29 Şubat 2016 Pazartesi

SAĞLIK HABERCİLİĞİ BİR UZMANLIK ALANIDIR

Hayatımızdaki en değerli şey sağlığımız. Sağlıklı yaşamak içinde doğru ve güvenli bilgi kaynakları arıyoruz.  Dikkatimizi çeken ilk şey ise sağlık haberleri oluyor.  İnsanlar sağlıklı yaşamak isterken yanlış haberler yüzünden sağlığından olabiliyor. 

Gazeteciler dünyasında ise sağlık haberciliğine nasıl bakıldığı bilinmiyor. Haberler, okuyucu kitle düşünülerek hazırlanıyor. Sağlık haberlerinin kanıta dayalı, etik ve objektif iletilmesinin ne derece önemli olduğu, yanlış haberleri yayınlandıkça daha net anlaşılıyor. İnsanların sağlık haberlerine karşı güvensizlikleri olmasına rağmen, gazete ya da televizyonda konuşan herkesi o alandaki otorite kabul ediyor. Bu nedenle de yalan yanlış bilgilerin aktarılması sonucu, bilinç seviyesi gittikçe düşüyor.

Kaynak ve Bilgi Sorgulanmadan Haber Hazırlanıyor
Sağlık konusunda halka reklam haberciliği sunulmamalı. Alanında uzman olmayan, gazeteciliğe yeni başlamış kişiler sağlık muhabiri yapılıyor. Durum böyle olunca da, bilgiden çok magazinsel içerik veriliyor. Haberlerde içerik yetersiz kalıyor. Etik kurallara önem verilmiyor. Kaynak ve bilgi sorgulanmadan haber hazırlanıyor.

Genelde Forum Sayfalarında Katılımcıların Yazdıklarına Göre Hareket Ediliyor
Geleneksel medyanın dışında yeni medyada da durum çok farklı değil. İnternette doğru ve güvenilir kaynak sıkıntısı yaşanıyor. Genelde forum sayfalarında katılımcıların yazdıklarına göre hareket ediliyor. Yanlış ya da eksik haberler insan hayatını tehlikeye sokabiliyor, iyileşmeyecek ruhsal yaraların ya da korkuların oluşmasına neden olabiliyor.

Peki Çözüm Ne?
Sağlık haberciliğinde kuralların belirlenmesi gerekiyor. Sağlık muhabiri haber tarzı ve çizgisini oluşturmalı. Böylece haber kaynakları etik dışı tutum izleyemez. Bilimsel araştırmalarla ilgili haber yaparken nelere dikkat edileceği bilinmeli.  Haberinde yer vermese bile mutlaka bir çalışmadan söz ediliyorsa kaynaklarını istemeli. Yenilikten söz ediyorsa, araştırmalı ve belgeleri istemelidir. Ayrıca ilk ve tek gibi içerikler her daim ilgi çekeceği için bu tip ifadeleri kullanmadan önce kanıtlara da haberde yer verilmelidir. Farklı görüşlere aynı haberde yer vererek objektif çizgisini korumalıdır. 

Mesleğe Yeni Başlayanların, Acemilik Günlerini Geçirdiği Dönem Olmamalı
Bu alan, mesleğe yeni başlayanların, acemilik günlerinde haber yazmayı öğrenmesi için staj günlerinin dalı gibi görülüyor. Etik kuralların oluşması için, öncelikle sağlık haberciliğinin bir uzmanlık alanı olduğu kabul edilmeli. Kurallarının net şekilde belirlenerek, bu alanda çalışanlara yol gösterecek rehberler oluşturmak gerekiyor. Sonrasında da uzmanlık alanının getirdiği kuralların yerine getirilmeli ve gazetecilerin belli aralıklarla çalıştaylar düzenlenerek daha da bilinçlendirilmesi gerekiyor. Sağlıklı bir nesil için sağlıklı “sağlık haberleri” yapılması dileğiyle… 


28 Şubat 2016 Pazar

TIPTA SANAL GERÇEKLİK GELİYOR

Sağlık alanında yapılan çalışmaları yıllardır yakından takip ediyorum. Hastaneleri gezmeyi kaç kişi sever bilmiyorum. Haber yaparken hastane gezmeyi çok seviyorum. Nerelerde, nasıl uygulamalar var merak ediyorum. Karşılaştırmalar yapıyorum. Bu süreçte eğitim sistemleri hakkında da bilgi almak hem haberlerime yansıyor hem de farklı bakış açılarını öğrenmiş oluyorum. Bahçeşehir Uğur Eğitim Kurumları Başkanı Enver Yücel ile tıp eğitiminde hedeflenen yenilikler hakkında konuştuk. 

Kişiselleştirilmiş sağlık hizmetleri gibi eğitimde de kişiye özel eğitim modeli ile her öğrencinin özelliklerine uygun eğitim verileceğini dile getiren Yücel, kişiselleştirilmiş eğitim sistemine geçilmesi gerektiğini söyledi. Yücel, "Fabrikasyon eğitim modeli artık bitti. Bunu yapabilmek için teknolojiyi kullanmak gerekiyor. Bir öğrenciyi akademik olarak ölçmek istiyorsanız, onu test edebiliyorsunuz. Ona bir sınav veriyorsunuz. Sınavın sonuçlarını alıyorsunuz. Yanlışları neden yaptığını görebiliyorsunuz. Yanlışlar üzerine yoğunlaşabiliyorsunuz" dedi.

Tıpta Sanal Gerçeklik ile Eğitimi
Son dönemlerde simülasyon sistemi tıp fakültesi öğrencilerinden uzmanlık eğitimi ve sonrasına uzanan süreçte ilgi çekerken, yeni dönemin ilgi odağı daha farklı bir teknoloji olacak.  Yücel , sanal eğitim sistemi olan ve bireye videonun içindeymiş hissi vererek olayı yaşatan Virtual Reality(VR) teknolojisinin uygulanacağını söyledi. "Teknolojiden yoksun bir kesim yetiştiremeyiz bu mümkün değil" diyen Yücel, “VR ile dünya altüst olacak. Okullar, üniversiteler çok farklı boyuta gelecek. Biz bunları görmemezlikten gelirsek yarına hitap edemeyiz” dedi.

“Tıp fakültesinde En İyiyi Hedefliyoruz”
Yücel, sözlerine şöyle devam etti: “Üniversitemizin en önemli özelliği uluslararası oluşudur. Dünyanın hiçbir yerinde de öyle değil. Öğrencilerimizi birinci sınıftan itibaren dünyanın farklı ülkelerindeki kampüslere götürüyoruz. Laboratuvarlarda yazın staj yapıyorlar. Öğrencilerimiz sadece bizim bünyemizde değil, dünyanın her yerinde alanlarında en iyi üniversite ve laboratuvarlara gönderiyoruz.”

26 Şubat 2016 Cuma

KIRIK VE ÇIKIKÇIYA GİDENLER VAR MI?

Çocukken, mahallede düşüp bir yerleri kırık ya da çıkık olunca hemen hastaneye götürülürdü. Ancak sonrasında geçmiş olsun diye gelen teyzelerden elinin çok güçlü olduğu kırıkçı ve çıkıkçılar da tavsiye edilirdi. O zamanlar bu söylenenlere anlam veremezdim. İnsan hastalanınca doktora giderdi. Ailede doktor olan yakınlarım da olduğu için aklımıza takılan ne olsa hemen onlara danışırdık.

Yıllar geçti, durum değişti diye düşünürken, internette bir videoya rastladım. İnsanlara ilginç uygulamalar yapan yaşlı bir amcanın, “iyileşeceksin” diye telkinleri eşliğinde videoyu şaşkınlıkla izledim. Bunların hala yapılıyor olması çok ilginçti. Derken kırık, çatlat ya da her hangi bir hasar olduktan sonra ilk olarak kırıkçı ve çıkıkçılara daha sonra ortopedi ve travmatoloji polikliniğine başvuran hastalarla ilgili araştırmadan haberim oldu. Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji  Anabilim Dalı öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Umut Hatay Gölge, yaptığı bir araştırmadan söz etti.  Gölge’nin söylediği ilginç ve ders alınması gereken sonuçlar hakkında konuştuk.

Kırık çıkıkçılara bu devirde giden olması çok şaşırtıcı bir durum, araştırmada kaç hastanın gittiği belirlendi?
Çalışma bir yıllık bir süreçte kırık, çatlak ya da farklı bir hasar sonrasında oluşan tahribatın tedavisi sürecinde ortopedi ve travmatoloji polikliniğine başvuran 14 bin 80 hastadan kırık çıkıkçılar tarafından girişime maruz kalan 3 bin 422 hasta belirlendi.

Bir yıl gibi bir sürede bu kadar çok hastanın gitmesi çok şaşırtıcı. Genelde kimler gidiyor ve neden?
Kırıkçı ve çıkıkçılara çoğunlukla genç yaş ve çocuk hasta grubu gitmektedir. Kırıkçı ve çıkıkçılara çoğunlukla eğitim düzeyi düşük bireyler sosyal güvencesi olmasına rağmen başvuruyor. Gitme nedenleri arasında ilk sıralarda doktor yerine kırıkçıyı tercih etme ve hastanede sakat kalma korkusu olduğu görüldü.

Doktorlardan bu kadar çekinmelerine sebep sizce ne olabilir? Peki, sonra nasıl hastaneye gelmişler?
Hastaneye gelme nedenleri arasında ise ilk sırada kırıkçıda uygulanan tedavi sonrası istenmeyen sonuçlar ortaya çıkınca ve hastanede konulan tanılar arasında büyük kemik kırığı olduğu görüldü.

Kırıkçı ve çıkıkçılara gidenlerin kaçına yeniden cerrahi müdahale uyguladınız?
Kırıkçıların uygulamalarına bakıldığında çeşitli maddelerle sargının  yüzde 50 oranında olduğu görüldü. Tedavi sonrası istenmeyen sonuçların oranı ise  yarı yarıya  olması dikkat çekiciydi. Kırıkçı müdahalesi sonrası cerrahi müdahale önerilen hasta oranı ise azımsanmayacak düzeyde.

İnsanları doğru yönlendirmek için ne yapılmalı?
Sağlık hizmetlerine ulaşım ve yararlanmada belirgin mesafe kat edildiği, tıbbi olanakların yeterli seviyeye doğru ilerlediği düşünülürse halkın sağlık alanında eğitilmesi ve bu konuyla mücadele eylem planı oluşturulması gerektiğini düşünüyoruz.

Yrd. Doç. Dr. Umut Hatay Gölge kimdir?
2011 -2013 yılları  arasında Hakkari Yüksekova ilçesinde 15 ay görev yaptı. Bu süre zarfında karşılaştığı en önemli problem halkın ortopedi doktorlarından çok, halk arasında usta dedikleri kırıkçı -çıkıkçıları (Anadolu’daki ismiyle de sınıkçılara ) tercih etmeleriydi. Bu  sosyal problemden dolayı birçok masum çoçuk sakat kalmakta ve kaldı.
Bu çalışma Avrupa’da yayınlanan ?? dergisinde yer aldı.


HEKIMLER VE HASTALAR GIYILEBILIR SAĞLIK TEKNOLOJILERINE NASIL BAKIYOR?

Teknoloji hayatımızın her alanında olmaya devam ediyor. Kullandığımız cihazların ötesinde artık giyilebilir teknolojilerden söz ediliyor. Akıllı saat, bileklik, gözlük gibi vücuda takılabilen, giyilebilen, kıyafet veya aksesuarlar gittikçe vazgeçilmezlerin arasında yerini alıyor. Sağlık alanında bu yeni dönem sağlık profesyonellerinin işlerine kolaylık sağlıyor.

Giyilebilir teknoloji cihazlarından gelen kullanıcının kalp atış hızı, yaktığı kalori, kan basıncı, vücut ısısı, kandaki şeker miktarı, uyku düzeni, kandaki oksijen miktarı gibi tüm sağlık bilgileri tek bir merkezde toplanabiliyor.

Hastaların ilaç takibinden, toplanan sağlık verilerinin hekime iletilmesine uzanan bilgi aktarımında özellikle kronik hastalar için 7 gün 24 saat uzaktan takip ve kayıt imkanı oluyor. Uzaktan takip sayesinde hekimler erken müdahalede bulunma fırsatını elde edebiliyorlar. 

Peki Yeniliklere İlk Tepki Nasıl Olur?
İnsanlar yeniliklere karşı genelde direnç oluşturabiliyorlar. Bu yeniliğin çevrelerinde ilk deneyimleyenlerin yorumları, kişisel değerleri ve ihtiyaçları belirlerken, hayatlarını nasıl kolaylaştıracağı iyi anlatılması ise kesinlikle çok etkili oluyor. 

Günümüz dünyasında yaşlı nüfusun ve kronik hastalıkların hızla artması ile birlikte giyilebilir teknolojiler sağlık alanında oldukça popüler hale geliyor.  2014 – 2019 yılları arası Görsel Ağ Endeksi Global Mobil Veri Trafik Tahmini Raporu‘nu açıklayan Cisco, 2019 yılı itibari ile dünyadaki giyilebilir cihaz sayısının 5 kat artarak 109 milyondan 578 milyona çıkacağını öngörmekte. Juniper Research şirketinin araştırma sonuçlarına göre ise 2019 yılına kadar bu cihazların satış gelirleri 53.2 milyar Dolar olması beklenmekte. 

Türkiye’de Son Kullanıcıların ve Hekimlerin Giyilebilir Sağlık Teknolojileri ile İlgili Algıları
İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesinde Üretim Yönetimi ve Pazarlama Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Süphan Nasır ve Araş. Gör. Yiğit Yurder tarafından “Türkiye’de Son Kullanıcıların ve Hekimlerin Giyilebilir Sağlık Teknolojileri ile İlgili Algıları” üzerine bir araştırma yapıldı. Bu araştırmada, hem son kullanıcıların hem de hekimlerin giyilebilir sağlık teknolojileri ile birlikte kullanılan mobil sağlık uygulamalarını benimsemesini etkileyebilecek faktörleri Teknoloji Kabul Modeli (TAM) ile açıklanmaya çalışılmakta. 

414 Hekim ile Yapılan Araştırma
373 son kullanıcı ve 414 hekim ile yapılan bu araştırmanın en önemli farklılığı TAM modeli genişletilerek yeniliğin benimsenmesi sürecini açıklayıcı olarak iki değişkenin eklenmiş olması: algılanan risk ve uyumluluk. Bunun yanı sıra karşılaştırmalı bir araştırma olması hem hekim hem de son kullanıcıların algılarındaki farklılıkların incelenmesi de bu araştırmanın en dikkat çekici yanı.  Araştırmaya katılan son kullanıcıların yaklaşık yüzde 70’i 25-45 yaş aralığında ve yarıdan fazlası kadın. Araştırmaya katılan son kullanıcıların yüzde 44’ünün akıllı mobil telefonlarında sağlık uygulaması yüklü ve yüzde 20’sinin kronik hastalığı var. 

Giyilebilir Sağlık Teknolojilerine Son Kullanıcılar Nasıl Bakıyor?
Son kullanıcılar giyilebilir sağlık teknolojilerinin günlük sağlık kontrollerinin ve ilaç kullanımının zamanında yapılmasına imkan vereceğine, bu uygulamaların faydalı olacağına, yaşamlarında kolaylık sağlayacağına inanıyorlar. Fiziksel aktiviteler esnasında sağlık verilerini takip ederek bilinçli ve sağlıklı spor yapmaya yardımcı olacağını düşünüyor. Sağlık verilerinde bir değişiklik olduğunu da erken uyarı sağlayarak hayat kurtarabileceği görüşlerine güçlü bir şekilde katılıyorlar. 

Tedirgin Eden Yönleri Neler? 
Son kullanıcıların risk seviyesi çok yüksek olmamakla beraber sağlık uygulamaları aracılığı ile toplanan sağlık bilgilerinin üçüncü kişilerle paylaşılabileceğinden, özel bilgilerin gizliliğinin korunamayacağından ve toplanan sağlık bilgilerinin kullanıcının izni olmadan kullanılabileceğinden en çok endişe ediyor.  Öte yandan bu yeni teknolojileri gelecekte çoğu kişi tarafından kullanılacağına, bu teknolojiler ile ilgili neler yapılabileceğini görmek için denemek istediklerini ve gelecekte kullanabileceklerini ifade ediyorlar. 

Giyilebilir Teknolojiler Hekimlere Neler Getirecek?
Araştırmaya katılan 417 hekimin giyilebilir sağlık teknolojilerinin günlük sağlık kontrollerinin ve ilaç kullanımının zamanında yapılmasına imkan sağlayacağını düşünüyor. Fiziksel aktiviteler esnasında sağlık verilerini takip ederek bilinçli ve sağlıklı spor yapmaya yardımcı olacağını söylüyor. Bu teknolojilerin genel olarak faydalı olacağı ve kolaylık sağlayacağı ve sağlık verilerinde bir değişiklik olduğunu da erken uyarı sağlayarak hayat kurtaracağına katılıyor. 

Hekimlerin de son kullanıcılar gibi giyilebilir sağlık teknolojileri ile ilgili güvenlik ve gizlilik risk algısı yüksek.  Gelecekte çoğu kişi tarafından kullanılacağına, bu teknolojiler ile ilgili neler yapılabileceğini görmek için denemek istediklerini ve gelecekte kullanabileceklerini belirtiyor.

Son kullanıcıların ve hekimlerin giyilebilir sağlık teknolojileri ile ilgili kullanışlılık ve risk algıları ile birlikte giyilebilir sağlık teknolojilerini kullanma ve satın alma niyetleri karşılaştırıldığında ise şöyle:
  • Hekimlerin güvenlik ve gizlilik risk algıları son kullanıcılara kıyasla daha fazla.
  • Hekimlerin psikolojik risk algısı da son kullanıcılara kıyasla daha yoğun evham ve gerginlik yaratacağına daha çok katılıyor.
  • Hekimler son kullanıcılara kıyasla bu teknolojilerin doğru bir şekilde çalışacağından ve elde edilecek sağlık verilerin güvenilirliği konusunda daha fazla şüphe ediyor. 
  • Son kullanıcılar hekimlere kıyasla bu teknolojilerin vücutta sürekli olarak taşımanın sağlık açısından daha çok riskli ve tehlikeli olduğunu düşünüyor. 
  • Kullanıcıların hekimlere kıyasla bu teknolojileri kullanma ve satın alma niyetleri daha fazla.
  • Kullanıcılar hekimlere kıyasla giyilebilir sağlık teknoloji ve uygulamalarının faydalı olacağına, bu teknolojilerinin tıbbi verileri ölçerek bireylerin daha sağlıklı olmasına yardımcı olacağına, ve kronik hastalıkları olan bireylerin hayat kalitesini arttıracağına daha çok katılıyor. 

Bu araştırma bize birçok konuda farkındalık oluşturmamız için faydalı olacak. Yeniliklere karşı tedirginlikler olsa da teknoloji hayatımızın parçası haline geldi. Bu süreçte de risk ve fayda karşılaştırması yapıldığında terazinin fayda bölümünün ağır bastığı durumlarda kapımızı teknolojiye açmalıyız. İlerleyen dönemlerde mutlaka oluşabilecek zararlar minimuma indirilecektir. Bu süreci yaşayarak öğreneceğiz. Sağlığımızı teknoloji ile kontrol altına aldığımızda daha mı çok güvende olacağız, dersiniz?

25 Şubat 2016 Perşembe

ÇOCUKLAR BİLİM İNSANI GİBİ DÜŞÜNÜRSE NELER OLUR ?

Çocukken, bilim insanı olmak amacıyla biyoloji okumaya karar verdim. Laboratuvarda gece gündüz demeden araştırma yapıp, yeni keşiflere imza atacaktım. Aynı Marie Curie gibi! İnsanlık tarihini değiştirecek çalışmaların peşindeydim.

Nobel ödülünü iki kez alan ve büyük keşiflere imza atarken çocuklarını da özveriyle yetiştiren örnek bir bilim kadını! Hayat hikayesini öğrendiğim gün bilim alanında kadınların da neler yapabileceğini anladım.

Bilimin pırıltısının yayıldığı, mütevazi ve ilmek ilmek dokunan o harika çalışmaları ve bu büyük başarıların arkasında nasıl bir hayat hikayesi olduğunu hiç merak ettiniz mi?

Eğitim hayatında yaşadığı zorluklarla mücadelesi sadece örnek alınabilir. Çünkü üniversite eğitimini alabilmek için eğitim hayatına ara verir. Önce ablasının masraflarını karşılayabilmek için çalışır  ve ablası mezun olduktan sonra matematik ve fizik eğitimine başlar.

Üniversiteye gittiğinde de yine zorluklarla karşılaşır. Hem okur hem de masraflarını karşılayabilmek için çalışır. Sonrada bilim kadını olmaz diye bir düşüncenin olduğu dönemlerde Endüstriyel Fizik ve Kimya Okulu laboratuvarının başkanı olan Pierre Curie ile tanışarak azimle çalışmalarını ispat eder. Sonrasında da çalışmalarına eşlik eden Pierre Curie ile evlenir. Birlikte radyoaktivite üzerine çalışarak Uranyum ve Toryum’u keşfettiklerini ilan ederler. İsmini Marie’nin vatanı olan Polonya’dan esinlenerek koyarlar.
Böylece 1904 yılında Nobel Fizik ödülünü alarak Nobel ödüllü ilk kadın olur. Ayrıca Marie, doktorasını vererek Fransa’da gelişmiş bilim alanında doktora unvanı alan ilk kadındır!

Nasıl etkileyici bir hayat hikayesi değil mi?

Pierre Curie bir at arabasının çarpması sonucu öldükten sonra iki çocuğu ile kocasının öğretmenlik görevini sürdürerek Sorbonne’daki ilk kadın profesör olur.

Uranyumla yaptığı deneyler sonucu radyoaktiviteyi keşfeder. Toryumun radyoaktif özelliğini bularak, radyum elementini ayrıştırır.

Böylece 1911 yılında Nobel Kimya ödülü sahibi olur.  Çalışmalarıyla bir çığır açan Curie, Nobel Ödülü’nü alan ilk kadın, bu ödülü iki kere alan ilk bilim insanıdır.

Hayatı boyunca radyumun tıptaki önemine dikkat çeken Marie,  I. Dünya Savaşı sırasında taşınabilir röntgen cihazları yaparak, kızı Irene ile birlikte, genç kadınlara X ışını teknolojisini öğretir. Ayrıca fizik tedavi uzmanlarına savaş ortamında radyoloji ekipmanını nasıl kullanacaklarını gösterir. Bu esnada maalesef yüksek dozda radyokaktif ışına maruz kalır.

Çalışmaya devam eden ve yılmayan Marie’nin hayatında hüzünlü birçok olay olur. 1934 yılında Fransa’nın Savoy kentinde kan kanserinden hayatını kaybeder. Hastalığı, aşırı dozda radyasyona maruz kalmasına bağlanır. Bu yüzden ona “bilim için ölen kadın” denilir.

Ölümünden sonra yaşadığı evi müze haline dönüştürürler. (http://en.muzeum-msc.pl/) Curie’nin not defterleri o kadar radyasyona maruz kalır ki, kurşun kaplı bölmelerde tutulup radyoaktif koruma altında incelenebiliyor.

Hayatı ile ilgili o kadar güzel kaynaklar var ki, mesela Kentler ve Gölgeler isimli belgesel izlenmeye değer. (https://www.youtube.com/watch?v=M44FrSVp3oE) Ayrıca hayatını konu alan çizgi filmi çocuğunuzla birlikte izleyebilirsiniz. ( http://www.izlesene.com/video/neler-olmus-baksana-marie-curie/7117445 )

Bilim insanı olmak için nasıl mücadele verdiğini çocuklar da öğrenmeli.  Hayatta çalışarak, emek harcayarak  ve zorluklarla mücadele ederek istenilen hedefe ulaşıldığı öğretilmeli.  Ulaşılmayan her şeye şiddet uygulayarak elde edildiğini konu alan çizgi filmlerin, geleceğimize yönelik zarar verdiği unutulmamalı.

Üreten beyinler geleceğimize ışık tutacaktır. Bilgi pırıltıları ile gerçekleri göreceğiz. Aynı Marie Curie’nin o harika konuşmasında söylediği gibi:  Bilginin meşalesini alın,  geleceğin sarayını inşa edin!

ASTROLOJİ SAĞLIĞINIZI ANLATIR MI?

Günlük burç yorumlarında sağlığınızla ilgili öneriler yapılabiliyor. Bu öneriler hayatımızla ilgili pek çok konuyu içerebiliyor.  Peki bunlar ne derece güvenilir?

Hayatını astrolojiye göre yönlendiren insanlar var. Özel hayatından sağlığa, iş hayatından geleceğine dair pek çok konuda yapılan burç yorumlarını ciddiye alarak, yaşamlarını şekillendirebiliyorlar. Yapılan yorumların doğru olup olmadığı konusunda akıllarda soru işaretleri oluşuyor.  Uzun yıllar süren araştırmaları sonunda Astrolojinin Bilimle İmtihanı isimli kitap çıkartan Tevfik Uyar ile astroloji hakkında konuştuk.

Astroloji nedir?
Astroloji ilk çağ insanlarının gökyüzünü anlama çabasının sonucunda ortaya çıkan bir kehanet sistemidir. Ne var ki bir yanlış anlama sonucudur ve ne yazık ki günümüze kadar varlığını sürdürdüğü gibi, günümüz iletişim olanaklarıyla birlikte bir endüstriye dönüşmüş, tipik bir sözdebilimdir. Yani kendini bir bilimmiş gibi sunan, öyle algılanan, ancak bilimin yöntemlerini kullanmadığı gibi, doğanın işleyişine yönelik müspet bilgilerimizle çelişen, antik çağdan kalma bir disiplindir. 

Yanlış anlama derken? Gerçekten bir zemini var mı? Ve yanlış mı anlaşıldı?
Şöyle söyleyeyim: Bildiğimiz üzere gökyüzünde bir düzen vardır. Elbette bu düzen atalarımızın dikkatini çekti ve gökyüzünü gözlemlemeye başladılar. Belli bir süre sonra oradaki düzenle yerde olup bitenler arasında bir bağlantı olduğunu fark ettiler. 

Sözgelimi güneşin izlediği ekliptik çemberinde (bugünkü 12 burçlu zodyaktır) güneş hep aynı pozisyondayken aynı etkilerin yaşandığını fark ettiler. Çiçekler Mart’ta açar (güneş balık takım yıldızındayken), Ağustos’ta sıcak günler yaşanır (güneş Aslan burcunda iken). Güneş’in gökyüzündeki pozisyonuyla mevsimsel etkiler arasında doğrudan bir ilişki vardır. Ne var ki o dönemin insanları Güneş’in bir yıldız, Dünya’nınsa onun çevresinde dönen bir gezegen olduğunu bilmedikleri için, bu etkinlikleri doğal olarak doğru yorumlayamadılar. 
Nitekim astrolojinin mucidi olan Sümerliler Güneş, Ay ve gezegenleri Tanrı olarak kabul ediyorlardı. Bu gözlemlerini ilahi olaylar olarak yorumladılar ve her türlü olayı gökcisimlerinin hareketleriyle ilişkilendirmeye başladılar.  Günümüz astrolojisi de hala bu kayıtlara dayanmaktadır.

Yıldızlardan sağlıkla ilgili bilgi edinmek mümkün mü?
Elbette değil. Yıldızların bize bir şey anlatmak gibi bir derdi yoktur. Yıldızlardan sadece yıldızların bilgisini alırsınız. Sağlığımızla tıp bilimi ilgilenir. Tıp bilimi kanıta dayalıdır. 
Astrolojinin sağlığımızı etkilediğiyle ilgili bir kanıtı olmadığı gibi yıldızların ve gezegenlerin neden sağlığımızı etkilemesi gerektiğiyle ilgili olgusal hiçbir açıklama yoktur. Yapılan deneylerin hiçbirinde astrolojik bir kuvvetin varlığına rastlanamamıştır. Yıldızlarla sağlığımızın sözde ilişkisi ilkçağdan kalma, batıl ve ilkel bir inançtan başka bir şey değildir.

Mesela bazı burçların kilo almaya meyilli bazılarınınsa vermeye meyilli olduğunu söyleyen astrologlar var. Onlara cevabınız nedir?
Belki astroloji değil ama, insanın doğduğu ay, yani mevsimin vücut kitle endeksine etkide bulunup bulunmadığını anlamak için çok değil, bir iki ay önce internet üzerinden bir anket çalışması yapmıştım. Tabii ki de aynı zamanda astrolojik bir sınama olması için anket kapsamında önce insanlara burçlarını, sonra da boy ve kilolarını sordum. 1069 kişinin verisinden ortaya çıkan sonuç beklediğim gibi çıktı: Katılan grupların vücut kitle endeks ortalamaları aynı. Yani burç fark etmiyor. Boğalar daha şişman, yengeçler daha zayıf diye bir şey yok. Detaylarını kişisel blogumda açıkladım. Bu deneyi herkes tekrar edebilir ve kendi gözleriyle görebilir. Hatta insanlar daha başka türlü deneyler tasarlayarak ve çevresindekilere anket yaparak astrolojik tezleri bizzat çürütebilirler.

Anne ve bebek astrolojisi diye bir şey çıktı. Bu konuda ne düşünüyorsunuz? 
Her türlü fal, kehanet sistemi ve aklınıza gelebilecek her türlü şarlatanlık insanların hep hassas oldukları alanlara hitap ederler. Hepimiz hayatımızdaki belirsizlikleri gidermeye çalışırız. Aşk, kariyer, sağlık, kısmet… Ve tabii ki de bir anne için bebeği. Bunların hepsi belirsizlikleri giderip kontrol altına almaya çalıştığımız ya da gelecekte her ne olacaksa duymak istediğimiz alanlar. Bu nedenle astrolojinin anneleri de kapsamasına şaşırmadım.

Günlük burç okumanın kime, ne zararı olabilir?
Günlük burç okumanın elbette kimseye zararı olmaz; yeter ki sadece eğlence amaçlı olsun. Tıpkı içerisinden çeşitli maniler çıkan sakızları çiğnemekte, o manileri fal kabul edip okumakta bir zarar olmadığı gibi. Ancak düşünebilen, sorgulayabilen, eğitimli bir toplum istiyorsak çocuklarımıza neyin doğru neyin yanlış, neyin gerçek neyin batıl olduğunu iyi anlatmamız lazım. Günlük burçlarla, TV yorumlarıyla evimize kadar giren astroloji, bir sözdebilim olarak bilimi yanlış temsil eder. Eğitimsiz bir toplumun ortaya çıkmasına neden olur. Nitekim insanlar bir gün aksini öğrenmedikçe, eğitilmedikçe ya da bu konuda etraflıca düşünmedikçe astrolojinin bir bilim olduğunu sanır. Bunu kitabımı yazdıktan sonra daha net gördüm. 1930’lardan bu yana astroloji “sözdebilim/sahtebilim” olarak sınıflanır. 19. yüzyıldan bu yana bilim dünyasında bu konuda bir tartışma bile yoktur artık. Ancak çok ilginçtir ki insanların pek çoğu sanki bunu ilk kez ben söylüyormuşum gibi tepki verdiler. Oysaki ben 100 yıllık bir literatürü özetledim.

Astrologlar siyasal hayattan, ekonomiye, sağlıktan, insan kaynaklarına kadar pek çok konuda deneysel ya da görgül (Yalnızca gözlem ve deney sonuçlarına dayanan)  bir temeli olmayan, gerçekle hiçbir ilgisi bulunmayan yorumlarda bulunuyorlar. Eğer hiç kimsenin bu yorumları ciddiye almadığını ve almayacağını düşünüyorsak elbette bir zararı olmadığını da düşünebiliriz. Fakat ya ciddiye alıyorlarsa? Çok değil, birkaç sene önce bir astrolog insanlara “bu hafta kalp ameliyatına girmeyin” diye uyarıda bulundu. O hafta ameliyat olması gereken annenizin ya da babanızın bu öneriyi ciddiye almasını ister misiniz? Ya da onları ameliyat edecek cerrahın?

Astroloji neden bu kadar ilgi çekiyor? 
Belirsiz olmasından kaygı duyduğumuz ya da belirsizliği gidermekten eğlendiğimiz alanlarda astroloji ve benzeri her türlü fal sistemi eğlencedir. Herkes kahve falı baktırır ve “acaba güzel şeyler söylenecek mi?” diye de heyecanlanır. İnsan “sıradaki şarkı senin olsun! Bakalım ne çıkacak? Aaaaa! Bak aynı seni anlatıyor” diyerek bile eğlenebiliyor.  İnsanî bir ihtiyaç ve özellik bu.

Kısaca kendinizi tanıtır mısınız? 
İTÜ’den uçak mühendisi olarak mezun oldum. İstanbul Kültür Üniversitesi’nde işletme yüksek lisansı yaptım ve örgütsel davranış üzerine çalıştım. Doktora eğitimime devam ediyorum ve tez aşamasındayım. Ayrıca sosyoloji lisans öğrenimimde son dönemimdeyim. Akademik ve entelektüel olarak insan davranışları, gelecek bilimi ve bilim felsefesiyle ilgileniyorum. Yalansavar isimli bilimsel kuşkucu grubun üyesiyim. ”Astrolojinin Bilimle İmtihanı” adlı kitabımın yanı sıra iki adet bilimkurgu öykü ve iki adet de çeviri kitabım var. 

24 Şubat 2016 Çarşamba

BİR DETOKS MASALI

Beslenmenize dikkat ediyor musunuz? “Vücudunuzdaki toksinleri atmak için detoks yapın” şeklinde haberlerle karşılaşıyor musunuz?  Peki detoks işe yarar mı?

Beslenmenize dikkat etmeyip, sonra bir haftada detoks ile toksinleri atmak istiyorsunuz. Bu programı uyguladığını iddia edenlerin kamplarına katılıyor ya da tavsiyelerini yerine getirdiğinizde neler oluyor? Uzman Diyetisyen Banu Salman ile detoks hakkında konuştuk.

Beslenmede neye dikkat ediyorsunuz?
Beslenmemde en çok dikkat ettiğim nokta; gökkuşağı tipi bir beslenme planını günlük hayatıma adapte edebilmek. Yani gökkuşağının renkleri gibi çeşitli renklerde ve türde besinlerin günlük beslenmemde yer almasına özen gösteriyorum. Tahıl grubu, meyveler, sebzeler ve protein kaynaklarının tamamından ihtiyacım oranında almaya çalışıyorum. Biz buna dört yapraklı yonca modeli diyoruz.

Besinlerden oluşan sıvı içecek karışımları elbette beslenmemizde yer alabilir ancak tek başına değil. Çünkü blenderize etme ya da sıkma yöntemiyle besinlerde bazı vitamin ve mineral kayıpları yaşandığı gibi ihtiyacımız olan posadan da alamıyoruz. Sağlıklı bir beslenme modelinin içinde yan ürün olarak kullanılabilir ancak dediğim gibi, tek başına ve her zaman değil. Bu sıvı karışımlarla beslenmek yeterli besin almamızı engellediği gibi enerji alımımızı da oldukça düşürmektedir ki bu durum ilk etapta hızla kilo verdirse de ileri aşamalarda bazı sağlık sorunlarına yol açacaktır. Üstelik karaciğer, böbrek ve kanı toksinlerden arındırma iddiası olan detoksun yaptığı söylenen bu arınma işlemini biz biliyoruz ki, insan vücudu zaten çok iyi bir şekilde yapabilmekte.  Yani vücudun kendi detoks organları olan karaciğer ve böbrek bu işten sorumlu.

Detoks nedir? Detoks yapınca toksinler atılır mı?
Detoksun kelime anlamı “toksinlerden arınma” demektir. Karaciğer, böbrek ve kanı toksinlerden arındırma iddiası olan detoksu, insan vücudu zaten çok iyi bir şekilde yapıyor.  
Bitkisel bazlı ve dengeli protein içeren bir diyetle beslenmek sağlıklıdır ancak çoğu detoks diyeti aşırıya kaçmaktadır. Sınırlı besin çeşitliliği ve düşük kalori düzeyi oldukça zararlıdır. Çünkü böylesine katı diyetlerle sağlıklı olmak için ihtiyacınız olan besin ve enerjinin tamamını almak neredeyse imkansızdır.

Detoks yöntemleri ya da diyetleri uygulamak yerine, vücudunuzun kendi kendini temizleme sistemini korumak için ihtiyaç duyduğu sağlık etkenlerine konsantre olmak en doğrusudur. Detoks yöntemlerine güvenmektense yeterli ve dengeli bir diyet, yeterli sıvı alımı, yeterli fiziksel aktivite, düzenli uyku ve rutin sağlık kontrolleri yapılabilecek en bilimsel ve doğru yoldur.

Detoksun faydası ve zararı var mı?
Son derece düşük kalori alımı ve tek besine dayalı bir diyet detoks programlarının ortak unsurudur ve metabolizmanın yavaşlamasına neden olur. Bu nedenle de normal yeme düzenine dönüldüğünde kilo artışı kaçınılmazdır.

Detoks diyetinin başlıca zararları, vücudun direncini düşürmesi ve temel yaşamsal organların faaliyetlerini sürdürmesine mani olacak düzeyde bir beslenme yetersizliğine yol açmaktadır. Vücudun yaşamsal faaliyetlerini düzgün bir biçimde sürdürebilmesi için gereksinim duyulan, karbonhidrat, şeker, yağ, protein, vitamin ve mineral gibi temel besin gruplarının yeterli düzeyde alımının engellenmesine bağlı açlık ile yorgunluk birleştiğinde özellikle kardiyovasküler problemlere de neden olabiliyor. Bu sebeple “Detoks programlarının gerçekten sağlıklı bir arınma ve zayıflama süreci mi, yoksa sağlığımızı riske atmak pahasına yetersiz beslenmenin yol açabileceği hastalıklara giden yol mu?” olduğunu çok iyi analiz etmemiz gerekir.

Medyada sık sık rastladığımız tarifler neye göre hazırlanıyor?
Aslında beklentilere göre hazırlanıyor. Yani  o dönem hangi besin ya da besin karışımları popüler ise tüm tarifler bu besinler üzerinden hazırlanıyor. Her sene farklı bir meyve ya da sebze baz alınarak en çok o işleniyor. Örneğin geçen sene avakado’nun yılıydı. Bu sene goji berry çılgınlığı almış başını gidiyor.

Detoks yapıp zarar gören danışanınız oldu mu?
Genellikle çok düşük kalorili ve eksik beslenen danışanlarımın pek çoğu bir süre sonra vitamin mineral eksikliği ve insülin direnci ile karşı karşıya kalıyor. Yanlış planlanan diyetler sonrasında gördüğümüz en büyük sağlık problemleri; bağışıklık sisteminin zarar görmesi ve metabolizmanın yavaşlayarak kilo verme yönetiminin zorlaşması şeklinde sıralanabilir.

Uzman Diyetisyen Banu Salman kimdir?

Hacettepe Üniversitesi Beslenme ve Diyetetik bölümünden mezun oldum. Hacettepe Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Beslenme ve Diyetetik Bölümünde yüksek lisansını tamamlayarak bilim uzmanlığımı aldım.  Şu anda ise Doğu Akdeniz Ünv. Sağlık Bilimleri Fakültesinde doktora programını yürütmekteyim. İdeal Beslenme Eğitim ve Danışmanlık Merkezi’nde  Uzman Diyetisyen ve Eğitmen, Çeşitli kurumların beslenme danışmanı, 2013 Şubat ayından bu yana da Kıbrıs Doğu Akdeniz Üniversitesi’nde Misafir Öğretim Görevlisi Olarak çalışmalarıma devam etmekteyim. 

22 Şubat 2016 Pazartesi

DEPRESYONA ÇÖZÜM ANTİDEPRESANLAR MI?

Depresyondayım isimli şarkıyı son ses açıp, eşlik ediyorsunuz. Yaşadıklarınız ağır geliyor ve  hayattan umudunuzu kestiğinizi düşünüyorsunuz. Artık her şey kötüleşiyor ve kimseyle konuşmak istemiyorsunuz. Depresyona girdiğinizi düşünüyorsunuz. Ancak, antidepresan kullanma konusunda  kafanızın içinde birçok soru işareti var. Peki doğrusu ne?

Depresyonda psikoloğa mı gitmeli yoksa psikiyatriste mi? Her depresyonda antidepresan kullanmak gerekir mi?  Antidepresanlar bağımlılık yapıyor mu?  Yale Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Bölümünde doktora sonrası çalışmalarını sürdüren Psikiyatrist Dr. Sinan Gülöksüz ile depresyon ve antidepresan ilaçlarla ilgili merak edilenleri konuştuk.

Depresyonda psikoloğa mı gitmeli yoksa psikiyatriste mi?
Depresyon tanısı bir psikiyatrist tarafından konulmalı ve depresyonun şiddeti değerlendirilmelidir. Psikiyatrist tanı koyduktan sonra uygun tedavi seçeneklerini sunmalıdır.  Genelde çok karıştırılan bir nokta psikoterapileri ve konuşma terapilerini, kimin yapacağıdır. Aslında bunun cevabı çok net, bu konuda yetkin psikiyatrist ve klinik psikologlar. Psikiyatristler sadece ilaç yazmadığı gibi her psikolog da psikoterapist değildir. Bir diğer noktada psikoloji-klinik psikoloji arasındaki farklılık. Tıpkı tıp sonrası psikiyatri uzmanlık eğitimi alındıktan sonra psikiyatrist olunduğu gibi psikoloji eğitiminden sonra klinik psikoloji üzerine master veya doktora yapıldıktan sonra klinik psikolog olunuyor. Dört yıllık psikoloji lisans eğitimi sadece teorik bilgi içeriyor. Psikiyatri de klinik psikoloji de oldukça yoğun emek harcanan süreçlerdir.

Her depresyonda antidepresan kullanmak gerekir mi?
Tedavi bireye özgü olmalıdır ve bunun kararını hekim ile birey birlikte almalıdır. Tanı olmadan tedavi de olmayacağı için ilk basamak tanı konulması ve bu tanıyı da, özellikle vurgulamak istiyorum, bir hekim koymalı. Çünkü pek çok diğer tıbbi durum depresyona neden olabilir. Ayrıca depresyonun şiddeti tedavi yönetiminde çok belirleyici. Çok iyi öğrendiğim bir şey varsa hastaya rağmen, hastaya yardımcı olamazsınız. Bu yüzden tedavi süreci beraber yürütülmeli ve hasta bu konuda bilgilendirilmeli.

Antidepresanların işleyiş mekanizması nedir? Beyini uyuşturuyor mu?
Şu anda piyasada bulunan antidepresanlar serotonin, noradrenalin gibi beyindeki hücrelerin arasında bilgi alışverişine yarayan mesajcı kimyasalların seviyelerinde düzenlemeye yönelik çalışıyor. Antidepresanların etkisinin görülmesi için en azından başlangıçtan itibaren 4 hafta süre ile kullanılması gerekiyor. Tam bir yanıt alındıktan sonra bireysel faktörler de göz önüne alınarak en azından 6 ay süre ile kullanımına devam etmek gerekiyor. Kişinin, daha önce geçirilmiş bir depresif dönemi varsa bu süre 1 yıla uzuyor, eğer geçirilmiş iki depresif dönem varsa bu süre iki yıla çıkıyor. 

“Beyni uyuşturuyor mu?” sorusu sıklıkla sorulan bir soru. Aslında ondan önce en sık görülen yan etkilerini belirtmek istiyorum. Bunların en sık görülenleri mide bulantısı, yanması ve baş ağrısıdır. Bu yan etkiler çoğunlukla 2 hafta içinde tamamen geriler. Antidepresan başlandığında, hastaya bu tarz geçici yan etkilerle karşılaşılabileceği mutlaka belirtilmelidir. Bunun dışında kişiye göre sık karşılaşılan ve şikâyetçi olunan yan etkilerden biri de cinsel istek azalmasıdır. Depresyon gerilese bile bazı bireylerde cinsel istek azalması yan etkiden dolayı gerilemeyebiliyor. Antidepresanlar, yan etki açısından kişiden kişiye farklılıklar gösterebilir. Bu yüzden tedaviyi bireye özgü düzenlemek önemli.

Beyni uyuşturma diye tarif edilen yan etki ile sanırım kimi zaman ilk birkaç gün süren nahoş histen bahsediyorsunuz, çok sıklıkla görülen bir durum değil ve genelde zamanla geriliyor.  Antidepresanlar da oldukça geniş bir yelpaze, genellikle uykuyu kaçırmasına rağmen, bazı kişilerde uyku artışına neden olabiliyor. Ayrıca yan etkiler bireyden bireye değişebiliyor. Elbette reçetelenen her ilaç gibi olası yan etkiler açısından bilgilendirmek ve bu yan etkilerle karşılaşıldığında neler yapılacağına dair bilgi vermek gerekiyor.

Antidepresanlar bağımlılık yapıyor mu?
Antidepresanlar düzenli kullanıldığında işe yarıyorlar ve doz kademeli artırılıp kademeli azaltılıyor. Tedavi sonlandırma kararı alındıktan sonra belli bir sürede antidepresanlar kademeli olarak kesiliyor. Antidepresan kullananların çoğunlukla ilaç almadıklarında yaşadıkları sıkıntılar, özellikle yarı ömrü kısa olan ilaçlarda ortaya çıkıyor. Bu da antidepresanların bağımlılık yaptığı yanılgısına yol açıyor. Bireyden bireye ve ilaçtan ilaca farklılık göstermekle birlikte düzenli antidepresan kullanan bir birey ilacını belli bir süre almadığında baş ağrısı, baş dönmesi, sersemlik gibi problemler yaşayabiliyor. Bu belirtiler antidepresan ile düzenlenmiş olan daha önce bahsettiğim nörokimyasalların dengesinin antidepresanların ani bırakılması sonucu bozulmasından kaynaklanıyor. Anlaşılması için bir örnek vereyim. Yüksek tansiyonu olan bir birey kullandığı ilacı aniden keserse, daha önce düzenlenmiş olan kan basıncı hızla yükselir. Buna bağlı olarak baş ağrısı gibi belirtiler yaşayabilir. İşte antidepresanların kesilmesi ile yaşananlar da buna benziyor.

Antidepresanların gereğinden fazla kullandığını düşünüyor musunuz?
Depresyonu tedavi edebilmek için öncelikle tanımak gerekiyor, psikiyatristlere karşı önyargıdan dolayı dünyanın da birçok yerinde depresyonu olan birey tedavi alamıyor. Birçoğu sağlık kuruluşuna bile ulaşmıyor.

Öte yandan, belki Türkiye’de daha fazla olmak üzere, gereksiz yere antidepresan kullananlar da var.  İlacın gerekli olup olmadığını doktor ve hasta birlikte karar vermelidir.

Antidepresan direnci var mı?
Yaklaşık 3’te bir gibi bir orandan bahsedebiliriz. Tekrarlayan depresyonlar da olabiliyor. Bazen depresyon tekrarladıkça şiddeti artabiliyor. Eşik altı bazı belirtiler kalabiliyor. Tedavi direncinin oluşmasında çevresel faktörlerin önemi çok büyük.

İlaç dışı tedaviler nelerdir?
Kanıta dayalı, çalışmalarla etkinliği gösterilmiş terapi yöntemleri var. Ne olduğu belirsiz, bir takım gizemli alternatif tıp yöntemlerinden bahsetmiyorum.

Benim söylediğim terapiler, teorilere dayanıyorlar ve klinik çalışmalarla etkinlikleri gösterilmiş. Başarı oranları ilaçlara benzer, özellikle hafif depresyonda ağır durumlara göre daha etkinler. İlaçla beraber kullanıldığında tek başına kullanılmasına göre daha hızlı ve daha fazla oranda düzelme sağladıkları gösterilmiş. Bunlar ilaca alternatif değil,  bir seçenek ve ilaç ile aynı anda da uygulanabilir.

Psikoterapi çeşitlerinin ayrıntısına değinmeyeceğim ama psikoterapilerle ilgili belki de en önemli problem uzun zaman alması. Terapiler ve bireyin mevcut durumu zamanı belirlese de en azından haftada bir seans ve seans süresi 1 saat olmak üzere, toplam 12 haftadan bahsediyoruz. Rutin olarak devlet sağlık kuruluşlarında bunun sağlanması mevcut sistemle mümkün değil. Aynı zamanda her birey bu kadar zamanı ayırmak da güçlük çekebiliyor. 

Sizce psikiyatriste gidildiğinde hasta derdini anlatacak kadar süre bulabiliyor mu?
Sağlık kuruluşlarındaki yoğun iş yükünden kaynaklanan problemler, ne yazık ki hasta yükünden dolayı psikiyatrik görüşme süresi devlet kuruluşlarında 10-15 dakikayı ancak bulabiliyor. En azından hastaya 30-45 dakika ayrılabilmeli. Ancak sistemden kaynaklanan durumlardan dolayı günlük 60-70 hasta görüldüğünden hizmetin kalitesi düşüyor. Hızlı randevu vermek ve hekime hemen ulaşmak kolay olsa da hizmetin kalitesine etki eden diğer faktörleri de göz önünde bulundurmak gerekiyor.

Psikiyatrist Dr. Sinan Gülöksüz kimdir?
Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesinden mezun olduktan sonra Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde psikiyatri uzmanlık eğitimimi tamamladım. Halen Yale Üniversitesi Psikiyatri Bölümünde doktora sonrası araştırmacı olarak görev yapmaktayım.


21 Şubat 2016 Pazar

SAĞLIKTA GELECEK VİZYONU ELE ALINDI

Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu, "İlaç sanayisinde 2 buçuk milyar TL'lik ithal ettiğimiz ilaçları Türkiye'de üretebilecek alt yapının oluşmasını planlıyoruz" dedi.

Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu, "Sağlıkta Gelecek Vizyonu" toplantısında gazete, ajans ve televizyonların haber müdürleri ve sağlık muhabirleri ile Ankara’da bir araya geldi. Müezzinoğlu, programda sağlık alanındaki hedeflerini anlattı.  Sağlık ürünlerinde üretebilen bir ülke olmayı hedeflediklerini söyleyen Müezzinoğlu, tıbbı tüketim ürünleri ve tıbbi cihaz üretebilmeyi hedeflediklerini kaydetti. İlaç sanayisinde 2 buçuk milyar TL'lik ilaç ithal edildiğini ifade eden Müezzinoğlu, "Önümüzdeki yıllarda ithal ettiğimiz ilacın da Türkiye'de üretilebilir alt yapısının kurulmasının çalışmalarını başlattık. Stratejik tıbbi ürünler alanında protez, kalp pili gibi belirli kademedeki tükettiğimiz tıbbi ürünlerin Türkiye'de üretilmesi veya tıbbi cihazların üretilmesi ile ilgili alım garantili projelerin alt yapısını oluşturmaya çalışıyoruz. Türkiye'yi güçlü bir üretim yeri haline çevirmeyi hedefliyoruz" şeklinde konuştu.

40 Bin Yatak Kapasiteli 230 Hastane Açılacak
40 bin yatak kapasiteli 230 hastanenin inşaatının devam ettiğini kaydeden Müezzinoğlu, hastanelerin bir kısmının bittiğini, bir kısmının da yapım aşamasında olduğunu belirtti.  Müezzinoğlu şunları söyledi: "Kamu-özel işbirliği ile şu anda inşaatları biten, yatırımları bizim açımızdan ihale süreci tamamlanmış 18 tane yaklaşık 30 bin yatak kapasiteli şehir hastanelerimizin de inşaatları devam ediyor. Ankara'daki Bilkent, Mersin'deki Mersin Şehir Hastanesi gibi. Bütün bunlar 2017 yılı sonu itibari ile hizmete girmiş olacak. Mersin Şehir Hastanesi'ni bu yıl Haziran ayında hizmete sokmayı planlıyoruz. Bilkent'i de seneye yılsonu itibari ile hizmete almayı planlıyoruz."

Uluslararası yatırımcıların, üretimi Türkiye'de yapmak kaydıyla radyoloji ve ameliyathane ürünlerinde alım garantili bakış açısıyla destekleneceğini vurgulayan Müezzinoğlu, "Bizim tıbbi cihazların ortalama ömrü 5 ile 7 yıl arasında. 7 yıl süresince o üründen her yıl bin adet alacaksak 7 yıl sonra bu yıl aldıklarımızı değiştirmek zorundayız. Ar-Ge'sini geliştiren, o ürünün daha iyisini yapabilecek vizyonla yatırım yapabilecek firmanın alım garantisi ile alacağız. Bunlarla ilgili süreçleri başlattık. Önümüzdeki aylarda önemli adımları da atacağız. Gerek kamu hastanelerimiz gerekse şehir hastanelerimiz Türkiye'nin ihtiyacı olan üçüncü başlığın da güçlü alt yapısını oluşturuyor" dedi.

Sağlıklı yaşam kültürünü desteklemeye ve bu kapsamda sağlıklı bireylerin yetişmesi için çalışmalara devam ettiklerini belirten Müezzinoğlu, sağlıklı yaşam kültürünün 5 yaşından itibaren bütün çocuklara aşılanması gerektiğini ifade etti. Sağlıklı yaşam kültürünün desteklenmesi kapsamında 2016 yılında da bisiklet dağıtımına devam edileceğine dikkati çeken Müezzinoğlu, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı'nda 75 bin adet, 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı'nda 75 bin adet, haziran ayında da bisiklet yollarını yapan belediyelere de 100 bin adet bisiklet dağıtımı planladıklarını söyledi.

Güçlendirilmiş Aile Sağlığı Merkezleri 7 Gün 12 Saat Hizmet Verecek
Bakan Müezzinoğlu, Aile hekimliklerini daha dinamik ve fonksiyonel hale getirmeyi planladıklarını belirterek, şunları kaydetti: "Güçlendirilmiş aile sağlığı merkezlerinin fiziki mekanlarını oluşturacağız. Bununla ilgili bu yılın bütçesine ve gelecek yılın bütçelerine Başbakanımızın destekleri ile ilave bütçe alıyoruz. Burada güçlendirilmiş aile sağlığı merkezlerinde haftanın 7 günü 12 saat aile sağlığı hekimlerimiz hizmet verecek. Buralarda aile diş hekimleri, psikolog ve diyetisyenler olacak. Güçlü 112 merkezleri oluşturacağız ve evde sağlık hizmetlerinin sunumunu güçlendireceğiz. Hastalarımızı ev koşullarında da ailesinden kopmadan tedavilerini devamını yapabilecek alt yapıyı genişletmeyi hedefliyoruz. 500 bin evde sağlık hizmeti sunduğumuz portföyümüz var. Bunu 1 milyon rakamına ulaştıracak projeksiyonun da alt yapısını oluşturuyoruz. Sağlıklı bireylerin hayatlarını sağlıklı sürdürebilecekleri bir alt yapıyı oluşturabilmek, bu kültüre güçlü destek verebilmek, hastalık konuştuğumuzdan daha çok bir süreci başarabilmeliyiz. Ama daha sağlıklı bir ömür, bunu bir kültüre dönüştürebilmeyi başarabilecek bir toplumuz."

OECD Ülkelerinde Hekim Sayısı ile Türkiye Arasında Ciddi Fark Var
En temel sorunun yetişmiş insan kaynağı olduğunu vurgulayan Bakan Müezzinoğlu, OECD ülkelerinde 10 bin kişiye düşen hekim sayısı ile Türkiye'de 10 bin kişiye düşen hekim sayısı arasında ciddi fark bulunduğunu belirterek, Türkiye'de bu hizmetin 17 hekimle verildiğini bildirdi. Yardımcı sağlık elemanı konusunda da benzer bir tablo olduğuna değinen Müezzinoğlu, "Hemşire ve yardımcı sağlık elemanı konusunu daha hızlı çözebilecek bir süreçteyiz. Önümüzdeki bir iki yıl içerisinde bu anlamdaki sıkıntılarımız azalmış olacak" diye konuştu. 


Bisiklet Dağıtımına Devam Edilecek
Sağlıklı yaşam kültürünü desteklemeye ve bu kapsamda sağlıklı bireylerin yetişmesi için çalışmalara devam ettiklerini belirten Müezzinoğlu, sağlıklı yaşam kültürünün 5 yaşından itibaren bütün çocuklara aşılanması gerektiğini ifade etti. Sağlıklı yaşam kültürünün desteklenmesi kapsamında 2016 yılında da bisiklet dağıtımına devam edileceğine dikkati çeken Müezzinoğlu, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı'nda 75 bin adet, 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı'nda 75 bin adet, haziran ayında da bisiklet yollarını yapan belediyelere de 100 bin adet bisiklet dağıtımı planladıklarını söyledi.

Sağlık Turizmi Ajansı Kurulacak
Bakan Müezzinoğlu, sağlık turizmi konusuna da değinerek, Türkiye'nin bu alanda da bölgenin güçlü bir merkezi ülke konumunda olduğunu söyledi. 2002 yılında Türkiye'den 120 bin kişinin her yıl yurt dışına tedavi amaçlı gittiğini hatırlatan Müezzinoğlu, şöyle devam etti: "Bugün geldiğimiz noktada 500 bini aşan bir rakamla sağlık turizminden hizmet alan yabancılar var. Onun için gelişmiş Avrupa ülkeleri var. Hollanda, Almanya, Fransa, Körfez ülkeleri, Türki Cumhuriyetler var. 3 milyar dolarlık sağlık turizminden geliri olan bir ülke konumundayız. Türkiye'nin potansiyeli bunu 2019 yılında 9-10 milyar dolarlara taşıyabilecek. 2023 yılında da 25 milyar dolarlara taşıyabilecek potansiyeli var. Önümüzdeki günlerde Sağlık Turizmi Ajansı gibi bir ajansın kurulması gündemimizde yer alıyor. Bunu Bakanlığın bürokrasisi ile değil gerek üniversitelerin, gerekse özel sektörün, gerekse kamunun bizim iddialı olarak belirlediğimiz alanları da belirleyerek bu anlamda sağlık turizminde güçlü bir organizasyonu yapabilecek bir yapısal kurumu yasalaştırmayı da hedefliyoruz."


Sağlık Turizminde 29 Güçlü Bölge
Sağlık turizminde 29 bölge olduğunu anlatan Müezzinoğlu, buraların güçlü bölgeler haline getirileceğini söyledi. Küçük illerden sevklerin sağlık bölgesine olacağını belirten Müezzinoğlu, bu bağlamda açılışı yapılan İnönü Üniversitesi Karaciğer Nakli Hastanesi’nin de önemine değindi. Müezzinoğlu,  "Bundan 10 yıl önce herkesin Ankara'ya, İstanbul'a geldiği bir yapı değil bölgesinde sağlık sorunlarını çözebildiği bir yapıyı güçlendiriyoruz. Sağlık turizminde ise burada bölgelere stratejik roller planlıyoruz. Gaziantep'in gerek tıbbi meslek birikimi alanında, talepler alanında hangi rolü üstlenecekse, rolün öncelikli olduğu ve o alanda marka değerinin oluşacağı bir strateji ile Gaziantep'i, Antalya'yı farklı bir strateji ile İzmir'i, Bursa'yı farklı sağlık turizmi stratejileri, kendi tabiatında olan zenginlikleri değerlendirerek yapacağız. Geçtiğimiz Cumartesi günü Malatya'da karaciğer nakliyle ilgili yenilenen ve genişletilen merkezin açılışı yapıldı. Karaciğer naklinde Malatya, Avrupa'da en iyi noktaya gelerek marka değer yakaladı. Bu marka değeri yakalayan yapımızı çok daha güçlü hale getirmek, yeni marka değeri yakalayabilen bölgeleri oluşturmak, bu bölgelerde özel sektör ve üniversitelerimiz ile birlikte hareket edeceğiz. Samsun'a hangi rolü, Balkanlar'a Edirne'ye hangi rolü Trabzon, Erzurum, Diyarbakır Batman'a hangi rolleri vereceğimizin stratejik çalışmalarını yapıyoruz. Türkiye'nin sağlık turizminde bölgenin en güçlü bölge merkezi olmasının alt yapısını kuruyoruz” şeklinde konuştu. 

Sağlık Turizminde 2019 İtibariyle 10 Milyar Dolar Hedefleniyor
Müezzinoğlu, sağlık turizminde 2019 itibariyle 10 milyar dolar, 2023 itibariyle 25 milyar dolarlık hedef koyduklarını bildirdi. Müezzinoğlu, tüm altyapı çalışmalarının Kalkınma, Ekonomi, Dışişleri Bakanlıkları ile birlikte değerlendirildiğini vurguladı. Müezzinoğlu "Önümüzdeki dönemde Türkiye'nin sağlık endüstrisinde bir ayağı ilaç diğer ayağı tıbbı teknoloji diğeri sağlık turizmi bizim temel hedeflerimiz arasında" dedi.

Sezaryen Oranları Takip Edilecek
İlaçların akılcı yöntemlerle kullanılmadığını ve sezaryen oranlarında büyük artış yaşandığını vurgulayan Müezzinoğlu, şunları kaydetti: "Burada, bilimsel anlamda, mesleki etik anlamında izah edilebilecek alan neredeyse yok gibidir. Bunun alt yapısını oluşturuyoruz. Şuanda bir sonraki süreçte SGK ile de görüşerek sezaryen oranları tespit edecek bilimsel bilgilerin kabul edilebileceğinin üzerine de bir pay bırakarak bu payı aşan hastanelerimize bir, o oranının üzerini ödememek, iki bu öyle devam ederse bu meydanda sözleşme yenilememek gibi bir uygulamayı bu yıl için tasarlıyoruz.”


12 Şubat 2016 Cuma

DEPRESYONUN NEDENİ AŞK ACISI MI?

Son dönemlerde televizyonda ve sosyal medyada sıkça karşılaşılan depresyon reklamını gördünüz mü? Hani size 5 adımda depresyondan nasıl kurtulacağınızı anlatıyor. Nedenlerin çoğunu aşk acısına dayandırıyor. Reklamı izledikten sonra “Depresyon denilen durum aşk acısı mı?” diye akıllara takılıyor.  Antidepresanlar ve çikolata arasındaki fark göze çarpıyor. Peki, depresyondan kurtulmanın yolu nedir?  

İnsanlar sanal ortamlarda mutsuzluklarını gizleyerek ilaçlara mı sarılıyor? Göstermelik karelerde, huzursuzluğa, amaçsızlık mı ekleniyor? Depresyon konusu anlaşılmazken, her mutsuzluğu depresyon olarak yorumlamak doğru mu? Yale Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Bölümünde doktora sonrası çalışmalarını sürdüren Psikiyatrist Sinan Gülöksüz ile depresyon ve antidepresan ilaçlarla ilgili merak edilenleri konuştuk.

Son dönemlerde depresyon ile ilgili çekilen bir reklam konuşuluyor.  Depresyon aşk acısı mıdır?
Öncelikle depresyon ne değildir, oradan başlayalım. Mutsuzluk, ayrılık acısı, yas depresyon değildir. Serdar Ortaç’ın oynadığı reklam filmindeki gibi bir şeyde değildir. Belirtilerden bahsedeceğim ama öncelikle olmazsa olmazdan başlayayım.

Depresyon bireyin sağlığında bozulmaya yol acar. Sağlığın tanımı oldukça güç, kabaca, bedensel, ruhsal ve sosyal iyilik hali denilebilir. Depresyon bu uç alanı da etkiler. Örneğin, kişi normal hayatını sürdürürken, hobileri ve keyif aldığı alışkanlıkları olan, insanlarla ilişkileri kendine göre normalken, depresyon işlevselliğinin bozulmasına, kişiler arası iletişimin bozulmasına ve yaşam kalitesinin düşmesine yol acar. Uyku, iştah bozulması gibi bedensel belirtiler de depresyonda görülür. Buradan baktığınızda depresyon sağlıklı olma halini tıpkı tıbbi diğer durumlar gibi her uç alanı da etkileyerek bozar.

Depresyon tarif edildiği gibi,  ayrılık acısı ya da mutsuzluk hali mi?
Mutsuzluk ile depresyon birbirinden farklıdır. Mutsuzluk bir süre olur, depresyonda ise sürgit şekilde giden bir çökkün hal var. 2 hafta boyunca süre giden bir çökkünlük olması durumunda depresyon düşünülür. Bir diğer fark da mutlu etmesi beklenen bir dış uyaran depresif hastanın süregiden çökkün duygu durumunu değiştirmez.   

Depresyon; çökkün duygu durum, hayattan umudunu kesen, hayattan zevk alamama, genel olarak enerji düşüklüğü, , iştah azalması ya da artması, uyku bozukluğu, cinsel isteğin azalması, konsantrasyon bozukluğu gibi diğer bedensel belirtilerin de eşlik ettiği bir durumdur. Depresyon tanısı için bu belirtilerin en azından 2 hafta sürüyor olması gerekir. Birey için problem oluşturması, insanlarla ilişkisini etkiliyor olması gibi önceden bahsettiğim sağlıklı olma halini bozuyor olması depresyonun teşhisini koymada önemlidir.

Depresyondan koruyucu önlemler ile depresyon tedavisi farkı çok anlaşılmıyor sanırım. Bunu açabilir misiniz?
Depresyondan koruyucu önlemler ile depresyon tedavisi karıştırılıyor.  Genel sağlık önerilerinin hepsi depresyon için de geçerlidir. Uykunuzu iyi alın, düzenli beslenin, sigara içmeyin, alkolü fazla almayın, düzenli egzersiz yapın, hobilerinize ve keyiflerinize zaman ayırın, bunların hepsi sağlıklı olma halini sürdürmenizde önemli rol oynar ve depresyondan da korur.

Psikiyatri dışında da tıbbi risklerden koruyan faktörler. En temel gereklileri sağlamadan diğer şeyleri değiştirmeye çalışmak zor.  Ama depresyondaki birey bunları sürdürebilmede güçlükler yaşarken, örneğin ne kadar istese de yeterli uyuyamıyorken, “düzenli uyu geçer” demek veya zaten dikkatini toplamakta güçlük çekiyor, hiçbir şeye isteği yok iken “kitap oku geçer” demenin hiç bir yararı olmaz. “Ayağı kırılmış birine üzerine bas geçer” demekten bir farkı yok. Zaten tedavi sürecinde hedef depresyon öncesi eski işlevselliğe geri dönmek. Özellikle depresyon orta ve ağır seviyede ise hızlıca tedavi gerekiyor. Bazı durumlarda, örneğin artmış intihar riski gibi, hemen müdahale gerekebiliyor.

Depresyon, ilaçların keşfiyle mi ortaya çıktı eskiden de var mıydı?
İlginç bir soru, depresyon insanlık tarihi kadar eski. Hipokrat melankoli olarak isimlendirmiş, melankoli günümüzde de kullanılan bir kelime ama aslında Antik Yunancada iki kelimenin birleşiminden oluşuyor, “melas” yani siyah ve “chole” yani kara safra, o dönemde, milattan önceden bahsediyorum, Hipokrat oldukça iyi tanımladığı depresyonun vücutta asiri biriken kara safradan kaynaklandığını düşündüğü için bu adi koymuş. Sadece Hipokrat değil ondan sonra gelen tarihteki pek çok ünlü hekim depresyonu tanımlıyor. İlaçların ise en fazla 50 yıllık bir ömrü var, hele eğer sözünü ettiğimiz yeni kuşak antidepresanlar ise 30 yıllık. Depresyon ise milattan önceden beri var, hesabi siz yapın.

Depresyon tedavisi ile ilgili veriler var mı?
Toplumda konu ile ilişkili bilgi olmaması, psikiyatrik hastalıkların toplumca çok kabul gören bir durum olmaması, önyargılar, tanı ve tedavi sürecini etkiliyor. Bizim verimiz yok ama Avrupa’da depresyonu olan her 5 bireyden sadece 1’inin tedavi alabildiği gösterilmiş. Elbette ki bizi en çok korkutan intihar, depresyon intihar riskini 15 kata kadar artıyor. Sadece intihar değil bireyin yaşam kalitesini oldukça etkileyen bir durumdan bahsediyoruz. Hafife alınacak bir durum değil, yine baştaki reklama dönecek olursam, kimileri için eğlenceli görünebilir ama depresyonu tecrübe etmiş birisi için hiç de komik olacağını sanmıyorum. Aklınıza başka bir hastalık getirin ve o reklamda depresyon yerine o hastalığı koyun, örneğin kanser, çikolata yiyerek düzeltseler, kanser tanısı alanlar ve yakınları nasıl hissederdi? Ben kanserin çikolata ile düzeldiğine şahit olmadım, depresyonun da.

Depresyon için ne tip ilaçlar kullanılıyor?
Depresyon bir yelpaze gibidir. Hafiften ağıra giden farklılıkları var. İlaç tedavisi, antidepresanlar, ve psikoterapiler yani konuşma terapileri gibi farklı seçenekler var.

Sizce psikiyatriste gidildiğinde hasta derdini anlatacak kadar süre bulabiliyor mu?
Sağlık kuruluşlarındaki yoğun iş yükünden kaynaklanan problemler, ne yazık ki hasta yükünden dolayı psikiyatrik görüşme süresi devlet kuruluşlarında 10-15 dakikayı ancak bulabiliyor. En azından hastaya 30-45 dakika ayrılabilmeli. Ancak sistemden kaynaklanan durumlardan dolayı günlük 60-70 hasta görüldüğünden hizmetin kalitesi düşüyor. Hızlı randevu vermek ve hekime hemen ulaşmak kolay olsa da hizmetin kalitesine etki eden diğer faktörleri de göz önünde bulundurmak gerekiyor.

Psikiyatrist Dr. Sinan Gülöksüz kimdir?
Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesinden mezun olduktan sonra Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde psikiyatri uzmanlık eğitimimi tamamladım. Halen Yale Üniversitesi Psikiyatri Bölümünde doktora sonrası araştırmacı olarak görev yapmaktayım.


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...