31 Ekim 2015 Cumartesi

KEŞFETMEK İÇİN BAKAN ÇOCUKLAR YETİŞTİRMEK İSTER MİSİNİZ?

Doğa ile baş başa olduğumuzda farklı bir ruh haline gireriz. Huzurlu, sakin ve dingin bir psikolojiye bürünürüz. Bu süreçte de etrafımızı inceleriz. Hayatımıza giren birçok yenilik doğadaki canlıları taklit edilmesiyle kazanılır. Size bununla ilgili çok ilginç bir hikaye anlatacağım. 

George De Mestral ismini daha önce hiç duydunuz mu? Kendisi 1948 yılında İsviçre’de yaşamış bir elektrik mühendisi. Bir gün köpeğiyle birlikte ormanda yürüyüşe çıkar. Eve döndüğünde kıyafetlerinin ve köpeğinin tüylerinin Arctium lappa (pıtrak) ile kaplı olduğunu fark eder. Bitkilerin kıyafetine nasıl yapıştığı üzerine incelemelerde bulunur. Bu otun ufak kancalarla kaplı olduğunu ve bunlar sayesinde kumaşa tutunduğunu görür.  Bu fikre o kadar inanır ki, Velcro (cırt cırt bant) icat eder.  Fransızca bir kelime olan Velcro,  velours (kadife) ve Crochet (kanca) birleşimi ile oluşturulur. 

Peki, cırt cırtı icat ettikten sonra hayatında neler olur? 
İcat etmesi ve bunu sektöre kabul ettirmesi yaklaşık 10 yılını alır. Bu süreçte de birçok firma sahibi ile görüşür ve hepsinden ret cevabını alır. Uzun yıllar uğraşmasının sonunda Japon bir firma teklifte bulunur. Cırt cırt böylece hayatımıza girer. 
Devamında George De Mestral ile yapılan bir röportaj sayesinde NASA yetkilileri bu icadı öğrenirler ve  çok beğenirler. Böylece NASA’da dahil olmak üzere cırt cırtlar birçok alanda kullanılmak için kendisiyle görüşülür.
Daha öncesinde iplerle bağlanan ayakkabılar ve fermuarların yerini cırt cırtlar alır. 

Bu hikayenin belki de bir önemi yok gibi görünse de bu olayı anlatan bir çizgi filmi izlemenizi öneriyorum. “Cırt cırt çizgi film” diye internette arattığınızda bu video çıkacaktır. Videoyu izlediğinizde inanın bakış açınız değişecek. Bu çizgi film ile olayın içine girerek yaşayacaksınız. 

Hatta bir şey keşfetmenin yetmediğini, azimle, sabırla ve kendine inanarak icadı insanlara kabul ettirmenin de üstesinden gelmek gerektiğini anlayacaksınız. 

Belki bu mucidin adını daha önce hiç duymadınız, belki cırt cırtı hayatınızda kullanıp nasıl icat edildiğini hiç düşünmediniz. Ancak her icadın bir hikayesi var. 

Peki, bu hikayelerin anlatıldığı çizgi filmleri izleyen çocukların bakış açıları sizce nasıl olur? 
Siz daha önce bu çizgi filmi izlemiş olsaydınız, cırt cırta bakışınız nasıl olurdu? 
Sürekli şiddet içeren çocuk programları, çizgi filmler ve oyunlarla yetişen bir nesil sizce keşfetmek için mi bakar, yoksa gelecekten umutsuz, depresif ve şiddette meyilli mi olur?
Bu aşamadan sonra ebeveynlere çok iş düşüyor. Medyada yer alan birçok konuyu bundan sonra ele alarak, neler yapılması gerektiği üzerine yazılarımla sizlerle olacağım. 

İlk olarak çocuklarınıza izlettiğiniz çizgi filmleri, önce mutlaka siz izleyin ve bu filmlerin nasıl bir mesaj verdiğine karar verdikten sonra, izlemelerine izin verin ya da vermeyin. 

Gelecek nesillerin, keşfeden, üreten ve mutlu olması aslında sizlerin ellerinde… Hadi keşfeden çocuklar yetiştirmek için kollarınızı sıvayın! 

30 Ekim 2015 Cuma

İŞ HAYATINDA İLETİŞİMİN GÜCÜ

“Ayna ayna söyle bana benden daha güzeli var mı bu dünyada?” sorusunu duyduğumuzda aklımıza hemen Pamuk Prenses’deki kötü kalpli Kraliçe gelir. Çocukken, bu masalı yaşardık sanki, Pamuk Prenses’in yerine geçer heyecanla olacakları dinlerdik. Kötü kraliçenin kaybettiğinde derin bir nefes alır, Pamuk Prensesin, prensine kavuşma sahnesindeki sevinci hissederdik.

Yıllar geçtiğinde masallar yerini maçlara, film, dizi ve oyunlara bıraktı. Şimdilerde ise maç izlerken tuttuğunuz takımın oyuncuları ile birlikte aynı heyecanı hissediyor, film ve dizi izlerken sanki kahramanla birlikte aynı acıyı ve mutluluğu yaşıyorsunuz. 

İşte size bu duyguları yaşatan Parma’daki İtalyan araştırmacılar Giacomo Rizzolatti ve arkadaşları tarafından yapılan bir keşif olan ayna nöronlar. Rizzolatti ve ekibinin maymunlar üzerinde yaptığı deneyler sonucunda, karşınızdakinin yaptığı davranıştan etkilenerek, beyninizdeki aynı bölgelerin aktif hale geldiğini ortaya çıkardı.  Yani biri dondurma yerken, siz ona baktığınızda beyninizdeki o bölgeler etkileniyor.  

Örnekleri çoğaltalım, neşeli birini gördüğünüzde neden gülümsediğinizi ya da acı çeken birini gördüğünüzde neden ürktüğünüzün açıklaması ayna nöronlardır. Biri esnediğinde sizin de esnemeye başlamanız, bir bebek düştüğünde yaşadığınız heyecan ve sanki size zarar verilmiş gibi hissetmeniz ayna nöronların marifetidir. 

Peki İş Dünyası Ayna Nöronları Nasıl Kullanıyor? 
Ayna nöronlar günlük hayatımızda bizleri çok etkiler. Ancak markalar bunların farkına vararak, hiç ihtiyacınız olmadığı halde bir ürünü almanızı sağlayabilir. Steve Jobs, ayna nöronları en iyi kullanan isimlerden biriydi. Çünkü, birinin kulağındaki kulaklık ve dinlediği müzik aleti ile insanlara prestij kazandığı algısını oluşturdu. Yani insanlara ürün değil prestij sattı. Ünlü markaların birçoğu bunu yapıyor. İletişimin inceliklerini öğrendikçe başarının tesadüf olmadığı anlaşılıyor. 
Başlarda UGG botlarına herkes tepki gösterirken sonra trend haline geldi. Marka ilk yaygınlığı sağladığında satış oranlarını yükseltiyor. 

Ünlü mağazaların sattığı ürüne göre seçtiği mankenler ya da ünlü isimler aslında ürün değil, imaj ve tutum satmasından kaynaklanır. Mağazadaki satıcıların güler yüzlü olması öğütlenir. Çünkü ayna nöronlar size gülümseyen insanlara sempati duyulmasını sağlar. 

Ayna nöronların çalışmasına birde hormon katıldığında, “alışveriş terapisi” denilen durum ortaya çıkar. Dopamin adındaki hormon, ayna nöronları tetikledikçe alışveriş yapmak insanı mutlu hissettirir. Çünkü, bir imaj ya da tutum satın alınır. Sosyal statünüz arttığı için kendinizi o ürünü tanıtan kişinin yerinde görürsünüz. Yani filmlerdeki beğendiğiniz karakterin giydiği kıyafetleri giydiğinizde o kişi gibi olacağınızı düşünürsünüz. Hatırlayalım; Hürrem Sultan yüzükleri, Bihter elbiseleri gibi… 

Sosyal Medyada Ayna Nöronlar Nasıl Kullanılır?
Film ve dizilerin dışında artık sosyal medya fenomenlerinin kullandığı ürünler rağbet görür hale geldi. Markalar en çok takip edilen Bloggerlar, Twitter ya da Facebook sayfa sahiplerinin aracılığıyla ayna nöronların etkisinden yararlanıyorlar.

Her ne kadar yöneticilerin bir kısmı dijital dünyayı gereksiz gördüklerini ifade etse de “Dünya Düzdür” kitabında ünlü gazeteci Thomas Friedman, dünyanın “Küresel Köy” haline geldiğini söylüyor. Hedef kitlenizle iletişimde en etkili şekilde ve doğru mesajlarla ulaştığınızda kazanabilirsiniz. Sosyal medyanın etkisi ve payı gün geçtikçe artıyor.  

İş dünyası ayna nöronların etkisini doğru ve hedeflerine uygun şekilde kullanırken, sizlerde bir ürünü satın almadan önce kendinize hakim olup gerçekten o ürüne ihtiyacınız olup olmadığını sormalısınız. Ayna nöronların etkisine kapılmadan, bilinçli bir tüketici olduğunuzu hissetmeniz dileğiyle… 

29 Ekim 2015 Perşembe

KÖTÜ ANILARI OKSİTOSİN Mİ SİLİYOR?

Sevdiğimiz insanlara karşı güven duygumuzun nasıl oluştuğunu hiç düşündünüz mü? En çok sevdiklerimiz en çok kırıldıklarımızdır aslında! Kırılmalarımız, küskünlüklerimiz yerini kısa sürede tekrar sevgiye ve güvene bırakır. Çünkü kötü anılarımız silinir! 

Kötü anılarımızı kısa süreli hafızadan silen ise Oksitosin adındaki bir hormondur. Oksitosin ile ilgili uluslararası indeksli dergilerde 70’den fazla yayını bulunan ve beynimizin çalışması üzerine çok farklı araştırmalara imza atan İstanbul Bilim Üniversitesi Deneysel Tıp ve Ar-Ge Merkezi Müdürü Yrd. Doç. Dr. Oytun Erbaş, bu hormon hakkında çok farklı bilgiler verdi. 

Oksitosin nedir? 
Oksitosin, kelime anlamı olarak hızlı doğum demektir. Beynimizde bulunan hipofizden salınan bir hormondur. Hipofiz beynimizde, iç salgı bezlerini kontrol eden organdır. Burnumuzun arkasında iki bölümü vardır, ön ve arka hipofiz olarak adlandırılır. Oksitosin, arka kısmından salınıyor. 

Ne zaman salgılanır?
Oksitsoin’in, doğum yaklaşırken kanda oranı yükselir. Rahim (Uterus) kasılmasını sağlar ve doğum gerçekleşir. Mesela, Hipofizi çıkarılan hayvan doğum yapamaz.
Doğum sonrasında da Oksitosin’in görevi bitmiyor. Memedeki süt yapan bezleri kasıyor, böylece sütün bebeğin ağzına gelmesini sağlıyor. 

Oksitosin’in iki görevi var. Biri doğumu gerçekleştirmek, diğeri de sütün çocuğun ağzına gelmesini sağlamaktır. Oksitosin sütü yaptırmaz sütü fışkırtır, sütü yapan Prolaktin hormonudur. 
Erkeklerde ejekülasyonda Oksitosin salınır. Orgazm sırasında Oksitosin seviyesi pik yapar. 

Oksitosin ne zaman artar, ne zaman azalır?
Sosyal etkileşim sırasında kanda oranı artar. İnsanlar sosyal yaşamak zorunda. Ancak yeni görülen nesnelere karşı korku duyarız. Bu da strestir, her yenilik bir strestir. Yeni ortam ve yeni insanlar da birer strestir. Streste her türlü hormon artar kanda; İnsülün de artar, Kortizol da artar, Oksitosin de artar. 

Oksitosin stresi önlüyor mu?
Oksitosin stres devrelerini baskılıyor, güven ortamı oluşturuyor. Eğer güven ortamı oluşması gerekiyorsa, ortamda korkulacak bir şey olmadığını söyleyecek şey Oksitosin’dir. Onun için yeni bir ortama girildiğinde, can sıkıcı her hangi bir olay yoksa anksiyete hissedilmiyorsa Oksitosin artıyor. Çünkü Oksitosin stres devrelerini kapatıyor. 

Kadın erkek ilişkilerinde ya da farklı ortamlarda Oksitosin artıyor, korku devrelerini kapatıyor ve stres ortadan kalkıyor. Stres devreleri kapanınca da aynı yerde oturulabiliyor. Oksitosin olmasaydı stres devreleri kapanamazdı. 
Yeni bir insan ile tanıştığınızda ve stres olduğumuzda bütün hormonlar artar, Oksitosin’in buradaki önemli görevi “güven” yanıtını oluşturmasıdır. 

Güven duymak için unutmamızı nasıl sağlıyor?
Oksitosin kısa belleği siliyor. Kötü bir davranışta bulunan arkadaşın ya da sevgilinin hatasını Oksitosin siler. Yeni doğum yapan annelerde Oksitosin yüksektir, sonra çektiği acıyı unutuyor. Güvenmek için acı veren anıların silinmesi gerekiyor.  Oksitosin, bir bireyin uzun dönem güvenmesini sağlıyor. Stresi baskılıyor ve kısa dönem belleği siliyor. 

Oksitosin doğal yolla nasıl artar?
İnsanların birbiriyle tokalaşması, sarılmaları Oksitosin’i artırır. Anneanne, babaanne, dedelerin olduğu büyük ailelerde yaşayan kişilerde daha fazla Oksitosin salgılanır. Oksitosin vücutta stresi azaltıp, huzuru artırdığı için iltihabi hastalıkları da azaltır o nedenle büyük ailelerde damar sertliği gibi hastalıklar daha az görülür.  Bu da yaşamın uzamasında en önemli faktördür.  

Oytun Erbaş kimdir?
İstanbul Bilim Üniversitesi Tıp Fakültesinde Yardımcı Doçent olarak görevine devam etmektedir. Ayrıca Bilim Üniversitesi Deneysel Cerrahi Araştırma ve Uygulama Merkezi Müdürü olarak görev yapmaktadır. Çalışma alanları inflamasyon ve psikiyatrik ilişkiler, oksitosin, epilepsi, metabolik sendrom ve diyabetik komplikasyonlardır. Esas çalışma alanları oksitosin, psikiyatrik hastalıkların mekanizmaları, otizm, hayvan modelleri ve ilaç araştırmaları, EEG, EMG, EKG ve diyabet ve metabolik hastalıkların semptomlarıdır. 


28 Ekim 2015 Çarşamba

AKCİĞER NAKLİNDE MERAK EDİLENLER

Derin bir nefes almak ne kadar güzel değil mi? Nefes alma güçlüğü çekenler için ise çok kıymetlidir, hayatidir.  Peki, alamayanlar için ne yapılabilir? Akciğerlerindeki sorunlar nedeniyle organ bağışı bekleyenler için umut olunabilir mi? 

Organ bağışı hayat kurtarır. Artık akciğerler vücudun ihtiyaçlarını karşılayamadığı durumlarda nakil yapılıyor.  Çünkü o aşamaya gelindiğinde zaten diğer yöntemlerin tümü denenmiş, başka bir tedavi yöntemi kalmamış oluyor. Akciğer nakli bekleyen hastalar için bu süreç çok hayati önem taşıyor.

Türkiye’de ilk başarılı akciğer naklini gerçekleştiren Yeni Yüzyıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Gaziosmanpaşa Hastanesi’nden Doç. Dr. Cemal Asım Kutlu, bu zamana kadar gerçekleştirdiği 76 nakil ile edindiği tecrübelerini paylaştı. Kutlu, akciğer naklini bekleyen hastaların neler yaşadığı ve bu süreçte neler olduğunu anlattı. 

Akciğer nakli kimlere yapılır?
Hastanın akciğer nakli gibi büyük bir cerrahi girişimi kaldırabilecek kadar iyi olması gerekir. Akciğer dışında diğer organların; kalp, böbrek karaciğer gibi hem cerrahi girişim sırasında gelişebilecek olaylarda hem de verilecek ilaçların etkilerini tolere etme kapasitelerinin yeterli düzeyde olması son derece önemlidir.

Akciğer nakli ne zaman yapılır?
Akciğerlerin kaybettiği işlev dolayısıyla yaşamın tehlike altına girdiğini gözlemlemek nakil zamanının geldiğini gösterir. Bu açıdan bakıldığında naklin kime yapılacağı kadar, ne zaman yapılacağını da belirlemek nakil ekiplerinin çok dikkatli davrandığı noktalardan birisidir. 

Akciğer nakli için organ kaynakları nelerdir?
Akciğer için doğal olarak tüm kadavra donörleri önemli bir kaynaktır. Ancak dünyada çok çeşitli sebeplerden bu donörlerin ancak yüzde 25-30’unda akciğer kullanılabilmektedir. Çeşitli ülkelerde organ sayısındaki yetersizlik sebebiyle iki vericiden birer lob alınarak canlıdan akciğer nakli de yapılmaktadır. 

Akciğer nakli olduktan sonra ne kadar zamanda taburcu olunur?
Bizim pratiğimizde en erken taburcu olan hastamız 14. günde evine gitti. Bu tıbbi iyilik kadar sürece uyumla da ilişkilidir. Ortalama olarak 20-25 gün diyebiliriz. 

Akciğer nakli sonrası çalışma hayatına dönülüyor mu?
Elbette. Bu çok istenilen bir şeydir. Amerika’da hastalar büyük oranda yaklaşık yüzde 80, nakilden sonra çalışmaktadırlar. Ancak bu kişilerin bir bölümü yarı zamanlı bir iş tercih etmektedir. Birçok çarpıcı örnek var bilinen, ama ben çok hayran kaldığım örneği burada söylemek isterim: İngiltere’nin önemli bir merkezinde araştırmacı olarak çalışan bir doktor yüksek akciğer tansiyonu nedeniyle kalp-akciğer nakli olmak durumunda kalır. Ardından tekrar işine döner ve bu sefer ilgisini akciğer nakline çevirir. Ameliyattan 8 yıl sonra kendi ameliyatını yapan doktoru ile birlikte editörlüğünü yaptığı “Akciğer Nakli” kitabını yayımlar. 


26 Ekim 2015 Pazartesi

MUTSUZLUK DEPRESYON DEMEK MİDİR?

Mevsim kışa dönerken, insanlar havaların etkisi ya da yaşanan olumsuzlukların üst üste gelmesi gibi farklı nedenlerden dolayı depresyona girebiliyor. Her mutsuz an, depresyon olarak algılanmamalı. Depresyondayım diye şarkılara konu olan durum aslında nedir? Peki, her mutsuzluk depresyon mudur? Amerika Birleşik Devletleri’nde bulunan Mayo Clinic Tıp Fakültesi Psikiyatri Bölümü Öğretim Üyesi Dr. Ulaş M. Çamsarı, merak edilen soruları yanıtladı. 

Depresyon nedir?
Depresyon, hayattan zevk almanın zorlaştığı, ümitsizliğin arttığı, kendine olan güvenin azaldığı,  iştah ve uyku bozukluklarının ve bazen intihar düşüncelerinin de eşlik ettiği bir rahatsızlıktır. Psikiyatristler olarak depresyon dediğimizde belli bir süre devam eden bir durumdan bahsederiz. Günlük ruh hali değişiklikleri bu tarife uymaz. Tıbbi olarak depresyon tarifine giren ruhsal çöküntü en az birkaç hafta sürer ve kişinin rutin yaşamsal işlevleri ciddi şekilde bozulur.

Neden depresyona gireriz?
Depresyon denilen sendromu ortaya çıkaran ya da çıkmasına neden olan faktörleri çoğu zaman ayrı ayrı deşifre edemeyebiliriz. Örneğin ekranı ara ara donan bir bilgisayar düşünelim. Çalışan yazılımda da sorun olabilir, bilgisayarının ana kartında da sorun olabilir. Hatta bazen bilgisayarda ve yazılımda sorun yoktur, şehir voltajı inip çıkarak da bu duruma yol açıyor olabilir.  Kimi zaman bir yakınınızı kaybetmek, işinizi kaybetmek, ya da bir ilişkiyi bitirmek kişiyi depresyon sendromuna itebilir, kimi zaman kişi hiçbir çevresel etki olmadan kendi kendine bu sendrom içine girebilir. Ancak bugünkü bilgilerimiz ışığında beyinde bu nörobiyolojik sendromun oluşmasına yatkınlığı artıran genetik nedenlerin olduğunu ileri sürebiliriz. Aynı fabrika çıkışından üretim hatası olan ana kartların görünen bir neden olmaksızın ara ara donması gibi...

Herkes depresyona girecek diye bir şey yok o halde?
Hayır.  Yatkınlığı olmadığını düşündüğümüz kişi başına ne gelirse gelsin depresyona girmeyebilir. Öte yandan bu nörobiyolojik sendroma yatkınlığı olan kişi hayatında her şey yolundayken depresyona girebilir.

Depresyonla mutsuzluk aynı şey midir?
Hayır. Mutsuzluk depresyonun bir parçasıdır. Ama her mutsuzluk klinik anlamda depresyon tarifine girmez. Depresyonun tıbbi anlamda kullanılabilmesi belirli kriterleri uyması gerekir.

Depresyonda ilaç kullanmak şart mıdır?
Depresyonun niteliğine, derecesine, kişinin gündelik yaşamın bozulma hızına, özellikle intihar riskinin varlığına göre yaklaşımlar ve tedavi öncelikleri belirlenir.  Kimi zaman davranış tedavileri, psikolojik destek tedavileri, ilişki tedavileri ile başarı kazanılabilir. Orta ve ağır derece depresyonlarda çoğu zaman ilaçlardan yardım alınması gerekir. Bu durumlarda hem ilaç hem de psikoterapi tavsiye ederiz ki bu genellikle oldukça etkili yaklaşımdır. Çok ciddi ve ilaca dirençli depresyonlarda, kullanılabilen diğer yöntemler vardır. Elektro-Konvulsif Tedavi, Vagus Sinir Stimulasyonu, Derin Beyin Stimulasyonu, Transkranyal Manyetik Stimulasyon ve son dönemlerde Ketamin intravenöz infüzyon tedavisi.

Depresyondan korunmak için kişinin kendi başına uygulayabileceği yöntemler var mıdır?
Haftada en az 3 defa ve en az 30’ar dakika yapılacak fiziksel egzersizin depresyona karşı koruyucu etkisi olduğu ve hatta hafıza gibi bilişsel işlevlere iyi geldiğine dair bilimsel kanıtlar vardır.  Kişinin kendini tanıması, yaşamına ve ilişkilerine duyarlı olması çok önemlidir çünkü depresyon artarak devam eden bir ruhsal çöküntü durumu olduğu için bu süreçte erken belirtilere karşı önlem alınabilir. Örneğin, kişi yavaş yavaş arkadaş davetlerini reddettiğini, içine kapandığını veya önceden severek yaptığı aktivitelerden giderek uzaklaştığını fark ederek davranış değişikliklerine yönelebilir. Alkol ve madde kullanımının, depresyona olan yatkınlığı artırdığını ve hatta bizzat nedeni olabileceğini akılda tutmak gerekir. Depresyon, intihar ve ölüm gibi çok ciddi riskleri taşıyan bir hastalık olduğu için, olabilecek en erken aşamada mutlaka profesyonel yardım almak gerekir.

24 Ekim 2015 Cumartesi

SOSYAL MEDYADAKİ DOKTORLARA İNANMALI MISINIZ?

Hayatımız dijital dünyada geçiyor. Bu süreçte de kaynağı belli olanların dışında belli olmayan yazılarla da sık sık karşılaşılıyor. Bunların arasında sağlıkla ilgili bilgiler dikkat çekiyor ancak emin olunmadığı için de ne yapılacağı bilinmeyen bir durum var; sahte doktorlar! Kendilerini doktor olarak tanıtan, tavsiyelerde bulunan ve hatta köşe yazısı yazacak kadar ileri giden farklı sahte kişilerle karşılaşılabiliyor. Peki, bu durumla karşılaşıldığında ya da önlem almak için ne yapmak gerekiyor?

Avukat Burçak Ünsal böyle bir durum ile karşılaşıldığında nasıl bir yol izlenmesi gerektiğini anlattı. 

Sahte doktorlardan nasıl korunabiliriz?
Öncelikle Internet'in sağlık şikayetleri bakımından ve doktor seçimi bakımından ancak bir ön bilgi ve ön inceleme kaynağı olabileceğini bilmeliyiz. Internet'te bulabileceğimiz içerikten kendi sağlık şikayetlerimiz ve doktor seçimimiz bakımından mutlak sonuçlar çıkarmamamız gerektiğinin unutmamalıyız.

Yasak olmasına rağmen Internet'i, sokak billboardlarını, dergileri, havalimanı standlarını, televizyonları, sinemaları reklam alanı haline getiren ve adeta oteller gibi, deterjan markaları gibi reklam yapan hastanelere ve doktorlara da ihtiyatlı yaklaşmalıyız.

Sosyal medyadan, forumlardan, bloglar gibi kaynaklardan rahatsızlıklarımızla ilgili bilgi sahibi olmaya çalışmak ve referans almak başlı başına yanlış değildir. Neticede her türlü kaynak kullanılmalıdır. Fakat bu alanlar manipülasyona hatta son zamanlarda örneklerine sıkça rastladığımız gibi sahtekarlığa nisbeten daha açık alanlar olduğundan dikkatli davranmak ve aldığımız ilk bilgilerden sonra yetkili bir sağlık kuruluşuna veya doktora şahsen başvurmalıyız.

Dijital ortamlarda insanlar kendilerini doktor olarak tanımladığında ne yapmalıyız?
Dijital haberleşme esnasında karşımızdaki kişinin kimliğini ve ehliyetini teyit etme imkanımız yok ise tavsiye almamak veya tavsiye alındıysa da bunu yetkili bir sağlık kurumu tarafından teyit edilmedikçe uygulamamak sağlığımız açısından daha güvenlidir. 

Sağlık kuruluşuna fiziken başvurarak, hekimimizin diplomasının, lisansının varsa yurt içi ve yurt dışı akademik veya uygulama çalışmalarına ilişkin sertifikalarının ve akademik ünvanlarına ilişkin lisans ve diplomalarının gözlemlenmesi yerinde olacaktır.  

Sahte doktor olduğu konusunda şüphe duyulduğunda nereye başvurmalıyız?
Hastanın hastaneye başvurması ile doğrudan doktora başvurması hukuki açıdan farklılık arz eder. Özel bir sağlık kuruluşunda sahte veya ehliyetsiz sağlık personelinin çalıştırılması durumunda hastanın gerek sahte veya ehliyetsiz kişiye, gerekse de ilgili kuruluşa karşı hukuk yollarına başvurması söz konusu olabilecektir.

Tababet ve Şuabatı Sanatların Tarzı İcrasına Dair Kanun'un 25. Maddesi uyarınca diploması olmadığı hâlde, menfaat temin etmek amacına yönelik olmasa bile, hasta tedavi eden veya tabip unvanını takınan şahıs iki yıldan beş yıla kadar hapis ve bin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır.

Ayrıca kendine hekim süsü vermek amacıyla sahte diploma, lisans ve sair belgelerin düzenlenmesi de resmi evrakta sahtecilik ve mühürde sahtecilik suçlarını teşkil eder.

Bundan şüphelenildiği hallerde ilgili sağlık kurumu ile konu teyit edilebilir. Tabip Odası, İl veya İlçe Sağlık Müdürlükleri nezdinde idari teyitler yapılabilir ve girişimlerde bulunulabilir. Şüphe bu aşamalardan sonra teyit edilirse, bu suçları işleyen kişinin cezalandırılabilmesi için savcılık nezdinde suç duyurusunda bulunulabilir ve uğranan zarar veya kayıplar için hukuk yollarına başvurulabilir.

Vatandaşımızın yapması gereken en önemli şey, interneti ön bilgi almak amacıyla kullanması, daha sonra güvenilir sağlık kurumlarına bizzat başvurması ve muhatap olduğu hekimin lisanslarından emin olmak üzere makul çabayı sarf etmesidir. 

22 Ekim 2015 Perşembe

KOKULAR BEYNİMİZİ NASIL ETKİLİYOR?

Beynimizi nasıl kullandığımız ile ilgili yıllar önce bir kitap okudum. Kitapta yazılanların içinde, Einstain yüzde kaçını kullanmış, yüzde yüzünü kullansa neler yapardı şeklinde bir yazının aslında yanlış olduğunu öğrenmiş. Sonrasında da bu konu üzerine araştırma yapmaya başladım. Beynimizin çalışması ve yapısı ile ilgili haber yaptıkça konunun gizemi ve güzelliğine hayran kaldım. Bu alanda haber yapmanın ötesinde daha da derinlemesine araştırmalar yapmaya başladım. Bazen gecenin bir yarısı kalkıp aklıma takılan bir konuyu saatlerce araştırıyordum. Yetinmeyip o alanda çalışan bilim insanları ile irtibata geçiyordum. O zamanlar karar verdim, sağlık ve bilim yazarı olmayı. Bilim çok eğlenceli bunu herkes anladığında nelerin başarılabileceği üzerine çalışmaya devam ettim…

Bu düşüncelerimi bir kenara bırakıp araştırmalarına devam ederken, bir gün telefon geldi. Koku ile ilgili haber serimi çok beğendiklerini ve genişleterek kitap olarak yayınlamak istediklerini söylediler. Sanırım telefonu kapatınca attığım mutluluk çığlığına annem ve babamın şaşkın bakışları ile konuşmayı anlatışım unutamayacağım hayatımın kırılma noktalarındandı. Yıllarca hayalini kurduğum çalışma için ilk adım atılmıştı. Kokuyla Keşfet isimli kitabım hem benim için hem de alanında ilk oldu. 

Koku hayatımızı nasıl etkiliyor, hiç düşündünüz mü?
Hamilelik sürecinde duyulan kokuların önemli çünkü hafızamıza kodlanan ilk o zaman kokular yerleşiyor. Doğduğumuzda da duyulan kokularla birlikte anılar birleşiyor ve bu nedenle bir kokuyu tekrar duyduğumuzda bizi ilk o kokuyu duyduğumuz andaki ruh haline götürüyor. Buna koku hafızası deniyor ve en güçlü hafızamız olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. 
Tüm duyularımız beynimizde bir bekçi gibi göre gören talamus denetiminden geçerken, evin yaramaz çocuğu gibi denetimden geçmeyen tek duyumuz da koku! Böylece de çevremizdeki kokunun değişimini hemen algılayabiliyoruz. Tabii koku körlüğü diye bilinen bir durum yaşanmıyorsa. Bazı insanlar koku almazlar ki grip ya da nezle olduğunuzda koku alamadığınızı düşünün. Bu kısa süreli yaşanan durumu uzun süreli yaşayanlar da var. Bu gibi durumlarla karşılaşıldığında hekime başvurmalıdır. 

Koku Parmak İzi gibi!
Parmak izimiz eşsizdir. Kimlik belirlemede de bu nedenle kullanılır. Kokumuz da aslında eşsiz. Her insanın kokusu parmak izi gibi, tektir. Bu durum aslında eş seçimini de etkiliyor. Çünkü sevdiğiniz insanın ten kokusunu sevmeniz, ileri dönemde çocuğunuz olduğunda onun daha sağlıklı genlere sahip olmasını sağlayabiliyor. Nasıl mı? Kokusu güzel gelen karşı cinsin, sizdeki farklı bir MHC genine sahip olduğunu gösteriyor. 
Her iki ebeveynde bulunan MHC geni ne kadar farklı olursa, doğacak olan çocuğun hastalıklara karşı direnci o kadar fazla olmaktadır. Elbette ki genlerdeki dizilimi gözle görmek ve ona göre eş seçmek imkansız. Ancak,  kişiye has olan bu kokuyu, MHC geni veriyor. Aslında eş seçimini genlerimizin kontrol ettiğini söyleyebilir. 

Koku aşk hayatımızı da etkiliyor!
Koku ve aşk ile ilgili konu geçtiğinde çok sık dile getirilen bir araştırma vardır. 49 kadın ve 44 erkek seçilir, erkeklere iki gece giymeleri için temiz tişörtler verildi. Bu tişörtler iki gece boyunca hiç çıkarılmadı, yıkanmadı, herhangi bir parfümün veya kokulu sabunun kullanılmasına izin verilmedi. 

İki gün sonra tişörtler ayrı ayrı sepetlere konarak kadınların bunları koklaması, koku aracılığıyla hangisinin kendilerine güzel ve seksi geldiğini belirtmeleri istendi. Daha sonra söz konusu erkek ve kadınlar bir araya getirilerek yine kadınlardan kendilerine en iyi partner olabilecek kişileri göstermeleri istendi. Kadınlar kokusunu en çok beğendiği tişörtlerin sahiplerini seçtiler. Seçtikleri bu kişiler gen yapıları kendilerinkinden en farklı olan kişilerdi.

Kokular bunların dışında birçok alanda hayatımızı etkiliyor. Sağlığımız, alışverişimiz, ilişkilerimiz ve beynimizi… Hayatı kokuyla keşfetmek için bakmanız dileğiyle… 

21 Ekim 2015 Çarşamba

SAÇ DÖKÜLMESİNDE NELER YAPMALI?

Saçınız dökülüyor ve ne yapacağınızı bilmiyorsunuz. Çevrenizden sarımsak sürmek de dahil bir sürü öneri alıyorsunuz. Peki bu durumda ne yapmak en sağlıklı yöntem olur? Ankara Üniversite Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıklar Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Pelin Koçyiğit, saç dökülmesi ve bakımı ile ilgili merak edilen soruları yanıtladı. 

Saç dökülmesinin nedenleri nelerdir? Dökülmeye karşı nasıl bir bakım önerirsiniz?
Öncelikle saç dökülmesinin nedenini bulmak gerekir. Hormonal etkilerle mi oluyor, demir eksikliği ya da sistemik bir hastalıktan mı, ilaç kullanımından mı bunları sorgulamak ve tetkik yapmak gerekir. Sadece muayene ile bile dökülmenin sebebi hakkında önemli bilgiler edinebiliyoruz. Nedenini bulduktan sonra tedaviyi belirliyoruz. 

Mesela, sorun demir eksikliği ise, ki bu çok sık karşılaştığımız bir durum depo demir seviyelerini belli bir düzeye çıkarmadan dökülmeyi engellemek mümkün değil. Dışarıdan istediğiniz kadar şampuan, losyon ya da yağ kullanın hiç birisi dökülmeyi durduramaz.

Bir diğer sorun ise, erkek tipi saç dökülmesi dediğimiz dökülme. Hem kadınlarda hem erkeklerde olabiliyor. Bu durum hormonal etkilerle ortaya çıkıyor. Genetik etkiler söz konusu. Başın tepe bölgesi ve yanlarındaki kıl kökleri testosterona çok duyarlıdır. Burada değerlendirme yapıp ardından bu hormonal etkilere yönelik tedaviler verilmeli. 

Bir diğer hormonal durum ise; Tiroid hastalıklarıdır. Yaygın saç dökülmesi ve saçlarda zayıflık incelme olan hastalarda mutlaka kontrol edilmelidir. Bazen saç dökülmesi sayesinde kişilerdeki tiroid hastalıklarının teşhisini koyuyoruz. 

Halk arasında bilinen bazı bitkiler var. Mesela sarımsağı saça sürmek yararlı mıdır?
Saç kıran (Alopesi areata) diye bir hastalık var. Bozuk para büyüklüğünde alanlarda saçlar dökülüyor.  Bu bölgelerde kıl kökleri bir süre saç üretemiyor. Sarımsağın içerisinde tahriş edici bir takım maddeler var ve sürülen bölgelerde bir nevi tahriş oluşturarak kıl köklerini uyarabiliyor. Ama tabii ki bu bir çözüm değil.  Tıbbi olarak hazırlanan bir takım formüllerimiz var. Saç derisine ve saçlara zarar vermeden ve medikal olarak da hastalığa neden olan durumu ortadan kaldırabilecek içerikli ilaçlar bunlar.  Zaten her saç dökülmesi saç kıran değildir. Nedenini öğrenmek gerekir. Saçı seyreldi diye sarımsak sürmenin de bir anlamı yok. 

Saç dökülmesinden sonra yeni saç çıkıyor mu? 
Tamamen saç derisinin tahrip olduğu bazı saç hastalıkları var. Artık ne yaparsanız yapın, saç çıkmayacaktır. O nedenle de saç dökülmesinin erken dönemlerinde sebep tespit edilirse bu tür hastalıkların ayırımının da yapılabilmesi mümkün olur ve uygun tedavi ile kalıcı saç dökülmeleri önlenebilir. 

Saçın dökülme nedenine göre yapılan tedavilerle kalıcı dökülmeleri önlemek ve imkan varsa yeni saç çıkışı sağlamak mümkün.  Ancak dergilerde ya da televizyonda gördüğünüz yeniden saç çıkartacak diye verilen tariflere itibar etmemek gerek. Sürekli söylediğim gibi önce nedeni bilinmeli. Körlemesine yapılacak ve tıbbi olmayan uygulamalarla tedavi açısından çok kıymetli olabilecek vakitler boşa harcanmamalı.    

20 Ekim 2015 Salı

GRİBAL ENFEKSİYONLAR, GRİP VE SİNÜZİT ARASINDAKİ FARKLAR NELER?

Son günlerde salgın haline gelen grip ile başa çıkmak çok zorlaştı. Çevremizdeki herkesin elinde mendil, sıcak çaylar ve burun akıntısına, “Salgın varmış, geçmiyor” şeklindeki sözlerinin eşlik ettiğini duyuyorsunuzdur. Kulak Burun Boğaz Uzmanı Prof. Dr. Ali Özdek ile gribal enfeksiyonlar, grip ve sinüzit arasındaki farkları konuştuk. Hangi durumlarda antibiyotik almanın işe yaradığını ve nelere dikkat etmek gerektiğini anlattı. 

Gribal enfeksiyon, basit soğuk algınlığı ve sinüzitin en sık karşılaşılan üst solunum yolları hastalıkları arasında yer aldığını söyleyen Özdek, “Zaman zaman birbirleri ile karıştırılsa da her birinin kendi karakteristik bulgu ve belirtileri vardır. Basit soğuk algınlığı; burun tıkanıklığı, burun akıntısı, hapşırma ve hafif boğaz ağrısı ile kendini gösterir. Virüslerin sebep olduğu bir hastalıktır. Kişiden kişiye kolaylıkla bulaşır. Genellikle basit önlemlerle 4-5 gün içinde düzelir” dedi. 

Gripte Antibiyotik Kullanmak İşe Yaramaz!
Gribin ise, soğuk algınlığına göre daha şiddetli seyreden İnfluenza virüsünün sebep olduğu kaydeden Özdek, “Oldukça bulaşıcı bir hastalıktır. Grip olan kişilerin maske takmasında ve havlu, bardak  gibi kişisel eşyaları çevresindeki insanlardan ayırmasında fayda vardır. Hastalık burun tıkanıklığı, burun akıntısı, halsizlik, ateş, boğaz ağrısı, eklem ve kas ağrıları ile kendini gösterir. Hastayı yatağa düşürecek kadar bitkin bırakabilir. Yaşlı ve düşkün kişilerde ölüme bile neden olabilir. Sağlıklı kişilerde genellikle 5-7 gün içerisinde hastalık düzelir. Viral bir enfeksiyon olduğu için antibiyotikler hastalığın tedavisinde işe yaramaz. Burun açıcı damlalar ve ağrı kesiciler gibi daha çok semptomları hafifletmeye yönelik tedavi uygulanır. Hastaların istirahat etmesi ve bol sıvı alması çok önemlidir. Yaşlı ve düşkün kişilerin hastaneye yatırılarak tedavi edilmesi gerekebilir” şeklinde konuştu.  

Sinüzit Tedavi Edilmezse Göz Enfeksiyonu ve Menenjit gibi Hastalıklara Neden Olabilir
Özdek, sinüzit ile ilgili ise şu bilgileri verdi: “Burun çevresindeki sinüs boşluklarının enfeksiyonudur. Sinüs boşlukları küçük tünellerle burunla ilişkilidir. Genellikle nezle ve gribal enfeksiyonlar sonucunda sinüslerin ağızlarının tıkanması sonucunda meydana gelir. Hastalık başlangıçta virüslerle tetiklenirken kısa sürede bakterilerde işin içine girer ve bakteriyel bir hastalık haline dönüşür. Sinüs boşlukları iltihapla dolar. Buna bağlı olarak burun tıkanıklığı, burun ve geniz akıntısı, baş ağrısı ve göz çevresinde ağrı gelişir. Hastalığın tedavisinde en az 10 gün süreyle antibiyotik kullanılması gerekir. Antibiyotiğin yanında burun açıcı damlalar ve ağrı kesicilerde semptomları hafifletmek için kullanılır. Tedavi edilmediğinde çevre dokulara sıçrayarak, göz enfeksiyonu ve menenjit gibi ciddi hastalıklara neden olabilir. Üst solunum yolu enfeksiyonu olan bir hastada eğer 4-5 gün içinde hastalığında bir iyileşme belirtisi yoksa, bu kişinin mutlaka doktora müracaat etmesi gerekir.” 

15 Ekim 2015 Perşembe

İLK YERLİ ÇOCUKLUK ÇAĞINDA ALERJİ ASTIM İMMÜNOLOJİ KİTABI YAYINLANDI

Çocukluk çağında görülen alerji, astım ve immünolojik yetersizliklere toplu bir bakış sunan ilk Türkçe kitap olduğunu belirten Hacettepe Üniversitesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Ana Bilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Bülent Enis Şekerel, “Kitap, birinci ve ikinci basamak sağlık hizmeti sunan hekimlerin ihtiyaçlarına yanıt verecek şekilde planlandı ve yazıldı” dedi.

Alerji astım tanısı konan hastaların ortalama yüzde 70’inde bir ya da birden çok allerjinin eşlik ettiği belirtiliyor. Astımın neden bazı hekimlerce hala “allerjk bronşit” olarak tanımlandığını söyleyen Hacettepe Üniversitesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Ana Bilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Bülent Enis Şekerel, kitabı ile ilgili soruları yanıtladı.

Alerji ve astım nedir?
Bağışıklık sistemi organizmamız için zararlı olan bir etken ile karşılaştığında (mikroplar gibi) onlara karşı güçlü tepkiler oluşturur ve onları ortadan kaldırarak bize zararlı olmalarını engeller. Oysa organizmamız, kendisi için zararlı olmayan yabancı bir etken ile karşılaştığında daha ölçülü tepkiler verir. Çünkü bağışıklık sisteminin verdiği güçlü tepkiler genelde vücudumuz için rahatsızlık verici niteliktedir. Bunlar vücut sıcaklığının yükselmesi ve kırgınlık gibi genel belirtiler veya tepkinin verildiği organa ait yakınmalar şeklinde kendini gösterir. Bu kapsamda allerji, vücudumuza solunum, mide-barsak veya deri teması ile giren bazı yabancı maddelere karşı gereğinden fazla aşırı tepkiler verilmesi olarak tanımlanabilir. Bir diğer ifadeyle, genel kanının aksine; allerji, bağışıklık sistemindeki bir yetersizlikten değil, aksine zararlı olmayan bir yabancı maddeye karşı verilen aşırı tepkiden ileri gelir.

Astım, ataklar halinde beliren ve bronşların tıkanmasına neden olan bir hastalıktır. Hastalık, bronşlarda bulunan bağışıklık sistemi hücrelerinin verdiği aşırı ya da abartılı yanıttan ileri gelir ve bu aşırı ya da abartılı yanıtlar sonucu bronşlar tıkanır. Bronşların tıkanması, bronşları çevreleyen kas tabakasının kasılması, bronş duvarının ödemi (şişmesi) ve bronşlar içindeki balgam tıkaçlarından ileri gelir. Bunun sonucu olarak akciğerlere giren havanın akciğerden çıkmasında güçlük oluşur. Ataklar sırasında öksürük, göğüste sıkışma-baskı hissi, solunumda hızlanma, hırıltı (hışıltı) ve nefes darlığı olur. Hastalar ataklar arasında tamamen veya kısmen iyidirler. Astımlı hastalar çevredeki birçok maddeye astımlı olmayanlara göre daha fazla duyarlıdırlar ve bu maddelerle karşılaşma astımlılarda hırıltı ve öksürük gibi yakınmalara oluşmasına yol açar.
 
“Astım Bazı Hekimlerce Hala “Allerjk Bronşit” Olarak Tanımlanıyor”
Alerji astım ilişkisine gelince; tanısını koyduğumuz hastalara baktığımızda ortalama yüzde 70’inde bir ya da birden çok allerjinin eşlik ettiğini biliyoruz. Bu durum sanırım, astımın neden bazı hekimlerce hala “allerjk bronşit” olarak tanımlandığını açıkça gösteriyor. Astımlı bir hastada allerjik durumun ortaya konması birçok açıdan önem arz ediyor. Bir yandan hastanın nelerden kaçınması gerektiğini bilmesi açısından bu bilgiye ihtiyacımız var, diğer yandan da alerjinin eşlik etmesi daha farklı bir doğal seyre işaret ediyor. Allerjik olan astımlılarda ilerleyen yaşla kür gelişme olasılığı allerjisi olmayanlara göre farklıdır. Ayrıca, nadir de olsa bazı allerjik astımlılara tedavi olarak allerjen immünoterapisi uygulanabiliyor. Yani allerjik durum bir yandan da tedavinin nasıl yapılacağını belirleyebiliyor. 
 
 

Çocuklarda bu hastalıklar daha mı sık görülüyor?
Astım hem çocukluk hem de erişkin çağının en sık görülen sağlık sorunlarından biridir. Devlet Planlama Teşkilatı ile birlikte gerçekleştirdiğimiz çok merkezli araştırmalar da; ülkemizde ilkokul çağında her 5-10 çocuktan ve 10-20 erişkinden birinde astım benzeri yakınmalar olduğunu gördük. Bu kapsamda astım çocukluk çağının en sık görülen kronik hastalıklarından biri olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Kitapta tanı, teşhis ve tedavi yolları mı anlatılıyor?
Öncelikle söylemem gerekir ki; bu kitap hekimlere yönelik hazırlanmış bir kitap. İçeriğine gelince çocukluk çağında görülen alerji, astım ve immünolojik yetersizliklere toplu bir bakış sunan ilk Türkçe kitap. Bu hastalıkların nedenleri, nasıl teşhis edilecekleri ve nasıl tedavi edilecekleri en güncel bilgiler eşliğinde tartışılmakta. Birinci ve ikinci basamak sağlık hizmeti sunan hekimlerin ihtiyaçlarına yanıt verecek şekilde planlandı ve yazıldı.

Kitabınızı yazmanızdaki etken nedir?
Son yirmi yılda alerji, astım, immün sistemin anlaşılmasında ve tedavisinde önemli gelişmeler yaşandı. Bu gelişmelere karşın, hastalıkların toplumlarda görülmesi ve sorunların çözülmesi açısından beklenen azalma kaydedilemedi. Bu başarısızlığın elbette çeşitli nedenleri var, ama temel sorunların başında birinci ve ikinci basamaktaki tanı ve tedavi yetersizliğinin olduğu anlaşılıyor. Bu kitap, bu temel gereksinimi gidermeyi mesleki sorumlulukları olduğunu düşünen bir grubun ortak eseri. Birbirleri ile yakın ilişkili alerji, astım ve immünoloji gibi konuların hepsini ele alan böyle kapsamlı bir kitap ne yazık ki yoktu. Oysa bugün alerji-immünoloji camiasında yeterli bilimsel birikim ve klinik donanıma sahip geniş bir insan gücü mevcuttur. Bu kitap, bu birikimin bir yansımasıdır.

Kitap kimlere yönelik hazırlandı?
Kitap birinci basamak sağlık hizmeti veren aile hekimi, uzmanlarına ve ikinci basamak sağlık hizmeti sunan çocuk sağlığı, dermatoloji, kulak burun boğaz uzmanlarının önemli ihtiyacını karşılayacaktır. 

Kitap kaç yazar tarafından hazırlandı?
Bu kitapta hem ülkemizde hem de ülkemizde yetişip yurtdışında faaliyetlerini sürdüren 90’a yakın araştırmacı, bilim adamı ve hekim tarafından oluşturuldu. Onların çok değerli birikimi ve deneyimlerini yansıttığı eşsiz bir kaynak kitap. 

Çizimlerin seçiminde neye dikkat ettiniz?
Bu konu çok önemli. Ülkemizde bugüne kadar basılan eserlerde genellikle yabancı kaynaklardan alıntılanan resimler ve şekiller kullanılıyordu. Böyle olunca da kitapta bir hücrenin çok farklı şekillerde resmedilebildiğini görüyorduk, çizimler bir bütünlük olmuyordu. Bu durum kitabın anlaşılabilirliğine ve kalitesine önemli darbe vuruyordu.
Bu tutumun önemli nedenleri var elbette. Ülkemizde, bu konuda tıbbi illüstrasyonlara hakim yetişmiş bir uzman bulmak pek mümkün değil. Ayrıca zaten tıbbı yayıncılık karlı bir iş değil ve  tüm illüstrasyonları yeniden çizdirmemek önemli bir masraf kaleminden kaçınmak yolu olarak görülüyordu. Bu konuda kitabımızı basan Ada Basın Yayını büyük takdirle anmam gerek. Hem maddi hem de emek olarak büyük bir özveri gösterdiler ve mükemmel bir iş çıkarmak için ellerinden ne geliyorsa yaptılar. 
 

Mutlaka herkesin okuması gereken kitap, dinlemesini önereceğiniz müzik ve izlenmeli dediğiniz film sizce hangisi?
Ernest Hemingway'in Silahlara Veda romanını mutlaka herkes okumalı. Pink Floyd’un "The Wall" albümünü ise bir gün mutlak dinlemek gerek. Benim gençlik yıllarımın favorisiydi ve hala da dinlerken büyük keyif alıyorum.  Film dediğinizde ise eskilerden Guguk Kuşu yenilerden Yüzüklerin Efendisi hemen aklıma gelenler.

Sağlık haberciliği üzerine düşüncelerinizi öğrenebilir miyim? Sağlık haberlerinde nelere dikkat ediyorsunuz?
Sağlık haberciliği kanımca yeni gelişiyor. Yakın zamana kadar sağlık haberciliği deyince sağlık konusunda sansasyonel haberler akla geliyordu. Oysa bugün çoğu insanın davranışları, tutumları ve tercihleri üzerinde medyanın büyük etkisi var. Bu sorumluluğun eskisine göre çok daha iyi algılandığı bir sürecin geliştiğini görmekten mutluluk duyuyorum. Konu ile ilgilenenlerin eskisine göre çok daha donanımlı olmaları bu gelişmenin önemli nedenlerinden biri. Ama bulunduğumuz noktanın ilerisine geçmemiz gerek.

Sağlıklı iletişiminin olmazsa olmazı size göre nedir?
Doğruya sadakat ile bağlılık, sorumluluk duygusu ve dürüstlük.

Kısaca kendinizi tanıtır mısınız?
Anne ve babamın eğitim amacıyla bulunduğu Amerika’da 1963 yılında doğdum. Orta-lise eğitimimi her zaman mezunu olmaktan gurur duyduğum İstanbul Erkek Lisesinde aldım. Orada sorgulamadan hiçbir şeyi kabul etmemeyi, “neden, niçin?” diye sormayı öğrendim. Ayrıca, yatılı okumak arkadaş dayanışmasını ve kendi işini kendi yapma becerisini  kazandırdı. Bugün geriye doğru baktığımda, bu becerilerin hayatımda geldiğim noktalarda önemli belirleyiciler olduğunu düşünüyorum. Tıp eğitimimi aldığım İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesinden 1987 yılında mezun oldum. Hacettepe Üniversitesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Ana Bilim Dalında 1993 yılında pediatri uzmanı, 1996 yılında pediatrik allerji uzmanı, 1997 yılında doçent, 2003 yılında da  profesör oldum. Alanımın yanı sıra, bir süre tıp eğitimi ana bilim dalına destek verdim ve burada iyi eğiticilik için erişkinin öğrenim ilkelerini ve de öğrenim süreçlerini inceleme fırsatı buldum.  İngilizce ve Almanca biliyorum. Evliyim ve iki oğlum var.

6 Ekim 2015 Salı

ŞEHİR HASTANELERİNİN GELECEĞİ KONUŞULACAK

Uluslararası hastane yöneticileri, hukuk danışmanları, iletişim uzmanları ve hekimler 2. Annual Turkey Hospital Expansion Summit’te bir araya gelecek. Geleceğin konuşulacağı ve vizyon kazandıracak seçkin bir toplantı olduğunu kaydeden Dr. Hasan Kuş, vizyon kazandıracak oturumlar olduğunu söyledi. 

Hastane kampüsleri nasıl yönetilecek, nasıl bir yönetim modeli oluşturulacak? Hastane yönetiminde dijitalin etkisi, medya yönetiminin etkisi gibi konu başlıkları Turkey Hospital Expansion Summit’te ele alınacak. 22-23 Ekim tarihinde Ankara Crown Plaza Hotel’de gerçekleştirilecek toplantının başkanlığını Dr. Hasan Kuş yapacak. Toplantının önemine değinen Kuş, soruları yanıtladı.
 
Annual Turkey Hospital Expansion Summit nedir?
Son 10 yıl Türkiye’de sağlık hizmetleri açısından oldukça hareketli geçti. Esas olarak var olan hastane yataklarının yenilenmesi, bir miktar da yeni yatak yaratılmasını hedefleyen Şehir Hastaneleri ise adım adım hayata geçiyor. Hastane bina stoğunun yenilenmesinin dışında, tıbbi cihaz, ekipman ve diğer ürünlerle hizmetler açısından sektörün müthiş bir hareketlilik yaşayacağı net olarak görülüyor.  

Geçen yıl ilki yapılan zirvenin ikincisinde bu yıl, PPP projeleriyle ilgili bürokratlar, inşaat firmaları, yönetim şirketleri, hastane sahipleri ve hekimlerin katılımı bekleniyor. Danışmanlar, mimarlar, tıbbi ekipman ve hizmet sunan firmaların da katkılarıyla tarafların süreçle ilgili öngörüleri, ihtiyaçları, çözüm getirilmesi beklenen başlıklar, bugüne dek gündeme gelmeyen konular ya da sona yaklaştıkça önem kazananlar tartışılacak.

Bu toplantı neden düzenlenmektedir?
Sağlık sektörünün yüzünü değiştirecek, dengeleri yeniden oluşturacak bir yapı oluşuyor. Şehir hastanelerinde ölçeğin büyüklüğü de çarpıcı. Listede en yukarıda yer alan Ankara’daki Etlik ve Bilkent hastanelerinin her biri 3 bin 500’ün üzerinde yatak sayısına sahip. Bu şu demek; dünyanın en büyük yatak sayısına sahip hastane kampüsleri oluşuyor.
Bu projelerin hem hayata geçirilmesi aşamasıyla ilgili, hem de hastanelerin operasyonuyla ilgili çok sayıda kritik başlığın tartışılması gerekiyor. Bir örnek olarak; bu hastane kampüsleri nasıl yönetilecek, nasıl bir yönetim modeli oluşturulacak? Tüm bu konu başlıkları için Turkey Hospital Expansion Summit’in bir platform olarak fonksiyon görmesi hedeflendi ve geçen yıl bu hedefe doğru güzel bir ilk adım oldu. Süreç bir taraftan mesafe aldığı için, bu yıl daha olgun tartışmalar bekliyorum, ayrıca tarafların birbirinin sesini duyması da sağlanmış olacak. Tüm paydaşların bir arada olacağı bir ortamın yılda bir kez de olsa sunulması önemli bir fırsat.

 

Hangi konular ele alınacak?
Program gün geçtikçe netleşiyor. Ana konular arasında; Sağlık Bakanlığımızın PPP projeleri hakkında güncel durum ve önümüzdeki dönem vizyonu hakkında bizleri bilgilendirmesiyle başlayacağız. Projelerle ilgili vaka tartışmaları; yatırımcıların üst düzey değerlendirmeleri; projelerin hayata geçmesini takiben başlayacak olan operasyon süreci; projelerin finansmanı konusundaki durum; klinik laboratuvarların projelerdeki pozisyonu; operasyon dönemi için kalite standartları ve maliyet yönetimi, insan kaynaklarının yönetimi ve gelişimi, yerel ve uluslararası yatırımcılar için riskler ve fırsatlar; sağlık iletişimi ve mobil sağlık konuları programda yer alıyor.  

Kısaca kendinizi tanıtır mısınız?
Kendimi sağlık yöneticisi olarak tanımlayabilirim sanırım.
Tıp doktoruyum, genel cerrahi uzmanlık eğitimi aldım. Uzun yıllar cerrah ve yönetici olarak çalıştıktan sonra 1998’de İngiltere’ye gidip Leeds Üniversitesi’nde Hastane Yönetimi yüksek lisansı yaptım.
Amerikan Hastanesi’nde 2001 yılındaki bir proje ile özel sektöre geçtikten sonra, 2002 – 2007 arasında Acıbadem Sağlık Grubu'nda Kozyatağı Hastanesi Direktörlüğü ve Grup Tıbbi Direktör Yardımcılığı görevlerini yerine getirdim. 2007-2013 arasında çalıştığım Anadolu Grubu’nda, Johns Hopkins Medicine ile afiliye olan Anadolu Sağlık Merkezi Genel Müdürü (2007-2011), sonrasında Anadolu Grubu Sağlık Sektörü İş Geliştirme Başkanı ve Anadolu Sağlık Merkezi Yönetim Kurulu üyesi olarak görev yaptım (2011-2013). 2013-2015 arasında ise Acıbadem Üniversitesi’nde Genel Sekter ve Acıbadem Sağlık Grubu’nda İcra Kurulu üyesi olarak çalıştım.
Halen, kurucusu ve ortağı olduğum ValueHealth’te sağlık sektörüne yatırım yapmayı hedefleyen yatırımcılara ve halen sektörde faaliyet gösteren kurumlara sağlık sektöründeki kapsamlı tecrübemizi sunuyoruz.
Sivil toplum kuruluşlarında da aktif olarak görev yapıyorum. DEİK Sağlık Turizmi İş Konseyi başkan vekili, Türkiye Kalite Derneği (KalDer) yönetim kurulu başkan yardımcısı, Sağlıkta Kalite İyileştirme Derneği (SKİD)'in kurucu yönetim kurulu başkanı ve Akredite Hastaneler Derneği yönetim kurulu üyesiyim. 2009-2013 arasında OECD üyesi ülkelerin iş dünyasını temsil eden ve merkezi Paris’te bulunan BIAC'ın (Business and Industry Advisory Committee) Sağlık Politikaları Çalışma Grubu'nda Başkan Yardımcısı olarak görev yaptım. 2007-2012 tarihleri arasında ise Joint Commission International (JCI) için ABD dışından ilk tetkikçilerden biri olarak uluslararası hastane tetkiki yaptım, halen JCI Avrupa Danışma Konseyi üyesiyim.
 
 

5 Ekim 2015 Pazartesi

SAĞLIK ORDUSUNUN EN ÖN SAFTA ÇARPIŞAN İSİMSİZ KAHRAMANLARI: ACİL TIP UZMANLARI

"Sağlık ordusunun en ön safta çarpışan isimsiz kahramanlarına mutlaka en üst düzeyde özlük hakları tanınmalı" diyen Acil Tıp Uzmanları Derneği (ATUDER) Başkanı Prof. Dr. Başar Cander, "Hiçbir şekilde özel hasta bakamayan, bu fedakâr hekimlerimize her türlü teşvik çalışmasının yapılması gerekir" dedi.

Hastanelerin en kalabalık ve genellikle karışık yeri olan acil servislerdeki haberlere yansımasının aksine, bu kez Acil Tıp uzmanlarına kulak vereceğiz. Yaşadıkları sorunları, çalışmaları ve talepleri hakkında görüşlerini alacağız. İlk olarak Acil Tıp Uzmanları Derneği (ATUDER) Başkanı Prof. Dr. Başar Cander, sorularımızı yanıtladı.
 
Branşınızın oluşum tarihi ile ilgili bilgi verir misiniz? Tıp tarihi acısından ele alır mısınız?
Bugünkü bilinen anlamıyla acil tıp ilk olarak 1960'larda başlamıştır. İlk olarak ABD'de ayrı bir uzmanlık alanı olarak ortaya çıkmış ve dünyadaki gelişimi de buna paralel olmuştur. 1966'da Amerikan Ulusal Bilimler Akademisi'nin yayınladığı “Kazalarda Ölüm ve Sakatlıklar: Modern Toplumun İhmal Edilmiş Hastalığı” yazısı çok ses getirmiştir, bu yazıda Vietnam'da yaralanan bir askerin New York'ta vurulan bir sivilden daha çok yaşama şansı olduğundan bahsedilmiştir. Bu yazıyla beraber acil tıp hizmetleri yeniden ele alındı ve otoyol güvenliği yasası çıktı. O zamana kadar acil servisleri personele ve ekipman bakımından yetersiz ve kontrolsüz birimlerdi. İlk kez Cincinnati Üniversitesinde 1970'de Acil Tıp Ana Bilim Dalı kuruldu ve birçok uzman yetiştirdi. Bu tarihten sonra acil servisler hastaların en çok uğradığı birimler haline gelmişlerdir. ABD’den sonra birçok ülkede de bu gelişim başladı.

Tıp tarihi ülkemizde;  1990 yılında Dokuz Eylül Üniversitesinin davetiyle Türkiye'ye gelen ABD'li Acil Tıp Uzmanı Dr. John Fowler Dokuz Eylül Üniversitesi Acil Servisinde çalışmaya başladı. Dr. Fowler'ın çabalarıyla 1993 yılında Acil Tıp Uzmanlığı, ayrı bir uzmanlık olarak kabul edildi.

Derneğin kuruluş hikayesini anlatır mısınız? Kaç üyesi var ve faaliyetleriniz hakkında bilgi verir misiniz?
Acil Tıp Uzmanlığı Derneği (ATUDER) 1998 yılında Türkiye de ilk acil tıp uzmanının mezun olmasından kısa süre sonra 1999 yılında Bursa’da kurulmuştur. Diğer derneklerden farklı olarak kuruluş aşamasından itibaren ülkemizin her yöresinden değerli uzman ve öğretim üyeleri tarafından kurulmuştur.
• Rıfat Tokyay
• Fettah Fevzi Ersoy
• John Robert Fowler, JR
• Hakan Güven
• Ülkü Ergene
• Metin Çakmakçı
• Erdoğan Mütevelli Sözüer
• Şevket Cumhur Yeğen

Benden önceki başkanlar Prof. Dr. Levent Altıntop zamanında ilk kurumsal kimliği kazanmış, ilk ulusal kongrelerini yapmıştır, ilk bilimsel dergi de hazırlanmıştır. Daha sonra bayrağı Prof. Dr. Figen Coşkun devri almış ve dernek çalışmaları büyük bir ivme kazanarak ATUDER bir marka haline gelmeye başlamıştır. 2008 yılından sonra bu çalışmalar aratarak devam etmiş. ATUDER sağlık camiamızın parlayan bir yıldızı haline gelmiştir. Ulusal ve uluslararası camiada birçok organizasyon yapmaya başlamış ve yılda 50’yi aşan organizasyonlarla büyük bir yapı haline gelmiştir. Bir taraftan ulusal bazda mezuniyet sonrası eğitim ve kurslar verirken bir taraftan uluslararası alanlarda acil tıbbın dünyada öncüleri arasına girmiştir. Mekanik ventilasyon, ultrasonografi, ekokardiyografi bronkoskopi, kritik hasta bakım kursları onda bilimsel yazı yazma  ve istatistik kurslarına kadar geniş bir yelpazede eğitim vermektedir. Azerbaycan, Makedonya, Kazakistan ve Suudi Arabistan’da acil tıp sempozyumları düzenledik ve adeta acil tıp uzmanlığı eğitimini ihraç eden bir konuma geldik. 7. Avrupa Acil Tıp Kongresini ülkemizde gerçekleştirdik ve o zamana kadar yapılan en büyük Avrupa Acil kongresi oldu. Şu ana kadar 20’den fazla ulusal sempozyum gerçekleştirdik. Büyük uluslararası acil tıp ve kritik bakım kongrelerini her yıl düzenliyoruz. Her yıl iki uluslararası sempozyum, iki ulusal sempozyum, iki uluslararası, bir ulusal kongre düzenlemekteyiz. Ayrıca her yıl yavru vatan Kıbrıs’ta düzenlediğimiz Acil Tıp Sempozyumu var. Yani ülkemizde alışılmışın dışında bir faaliyet çizelgesiyle dünya liderliğine aday bir yapıya kavuşmuş durumdayız. Acil TV adlı bir televizyonumuz ve Gazete Acil Adında bir medya çalışmamız mevcut. Şu anda TV 24 sat web üzerinden yayın yapıyor. Ayrıca 2 akademik dergi çıkartıyoruz Birçok index tarafından taranan bu dergilerden biri yine uluslararası düzeyde ve İspanya’dan Dubai’ye Hindistan’dan Kanada’ya editörler grubunun çalışmasıyla yayın hayatına devam ediyor.

Türkiye’de tıpta uzmanlık dernekleri misyonlarını yeterince yerine getirebiliyor mu? Değilse neden?
Etkinliklerin amacı, uzmanlık derneklerinin eğitim, araştırma, sağlık hizmeti, toplum sağlığı ve etik alanındaki çalışmalarının iyileştirilmesi, teşvik edilmesi, desteklenmesi ve bu alanlarda uzmanlık dernekleri arasında bilgi ve deneyim alışverişine ilgi ve olanak sağlanması olarak özetlenebilir. Ana amaç ise; kuşkusuz, uzmanlık alanlarında düzenli etkin ve nitelikli sağlık hizmeti verilebilmesinin koşullarını oluşturmaktır. Ancak ülkemizde genelde amatör ruhla yapılan bu çalışmalar yeterli karşılık bulamıyor ve kısır çekişmelere heba ediliyor.

Yeterlilik sınavlarını nasıl yapıyorsunuz?
Ulusal kongremizde çok uygun bir şekilde 80 kişilik ilk Board sınavımızı yaptık, bu çalışmalarımız çok iyi gitmekte ancak TTB ile iletişimde yaşadığımız sıkıntılar ve bakış açımızdaki farklılıklar nedeniyle yavaş seyrediyor.

 Ulusal müfredatınız hakkında düşünceniz nedir? Müfredatınızı yeterli buluyor musunuz?
Acil tıp en geniş müfredata sahip aynı zamanda en genç branş, müfredat çalışmalarımızda ise çok daha fazla yol almamız gerekiyor. Ancak komisyonlarımızda standart müfredatlar belirlendi. 2 dönem boyunca TUKMOS başkanlığı yaptım ve bu dönemde müfredatın çoğu tamamlandı.

Eğitim veren kurumların müfredatınızı tam olarak uyguladığını düşünüyor musunuz?
Maalesef bu konu en dramatik acil tıp konusu. Bunda bakanlığın bizimle yeterli iş birliği yapmaması ve alt yapı oluşturulmadan eğitime başlanması gibi konular yüzünden çok ciddi boyutta aksayarak devam ediyor. Bu konuda Sağlık Bakanlığı bizim gibi tecrübeli bir ekibe daha fazla kulak vermeli.

Uzmanlık eğitiminin sonunda tüm yeni mezunlar aynı standartta mezun olabiliyor mu?
Hayır. Tüm diğer branşlarda olduğu gibi bizim branşta da bu durum iç açıcı değil. Özellikle acil tıp gibi genç ve geniş branşlarda bu konu daha zor çözümleniyor Aslında bu konuda çok ciddi çalışmalara ihtiyaç var, hem bakanlık hem YÖK nezdinde.
 

Tıbbiyeli ve doktorların bu branşı tercih etmeleri için neler önerirsiniz?
Bu branş insanlara hizmet etmenin tıptaki doruk noktalarından biridir. Heyecan, adrenalin ve hizmet aşkı sizin için bir şeyler ifade ediyorsa tercih etmeniz doğru, ancak acilde başarılı olmanın en önemli temel taşı acili sevmektir. Dünyanın en zor mesleklerinden birine aday olmanız için sıra dışı olmanız gerekir. Acil zaten kendi adamlarını bulur ancak, sağlık ordusunun en ön safta çarpışan bu isimsiz kahramanlarına mutlaka en üst düzeyde özlük hakları tanınmalı ve maddi açıdan çok farklı bir şekilde desteklenmelidir. Dikkat ederseniz hiçbir branş doktoru acilde çalışmak istemez ve tercih etmez. Hiçbir şekilde özel hasta bakamayan bu fedakâr hekimlerimize her türlü teşvik çalışmasının yapılması gerekir yoksa, acilde çalışacak uzman bulmak mümkün olmaz.

Bu branşın hekimleri, hasta ve hasta yakınlarından neler bekliyor?
Bir defa acil hastalara bakmayı meslek olarak seçmiş bu insanların iyi insanlar olduğunu ve onlara güvenmeleri gerektiğini bilmeleri gerekiyor. Önce güven! Tabii bunun dışında diğer insanların yaşam hakkına saygı da bekliyoruz. Kanlar içinde hayata tutunmaya çalışan bir travma hastasını bırakıp, boğaz ağrısına ya da kas ağrısına bakmasını istememeli ve hayati olmayan durumlar için beklemeyi öğrenmeli. Doktor başka hastalara hizmet vermek için onu bekletiyor yoksa kimsenin beklemesinden zevk almaz.

Bu branşın hekimlerinin yaşadığı en büyük sorunlar nelerdir?
• Şiddet
• Özlük haklarının iyi olmaması
• Ekonomik sorunlar (özel muayene açamaması)
• Diğer branşların dahi yeterince tanımaması
• Her doktorun acil hakkında bilgisi olmadan fikir sahibi olması
• Ve en önemlisi basiretsiz yöneticiler

Yurt dışındaki derneklerle ortak çalışmalar yapıyor musunuz?
Bu konu bizim için en başarılı olduğumuz alanların başında ABD’den Kanday’a Japonya’dan Avustralya’ya dünyadaki 20-30 dernekle işbirliği içinde çalışmalar yapıyoruz ve bu konuda merkez konumundayız. Her yıl 4-5 organizasyonumuz oluyor. Kendileri de bizi davet ediyorlar. Bu konuda çok iddialıyız zaten web sitemizde yaptığımız kongre ve işbirliği çalışmalarını takip edebilirsiniz. Bu yıl ayrıca Macaristan ve Çin’de bir sempozyum organize ediyoruz. Yakında ilan edeceğiz.

Yurt dışındaki çalışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce örnek alınacak çalışmalar var mı? Varsa nelerdir?
Bence biz birçok konuda örnek durumdayız. Ancak bilimsel çalışmaların literatüre katkı ve kılavuz oluşturma konularında daha iyiye gitmeliyiz. Bir de en önemlisi Acil Tıp uzmanlığını teşvik için yaptıkları iyileştirmeler ve teşvikler örnek alınmalı. Bu tedbirler alınmazsa bu branşın vebali almayanların üstüne kalır.
 

Derneğiniz genç hekimleri nasıl destekliyor?
Bilimsel çalışmalar için teşvik veriyoruz. Sorunlarını takip etmeye çözmeye çalışıyoruz. Ayrıca genç hekimler için yaptığımız çalışma gruplarında mutlaka yer veriyoruz ve onlarla aktif çalışıyoruz.

Bu alanda yapılan yeni bilimsel çalışmalardan çarpıcı örnekler nelerdir?
Değişik sütur atma teknikleri, Ecmo ile yapılan çalışmalar, eko ve ultrasonografinin cep boyutlarında muayenenin bir parçası olması, mekanik ventilasyon desteğinde gelişmeler sayılabilir.

Kongreleri düzenlerken özellikle nelere dikkat ediyorsunuz?
Yeni bir şeyler sunmaya ülkemizin adını dünyaya duyurmaya, acil çalışmaları için stresten uzak güzel bir zaman dilimi geçirmelerine dikkat ediyoruz. Kongrelerimiz uluslararası düzeyde oluyor. Uluslararası Altın Acil Tıp Ödülleri veriyoruz. Geçen yıl Gazi Yaşargil Hocamız takdim ettik. Acilin Öyküsü yarışmamız var. Öyküler yazılıyor, en iyilere ödüller veriliyor. Yılın yöneticilerini rektör ve dekanlarını seçip ödüller veriyoruz. Bilimsel açıdan en yeni, en doğru bilgilerin paylaşıldığı mükemmel bir kongre oluyor ve Acil TV’den canlı yayın aldık. Son kongremizi, Türkçe ve İngilizce çok faydalı bir çalışma.

Sağlık haberleri hakkındaki düşünceniz nelerdir?
Sağlık haberleri bir facia. Profesyonel sağlık haberciliği o kadar önemli ki tamamen yanlış bilgiler, yanlış anlaşılacak şekilde sunuluyor. Doktorlara güven kalmıyor ve şiddet olaylarını destekliyor
Gazetecilerden branşınızla ilgili ne gibi konulara dikkat etmelerini bekliyorsunuz?
Haberlerin etik kurallar çerçevesinde ve doktorlardan konunun içeriği hakkında doğru bilgiler alarak, dürüst haberler vermelerini isterim. Toplumda doktor-hasta iletişimine katkı sunmalarını, küçük hesaplarla az reyting için çok şeyi yıkmamalarını beklerim.

Sağlık iletişimi alanında çalışmalarınız var mı?  Varsa detaylandırabilir misiniz?
Her kongrede bu konuyla ilgili bir panelimiz oluyor. Ayrıca bu konuda eğitim verilmesi için de çabalarımız var.

Sosyal sorumluluk projeleri hazırlıyor musunuz?
Evet, kamu spotu şeklinde ancak daha bitmedi. Bekleyerek hasta kurtarabilir insanlar.
Sosyal medyada ne gibi etkileşimde bulunuluyor? Bu alanda ne gibi planlarınız var?
Dernek sekreterliği tarafından tüm sosyal medya bilgilendirme duyuru tebrik ve paylaşmak amaçlı kullanılmaktadır.

İletişim bilgileriniz nelerdir?
Prof. Dr. Başar Cander
Acil Tıp Uzmanları Derneği
Yukarı Ayrancı Güleryüz Sokak No:26/19
06550 / Çankaya / ANKARA / TURKEY
Tel: +90 312 4261214
Faks: +90 312 4261244

3 Ekim 2015 Cumartesi

DEDEKTİF DNA İŞ BAŞINDA!

Adli bilimlerin ilginç dünyasında Dedektif DNA ile birlikte seyahat etmeye hazır mısınız? Birçok şaşırtıcı vaka hakkında bilgi edineceğiniz kitap ile yeni maceralara yelken açacaksınız. 
 
Kriminal içerikli filmlerin ve dizilerin büyük bir ilgi ile izlendiği günümüzde, farklı karakterlerle ve tarihte yaşanmış gerçek olaylarla adli bilimlerde gizemli bir seyahat sizi bekliyor. Dedektif DNA kitabı ile adli bilimlere yeni ve farklı bir bakış açısı kazandıran Turgut Özal Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Biyoloji Anabilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Kadir Demircan, kitabı ile ilgili soruları yanıtladı.
 
Dedektif DNA kimdir?
1953 yılında keşfedilen ve kaşiflerine 10 yıl sonra Nobel kazandıran DNA, kriminal laboratuvarında bir S. Holmes olur. Yalan söylemez. Neyse odur. Suçluların korkulu rüyasıdır. Affetmez. Zaman onu eskitemez. Er-geç konuşur. 30 bin yıl öncesinden bile haber verir. Bu işler karşılığında para almaz gönüllü çalışır.
 
Hücre çekirdeğinde yer alan DNA (riboz şekeri+kimyasal bazlar+fosfat) molekülü adli olayların çözümünde işe yarar. Suçluların yakalanmasında olay yerinde bulunan suçluya ve mağdura ait DNA örnekleri dedektif DNA olarak adlandırılabilir. Suçlu olay yerine DNA sını bırakırsa ağzı ne söylerse söylesin DNA doğruyu söyler. DNA bizim sırdaşımızdır. Bazen geçmişimiz bezen geleceğimizi ordan okuyabiliriz. DNA ya bakarak insanın yüz resmi bile çizilebilir.
 
Neden Dedektif DNA ismini koydunuz?
DNA molekülü bir Sherlock Holmes gibi davranarak adli bilimlerde 1987 yılından beri kullanılıyor. Örneğin; yıllarca hapis yatanlar uzun yıllar sonra DNA sayesinde masumiyetlerini ispat edebiliyorlar. İsim hem kısa hem çok şey anlatıyor. İlgi çekici buldum. Hem dedektif hem DNA, iki popüler isim bir araya geldi.
 
 
Kitabınızı yazmanızdaki etken nedir?
Bu alanda bir boşluk olduğunu düşünüyorum. Adli biyoloji ve adli genetik konularında popüler bilim kitapları çok az. Olanlar genelde roman tarzındalar ve çoğu da çeviri. Yerli yazarlarımızın kitap sayısı yeterli değil.
 
CSI ve polisiye dizi ve filmler çok seviliyor ve izleniyor. Ama gerçek filmlerde olduğu gibi olmuyor bazen. Gerçek olaylardan çıkarak gerçek bilim insanları suç laboratuvarlarında nasıl çalışıyorlar bunu işin içine gerçek bilimi de sokarak anlatmak istedik.
 
Bir de bildiklerimiz biz de saklı kalmasın. Paylaşalım değil mi? Genç nesiller ve meraklı okur severler böyle bir dünyadan haberdar olsunlar.
 
Kitap kimlere yönelik hazırlandı?
Kitap hemen her yaştan herkese uygun ve popüler bir bilim kitabıdır. Özellikle lise ve üniversite öğrencileri daha da çok sevecekler. Polis, savcı, hakim, avukat ve adli tıp-hukuk-kriminal üçgeninde çalışan uzmanlar için de faydalı bir eser. CSI sevenler ve kriminal dünyasını merak eden herkesi memnun edecek bir kitap. Biyoloji ve Kimya öğretmenleri okullarda öğrencilere tavsiye edebilirler. Kendileri derslerinde yardımcı kaynak olarak kullanabilirler. Adli bilimlerde ders veren hocalarımız, yüksek lisans ve doktora öğrencileri bu kitapta kendilerinden çok şey bulacaklar.
 
Bu vakaların öğrenilmesi neleri değiştirecek?
Su içerken dudaklarımız ile DNA’mızı olay yerine bıraktığımızı düşüneceğiz. Bir saç telinin bile neleri aydınlattığını görünce heyecanlanacağız. Yüzyıllar geçse de gerçeklerin er geç ortaya çıktığını göreceksiniz. İzlediğimiz film ya da dizi sahnelerini daha iyi analiz edeceğiz. Uzmanından doğru bilgi sahibi olacaklar. Titanik ve Mona Lisa gibi tarihteki ilginç kişi ve vakaları bilimsel yönden de inceleme fırsatı bulacaklar. Kısaca pişman olmayacaklar çok şeyleri keşfe çıkacaklar.
 
 
Kriminal vakaların olduğu konular ilgi çekiyor, sizce bu neden?
Merak insanın DNA’sında var. Karşı konulamaz. İnsanlar özellikle ünlü insanların özel yaşantıları daha çok merak ediyorlar. Gizemli konular bir muamma olduğu için herkes bir Holmes kesilerek olayı çözmeyi istiyor. Herkes kapalı kutuyu açıp içini görmek istiyor. Biraz da aşk, heyecan ve entrika işin işine girince artık bağımlılık yapıyor.
 
Mutlaka herkesin okuması gereken kitap, dinlemesini önereceğiniz müzik ve izlenmeli dediğiniz film sizce hangisi?
Film olarak; October Sky, müzik; Beethoven- 9. Senfoni, kitap; Grigory Petrov Beyaz Zambaklar Ülkesinde.

Sağlık haberciliği üzerine düşüncelerinizi öğrenebilir miyim? Sağlık haberlerinde nelere dikkat ediyorsunuz?
Maalesef genelde iyi sayılmayız. Sizin gibi özel ve işinde uzmanlaşmış kişi sayısı çok az. Daha çok popülizme itibar ediliyor. Haberler kısa ve yüzeysel veriliyor. Analitik haber sayısı çok az. İyi haber bence kesilmeli ve yıllarca saklanmalı. Ve genelde çoğu zaman bilgi kirliliği ve insanları yanlış yönlendirme yapılıyor.
 
Sağlıklı iletişiminin olmazsa olmazı size göre nedir?
Test edilmiş sağlıklı ve kaliteli bilgi ilk şart. Kulaktan dolma olmaz. Okuyucunun ruhunu anlayan ve nabza göre şerbet veren, korkutmayan, kendini okutturan, eğlenceli ve popüler bir tarzı herkes sever. Ve en önemlisi uzmanlarından teyit edilmiş bir metin. Biraz samimiyet, biraz empati biraz da şeffaflık.
 
Kısaca kendinizi tanıtır mısınız?
Düz bir bilim insanı ve bu yolda ilerlemeyi bir hayat tarzı olarak benimseyen bir akademisyenim galiba. Bilim yolu bir hedef değil bir seyahat. Tadını çıkarmak lazım. Bilimin eğlenceli ve insana karizmatik gelen bir yanı var. Bunun hakkını vermeyi umuyorum. Duyduğum heyecanı ve bu gizemli dünyayı merak eden insanlara anlatmak istiyorum. Bilim bilim için değil bilim toplum ve insanlar içindir.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...