31 Mart 2016 Perşembe

BİLİM İNSANININ ESNAF LOKANTASI

Bilim sıkıcı mı gelir size? “Bilim insanları laboratuvarlarda gayet ciddi bir şekilde çalışır” diye mi düşünüyorsunuz? Eğer öyleyse sizi Harvard Üniversitesi’nde Genetik, Viroloji ve Fizik bölümlerinde doktora çalışmalarını yapmış, enerji dolu ve bilimi eğlenceli hale getiren bilim insanlarıyla tanıştırmak istiyorum. Çünkü, iştahlarını açan ve kepçelerine takılan bilimsel konuları önce kendileri araştırıp biraz baharatladıktan sonra “Bilim Kazanı”ndan servis ediyorlar. 

Popüler Bilimin Esnaf Lokantası’nda Bilim Kazanı’ndan servis yapan Aysu Uygur, İlker Öztop ve Alp Sipahigil bu çalışmalarını kitap haline dönüştürdüler. Çalışmaları hakkında şunları söylüyorlar: “Bilimsel çalışmalar çoğunlukla halkın vergileriyle destekleniyor, fakat vergisini veren insanlar gerçek bilimsel gelişmeler yerine yanlış diyet tavsiyeleri ve kuruyemişlerin faydalarıyla uyutuluyordu. Biz içeriğine hakim olduğumuz orjinal yayınları takip ederek beynimize zevk taklaları attırabiliyorken, bilimsel haberleri bilimden bihaber gazetecilerin çevirilerinden okuyanlar çiroz bir kediyle münasebet etmek zorunda kalıyordu. Oysa herkes bilim kaplanının önünde huşu ve biraz da kahkaha ile eğilmeli, bilim ateşiyle cayır cayır yanabilmeliydi.”

Kitapta Neler Var?
Üç yıl önce bilimsel konuları eğlenceli bir dille cep yayını (podcast) olarak anlatmaya başladılar. Sonrasında kitaba dönüşen çalışmaları Bilim Kazanı ismiyle yayınladı. Kitap 13 bölümden oluşuyor ve her bölümde alanında uzman isimler konuk oluyor. Motivasyondan, şişmanlığa, biyolojik saatlerden, kuantuma kadar pek çok konu hakkında araştırmalar ve güncel bilgiler ele alınıyor. Okurken hem bazı bölümlerde gülüyorsunuz hem de şaşırıyorsunuz. 

 Bilim Kazanı Ekibi
Aysu Uygur, 2014 yılında Harvard Tıp Fakültesi Genetik departmanından doktorasını aldı, bugünlerde yine Harvard Tıp Fakültesi Brigham and Women's Hastanesi’nde kalp rejenerasyonu üzerine çalışıyor. Bilim Kazanı cep yayını dışında Bilim Bilmiyim adlı bir sitede kötü yazılmış bilim haberlerini ifşa ediyor.

İlker Öztop, 2014 yılında Harvard Üniversitesi Viroloji programından doktorasını aldı, HIV virüsü üzerindeki tez çalışmasının tamamladıktan sonra Boston Consulting Group bünyesinde biyoteknoloji şirketlerine danışmanlık yapmaya başladı.

Alp Sipagihil,  halen doktora çalışmalarını Harvard Üniversitesi Fizik Departmanı’nda Mikhail Lukin’in grubunda sürdürüyor. Burada kuantum bilgisayarları ve iletişim sistemlerinde kullanılabilecek fiziksel sistemler üzerine araştırmalarını sürdürüyor, günlerini tekil atomlar üzerindeki kontrol yöntemlerini geliştirerek geçiriyor.

Bilim Kazanı’ndan bir kepçe de siz almak istiyorsanız, kitabı okumanızı tavsiye ederim. 

30 Mart 2016 Çarşamba

TANINIYOR OLMAK SAĞLIK ANLATMAYA YETMEZ!

Hayatımızı medyanın yönlendirdiğinin farkında mısınız? Dizilerde ve filmlerde izlediğimiz karakterlerin gerçek hayatta da takipçisi olup, peşlerine takılıyoruz. Ne giydiler, nerede oturuyorlar, neler yiyorlar diye merak ettiğimiz için sosyal medyadan da takip etmeyi sürdürüyoruz. Mankenlikten oyunculuğa, oyunculuktan şarkıcılığa geçiş yapan ünlüler son dönemlerde sağlık alanında da eğitim verir oldu. Peki bu ne kadar doğru?

Aldıkları sertifikaları ya da yurt dışında aldıklarını iddia ettikleri eğitimleri gösteren ya da gösterme gereği duymayan bu tanınan isimler, neden sağlığa yöneldi? Bu isimler kendi hayatlarında bir şeyler uygulayabilirler, uzmanların gözetiminde yaptıkları ve onlardan öğrendiklerini sanki işin uzmanı gibi insanlara anlatmaları çok mantıksız geliyor. Ancak maalesef insanlar bu duruma inanıyor. Tanınan bu isimler, beslenmeden psikolojiye uzanan geniş yelpazelerine sporu da ekliyorlar. Aslında bu branşların hepsi kendi içinde bir uzmanlık alanıdır. Diyetisyenler neden eğitim alıyor? Psikolog ya da psikiyatristler yıllarını çalışmalarına adıyorlar. Spor konusunda da fizik tedaviden, spor akademilerine uzanan ve en az 4 yıl süren eğitimleri neden alıyorlar? Hiç bu soruyu kendinize sordunuz mu?

Birkaç haftalık süreçte alınan bu sertifikalarla sırf medyada görünüyor diye canınızı emanet etmeye hem de dünyanın parasını vermenize değer mi? Gerçek uzmanlardan alacağınız bu hizmetle hayatınız güzelleşebilirken, kendinize zarar vermeyin. Siz çok değerlisiniz, sağlık ise bu hayattaki en değerli varlığınızdır. 

Detoks Masalı 
Amerika’dan görüştüğüm bir hekim, Türkiye’de olanlara isyan etti. Konuştuğumuzda detoks adı altında insanları resmen kandırıldıklarını ve yararı olmadığı gibi çok büyük zararı olduğunu söyledi. Tabii gazetelerde yer almak, televizyonda çıkmak ya da sosyal medyada çok sayıda takipçisi olmak insanlar için önemli bir kriter gibi geliyor. Ancak bu konuda lütfen çok dikkat edin. Söz konusu sizin sağlığınız. Birilerinin para kazanma hırsı sizin canınıza mal olabilir. 

Yıldızlar Sağlığınızı Anlatmaz
Astrologlar sağlıkla ilgili öyle iddialarda bulunuyorlar ki, sanki yılların uzman hekimleri ve bilim insanları olmuş araştırma yapıyor. Kanıt sorduğunuzda ise aldığınız yanıt, “Araştırında öğrenin” oluyor. Ne kadar açıklayıcı öyle değil mi? Yıldızlar sizin sağlığınızla ilgili bilgi vermez.

Unvanlar Gözünüzü Boyamasın 
İsminin önünde farklı unvanlar yazdığında da hemen güvenmeyin. Çalışma alanlarına bakın. Bir kişi, kendi alanı olmadığı halde her konuda konuşuyorsa dikkatli olun. Bu durumda da size zarar verecek bir şey olabilir. Sakın ama sakın üniversitelerin isimleri, unvanların fazlalığı gözünüzü boyamasın. Önemli olan sahip olduğu bilgidir, unvan değil. 

Bilmiyorum Demek Büyük Bir Erdemdir
Gerçek uzmanlar kendi uzmanlık alanları dışındaki konularda konuşmazlar. Bir genel cerrah, kalp krizini anlatmaz. Bunu tabii ki bilir, ancak “bu benim uzmanlık alanım değil” diyebiliyorsa, o isme güvenmek için bir artı ekleyebilirsiniz hanesine. İnsanlar hakkında hemen bir kanıya sahip olmayın. Bunların hepsinin temelinde güvenilir kaynakların olmaması yatıyor. 

Bilgi kirliliği içinde, uzmanlaşmayan medyanın etkisi çok büyük. Sağlık haberciliğinde uzmanlaşıp, hangi kriterlere göre haber yapılacağı belirlenmeli. Sağlık uzman işidir. Uzman sağlık habercileri, kiminle ne haber yapacağını ve haberi nasıl ele alacağını bilir. Medyanın uzmanlaşması sözde uzmanlardan korunmak için çok önem taşımaktadır. Sağlıklı medya, sağlıklı gelecek demektir. 


26 Mart 2016 Cumartesi

KAHVE MULTİPL SKLEROZ HASTALIĞINA İYİ Mİ GELİYOR?

Kahve içmek sanırım hayatımızın önemli bir parçası. Sabahları muhteşem kokusu ve aroması ile içilen bir fincan kahve, güne güzel başlamamızı sağlıyor. Hem daha dikkatli hem de keyifli bir ruh haline kavuşuyoruz. 

Kahvenin farklı etkileri üzerine araştırmalar sürerken, özellikle nörolojide yeri çok daha önemli. Geçtiğimiz gün kahve eşliğinde yaptığımız bir sohbette Prof. Dr. Mehmet Zülküf Önal, kahve ile ilgili yapılmış yeni bir araştırmadan söz etti ve şunu söyledi: “Günde 6 bardak, yoğun kahve tüketimi Multipl Skleroz gelişme riskini belirgin olarak azaltabiliyor.”

Bu önemli konu ile ilgili sorularımı yanıtlayan Prof. Dr. Mehmet Zülküf Önal, hem araştırma hem de Multipl Skleroz hastalığı hakkında da bilgi verdi. 

Multipl Skleroz hastalığı nedir?
Multipl Skleroz (MS) beyin veya omurilikte inflamasyon(iltihaplanma) odakları ile seyreden bir hastalıktır.

MS neden olur?
MS otoimmün bir hastalıktır. Bağışıklık sisteminin hücreleri normalde bakterilere, virüslere karşı vücudu korumak için saldırırlarken bu hastalık sürecinde dışardan gelen zararlı organizmalar yerine vücudun sinir sistemine karşı atağa geçerler ve hastanın kendi kendine zarar vermesine neden olurlar.

Miyelin kılıfı ile sarılı olan sinir liflerinin sağladığı elektriksel ileti bu yangısal (inflamasyon) sürece bağlı olarak harabiyete uğrar ve hastanın yakınmaları ortaya çıkar. Yangısal süreç ortadan kalkınca miyelin kılıf iyileşir ve sinir lifleri tekrar çalışmaya başlar. Bununla beraber yangısal süreç tekrarladıkça sinir liflerinde kalıcı hasara neden olan skar (skleroz) dokusuna neden olur. Skar cildin kesilmesiyle oluşan yara izi gibi değerlendirilebilir.

MS nasıl seyreder? 
Hastalık başladıktan sonra dört şekilde ilerleyebilir. İyileşen-tekrarlayan tip, sekonder ilerleyici tip, primer ilerleyici tip, iyi huylu tip olarak farklı seyirler gösterebilir.

MS kimlerde görülür?
MS herhangi bir yaşta görülmekle beraber çocuklarda nadir görülür. Sıklıkla 30 yaş civarında ortaya çıkar. Dünyada genç yetişkinlerde sakatlığa neden olan en sık görülen hastalıktır. Kadınlarda iki kat daha fazla görülür.

MS değişik yakınmalara neden olabilir. Görsel problemler en sık görülen yakınmalardır. Dört MS hastasının birinde, ilk sorun görme bozukluğu ile başlar. Hastalarda görme bulanıklığı ile beraber gözde ağrı olur. Bulanık görmeye çift görme eklenebilir. Kas spazmları, kaslarda sertlik, titremeler görülebilir. Kol, bacaklarda kas ve eklemlerde ağrılar olabilir. MS hastalarında aşırı yorgunluk veya halsizlik sık görülen yakınmaların başında gelir. MS hastalarında duygusal sorunlar, depresyon ve kaygı bozukluğu da sık görülür. MS hastalarında sebepsiz ağlama ve gülme atakları olabilir.

MS hastalarında ayrıca ciltte karıncalanma veya uyuşma ilk tekrarda sıklıkla karşımıza çıkar. Ataklar sırasında kas güçsüzlüğü veya felçler olur. Hastanın hareket kabiliyetini kısıtlar.

Kahvenin MS hastalığına iyi geldiği ile ilgili araştırma hakkında bilgi verir misiniz? 
Journal of  Neurol Neurosurg Psychiatry Dergisi’nde yayınlanan araştırmaya göre, günde 6 bardak, yoğun kahve tüketimi Multipl Skleroz gelişme riskini belirgin olarak azaltabiliyor. Kahve özellikle kafein Multipl Skleroz riskini azalttığı gibi Alzheimer ve Parkinson Hastalığı’nın da görülme riskini azalttığı deneysel çalışmalarda gösterilmiştir. 

İsveç’te bin 620 MS hastası ile 2 bin 788 sağlıklı birey üzerinde ve ABD ortaklığı bin 159 MS hastası ile bin 172 sağlıklı birey ile yürütülen çalışmada hastaların günlük kahve tüketimleri sorgulanmıştır.  Kahveyi az tüketenlerde MS’in daha çok görüldüğü tespit edilmiştir. Kafeinin adenozin reseptörleri üzerinden anti-inflamatuar etki gösterdiğini düşünen araştırmacılar, elde ettikleri sonuçların başka çalışmalarla da desteklenmesi gerektiğini belirtmişlerdir. 

Bazı araştırmacılar kahve içilmesini önerirken, bazıları içmeyin diyor. Peki ne yapmalıyız?
MS hastası olmamak için veya MS hastalığının seyrini olumlu olarak etkilemek için bu çalışmadan elde edilen sonuçların, sağlıklı ve hasta bireylere olmazsa olmaz kesin kanıta dayalı bir öneri haline gelmesi için zamana ihtiyacımız olduğunu söyleyebilirim. Sanırım tükettiğimiz her türlü gıda maddesinin benzer şekilde değerlendirilmesinde fayda var. 

Kahvenin içinde birçok vitamin ve antioksidan olarak bildiğimiz maddeler bulunmaktadır. Bunların yararları tartışmasız olmakla birlikte aşırı kahve tüketiminin de uykuyu bozduğunu bilmekteyiz. Uyku bozukluğu da birçok hastalığın ve yaşam kalitesinin bozulmasına neden olduğu da aşikardır. Kararında olmak kaydı ile kahvenin hem keyif verici hem de sağlıklı bir madde olduğunu söylemekte ise sakınca olduğunu sanmıyorum. 

Prof. Dr. Mehmet Zülküf Önal kimdir? 
Diyarbakır’da 1965 yılında doğdu. Üniversite eğitimini Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde tamamladıktan sonra ihtisasını Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde Nöroloji Anabilim Dalında yaptı. Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde 2000 yılında doçent unvanını, 2007 yılında da Ankara Ufuk Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde profesörlük unvanını aldı. Akademik nörofizyoloji çalışmalarından dolayı, Klinik Nörofizyoloji Yan Dal Uzmanlığını da almıştır. Askerlik Hizmetini Ankara GATA Nöroloji Kliniğinde yaptıktan sonra, bir süre ABD’de Massachusetts Üniversitesi’nde birçok deneysel çalışma yaptı. Ankara LIV Hospital'da tam zamanlı olarak çalışmaya devam etmektedir.

Ulusal ve uluslararası dergilerde bilimsel makaleleri, bilimsel toplantılarda sunulan pek çok sayıda bildirisi var. Ulusal ve uluslararası çeviri ve orijinal kitap ve kitap bölümleri de yer alıyor.  Türk Nöroloji Derneği Yeterlilik Yürütme Kurulu Üyesi olarak çalışıyor. Aynı zamanda Türk Nöroloji Dergisi ve Türk Beyin Damar Hastalıkları Dergilerinde Bilimsel Danışma Kurulu Üyesi’dir. Yaptığı çalışmalarla Birleşmiş Milletler kriterleri doğrultusunda Türkiye’deki danışman hekimler listesinde yer almaktadır. Birleşmiş Milletler bünyesinde WHO, UNDP, UNOPS, UNFPA ve UNICEF dahil olmak üzere tüm kuruluşların personellerine ihtiyaç halinde sağlık bilgisi ve sağlık hizmeti sunmaktadır.



25 Mart 2016 Cuma

İDEALLERİNE TUTKUYLA BAĞLI ÇOCUKLARIN YOLLARINDAN ÇEKİLİN!

Bir çocuk yaşadıklarını anlatıyordu. Kendi ağzından kendi hayat hikayesiydi. Daha minicik parmakları, düşünceli bakışları arasında hesaplarla ve bilime olan tutkusunu dile getiriyordu. Kahraman Çocuk (The Young and Prodigious T.S. Spivet) ismiyle  yayınlanan T.S. Spivet filminde kahramanımızın yaşadıklarını izliyoruz. 

Filmi özellikle farklı bir gözle seyretmenizi isteyeceğim. Neden mi?

Biyolog bir anne ile kovboy bir babanın, üçüncü ve en küçük çocuğu olan 12 yaşındaki T.S. Montana'daki bir çiftlikte yaşamaktadır. Manken olmak isteyen bir ablası ile filmin ilerleyen dakikalarında bir kaza sonucu kaybettiği diğer kardeşi kendisini anlamaz. 

Annesi zooloji ve botanik alanında yeni türler keşfetmeye çalışırken, babası doldurulmuş hayvanlardan oluşan bir odayı müze olarak kurgular. Bu süreçte küçük Spivet, bir bilimsel toplantıya katılır. Orada yapılan konuşmaya coşkuyla eşlik eder. Kendisini keşif yapmak için adayacağının sözünü verir. Gün geçtikte de harita yapımı ve keşifler konusunda daha da yetenekli hale gelir.
Ancak, Spivet’in yaptığı çalışmaları anlayacak kapasiteye sahip olmayan öğretmeni tarafından kendisiyle alay edilir. Hatta çalışmalarına kusurlar bulan öğretmenine, yazısının ünlü bir dergide yayınlandığını gösterince sınıfta küçük düşürücü cümlelere maruz kalır. Öğretmeni, bilimsel yeteneği olmadığını resmen baskı yaparak dile getirir. İşte burada dayanamayıp içimden şunları geçirdim: Böyle kişiler dünyanın neresinde olursa olsun öğretmenlik yapmamalı. Kendi küçük beyinleri içinde sıkışıp kalırken, çocuklara zarar vermemeli. Yeniliklere açık, üreten, düşünen ve en önemlisi öğrencilerini değer vererek dinleyen öğretmenler olmalı. 

Bir gün Smithsonian müzesinden beklenmedik bir telefon gelir. Son yaptığı keşif prestijli Bair Ödülü'ne layık görüldüğü söylenir. Spivet ödül törenine gitmesi ve bir konuşma yapması için davet edilir. Hiç kimseye haber vermeden valizini hazırlar, yanına annesinin günlüğünü de alır.  Washington'a giden bir trene binmek için büyük tehlikeler atlatır. Küçükcük bedeniyle oradan oraya kocaman valizini taşır. Sonunda trendeki bir karavana yerleşir, aç ve susuz bir yolculuk sürer. Yalnızdır, kendisini kimsesiz hisseder. 

Washington’a gittiğinde de bir polis ile karşılaşır. Çocuğa hesap soran bir yaklaşımla resmen egosunu tatmin etmek için yaklaşır. Spivet’in kaçmasıyla da kovalamaca başlar.  Kaçmayı başarırken ancak, polis yaralanmasına ve kaburgalarının kırılmasına neden olana kadar kovalar. Filmin bu sahnesinde polislere karşı da bir kızgınlık oluşuyor. “İnsanlara yardım etmek için yaklaşmak yerine, neden ego tatmini yapar gibi davranırlar?” sorusu akıllara takılıyor.

Yolun devamını gitmek için otostop yapan Spivet, kamyon şoförünün dostane yaklaşımı ile hedefine ulaşır. Ödülünü almak için çabaları, davet edenlerin onu bir yem gibi görüşü ve sonunda ailesinin sahip çıkması ile biten filmden alınacak çok ders var. 

İlgisiz anne ve babaların, kendi dünyalarında yaşamadan önce çocuklarına zaman ayırmaları gerektiği vurgusu yapılıyor. Ne kadar kendi hayatını yaşasa da herkes, çocuklara zaman ayırmak gerekiyor. Onları dinlemek, sorunlarına çözüm bulmak ve yollarındaki engelleri kaldırmalarına yardım etmek çok önem taşıyor. 

Çocuklarınızın okulda yaşadığı zorluklar olduğunda mutlaka kulak verin. Öğretmeninden memnun değilse, değiştirin. Hedefleriyle sakın dalga geçmeyin ve sizin için değerli olduğunu hatırlayın. İdeallerine tutkuyla bağlı çocuğunuza yapacağınız en büyük iyilik, yanında olup destek vermektir. Gerisini o başarır zaten… 

24 Mart 2016 Perşembe

TAKLİT ETMEYİN, ÖZGÜN OLUN!

Günümüz insanları düşünmek, gözlem yapmak, sorgulamak ve çözüm yolları aramak gibi üretmenin güzelliği yerine yapılan işleri taklit etmeyi seçiyor. 

Peki, taklit edince ne oluyor?

Öncelikle orijinal çantaların yerine kullanılan taklit çanta kadar değeri oluyor. Taklit edenin değeri yoktur. 

Bir şey orijinalse kıymetlidir. Ve ne kadar çok taklit edeni olursa o kadar eşsiz ve değerlidir. 

Neden taklit konusuna değindiğime gelecek olursam, bilim insanları geçmişte çok büyük başarılara imza atmış. Günümüzde çalışmalar son hızda devam ederken, gelecek ile ilgili inanılmaz projeler konuşuluyorken biz ne yapıyoruz? 

Hemen söyleyeyim, üretileni ürünleri en hızlı şekilde alıp, kullanma konusunda yarışıyoruz. 

Hatta öyle ki üretenden daha çok ürünü sahipleniyoruz. Firma sahibi edasıyla içimizdeki özgüven eksikliğinin etkisiyle sosyal medyada paylaşım rekorları kırıyoruz. 

Bilime, teknolojiye ve sanata basite indirgemek için bakıyoruz. 

Üretilen ürünler yerel kalmaktan öteye gidemiyor. Üretince tüm dünyayı ayağa kaldırmayı hedeflemiyoruz. Hatta kurulan hayaller paylaşılmışsa kesin demoralize edecek sözlerle duvarlar örenler oluyor. 

Birde birileri yükseliyorsa hemen ayağının altına muz kabuğunu yerleştiriyoruz. Üretip, çalışıp bir yerlere gelmesin diye uğraşıyoruz. 

Yardımlaşma, destek olma, saygı duyma, örnek almanın yerini;
Taş koyma, yolunu tıkama, kıskançlık, taklit etme aldı. 

Bu kafaların değişmesi şart! 

İnsanlar bulundukları ortamın psikolojisine alışır. Ancak, önemli olan nokta çalışmalarına engel olacak insanlarla arana duvarları örmektir. 

Sağır kurbağa hikayesini biliyor musunuz?

Kurbağalar bir gün yarışma düzenlemiş. Hedef; çok yüksek bir kulenin tepesine çıkmakmış. Bir sürü kurbağa da arkadaşlarını seyretmek için toplanmış ve yarış başlamış. 

Seyirciler yarışmacıların hiçbirinin kulenin tepesine çıkabileceğine inanmıyormuş. Sadece şu sesler duyulabiliyormuş: “Zavallılar! Hiç bir zaman başaramayacaklar!”

Yarışmaya başlayan kurbağalar kulenin tepesine ulaşamayınca teker teker yarışı bırakmaya başlamışlar. İçlerinden sadece bir tanesi inatla ve yılmadan kuleye tırmanmaya çalışıyormuş. 

Seyirciler bağırmaya devam ediyorlarmış.

Sonunda bir tanesi hariç, hepsinin ümitleri kırılmış ve bırakmışlar. Ancak yarışmada kalan son kurbağa büyük bir gayret ile mücadeleye devam ederek kulenin tepesine çıkmayı başarmış. Diğerleri hayret içerisinde bu işi nasıl başardığını öğrenmek istemişler. 
Bir kurbağa ona yaklaşmış ve sormuş: 

“Bu işi nasıl başardın?” diye. 

O anda farkına varmışlar ki; Kuleye çıkan kurbağa sağırmış!

Kulaklarınızı ne zaman tıkamanız gerektiğini mutlaka hatırlayın. Sağlıklı iletişim için öncelikle çevremizle ilgili bakış açımızı iyi ayarlamalıyız. Yeni ufuklar açan ve destek olan insanlarla görüşmeliyiz. 

Üreten, düşünen ve başaran yarınları konuşmak dileğiyle…

SAĞLIK ÇALIŞANLARI CEFASINI ÇEKİYOR SÖZDE UZMANLAR SEFASINI SÜRÜYOR

Okula başladıklarında oyunlarından fedakarlık ettiler, akranlarından daha çok ders çalıştılar. Onların hedefi büyüktü, okullarında iyi dereceler alıp büyük hayallerini geliştireceklerdi. Böylece hayallerindeki mesleği yapmak için gece gündüz demeden çalıştılar. 

Lise yıllarında akranları gezerken, onlar yine ders çalışıyor ve hedeflerine ulaşmak için sınavda belli bir yüzdeye girmeleri gerekiyordu. Gecelerini gündüzlerine kattılar ve zorlu sınavları geçtiler. 
İstedikleri bölümleri kazandıklarında da maraton bitmedi, zaten onlar yılmayan insanlardı. Çalışmaktan yılmazlar, öğrenmeye aşıktırlar. Kendilerini geliştirmelerinin yanı sıra çevrelerine de ışık saçarlar.

Eğitim hayatları sadece öğrenmek olmadığı gibi, gece gündüz demeden hastanede nöbetleri başladı. Kıdemlilerinden öğrenilmesi gerekenler, hocalarından öğrenmeleri gerekenler ve tıbbiyenin verdiği kurallarına uyarlar askeriye gibidir hayatları. Sadece çalışmanın ötesinde, boyundan büyük laf edemez, tecrübeye, bilgiye ve büyüğe saygı vardır. “Tamam hocam” der susar. 

Kısa gibi gelen bu süreç bir ömür sürer, bir yaşam tarzı olur. Sürekli çalışırlar, hayatlarını işlerine adarlar, insanları sağlığına kavuşturmak için sürekli sorunları dinlerler, çözüm olmaya çalışırlar. 

Gündeme bile gelmez yaptıkları, yaşadıkları! 

Medyada kimler yer alıyor?
Kimi eğitimini tamamlayıp diploma sahibi olmuş kiminin diploması yok. Hayatını eğlenmek, süslenmek, gezmek ve modayı takip etmek ile geçirmiş. Sonra tanınmanın basamaklarını tırmanmış, ünlü olmuş.  

Ünlü olmasının eğitim yerine geçtiğini düşünüp, sağlık alanında eğitim vermeye kalkmışlar. Sağlıklı beslenme, spor yapmak ve psikolojiyi öğrettiklerini iddia ediyorlar. Bir sertifikayla, her gün gündemde olup, farkında olmadıkları cehaletle ortada dolaşıyorlar. Sağlığın “s”ini bilmeden, insanlara sağlığı anlatmaya kalkıyorlar.  

Kaymağını da tahmin edeceğiniz gibi, işte bu bir şey bilmeyip uzmanmış gibi ortada dolaşanlar yiyor. Gündeme geliyorlar, günleri sanki hayatın sırrını veriyor edasında geçiyor. Sağlık profesyonellerine ve hekimlere bulunamayan kaynaklar, ne hikmetse bunlara akıyor. Araştırma yapmaya fon bulamayan bilim insanlarının günleri küçücük bir odada geçiriyor. 

İşte bu adaletsizliği ortadan kaldırmak olmalı hedeflerden biri! Daha iyi sağlık hizmeti almak, daha iyi sağlık haberleri okumak ve bilimin ışığında ilerlemek için destek zamanı! 

Siz de destek olun. 

Sağlığı uzmanlar anlatsın, sözde uzmanlar sussun! 

23 Mart 2016 Çarşamba

AKILCI İLAÇ KULLANIMI İÇİN YARIŞIYORUZ

Sağlığımız hakkında bilgileri ne kadar sorguluyoruz? Medyada gördüğünüz bilgilerin doğru olup olmadığını düşünüyor musunuz? Sağlık konusunda bilgilerin güvenilir, liyakat sahibi uzmanlar ve bilimsel kanıtlar ışığından olması önem taşıyor. Sağlık okuryazarlığı bilincinin gelişmesi hedeflenirken özellikle sağlık haberleri,  uzman sağlık muhabirleri tarafından yapılmalıdır. 

Bilgi kirliliği içinde kaybolduğumuz şu günlerde, güvenilir kaynaklar çöplerin arasında parlayan “Kaşıkçı Elması” gibi etrafına ışık saçıyor. Akılcı ilaç kullanımında da durum böyle, sağlık okuryazarlığı bilinci bu noktada önem taşıyor. Bilgi kirliliğinden korunmak için internette gördüğünüz, ilaç önerilerine veya komşunuzun “Bana iyi geldi, sende bu ilacı kullan” şeklindeki tavsiyelerine sakın kulak asmayın. İlaçları kullanırken çok dikkatli olmak gerekiyor, uzmanların kişiye özel olarak ilaç reçete ettiği unutulmamalı. Ayrıca, “Hekim antibiyotik yazmadı, bir şey bilmiyor” algısından da vazgeçilmeli. Bu konuda farkındalık çalışmalarını sürdüren Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu Başkanı Doç. Dr. Osman Arıkan Nacar ile “Akılcı İlaç Kullanımı” hakkında konuştuk. 

Akılcı ilaç kullanımı nedir?
Kişinin klinik tablosuna ve bireysel özelliklerine göre doğru ilacı, doğru zaman aralıklarında ve gereken miktarda kullanılmasıdır. Aslında ilacın üretiminden, reçetelenmesine ve kullanılmasına kadar geçen süreçte tüm doğru adımların yapılmasıyla tamamlanacak bir süreçten bahsediyoruz. Ayrıca, bu ilaca dokunan herkesin sorumluluğunun olduğu bir süreç. Bu kadar çok paydaş olunca haliyle işimiz biraz daha zorlaşıyor aslında. Bu nedenle Kurum olarak akılcı ilaç kullanımın sağlanmasında sorumluluğu olan her paydaşı kapsayacak şekilde bir plan hazırladık ve uygulamaya koyduk. “Akılcı İlaç Kullanımı Ulusal Eylem Planı 2014-2017” ile hedefimiz tüm paydaşlarda davranış değişikliği oluşturmak.

İlaç kullanımı konusunda nelere dikkat edilmeli?
İlaç konusunun bir uzmanlık işi olduğunu unutmamak gerekir. Bu işi, uzmanlarına bırakmak gerekiyor. Örneğin bazı annelerimiz çocuğunun ateşi çıktığında hemen antibiyotik veriyor. Bu doğru değil çünkü antibiyotikler sadece ve sadece bakterilerin neden olduğu enfeksiyonlarda kullanılır. Ateşin birçok nedeni olabilir. Bakterinin neden olduğu enfeksiyonlar bunlardan bir tanesi. Yani bunu yapan annelerimiz çocuklarına o an için yararı olmayan bir ilacı kullandırmış oluyor. Kaldı ki yararı olmadığı gibi zararda verebilir.

Hastanın tanısına göre doğru ilacı belirlemek hekimlerimizin işi. Burada kendi kendimize kullandığımız her ilaç bizim için bir risk oluşturur. Kendi kendimize ilaç kullandığımızda, yakınımıza ilaç tavsiye ettiğimizde iyi niyetle kötü bir iş yapmış oluyoruz. Kendimizin veya tavsiye ettiğimizin zarar görmesi kaçınılmaz oluyor. 

Kişi başı hekime başvuru sayısına baktığımızda Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) ülkeleri ortalaması 6.6 iken ülkemizde bu ortalama 8.2 yani hekimlerimize artık rahatlıkla ulaşabiliyoruz.  Her yerde aile sağlığı merkezlerimiz, hastanelerimiz ve eczanelerimiz var. Sağlık hizmetlerine erişim bu kadar kolay iken kendi kendimize ilaç kullanmak, başkasına ilaç tavsiye etmek, internetten ilaç almak gerçekten gereksiz ve bizlere ciddi zarar verecek davranışlar. Bu işi uzmanına bırakacağız. Hekimimiz ilaç önerirse reçetemizle eczaneden ilaçlarımızı alacağız, eczacımızın tarif ettiği gibi kullanacağız. Hasta olarak ancak ve ancak bunları yaptığımızda sorumluluğumuzu yerine getirmiş olabiliriz.

İlaç denildiğinde akla ilk olarak antibiyotik geliyor. Antibiyotik kullanımındaki artışı önlemek için neler yapıyorsunuz? 
Tabi antibiyotikleri çok kullanıyoruz ve bu nedenle direkt aklımıza ilaç denildiğinde antibiyotik geliyor. Antibiyotik tüketiminde ülke olarak karnemiz de kötü. Ülkemiz AB üyesi ülkelerin de içinde olduğu 42 ülke içinde Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ)’nün önerdiği yöntemle yapılan hesaplamalara göre, en yüksek antibiyotik tüketimine sahip ülke olduk. Bu hesaplamaya göre Türkiye’de yaşayan her vatandaşımızın Hollanda’da yaşayan her bireyin yaklaşık 4 katı kadar antibiyotik kullandığını söyleyebiliriz. Bu durumun kabul edilebilir bir tarafı olmadığı kesin. 

Gereksiz antibiyotik tüketimi ve antibiyotik direnci sorunları ile mücadele ederken, sağlık çalışanlarımıza ve halkımıza yönelik birçok çalışma yapıyoruz. Yürüttüğümüz çalışmalarla süreçte sorumluluğu olan her paydaşın katkı vermesini ve üstüne düşen sorumluluğu almasını ve ayrıca vatandaşın sağlık okuryazarlığının artırılmasını hedefliyoruz.

Antibiyotik doğru kullanılmazsa neler olur?
Konu antibiyotik olunca yanlış ve gereksiz kullandığımızda başka bir konu daha ortaya çıkıyor o da “Antibiyotik Direnci”. Nedir peki bu antibiyotik direnci. Her canlı yaşamak için mücadele eder, bakteriler de. Antibiyotikler de bakterileri öldüren veya bakterilerin üremesini engelleyen ilaçlar ki bu işi de ancak doğru dozda ve zaman aralığında aldığımızda yapabiliyor. Biz bu ilaçları doğru kullanmadığımızda yani eksik, gereğinden kısa veya uzun kullandığımızda bakteriler bu antibiyotiğe karşı direnç geliştiriyor. Bu geliştirdiği direnci de diğer bakterilere öğretiyor. Ne oluyor peki, artık kullandığımız antibiyotik, o bakteriyi öldürmek için veya bakterinin üremesini durdurmak için etkisiz kalıyor. Yani o bakterinin hasta ettiği hiçbir hastada o antibiyotik işe yaramıyor. Başka deyişle yanlış ve gereksiz kullandığımız her antibiyotik sadece kendimiz için tehlike oluşturmuyor, tüm dünya için tehdit edici oluyor. 

Antibiyotik almadan önce ne yapmalıyız?
Antibiyotik yazmayan doktor, işini bilmiyor algısı var. Bu kesinlikle hatalı bir bakış açısı. Toplumun bu duruma duyarlılığı kamudan daha fazla olmalı. Toplumun bilinçlenmesi, insanların antibiyotik kullanımı ile ilgili bireysel kararlar vermemesi gerekiyor. Bu işi hekimine bırakmalı. Hekiminin ve eczacısının talimatlarına uymalı.

Antibiyotik seçiminde nelere dikkat ediliyor? 
Antibiyotik seçiminde en önemli şey enfeksiyona neden olan bakteri. Yani hekim etkene göre etkili antibiyotiği belirliyor. Sonrasında hasta için o hastalıkta ne kadar kullanacağını belirliyor. Her antibiyotiğin her hastalıkta kullanılması mümkün olmadığı gibi kullanım süresinin ve kullanım dozunun da aynı olması mümkün değil. Hekim ilacın dozunu da kullanım süresini de hastasına göre belirliyor. Hekim hastasının yaşı, kilosu, klinik tablosu gibi birçok parametreyi göz önüne alıyor. Hastanın bu nedenle kullanacağı antibiyotiğe ve kullanacağı doza karar vermesi büyük bir yanlış. Antibiyotik seçimi tıbbi bir karardır, bu kararı vermeye tek yetkili olan kişi de hekimdir. 

İlaç kullanımı ile ilgili toplumsal bilinç oluşturmak için yarışma düzenliyorsunuz. “Akılcı İlaç Kullanımı Proje Yarışması” hakkında bilgi verir misiniz? 
Tabi ki yapmış olduğumuz tüm çalışmalarımızda amacımız akılcı ilaç kullanımı konusunda farkındalık oluşturmak, bu farkındalığı artırmak ve nihai olarak da farkındalığın davranışa dönüşmesini sağlamak hedefimiz. Bunun için bilimsel ve idari süreçte çalışmalarımız var ve bu çalışmalarımıza da medyanın katkı vermesini bekliyoruz. Bizim Kurum olarak akılcı ilaç kullanımın sağlanması ile ilgili projelerimiz, çözüm önerilerimiz ve çalışmalarımız var. Bu konuda sağlık profesyonellerimiz ve sağlık profesyoneli adaylarımız nasıl çözümler üretiyor, bunu görmek istiyoruz. Yani çözüm önerilerimize yeni fikirler yeni çözüm önerileri katmak istiyoruz. Bu amaçla bu proje yarışmasını başlattık. Akılcı ilaç kullanımının sağlanması için her yerde olacağız.  

Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurum Başkanı Doç. Dr. Osman Arıkan Nacar kimdir?
18 Ocak 1977 yılında Adana’da doğdu. Lise eğitimini 1992 – 1995 yılları arasında Gaziantep Fen Lisesi’nde tamamladı. 1995 yılında kazandığı Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesinden 2001 yılında tıp doktoru olarak mezun oldu. 2001 – 2002 yıllarında Şırnak Silopi Devlet Hastanesinde hekimlik mesleğini icra etti. 2002 – 2008 yıllarında Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesinde Beyin ve Sinir Cerrahi İhtisasını yapan Nacar, Tabip Asteğmen olarak 2007 – 2008 yılları arasında Diyarbakır Asker Hastanesinde görev yaptı.

2009 – 2010 yılları arasında Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesinde Beyin Cerrahi Uzmanı olarak görev yapan Nacar, 2011 – 2012 yıllarında ise (UCSF) Kaliforniya San Francisco Üniversitesi Beyin Cerrahi Kliniğinde Araştırma Görevlisi olarak çalıştı. 2013 yılında ise Bilkent Üniversitesi Executive MBA programına başladı. 2012 – 2014 yılları arasında Sağlık Bakanlığı Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu, Tıbbi Cihaz Kayıt ve Koordinasyon Daire Başkanlığı görevinde bulundu. 2014 yılında Doçent unvanını aldı.

2014 yılından itibaren Sağlık Bakanlığı Acil Sağlık Hizmetleri Genel Müdürü olarak görev yapan Nacar, 18 Aralık 2015 tarihinde Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu Başkanı olarak atandı. 

      

21 Mart 2016 Pazartesi

BİLİMİN DEDİKODUSUNU YAPMAYA HAZIRSANIZ, BAŞLAYALIM!

Son dönemlerde ismini bilmediğim birçok ünlü olduğunu fark ettim. Ancak insanların aslında bilim camiasının önemli isimlerini tanımadığını anlayınca, kolları sıvadım. Değerli bilim insanlarından söz ederken, kendi şapkamı da masaya koyup başladım araştırmaya. Öğrendiklerimi sizlerle paylaşacağım, böylece bilgimiz paylaştıkça çoğalacak.  Bu arada aramızda kalsın, dedikodu en çok zamanımızı alan konuşma konularından olduğu için, bilimsel dedikodu yapacağız. Hadi kahvelerinizi alın başlıyoruz sohbete. 

Rachel Carson ismini daha önce duydunuz mu? 

Kendisi doğal yaşamın korunmasının kapılarını aralayan bir biyolog, yazar ve ekolog. Amerikalıların doğayla kurdukları ilişkinin değişmesini sağlayan çok önemli bir isim. 

Çocukluğundan itibaren doğaya olan sevgisi, okul yıllarında aldığı burslar ve yazmaya olan düşkünlüğü ile dikkat çekiyordu. Biyoloji eğitiminden sonra Johns Hopkins Üniversitesi’nde Zooloji bölümünde yüksek lisans eğitimini yaparken, Raymond Pearl’s Enstitüsünde biyolojik araştırmalarını sürdürdü. 

Deniz biyolojisi alanında araştırmalar yaparken, yazarlık konusunda da çalışmalarına ağırlık verdi. Bu süreçte üç kitap yazdı. 

Silent Spring kitabı ülkemizde Sessiz Bahar ismiyle yayınlandı. Bu kitap dünyada çevresel hareketin başlamasını sağladı. 

Carson, DDT adlı bir böcek ilacının zararlı olduğunu kanıtlayarak devrim niteliğinde değişikliklere imza attı. Tarımda kullanılan böcek öldürücü ilaçların, böceklerden beslenen yabani hayvanları da öldürdüğünü gündeme getirdi. 

Çevre dostu bir bilim insanı olan Rachel Carson, bir kadının neler başarabileceğini ortaya koyan çok güzel bir örnek.  Kütüphanemize eklememiz ve okumamız gereken kitaplar listesine “Sessiz Bahar” eklendi. Siz ne dersiniz?

Uygulamalı öneri: Arama motoruna Rachel Carson yazdığınızda resmi sayfası açılacak. Sayfasında yer alan “timeline” bölümüne tıklayın lütfen. Bizim değerli bilim insanlarımız içinde böyle sayfaların yapılması dileğiyle. 

https://www.grisayfalar.com/sessiz-bahar/
http://www.rachelcarson.org/Bio.aspx 
http://onedio.com/haber/bilim-tarihine-damga-vurmus-birbirinden-degerli-17-bilim-kadini-608875 
http://www.patikafilm.com/kitapkulubu/doganin-sessiz-cigligi-sessiz-bahar-rachel-carson/
http://www.slideshare.net/lovelyosman/bilimi-yaratanlar-son

20 Mart 2016 Pazar

ÇOCUKLARDA EPİLEPSİ TEDAVİ EDİLEBİLİR Mİ?

Çocuğunuz belli aralıklarla bayılıyor mu? Bu bayılmalardan dolayı üzülüp, “Sara” oldu diye düşünüyor musunuz? Etrafınızdan çekinip, saklıyor musunuz? Peki, epilepsinin tedavisi olduğunu biliyor musunuz? 

Hayatın ilk bir yılında en sık olup, yaklaşık her 100 çocuktan birinde epilepsi görülüyor. Ülkemizde yaklaşık 200 bin epilepsili çocuk, dünya genelinde de 40 milyondan fazla epilepsi hastası bulunuyor. Ateşli havalelerin daha sık olup, ülkemizde 500 binden fazla çocukta ateşli havale görüldüğünü belirten Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Nörolojisi Bilim Dalı Başkanı ve Türkiye Çocuk Nörolojisi Derneği Başkanı Prof. Dr. Kürşad Aydın ile epilepsi hakkında merak edilenleri konuştuk. 

Epilepsi nedir?
Beyindeki elektriksel boşalımlar sonucu, nöbetler halinde gelen bilinç değişikliği, kısa süreli dalma, boş bakma, bayılma, yüzde, kollarda veya bacaklarda kasılma, dişlerde kilitlenme, gözlerde kayma, ağızda köpürme ve idrar kaçırma gibi bulgularla kendini gösteren bir hastalıktır.
Halk arasında “Sara” olarak bilinmekte ve çoğu kez tedavisinin olmadığı düşünülmektedir. Ancak çocuklarda büyük oranda başarı ile tedavi edilebilmektedir. 

Epilepsi ne değildir?
Bir ruh hastalığı veya delilik değildir, gizemli bir yanı olmadığı gibi cinlerle de ilişkisi yoktur. Bulaşıcı olmadığı gibi epilepsili çocuklar başkaları için de tehlikeli ve zararlı değildir. Toplumumuzdaki bu yanlış algılar nedeniyle, aileler çocuklarının epilepsi olduğunu gizlemekteler. Hatta günlerinin önemli bir kısmını geçirdikleri okulda, öğretmenlerinden bile sakladıkları görülmektedir.

Nöbet anında ne yapmalı?
Nöbetler, genellikle birkaç dakika içerisinde kendiliğinden durmaktadır. Dolayısıyla nöbet geçiren birini gördüğümüzde panik yapmadan nöbet esnasında kafasını sert yerlere çarparak kendine zarar vermesi, dilini ısırması engellenir, sert olmayan düz bir zemine yan yatırılarak solunum yolu açık tutulmaya çalışılır, ağızda köpürme ve kusma varsa temizlenir. Nöbet 2-4 dakika içinde sonlanmadıysa 112 aranarak, en uygun sağlık merkezine ulaştırılmaya çalışılır.

Nöbet sırasında alkol veya soğan koklatmak işe yarar mı?
Halk arasında yaygın olarak uygulanan kasılmayı engellemek için sıkıca tutmanın, yüze su veya kolonya dökmenin, alkol veya soğan koklatmanın hiçbir yararı yoktur. Bir şey içirmeye çalışmak ise çok tehlikeli olup akciğerlere kaçmasına ve ölüme dahi sebep olabilir. 

Epilepsi nöbeti sırasında çocuğa soğuk duş yaptırmak işe yarar mı?
Nöbet sırasında çocuğu musluğun altına tutmak veya soğuk duş aldırmanın faydası yoktur. Özellikle ateşli nöbet geçiren çocuklarda, soğuk duş vücudun dış kısımlarını hızla soğutmakta, beyine daha fazla kan gitmesine ve beyindeki ateşin daha da yükselmesine neden olarak nöbet için daha zararlı olabilmektedir. Buna karşılık nöbet yokken ateşli çocuğa ılık duş aldırmak yararlı olabilir.

Epilepsinin nedeni nedir?
Yüksek ateş, kafa travması, zehirlenme, kist, tümör, kanama ve beyinin gelişim kusurları gibi pek çok olay epilepsiye neden olsa da hastaların yüzde 50-60’ında epilepsinin nedeni genetiktir. Sadece ateşli hastalık sırasında görülen nöbetler epilepsi olarak kabul edilmez ve çoğu kere tedavi dahi gerekmez. Yine ateşli havalelerin de çoğu genetik yatkınlık ile ilişkilidir. 

Epilepsinin türleri nelerdir?
Yüzden fazla türü olduğu için, epilepsi nöbetini tanımak bazen uzmanlar için bile kolay değil. Kısa süreli 5-10 saniye dalma ve boş bakma bir epilepsi nöbeti olabilir, kol veya bacaklardaki sıçrama bir epilepsi nöbeti olabilir. Bayılma, bilinç kaybı, kasılma, dişlerde kilitlenme, ağızda köpürme ve idrar kaçırma gibi belirtiler sadece büyük nöbetlerde görülür. 

Epilepsi nöbetlerini artıran etkenler nelerdir?
Uzun süre aç kalmak, stres, uykusuz kalmak, alkol, kahve ve kola gibi içecekler epilepsiye yatkınlığı olan çocukların nöbet geçirmesini kolaylaştırabilir. Bilgisayar ve televizyon gibi parlak ışık saçan cihazlar sadece ışığa duyarlı epilepsisi olan çocuklarda nöbete sebep olacağından tüm epilepsili çocuklara yasaklamak doğru ve gerekli değildir.

Teşhiste kullanılan EEG ve MRG her hastaya çekilmeli mi?
Epilepsi teşhisi için EEG; epilepsinin nedenini bulmak için de MRG çekmek oldukça yararlıdır. Ancak EEG ve MRG çekmeden de epilepsi teşhisi konulabileceği gibi epilepsi hastalarında EEG ve MRG’nin normal olabileceği unutulmamalıdır.

Epilepsi tedavi edilebilir mi?
Epilepsi, esas olarak ilaçlarla başarılı bir şekilde tedavi edilebilir. Tedavide etkili ilaçlar yaklaşık 100 yıldır bilinmekle birlikte son 20 yılda çok önemli, etkili ve yan etkileri az olan ilaçlar keşfedilmiştir. Günümüzde, genel olarak epilepsili çocukların yüzde 70-80’i, bazı epilepsi türlerinin ise yüzde 100’ü bu ilaçlarla tam olarak iyileşmektedir. Bazı hastalarda da ilaç dışı tedavi seçenekleri daha ön planda olabilir.

Epilepsi ameliyatı ne zaman gerekli olur?
Özellikle ilaç tedavisine cevap vermeyen ve ameliyat edilmeye uygun, ameliyat sonrası kalıcı özür olmayacak hastalara, epilepsi konusunda deneyimli ileri merkezlerde oldukça başarı ile uygulanmaktadır. 

Epilepsi pili kimlere takılır?
Göğüs duvarında cilt altına yerleştirilen uyarıcı bir pil ile boyundan beyine uzanan vagus sinirine aralıklı uyarı verilerek nöbet tedavisi sağlanabilmektedir. Özellikle ilaç tedavisine cevap alınamayan ve ameliyata uygun olmayan hastalarda tercih edilmektedir. 

Ketojenik diyet tedavisi kimlerde uygulanabilir?
Yüksek oranda yağ, çok düşük oranda karbonhidrat içeriğine sahip olan ketojenik diyet, seçilmiş bazı epilepsi hastaları için umut verici olabilmektedir. Uygulaması biraz zahmetli olan bu tedavi yöntemi her hasta için uygun ve gerekli değildir. Ketojenik diyet öncesinde diğer tedavi yöntemlerinin uygun şekilde değerlendirilmiş olması gerekir. Ancak bazı metabolik hastalıklarda, ketojenik diyet öncelikle ve bazen tek tedavi olarak dahi kullanılabilmektedir.

Tedavi süresi nedir?
İlaç veya diğer tedavi yöntemleri ile nöbetler tam olarak kontrol altına alınsa dahi tedavi süresi en az 2-4 yıl olmalıdır. İlaçlar aniden kesilmemeli; ilaç kesilmesine mutlaka doktor karar vermeli ve kesim süresi en az 6 ay-1 yıl olmalıdır. Bu süre boyunca en geç 6 ayda bir Çocuk Nörolojisi Kliniklerinde kontrollerin yapılması gereklidir.

Tedavisi süren çocuklar normal hayatlarına devam edebilirler mi? 
İlaç tedavisi ile nöbetleri kontrol altına alınan çocukların günlük aktivitelerine devam etmelerinde, kreş-anaokulu veya okula gitmelerinde, okul spor faaliyetlerine ve laboratuvar çalışmalarına katılmalarında herhangi bir sakınca yoktur. Ancak yüzme ve bisiklet gibi tehlikeli olabilecek sporlar nöbet kontrolü sağlandıktan sonra ve gözetim altında yapılmalıdır.Epilepsili çocukların diğer çocuklarla arkadaşlık etmesinde, oyun oynamasında her iki taraf açısından da bir sakınca yoktur. Dolayısıyla bu çocukların okul dönemlerinde hem öğretmenleri hem de arkadaşları tarafından dışlanmaları son derece yanlıştır. 

Prof. Dr. Kürşad Aydın kimdir?
Gazi Üniversitesinde 2001-2003 yılları arasında Çocuk Nörolojisi Uzmanlık eğitimini tamamladıktan sonra 2003-2010 yılları arasında Konya Selçuk Üniversitesi Meram Tıp Fakültesinde Çocuk Nörolojisi Bilim Dalını kurarak 7 yıl başkanlığını yürüttü. 2003 yılında Doçent, 2009 yılında Profesörlük unvanı aldı. Otuz kadarı SCI indekslere giren Uluslararası dergilerde olmak üzere 100’ e yakın makale ve kongrelerde sunulmuş bildiri ve bu makalelere yapılmış 300 civarında Uluslararası atıf bulunmaktadır. Türkiye Çocuk Nörolojisi Derneğinin 4 yıl Genel Sekreterlik görevini yürüttü, yaklaşık 2 yıldır da Dernek Başkanlığı görevini yürütmekte. Evli, bir erkek iki kız çocuğu var.


4 ADIMDA SOSYAL MEDYADA BİLGİ KİRLİLİĞİNDEN KORUNMA

Zor günler yaşıyoruz. Bu süreçte birçok karışık duygu bir arada hissedilirken, sosyal medyada bilgi kirliliğinden korunmak önem taşıyor.  Paylaşılan bazı asılsız yazılardan korunmak için öncelikle duyarlı olmalıyız. 

Gördüğünüz her şeye inanmadan şu adımları takip edin. 

Öncelikle sorgulayın!
Gazeteci Anthony De Rosa’nın söylediği gibi; “Gördüğünüzü ve duyduğunuzu sorgulamak, aramak ve kaynağı teyit etmek, resmi ve birincil kaynaklar ile görüşmek en iyi yöntemdir.” Evet sosyal medyada gördüğünüz bilgilere şüphe ile yaklaşın ve sorgulayın. 

Belgelere bakın! 
Gazeteci Steve Buttry’nin dediği gibi “Dürüst tanıklara dahi güvenmeyin. Her zaman belge arayın.” Yani güvendiğim kişi söyledi doğrudur düşüncesinden vazgeçin. 

Fotoğraf Doğrulama Araçlarını Kullanın
Gazeteci Okan Yüksel’in söylediği gibi, “Google Search by Image” ile sosyal medyada karşılaştığınız herhangi bir fotoğrafın ilk olarak ne zaman ve hangi sitelerde kullanıldığını öğrenebiliyorsunuz” Böylece görsellerin orijinal haline ulaşabilirsiniz. https://images.google.com

Sazanlamalara Gelmeyin
Boğaziçi Üniversitesi Siber Hukuk eğitimcisi ve Avukat Burcak Ünsal’ın dediği gibi, “Hoax yani "sazanlama" durumlarına dikkat edin.  Sosyal medyadan adınıza açılan sahte hesaplardan ceza hukuku bakımından sorumlu değilsiniz. Facebook'a başvuru yaparsanız bu hesaplar kapatılır. Siz duvarınızda yazdınız diye Facebook bir şeylerden sorumlu olmaz.”

Öncelikle iletileri bir süzgeçten geçirmeden sakın paylaşmayın! Dezanformasyondan korunmanın ilk yolu sizin temkinli olmanıza bağlıdır. 

16 Mart 2016 Çarşamba

YALANLARIN ARASINDAN GERÇEĞİ BUL

Yalanların arasından gerçeği bul! Spothlight filminin sloganı olan bu cümleyi gördüğümde resmen içim açıldı. Çünkü gazetecilik mesleğini konu alması ve araştırmacı gazeteciliği irdelenmesini konu alıyor. Gazetecilerin uzun dönem araştırarak gerçekleri ortaya çıkartmak için başından geçen mücadeleleri anlatan Oscar ödüllü bir film. 

Sağlıkla ilgili hurafeleri savunanların çok olması doğru olduğunu göstermez!

Son dönemlerde etrafımızda detoks programları, eğitim almadığı halde kendini sağlık konusunda yazar kabul edenler, yaşadıklarını ajite ederek insanların kalbine dokunarak sömürenler… Kısacası etrafımızı sarmış olan hurafe savunucularından geçilmiyor. Medya ve bazı firmalar da bu hurafeleri destekliyor. Neden mi? Çünkü istediklerini onlar söylüyor da ondan.

Gerçek bilim insanları ve gazeteciler, kanıtlar sunulmadığı sürece yazmazlar. Oysa gazete köşeleri kişisel gelişim uzmanı olduğunu iddia edenlerden geçilmiyor. Gazetelerin sağlık köşelerinin gerçek sahipleri olan gazetecilere geri verilmesi gerekiyor. 

İşin garip yanı ise, biz bu saçmalıklarla uğraşırken dünyada ne araştırmalar yapılıyor. Biz ise sadece son kullanıcı olarak, hemen alıp sosyal medyada kullandığımızın havasını atan taraf oluyoruz. Asıl acı olan ve kalplerimize dokunması gereken bunlar!

Beslenme eğitimi almamış kişilerin diyet tavsiyelerinden, astroloji ile sağlığınızla ilgili yorumlarda bulunanlardan, sağlık konusunda ahkam kesen medyanın etik kavramını bilmeyen sözde sosyal medya takipçileri çok olanlardan, nefes, yaşam, hayat gibi uydurup uydurup ortaya yeni bir şey atan koçlardan, enerjiyi, hakikati ve mucizeyi anlatan artık isimlerini bile bilmediğim ve para karşılığında her yerde reklamlarını yaptıranlardan uzak durun! 

Sizin sağlığınız, sizin hayatınız, bu hurafecilerden kendinizi koruyun! Söylediklerini almayın, takip etmeyin ve prim vermeyin! O zaman kaybolup gidecekler! Sizin için gece gündüz çalışan, bilim insanları ve hekimleri dinleyin. Onlar kanıta dayalı bilimi savunuyorlar. Size bir şey sunmadan önce yıllarca araştırma yapıyorlar. Artık geleceğe bakmanın ve gerçekleri görmenin zamanı gelmedi mi? Gerçekleri saklayamazsınız,  yalanları ve yalancıları savunanlar er ya da geç kaybederler. 

14 Mart 2016 Pazartesi

HARVARDLI TÜRK BİLİM İNSANLARI “BİLİM KAZANI”NI KAYNATIYOR


Sizce bilim eğlenceli midir? Genelde verilen cevap, “hayır” olur. Ancak, aslında bilim eğlencelidir. Sizleri Genetik, Viroloji ve Fizik bölümlerinde doktora çalışmalarını yapmış Harvard Üniversitesi’nden, enerji dolu ve bilimi eğlenceli hale getiren bilim insanları ile tanıştırmak istiyorum. Çünkü iştahlarını açan ve kepçelerine takılan bilimsel konuları önce kendileri araştırıp biraz baharatladıktan sonra “Bilim Kazanı”ndan servis ediyorlar. 

Harvard Üniversitesi’nde çalışmalar yapan üç Türk bilim insanı, Bilim Kazanı isimli bir kitap yayınladılar. “Bilim kazan, biz kepçe” sloganıyla bilimi eğlenceli şekilde anlatan Aysu Uygur, İlker Öztop ve Alp Sipahigil, kitapta çok farklı konulara değiniyorlar.  

Kendilerini bilim camiasının Robin Hood’ları olarak tanımlayan bilim insanları, bilgiyi akademinin zengin fildişi kulesinden alıp halka sunuyorlar. Popüler Bilimin Esnaf Lokantası’nda Bilim Kazanı’nda nelerin piştiğini ve sunulduğunu öğrenmeye hazır mısınız?  

Bilim Kazanı nedir? Bu projenin oluşma hikayesini anlatır mısınız?
Bilim Kazanı projesi aslında yayın hayatına 3 sene önce bir cep yayını olarak başladı. Genetik, Viroloji ve Fizik alanlarında doktora yapan 3 arkadaş olarak Türkiye’de popüler bilim adına birşeyler yapmak istiyorduk, bunu da en yenilikçi şekilde yapmak için bir cep yayını (podcast) yapmaya karar verdik. Bugüne kadar olan zaman zarfında Bilim Kazanı’nı bir proje olarak epey büyüttük, önce Açık Radyo’da bir radyo programına, daha sonra da bir kitaba dönüştürdük. Geçtiğimiz yaz çıkan ve şu anda ikinci baskısında olan kitap, cepyayınlarımız içerisinde en sevdiğimiz bölümlerin yazıya dökülmüş halinden oluşuyor. 

Kitabınızda bilimsel çalışmaları eğlenceli bir dille ele almışsınız. Bunu yaparken nasıl bir  yol izlediniz? 
Anlatacağımız konuyu önce yazıya döküp sonra okumaktansa, kendimize bir plan belirleyip bu plan çerçevesinde birbirimizle konuşup tartışırken kaydetmeyi tercih ediyoruz, hem daha doğal ve spontane, hem de dinlemesi kolay oluyor. Komiklik şakalar yaptığımız için de daha eğlenceli oluyor diyebiliriz, gerçi bir defa ‘size ve yaptığınız işe saygı duyuyorum ama espirileriniz çok kötü’ diye bir yorum da almıştık. Biz kaydı yazı üzerinden okuyarak değil masaya oturduğumuzda kayıt düğmesine basarak yaptığımız için bazen konunun nereye gittiğini de kontrol edemeyebiliyoruz tabii. 

Sohbetlerin doğal ve provasız olmasına özen gösteriyoruz ama kayıt öncesi yaptığımız araştırmalara epey vakit ayırıyoruz ve bunu da göstermekten çekinmiyoruz. Uzmanlık alanımız dışındaki konuları tartışmadan önce çok okuma ve araştırma yapmamız gerekmesi çekinilecek bir durum değil, tersine bilim programı yapan herkesin yapmasını bekleyeceğimiz bir hazırlık. 

Bilim eğlenceli midir? Eğlenceli hale getirmek için ne yapmak gerekir? Biz bilimi seversek o da bizi sever mi?
İletişimde üslup çok önemli ve birçok konuda olduğu gibi bilim de eğlenceli bir üslup ile anlatılabilir tabi ki. Burada sanırım vurgulamam gereken nokta, popüler bilimde üslubun merak uyandırıcı ve eğlenceli olması gerektiği. Bilim yapanların bunu nasıl yaptığı, kişisel tercih meselesi. Popüler bilim ve bilimin halka anlatılışı, bilim yapmakla eşdeğer değil. Bilim yapmak için kullanacağım anahtar kelimeler, entelektüel merak, heyecan, analitik kuvvet ve gözlem olurdu. Bunu eğlenerek ya da ağlayarak yapabilirsiniz, sıkıcı bir insan olabilirsiniz ama harika bilim yapıyorsunuzdur. Akademik anlatım zaten oldukça standart ve veri odaklı. Süslemek ve üslubu değiştirmek çok mümkün olmuyor.

Halbuki popüler bilimde önemli olan, bilimsel bulguyu doğru aktarmak ve bunu ilgi çekici, tercihen eğlenceli bir şekilde yapabilmek. Doğru aktarım yazının kalitesini, eğlenceli anlatım da okunurluk oranını artırır. Bence bilimciler için bu kadar heyecan verici olan bilimsel bulgular, insanların ömürlerini üzerine harcadıkları veriler, şimdikinden çok daha heyecanlı ve eğlenceli bir şekilde anlatılabilir.


Bilimsel adı altında sürekli yanlış bilgiler ortada dolaşıyor. Eğitim almadıkları konularda uzman gibi konuşanlardan korunmak için ne yapmalıyız?
Ne yapmalıyız, bilemiyorum. Ama kimse belirli bir konuda ahkam keserken ‘ben aslında uzman değilim ama konuşuyorum’ diye düşünmez. O konuda konuşuyorsa, bunu o konu hakkında ehil olduğunu düşünerek yapıyordur. Halbuki doktoranın benim gibi öğrencilere öğrettiği en önemli şey, 6 sene üzerinde çalışıp deneyler yaptığım konu hakkında bile konuşmadan önce temkinli olmam gerektiği. Bir insan sadece doktor olduğu için bütün biyolojik bilimlere hakim olmaz, olamaz. Dolayısıyla gazetelere röportaj veren kişilerin ehil olduğuna kanaat getirmek için doktor sıfatına bakmak bile yeterli değil. 

Daha da korkunç olanı, doktor olmadan sağlık tavsiyeleri verenlerin de zaman zaman gazete sayfalarında kendilerine yer edinmesi. Orada bir okur olarak yazıyı ciddiye almamak uzman enflasyonundan korunmak için atabileceğiniz ilk adım. Yine de bence en önemli görev gazetecilere düşüyor. Haberi hazırlayan gazetecinin ‘ben sadece bana aktarılanı yayınladım’ dememesi lazım, çünkü aldığım gazetenin içinde sağlık üzerine bir beyanat varsa, bunun ehil bir kişi tarafından dile getirildiğini farzederim. Benim bunu beklemem, gazetecinin de işini bu alanda titizlikle yapması gerekir. 

Bilim insanlarına ulaşmak ve doğru bilgi almak için ne yapmamızı önerirsiniz?
Bildiğim kadarıyla Türkiye’de akademisyenler ve hem akademik hem klinik çalışan doktorlar basınla iletişim konusuna sıcak bakıyorlar, kendilerine soru yönetildiği sürece. Bir hastalığımız olduğunda sorup soruşturarak doktor bulduğumuz gibi, bir haber yaparken de benzer şekilde ‘akademisyen ağını’ kullanarak uzman bulmamız çok zor olmamalı. 

Kısaca sizleri tanıyabilir miyiz? 
Aysu Uygur, 2014 yılında Harvard Tıp Fakültesi Genetik departmanından doktorasını aldı, bugünlerde yine Harvard Tıp Fakültesi Brigham and Women's Hastanesi’nde kalp rejenerasyonu üzerine çalışıyor. Bilim Kazanı cep yayını dışında Bilim Bilmiyim adlı bir sitede kötü yazılmış bilim haberlerini ifşa ediyor.

İlker Öztop, 2014 yılında Harvard Üniversitesi Viroloji programından doktorasını aldı, HIV virüsü üzerindeki tez çalışmasının tamamladıktan sonra Boston Consulting Group bünyesinde biyoteknoloji şirketlerine danışmanlık yapmaya başladı.

Alp Sipagihil,  halen doktora çalışmalarını Harvard Üniversitesi Fizik Departmanı’nda Mikhail Lukin’in grubunda sürdürüyor. Burada kuantum bilgisayarları ve iletişim sistemlerinde kullanılabilecek fiziksel sistemler üzerine araştırmalarını sürdürüyor, günlerini tekil atomlar üzerindeki kontrol yöntemlerini geliştirerek geçiriyor.


13 Mart 2016 Pazar

HER KANAMA HEMOROİD MİDİR?

Beslenmemiz hayatımızı nasıl etkiliyor? Yediklerimiz sürekli katı ise, su içmiyorsak vücudumuzda neler olur? Peki tuvalet alışkanlığını doğru biliyor muyuz? Genelde konuşmaktan çekinilen konulardan biri olan hemoroid şüphesi olduğunda ne yapmanız gerekir? 

Yakın çevremiz de dahil olmak üzere bazı sağlık sorunlarını dile getirmekten çekiniyoruz. Bunlardan birisi de hemoroid olarak bilinen basur.  Hastaların sıklıkla dışkıda kan gelmesi şikayetini ihmal ettiklerini söyleyen Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Ayhan Kuzu, hemoroid ile ilgili önemli noktalara dikkat çekerek soruları yanıtladı.

Hemoroid nedir?
Bazı kişilerde makat (anüs)  ve kalın bağırsağın son bölümü (rektum) çevresinde bulunan hemoroidal damarlar aşırı derecede genişler ve makattan dışarıya taşarlar. Örneğin kabızlık şikayeti olan bireylerde dışkı sertleşir ve dışkılama işlevi zorlaşır. Birey bu sert dışkıyı boşaltmak için aşırı ıkınma gereği duyar ve zorlanır. Bu sırada makat kanalını örten tabaka ve damarlar zedelenir. Bu da damarlarda genişleme ve şişmeye neden olur. Damarlardaki bu genişleme ve şişmeye hemoroidal hastalık - basur hastalığı ya da kısaca hemoroid (mayasıl hastalığı) denir.

Kimlerde ve neden görülür?
Genellikle toplumdaki 30 yaş üstü bireylerin yarısından fazlasında hayatlarının herhangi bir döneminde basur (Hemoroidal Hastalık) ile ilgili yakınmalar görülür. 

Kesin neden-sonuç ilişkisi tam olarak bilinmemekle birlikte insanın, diğer canlılardan farklı olarak ayakta dik durmasının, makattaki toplardamarlara (anüsteki venlere) büyük bir basınç ve hacimde kan dolmasına neden olduğu düşünülüyor. Bu da hastalığın gelişmesini kolaylaştıran bir etkendir. 
Hemoroidal hastalığın önemli diğer bir nedeni, beslenme alışkanlığıdır. Batı toplumunda 20. yüzyıldan itibaren endüstrinin gelişmesiyle beslenme alışkanlığı da değişmiştir. Sonuçta diyetteki lifli ( Posalı) yiyecekler azalmıştır. Oysa vücutta sindirilemeyen lifler, 30 katı kadar su çekmekte ve dışkının yumuşak, şekilli olmasını sağlamaktadırlar. Böylece, kolay, zorlamadan ve ıkınmadan dışkılama yapılabilir. Aksi takdirde ıkınma ve zorlama bu bölgedeki basıncı daha da artırır. Bunun sonucunda hemoroidal hastalık gelişebilir. 

Su içmek önemli midir?
Dışkılama alışkanlığını düzenlemede diğer önemli bir etken de içilen su miktarıdır. Su alımını kısıtlayan herhangi bir hastalık olmadığı müddetçe normalde günde en az 8-10 bardak su içilmesi gereklidir. Az miktarda su içmek kabızlığa neden olabilir. Kabızlık da ıkınmaya neden olacağı için hemoroide ait şikayetler artabilir.

Her kanama hemoroid midir? Farkı nasıl anlaşılır?
Makattan kan gelmesi (dışkıda kan) birçok nedenle olabilir. Bunun en sık görülen nedeni basür hastalığı  veya makatta çatlak  hastalığıdır. Bundan başka kalın bağırsak içinde bulunan bazı hastalıklar da makattan kan gelmesine neden olabilir. Hastalar sıklıkla dışkıda kan gelmesi şikayetini ihmal ederler. Gelişi güzel tedavi yöntemleri ile zaman kaydedilmeden ayırıcı tanı ve tedavi için bir uzman görüşü almak gerekir. Gereken her vakada;

Kolonoskopi /sigmoidoskopi
Kalın bağırsak filmi
Görüntüleme yöntemleri ve diğer teşhis yöntemleri uygulanabilir.

Hemoroid’den korunmak için neler yapmak gerekir? 
- Kabızlığın önlenmesi için gerekli tedbirleri almak
- Bol miktarda posalı (Lifli) gıda tüketmek 
- Bol su içmek (Günde 8 -10 bardak)
- Dışkılama ihtiyacı hissedildiğinde, ertelemeden dışkılamak (Ertelenmesi dışkının daha da sertleşmesine ve dolayısı ile daha çok ıkınmaya neden olabilir.)
- Tuvalette çok zaman harcamamak (Uzun süre oturma ve ıkınma, şikayetleri arttırır.)
- Düzenli fiziksel aktivite (Egzersiz) yapmak 
- Tuvalet sonrası anal bölge (Makat) temizliğine ve nemli ıslak kalmamasına dikkat etmek (Aşırı temizleme bu bölgedeki deriyi tahriş eder.)

Tedavi yöntemleri nelerdir? Yeni seçenekler var mıdır?
Öncelikle hangi hemoroidal hastalığın olduğunun belirlenmesi gerekir. İç ve dış hemoroidal hastalığın tedavi yaklaşımları farklıdır. Bu nedenle ayırıcı tanı önemlidir.

İç ve dış hemoroidal hastalıkta en önemli tedavi basamağı koruyucu tedbirlerin alınmasıdır. Bol su içilmesi, dışkılama alışkanlığının düzenlenmesi, hijyenik tedbirler, sağlıklı gıda tüketilmesi önemlidir.
İç hemoroidal hastalıkta hastalığın şiddetine göre tedavi planlanmalıdır. Hafif şiddete hastalıkta günübirlik poliklinik şartlarında lastik band ligasyon, infrared fotokoagulasyon veya skleroterapi kullanılabilir. İleri şiddete tedavi için ameliyat gerekebilir. Buna ek olarak teknolojik imkanların gelişmesi ile özel cihazlar kullanılarak daha konforlu tedavi yöntemleri de mevcuttur. Bunlardan bazıları stapler hemoroidektomi, laser hemoroidektomi, HAL – Doppler yaklaşımlı hemoroid cerrahisi sayılabilir.

Dış hemoroid hastalığın en önemli sorunu hemoroid damarları içinde pıhtı gelişmesidir. Tromboze hemoroid denilen bu hastalıkta içinde pıhtı gelişen hemoroid pakesi ameliyat ile alınabilir.

Prof. Dr. Ayhan Kuzu kimdir? 
İlk, orta ve lise eğitimini Türk Eğitim Derneği Ankara Kolejinde tamamladı. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesinden mezun olduktan sonra Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı'nda uzmanlığını aldı ve halen aynı bölümde öğretim üyesidir. 

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...