30 Haziran 2016 Perşembe

ÇOCUĞUNUZ KÜÇÜK ALBERT GİBİ OLMASIN!

Sosyal medyayı mantıklı şekilde kullanmak gerekiyor. Aklımıza gelen her şeyi paylaşmamalıyız. Özellikle de annelerin bebeklerinin her halini paylaşmaları ne kadar doğru hiç düşündünüz mü? Çocuğunuzun özel hayatına müdahale ettiğinizin farkında mısınız?

Paylaştığınız fotoğrafların çalınabileceğini ya da istemediğiniz yerlerde kullanılabileceği aklınıza geldi mi? Çocuğunuzu sevmek, öpmek yerine doğar doğmaz dijital kimliğini oluşturuyorsunuz. En kötüsü de gelecekte neler olacağını bilemezsiniz. 

Paylaşımcı Ebeveynler
“Sharenting” kelimesi share ve parenting kelimelerinin birleşiminden oluşuyor. Anlamı ise, sosyal medya ebeveynliği olarak tanımlanıyor. Çocuk, ebeveynlerinin yüzünü değil de ekrandan kalan kısımlarını görüyor. 

Michigan Üniversitesi tarafından yapılan “Sosyal medyada Ebeveynler: Sharenting beğeniler ve beğenilmeyenler (Parents on social media: Likes and dislikes of sharenting)” isimli bir araştırmanın sonucuna göre;
Annelerin yarısı ve babaların üçte birinden fazlası sosyal medyada ebeveynliği tartışıyor.
Ebeveynler için sosyal medyanın, en yararlı kullanımı kendilerini yalnız hissetmiyorlar.  (% 72) 

Çocuğunuz denek mi?
Bilimsel bir araştırma yapılsa, çocuğunuzun denek olarak araştırmada yer almasını ister misiniz? Emin olun herkes tepkili şekilde “hayır” der! Peki siz farkında olmadan denek olarak kullanıyorsanız?

Size John B. Watson,  isimli psikologdan söz edeceğim. Davranışçılığın kurucusu olarak tanınan Watson’ın,  “Davranışçı Görüşe Göre Psikoloji” başlıklı çalışması büyük ses getirdi. Bu araştırması sayesinde Watson Davranışçı Yaklaşım’ın ilkelerini ortaya koydu.

Küçük Emrah gibi Boynu Bükük Kalmasın!
Küçük Emrah ismi geçtiğinde hepinizin zihninde, yüzünde buruk bir ifade olan boynu bükük hüzünlü bir erkek çocuğu fotoğrafı canlanır. Bunun farklı versiyonunu Watson,  davranışçılığı savunurken farklı bir deneyde yapar. Watson, Küçük Albert Deneyi diye bilinen koşullanma sayesinde korku tepkisinin öğretilebileceğini göstermek ister.  Yaklaşık 9 aylık olan Albert ismiyle bilinen erkek bir çocuk, deney sürecinden önce beyaz fare, tavşan, maymun, maske ve yanan gazete gördüğünde hiçbir korkma tepkisi vermez. 

Sonrasında ise beyaz bir fare gösterilir ve bu gösterilme aşamasında bir yandan da demir parmaklara vurularak ses çıkartılır. Albert fareyi gördüğü an çıkarılan bu şiddetli ses nedeniyle, korku tepkisi oluşturur. Albert, bu aşamadan itibaren beyaz farelerden korkmaya başlar. 

Watson’ın deneyinde, koşullu tepki bir insanda oluşuyordu ve sadece fizyolojik değil, duygusal bir tepkiydi. Sonrasında  Albert sadece beyaz farelerden değil, beyaz tüm uyarıcılara karşı da korku tepkisini genelleştirdi. 

Çocuğunuz Küçük Albert gibi Olmasın!
Bu deney ile Küçük Albert’te bir korku tepkisi oluşturuldu, yani ona beyaz şeylerden korkması öğretildi. 

Küçük Albert’in başına ne geldiği bilinmiyor. Zaten bu deney bilim insanları tarafından etik olmaması konusunda çok tartışıldı. 

Peki siz sosyal medyada çocuğunuzun suratına sürekli telefon tutup, her anını video ya da fotoğraflarla çektikten sonra paylaştığınızda ona ne yaptığınızın farkında mısınız? Tüm hayatını saniye saniye kimlerin izlediğini bilmeden sosyal ortamda paylaşmak doğru mu? 
Sosyal medya kullanılmalı ancak dikkat edilmesi gereken sağlığınızı bozmadan ve kaliteli bir şekilde yaşamınızı sürdürmeniz önemli. Çocuğunuzun her anını diğer insanların görmesi yerine birlikte yaşamaya ne dersiniz? 


GÜNEŞ KORUYUCULAR D VİTAMİNİNİ NASIL ETKİLİYOR?

Son dönemlerde medyada D vitamini ile ilgili farklı görüşler gündeme geliyor. Bilgi kirliliğinden korunmak için öncelikle uzmanlık dernekleri ile görüşmek ve  en doğru bilgiyi almak hayati önem taşıyor. 

D vitamini eksikliği veya yetersizliği erişkinlerde Osteomalazi,  çocuklarda Raşitizm denilen hastalıklara neden olabiliyor. Kemiklerde incelme veya çocuklarda yapısal şekil bozukluğuna yol açabiliyor. D vitaminin günlük ihtiyacından, güneş koruyuculara kadar merak edilen birçok sorunun yanıtını aldım. 

D vitamin mi yoksa hormon mu?
Türkiye Endokrinoloji Metabolizma Derneği (TEMD) Başkanı Prof. Dr. Sait Gönen, şu yanıtı verdi: “D vitamini vücutta önemli görevleri olan yağda çözünen, steroid yapıda bir hormondur. Yeterli morötesi ışığın varlığında deride sentezlenebildiğinden bir vitaminden daha çok hormon olarak kabul edilmektedir. Kan dolaşımına geçer, kan tetkiki ile düzeyi ölçülebilir.”  

Türk Dermatoloji Derneği Yönetim Kurulu üyesi Prof. Dr. Emel Öztürk Durmaz ise şunları söyledi: “Vitamin D kemik sağlığı ve kalsiyum hemostazı için önemli olan bir vitamindir. Bunun dışında bağışıklık sisteminin sağlıklı çalışması, kas sağlığı ve beyin gelişimi için de önemli rol oynamaktadır.” 

Günlük D vitamini ihtiyacı ne kadardır?
Erişkinde günde 400 ünite D vitamini alınması tavsiye edildiğini belirten Prof. Dr. Sait Gönen, “Son verilere göre yaşlılarda bu miktar yetersiz olduğu için, 800 ünite olarak öneriliyor. D vitamini çok düşük olan kişilerde tedavide başlangıçta ampul ya da damla ile yükleme dozu yapılması ve sonra önerilen dozlarla devam edilmesi uygun olur” dedi.  

D vitamini kaynakları nelerdir?
D vitaminin güneş ışığı maruziyeti ile deride sentezlenebildiği gibi besin yolu ile dışarıdan da alınabildiğini söyleyen Prof. Dr. Emel Öztürk Durmaz, “Haftada birkaç gün, gün ortasında güneş maruziyeti etkili olur. Ayrıca vitamin D’den zengin diyet yani süt ve yağlı balıklar tüketilmelidir. Alternatif olarak güneşten tamamen kaçınanlarda günlük ağızdan alınan 600-1000 ünite D vitamini desteği yeterli olur. Açık tenli hastalar, bahar, yaz ve sonbaharda, elleri, kolları ve yüzün haftada 3 gün 15-30 dakika öğle ışığına maruz bırakılması günlük vitamin D ihtiyacını karşılayabilir.. Açık tenli hastalarda, maksimum vitamin D sentezi, gün ortası güneşte saatlerce yatmaksızın ve deri hasarına yol açmaksızın gerçekleştirilebilir” şeklinde konuştu. 

Bazı gıdalarda D vitamininin doğal olarak bulunduğunu belirten Prof. Dr. Sait Gönen, “Tereyağ, süt, yulaf, tatlı patates, yumurta sarısı, sıvı yağ, karaciğer, özellikle yağlı olan tuzlu su balıklarından somon, sardunya ve ton balığında bulunur. Bitkilerden maydanoz, ısırgan otu, yoncada mevcuttur. Bazı ülkelerde süt ve süt ürünleri, ekmek, tahıllar D vitamini ile zenginleştirilmektedir. Ülkemizde henüz böyle bir uygulama yoktur” diye konuştu. 

Güneş koruyucu sürdüğümüz için D vitamini alamıyor muyuz? 
Prof. Dr. Emel Öztürk Durmaz, güneş koruyucular ile ilgili şu bilgileri verdi:  “Bu ürünler UV ışınlarını yansıtarak, dağıtarak veya soğurarak güneşten korurlar. Şu ana dek güneş koruyucuların vitamin D eksikliğine yol açtığını gösteren hiçbir bilimsel kanıt yok. Birçok çalışmada uzun süreli güneş koruyucu kullanımının vitamin D seviyeleri üzerinde etkisinin bulunmadığı gösterilmiş. Vitamin D zaten diyetle, besin destekleri ve tesadüfi güneş maruziyeti ile maksimum düzeyde sentezlenebiliyor. Bu nedenlerle pratikte yüksek koruma faktörlü güneş koruyucuların sürekli kullanımına rağmen vitamin D eksikliği söz konusu değil.” 

Güneş koruyucularla ilgili olarak Prof. Dr. Sait Gönen, şunları söyledi: “Güneş, çıplak deriye ve cam gibi bir engel olmadan, yeterli ortam sıcaklığında, hafif kızarıklığa yol açacak kadar maruz kalındığında D vitamini sentezi olur. Ultraviyole B ışınlarının dik geldiği saatler D vitamini sentezi için önemlidir. Güneş koruyucular faktör 20 ve fazlası kullananlarda deride D vitamini oluşamaz. En azından kollar ve yüzden, cildin koyuluğuna göre 10-30 dakika ve her gün güneşe çıkılmalıdır. D vitaminin deride yapımı, yaşla giderek azalır. Deri rengi koyu olan kişilerde, yeterli D vitamininin deride oluşması için, özellikle kış aylarında uzun süreli gün ışığına gereksinim vardır.”

D vitaminin ne faydası var? 
Diyetle alınan kalsiyum ve fosforun bağırsaklardan emilmesini sağladığını kaydeden Prof. Dr. Sait Gönen,  “Vücutta kalsiyum ve fosfor dengesini sağlar, kemik ve kasların sağlığı için gereklidir. Bağışıklık sisteminde olumlu etkileri vardır. Akyuvar hücrelerinin fonksiyonlarında etkileri gösterilmiştir. Hipertansiyon, kalp hastalıkları, bazı kanser ve otoimmün hastalıklara karşı koruyucudur. D vitamini ile obezite ve diyabet arasında ilişki olduğu düşünülmekte ancak D vitamini tedavisinin bu hastalıklarda önemli bir iyileşme sağlamaması bu konunun halen tartışmalı olduğunu ortaya koymaktadır” diye konuştu. 

D vitamini eksiliğinin nedenleri nelerdir?
D vitamini eksikliği ile ilgili Prof. Dr. Sait Gönen,  şu bilgileri verdi: “Yetersiz güneş maruziyeti ile birlikte gıdalarla yetersiz D vitamini alımı. D vitamininin bağırsaktan yetersiz emilimi. Karaciğer veya böbrek hastalığı olanlarda, D vitamininin etkin formuna dönüşememesi ve bazı ilaçların kullanımı D vitamini düzeyini azaltabilir.”


29 Haziran 2016 Çarşamba

DİYABETLİLER NASIL BESLENMELİ?

Son günlerde beslenme konusunda bilgi kirliliği gittikçe artıyor. Medyada özellikle belli kronik hastalığı olan bireylerin neleri yemesi gerektiği konusunda sürekli farklı açıklamalar yapılıyor. 

Kişiye özel beslenme tavsiyeleri verilmesi gerektiğini atlayıp, herkes bu karışımı uygulayabilir şeklinde açıklamalar yapıyor. Diyabet hastalarının beslenmesi konusunda Diyabet Hastanesi’nde görev yapan Uzm. Dyt. Mine Telek ile bu konuda merak edilenleri konuştuk. 

Diyabetlilerin beslenmesindeki farklar nelerdir?
Diyabetli bireylerin beslenme tedavisinde aslında yeterli ve dengeli beslenme kuralları geçerlidir. Günlük almaları gereken enerji ve besin öğeleri açısından diyabetli olmayan bireylerden bir farklılık bulunmamaktadır. Kan şekerini kontrol altında tutmak için öğün zamanları ve öğünde tüketilen besinlerin çeşidi ve miktarları önemlidir. 

Diyabetten kaynaklanan kalp damar hastalıklarını, inme ve diğer metabolik hastalıkları önlemek için aldıkları yağ miktarına ve çeşidine dikkat edilmeliler. Sağlıklı besin seçimleri ve beslenmesi düzenli bir kan şekeri kontrolü sağlıyor. 

Diyabetliler beslenmelerinde özellikle nelere dikkat etmeli?
Diyabetli bir bireyin beslenmesinde dikkat etmesi gereken en önemli noktalardan biri,  öğün miktarı ve zamanıdır. Üç ana öğünün yanında bireye göre 2 veya 3 ara öğün tüketmeleri gerekiyor. Öğünleri, bireylere göre diyetisyenleri tarafından ayarlanmalıdır. Öğün atlamak ve uzun süre aç kalmak kan şekerinde ani düşüşler (hipoglisemi) gibi istemediğimiz durumlar oluşturur. 

Diyabetli bireylerin beslenmemesinde bir diğer önemli nokta, aldıkları karbonhidrat miktarı ve çeşididir. Basit karbonhidratlar yerine rafine şeker, beyaz unlu gıdalar gibi, kompleks karbonhidratlar dediğimiz tam buğday unundan yapılan yiyecekler, bulgur gibi besinleri tercih etmeleri gerekiyor. 

Diyabetli bireylerin almaları gereken karbonhidrat miktarları diyabeti olmayan bireylere göre bir farklılık göstermiyor. Yapılan en büyük hataların başında ‘ben diyabetliyim karbonhidrat içeren besinleri yememeliyim’ düşüncesidir. Önemli olan alınan karbonhidratların çeşidi ve miktarıdır.

Özellikle neler yememeliler?
Basit şeker içeren besinler dediğimiz, şekerli ve beyaz unlu besinler, kan şekerinde yüksekliğe (hiperglisemi) neden olacağı için beslenme düzenimizde olmaması daha iyi kan şekeri kontrolü sağlamaktadır.

Diyabetli bireylerin meyve tüketimi nasıl olmalıdır?
Bugünlerde yaşadığımız en büyük sorun diyabetli bireylerin kan şekerini yükselttiğini düşündüğü için meyve tüketmemeleridir. Meyve ve sebzeler, içerdikleri posa ve vitamin-mineraller ile günlük beslenmemizin olmazsa olmazlarıdır. 

Önemli olan meyveyi doğru zamanda ve doğru miktarda tüketmektir. Önerilen miktarın üzerinde meyve tüketimi, fazla miktarda karbonhidrat alımı olduğu için kan şekerini yükseltmektedir. 

Bu alanda yapılan yeni araştırmalarla ilgili bilgiler nelerdir?
Tip 1 diyabetli bireyler için yapay pankreas çalışmaları yapılıyor. Bu konuyla ilgili umut vaad edici sonuçlar görmekteyiz.  

Uzm. Dyt. Mine Telek kimdir?
2012 yılında İstanbul Bilim Üniversitesi Beslenme ve Diyetetik bölümünden mezun oldu. Uzmanlığını Başkent Üniversitesi Beslenme Ve Diyetetik bölümünde tamamladı. Türk Diyabet Cemiyeti’nin hastanesi olan Diyabet Hastanesi’nde görev yapmaktadır. 

26 Haziran 2016 Pazar

ÇOCUĞUNU PİREDEN KORUYAYIM DERKEN ZEHİRLEYEN ANNE!

Sağlıklı yaşamak için, günümüzde öncelikle bilgi kirliliğinden kendimizi korumalıyız. Konu sağlık olunca herkes kendini uzman kabul ettiği için, daha da dikkatli olmamız gerekiyor. Medyada gördüğümüz haberler, sağlık alanında yanlışların artmasına neden olurken, neyin doğru olduğu konusunda da insanlar ne yapacağını bilemez duruma geliyor. 

Doğal kelimesi denildiğinde sağlıklı yaşamak şeklinde yanlış bir algı oluşuyor. Bu nedenle de çok daha dikkatli olmak ve kelime oyunları arasında kaybolmamak gerekiyor. Bunlardan kendimizi korumak için sağlık okuryazarı olmamız gerekiyor. Sağlık okuryazarı olmanın önemini konuştuğumuz Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Recep Akdur, hastalarından karşılaştığı olaylardan örnekler vererek konunun önemini anlattı. 

Sağlık okuryazarlığı nedir?
Sağlık okuryazarlığının birçok tanımı yapılsa da;  kişinin sağlığını koruma, geliştirme, hastalandığında ise tedavi edici hizmetleri edinebilme, tüm bu konularda doğru bilgilere ulaşabilme, seçebilme, anlama, yorumlayabilme ve kullanabilme yeteneği, becerisi ya da gücüdür şeklinde tanımlanabilir. 

Sağlık hizmeti alanların; bu alandaki sorumluluk ve haklarını bilmeleri önemlidir. Doğru bilgi kaynaklarına ulaşma, bu bilgileri yorumlama, analiz edebilme ve kendi sağlıklarına ilişkin karar verme sorumlulukları vardır. Kişilerin bütün bu sorumluluklarını hem hatırlatan hem de gereğini yerine getirme yeteneği veren sağlık okuryazarlığıdır. Bu nedenle de sağlık okuryazarlığı düzeyi gerek kişi ve gerekse toplum sağlığı için çok önemlidir.

Yetersiz sağlık okuryazarlığı, bilgi kaynaklarından dağıtılan bilgilerin yanlış yorumlanarak,  hizmet ve tedavinin aksaması yanında yanlış bilgi ve kaynaklara yönelme açısından da önemli sonuçlara neden olur.

Sağlık okuryazarlığı ile ilgili birçok şey oturmuş değil. Bu konuyu en anlaşılır şekilde nasıl anlatabilirsiniz?
Hekimliğe 1975’li yıllarda Anadolu kırsalında başladım. Gelen hastalara, hoş geldin  “ne şikayetiniz var” diye sorduğumda;  “doktor sensin; sen bileceksin” diye kestirip atmalarına çok şaşırıyordum. “Veteriner hekimlik ile beşeri hekimlik arasındaki çizginin ne kadar ince olduğunu” düşünmekten kendimi alamazdım. Aradan kırk yıl geçti, beşeri hekimlik ile veteriner hekimlik arasındaki farkı belirleyen etmenin kişinin ya da toplumun sağlık okuryazarlık düzeyi olduğunu anladım. Sağlık okuryazarlığı düzeyi düşüşüne paralel olarak, beşeri hekimlik ile veteriner hekimlik arasındaki fark da azalıyor.

Böyle düşünmenize neden olan olay nedir?  
Hizmete başladıktan kısa bir süre sonra Sağlık Merkezine 11 ve 13 yaşlarında iki kız kardeşin bedenlerini getirdiler. Ölmüş olduklarını anlamak için doktor olmaya, başka bir anlatımla muayene yapmaya bile gerek yoktu. Ölüm raporunu yazmak için, bu çocuklara ne olduğunu sorduğumda, “evlerde pire çok,  rahatça uyusunlar diye dün gece, anneleri tüm vücutlarına elmi (elma) yağı sürmüş, öylece yatağa sokmuş, sabah böyle bulmuşlar” yanıtını aldım. 

“Elmi yağı nedir?” diye sordum. Bu soruyu büyük bir hayretle karşıladıkları beden dillerinden anlaşılıyordu.  

Kısaca “Elmi yağı işte doktor bey” deyip sustular. 

“Siz kutusu ile içindeki kağıtları bana getirin bir bakayım” dedim. 

Öğleden sonra bir teneke kutu getirdiler. Üzerindeki etiketinden meyve ağaçlarındaki parazitlere ve iç kurtlanmaya karşı kullanılan bir ensektisit olduğu anlaşılıyordu. Bu etikette bir kuru kafa resminin yanında “Zehirli olduğu, çocuklardan uzak tutulması gerektiği gibi uyarılar rahatlıkla okunuyordu”.

Sonra ne oldu?
Kasabadaki ziraat teknisyeninden, yörede elma yetiştiriciliği yapıldığını ve iç kurtlanmayı önlemek için yaygın olarak bu ensektisit kullanıldığını, yağ bazlı bir emülsiyon olması nedeniyle de köylülerce elmi(elma) yağı olarak adlandırıldığını öğrendim. 

Bu ensektisit onların günlük yaşamının bir parçasıydı. Ne olduğunu bilmememden şaşırmalarının nedeni de bundandı. Ancak şaşıran yalnızca onlar değildi. Bu etiket bilgi ve uyarılarına rağmen annenin kızlarının bedenine sürmesi de beni çok şaşırtmıştı.  

Etiketteki tüm bu uyarılara rağmen, pireden korumak için kızlarının tüm bedenine sürmüş ve öylece yatırmıştı. “Pire için yorgan yakmak ya da kaş yapayım derken göz çıkarmak” sözleri ne kadar hafif kalıyor diye düşündüm.

Bu konuda karşılaştığınız başka bir olay oldu mu?
1977’li yıllar, Ankara’da o zamanki adı ile toplum hekimliğinde çalışıyorum. Çalışkan, sevilen ve bizlerle iyi iletişim kurabilen bir şoförümüz var. O günlerde beş kız çocuktan sonra bir erkek evlat yakalamanın sevincini yaşıyordu. Bir gün bu çocuğu bana muayeneye getirdi. Kızamık geçiriyordu ve komplikasyon olarak ağır bir zatürresi vardı. Aralarında geniş spekturumlu bir antibiyotiğin de bulunduğu reçetesini yazdım. İlaçların nasıl kullanılacağını ayrıntılı bir şekilde anlattım. Hastalığının ciddi olduğunu söyleyerek, özenle ve bitirinceye dek kullanması gerektiğini ve ilaçlar bittiğinde de mutlaka kontrole getirmesini tembihledim.

Kontrol süresine göre uzunca bir süre geçmesine karşın çocuğu getirmemişti. Arkadaşlarına nerelerde olduğunu ve çocuğunun nasıl olduğunu sordum. Sizlere ömür, çocuk Allah’ın rahmetine kavuştu dediler. Hem çok üzülmüş hem de çok sinirlenmiştim. Benim için anlaşılabilir bir durum değil. 

Beş kızdan sonra bir erkek çocuk yakalayacaksın onu da tedavisi olan basit bir hastalıktan kaybedeceksin. Hem de Ankara gibi hizmete ulaşma olanağı çok yüksek bir yerde. Onun da ötesinde tıp fakültesi gibi bir kurumun çalışanı olmana rağmen. Derhal beni görmesini söyledim. 

Benden reçetesini alıp mahallesine döndüğünde, komşuları  “Antibiyotik kullanılır ise kızamığın içe batacağını bu nedenle de ilaçları kullanmaması gerektiğini” söylemişler. Bu nedenle de benim yazdığım reçeteyi kullanmadığını, izleyen günlerde çocuğun daha da ağırlaştığını ve öldüğünü anlattı. Oldukça sert bir şekilde kızdım ve bağırdım. Bunun bir ihmal ölümü olduğunu söyledim.

Sağlıkla ilgili bilgiler arasında boğuluyoruz. Doğruyu bulmak için ne yapmalıyız?
Sağlık okuryazarlığı, hizmet alan ve sunanların birbirini anlayabilmesi için olduğu kadar, kaynak ve bilgi seçimi açısından da çok önemlidir. Bu önem her geçen gün daha da artmaktadır. Özellikle hizmet alanlar için, bugünkü liberal sistemde ve iletişim ortamında, kendisine sunulan, adeta içinde boğulduğu bilgiler arasından doğruyu başka bir anlatımla uzman kaynaklı bilgiyi seçebilmesi hem çok zor hem de çok önemlidir. 

Karmaşık bilimsel ya da bilimsel olmayan tanı ve tedavi yöntemlerinin serbestçe pazarlandığı, ağzı olan herkesin konuştuğu bir ortamda insanların tek şansı var o da bunlar arasından doğru seçim yapabilmektir. 

İnsanlar kanıta dayalı tıptan çok şifacılardan medet ummaya başladılar. Bu konuda farklı hastalarla karşılaştınız mı?
1983’lü yıllar Sağlık Bakanlığı’nda çalışıyordum. Ablası hekim, üstelik Sağlık Bakanlığında üst düzey bir yönetici olan, ünlü olma basamaklarını hızla tırmanan bir opera sanatçısı vardı. Ağır sigara bağımlısı olan bu sanatçının solunumu ile ilgili çeşitli yakınmaları varmış. Ablası benden sordu, alanında iyi olan bir hekime yönlendirdim. Akciğer kanseri tanısı kondu. Sevindirici olan tarafı çok erken bir evrede olması. Sıkı bir tedavi ile tamamen iyileşme şansı vardı. İyileşmese bile uzunca bir süre yaşama olasılığı çok yüksek diyerekten derhal tedaviye başladılar. Bir süre sonra hastanın kontrollerine gelmediğini haber aldım. Meğerse tedavi kesmiş ve doktor abla ile birlikte zakkumcu doktora gitmişler. Çok yaşamadı bir yıl içinde kaybettik.

Ülkemizdeki sağlık okuryazarlığı düzeyi ne durumda?
Türkiye’de yapılan araştırmalar sağlık okuryazarlığı düzeyinin yetersiz olduğunu gösteriyor. Bunlardan birine göre; toplumumuzun %24,5 yetersiz %40,1 sorunlu buna karşılık  %27,8 yeterli  %7,6 ise mükemmel sağlık okuryazarlığı düzeyine sahip. Yani, yaklaşık 53 milyonu bulan erişkin nüfusun 35 milyonu  “yetersiz” veya “sorunlu”  düzeyde sağlık okuryazarlığına sahip. 

Bu durum sonucunda neler oluyor?
Yetersiz sağlık okuryazarlığı ise, doğru bilgilere ulaşamama, ulaşılanları da yanlış anlama ve yorumlama nedeniyle koruyucu ve tedavi edici hizmetlerin aksaması, kaynakların boşa harcanması bir yana;  yanlış bilgi kaynakları seçme dolayısı ile de yanlış korunma ve tedavi yöntemlerine başvurma gibi çok daha vahim sonuçlara yol açabilmektedir. Bir yandan ölüm ve sakatlanmalara neden olurken, öte yandan da sağlığa ayrılan kaynakların faydalı ve etkili kullanılamaması, tedavi maliyetlerinin artması gibi birçok sorunu beraberinde getirmektedir.

Durum ortada, bir anne kızlarına ensektisit sürebilmekte, bir baba çocuğunun reçetesini kullanmamakta, bir opera sanatçısı Zakkumcu Ziya’dan çare ummaktadır. Bu rolü, halkla beraber hekimler de dahil tüm sağlık çalışanları da kabul etmektedir. 

Prof. Dr. Recep Akdur kimdir?
Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı’ndan  1992 yılında Profesör unvanını aldı. 1983 - 1986  yılları arasında Sağlık Bakanlığı TSH Genel Müdürlüğünde Uzman olarak çalıştı. 1986 - 1991 yıllarında Sağlık Bakanlığı Sıtma Savaş Daire Başkanı olarak görev yaptı. 1991'de bu yana Ankara Üniversitesi'ndeki görevini halen sürdürmektedir.

19 Mayıs Gençlik ve Spor Akademisi, Gevher Nesibe Sağlık Eğitim Enstitüsü, Dikimevi Sağlık Meslek Yüksek Okulu, Ankara Üniversitesi Sağlık Eğitim Fakültesi ve Ankara Üniversitesi Avrupa Toplulukları Araştırma ve Uygulama Merkezi'nde mezuniyet öncesi ve sonrası eğitim programlarına, eğitici olarak katılmaktadır. Birçok ulusal ve uluslararası kurs, sempozyum ve workshop benzeri çalışmaya katıldı. Bunlardan bazılarının düzenleyiciliğini bizzat yaptı. Sağlık sektörünün her aşamasında her kademesinde çalışmış, en uçtaki sağlık ocağı hekimliğinden genel müdür vekilliğine üniversite profesörlüğüne kadar bütün kademelerinde çalışmıştır. 

24 Haziran 2016 Cuma

SAĞLIK TURİZMİNDE RAKİP OLARAK DEĞİL, EKİP OLARAK HAREKET ETMELİYİZ

Sağlık turizmine yeni bir soluk kazandırmak için farklı organizasyonlar yapılıyor. Ankara’nın sağlık turizminde marka kent olması amacıyla 5 Bakanlık tarafından desteklenen “Global Sağlık Turizmi Zirvesi ve Fuarı (Health Sumex)” 2016 toplantısında konu ile ilgili  bilgiler verildi. 

Etkinlikte  18-22 Ekim tarihlerinde düzenlenecek "Global Sağlık Turizmi Zirvesi ve Fuarı" tanıtıldı. 

Türkiye’nin sağlıkta dünyanın ilgi odağı haline geldiğini belirten T.C. Sağlık Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Hüseyin Çelik, Türkiye'nin kamu politikalarında sağlık turizminin önemli olduğunu kaydetti. Çelik,  şunları söyledi: “Bu dönemde de devletin rolü çok fazla önem kazanıyor. Bu nedenle Türkiye’nin en üst politikalarında, 10. Kalkınma planında, 25 ana konudan biri olarak yerini aldı. Bu bağlamda bütün kurumlar bu politikalar kapsamında görevlerini adım adım yerine getiriyorlar. Bu nedenle sağlık alanında kurumsal müşteriye ulaşma kapsamında hiçbir engelimiz kalmadı. Bize düşen bu konuda çalışan arkadaşlarla birlikte aynı yolun yolcusu olabilmek ve hepimizin adım adım aynı ruhla iş başarabilmesi. Biz Sağlık Bakanlığı olarak Kalkınma Bakanlığı ile birlikte bu işi çok daha fazla ileriye taşıyacağız.”

Sağlık Turizmi Vazgeçilmez Bir Pazar
Sağlık turizminin Türkiye için önemine dikkat çeken ONKİM Kök Hücre Teknolojileri Yönetim kurulu Başkanı ve MediaSa Yönetim Kurulu Başkanı Demet Sabancı Çetindoğan; “Sağlık turizmi vazgeçilmez bir pazar. Yeni dünya düzenin de her ülke konumunu yeniden değerlendirmekte. Rekabet ve iletişimin baş döndürücü hızla aktığı bu dönemde katma değeri yüksek sürdürülebilir, kısa sürede mevcut alt yapı ve insan kaynağı ile ciddi girdilerin sağlanabileceği bir alan olan sağlık turizmi yıldız gibi parlamaktadır. Sağlık turizminin gelişmesi için Kalkınma Bakanlığı 10. Kalkınma planında açıkça belirttiği üzere medikal turizmde Dünyanın ilk 5 destinasyonu içinde yer almamız beklenmektedir. 2013 yılında termal turist sayısı 500 bin iken 2018 yılında 1 buçuk milyon olması bekleniyor. Medikal turist sayısı 308 bin iken 2018 yılı sonunda 750 bini geçmesi hedefleniyor.” dedi.


Sağlık Turizmi Dünya Ekonomisinde Başlı Başına Bir Endüstri
Devletin, özel sektörün ve sivil toplum kuruluşlarının bu alanda yapacağı planlama ve koordinasyon çalışmalarının önemli olduğunu dile getiren Çetindoğan, “Sağlık turizmi dünya ekonomisinde başlı başına bir endüstri haline geldi. Sigorta, acente, eğitim, danışmanlık ve sosyal medya gibi alanlar bilgi referanslı dönüşümleri tetikleyerek öncü bir sektör rolü oynuyor. Termal, medikal, yaşlı ve engelli turizmi gibi ayakları olan sağlık turizminde Türkiye'nin büyük rolü var. Türkiye sağlık turizminin tüm ayaklarında hizmet veriyor” dedi. 

Türkiye'nin hastane ve turizm kalitesinin dünya standartlarının üstünde olduğunu belirten Çetindoğan, “Rakip olarak değil, ekip olarak hareket etmeliyiz” diyerek sözlerini tamamladı. 

Fuarda Neler Olacak? 
"Global Sağlık Turizmi Zirvesi ve Fuarı", Sağlık Bakanlığı himayesinde Ekonomi Bakanlığı, Kültür Bakanlığı, Avrupa Birliği Bakanlığı ve Kalkınma Bakanlığının destekleri ile Türkiye Seyahat Acentaları Birliği stratejik partnerliğinde yaklaşık 32 kurum, kuruluş ve derneğin katkısıyla 18-22 Ekim tarihlerinde Ankara'da düzenlenecek. 
Sağlık Turizmi Geliştirme, Destekleme ve Organizasyon Hizmetleri Derneği (SATUD) ve HHB EXPO fuar şirketince yapılacak fuarla eş zamanlı iki gün sürecek konferanslarda da uluslararası düzeyde sektör temsilcileri bir araya gelerek, sağlık turizminde yapılması gerekenleri masaya yatıracak.


MEDYADA KONUŞAN HEKİM KONUNUN UZMANI MI?

Medyada her gün yeni ve farklı bir sağlık haberi ile karşılaşıyoruz. Özellikle bazıları ezber bozan tarzda ve şaşırtıcı oluyor. Yapılan her açıklamayı da sorgulamadan doğru kabul eden birçok insan, hemen inanabiliyor. Oysa açıklama kadar açıklamayı yapan kişinin de konu hakkında uzman olup olmadığı sorgulanmalı. 

Açıklama yapan kişinin isminin önünde yer alan unvanlar, söylenen açıklamaların doğru olduğunu kanıtlamaz. İnsanların bu konudaki bakışını merak ettiğim için geçtiğimiz gün sosyal medyadan şöyle bir soru sordum: Genel cerrahi uzmanı nefroloji alanında, kardiyolog jinekoloji ile ilgili açıklama yapabilir mi? Neden?

Gelen yanıtlardan bazıları şu şekilde: 
Yapamayacağını söyleyen Uzm. Dr. Eda Karakoç, “Aldığımız eğitimler baktığımız hasta sayısına karşılık edindiğimiz tecrübe ve en önemlisi tıpta etik gereği uygun değil. Bir nefrolog kadar nefroloji alanındaki son gelişmeleri, son tedavi ve takip modellerini bir cerrah bilemez. Tabi ki hepimizin genel tababet bilgisi vardır. Ancak bu bilgiler başka branşlara el atacak boyutta değildir. Etik olmak da bunu gerektirir” dedi. 

Medyanın sürekli reyting uğruna olur olmaz kişileri ekrana taşıyıp fikrini sorduğunu belirten Diş Hekimi Safa Üstün, konuşanları da gerçekten biliyorlarmış gibi yanıltıcı açıklamalar yapıldığını dile getirdi. 

Prof. Dr. Murat Emiroğlu, “Tıp konusunda herkesin pervasızca konuşma hakkı bulduğu bir ülkede hiç olmazsa hekimler birbirlerinin konularına karışmayacak kadar etik olmalı. Ama değil ne yazık ki” şeklinde görüşünü ifade etti. 

Kendini bilen bir genel cerrah ve kardiyolog açısından yanlış olacağını söyleyen Prof. Dr. Tuğhan Utku, bütün branşlar açısından durumun geçerli olduğunu vurguladı. 

Prof. Dr. Ayhan Dağdemir, şu yorumda bulundu: “Genel tıp bilgileri ya da yakın branş olması nedeniyle uzmanı olmadığınız bir alanda açıklama yaparsanız güncel bilgiyi kaçırmış olabilirsiniz. Zira tıpta her 5-10 yılda bir bilgilerin yarıya yakını değişiyor veya güncelleniyor. Bunu o alanda uzman olmayan birinin takip etmesi çok zordur, ancak kendi alanındaki güncellemeleri izleyebilir.”

Sorumluluklardan önce hakların olduğunu kaydeden Prof. Dr. Mehmet Birhan Yılmaz, “Dolayısıyla her hekimin aslında açıklama yapmaya hakkı var ama tam vakıf olmadığınız bir konuda açıklama yapmak sorumlu bir davranış değil. Çünkü hekim açıklamasıyla pek çok kişinin tıbbi davranışını etkileyebilecek bir pozisyonda. Hele ki günümüzün yaygın iletişim ağları varlığında. Mevcut nedenle her açıklama öncesi çıkar çakışması-çatışması beyanı mutlaka yapılmalı. Konu hakkındaki uzmanlığı, ülkemizde diploma ile, yurtdışında bilimsel üretim ile ispatlanıyor, açıkça sorgulanmalı. Yani burada top biraz da medyada” şeklinde görüşünü belirtti. 

Amerika Birleşik Devletleri’nde Durum Nedir? 
Amerika Birleşik Devletleri Mayo Kliniği Psikiyatri Bölümü Öğretim Üyesi Dr. Ulaş Mehmet Çamsarı, konu ile ilgili şu değerlendirmede bulundu: “Günümüzde dünyanın her yerinde yerleşik olan akademik kültür gereği ileri seviyede uzmanlık gerektiren konularla ilgili olarak o konunun kalifiye olmuş uzmanından görüş alınır. Eğer o konu çok özel ve uç bir konu ise ve tartışılan platformda ya da forumda konunun uzmanına ulaşılamıyorsa ortamda bulunan konuya uzmanlığı en yakın kişiden görüş alınır. İleri derecede uzmanlaşmanın olduğu günümüzde uzmanlık alanı ve sınırlarına girmeyen konularda bir hekimin, toplum sağlığını olumsuz etkileme riski bulunan durumlarda toplum önünde konuşması tıbbi deontoloji açısından etik ihlal olarak düşünülebilir.  

Tıpta Lisans ve Liyakat Vardır
Burada en yaygın olarak karıştırılan konular, usulen doğru olan ile içerik olarak doğru olanın ayrı tartışma konuları olmasıdır. Örneğin, tıp eğitimi almamış tıp doktoru olmayan bir kişi bir fizik muayene becerisini doğru şekilde uygulayabilir, doğru verilere de ulaşabilir. Ancak bu yapılanın usulen, etik olarak ve dahası yasal olarak doğru olduğu anlamına gelmez.  

Başka bir örnek verirsek tıbbi kitapları hobi olarak okuyan ve öğrenen bir sürü birey de olabilir. Ama bu kişiler formel eğitim sürecinden geçmemişlerdir, bu eksik ve yarım bilgilerle, tıbbi uygulama yapmaları usulen uygun değildir. Bir beceriye ya da bilgiye sahip olmak doğru bile olsa usulen onu kullanabileceğiniz hakkını size vermez, bu temel sebepten olacak ki tıpta lisans, liyakat ve Malpraktis kavramları vardır. 

Klinik ve Teorik Becerileri Kazanmak Yasal Bir Mecburiyettir
Tıp insan hayatının emanet edildiği ve bir uygulama alanı olduğu için formel eğitim süreci içeriği olan etik, klinik ve teorik becerileri kazanmak, belirli ulusal veya uluslararası otoritelerden onay almak dünyanın her köşesinde bir seçenek değil yasal bir mecburiyettir. Tıp eğitim süreci çok detaylıdır ve tıp fakültesi bitiren kişinin sahip olduğu beceriler ve bilgiler bellidir. Bu nedenle örneğin bir dahiliye uzmanı tıp fakültesi 4. sınıfta bir kere apandisit ameliyatına girdi ve öğrendi diye, o ameliyatı yapmaya kalkışamaz. Bu ameliyat hakkında otorite gibi konuşamaz, bu beceriyi doğru şekilde kazanmış olsa dahi, uygulayamaz. Bu konuyla ilgili toplum sağlığını tehdit edecek şekilde açıklamalar yapması, bu ameliyatı uygulamaya kalkması usulen, etik olarak ve yasal olarak kurallara aykırıdır.  Ayrıca şarlatanlık kavramı çerçevesi içine girer. Bu uygulamayı yapabilmesi için cerrahi asistanlık eğitim programını başarıyla bitirmiş, ilgili meslek örgütünden ve Sağlık Bakanlığı’ndan onay almış olması gerekir.  

Önce Zarar Verme
Tüm tıp uygulamaları için belirli kalifikasyonlar, yeterlikler gerekir. Bu yeterliklere sahip kişiler kendi alanlarına giren konularda hastalara tavsiye verebilme ve o konularda uygulama yapabilme haklarına sahiptirler. Bu davranış aynı zamanda biyoetiğin ilkelerinin de uygun gördüğü bir davranıştır. Biyoetiğin “önce zarar verme”  (nonmaleficence) ilkesi en önemli ilkesidir ve tıbbın tüm teori ve uygulamalarını içine alır. 

Bir Kardiyoloğun Binlerce Jinekoloğun Olduğu Bir Ortamda Jinekoloji İle İlgili Açıklama Yapması Etik Değildir
Hekimler her branşın eğitimini almaktadırlar ve tıbbin her branşı ile ilgili temel bazı bilgileri vardır. Tıp fakültesi eğitiminin temel amacı zaten bu beceriyi hekimlere kazandırmaktır. Hekimler tıp eğitimi sırasında insan bedenini her yönüyle tanımaktadırlar ve ileri derece uzmanlaşmak için gerekli olan asgari bilgi becerileri almaktadırlar. Ancak, burada toplum önünde yapılan açıklamalar dikkate alındığında durum değişir ve konu tıp etiğinin sınırlarına girer. Örneğin jinekoloji tıp üzerine 4 yıl üst teorik ve pratik eğitim alınması gereken bir uzmanlık dalıdır. Jinekolog olmayan bir hekimin, jinekoloji uzmanlığı yapmış olan kişilerin olduğu ve onların hastalara ulaşabildiği bir ortamda bu konuda topluma yönelik konuşması uygun değildir. Dağın başında ya da bulutların tepesinde bir uçakta,  ortamda erişilebilecek bir jinekolog yoksa tabii ki konuyu en iyi anlayacak kişi yine bir başka doktordur ve kendisi o durumda bilgilerini paylaşabilir. Yine ortamda hiç doktorun olmadığı bir aile toplantısında jinekolog olmasa bile jinekoloji ile ilgili bir soruya bildiği ölçüde yanıt verebilir. Açıklamanın kime yönelik olduğu ve ortamda kimler varken yapıldığı önemlidir. O nedenle,  bir kardiyoloğun binlerce jinekoloğun olduğu bir ortamda jinekoloji ile ilgili bir TV programında açıklama yapması potansiyel olarak çok fazla sayıda insanı yanlış yönlendirebileceği için etik değildir. 

Tıp Doktorluğu İleri Derecede Uzmanlaşmanın Olduğu Bir Meslekler Matriksidir
Söylenen şeyler bilimsel verilere dayalı olsa dahi etik değildir. Çünkü bir kardiyoloğun jinekoloji sınırlarına giren üst düzeyde uzmanlık gerektiren bir veriyi, araştırmayı yorumlaması, onun mesleki becerileri ve görevleri arasında değildir. Ancak tıp sadece bilimsel bir uygulama alanı değil, aynı zamanda insan sağlığı ile ilgilenen bir alandır. Meslek ahlakı ve etiği köklü geleneklere dayanır.  Günümüzde tıp doktorluğu ileri derecede uzmanlaşmanın olduğu bir meslekler matriksidir. Bir kardiyoloğun jinekoloji sınırlarına giren üst düzeydeki bir akademik alan ile ilgili bilgisi tıp fakültesinde yaptığı en fazla bir kaç haftalık jinekoloji stajından, okunan bir kaç kitaptan ibarettir. Konuyla ilgili güncel verileri dahi yorumlayacak bilgisi, eğitimi, teorik ve pratik temelleri olmayabilir. Çünkü bu tip mesleki temeller ve beceriler tıp fakültesi sonrası tıpta uzmanlık eğitimi sırasında öğrenilir. Branşlaşmanın esası budur.  Bir kardiyolog jinekoloji konusunda neyi bilip neyi bilmediğini tüm doktorlar gibi en iyi kendisi bilir. Eğer bu konuda, bilerek ya da bilmeyerek topluma zarar verme riski taşıyan açıklamalar yapıyorsa bu yaptığı tıbbi deontolojinin “önce zarar verme” ilkesine aykırıdır.”

Sağlık Bakanlığı Ne Diyor?
Konu ile ilgili Sağlık Bakanlığı Kamu Hastaneleri Kurumu İletişim Biriminden konu ile ilgili şu açıklama yapıldı: “İşin uzmanının kendi alanında fikir beyan etmesi doğrudur. Genel geçer kabullerin izahı noktasında doktorlar diğer alanlarda da bir fikir beyan edebilir. Ancak konunun uzmanı varsa onun yanında açıklama yapmaması doğru olandır. Konuların uzmanları konuyu doğru izah eder. Uzmanlık alanına sahip olmadan karşılaşılan bir konuyla ilgili farkındalık oluşturmak için çok önemli konularda fikir beyan etmemeli. Hekim olmak her konu hakkında fikir sahibi olmak demek değildir. Standartların oluşması için konularla ilgili uzmanların görüş birliğine ulaşmış olması esastır. Kalite ise standartların uygulanmasıdır. Standartları ne kadar uygularsan kalite o kadar artar, risk o derece azalır. Uzmanlar kendi alanları dışında basın yoluyla fikir beyan etmemeli.”

Yanıtların çoğunluğu sağlıkta eğitimin ve bilimsel çalışmaların önemini ortaya koyarken, sadece internet üzerinden yapılan araştırmalarla sağlık konusunda açıklama yapılamayacağını da yeniden gözler önüne seriyor. Ayrıca Twitter’dan yaptığım ankette de insanların, uzman olmadıkları konularda açıklama yapmasından rahatsızlık duyuluyor. Bilgi kirliliğinin içinde kaybolduğumuz bu günlerde, herkes her şeyin uzmanı olduğunu iddia etmeden, sadece uzmanlık alanlarında konuşmaları en sağlıklı yöntem. Haberde açıklama yapan birini gördüğünüzde ilk olarak, kişinin uzmanlık alanına, eğitimine ve yaptığı bilimsel çalışmalara baktıktan sonra inanıp inanamama konusunda karar vermeniz sağlığınız için önem taşıyor. 

23 Haziran 2016 Perşembe

HEKİMLER MALPRAKTİS KORKUSU İLE DEFANSİF TIBBA YÖNELİYOR

Son zamanlarda artan mediko-legal suçlamalardan dolayı cerrahların büyük çoğunluğu riskli ameliyatları uygulamaktan kaçınıyor. Çünkü bu tür büyük ve riskli ameliyatların komplikasyon geliştirme riski fazla olduğu için hastada olumsuz bir durum gelişmesi halinde yaptıkları cerrahi uygulamaların bilimsel olduğunu ve gelişen tıbbi sorunların acemilikten ve mesleki yetersizlikten değil de hastalığın gidişinden kaynaklandığını mahkemelerde ispatlamaya ve para cezası ödememeye çalışıyorlar. Bu sorun aslında hastaların aleyhine bir durum oluyor. Çünkü ilerleyen yıllarda belki de gerçekten riskli ameliyatları yapacak cerrah bulmada zorluk yaşanmasına neden olacak. 

ABD’de ve İngiltere’de yapılan bir araştırmada doktorların artık riskli ameliyatları yapmaktan kaçındığı ve hastaları tedavi ederken öncelikle kendilerini savunma psikolojisi ile gereksiz tetkiklere daha fazla başvurduğu gösterilmiş. Bu da sağlık hizmetlerinin maliyetinin artmasına sebep oluyor. Yine bu çalışma ile ilgili görüş bildiren bazı İngiliz cerrahlar müdahale edilmezse ölmek üzere olan hastalar için bunun ciddi bir sorun olacağını ve bu tür hastaların bundan zarar göreceğini ifade ediyor. 

Ülkemizdeki Sezaryen Oranlarının Yükselmesine Neden Oluyor
Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Jinekolojik Onkoloji bilim dalı öğretim üyesi ve Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği Ankara şubesi Genel Sekreteri Doç. Dr. Polat Dursun, konu ile ilgili şunları söyledi: “Ülkemizde sezaryen oranları kabul edilemeyecek oranda yüksek. Sağlık Bakanlığımızın bu oranları azaltmak için çalışmaları var. Ancak oranlar istenen düzeyde düşmüyor.  Medikolegal suçlamalar, ülkemizde artan sezaryen oranlarının da önemli bir sebebi, tabi ki artan sezaryen oranlarının tek sebebi değil ama önemli sebeplerden birisi. Çünkü normal doğuma bağlı anne ve bebekte gelişebilecek sorunlarda suçlanmamak için doktorlar artık daha kolay sezaryen kararı veriyor. Bu da ülkemizdeki sezaryen oranlarının yükselmesine katkıda bulunuyor . 

Vajinal doğum sırasında annede doğum kanalının yırtılması, vajinal yırtılmanın makata uzaması, idrar kaçırma, idrarın ve büyük abdestin vajinadan gelmesi, doğum sonrası kanamanın durmaması ve rahimin alınması gibi sorunlar olabiliyor. Bebekte ise doğum sırasında oksijensiz kalma, doğum kanalında takılma, kordon sarkması ve dolanması, bebeğin kalp atışlarının aniden azalması, köprücük kemiğinin kırılması, kola giden sinirlerde hasarlanma olması gibi  doğum eyleminden önce öngörülemeyecek ve önlenemeyecek bir takım komplikasyonların gelişme riski her zaman var. Bu risklerin birçoğu ancak sezaryen ile önlenebilmektedir. Vajinal doğumda problem olmadığında herkes mutlu fakat işler yolunda gitmediğinde ve söylediğim komplikasyonlardan herhangi biri geliştiğinde ise anne, babanın ve adli bir durum gelişmesi durumunda hakimin doktora sorduğu ilk soru, “Niçin sezaryene almadın?” oluyor. Bu korkulardan dolayı birçok kadın doğum doktoru artık daha kolay sezeryan kararı veriyor.

Malpraktis Suçlaması ile Yükselen Sezaryen
Malpraktis suçlaması ile yükselen sezaryen oranlarını azaltmanın en etkili yolu ise hekimlerin bu suçlamalara maruz kalmasını önleyecek yasal düzenlemelerin yapılması. Bilimsel bilgiler ışığında doktorun yaptığı işlemler sonucunda gelişen öngörülemeyen komplikasyonlar olması durumunda doktorun haksız tazminat suçlaması ile karşı karşıya kalmaması gerekiyor. Bu konuda Sağlık Bakanlığımıza önemli bir görev düşüyor. Çünkü Bakanlık sezaryene negatif performans sistemi uygulamasına rağmen aşırı yüksek olan sezaryen oranlarını istenen oranda düşüremiyor.

Sağlık Bakanlığımız vajinal doğumu kendi koruması altına alıp oluşabilecek komplikasyon ve Malpraktis suçlamalarının sorumluluğunu yüklenmeli. Hekimleri normal doğum için cesaretlendirmeli. Aksi takdirde alacağı önlemler kabul edilemeyecek kadar yüksek olan sezaryen oranlarını azaltmaya maalesef yetmeyecek.

Bilimsel Bilgi Işığında Yapılan Tıbbi Uygulamalardan Ceza Alınmamalı
Avrupa’da birçok ülkede hekimler bilimsel bilgi ışığında yaptıkları tıbbi uygulamalardan dolayı ceza almazlar ve bu korku ile tıbbi bir karar vermezler veya Malpraktis söz konusu olsa bile bunu ya devlet veya oluşturulan sigorta fonları karşılar.

ABD'de kadın doğum doktorlarının yüzde 75’inin kariyerlerinin bir döneminde malpraktis suçlaması ile karşılaştığı rapor edilmiş ve bu sebeple doktorların bir kısmı riskli hastaları takip etmeyi bırakmış ve hatta bir kısmı da mesleğini bırakmıştır. ABD’de yayınlanan saygın bir bilimsel dergi olan American Journal of Obstetrics & Gynecology’de yayınlanan araştırmada, ABD‘deki malpraktis davaları artıkça ülkedeki sezaryen oranlarının da arttığı gösterilmiştir.

Bu suçlamalar nedeniyle doktorlar artık normal doğum takip etmek istemiyor veya daha fazla sezaryen yapıyor. Jinekolojik kanserlerde de benzer bir durumu görmekteyiz ve doktorların riskli kanser ameliyatlarını yapmaktan kaçındığını görmekteyiz.

İhtisas Mahkemeleri veya Malpraktis Değerlendirme Kurulları Kurulmalı
Mahkemelerimizin yükü çok fazla sadece sağlıkla ilgili komplikasyon ve Malpraktis uygulamalarının değerlendirildiği mahkemeler veya Malpraktis değerlendirme kurulları kurulmalı ve yargı süreci hızlandırılmalı. Uzmanlardan oluşan Malpraktis suçlamalarını değerlendiren bir komisyon kurularak bu tür davaların uzun yıllar sürmesinin önüne geçilmeli ve bu konu ile ilgili uzmanlaşmış bir kurulun karar vermesine olanak sağlanmalıdır. Aksi takdirde defansif tıp uygulamaları nedeniyle hem hastalar alması gereken sağlık hizmetini alamayacak hem de sağlık hizmetlerinin masrafı gün geçtikçe artacak. Saygın bir tıp dergisinde yayınlanan makalede defansif tıp uygulamalarının ABD’de her yıl sağlık harcamalarını milyarlarca dolar arttırdığı belirtiliyor.

Doktorlarında Mesleki Saygınlığı Zedelendiği Gerekçesi ile Dava Açma Hakkı Var
Haksız yere mediko-legal suçlamalara maruz kalan doktor motivasyonunu ve idealizmini yitiriyor ve riskli ameliyatlardan kaçınıyor. Hastaların bir kısmı komplikasyon gelişmesi durumunda bunu bir tehdit unsuru gibi kullanıyor ama unutulmamalıdır ki doktorların da mesleki saygınlığı zedelendiği gerekçesi ile dava açma hakkı var. Mahkemelerin bazı davalarda hükmettiği tazminat miktarlarını gördüğümüzde bu tazminat miktarlarını ortalama bir doktorun tüm meslek hayatı boyunca kazanması mümkün değildir. Bu da yeni nesil doktorlarda ümitsizlik ve başka alanlara yönelmelere yol açmaktadır.

İdealist ve Çalışkan Doktorlar Cerrahi Branşlar Yazmıyor
Tıpta uzmanlık sınavında artık idealist ve çalışkan doktorlar cerrahi branşlar yazmıyor. Artık çalışması daha kolay nöbeti olmayan ve Malpraktis suçlamasına maruz kalmayacakları branşları daha çok tercih ediyorlar. Eğer bu gidiş devam ederse, defansif tıp uygulamaları artacak hekimler riskli hastaları tedavi etmekten kaçınacak ve sağlık hizmetlerinin maliyetleri zamanla daha da artacak. Sağlık Bakanlığımızın bu konuda gerekli tedbirleri alması ve hekimleri koruyucu yasal düzenlemeleri yapması gerekiyor.”

Hiçbir Hekim Hiçbir Sebeple Hastanın Hayatına Mal Olacak Bir Durumda Görevden Kaçmayı Düşünmez
Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Tamer Akça ise konu ile ilgili şu görüşleri paylaştı: “Defansif tıp, yani hekimin hastaya yapması gereken bazı tedavi girişimlerinden kaçınmak zorunda kalması maalesef son zamanlarda gündemde yer işgal eder hale geldi. Hiçbir hekim hiçbir sebeple hastanın hayatına mal olacak bir durumda görevden kaçmayı düşünmez. 

Geçmişte “paternalist” yani “babacıl” bir hekim imajı vardı insanların gözünde. “Sen ne dersen öyle olsun” derdi hastalar hekimine. Esasen bu yaklaşım gelişen insan hakları kavramının hasta hakları kavramını doğurduğu son yıllara kadar ülkemizde yaygın olarak geçerliydi. Ancak özellikle gelişmiş batı uygarlığının insanın kendisi ile ilgili kararları kendisi alması anlamına gelen “özerklik” kavramını geliştirmesiyle yavaş yavaş terk edilmekte. Artık hastalar hastalıkları ile ilgili bilgileri daha açık ve anlaşılır şekilde öğrenmek istiyorlar. Böylece tedavi sürecinde katılımcı bir rol oynayarak hekimi ile birlikte kararlara katılıyorlar. 

Senin Maaşını Ben Ödüyorum!
Modern dünyanın gereği olan “özerklik” kavramının tam anlamını bulabilmesi için hastanın bilmesi gereken bilgilerin tamamının anlayacağı bir dille kendisine aktarılması gerekiyor. Ancak bu yeterli değil. Hastanın da anlatılanları anlayacak entelektüel kapasiteye sahip olması gerek. Bu kapasite ise ancak eğitim ile olur. Bugün geldiğimiz noktada eğitim maalesef televizyonlarda, sinemalarda seyredilen yabancı dizi ve filmlerden alınıyor. Yani hastalar “özerklik” kavramını oluşturan dinamiklerden habersiz olarak “özerklik” kelimesinin içini boşaltıyorlar. Böyle olunca da “Senin maaşını ben ödüyorum” klişesi ortaya çıkıyor. Hasta bu kavram ile her türlü hakka sahip olduğuna kanaat getiriyor ve hekimi ile iletişimi başka bir alana kaydırıyor. Sonuçta her gün gazetelerde ve televizyonlarda ibretle izlediğimiz hekime şiddet görüntüleri ortaya çıkıyor. 

Herkes Kendi Adaletini Sağlam Peşine Düşüyor
Son zamanlarda toplumumuzda hızla yaygınlaşan “hekimi değersizleştirme” eğilimi, hekimi yıllarca edindiği bilgi ve tecrübesini hastasına aktarmak için gecesini gündüzüne katan insan konumundan, her istendiğinde darp edilebilecek veya öldürülebilecek bir memur konumuna çekti. Artık hekimi öldüren bir kişi medyanın sorularına gülerek “Benim böyle zevklerim var” diyebiliyor. Bu durumun sebebi öncelikle geçmişteki o Anadolu zarafetinden hızla uzaklaşıyor olmamızda, sonra da adalet kavramının içini boşaltmamızda. Oysa bir hekimin yaptığı girişimden dolayı gerçekten mağdur olan kişilerin başvuracakları yer adalet sistemi olmalı. Adalet sistemi de hem hastaya hem de hekime gerçek suçluyu ortaya çıkarıp ona hesap sorabilecek güçte olduğunu hissettirmek zorunda. Bütün bunlar olmayınca herkes kendi adaletini sağlam peşine düşüyor. 

Hekimlerin Rekor Tazminatlar Ödeyeceği Bir Demokles’in Kılıcı Halini Alacağı Endişesi
Defansif tıp uygulamalarının bir diğer önemli nedeni de; içeriği tam olarak bilinemeyen, halen uygulamaya girmeyen ve girdiğinde de nasıl uygulanacağı bilinmeyen Malpraktis yasası. Normalde hastaların hekimler tarafından mağdur edilme olasılıklarını en aza indirgeme amacıyla hazırlanan yasanın sonuçta sadece hekimlerin rekor tazminatlar ödeyeceği bir Demokles’in Kılıcı halini alacağı endişesi oldukça yaygın. Yasa yanlış kurgulanır ve yanlış uygulanırsa hekimlerin kazandıkları paralar ile bu cezaları ödemeleri olası değil. Öte yandan “Tıbbi Kötü Uygulamaya İlişkin Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası” da yine hekimin maaşı ile karşılayamayacağı kadar yüksek tazminatları öngörmekte. 
Tüm bu sebepler alt alta toplandığında zaman zaman hekimlerin bazı girişimleri yapmaktan kaçınmalarını anlamak zor değil. Tekrarlamak istiyorum, bu kaçınmalar asla bir hastanın hayatına mal olacak durumlar değildir, olamaz.”

Defansif Tıp Halk için Verilebilecek En Büyük Zarardır
Türkiye Maternal Fetal Tıp ve Perinatoloji Derneği Etik ve Hukuk alt grubu Başkanı Doç. Dr. İsmail Dölen, bu konuda şu yorumda bulundu: “Bir ülkede Defansif tıp uygulaması özellikle yüksek riskli hastalara verilebilecek en büyük zarardır. Ülkeler hekimlerin defansif tıp uygulamasına yönelmesini önleyecek tedbirler almalıdır. Hekimin etik ve yasal önceliği hasta yararıdır. Defansif tıp uygulaması, hekimi tıbbi etik prensiplerin ihlaline zorlarken sadece sağlık endüstrisine yararlı olmaktadır. Hasta, hekim, ülke ekonomisi ise ciddi zarar görmektedir." 

MEDYADA DOĞRU ŞEKİLDE KENDİNİZİ İFADE ETMEK İÇİN SEÇİMLERİNİZE DİKKAT EDİN!

Sağlığımızla ilgili her gün yeni bir haber ile karşılaşıyoruz. “Bu haberlerin ne kadarı doğru?” sorusu akla gelirken, bunların arasında kaybolabiliyoruz da. Çünkü sağlıklı yaşam için farklı seçenekler sunulduğu gibi hastalıklarla ilgili de çok fazla seçenekle karşılaşıyoruz. 

Medya ile ilişkilerinizi düzenlemek ve doğru iletişim kurmak ister misiniz?
Bunu çok kolay bir şekilde elektrik devre sistemi ile anlatabilirim. Bilim insanı ve sağlık çalışanı bilgi kaynağı olarak elektrik devresinin pil görevini görür. Çünkü, yakıta ihtiyaç vardır ve yakıt için bilgi gerekir. Gelen bilgi anahtar görevi gören gazetecinin sayesinde habere dönüşür ve lamba yanar. Lambanın ışığı ile etraf aydınlanır. Aslında medya tam olarak bunu yapar, bilgi ile dünyayı aydınlatır. 

Medya İlişkileri Nasıl Olmalı?
Bilim insanları ve doktorlar basın mensupları ile iletişim kurarken zorluk yaşarlar. Bilimsel araştırmalar, bilimsel düşünce ve sağlıkla ilgili çalışmalarının medyada nasıl yer alması gerektiği konusunda kararsızdırlar. Ülkemizde birçok insan yeni araştırmalar, yeni olgular ve mevcut bilgiden medya sayesinde bilgi sahibi olurlar. Hatta sağlık çalışanları ve bilim insanları da medyadan yenilikleri takip eder. 

Gazetecilerle Barış İmzalayın
Birçok bilim insanı ve hekim, gazeteci ile konuşmaktan korkar ve isteksizdir. Çünkü, bilim camiasında yıllarca emek vererek kazandığı itibarını, medyada çıkacak kötü bir haber ile yok edilmesinden korkar. O nedenle fazla ihtiyatlı davranırlar. Oysa medya iletişiminin incelikleri öğrenilse, işler bu kadar da zor olmayacaktır. Burada önemli noktalardan biri de seçim yapmaktır. 

Hayatımız tercihlerden oluşur aslında. Biz seçenekler arasında kaybolurken, mantıklı seçim yapıp yapmadığınızın kuşkusu içinde dolaşır dururuz. Çok fazla seçeneğin olması aslında doğru seçeneği bulmamızı zorlaştırır ve bu durumda da geri adım atabilir ya da çok daha kolay yönlendirmeye açık olabiliriz. 

“Seçme Sanatı”nı Öğrenelim
Seçme Sanatı kitabının yazarı Sheena Iyengar , Stanford Üniversitesi'nde doktora öğrencisiyken bir süpermarkete gider, mağaza müdürünü ziyaret eder ve kendisine şu soruyu sorar: "İnsanlara bu kadar çok seçenek sunmak gerçekten işe yarıyor mu?" 

Sonrasında da bir araştırma için mağaza müdürü ile konuşur.  Sheena Iyengar  seçimlerimizle ilgili yaptığı çalışmalar hakkında şunları söylüyor:  “Mağazada küçük bir deney yapmaya karar verdik, bunun için reçelleri seçtik. 

348 çeşit reçelleri vardı. Tadım için, mağazanın girişine yakın küçük bir stand kurduk. Buraya 6 veya 24 farklı aromada reçeller koyduk ve iki şeyi gözlemledik. 

Birincisi, hangi durumda insanlar daha çok duruyor ve reçel tadıyorlar? 

24 aroma varken daha fazla insan durdu, gelenlerin yaklaşık yüzde 60'ı, 6 aroma varken ise gelenlerin yaklaşık yüzde 40'ı. 

Gözlemlediğimiz diğer şey şuydu, hangi durumlarda daha çok insan reçel satın alıyor? 

O zaman tam ters etkiyi görüyoruz. 24 aroma varken duranlardan yalnızca yüzde 3'ü reçel satın aldı. 6 aroma varken duranlardan yüzde 30'u bir kavanoz reçel aldı. Hesaplamayı yaparsanız 24 değil 6 aroma sunulduğunda 6 kat daha fazla sayıda insan reçel satın alıyor.
Reçel almamayı seçmek muhtemelen iyi bir seçim ama öyle görünüyor ki bu çok fazla seçenek problemi önemli sonuçları olan kararlarımızı da etkiliyor. Seçim yapmamayı seçiyoruz, bu bizim zararımıza olsa bile.”

Medyada Çok Seçenek Olması Ürkütüyor mu?
Bilim insanları ve sağlık çalışanlarının medya ile ilişkilerinde çok seçenek olması kafalarını karıştırıp, haber olmak yerine sessiz kalmayı tercih ediyorlar. Utangaç olmak, çekinmek ya da korkmak yerine doğru şekilde medyada yer almayı öğrenmek gerekiyor. Çünkü, çalışmalarınız ve birikiminiz sadece iş arkadaşlarınız ya da yakın çevrenizle paylaşılmayacak kadar önemli. 

Her röportaj, basın bülten ya da fotoğraf tüm dünyaya ilettiğiniz bir mesaj olur. Bu mesaj çoğaldıkça, insanlar tarafından bilimsel anlayışı destekleyen bir ilkeler temelini oluşturacaktır. Bu durumda da insanların bilinç düzeyi artacaktır. 

Seçeneklere Dönersek
Sheena Iyengar’ın çalışmasında dünyada artan seçeneklerin fazlalığı aslında üç olumsuz sonucu ortaya çıkardığını söylüyor. Üç olumsuz sonuç şunlar:
İnsanlar seçim yapmayı erteliyorlar, kendi çıkarlarına ters düşse bile oyalanıyorlar. 
Daha kötü tercihler yapıyorlar, daha kötü mali seçimler, tıbbi seçimler. 
Objektif olarak daha iyi seçimler yaptıklarında bile kendilerini daha az tatmin eden seçimler yapıyorlar. 

Peki Çözüm Ne?
Olumsuz sonuçları tespit eden Sheena Iyengar, çözüm olarak dört madde sunuyor. 
Azaltın, gereksiz seçenekleri atın. 
Somutlaştırma, gerçek gibi hissettirin 
Kategorilere ayırın, kategorilerle baş etmek seçeneklerden daha kolay
Zorluğa hazırlamak. düşündüğümüzden çok daha fazla bilgiyle , sadece biraz ağırdan alarak ilerlemektir. 

Seçimlerimiz medyada nasıl uygulayacağız?
Medyada konuşmak için zamanı ayarlamak, doğru gazeteci ile hedef kitlemize uygun mecrada açıklama yapmamızı sağlamak için kendimize bir kılavuz belirlememiz gerekiyor. Bunun için de Sağlık Medya Lab adı altında yeni bir eğitim şekli geliştirdim. Medya aslında bir bilimdir ve laboratuvarda çalışır gibi pratik yaparak öğrenilir. 

Medya bilimi nasıl gelişir? 
“İlk önce kendine ne olacağını sor; Sonra ne yapmak gerekiyorsa yap.”  der Epiktetos, insanlara, sağlık, yatırım ve diğer kritik alanlarda on veya daha fazla seçim sunarsak, onların seçimleri zayıflıyor. Doğru seçimler yapabilmek ve medyada istediğimiz mesajı hedef kitlemize ulaştırmak için bu eğitimin faydasını görenlerden aldığım geri bildirimler ise, yeni modüller oluşturmam yönünde. Eğlenirken öğrenmek için sağlık haberciliğinde yeni bir bakış açısı geliştiriyoruz. Sizi de bekleriz. 




21 Haziran 2016 Salı

DOKTOR HASTASININ FOTOĞRAFINI PAYLAŞABİLİR Mİ?

Sosyal medyada dolaşırken, doktorların hastalarının operasyon öncesi ve sonrası görüntülerini karşılaştırmalı şekilde yayınladığını görüyoruz. Bazı hastaların burun ameliyatından tutun da çok farklı bölgelerinin öncesi ve sonrası hali yer alırken “Hastaların geçirdikleri değişimin internet ortamında paylaşılması ne kadar etik?” sorusu akıllara geliyor.

Hasta mahremiyetinin önemi tartışılmaz. Hastanın yüzü gözüksün ya da gözükmesin fotoğrafının kullanılması tartışılması gereken bir konu. Bu nedenle sosyal medyadan “Bir hekimin, hastalarının operasyon öncesi ve sonrası çekilen fotoğraflarını sosyal medyada kendi reklamı için paylaşması etik midir?” sorusunu sorduğumda farklı yanıtlar aldım. 

İşte o yanıtlardan bazıları şöyle:

Prof. Dr. Yüksel Yılmaz, konunun çok önemli olduğunu ve İngiliz Tabipler Birliği tarafından bir kılavuz yayınlandığını söyledi. Yılmaz, Türk Tabipleri Birliği (TTB) tarafından da bu konuda çalışma yapıldığını dile getirdi. 

“Ülkemizde sağlık alanında reklam aslında yasaktır” diyen Prof. Dr. Mehmet Birhan Yılmaz, kişisel bilgilerin ifşasının kesin olarak yasak olduğunu ve gerekli etik izinler akabinde eğitim amaçlı anonim olarak kullanılabileceğini belirtti.  

Prof. Dr. Nilgün Öztürk Turhan ise etik olmadığını söyleyerek, “Kadavra kursunda ameliyat fotoğrafları konuluyor. Zavallı kadavranın vulvası kadın doğum hekimi olmayanlara, dünya aleme teşhir ediliyor” şeklinde görüşünü ifade etti. 

“Etik olmadığı gibi hekimin reklam amaçlı faaliyetleri hukuken de yasaktır” diyen Prof. Dr. Mehmet Ceyhan, bu nedenle genellikle hastalara teşekkür yazdırıldığını dile getirdi. 

Doç. Dr. Filiz Koşar, hiçbir şekilde etik bulmadığını ve hasta izin vermiş olsa bile doktorun kendi reklamı için kullanmasının uygun olmadığına dikkat çekti. 

Prof. Dr. Koray Topgül, ise konu ile ilgili şunları söyledi: “Genel cerrahi branşı açısından değerlendirecek olursam, morbid obezite kadar bizim mesleğimizi etik açıdan sarsan bir durum olmamıştı. Bazı arkadaşlarımız bu yolu çok kullanıyorlar. Çoğu amacına da ulaşıyor. Ayağımıza kadar doktor sitelerinin temsilcileri gelip bize kendimizi pazarlamamızı öneriyorlar. TV kanallarından para karşılığı program yapmamız için teklif geliyor. Tamamen bir reklam ve algı dünyasına geçildi. Bu ameliyatları yapan arkadaşlarımızın işlerinin kalitesinden bağımsız bir durum. Ancak bence büyük bir etik sorun ve itici. TTB ve Türk Cerrahi Derneği de bu konularda daha aktif rol almalı.”

Hasta izni ve Etik
“Hasta kişisel bilgi ve görüntülerinin üçüncü şahıslarla paylaşımı için izin veriyorsa ve tabii hangi amaçla, nerede ve ne şekilde paylaşılacağı belirtilirse, herhangi bir problem yoktur ve etik dışı bir uygulama olmaz” diyen Yrd. Doç. Dr. Nalan Linda Fraim,  “Belirtilen amacın dışında paylaşım ve kullanım söz konusu olur ise, o zaman etik dışı kullanıma girer. Yurt dışında da Malpraktis davası dahi açılabiliyor” dedi.  

Op. Dr. Cem Alay ise, “Hastanın izni olduğunda ve kişinin tanınmasına imkan vermeyecek şekilde yalnızca ameliyat edilen bölgenin fotoğrafıysa, neden olmasın” şeklinde görüşünü ifade etti.  

Sağlık Bakanlığı Ne Diyor?
Konu ile ilgili Sağlık Bakanlığı Kamu Hastaneleri Kurumu İletişim Biriminden aldığım yanıtta ise şu açıklama yapıldı: “Hekim veya hastanın operasyon öncesi görüntü ve haberi, etik değil. Çünkü yapılacak operasyon ile ilgili her türlü komplikasyon olabilir. Müdahale sonrası ise öncelikle hasta haklarına saygı gerektirir. Hasta veya hasta yakını iznine tabidir. Sonrasında hekim fotoğrafı da kamuda resmi izinlere tabidir. Olayın yazılı, görsel medyası da sosyal medyası da aslında aynıdır. Ama kamuda ameliyathane ve yoğun bakım görüntüleri yayımlamak kesinlikle uygun değildir.”

Hukuki ve Etik Boyutu Kaynaklarla Ele Alındığında
Prof. Dr. Recep Akdur, konu ile ilgili hukuki ve etik yazılı kurallar ile ilgili şu bilgileri verdi:  “Her şeyden önce böyle uygulama ve soruların iki ayrı boyutu vardır; hukuki ve etik. Türkiye’de hekimlerin ne surette olursa olsun reklam yapması kanunen yasaktır. Benzer şekilde her ne sebeple olursa olsun; izni olmadan birinin fotoğrafını yayımlamak kanunen yasaktır. Bu davranış hukuk dışıdır, ayrıca etik olup olmadığı tartışılamaz. 

Kanuni düzenleme tartışılabilir ancak herkesin uyması zorunludur. Kanuni düzenlemelere uymayanların kovuşturmaya uğramaması ya da yanına kar kalması, kanunun geçersiz olduğu anlamına gelmez, denetlemekle yükümlü kurumların yani TTB, Sağlık Bakanlığı ve Savcılıkların görevlerini ihmal etikleri anlamına gelir. 

Bütün bu bilgilerden hareketle; hasta fotoğrafı reklam amaçlı asla kullanılamaz.

Yalnızca bilimsel amaçlı olarak kullanılabilir ya da paylaşılabilir. Bu kullanım ve paylaşımda da hem hastanın izninin alınması hem de kimliğinin gizlenmesi gerekir. 

Hangi konuda olur ise olsun; hasta izin ve onamları diğer hiçbir grubun izin ve onamları ile kıyaslanamaz ya da örnek gösterilemez. Adı üstünde izin veren “hasta”dır ve ilişkide zayıf bir konumdadır, muhatabı hekim ise egemen bir konumdadır. Bütün hekim hasta ilişkilerinde hasta izninin ya da onamının olması o ilişkinin ya da işlemin etik olması için gerekli ama yeterli değildir. Sonuç olarak reklam amacı ile hastaların fotoğraflarının kullanılması suçtur. Etik olup olmadığı tartışılamaz.”

Twitter üzerinden yaptığım ankette de çıkan sonuçta; “Hasta mahremiyeti sosyal medyada doktorun reklam aracı olmamalı” diyenler çoğunlukta, bu işin etik olmadığı konusunda da hem fikirler. Hekimlerin çalışmalarını ne ölçüde ve nasıl paylaşacağı konusunda tartışmanın son bulması için bu konuda bulunan açıkların net bir şekilde açıklanması ve yaptırımların uygulanması gerekiyor. 

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...