?
Anadolu Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden 1991 yılında mezun olduktan sonra, bir yıllık bir mecburi hizmetin ardından Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları uzmanlık eğitimini 1997 yılında tamamladı. Aynı ünitede çocuk kardiyoloji yan dal eğitimini 2002 yılında bitirmiştir. 2006 yılında doçent ve 2012 yılında profesör unvanlarını alan Dr. Serdar Kula, halen Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Kardiyoloji Bilim Dalı’nda çalışmaktadır. Girişimsel kardiyoloji ve pulmoner hipertansiyon ilgi alanlarıdır. 

Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi’ndeki görevinin yanı sıra 2007 yılından bu yana yüksek lisans dersleri verdiği Gazi Üniversitesi Bilişim Enstitüsün Sağlık Bilişimi Anabilim Dalı’nda 2010 – 2013 yılları arasında Anabilim Dalı Başkanlığı’nı yürütüyor. Dr. Serdar Kula, 2007 yılından bu yana uzaktan eğitim  teknolojilerinin tıp eğitiminde kullanılmasına yönelik birçok projeyi başlatmış ve bu konuda uluslararası yayınlar yapmıştır.

2 Temmuz 2016 Cumartesi

HEKİMLER MALPRAKTİS DAVALARINA NASIL YAKLAŞMALI?

Hekimler ve sağlık çalışanları riskli vakalara müdahale ederken, defansif tıbba doğru yöneliyor. İşin doğası gereği daha az bilgiye sahip olan hasta, geleceğini belirlerken hekime ve verdiği bilgilere güvenerek hareket eder. Güven duygusuyla teşhis ve tedavi süreci hakkında kararlar alır.

Malpraktis davaları ile ilgili farklı örneklerle ele alan Av. Pınar Aksoy merak edilen soruları yanıtladı. 

Malpraktis davası nedir?
Hekim ile hasta arasındaki ilişkinin temelini güven ilişkisi oluşturmaktadır. Hasta kendi geleceğini belirleme hakkını yönetirken hekimiyle arasındaki güven ilişkisi temelinde hareket eder. 

Hekimlik doğası gereği riskli bir meslektir. Her tıbbi girişim sonucunda, tıbbın kabul ettiği ortaya çıkabilecek kötü sonuçlardan hekim sorumlu tutulamaz. Dünya Tabipler Birliği’nin 1992  yılında  yapılan  44. Genel Kurulu’nda kabul edilen bildirgesine göre; Tıbbi Malpraktis (tıbbi uygulama hataları) “hekimin tedavi sırasında standart uygulamayı yapmaması, beceri eksikliği veya hastaya tedavi vermemesi ile oluşan zarar” şeklinde tanımlanmış. Tıbbi bakım ve tedavi sırasında görülen ve hekimin hatası olmayan durumlardan  (komplikasyon) ayırt edilmesi gerektiği vurgulanmıştır.

Müdahalenin hukuka uygunluğu ile tıbbi olması aynı mıdır?
Müdahalenin hukuka uygunluğu ile tıbbi olması farklı kavramlardır. Tıbbi müdahalenin hukuka uygunluğu için dört şartın olması gerektiğini kabul ediyoruz. Bunlar; tıp mesleğini icraya yetkili olan bir kişi tarafından yapılması, hastanın aydınlatması ve rızasının alınması, tıp biliminin verilerine göre tıbbi standartlara uygun yapılmasıdır. O günkü genel kabul görmüş tıbbı uygulama standartları çerçevesinde ortalama bilgi düzeyi, beceri ve özene sahip bir hekimin göstermesi gereken davranış şeklinin gösterilmemesi halinde kusur söz konusu olacaktır. Hekim ya da sağlık personelinin kusurlu eylemi neticesinde ortaya çıkan zarardan dolayı tazminat yükümlüğü doğabilecek veya ceza soruşturması ile karşı karşıya gelebilir.

Malpraktis davalarının sayıları ve sonuçları araştırması gibi bir çalışma var mı?
Tıbbi kötü uygulama sonucunda hekimler ya da sağlık personeli iki tür dava şekliyle karşı karşıya kalabilir. Bunlar, ortaya çıkan maddi ve manevi zararların tazmini için açılan tazminat davaları ve eylemin Türk Ceza Kanunu anlamanın da suç kabul edildiği durumlarda açılan ceza davalarıdır.  Bu tarz davalar adli yargıda görülüp, yerel mahkemelerce verilen kararların temyiz merci Yargıtay'dır.

Ancak idare tarafından yürütülen sağlık hizmetinin sunumundan dolayı birey zarara uğramış ise, bu zararın tazminin yükümlüsü idaredir. İdare'nin verdiği sağlık hizmeti nedeniyle ortaya çıkan zararın tazmini için İdare aleyhine, idare mahkemelerinde tam yargı davaları açılabilir. Bu tarz davaların temyiz merci ise Danıştay'dır.

Ülkemizde maalesef Yargıtay ve Danıştay'ın tüm kararları konularına göre tasnif edilerek yayınlandığı ve istatistiklerinin paylaşıldığı platformlar mevcut değil. Dolayısıyla bu konuda kesin rakamlar vermek imkansız. Bu alanda çalışmalar bir an önce  yapılmalıdır.  Bu da yargının da işini kolaylaştıracaktır.  

Açılan davalarda kusurun tespitini kim yapar?
Tıbbi kötü uygulama sebebiyle açılan davaların pek çoğunda kusurun tespiti için bilirkişi incelemesi yapılır. Bilirkişi incelemesi, Adli Tıp Kurumu, üniversitelerin ilgili ana bilim dalları,  Yüksek Sağlık Şurası veya adli yargı yeri bilirkişi listesine kayıtlı kişilerce gerçekleştirilir.  Eskiden ceza davalarında Yüksek Sağlık Şurasına başvurmak zorunluydu. Bu kanun Anayasa Mahkemesi tarafında iptal edildi.

Çalışmalardan örnekler verebilir misiniz?
İşte bu kurumların yaptığı ve bilimsel toplantılarda paylaştıkları bazı çalışmalar var.  Bir çalışmada; Adlı Tıp Kurumuna tıbbı hata raporu için gelen dosya sayısının 2004 yılında 295 olan, 2005 yılında 620’ye yükselirken, 2013 yılında ise 3 bin 6 olduğu belirtilmiştir.
Yargıya yansıyan uyuşmazlıklarda uzmanlık alanlarına göre sınıflandırıldığında birinci sırayı kadın doğum branşının aldığını onu genel cerrahi ve pratisyen hekimlerin takip ettiğini görüyoruz.  

1 Ocak 2000 ve 31 Aralık 2007 arasındaki 18 gazetenin internet ortamında incelendiği bir çalışmada hatalı tıbbı uygulamalar ile ilgili 172 adet haber örneklemi tespit edildi. Hatalı Tıbbı uygulamaların;  yüzde 19.2’sinin tedbirsizlik,17.4’ünün yanlış tedavi, yüzde 11.6’sının dikkatsizlik, yüzde 10.5’inin yanlış tanı ve yüzde 8.7’sinin de yanlış ilaç olduğu değerlendirildi.

Yurt dışında bu alanda örnek verebileceğiniz davalar var mı?
New England Journal of Medicine’in 18 Ağustos 2011 tarihli sayısında yer alan bir makale yayınlandı. Amerikan Tıp Birliği (AMA) tarafından yaptırılan bir ankette, katılımcı doktorların yüzde 5’inin Malpraktis suçlamasıyla karşı karşıya kaldığı, kadın hastalıkları ve doğum uzmanları, anestezistlerin ve cerrahi uzmanlık alanlarının en çok Malpraktis suçlamasıyla karşılaştığı belirtildi.

Amerika’da hekimlerin sigorta poliçeleri için ödediği prim tutarlarının çok yüksek olduğu, hekimlerin riskli tıbbi müdahalelerden kaçındığı biliniyor.

Ülkemizde de son yıllarda verilen tazminat tutarları bir hayli yüksek. Örneğin doğuştan kambur olan hastanın yanlış ameliyat sonucu felç kalması sebebiyle İdare aleyhine açılan ve Danıştay tarafından onanan davada, yerel mahkeme kararına göre bir milyona yakın tazminat ödendi. 

Yine yanlış sünnet sebebiyle cinsel uzvunu kaybeden hasta lehine altı yüz bine yakın tazminat idare tarafından ödendi.  Bu rakamlar ülkemizdeki en yüksek tazminat tutarları olması bakımından verdim.

Bu davalara doktorlar nasıl bakmalı?
Uygulamada en çok hekim arkadaşların şu soruları ile karşılaşıyorum. “Bana karşı dava açılması yanlış. Bu davayı açana karşı tazminat davası açabilir miyim, şikayet edebilir miyim?” diye soruyorlar.

Çok önemli evrensel hukukta kabul ettiğimiz bir hukuk kuralı var: Hak arama hürriyeti engellenemez. Dolayısıyla kişi iftira atmadığı sürece açmış olduğu dava sebebiyle suçlu değildir.

Dava durumunda mutlaka profesyonel bir hukuk hizmeti almalarında fayda var. Dava türleri kendi içlerinde o kadar özellikli ki olası bir yanlış savunma telafisi imkansız zararlara sebep olabilir. Ayrıca bu davalar uzun sürüyor. Mesela 2007 'den beri takip ettiğim bir dava var. Karar Yargıtay'dan bozuldu ve yargılama hala devam ediyor.  Uzun süren davalar sebebiyle emek ve zaman kaybına uğramamak için hukuki destek almak çok önemli. Uygulamada, hastane ve hekimin birlikte dava edildiği durumlarda hekimlerin “ne olsa hastane tarafından dava takip ediliyor” düşüncesiyle, davaları takip etmediklerini görüyoruz. İşte bu gibi durumlarda hak kayıplarının doğma ihtimali çok yüksek.

Dava veya ceza soruşturması ile karşılaşan hekim, vakit kaybetmeksizin tıbbi kötü uygulamaya ilişkin sorumluluk sigortası poliçesindeki sigortacısına bildirim yapmalı.

Hastalar açısından bu durum avantajlı mı dezavantajlı mı?
Hak arama hürriyeti hiçbir şekilde engellenemez. Hasta, tıbbi kötü uygulamaya maruz kaldığını düşünüyor ise dava açma ve şikayet etme hakkını kullanabilir. Aynı zamanda tabip odaları ve il sağlık müdürlükleri nezdinde başvurularda bulunabilir.

Tıpta Uzmanlık Sınavında hekimler cerrahi branşlardan uzaklaşmaya başladı. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Yargıya yansıyan davaların branş bazında türlerine baktığımızda cerrahi branşlarda dava sayısının arttığını görüyoruz. Bunun dolaylı etkisiyle hekimlerin defansif tıbba doğru yöneldiği, çekinik davrandığı tespit ediliyor. Bu davranışların temel sebebi açılması muhtemel tıbbi kötü uygulama davalarından korunmaktır. Özellikle 1970'li yıllarda Amerika Birleşik Devletleri’nde yapılan çalışmalarda hekimlerin hukuki sorumluluktan kaçmak için, gerekli olmadığı halde teşhis ve tedaviye yönelik uygulamaları daha sık gerçekleştirdikleri ya da tam tersi bir şekilde risk barındırdığını düşündükleri, hasta ve tedavi yönteminden kaçındıkları tespit edilmiştir. Defansif tıp uygulamaların pek çoğu hastanın sağlık hizmetinden faydalanma hakkına yani sağlık hakkına ve hasta haklarının ihlallerine neden olmaktadır.

Pek tabi tüm bunların yanında hekimler, içinde pek çok risk barındıran cerrahi branşlarda uzmanlaşmaktan çekinmemelidirler. Bu davranışın altında tıbbı kötü uygulama davalarından dolayı risk altında olmamak istemelerinde de bir etken olduğunu söyleyebiliriz.

Av. Pınar Aksoy kimdir?
Dokuz Eylül Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Yüksek lisansını Gazi Üniversitesi’nde tamamladı.  Ankara Barosuna kayıtlı avukat olarak çalışıyor. Sağlık hukuku alanında pek çok ulusal ve uluslararası katımlı kongrelerde tebliğ sundu. Ankara Barosunda 2011-2014 yılları arasında Sağlık Hukuku Kurulu Başkanlığı görevinde bulundu.   Tıp mesleği mensuplarının katılım sağladığı kurultay ve sempozyumların düzenleme komitelerinde yer aldı. Türkiye'nin pek çok yerinden gelen avukat meslektaşlarına Türkiye Barolar Birliği nezdinde verilen İleri Sağlık Hukuku Sertifika programlarında eğitmen olarak görev aldı. Ayrıca üniversitelerde verilen sağlık hukuku eğitimlerinde, eğitmenlik yaptı. Aynı zamanda özel sağlık sektör uygulamaları, sağlık hukuku alanında bilirkişilik yapıyor.  Ankara 'da faaliyet gösteren Özel Akay  Hastane’sinin de 2 yıldır yönetim kurulu üyeliği görevini yapıyor.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...