30 Eylül 2015 Çarşamba

HER SAĞLIK HABERİNE İNANMAYIN!

Hastane koridorlarında dolaşırken, haber için gittiğim hocanın odasını bulduğumda bir tebessüm belirdi yüzümde, kapıyı tıklatıp girdim. İçeride kalabalık bir ekip vardı, hoca benim gazeteci olduğumu söyleyince genel bir tedirginlik oluştu her zaman olduğu gibi ve içimden her konuşulanın haber olma değeri taşımadığı elbet bir gün anlaşılacak diye düşündüm. Bir doktor “Her gün haberleri açtığımda içim kararıyor. Hiç mi güzel bir şey olmuyor, hep mi kötü olaylar haber oluyor “diye yakındı. Bu sözleri duyduğumda ise haberin dışında başka bir sohbete yelken açtık, hayret dolu ifadelerini gözlerinden anladığım bir kalabalık ekip ile basının bilinmeyen yüzünü konuştuk…

“Haberleri izlediğimde içim kararıyor, sanki yüreğime fil oturuyor” şeklinde sözlere o kadar alışığım ki, sanki yapılan her haberden her gazeteci sorumlu gibi yanlış bir algı var. Gazetecilik hakkında bilinmesi gereken o kadar çok konu var ki! 

Hayatta her gün çok güzel gelişmeler oluyor ancak insanlar korkunca daha çok dikkat ediyor ve  okuyor . Yapılan bir araştırma sonucuna göre özellikle entelektüel birikimi olanlarda korku faktörü işe yarıyor. Durum böyle olunca da ya insanlara boş umutlar ve mucizeler sunuluyor ya da korku dolu içeriklerin olduğu haberler servis ediliyor. 

Her gün kansere çözüm bulunuyor, her gün beynin şifresi çözülüyor. Peki bu haberlerden sonra hayatımızda ne değişiyor? Yapılan bu cahilce haberler ve atılan fiyakalı başlıkların geçerliliği ne kadar oluyor? “Bu haberleri yapanlar bunu bilmiyor mu” diye yakınanlar önce “ben neler yapabilirim?” diye bir düşünmeli! Neden mi? İşte yanıtı:
• Okuduğunuz her haberi sorgulayın? 
• Haberlerde yer alan “uzman” gerçekten o alanda mı uzman?
• Her konuda konuşan ve ahkam kesen sözde uzmanlardan uzak durun ve prim vermeyin!
• Gazete, televizyon ve siteleri tanıyın, hangi medya kuruluşu nasıl haber yapıyor inceleyin?
• Medya kuruluşlarının ve gazetecilerin yanlış ve etik dışı tutumlarına dikkat edin!
• Gazetecileri artık tanıma zamanı gelmedi mi? Uzman ve branşlaşmış muhabirlere sahip çıkın! 
• Etik bir duruşu yoksa bir gazetecinin, ona tepki gösterin! 
• Herkes gazeteci herkes haberci olma hevesinde, buna bir dur deyin! Bu bir meslek, hobi değil!
• Sağlık okuryazarlığı gelişmeli ki, medya da değişim olabilsin. Geri bildirim çok önemli.
• Her haberi okumayın, siz tıklamaz ve tepkinizi koyarsanız o alanda bir adım atmış olursunuz!

Bunları yaptığınızda neler mi olur?
Uzman ve branşlaşmaya imkan bulan gazeteciler, kendi alanlarındaki çalışmalara daha titiz yaklaşırlar. Her gazeteciye güvenmeyin, etik, objektif ve güvenilir bir çizgisi olmayan gazetecilerin haberlerini okumayın. Özgün içerik üretebilenlerin haberleri ufkunuzu açacaktır. Bu alanda ciddi çalışmalar yapılacak ve etik ilkeler gelişecek. Haberci, altına imzasını attığı haberi yaparken düşünecek. Geri dönüş  ve doğru gazetecileri desteklerseniz, bu yanlışlar düzeltilir. 

Her uzmanım diyene inanmaz ve fırsat vermezseniz, bunlar belli bir zaman sonra medyada yer bulamaz hale gelirler. Herkes kendi uzmanlık alanında konuşmalı, bir kişi her şey hakkında konuşamaz. Uzmanlık alanında söz sahibidir. Böyle olmalıdır! Gazetelere tepki gösterirseniz ve tık oranlarınızı ona göre ayarlarsanız, medya kuruluşları çizgilerini ve duruşlarını belirlemek durumunda kalır. 

Gazetecilik bir meslektir! Lütfen bunu hobi gibi bir heves gibi görmekten vazgeçilsin ya da işlerinden istifa edip gazeteci olarak iş bakıp, çalışsın. Bu alanda çalışan ve iş olarak görenleri destekleyin ki, sürekli türeyen yanlış haberler dursun. Sosyal medyada zamanla çok değişiklikler olacak. Bu konuyu başka bir yazımda ele alacağım. 

Her haberi okumaz ve inanmazsanız, bir süzgeç geliştirirsiniz. Her haber her birçok sitede yer bulamaz hale gelir, haberler seçilerek yayınlanır. Ayrıca, psikolojiniz bozulmaz, felaketlerle dolu içerikler ilgi çekmediği için bir dönem sonra normal gelişmeler verilir, mucize adı altında sanki Nobel Ödülü almış gibi basit çalışmalar aktarılmaz. Kısaca her haberi okumayın, hayatınız güzelleşsin. 

TKD “KALBİNİ DİNLE SEN” DİYOR

Türkiye’de ölümlerin yüzde 40’ının sebebi olan kardiyovasküler hastalıkların büyük bir kısmının kontrol altına alınabileceğine dair farkındalık oluşturmak için Türk Kardiyoloji Derneği (TKD), bir site kurarak sağlıklı beslenmeden, egzersize  kadar farklı konular hakkında verecek. 
 
Türk Kardiyoloji Derneği (TKD), Dünya Kalp Federasyonu (WHF) öncülüğünde kutlanan 29 Eylül Dünya Kalp Günü kapsamında kalp ve damar hastalıklarına dikkat çekmek amacıyla düzenlenen basın toplantısı düzenlendi. TKD Başkanı Prof. Dr. Lale Tokgözoğlu, TKD Genel Sekreteri Prof. Dr. Adnan Abacı, TKD Yönetim Kurulu Üyeleri ve TKD Kalp Yetersizliği Çalışma Grubu Başkanı Prof. Dr. Mehmet Birhan Yılmaz ve Sağlık Bakanlığı Türkiye Halk Sağlığı Kurumu Kronik Hastalıklar, Yaşlı Sağlığı ve Özürlüler Daire Başkanı Dr. Banu Ekinci'nin katılımıyla gerçekleşen toplantıda kalp sağlığıyla ilgili güncel bilgiler paylaşıldı.

Dünya genelinde her yıl 17,3 milyon kişi kalp ve damar hastalıkları sebebiyle yaşamını yitirdiğini belirten TKD Başkanı Prof. Dr. Lale Tokgözoğlu, “Bu sayının 2030 yılında 23 milyona yükselmesi bekleniyor. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verileri ise Türkiye’de kalp ve damar hastalıklarına bağlı ölümlerin 2013’te yüzde 39,6’dan, 2014 yılında yüzde 40,4’e yükseldiğini ortaya koyuyor. Durumun ciddiyetiyle harekete geçen Birleşmiş Milletler ve Dünya Sağlık Örgütü, 2025 yılına kadar tüm dünyada kalp hastalıklarından erken ölümlerin yüzde 25 oranında azaltılması hedefini ortaya koymuş. Bu yaklaşım, TKD’nin aktif katılımıyla hazırlanıp geçtiğimiz yıl Temmuz ayında Türkiye Halk Sağlığı Kurumu’nca yayınlanan “Türkiye Kalp ve Damar Hastalıkları Önleme ve Kontrol Programı 2015-2020 Eylem Planı”nın da temelini oluşturuyor. Eylem Planı’na göre, büyük ölçüde insanların sağlıksız yaşam tarzı seçimlerinden kaynaklanan kalp ve damar hastalıklarını önleyebilmek için bilinçlendirme çalışmalarına öncelik verilmesi gerekiyor” dedi.



Bu çerçevede TKD olarak her yıl 29 Eylül Dünya Kalp Günü’nde yoğunlaşan ve tüm yıla yayılan bilinçlendirme aktiviteleri yürüttüklerine dikkat çeken Tokgözoğlu, bu yıl planladıkları aktiviteler hakkında bilgi verdi. Dünya Kalp Federasyonunun her yıl belirlediği temalar çerçevesinde bütün ülke Derneklerinin aktiviteler düzenlediğini kaydeden Tokgözoğlu, “Bu yıl ana sloganımızı ‘Sağlıklı kalp seçenekleri; herkes için, her yerde!’ olarak belirledik. Bu ana mesajın altında şu konulara dikkat çekiyoruz:

Kalbin için sigarayı bırak: Sigarayı bırakmak ve sigara dumanlı ortamlardan (pasif içicilikten) uzaklaşmak, kalp hastalığı ve inme riskini azaltıyor.

Kalbin için dengeli beslen: Sağlıksız beslenme alışkanlıkları, dünyada önde gelen 10 ölüm nedeninden 4’ü ile doğrudan bağlantılı. Meyve ve sebzeler açısından zengin olan kalp sağlığı dostu bir beslenme şekli, kalp hastalığı ve inmeden korunmaya yardımcı oluyor.

Kalbin için tuzu azalt: Türkiye sağlıklı tuz tüketim sınırının 3 katını her gün yalnızca ekmekten alıyor. Bu tüketim düzeyi başta kan basıncı olmak üzere sağlık üzerinde bir dizi olumsuz gelişmeye yol açıyor.


Kalbin için içkiyi ve şekerli, işlenmiş içecekleri azalt: Alkollü ya da alkolsüz, şekerli şişelenmiş, işlenmiş içecekler fazla kalori, fazla şeker içerir; bunlar kalp ve damar sağlığına düşmandır.

Kalbin için belini incelt: Bu sonuç sağlıklı ve dengeli beslenme ile düzenli egzersizin bileşkesidir.

Kalbin için stresten kurtul: Stresin tütün ve içki tüketimi, aşırı yeme gibi doğrudan risk faktörleriyle bağlantısı kesindir, kalp damar hastalıklarını da arttırdığını düşündüren çalışmalar vardır.

Sağlıklı kalp için oyun oyna, spor yap, dans et: Haftada beş kez 30 dakika süreyle yapılan orta zorlukta aktiviteler, kalp hastalığı ve inme riskini azaltıyor. Kaslarınızı ve eklemlerinizi her gün yeterince hareket ettirin. Çocuklarınızın televizyon, bilgisayar ya da telefon başında geçirdikleri süreyi sınırlayın; onları fiziksel oyunlara ve spora yönlendirin”  diye konuştu.
 
Tokgözoğlu, ‘Durma, Hareket Et, Kalbin İçin Pedalla’ aktivitesi ile de Türkiye genelinde oluşmasına öncülük ettikleri bisiklet grubu ile hareketi ve sporu bir yaşam biçimine dönüştürmeye çalıştıklarını dile getirdi.
 
 
Kalbini Dinle Sen!
TKD Kalp Yetersizliği Çalışma Grubu Başkanı Prof. Dr. Mehmet Birhan Yılmaz ise şunları söyledi: “İskender Paydaş’ın aranjörlüğünde, İsra Gülümser’in sözleri ve şarkıcı Murat Dalkılıç’ın sesiyle hayat bulan “Kalbini Dinle Sen” isimli şarkı hazırlandı. Şarkıyla beraber aynı anda yayına giren ve kalp sağlığı hakkında önemli bilgiler içeren www.kalbinidinlesen.com isimli web sitesi ise herkesin kolaylıkla bilgiye erişebileceği bir sağlık portalı niteliği olma özelliği taşıyor.”
 

28 Eylül 2015 Pazartesi

AVUSTRALYA’DA MEDİKAL İLLÜSTRASYON ÇALIŞMALARI YAPAN DR. LEVENT EFE

DÜNYA’DA TÜRK HEKİMLER VE BAŞARI ÖYKÜLERİ
 
Avustralya’nın Melbourne şehrinde kendi stüdyosunu kuran ve  Medikal illüstrasyon çalışmaları yapan Dr. Levent Efe,  doktorluktan sonraki aldığı eğitimi ve çalışmaları hakkında meslektaşlarına rehber olacak bilgiler verdi.
 
Sağlık alanındaki çalışmalar yapılan çizimlerle daha da etkili hale getirilebilir. Bu çizimler hem sağlık profesyonelleri hem de halkın anlayacağı şekilde hazırlandığında anlaşılması daha kolay olur. Avustralya’nın Melbourne şehrinde kendi stüdyosunu kurarak Medikal illüstrasyon çalışmaları yapan Dr. Levent Efe, bu alanda çalışan dünyadaki sayılı isimlerden biri. Bu alandaki çizimleri ile birçok ödül aldığını belirten Efe, çalışmalarını ve medikal illüstratörlük hakkındaki soruları yanıtladı.
 
Ne üzerine çalışıyorsunuz?
25 yıldan bu yana serbest Medikal illüstratör olarak çalışıyorum. Avustralya’nın Melbourne şehrindeki stüdyomdan, dünya piyasasına tıbbi çizimler ve interaktif animasyonlar üretiyorum.
 
Çizimleriniz özellikle ne tür teknikle hazırlıyorsunuz ve ne tür çizimler yapıyorsunuz?
Çizimlerimi Adobe Photoshop (CC) ile, interaktif çalışmalarımı da Edge Animate ile hazırlıyorum. Ağırlıklı olarak cerrahi dallardaki yayınlar ve hasta eğitimi üzerine çizimler yapıyorum. Bu her iki alan için, haliyle birbirinden farklı bir anlatım dili kullanmak gerekiyor. Ancak her işimdeki ortak yön, karmaşık tıbbi konseptlerin görsel bir anlatım ile daha anlaşılır kılınması.
 
Amacım, “Senin göz kapağından içeriye bir iğne sokarak, gözüne lokal anestezi yapacağız” denilen bir hastanın, korkmadan, irkilmeden bu çizime bakabilmesi ve kendisine yapılacak bu müdahele konusunda bilgi alması. 
 
Ya da bir cerrahi atlasındaki bu “Robotik Timektomi” ameliyatının görsel öyküsüne bakan bir hekimin, iki-üç saniye içinde verilmek istenen mesajı algılayabilmesini sağlamak.
 
 
 
Kısaca kendinizden bahsedebilir misiniz?
Tıp kökenliyim. Bir süre hekimlik yaptıktan sonra, hayatımda görselliğe dayalı yaratıcılık daha fazla yer alsın istedim. Medikal illüstrasyon alanında eğitim veren ilk kurum olan Johns Hopkins Üniversitesinde (JHU) bu mesleği öğrendim ve çok sevdim. Uzmanlığımı bu alanda yaptım. 
 
Bugüne kadar eğitim aldığınız ve çalıştığınız kurumlar hakkında bilgi verebilir misiniz?
Tıp eğitimimi Cerrahpaşa Tıp Fakültesinde, Tıbbi çizerlik uzmanlığımı da JHU’da Department of Art as Applied to Medicine bölümünde aldım.
 
Eğitim aldığınız kurumların halen bulunduğunuz konuma gelmenizdeki katkıları nelerdir, şu anda çalıştığınız kurumu neden seçtiniz?
Cerrahpaşa’da, Türkiye koşullarına göre iyi bir eğitim aldık. Makaleleri için çizimler yaptığım hocalarımdan hiç olmazsa bazılarının beni Tıp illüstrasyonu alanına özendirmesini isterdim.
 
JHU’da sadece 10 ay süre ile aldığım eğitim ve ilham, 25 yıldır bana yetiyor. Ayrıca üyesi olduğum meslek kuruluşumuz Association of Medical Illustrators (AMI) da, hepimize çok büyük motivasyon veriyor. Dünya’da tıp çizerliğini meslek olarak seçmiş yaklaşık 800 kişi var ve bunun çok büyük bir kısmı Amerika’da yaşıyor. 

  
 
Halen pratiğini yaptığınız branşın Türkiye ve Avusturalya’da durumunu karşılaştırabilir misiniz?
Avustralya’da kimse yokken bu işe başlayıp, kendime bir pazar yarattım. Şimdi burada ancak bir elin parmakları kadar sanatçı var bu işle uğraşan.
Türkiye’de ise bu konuda eğitim veren bir kurum fikrine, tıp fakültelerimiz henüz istekli değil. Oysa hem Türkiye hem de Avrupa’daki yetenekli gençlerin bu ilginç mesleğe kazandırılabilmesi mümkün.
 
Son yıllarda uluslararası dergilere kabul edilen Türkiye kökenli makalelerdeki artış, hepimize önemli birşey söylüyor. Türk hekimlerinin giderek artan uluslararası sunumlarına kaliteli görsellerin eşlik etmesi çok önemli. Bu görsel desteği verecek olan kişiler, medikal illüstratörler.
   
Bir süredir kendi çabalarımla Türkiye’deki bir grup arkadaşı tıp illüstratörlüğüne özendirmeye çalışıyorum; ancak onların da bu konuda temel eğitim almaları gerekiyor.  
Eğitim, çizim yapmayı ya da yazılımları öğrenmek için değil, bu mesleğin felsefesini kavramak için gerekli. Mesleğinin en ileri noktasındaki bir uzmanın anlattıklarını, sokaktaki insanın anlayacağı hale dönüştürebilmek, ciddi bir görsel anlatım becerisi gerektiriyor. Okullar bunun felsefesini öğretiyor.
 
  
 
Türkiye'de halen eğitim almakta olan tıp öğrencilerine ya da genç hekimlere neler önerirsiniz?
Hem tıp hem de sanat kökenli, figüratif resme yatkın yeteneklerimize bu mesleği düşünmelerini öneririm. Hem yaratıcılığı olan hem de bilimsel verileri algılayacak kapasitede, yani beyninin her iki yarısını da iyi kullanabilen insanlar bu işte başarılı oluyor.
 
Bu mesleğin çok farklı alanları da var. Tıbbi animasyon, interaktif sunum, protez ve Anaplastoloji, biyoteknoloji, tıbbi cihaz tasarımı, üç boyutlu modeller, tıbbi reklamcılık gibi çeşitli alanlarda çalışan meslektaşlarımız var. Önümüzdeki beş yıl içinde hangi yeni alanlar çıkacak, hiçbirimiz bilemiyoruz. 
 
 
Hangi bilimsel dergileri takip ediyorsunuz?
Benden istenen projelere göre, tıpdaki her uzmanlık alanında makale ve kitapları okumak durumundayım.  Bir gün çocuk cerrahisinde yeni bir ameliyat tekniği ile ilgili okurken, ertesi gün endoskopik ultrason ile yeni bir müdahaleyi okumam ve anlamam gerekiyor. Benden iş isteyen her uzman, o alanı ve anatomisini bildiğimi varsayıyor.
 
Mesleğinizle ilgili en çok ziyaret ettiğiniz 3 internet sitesi nedir?
Meslek kuruluşumuzun ami.com sitesini ve twitter’dan takip ettiğim onlarca tıp dergisinde ilgimi çekenleri sık sık inceliyorum.
 
 
 
 
 
Alanınızda araştırma yapanlara mutlaka okumalarını tavsiye ettiğiniz kitaplar hangileri?
Tıp çizimi ile uğraşmak isteyenlerin düzenli olarak doğal dokuları çizmelerini, önemli görsel yazılımları öğrenmelerini ve sanata yakın olmalarını ek isterim. Bizim alanımızın en onemli başucu kitapları Pernkopf, Sobotta, Netter gibi atlasları ile AMI’in tüm yayınları. 
  
Avustralya’da hasta popülasyonunun karakteristik özellikleri nelerdir? Türkiye'ye göre ne gibi farkları vardır?
Avustralya’da hastalar kendilerine uygulanacak her tür müdahale ve tedavi öncesinde ayrıntılı bilgi almak istiyor. Sağlık kurumları ve hekimler hastaları sözel ve görsel olarak bilgilendirerek, tedaviye daha iyi cevap vermesini sağlıyorlar. Bu konuda Türkiye’de de önemli atılımlar gerçekleşmesi gerektiğini düşünüyorum. Hem hastaların tedavi sürecinde hekimlere yardımcı olması, hem de hekimlerin malprakrtis davalarına maruz kalmamaları açışından elzem bir gelişme olacak bu.
 
 
 
 
Avustralya’da ünlü tıp kurumlarına  ya da hastanelerine eğitim amaçlı olarak girebilmek mümkün müdür?
Kendi alanında araştırma yapan, dünyayı yakından takip eden hekim arkadaşlarımızın Avustralya’daki eğitim hastaneleriyle birlikte çalışma yaptıklarına sık sık şahit oluyoruz. Özellikle uluslararası toplantılardaki el sıkışmalar ya da dikkat çekici bir makale, bu tür bağlantıların başlangıcını oluşturuyor.
 
Genç hekimlerimiz dış dünya ile temas konusunda çok şanslı olduklarının farkındadır umarım. Örneğin resimlemesini yaptığım ve geçen yılın sonlarında Springer tarafından dünya piyasasına çıkarılan bir göğüs cerrahisi kitabı var. Bu kitabın farklı bölümlerini yazan 25 hekimin iki tanesi Türk. Genç hekimlerimiz dünya pazarına daha fazla çıktıkça, bundan sonra yayınlanacak bu tür temel kitapların yazar kadrosunda aynı şekilde yer almaları mümkün olacak.
 
Avustralya’da sağlık haberciliği açısından Türkiye ile karşılaştırabilir misiniz? Sağlık okuryazarlığı bilinci ne durumda? Sağlık iletişimine önem veriliyor mu?
Nüfusu sadece 23 milyon olan Avustralya’da pratisyen hekimler ve öteki uzmanlık dallarının hem kendi aralarında hem de kamuoyu ile iletişim kurmak için çok etkin, saygın yayınları olduğunu görüyoruz. Ayrıca hastane ve muayenehanelerde hastalar kafalarına takılan her konuda açıklayıcı yayınlara kolaylıkla ulaşabiliyorlar.
Sağlık alanında inanılmaz atılımlar içinde olan Türkiye’de, Bakanlığın, özel tedavi kurumlarının ve uzmanlık dallarındaki odaların sağlık iletişimine daha etkin bir şekilde eğilmesi gerektiğini düşünüyorum.  
  

27 Eylül 2015 Pazar

“KONUŞMA YETENEĞİ OLAN HERKES, KENDİSİNİ İLETİŞİMCİ ZANNEDİYOR”

Sözde Uzmanlardan Korunma Kılavuzu
 

İletişim alanında özellikle, herkesin kendisini iletişimci zannettiğini söyleyen İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ayla Okay, “Ülkemizde konuşma yeteneği olan herkes, kendisini bir şekilde iletişimci zannediyor ve bu nedenle de bu kadar fazla iletişim kazası yaşanıyor” dedi.


İletişim alanında ya da konuştuğu konu hakkında herhangi bir eğitim almadan açıklamalarda bulunanlarla sık sık karşılaşılıyor. “Televizyonda söylendiyse doğrudur”, “gazetede yazdıysa kesinlikle yapılmalıdır” anlayışının hala yaygın olduğunu belirten İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ayla Okay, “Halbuki biraz daha dikkat edilse, her söylenenin çok da doğru olmadığı görülebilir. Sonuç olarak yanlış bilgiler, yanlış kararlara neden olabilir” dedi.

Prof. Dr. Ayla Okay, sözde uzmanlara karşı dikkat edilmesi gerekenlerle ilgili soruları cevapladı.

Sözde uzman kimdir?
Bana göre sözde uzman elbette ki, kendi uzmanlık alanı dışında konuşan kişidir. Maalesef bu tür insanların sayısı oldukça fazla A konusunda uzmanlığını almıştır ama B, C, X’e kadar her türlü konuda uzmandırlar. Bu hem sağlık alanı için geçerli, hem de iletişim alanı için geçerlidir. İletişim alanında özellikle, herkes kendisini zaten iletişimci zannettiği için, kütüphanecisi de konuşuyor, kimyageri de, yani durum hiç fark etmiyor. Ülkemizde konuşma yeteneği olan herkes, kendisini bir şekilde iletişimci zannediyor ve bu nedenle de bu kadar fazla iletişim kazası yaşanıyor.

Nasıl anlaşılır?
Bazıları fazlasıyla profesyonel, anlaşılması zor olabiliyor. Sıradan vatandaş çoğu zaman anlayamayabiliyor ama, bu alandaki diğer “gerçek” uzmanlar hemen kimin ne olduğunu zaten kestirebiliyorlar. Özellikle akademik camiada, herkes kendi alanındaki çalışanı zaten bilir, bu kişilerin dışında birisi devreye girip “ahkam” kesmeye başladığında da çok kolay fark ederiz.

Korunma yolları nelerdir?
Daha önce de belirttiğim gibi, sıradan vatandaşın korunması çok zor. Bu durumda bu tür “uzmanları”  ortaya çıkaran kurumların sorumluluğu olmaktadır. Burada bahsettiğim medyadır. Medya kimi, hangi uzmanı yayına çıkaracağına dikkat etmelidir, bir bakıma bir otokontrol sergileyerek, bu alanda vatandaşın gerçekten de ihtiyaç duyduğu bilgiyi almasını sağlamak için konusunda yetkin kişileri yayına çıkarmalı veya gazetesinde demecini ona göre yayınlamalıdır.

Sözde uzmanların ne gibi zararları olabilir?
Medya okur yazarlık seviyemizin, sağlık okur yazarlık seviyemizin bu kadar düşük olduğu bir toplumda, insanlar birçok şeyi sorgulamadan buna inanabiliyorlar, bu durum da olumsuz kararların alınmasına neden olabilmektedir. “Televizyonda söylendiyse doğrudur”, “gazetede yazdıysa kesinlikle yapılmalıdır” anlayışı hala yaygın, halbuki biraz daha dikkat edilse, her söylenenin çok da doğru olmadığı görülebilir. Sonuç olarak yanlış bilgiler, yanlış kararlara neden olabilir.

17 Eylül 2015 Perşembe

NE KADAR MUTASYON O KADAR İYİ TEDAVİ!


Science Dergisi’nde yayınlanan çalışmaya göre, Melanoma tedavisinde tümördeki mutasyon sayısı ilaç etkinliğiyle ilişkili bulundu.
 
Kanserle mücadelede radyoterapi ve kemoterapi dışında kişinin kendi bağışıklık sistemi de tedavi amacıyla kullanılmaktadır. Kanserin hem oluşması hem de ilerlemesi kişinin bağışıklık sistemiyle direkt ilişkili olduğundan kanser hücrelerini yok etmeye yönelik immünoterapatik yöntemler gün geçtikçe önem kazanmaktadır. Günümüzde immünoterapideki gelişmeler sayesinde uzak organ metastazları bulunan ileri aşamadaki kanserlerin tedavisinde de başarılı sonuçlar alınmaya başlanmıştır.
 
Bazı hastaların neden bazı ilaçlarla daha iyi tedavi edilebilirken aynı ilaçların neden diğer hastalarda işe yaramadığı sorusu şuan kanser tedavisinin en önemli sorularından olup, tedavide bireysel tedavinin önemini ortaya koymaktadır. Bu konu üzerinde araştırmalarını yürüten Almanya ve Amerika’daki araştırmacılar melanoma tedavisinde kullanılan bir ilacın etkinliğini araştırırken ilginç sonuçlar buldular. Almanya’da 2011 yılından bu yana ileri aşamadaki melanoma hastalarına ipilimumab isimli etken madde içeren ilaç ile tedavi uygulanmaktadır. İpilimumab’in kanser immünoterapisindeki rolü sitotoksik T lenfositler üzerindeki inhibisyonu kaldırıp, bu savaşçı hücrelerin tekrar kanser hücrelerini tanıyıp yok etmelerini sağlamaktır. Melanoma hastalarının yaklaşık yüzde 20’sinde kanser bu ilaç ile yıllarca kontrol altına alınabilirken, neden bazı hastalarda ilacın işe yaramadığı bilinmemekteydi.
 
Science Dergisi’nde 10 Eylül’de yayınlanan çalışmada 110 melanom hastası üzerinde yapılan araştırmaların sonucunda, genomlarında daha fazla sayıda mutasyon bulunan hastaların ilaca daha iyi yanıt verdiği gösterildi. Aynı zamanda, bu hastaların bağışıklık sistemlerinin tümörün tanınmasına yardımcı olan bazı molekülleri de daha çok salgıladıkları bulundu.
 
Alman Kanser Araştırma Merkezi’nde vasküler biyoloji, onkoloji ve metastaz konusunda doktora sonrası araştırmacı olarak çalışan Dr. Sıla Appak, yapılan araştırma hakkında şu değerlendirmede bulundu: “Bu çalışma, bireysel ve hedef terapinin kanser tedavisinin ana hedeflerinden biri olduğu günümüzde, bir örnek oluşturup, tedavide genom analizlerinin arkasında çok kompleks mekanizmaların bulunduğuna ve bireysel tedavinin bu faktörler ışığında planlanmasına ışık tutmakta.”
 
Makalenin tamamına aşağıdaki linkten ulaşılabilir:
 
 
Eliezer M. Van Allen, Diana Miao, Bastian Schilling, Sachet A. Shukla, Christian Blank, Lisa room, Antje Sucker, Uwe Hillen, Marnix H. Geukes Foppen, Simone M. Goldinger, Jochen Utikal, Jessica C. Hassel, Benjamin pasture , Katharina C. Kaehler, Carmen Loquai, Peter Mohr, Ralf Gutzmer, Reinhard Dummer, Stacey Gabriel, Catherine J. Wu, Dirk Schadendorf, and Levi A. Garraway: Genomic Correlates of Response to CTLA4 blockade in metastatic melanoma



3 Eylül 2015 Perşembe

“HEDEFİMİZ SAĞLIĞIN EN İYİSİ OLMAK”

 
Öğrencilerini ‘hem bilim insanı hem de çalıştığı yerde en iyi hizmeti verecek donanıma sahip sağlık profesyonelleri’ olarak yetiştirdiklerini belirten Acıbadem Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Ahmet Şahin, “Hedefimiz sağlık eğitiminde en iyisi olmak” diyor. 
 
Televizyon izlerken, Acıbadem Üniversitesi reklamlarını görüyorum. Merakımı tutamayıp, “Bu üniversiteyi gezmek istiyorum” diye sosyal medyadan ileti paylaşıyorum. Gönderimi yayınladıktan birkaç gün sonra iletişim biriminden aranarak üniversiteyi ziyaret etmem için davet ediliyorum. Sosyal medyayı bu derece etkili kullanan kaç üniversite var?
 
Üniversiteye geldiğimde, güler yüzlü içten bir ekip karşılıyor. Üniversitenin rektörü bölümleri gezerken eşlik ediyor, çalışmalarını içtenlikle anlatıyor. Klinik bölümlere olduğu kadar, temel bilimlere ve bilimsel araştırmalara da önem veriyorlar. ‘Daha iyi nasıl çalışmalar yaparız’ diye bakan bir ekip ile karşılaşmak umut veriyor. 
 
Bir üniversite düşünün, kapısından içeriye girer girmez, öğrenciye yönelik tasarımı ve yerleşimi ile kendinizi buraya ait hissediyorsunuz. Koridorlarında özel tasarlanmış musluklarından su içiyor, öğrenciler için yerleştirilmiş bilgisayarları kullanabiliyorsunuz. Öğrencilerin aradığı bilgiye rahatça ulaşmaları için tam donanımlı kütüphane imkanı sunarken, laboratuvarları da bütün branşları içine alacak şekilde araştırma yapma fırsatı sağlıyor.
 
 
 
Acıbadem Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Ahmet Şahin, üniversitenin kuruluşunu ve çalışmalarını anlattı.
 
Bu sene tıp fakültesinin ilk mezunlarını verdiğini söyleyen Prof. Dr. Ahmet Şahin, sağlık üniversitesi olarak kurulan yapıda sağlam bir temel bilim kadrosu olması gerektiğini belirtti. Şahin, çalışmaları hakkında şunları söyledi: “İyi bir tıp eğitimi için fakültenin sağlam bir temel bilimler kadrosu olması gerekir, bu anlamda biz çok güçlü bir kadroya sahibiz. Ayrıca klinik kadromuzda da dünyada alanında isim yapmış akademisyenler yer alıyor. Tıp fakültemizde toplamda 250 öğretim üyesi eğitim veriyor. Acıbadem Üniversitesi Kerem Aydınlar Kampüsü’nde bu akademik yıl itibariyle 3000’i aşkın öğrenci eğitim görüyor.”
 
Tıp eğitiminde YÖK’ün tanımladığı eğitim standardına göre eğitim verdiklerini söyleyen Şahin, bununla birlikte klinik öncesi uygulamalı eğitimlerde kullanılan simülasyon laboratuvarı ile büyük fark yarattıklarını dile getirdi.
 
 
Bu Sene İlk 8 Bindeki Öğrenciler Geldi
Tıp fakültesinde verdikleri eğitimin öğrencilerin hem bilim insanı hem de tam donanımlı bir hekim yetiştirecek şekilde planlandığını söyleyen Şahin, “Türkiye’nin her yerinde her türlü şartta hasta muayenesi ve tedavisi yapabilecek yetkinlikte, geniş vizyona sahip, araştırmaya ve yeniliklere açık hekim yetiştirmek hedefimiz. Bilim insanı da olmalılar mantığıyla hareket ediyoruz. Bu yıl burs oranımızı artırdık. İlk 8 binde öğrenciler Tıp Fakültesi’ne yerleşti. Bu şekilde devam ederek hep iyi öğrencilerin bizi tercih etmesi en büyük arzumuz.”
 
 
TÜBİTAK Projeleri de Burada Yürütülüyor
Üniversite bünyesinde çok sayıda araştırma projesinin yürütüldüğünü söyleyen Şahin, “Projelerin birçoğu TÜBİTAK, Avrupa Birliği tarafından destekleniyor. Sanayi ve üniversite işbirliğine de önem veriyoruz, bu şekilde de yürütülen projelerimiz de mevcut.
Diş hekimliği ve eczacılık fakültelerimiz açıldı, önümüzdeki dönemde öğrenci alınması planlanıyor. Buna göre planlarımızı yapıyoruz” diye konuştu Sağlıkla ilgili tüm alanlardaki eğitimde Acıbadem isminin insanların ilk aklına gelmesi amacında olduklarını söyleyen Şahin, sağlık alanında en iyi olmayı ve dünya çapında başarılara imza atmayı hedeflediklerini belirtti. Yurt dışında yaşayan birçok Türk hekim ve bilim insanlarının Acıbadem bünyesinde çalışmak istediğini kaydeden Şahin, bu konuda da farklı çalışmalar planladıklarını dile getirdi.
 
 
Geleceğin Tıbbı için Dijital Araştırmalar da Yapıyoruz
Hastalıkların tedavisinde gelecekte “kişiye özgü” tedavilerin ön planda olacağını söyleyen Şahin “Bu konuda hem laboratuvar hem de klinik ortamda yoğun çalışıyoruz. Biyoenformatik üzerine araştırmalar yapan bilim insanlarını ekibimize ekleyerek, bu alandaki çalışmalarımız hız kazandı. Tıp fakültesindeki öğrencilerimizin de bu konuda farkındalığını artırıyoruz.”
 
 
Hedefimiz Sağlığın En İyisi Olmak
Üniversitenin tek hedefinin, güvenilirlik olduğunu söyleyen Şahin “Bu düşünce içinde çalışmalarımızda her şeyin en iyisini tercih ediyoruz. Hedefimiz öğrencilerimizin tam donanımlı olması ve alanlarında büyük başarılara imza atması” dedi.

1 Eylül 2015 Salı

SİRKE SİNEKLERİNDEKİ KEŞİF NÖROLOJİK HASTALIKLARI AYDINLATABİLECEK


Sirke sineklerinin sinir hücrelerindeki sentrozomin, mikrotübüllerin, dolayısıyla dendritlerin oluşumunu düzenlenmesi üzerine araştırma yapan Finlandiya Tampere Üniversitesi’nde sürdüren Dr. Çağrı Yalgın, başarılı keşfi ile Nature Neuroscience dergisinde yer aldı.
 
Nörobilim alanında etik ve başarılı çalışmaları ile Japonya RIKEN Beyin Bilimleri Enstitüsü’ndeki araştırmalarını Finlandiya Tampere Üniversitesi’nde sürdüren Dr. Çağrı Yalgın, yeni bir yayına daha imza attı. Nature Neuroscience dergisinde yayınlanan araştırma ileri dönemde mikrosefali gibi bazı nörolojik hastaların aydınlatılmasında ışık olabilir.
 

Şekil 1

Sinir hücreleri, uyartıyı dendrit ve akson adlı uzantıları ile alır ve iletir. Dolayısıyla, hareket, bilişim gibi sinirsel işlevlerin doğru yerine getirilebilmesi için gelişim esnasında akson ve dendritlerin doğru oluşması ve doğru hedeflere varması şarttır. Bunun, çok değişik akson ve dendrit şekline sahip olabilen her bir nöron  için geçerli olduğunu kaydeden Dr. Yalgın, “Özellikle, her hücrede bir tane bulunan aksonların şekline ve uzanmasına etki eden birçok etken, 20 yıldır süren araştırmalarla belirlenmişti. Bunların öncüsü, sirke sineği Drosophila melanogaster ile yapılan araştırmalar olmuştu. Ancak, bir hücrede birden çok sayıda bulunabilen dendritlerin oluşumu yeni yeni anlaşılıyor olduğundan, doktoramı yaptığım Japonya’daki RIKEN Beyin Bilimleri Enstitüsü’ndeki laboratuvarımızda sirke sinekleriyle bu alanda çalışmaya karar verdik.”

 
Şekil 2. Kaynak: HHMI / Jan Lab.

Hücrenin Çekirdeğinden Dendrit Oluşumuna Nasıl Etki Ediyor?
Nature Neuroscience dergisinde yayınlanan araştırmada Drosophila melanogaster larvasını çevreleyen nöronları model olarak kullandıklarını belirten Yalgın, “Bunlardan bazıları az sayıda ve basit şekilli dendritlere (Şekil 2’de yeşil renkte) sahipken bazıları yüzlerce sayıda ve çok karmaşık dendritlere (Şekil 2’de kırmızı renkte) sahiptir. Basit şekilli dendritlerin şeklinden “Abrupt” isimli bir proteinin sorumlu olduğunu önceden biliyorduk. Ancak bu protein dendritte değil, hücrenin çekirdeğinde bulunmaktaydı. Hücrenin çekirdeğinden dendrit oluşumuna nasıl etki ediyordu? Ortada bir aracı bulunmalıydı.
Biz bu aracının sentrozomin adlı bir protein olduğunu bulduk. Sentrozomin proteinini üretemeyen, genetiği değiştirilmiş sinek larvalarını inceledik. Normalde basit dendritlere sahip olması gereken hücrelerin daha karmaşık, ve yaklaşık yüzde 50 daha çok dendrite sahip olduğunu gördük” dedi.  (Şekil 3)
 
 
Şekil 3. Kaynak: C. Yalgin, A. W. Moore

Dendritlerde Sentrozomin Neleri Düzenliyor?
İşin ilginç yanının, sentrozominin daha önce sentrozom denen merkezi yapılarda bulunan bir protein olduğunu dile getiren Yalgın, şu bilgileri verdi: “Sentrozom, ismini de buradan alıyordu. Oradaki görevi, hücre iskeletinin mikrotübül denen yapılarına zemin oluşturmaktı. Dendritler de mikrotübül açısından zengin olduğuna göre, sentrozomin orada da aynı işi yapıyor olabilir diye düşündük. Nitekim böyle çıktı: Dendritlerde bulunduğu birkaç yıl önce keşfedilmiş olan Golgi aygıtı parçalarına yerleşen sentrozomin, mikrotübüllerin, dolayısıyla dendritlerin oluşumunu düzenliyordu.

Bu Keşif Nelerin Yolunu Açabilir?
Biz araştırmamızda sirke sineği kullandık. Ancak bu tür düzenekler evrim sürecinde korunmuş olduğundan insanda bile böyle işliyor olabilir. Bunun böyle olup olmadığını farelerdeki in vivo ve insan hücrelerindeki in vitro deneylerle sınayabileceğiz. Nitekim, sinekteki sentrozomin geninin insandaki homologu olan CDK5RAP2 geninin mutasyonunun mikrosefaliye sebep olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla bu keşfin bazı insan hastalıklarının aydınlatılmasına da yardımcı olacağını umuyoruz.”

 
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...