29 Temmuz 2015 Çarşamba

DOĞAL YA DA BİTKİSEL DENİLEN ÜRÜNLERE ALDANMAYIN!

“Bitkisel ya da doğal zararı olmaz diye bir şey yok” diyen Ankara Üniversite Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıklar Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Pelin Koçyiğit, “Tam tersine bitkisel şeyleri ezip, karıştırıp ve kaynatıp cildinize sürdüğünüzde çok şiddetli tahrişlere neden olabilirsiniz.  Bu tamamen doğal ya da bitkisel denilen ürünlere aldanmayın” dedi.

Aynaya baktığınızda yüzünüzdeki, siyah noktalar ve sivilceler gözünüze daha çok batmaya başlıyor. Aklınıza dergide daha önce okuduğunuz bir tarif geliyor. “Doğal nasıl olsa” diye mutfakta verilen tarifi hazırlıyorsunuz. Kek hazırlar gibi bir karışım elde edip, yüzünüze sürüyorsunuz. Denilen süre kadar bekledikten sonra yüzünüzü yıkıyorsunuz ki, bu esnada bir yanma hissediyorsunuz. Aynaya baktığınızda yüzünüzün kıpkırmızı bir hal almış şekilde görüyorsunuz. Siyah nokta ve sivilceleri dert ederken, bu kez yüzünüzde büyük lekelerle karşılaşıyorsunuz. Acil şekilde doktora gidiyorsunuz ve bu kez lekelere çözüm arar hale geliyorsunuz.

Böyle bir durum ile karşılaşan kişi sayısı gün geçtikçe artıyor. Çünkü, televizyon, gazete ve dergilerde, tamamen doğal diye verilen tarifler cilt tipine ve hassasiyetine göre  verilmediği için acı sonuçlarla karşılaşabilirsiniz. Cildinizde sorun olduğunda hemen bir dermatoloğa gitmeniz ve doğru tedaviye başlamanız gerekir.

Unutmadan alışveriş merkezlerinin kozmetik bölümünde, kendilerini uzman olarak tanımlayanlardan da cilt bakımı konusunda danışmamak gerekir. Doktorunuzun önerdiği, eczanelerden temin edeceğiniz ürünleri tercih etmeniz, sağlıklı ve parlak cilde sahip olmak için en doğru yoldur. 

Ankara Üniversite Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıklar Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Pelin Koçyiğit, sağlıklı cilt için neler yapılması gerektiği ile ilgili soruları yanıtladı.

Düzenli cilt bakımı yapılmalı mı?
Evet yapılmalı. Ancak bundan kastettiğimiz, cilt yapısına ki kişiden kişiye değişir. uygun bir şekilde temizlenmesi, nemlendirilmesi ve korunmasıdır. Korunmasının içine de öncelikle güneş ve diğer fiziki faktörlerden korunmak girer. Temizlenmiş, nemlendirilmiş ve korunmuş olan bir cilt düzenli bakımı yapılmış cilttir. Bunun dışında cildin ihtiyacına göre profesyonel bir takım uygulamalar da gerekir. Ama bunun mutlaka cildin ihtiyacına göre yapılması gerekir. Yani tek tip cilt bakım prosedürü yok. Yağlı mı, karma mı, akneye yatkın mı yoksa leke sorunu olan bir cilt mi olduğuna bakmak gerekir. Profesyonel ihtiyacı neyse ona göre de profesyonel bakım yapılır. Kişinin zaman içerisinde de ihtiyacı değişir.

Cilt bakımı yaptırınca cilt alışır mı? Cilt bakımı yaptırmak gerekli mi?
Bir kişinin zaman içerisinde ihtiyaç duyduğu bakım değişir. O nedenle başlayınca hafta da bir ya da ayda bir yaptırmakla ilgisi yoktur. Deri yüzeyinde yağlanması varsa lekelenmesi varsa, yüzey matlaşmışsa onların hepsine uygun gerekli işlemler yapılır. Standart herkese uygulanacak bir cilt bakımı yoktur. Herkesin ihtiyacına göre uygulanır.

Parlak cilt mi yoksa mat cilt mi sağlıklıdır?
Parlak cilt sağlıklıdır. Parlaklıktan kastedilen yağlanma değil. Canlı ve taze görüntüdür. Yağlanma da parlak görüntü yapar ancak ikisi aynı şey değildir.

Cilt bakımı için evde uygulanan karışımlar öneriliyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?Kesinlikle, hekimin önerdiği karışım dışında bir şey kullanılmasınlar. Hekim, kişinin cildine uygun ürünleri önerecektir. Alerjik reaksiyonlara yatkın olup olmadığını ya da tahriş olmaya müsait bir cilt mi olduğunu hekim belirler ve neye ihtiyaç varsa ona göre uygulama yapar.

Televizyon ve dergilerde önerilen karışımları kimse yapmasın.  Çünkü herkesin derisinin özelliği farklıdır. İhtiyaç duyulan ürünler, medikal olarak test edilmiş şekilde uygulanmaya hazır şekilde piyasada zaten var. Hekim bunu zaten önerir, karışım verilecekse de hekim o kişinin cilt yapısına göre verir. Herkese genel önerilen karışımların yan etkisi ile çok farklı hastalar geliyor. Bu durumu düzeltmemiz çok daha zor oluyor.

Doğal ürünlerin cilde zararı olmaz algısı doğru mu?
Bitkisel ya da doğal zararı olmaz diye bir şey yok. Tam tersine bitkisel şeyleri ezip, karıştırıp ve  kaynatıp cildinize sürdüğünüzde çok şiddetli tahrişlere neden olabilir. Alerjik reaksiyonlara neden olabilir. Birçok ürün, bitkilerden elde ediliyor, ancak bazı işlemlerden ve testlerden geçirilmesi gerekiyor ki, cilde sürülmeye uygun hale gelsin. Bu tamamen doğal ya da bitkisel denilen ürünlere aldanmayın. Cildinize uygun olduğunu ya da o karışım cildi tahriş etmeyecek özelliğe sahip mi,  ne var içinde bilinmeli.

Sabah ve akşam ayrı krem kullanmalı mı?
Kullanılan kremlerin içerikleri özellikle gece kullanılan kremler, yüzde yoğun bir nemlenme veya örtücü özelliklere sahiptir. Gündüz kullandığınızda rahat kullanamazsınız. Ciltte bir tabaka oluşturabilir, daha yoğun yağlı bir görüntü bile oluşturabilir veya güneş ışığında kullanılmaması gereken bazı maddeler vardır. Onları gece kullanıyoruz.
Gündüz kremleri güneş ışığından etkilenmez daha kullanıma uygun, daha hafif içerikli kremlerdir ve onları gündüz tercih ederiz. Bunları yine dermatoloji uzmanı belirlemelidir.
Gündüz ve gece krem ayrımı var, özellikle de güneşle etkileşimi olan maddelerin gündüz saatlerinde kullanılmaz, gece kullanılmaları gerekir.

Anti-aging kremler işe yarıyor mu?
Bir miktar yarıyor. Ancak mucizevi etkileri yok. Kırışıklığı önlemek için yapılacak birçok işlem var. Sadece kremi sürerek kırışıklıktan kurtulmak gerçekçi bir beklenti değildir. Ama faydası var. Kremlerle birlikte diğer işlemler yapılmalı ki gerçekten etkisi olsun.

Yüze sürülen tonik gerçekten gözenekleri sıkıştırıyor mu?
İçeriğine bağlı olarak, gözenekleri sıkılaştıracak maddeler varsa elbette, etkili oluyor.

Siyah noktaların tedavisinde neler yapılmalı?
Siyah noktaları sıkmamalı. Siyah noktalar bir süre sonra sivilce haline de gelebilir, siyah nokta olarak da kalabilir. Cildimizde yağ bez birimi var ve bu kanalda bir tıkanıklık oluyor. Siyah nokta bu nedenle oluyor. O tıkanıklığı açan ve yeniden oluşmasını engelleyen kremler, solüsyonlar var. Deri yüzeyini hafif soyucu etki gösteren yöntemler de uyguluyoruz. Bu biraz zaman alıcı bir bakım. Temelinden çözmek gerekiyor. Kimyasal peelingler de bu amaçla kullanılıyor. Deri yüzeyini açıyor.

Leke açıcı kozmetik kremler etkili oluyor mu?
Kremin ne içerdiğine bağlı, içeriğinde her leke açıcı her kişiye uygun olmayabilir. Birkaç farklı aktif madde içeren leke açıcıların kullanılması gerekebilir. Tek başına yeterli olmayabilir ama genelde cilt tedavisi yaparken, yapılan işleme ek olarak leke açıcı kremler de veririz. Hastanın onları da kullanması lazım ama hepsinden öte güneş koruma olması lazım. Güneş koruması iyi olmadan hiçbir işlemin ya da kremin etkisi olmaz.

Cilt lekeleri için ne yapılmalı?

Mutlaka cildi, dermatoloğun görmesi lazım. Ona göre kombine bir tedavi planlıyoruz. Hastanın evde kullanacağı leke açıcı kremler, güneşten koruyucular, kimyasal peeling ve mezoterapi gibi leke açıcı kozmetik tedaviler yapıyoruz. Lazer tedavileri de uygulayabiliyoruz. Bunların hepsi bir arada uygulandığında ve doğru kombinasyon yapıldığında çok da başarılı sonuç veriyor.

Hamilelikte oluşan lekeleri  önlemek için ne önerirsiniz?
Hamilelikte, melazma denilen leke oluyor. Doğumdan sonra normal leke tedavisi uygulanıyor. Hamilelik sürecinde iyi bir güneş koruyucu kullanmalı. Çok fazla vakit kaybetmeden, erken dönemde tedavi edilmelidir.
 

27 Temmuz 2015 Pazartesi

DUYGUDURUM BOZUKLUKLARINA FARKLI BİR PENCEREDEN BAKIŞ


 Inspired by Prof. Jim van Os
Yale Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Bölümünde doktora sonrası çalışmalarını sürdüren Psikiyatrist Dr. Sinan Gülöksüz, Hollanda Maastricht Üniversitesinde tamamladığı doktora tezine konu olan duygudurum bozuklukları ile bağışıklık sistemi arasındaki ilişkiyi araştıran araştırma sonuçlarını değerlendirdi.
 
İnsanlar son yıllarda mutsuzluklarını gidermek için farklı seçeneklere başvuruyor. Mutsuzluk düşüncesi insanları ilaca yönlendirirken, sanki ilacı alınca tüm acılarının dindiğini düşünüyorlar. Peki aslında mutsuzluk ile depresyonun arasindaki fark nedir ve bu ilaçlar hangi durumlarda bir seçenek olmalıdır? Bağışıklık sistemimizin depresyonla iliskisi var mi?
 
Yale Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Bölümü’nden Dr. Sinan Gülöksüz, yaptığı araştırma hakkında soruları yanıtladı. 
 
Depresyon nedir? İki uçlu bozukluk nedir?
Depresyon, klinik tabiriyle Major Depresif Bozukluk, bireylerde yoğun ve sürekli (günün büyük bir kısmını kaplayacak düzeyde) olan mutsuzluk, umutsuzluk ve çökkünlük halinin hakim olduğu, uyku ve iştah problemleriyle seyreden, ve bireyin gündelik, mesleki ve sosyal yaşantılarını etkileyen bir tablo olarak tanımlanabilir. Şiddetli seyreden tablolarda yaşamak istememe ve özkıyım (intihar) davranışları görülebilir.

İki uçlu bozukluk ise depresyon ile birlikte genel olarak depresyonun tam tersi belirtiler (aşırı mutluluk, kendini aşırı önemli ve büyük hissetme hali, az miktarda uykuya rağmen aşırı enerjik olma, taşkınlık, ve risk içeren davranışlara yatkınlık gibi) olarak tarif edebileceğimiz taşkınlık (mani) dönemleri görülür. Depresyon ve iki uçlu (bipolar) bozukluk genel olarak duygudurum bozuklukları başlığı altında toplanırlar.
 
Duygudurum bozukları pek çok bireyin yaşam kalitesini önemli ölçüde etkiliyor. Ömür boyu görülme sıklığı kabaca %10-20 arasında değişen Major Depresif Bozukluk, son yayınlanan Dünya Sağlık Örgütünün verilerine göre gelişmiş ülkelerde tüm hastalıklar arasında yeti yitimi sıralamasında beşinci sırada yer alıyor. İki uçlu bozukluk, görülme sıklığı görece daha az olmasına karşın, intihar riski sıralamasında yaklaşık %30 ile ilk sırada yer alıyor. Her iki psikiyatrik tablonun da tedavisinde –gerek farmakolojik (ilaç ile tedavi) gerek psikoterapi (konuşma ile tedavi)– son yıllarda önemli yol katedilmekle birlikte tedaviye yanıtsızlık veya kısmi yanıt oranları halen oldukça yüksek seyrediyor. Duygudurum bozuklarının oluşum düzeneklerinin henüz yeterince anlaşılamamış olması bu konuda önemli rol oynuyor.
 
Duygudurum bozukluklarının tedavisi hakkında bilgi verir misiniz?
Antidepresanlar, duygudurum dengeleyiciler, antipsikotikler başta duygudurum bozuklukları olmak üzere birçok psikiyatrik hastalığın tedavisinde kullanılan farklı etki mekanizmalarına sahip ilaclardir. Psikiyatrik rahatsızlıklar sonucunda beyin kimyasında gelişen değişikliklerin (serotonin, dopamin gibi beyin fonksiyonları açısından gerekli kimyasal maddelerin oranlarında artma veya azalma) giderilmesi için kullanılırlar.

 
Tedaviye dirençli depresyon ve iki uçlu bozuklukta farklı ilaçlara ihtiyaç var mı?
Günümüzde, duygudurum bozuklukları yeni kuşak antipsikotikler, antidepresanlar ve duygudurum dengeleyiciler kullanılarak daha az yan etki ile daha etkin tedavi edilebilmekte; ancak, mevcut tedaviye yanıt vermeyen hastaların oranı halen oldukça fazla seyrediyor. Geniş örneklemli, Amerikan Ulusal Akıl Sağlığı Enstitüsünün finansal desteği ile yürütülen  ve ilaç endüstrisi destekli olmayan, STAR-D çalışması depresyon hastalarının yarısından fazlasının ilk reçetelenen antidepresana yanıt vermediğini ve tedaviye yanıt oranının tekrarlayan tedavi girişimleri sonrası giderek azaldığını gösteriyor.
 
Farklı etki mekanizmalı ilaçlara ihtiyaç duyuluyor mu?
İki uçlu bozukluğun, özellikle iki uçlu depresyonun, etkin tedavisinde zorluklarla karşılaşılıyor. Bu bilgiler, nörotransmitterler (ör. serotonin, dopamin) üzerinden etki eden  mevcut tedavi seçeneklerinin  yetersiz kaldığı durumların olduğunu ve farklı etki mekanizmalı ilaçlara ihtiyaç duyulduğunu gösteriyor.
 
Duygudurum bozukluklarının oluşum düzenekleri anlaşılmalı  mı?
Farklı etki mekanizmalarına sahip ilaçların üretilmesi için duygudurum bozukluklarının oluşum düzeneklerinin anlaşılması gerekiyor. Son yıllarda artan bilgi birikimi ve gelişen teknolojik olanaklar bu karışık yapbozun kayıp parçalarının bulunmasında önemli rol oynamakta ve yapbozun parçaları kimi zaman bağışıklık sistemi gibi beklenmedik yerlerden çıkabiliyor.
 
Bağışıklık sistemindeki bozulma depresyonun oluşumunda rol oynayabilir mi?
Epidemiyolojik çalışmalar bağışıklık sistemini ilgilendiren hastalıklarda duygudurum bozukluklarının görülme sıklığının arttığını doğrular niteliktedir.  Geçmişte, depresyonun bağışıklık sisteminin direncinin düşmesine yol açtığı düşünülüyordu. Ancak, Ronald Smith, o güne kadar tamamlanmış çalışmaları ayrıntılı bir şekilde değerlendiren 1991 tarihli makalesinde depresyonda makrofaj teorisini ortaya attı. Bu teoriye göre, depresyon bağışıklık direncinin düştüğü bir durum olmanın aksine bağışıklık sisteminin fazla çalışarak vücuda zarar verdiği diğer otoimmun hastalıklar (romatoid artrit, multiple skleroz) gibi artmış ve bozuk işleyen bağışıklık yanıtının (inflamasyon) görüldüğü bir tablo olarak nitelendirilir.  İlerleyen yıllarda bu teoriyi destekleyen pek çok çalışma yapıldı.
 
Bağışıklık sistemi ile merkezi sinir sistemi etkileşiyor mu?
Geçmişte, Merkezi Sinir Sistemi’nin (MSS) kan beyin bariyeri nedeniyle bağışıklık sistemi elemanlarından etkilenmediği düşünülürken, günümüzde bağışıklık sisteminin MSS’nin anne karnındaki (embriyolojik) gelişiminde rol oynadığı ve hatta hayatın ilerleyen döneminde bağışıklık sistemi ile MSS arasında etkileşim olduğuna dair kanıtlar mevcut. Ayrıca, bağışıklık sistemi hastalıklarıyla depresyon sık olarak birliktelik gösteriyor. Klinik gözlemler ve bunlara dayanan klinik çalışmalarda, bağışıklık sisteminden köken alan hastalıkların (ör. Crohn hastalığı, romatoid artrit) yorgunluk, enerji kaybı, iştah azalması, uyku düzensizlikleri gibi bazı belirtilerinin depresyonun çekirdek bedensel belirtileri ile ortak olduğu ve bu hastalıkların tedavisinde kullanılan anti-inflamatuar ilaçların (ör. adalimumab, etarnecept) hastalığın bedensel belirtilerinden bağımsız olarak depresyon belirtilerinde azalmaya yol açtığı gözlemlenmektedir. Hepatit gibi viral enfeksiyonların tedavisinde kullanılan bağışıklık sistemini güçlendiren ilaçlar (ör. interferon), özellikle yatkın bireylerde, depresyona yol açabilir. Epidemiyolojik çalışmalar bağışıklık sistemini ilgilendiren hastalıklarda duygudurum bozukluklarının görülme sıklığının arttığını doğrular niteliktedir.
 
Duygudurum bozukluklarında bağışıklık sistemi aktif hale geliyor mu?
Klinik gözlem ve epidemiyolojik çalışmaların yanı sıra hücresel düzeyde yapılan çalışmaları ve bu çalışmalardan çıkan sonuçları test eden ve kliniğe aktarılmasını hedefleyen translasyonel çalışmalar bağışıklık sistemi ile duygudurum bozuklukları arasında bir ilişki olabileceğine işaret ediyor. Duygudurum bozukluklarında noröendokrin sistemin düzenlenmesinde önemli rol oynayan hipotalamik-pitituer-adrenal aksın işleyişinin bozulması, inflamatuar sitokinlerde (bağışıklık sisteminin düzenlenmesinde önemli rol oynayan küçük proteinler) aktivite artışı, inflamasyonla tetiklenen triptofan yıkım yolağının fazla çalışması elde edilen önemli bulguları oluşturuyor.  Çalışmaların bütünü değerlendirildiğinde duygudurum bozukluklarinda, en azından belirli bir alt grupta, bağışıklık sisteminin aşırı aktif çalıştığı bir yangı (inflamasyon) tablosunun olduğu, ve bunun MSS üzerindeki yıkıcı etkisinin depresyon tablosununun oluşumunda rol oynayabileceği düşünülebilir.
 
Depresyona kıyasla iki uçlu bozuklukta veriler daha az mı?
Depresyon ile bağışıklık sistemi arasındaki ilişkiyi gösteren çalışmalar oldukça fazla olmasına karşın, iki uçlu bozuklukta, özellikle ötimik (hastalık belirtilerinin görülmediği) ve depresif dönemdeki çalışmalar şu an için yetersiz sayıdadır. Ayrıca, mevcut çalışmaların çoğunluğu kandaki bağışıklık sistemi belirteçlerinin (biyomarker) değerlendirilmesine dayanıyor. Hem MSS hem de periferdeki bağışıklık sistemi yanıtlarını eş zamanlı değerlendiren çalışmalara ihtiyacımız var.
 
İki uçlu bozukluğun belirtisiz dönemlerinde bağışıklık sistemi sağlıklı bireylerle benzer mi?
İki uçlu bozukluğun ötimik (belirtisiz) döneminde yapılan kısıtlı sayıdaki çalışmanın sonuçlarının oldukça çelişkili olduğunu ve farklılıkların tedavide kullanılan ilaçların bağışıklık sistemi üzerindeki karıştırıcı (çeldirici) etkilerinden kaynaklanacağını düşünerek iki uçlu bozukluğun otimik (belirtisiz) döneminde görülen bağışıklık sistemi değişikliklerini farklı gruplarda değerlendirmeyi hedeflediğimiz bir calışma planladık. İki uçlu bozukluğun ötimik (belirtisiz) döneminde kandaki sitokin seviyelerini (interferon alfa (IFN-γ), tümör nekrotizan faktor alfa (TNF-α), interlökin (IL)-2, IL-4, IL-5 ve IL-10) değerlendirdiğimiz çalışmamızda, lityumun (iki uçlu bozuklukta sık kullanılan hastalık dönemlerinden koruyan duygudurum dengeleyici ilaçlardan biri) sitokin seviyeleri üzerine etkisini de görmek amacı ile yaşları ve cinsiyetleri eşlendirilmiş olmak üzere sadece lityum kullanan ötimik iki uçlu hastalar, ilaç kullanmayan otimik iki uçlu hastalar ve sağlıkli bireylerden olusan üç grup aldık. Çalışmamızın sonuçları, ilaç kullanmayan ötimik iki uçlu hastalarla sağlıklı bireyler arasında sitokin seviyeleri açısından fark olmadığını gösterdi. Öte yandan, lityum kullanan otimik iki uçlu hastalarda hem anti-inflamatuar [aktive olmuş bağışıklık sistemi döngüsü basamaklarını (inflamatuar kaskat) düzenleyen, baskılayan, tersine çeviren] sitokin IL-4’ün, hem de pro-inflamatuar (bağışıklık sistemi döngüsünü aktive eden) sitokin TNF-α’nin, hem ilaç kullanmayan otimik hastalara hem de sağlıklı bireylere göre artmış olduğunu gösterdik. Çalışmamızın sonuçlarını değerlendirdiğimizde iki uçlu hastalığın belirtisiz döneminde kanda ölçülebildigi kadarı ile bağışıklık sistemi yanıtının sağlıklı bireylerle benzer olduğunu söyleyebiliriz. Çalışmamızın kesitsel bir desene sahip olması dolayısıyla neden-sonuç ilişkisini kurmak zor olsa da lityumun bağışıklık yanıtı üzerinde hem arttirici hem de azaltıcı etkisinin (dengeye getirici) olduğunu ve bu etkinin duygudurum dengeleyici etkisinde rol oynayabileceği tahmininde bulunabiliriz. Öte yandan, bu konuda daha fazla hasta sayısına sahip geniş orneklemli takip çalışmaları gerekiyor.
 
İki uçlu bozuklukta inflamatuar sitokinler artıyor mu?
Ötimik dönemdeki eşik altı belirtilerin (hastalık dönemi ölçütlerini karşılamayan manik veya depresif belirtiler) dolaşımda çözünür halde bulunan sitokin reseptörleri üzerine etkisini değerlendirdiğimiz çalışmamızda, bağışıklık sistemi aktivasyonuna işaret eden tümör nekrotizan faktör-1 reseptörünün (sTNF-R1) ve interlökin-2 reseptörünün (sIL-2R) hem eşik altı belirtileri olan hem de belirti göstermeyen ötimik iki uçlu bozukluk hastalarında sağlıklı bireylere göre artmış olduğunu gösterdik. Öte yandan, eşik altı belirtileri olan hastaların çözünür sitokin reseptör düzeyleri belirti göstermeyen hastalardan farklı değildi. Çalışmamızın sonuçlarını değerlendirdiğimizde eşik altı belirtilerin beklenenin aksine artmış bağışıklık yanıtı ile ilişkili olmadığını, ancak her iki hasta grubununda da kandaki bağışıklık yanıtı belirteçlerinin artmış olduğunu görüyoruz. Ancak hastaların çoğunluğunun ilaç kullanıyor olması ve ilaçların kandaki bağışıklık sistemi belirteçleri üzerinde net olarak açıklanamayan etkilerinin olması nedeniyle bu durumun iki uçlu bozukluğun kendisinden mi yoksa kullanılan ilaçlardan mi kaynaklandığını öngörmek zor.

Bağışıklık sisteminin aşırı çalışması iki uçlu bozuklukta lityum tedavisine yanıtsızlık ile ilişkili midir?
Lityum, iki uçlu bozuklukta etkinliğini kanıtlamış, çok uzun yıllardır kullanılan bir duygudurum dengeleyicidir. Ancak bir grup hastada lityumun ataktan koruyucu özelliği yetersiz seyrediyor. Buradan yola çıkarak, uzun dönemde lityumun koruyucu etkinliğinin kandaki TNF-α seviyeleri ile ilişkisini değerlendirdiğimiz çalışmamızda, uzunlamasına lityum yanıtı ile TNF-α seviyelerinin zıt ilişkili olduğunu gösterdik. Lityum yanıtı kötü olan hastaların TNF-α seviyeleri, lityuma iyi yanıt gösterenlere göre daha yüksekti. Lityumun bağışıklık sistemi üzerinde etkileri olduğu çok iyi biliniyor, çalışmamızın sonuçları lityum yanıtı ile bağışıklık sistemindeki değişikliklerin ilişkisi olabileceğini göstermekle birlikte daha kesin yorumlar yapabilmek için takip çalışmalarına ihtiyaç var.
 
İki uçlu bozuklukta bağışıklık sistemi rol oynayabilir mi?
Bu çalışmalardan edindiğimiz sonuçlar, mevcut bilgiler ışığında değerlendirildiğinde, iki uçlu bozukluğun oluşumunda bağışıklık sisteminin rol oynayabileceğini gösteriyor. Ayrıca, bağışıklık sistemi üzerine etkileri kanıtlanmış olan lityumun iki uçlu bozukluktaki koruyucu etkinliğinin altında yatan düzeneklerin arasında bağışıklık sistemini düzenleyici etkisinin de olabileceğine işaret ediyor. Öte yandan, bağışıklık sisteminin işleyişindeki bozulmanın sadece hastalık dönemlerinde mi görüldüğü, yoksa süregiden bir durum mu olduğu sorusunu yanıtlamak için daha fazla çalışma gerekiyor. İki uçlu bozukluğun döngüsel oluşu ve psikiyatrik ilaçların etkileri gibi pek çok karıştırıcı etmen, çalışmaların sonuçlarını değerlendirirken zorluk yaratıyor.

 
Crohn hastalığı tedavisinde kullanılan anti-inflamatuar tedavi depresif belirtileri azaltıyor mu?
İki uçlu duygudurum bozukluklarında sitokin düzeylerini değerlendirdiğimiz çalışmalarımız dışındaki başka bir çalışmamızda bağışıklık sistemi ile depresyon arasındaki ilişkiyi farklı bir çerçeveden incelemek amacıyla bağışıklık sistemi hastalığı olduğu iyi bilinen Crohn hastalığını ele aldık. Crohn hastalığı, sindirim sisteminde ataklar halinde giden ve kronik bir seyir izleyen bir çeşit özbağışıklık (otoimmun) hastalığı olarak tanımlanabilir. Crohn hastalığında bireyin bagışıklık sistemi kendi dokularını yabancı olarak algılayıp artmış bağışıklık yanıtı ile cevap verir. Crohn hastalığında depresyonun görülme sıklığı yüksek seyreder. Buradan yola çıkarak Crohn hastalığında artmış bağışıklık yanıtını baskılamak için kullanılan ve antidepresan olmayan farklı bir ilaç grubunun, Crohn hastası bireylerdeki depresif belirtilere etkilerinin bağışıklık sistemi yanıtı ile ilişkisini inceledik. Crohn hastalığı tedavisinde kullanılan infliximabin (TNF antagonisti anti-inflamatuar) depresif belirtilerde azalmaya yol açtığını gösterdik. Depresif belirtilerdeki düzelme, Crohn hastalığının diğer belirtilerindeki düzelmeden bağımsızdı. Ayrıca, depresyon tanılı Crohn hastalarındaki bağışıklık sistemi aktivasyonunun, depresyon tanısı almamış Crohn hastalarına göre daha fazla olduğunu bulduk. Bu çalışmamız, bağışıklık sistemi ile depresyon arasındaki ilişkiyi doğrularken, aynı zamanda artmış bağışıklık yanıtını baskılayan tedavilerin depresyon tedavisinde kullanilabileceğine dair bilgiler sunuyor.
 
Elektrokonvulsif terapinin bağışıklık sistemi üzerinde etkileri var mı?
Elektrokonvulsif terapi (hastaya uygun tıbbi koşullar altında elektrik akımı verilmesiyle suni nöbet oluşturulan tedavi şekli) özellikle yoğun intihar düşünceleri ile seyreden depresyon başta olmak üzere tedaviye dirençli psikiyatrik hastalıkların tedavisinde kullanılan oldukça etkili ancak olası yan etkileri nedeniyle son seçenek olarak düşünülen bir yöntemdir. Elektrokonvulsif terapi (EKT) yaklaşık bir asırdır kullanılıyor olmasına karşın henüz etki düzeneği hakkında çok fazla bilgiye sahip değiliz. Calışmalarımız sırasında, özellikle dirençli depresyon tedavisinde kullanılan en etkin tedavi yöntemi olan EKT ile bağışıklık sistemi arasındaki ilişkinin yeterince değerlendirilmemiş bir alan olması dikkatimizi çekti. Bugüne kadar yapılan çalışmaları gözden geçirdiğimizde, yeterli çalışma olmamasına karşın, EKT’nin etki düzeneğinde bağışıklık sistemi üzerindeki etkilerinin de rol oynayabileceğini gözlemledik. Buradan yola çıkarak yürüttüğümüz çalışmada, EKT’nin depresyonda pro-inflamatuar sitokin (TNF, IL-1 ve IFN) artışı ile tetiklenen triptofan [serotonin öncülü esansiyel (sentezlenemeyen, dışardan alınması gereken) aminoasit] yıkımı sonucu açığa çıkan ve nöronlar üzerinde zararlı (toksik) etkileri olan metabolitlerin (kinurenin), nöronları koruyucu etkileri olan metabolitlere (kinurenik asit) olan oranını azalttığını gösterdik.
 
Bağışıklık sistemindeki değişiklikler duygudurum bozuklukları için biyolojik belirteç olarak kullanılabilir mi?
Çalışmalarımızın sonuçlarını toparladığımızda, duygudurum bozukları ile bağışıklık sistemindeki bozulmanın ilişkili olduğu düşünülebilir. Ancak, bu teorinin kesin olarak doğrulanması ve klinikte kullanımı için geniş örneklemli, birçok karıştırıcı etmeni göz önünde bulunduran takip çalışmalarına ihtiyaç var. Ayrıca, duygudurum bozukluklarının heterojen olduğu ve bağışıklık sistemindeki bozulmanın bir grup, özellikle mevcut tedavilere yanıt vermeyen hastalar, için önemli bir rol oynayabileceği dikkate alınmalı. Günümüzde, psikiyatrik görüşme dışında psikiyatrik hastalıkların tanısını doğrulamaya yönelik (diğer tıbbi durumları dışlamak için kullanılan tanı araçları dışında) ölçüm aracı mevcut değil. Çalışmalar umut vermekle birlikte, şu an için ölçülen bağışıklık sistemi belirteçleri pahalı, özgül değil ve pek çok karıştırıcı etmenden etkileniyor. Dolayısıyla, şu an icin klinikte kullanmaya elverişli değiller. Ancak, duygudurum bozukluklarında bağışıklık sistemindeki bozulmanın gelecekte daha iyi anlaşılması ile ayırıcı tanı, tedavi yanıtı, hastalık gidişi ile ilgili öngörüde bulunmayı kolaylaştıracak biyolojik belirteçler (biyomarker) keşfedilebilir.
 
Bağışıklık sistemini düzenleyen ilaçların duygudurum bozukluklarında etkinliğini değerlendiren çalışmalar umut vaad ediyor mu?
Yakın tarihli bir çalışmanın sonucları antidepresanlara infliximab eklenmesinin tedaviye dirençli depresyonda (iki uçlu ve tek uçlu) özellikle bağışıklık sisteminde aktivasyon görülen hastalarda (tedavi öncesi TNF-α ve C-Reaktif Protein seviyeleri artmış olan grup) etkili olabileceğini gösteriyor. Benzer şekilde minosiklinin de psikotik belirtili depresyonda etkili olabileceğine dair açık çalışma gözlemleri var. Ek olarak, selekoksib (seçici non-steroid anti-inflamatuar) ve asetil salisilik asidin (aspirin) de duygudurum bozukluklarında güçlendirme tedavisinde faydalı olabileceğini gösteren çalışmalar var. Tedavi çalışmalarının sayısı giderek artıyor. Ancak bağışıklık sistemini düzenleyen ilaçların yan etkilerinin fazla olması klinik pratikteki kullanımlarını kısıtlıyor. Yeni kuşak, özgül ve daha az yan etkili anti-inflamatuar tedavi seçeneklerinin geliştirilmesi özellikle tedaviye dirençli duygudurum bozukluğu (depresyon ve iki uçlu bozukluk) hastaları için bir umut ışığı olabilir.
 
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Duygudurum bozukları (depresyon ve iki uçlu bozukluk) toplumda sık görülür ve yaşam kalitesini ciddi olarak etkiler. Tedavide son yıllarda önemli yol katedilmekle birlikte tedaviye direnç oranı halen oldukça yüksek seyrediyor. Mevcut tedavilere ek olarak farklı etki mekanizmalarına sahip yeni ilaçların geliştirilmesi, tedavi yanıtının biyolojik belirteçler (biyomarker) ile öngörülmesi ve takibi duygudurum bozukları tedavisinde başarı oranını önemli ölçüde arttıracaktır.
Çalışmalar, duygudurum bozukluklarında, özellikle tedavi yanıtının yetersiz olduğu hasta grubunda, bağışıklık yanıtındaki bozulmanın rol oynayabileceğini gösteriyor. Güncel dizin ve özetlediğimiz çalışmalarımızın sonuçları duygudurum bozuklukları ile bağışıklık sisteminin bozukluğu arasındaki ilişkiye dikkat çekiyor: 1-Bağışıklık sisteminden köken alan hastalıklara (ör. Crohn hastalığı, romatoid artrit) duygudurum bozuklukları diğer kronik hastalıklara kıyasla daha sık eşlik ediyor; 2- Bu hastalıkların tedavisinde kullanılan anti-inflamatuar ilaçlar hastalığın bedensel belirtilerinden bağımsız olarak depresyon belirtilerinde azalmaya yol açıyor; 3- Viral enfeksiyonların (ör. hepatit) tedavisinde kullanılan bağışıklık sistemini güçlendiren ilaçlar (ör. interferon), özellikle yatkın bireylerde, depresyon riskini artıyor; 4-Duygudurum bozuklarında, özellikle alevlenme döneminde ve tedavi yanıtı yetersiz olgularda, kanda bağışıklık sistemi belirteçleri artıyor; 5- Duygudurum bozukları tedavisinde kullanılan tedavilerin çoğunluğu, örneğin lityum ve elektrokonvulsif terapi (EKT), bağışıklık sistemini etkiliyor ve bu etki duygudurum bozuklukları tedavisinde rol oynayabilir.
Sonuçlar umut vaad edici olmakla birlikte duygudurum bozuklukları ile bağışıklık sistemi arasındaki ilişkiyi anlamak için daha fazla çalışmaya ihtiyaç var. Henüz klinik pratikte kullanmaya elverişli olmamakla birlikte duygudurum bozukluklarında bağışıklık sistemindeki bozulmanın gelecekte daha iyi anlaşılması ile ayırıcı tanı, tedavi yanıtı, hastalık gidişi ile ilgili öngörüde bulunmayı kolaylaştıracak biyolojik belirteçler (biyomarker) keşfedilebilir. Hastalık gidişinin öngörülmesi ve tedaviye yanıtın düşük olabileceği olguların belirlenmesi, başlangıç tedavi planında zaman kaybetmeksizin ek (güçlendirme) ilaçların kullanılmasına olanak verebilir. Çalışmalar bağışıklık sistemini düzenleyen ilaçların duygudurum bozukluğunda etkin olabileceğini gösteriyor. Yeni kuşak, özgül ve daha az yan etkili anti-inflamatuar tedavi seçeneklerinin geliştirilmesi özellikle tedaviye dirençli duygudurum bozukluğu hastaları için bir umut ışığı olabilir.
 
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
 

Kaynakça
1- Guloksuz S, Arts B, Walter S, Drukker M, Rodriguez L, Myint AM, Schwarz MJ, Ponds R, van Os J, Kenis G, Rutten BP. The impact of electroconvulsive therapy on the tryptophan-kynurenine metabolic pathway. Brain Behav Immun. 2015. pii: S0889-1591(15)00072-0.
2- Guloksuz S, Wichers M, Kenis G, Russel MG, Wauters A, Verkerk R, Arts B, van Os J. Depressive symptoms in Crohn's disease: relationship with immune activation and tryptophan availability. PLoS One. 2013; 8(3):e60435.
3- Guloksuz S, Rutten BP, Arts B, van Os J, Kenis G. The immune system and electroconvulsive therapy for depression. J ECT. 2014; 30(2):132-7.
4- Cetin T, Guloksuz S, Cetin EA, Gazioglu SB, Deniz G, Oral ET, van Os J. Plasma concentrations of soluble cytokine receptors in euthymic bipolar patients with and without subsyndromal symptoms.  BMC Psychiatry. 2012; 12:158.
5- Guloksuz S, Altinbas K, Aktas Cetin E, Kenis G, Bilgic Gazioglu S, Deniz G, Oral ET, van Os J. Evidence for an association between tumor necrosis factor-alpha levels and lithium response. J Affect Disord. 2012; 143(1-3):148-52.
6- Guloksuz S, Cetin EA, Cetin T, Deniz G, Oral ET, Nutt DJ. Cytokine levels in euthymic bipolar patients.  J Affect Disord. 2010; 126(3):458-62.

8 Temmuz 2015 Çarşamba

KANSER HÜCRELERİNİ YERÇEKİMSİZ ORTAMDA “UÇURUP” BİRBİRİNDEN AYIRMAYI BAŞARDILAR


Başarılı çalışmalarıyla adlarından sıkça söz ettiren Stanford Üniversite’sindeki Türk bilim insanları Dr. Utkan Demirci ve Dr. Gözde Durmuş, kanser hücrelerini yerçekimsiz bir ortam yaratarak “uçurup” birbirinden ayırmayı başardı.

Stanford Üniversitesi’nce biyomühendis ve genetikçilerden oluşan bir ekip, mıknatıslar arasında tek bir canlı hücreyi yerçekimsiz ortamda “uçurabilen” ve yoğunluğunu çok hassas bir şekilde ölçebilen bir cihaz geliştirdi. Bu ölçümler, basit bir kan testiyle kanserli hücreleri ayırt etmek ve hücrelerin kanser ilaçlarına hassasiyetini tarayan çok hızlı teknikler kullanmak için kullanılıyor.  Stanford Üniversite’sindeki Türk bilim insanları Dr. Utkan Demirci ve Dr. Gözde Durmuş, Proceedings of the National Academy of Sciences (PNAS) dergisinde yayımlanan çalışmalarıyla bilim dünyasında geniş yankı uyandırdı. Dünya’nın en iyi bilim dergilerinden Science ve New Scientist de bu çalışmayı kendi sitelerinden duyurdu.

Manyetizma 1- Yer Çekimi 0
Daha önce bilim insanlarının kurbağa gibi canlıları havaya kaldırmak için çalıştığını duymuştuk. Hatta bu uçan kurbağa deneyi kendi yazarına bir Ig Nobel Ödülü kazandırmıştı:  
İşte bu manyetik prensibi kullanarak yeni bir buluşa imza atıldı. 
 
 
 
Hücreleri yerçekimsiz bir ortam yaratarak “uçurup” birbirinden ayırmayı başaran
Stanford Üniversitesi'nden Türk bilim insanları Dr. Utkan Demirci ve Dr. Gözde Durmuş buluşlarını anlattı.

Meme Kanseri Hücreleri Diğer Kanser Türlerine Göre Daha Hafif
Doku mühendisliği için mıknatıslar kullanarak küçük doku parçalarını işlemek ve birleştirmek için yeni yollar aradıklarını ve sonucun başarılı olduğunu söyleyen Dr. Durmuş, bu buluşun geniş uygulamalarını şöyle anlatıyor: “Geliştirdiğimiz bu aletle her hücrenin kendine has bir manyetik özelliği olduğunu gösterdik. Kırmızı kan hücresi, beyaz kan hücresi, kanser hücresi, bakteri hücresi; hepsinin kendine özgü bir manyetik hassasiyeti var. Ayrıca, kanser hücreleri de kendi aralarında çok farklı özellikler gösteriyorlar. Örneğin, bu çalışmamızla meme kanseri hücrelerinin diğer kanser türlerine göre daha hafif ve daha az manyetik hassasiyeti olduğunu gösterdik. Ayrıca, değişik kolon kanseri hücrelerinde ilginç noktalar gözlemledik. Örneğin, kökenleri farklı olan kolon kanseri hücreleri (adenocarcinoma ve carcinoma), geliştirdiğimiz alette farklı yoğunluk ve manyetik hassasiyet gösterdi. Bu çalışmamızda diğer bir teknolojik atılım ise geliştirdiğimiz alet sayesinde ilaçların hücreler üzerindeki etkisini çok hızlı bir şekilde tarayabiliyoruz. Bu teknik ilaç tarama çalışmalarını da hızlandırabilir”


 
 
Kanserin Erken Teşhisi için Ucuz, Hızlı, Taşınabilir ve Cep Telefonuyla Uyumlu Test Geliyor
Dr. Gözde Durmuş, bu teknolojinin tıptaki uygulamalarını söyle anlattı: “Kandaki kanser hücrelerinin tespitinde ve diğer sağlıklı hücrelerin ayrıştırılmasında kullanılıyor. Örneğin, bu aleti kullanarak basit bir kan testiyle milyarlarca kan hücresi arasından çok nadir görülen kanserli hücreleri çok hızlı bir şekilde yani 20 dakikadan az bir sürede tespit edebiliyoruz. Aynı zamanda ayrıştırılan bu hücrelerin farklı ilaçlara karşı nasıl davrandıklarını da bu “sıvı biyopsi” teknolojisi sayesinde hızlıca tespit etmemiz mümkün oluyor. “Sıvı biyopsi” sıklıkla yapılabilir, gerektikçe tekrarlanabilen daha hızlı ve ağrısız bir yöntem. Böylelikle, hastaların ve hastalığının seyrinin sürekli takibini kolaylaştırıp; doğru ilaçla tedavi edilme şansını artıracağını düşünüyoruz. Geliştirdiğimiz bu teknolojinin, özellikle kanser tedavisinde hızla önem kazanan “kişiye özel tedavi (personalized medicine)” uygulamalarını daha da ileriye taşıyacak. Buluşumuzun diğer büyük bir avantajı da ucuz, kullanımı kolay ve taşınabilir olması. Böylelikle ister hastanedeki klinik laboratuvarlarda ister hastanın evinde kolayca kullanılabilen testler geliştirebiliyoruz.“

Bu tekniğin aynı zamanda daha güvenilir teşhis testlerine imkan vereceğinin altını çizen Dr. Demirci, şunları ekledi: “Kanser hücreleri çok çeşitli ve heterojen. Günümüzde tıp dünyasında kanser hücrelerini kandan ayırmaya çalışan tüm teknikler, bu hücreleri antikorla yakalamaya ve ayırmaya çalışıyor.  Fakat hücrelerin hepsinde aynı antikorlar bulunmayabilir. Bu sebeple kanser hücrelerinin kandan teşhisi ve ayrıştırılması zor bir konu.  Geliştirdiğimiz bu yeni teknik sayesinde antikorlara bağlı kalmadan da kanser hücrelerini kandan çok hızlı bir şekilde tespit edip ayırabileceğimizi gösterdik.  Cihazı hızlı ve taşınabilir tanı testi olarak cep telefonu kameraları ile birleştiriyoruz, bu sayede kanserin yanı sıra Akdeniz anemisi gibi hastalıkların da hızlı teşhisi ve hastalığın sürekli takibi üzerine yoğunlaşıyoruz.”
 

7 Temmuz 2015 Salı

18 PİLOT İLDE DAHA NARKOTİMLER GÖREVE BAŞLAYACAK

Uyuşturucu ile Mücadele Acil Eylem Planı (UMAEP) kapsamında 18 pilot ilde daha narkotimlerin göreve başlayacağı bildirildi.

Uyuşturucu ile Mücadele Acil Eylem Planı (UMAEP) Yıllık değerlendirme toplantısı, Uyuşturucu ile Mücadele Kurulu Başkanı Necdet Ünüvar'ın başkanlığında gerçekleştirildi. Ünüvar, Türkiye Halk Sağlığı Kurumunda düzenlenen toplantı öncesi gazetecilere UMAEP kapsamında yapılan ve devam eden faaliyetlere ilişkin bilgi verdi. 

Türkiye Halk Sağlığı Kurumu toplantı salonunda yapılan toplantıda konuşan Ünüvar, uyuşturucunun sadece Türkiye’ de değil, dünya içinde büyük bir sorun olduğunu belirterek, “Türkiye nüfusu genç bir ülke, nüfusun yarısı 30 yaşın altında. Türkiye’de bu rakamlar Batıya kıyasla düşük olmasına rağmen bir takım tedbirlerin olması gerekiyordu” diye konuştu.

Ünüvar, Türkiye'deki uyuşturucu kullanım rakamlarının düşük olmasına karşın acil eylem planına neden ihtiyaç duyulduğuna ilişkin, "Türkiye iki açıdan risk altında birincisi Birleşmiş Milletler Suç Ofisinin resmi verilerine göre, yasa dışı afyon üretiminin yüzde 92.6'sı Afganistan'da üretiliyor ve bu afyonun önemli geçiş güzergahlarından birisi Türkiye. İkincisi de Türkiye genç bir ülke, nüfusunun yarısı 30 yaşın altında. Hem genç bir nüfus hem de geçiş güzergahında olması sebebiyle Türkiye'de bu rakamlar Batı'ya göre oldukça düşük olmasına rağmen birtakım tedbirlerin alınması gerekiyordu" diye konuştu.
 
 

Uyuşturucuyla mücadele acil eylem planı öncesindeki çalışmalar hakkında bilgi veren Ünüvar, 1. Uyuşturucu ile Mücadele Şurası'nın yapıldığını anımsattı. Eylem planı kapsamında yapılan mevzuat düzenlemeler konusunda kısa, orta ve uzun vadeli hedefler alındığına dikkati çeken Ünüvar, "Kısa vadeli hedef 2014'ün sonuna kadar, orta vadeli hedef 2015-2018 sonuna kadar, uzun vadeli hedef ise 2018-2023 arasını kapsıyor. Uzun vadeli hedef, 2023'e Cumhuriyetimizin yüzüncü yılına ulaştığımız vakit uyuşturucu meselesinin marjinal, yani toplum tarafından konuşulmaya değer atfedilemeyecek bir problem zikredilecek bir boyuta getirilmesidir" şeklinde konuştu.

Sınır kapılarında uyuşturucu mücadelesi, Eylem planı kapsamında arz ile mücadele faaliyetlerinde önemli mesafeler alındığını, İçişleri Bakanlığının çeşitli birimleri, Emniyet Genel Müdürlüğü, Jandarma Genel Komutanlığı ve Sahil Güvenlik Komutanlığı başta olmak üzere Adalet Bakanlığı, Gümrük Müsteşarlığının gümrük ve sınır kapılarında önemli mücadele içerisinde olduklarını belirten Ünüvar, "2006'dan bu yana sınır kapılarımızda yakalanan uyuşturucu miktarı bütün Avrupa Birliği ülkelerinin toplamından daha fazla. Hatta son 2 yılda Avrupa Birliği ülkelerinin toplamından 2 kat daha fazla diye biliyorum. Dolayısıyla sınır kapılarında uyuşturucu kaçakçılığıyla ilgili çok ciddi faaliyetlerde bulunuluyor” diye konuştu.
 

18 İle Daha Narkotim Geliyor
18 ile daha narkotim geliyor Sokaklardaki uyuşturucu maddelerin dolaşımıyla ilgili eleştiri aldıklarını anlatan Ünüvar, bu eleştiriyi gidermek adına İçişleri Bakanlığı tarafından narkotim projesinin hayata geçirildiğini söyledi.

Narkotimin, İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa, Adana, Mersin, Antalya, Konya, Diyarbakır, Samsun ve Erzurum olmak üzere 11 pilot ilde, 11 Aralık 2014'te hayata geçirildiğini hatırlatan Ünüvar, şöyle konuştu: "Özel bir eğitim aldılar. Bunlar boyu posu, iletişim yeteneği yüksek polis memurlarından oluşuyor. Zamanla psikolog, sosyolog gibi sosyal alanda yetişmiş arkadaşlarımız da narkotimlere geçecek. Bunu özellikle Sayın Başbakanımız talimatlandırdı ve konuyla ilgili İçişleri Bakanlığımız çalışıyor. Bunun çok başarılı olduğunu çok net olarak ifade edebiliriz."

Ünüvar, narkotimlerin 11 ilde yüksek başarı gösterdiklerini ifade ederek, "İkinci periyotta Gaziantep, Kocaeli, Aydın, Balıkesir, Denizli, Elazığ, Eskişehir, Hatay, Kayseri, Malatya, Manisa, Osmaniye, Sakarya, Şanlıurfa, Tekirdağ, Trabzon, Van, Yozgat olmak üzere 18 ilde yakında ikinci etap narkotim faaliyetleri başlayacak" dedi. Narkotimlerin sahada "ciddi" ölçüde caydırıcı rol üstlendiğini kaydeden Ünüvar, "11 Aralık 2014'ten 24 Haziran 2015'e kadar olan rakamlarda gramaj olarak geçmişteki gramından daha az bir yakalama var ama delil anlamındaki adet olarak yüzde bin 234'lük bir artış var. Dolaşımlarda ilgili etkin ve aktif rol aldığını söyleyebilirim. Sokağa nüfuz etmiş durumda" şeklinde konuştu.

Sağlık Bakanlığı ve Yeşilay’ın talep ile mücadelede faaliyetlerini anımsatan Ünüvar, 10 adet yeni ANATEM ve ÇEMATEM kurulması için özel izin alındığını söyledi.

Bu yıl sonuna kadar planlanan ve yürütülen faaliyetleri aktaran Ünüvar, “Uyuşturucu ile mücadele eylem planı aktif bir şekilde uygulanması ve takibi yapılacak. Yüksek kurul yine toplanacak. 2015 yılında uyuşturucu ile mücadele de 2’nci şurasını yapacağız. Uyuşturucu ile ilgili mevzuat biraz dağınık. Bunları bütüncül bir şekilde ele alıp tarama çalışmasını hayata geçireceğiz. Hayata geçirilecek ve 2014 -2018 dönemi uyuşturucu ile mücadele eylem planı devam edecek, bu 3 yıllık olacak her yıl güncellenecek” diye konuştu.

Alo 191
191 Uyuşturucuyla Mücadele Danışma ve Destek Hattı Sağlık Bakanlığı tarafından "191 çağrı numaralı Uyuşturucuyla Mücadele Danışma ve Destek Hattı"nın kurulma çalışmalarının tamamlandığını da bildiren Ünüvar, şunları kaydetti: "1 Temmuz'da Uyuşturucuyla Mücadele Danışma ve Destek Hattı faaliyete geçecek ama insanların sadece bunu danışma amaçlı aramayacağını, adeta uyuşturucu madde kullanıcısı veya riski olan bireylerle, bu konuda yardımcı olacak kurumlar arasında bir köprü ve çözüm merkezi olacağını söyleyebilirim. Bu basit bir telefon hattının ötesinde diğer iletişim enstrümanlarının da aktif olarak kullanılacağı önemli bir proje. Temmuz ayı içerisinde başladığı zaman uyuşturucuyla mücadelede yepyeni bir boyut kazanmış olacak."

Çağrı hattında görev alacakların özel eğitim almış kişilerden oluşacağını ifade eden Ünüvar, "Bunlar sağlık ağırlıklı arkadaşlardan oluşacak, zaman içinde kapsamı genişletilecek. Şu anda yüzde 50'si sosyolog ve psikologdan oluşuyor" ifadesini kullandı.  Hattı uyuşturucu kullanıcısı bireyler ve yakınlarının değişik sebeplerle arayabileceğini anlatan Ünüvar, "Sağlık hizmetleri almak veyahut uyuşturucu bağımlılığından kurtulmuş ama iş arayan, sıcak bir yuva arayan, toplumda kendine yer edinme derdine düşmüş madde bağımlısı bireyler de arayabilecektir. Birtakım kriminal amaçlı aramalar da olabilecektir onlar ilgili birimlere yönlendirilecektir. 191 danışma hattı bir köprü konumunda, hizmet isteyen ve hizmeti veren kurum arasında bir çözüm merkezi olacaktır" diye konuştu.

6 Temmuz 2015 Pazartesi

EMZİREN ANNELERİN BESLENMESİ ÖNEMLİ

İyi beslenen annenin sütüyle bebeğinin gelişiminin ideal hale geldiğini söyleyen Nutricia Anne Bebek Beslenmesi Medikal Pazarlama Direktörü Dr. Yalım Üner,  “ Anne yeterli protein, yağ, karbonhidrat ve çoğu vitamin ve minerali dengeli alabiliyorsa iyi bir emzirme sağlayabiliyordur” dedi.
 
Sağlıklı bir ömür sürdürülmesinde genetik faktörlerden daha etkili olan “İlk 1000 gün” hakkında son bilimsel araştırmaların anlatıldığı Nutricia Anne Bebek Beslenmesi,  bilinçlendirme çalışmalarına devam ediyor. Emziren anneler için özel olarak geliştirdiği Lactamil Sütlü İçecek’i tanıttı.  Nutricia Anne Bebek Beslenmesi Medikal Pazarlama Direktörü Dr. Yalım Üner,  ilk 1000 günde hamilelikten sonra en önemli dönem olan emzirme döneminde, anne beslenmesinin bebeğin ideal gelişimi üzerindeki önemli etkileri konusunda bilgiler verdi.

Ayrıca toplantıda Diyetisyen ve Beslenme Uzmanı Zeynep Köse, anne sütünün ve bebeğin gelişiminin anne beslenmesiyle nasıl değişiklik gösterebileceğine dair bilgi paylaşımında bulundu.

İlk 6 Ayda Sadece Anne Sütü
Nutricia Anne Bebek Beslenmesi Medikal Pazarlama Direktörü Dr. Yalım Üner, toplantıda yaptığı konuşmada şu bilgileri verdi: “Araştırmalar gösteriyor ki bebekler, büyüme süreçlerindeki en hızlı gelişimi ilk 1000 günde yani annenin hamileliğinin başlamasından, çocuğun 2 yaşını doldurmasına kadar geçen süreçte gösteriyorlar. Ve yine araştırmalar gösteriyor ki, 1000 gündeki beslenme alışkanlıkları, sağlıklı bir ömür sürdürülmesinde genetik faktörlerden daha önemli olabiliyor. Dünya Sağlık Örgütü ve UNICEF doğumdan sonraki ilk 6 ayda bebeklerin sadece anne sütü ile beslenmesini önerir. İlk 6 ayda anne sütü ile beslenip 2 yaşına kadar emzirmeye devam etmek, tamamlayıcı besinlere belli prensiplere göre geçmek, sağlıklı büyüme ve gelişmeyi sağladığı gibi, gelecekte oluşabilecek birçok sağlık sorununun da önlenmesini sağlar.”
 

Anne Sütündeki Vitamin ve Mineraller Bebek İçin Önemli
Emzirme döneminde, vitamin ve minerallerin anne sütünden bebeğe geçtiğini ve bebeğin gelişiminde önemli rol oynadığını söyleyen Üner,  bu sebeple annenin yeterli ve çeşitli beslenmesinin gerektiğini kaydetti.  Üner,  emziren annelerin beslenmesi ile ilgili şunları söyledi:  “Annenin, emzirme boyunca enerji, vitamin, mineral ve protein yönünden zengin besinlerin tüketimini artırması ve bol sıvı alması anne sütüne olumlu etki eder.  İyi beslenen annenin sütüyle bebeğinin gelişimi ideal hale gelir.  Anne yeterli protein, yağ, karbonhidrat ve çoğu vitamin ve minerali dengeli alabiliyorsa iyi bir emzirme sağlayabiliyordur. Anne sütündeki A vitamini, B1, B2, B12, C, D, iyot ve omega 3 değerleri doğrudan annenin beslenmesindeki alım ile ilişkilidir. Doğumdan sonra çocukta fiziksel gelişim, zekâ gelişimi, bağışıklık gelişimi ve sindirim sistemi olgunlaşması mucizeleri gerçekleşir. Anne sütünün kısa dönem faydalarına bakıldığında gastrointestinal ve solunum enfeksiyonları ve alerjiye karşı koruma sağladığını, uzun dönem faydalarına bakıldığında ise anne sütü ile beslenen bebeklerin düşük obezite, diyabet insidansı, kolesterol ve kan basıncına sahip olduklarını ve zekâ testlerinde daha iyi skorlara ulaştıkları gözlemleniyor. Yapılan araştırmalara göre bir yaşına kadar anne sütüyle beslenen bebeklerin bağışıklığı yüzde 40 ve zeka gelişimi yüzde 30 artıyor.”

5 Temmuz 2015 Pazar

ERMENİSTAN VE GÜRCİSTAN’DA ORGAN NAKİLLERİNDE YENİ STRATEJİ GEREKİYOR

 Ashot Sarkissian-Ermenistan, Eyüp Kahveci-Türkiye, Gia Tomadze-Gürcistan
International Transplant Network (ITN) projesi kapsamında Türkiye’ye gelen Ermenistan ve Gürcistan organ nakil koordinatörleri ülkelerinde kadavradan nakil için yeni strateji geliştirmeleri gerektiğini söylediler.


70 Ülkeyi kapsayan International Transplant Network (ITN) projesinin birinci fazının ilk etkinliği 11 farklı ülkeden organ nakli profesyonellerinin katılımıyla İstanbul’da gerçekleştirildi. Söz konusu toplantıda katılan ülkelerde organ bağışı ve nakli alanında yapılan çalışmalar anlatıldı. Yeni işbirlikleri, ihtiyaçlar, öncelikler ve çözüm önerilerinin de konuşulduğu toplantıda, sınırlı sayıda canlıdan nakil yapan ve kadavradan nakil yapmayan ülkeler Türkiye’nin bu alanda örnek olan çalışmaları olduğu üzerinde durdu.
Türkiye Organ Nakli Vakfı öncülüğünde sivil bir platform tarafından yürütülen International Transplant Network for Developing Countries (Gelişmekte Olan Ülkeler İçin Uluslararası Organ Nakli Ağı) projesi kapsamında yurt dışından organ nakli sorumluları gelerek deneyimlerini paylaşıyorlar. Ermenistan ve Gürcistan organ nakli koordinatörleri hem ülkelerindeki çalışmalar hem de söz konusu proje hakkında görüşlerini paylaştı.


Ermenistan’da Sadece Canlıdan ve Sınırlı Sayıda Nakil Yapılıyor
Ermenistan’da sadece canlıdan ve oldukça sınırlı sayıda nakil yapıldığını ve bu durumda talebin sadece yüzde 10’nunu karşılayabildiklerini belirten Ermenistan adına katılan Nefroloji Uzmanı  Prof  Dr Ashot Sarkissian,  canlıdan nakili geliştirerek ve kadavradan nakli başlatarak daha fazla hastaya organ nakli ile yaşam şansı sunmaya çalıştıklarını söyledi. 


Sadece canlı donörden nakil yaparak, 3 milyon kişi de 10-15 gibi bir nakil oranı olduğunu dile getiren Sarkissian,  “ Talep ise 100-150 civarında, biz bu talebin çok gerisindeyiz. Bu sadece canlı donörden yapılan nakil, böyle bir yönteme sahip olmamız iyi bir şey ama, kötü olan ise kadavradan organ nakli uygulamamızın olmaması, bu zayıf yönümüz. Uzun yıllardır bu konu üzerinde çalışıyoruz. Türkiye ve diğer ülkeler bu alanda zaten deneyimliler, bu tecrübelerin paylaşımı ile biz de bu konudaki çalışmalarımıza devam edebileceğiz” dedi.

Kadavradan Organ Bağışı ile İlgili Bizi Farklı Bir Reaksiyon Bekliyor
Ülkelerinde organ bağışı ve nakline yönelik kamuoyu tepkisinin olumlu olduğunu kaydeden Sarkissian,    bu konuda tartışmalar olduğunu ancak dini inanışla ilgili bir sorun yaşanmadığını söyledi. Sarkissian, sözlerine şöyle devam etti:  “ Hristiyan bir ülkeyiz ve halkın genel olarak bu düşünce ile ilgili bir sorunu yok. Kadavradan organ bağışı ile ilgili bizi farklı bir reaksiyon bekliyor. Biliyorsunuz, bir anne “çocuğuma böbrek veriyorum” diye düşünürken diğer durumda “benim çocuğumun organları bilinmeyen birine verilecek” diye düşünüyorlar. Türkiye son 10 yıl içinde bu konuda gerçekten başarılıydı. Burada olmamızın ana nedeni de bu, bu uygulamayı daha önce yapmamış ülkelerle tecrübelerin paylaşılması ile başarılı bir sonuca ulaşmaları için gerekli sürenin kısaltılması. Türkiye’nin bu işbirliği daveti bizi heyecanlandırdı ve mutlu olduk. Buradaki büyük tecrübeden faydalanmak bizim için bir fırsat.”

Organ Nakillerinin Çoğu Gürcistan Dışında Yapıldı
Gürcistan Transplantolojist Derneği ve Gürcistan Sağlık Bakanlığı’nı temsilen katılan Organ Nakli Cerrahı  Prof Dr Gia Tomadze, ülkelerinde yapılan çalışmalar hakkında şunları söyledi: “Organ nakli çalışmalarına 1995’te canlı donörden böbrek nakli başladık. Şuan sadece canlı donörlerle ilgili bir programımız var, maalesef kadavradan (ölüden) organ naklini hayata geçiremedik. Kadavradan organ naklini engelleyen organizasyon yapımız ve kamu tepkisi ile alakalı birçok problem var. Gürcistan’daki toplam organ nakli 200’den fazla, bunların 38’i karaciğer, çoğu Gürcistan dışında operasyon geçirdi. Kalanlar ise böbrek nakli, operasyonları Gürcistan’da gerçekleştirildi.”

Yüzde 100 Canlı Nakil Yapıyoruz
Ülkesindeki organ bağışı ve nakli aktivitelerinin güçlü ve zayıf yönleri açısından değerlendirmede bulunan Tomadze, rakamların gerçekten ilginç olduğunu ve en yüksek canlı donör oranına sahip olduklarını belirtti. Tomadze, yüzde 100 canlı nakil yaptıklarını ve kadavradan organ nakli uygulamalarının olmadığını ve bu yönlerinin zayıf yönleri olarak bu alanda özel bir yapı oluşturmaları gerektiğini iletti.

Nüfusun Yüzde 60’ının Organ Bağışına Karşı Değil
“Canlıdan organ nakli donör oran 7.8” diyen Tomadze, “Derneğimiz kamuoyunun tepkisini değerlendirmek için birçok faaliyet yürütüyor.  Aslında nüfusun yüzde 60’ının organ bağışına karşı olamadığını keşfettik ama uygulama da ve karar verilme aşamasında problem çıktığını görüyoruz” dedi.

Halkın kadavradan nakli reddetme sebepleri hakkında özel bir araştırma yapmaya çalıştıklarını söyleyen Tomadze, çıkan sonuca göre ilk sırada cesedin uğrayacağı travma, ikinci sırada ise dini nedenler olduğunu kaydetti. Katılımcıların yüzde 60’ının dini sebeplerden reddettiğini dile geitren Tomadze, Ortodoks Hristiyan bir ülke olduklarını ve aslında inandıkları dinin buna karşı olmadığını ve insanlarla konuşarak bilgilerini geliştirme ihtiyaçları olduğunu belirtti.

Toplumsal farkındalığın artırılması için faaliyetler yaptıklarını söyleyen Tomadze, dört sene önce Avrupa Organ Bağışı günü organize ettiklerini ancak durumun tatmin edici olmadığını dile getirdi.  Bu konuda bir ulusal strateji geliştirmeye ve uygulamaya ihtiyaç duyduklarını ifade eden Tomadze, aksi takdir de herhangi bir sonuç elde edemeyeceklerini kaydetti.

Türkiye Sihirli Değnek
Türkiye’den davet aldıklarında ne hissettikleri ve gelmeden önceki beklentileri hakkında Tomadze, şunları söyledi: “İlk duyduğumda sihirli bir derneğin değerek bütün sorunları çözeceğini düşündüm. Tabii ki gerçek hayatta böyle şeyler yok. Bütün ülkelerin problemleri var ama bunlar benzer problemler. Benim en büyük isteğim “International Transplant Network”un bir üstyapı kurumu olarak faaliyet gösterebilmesidir. Bunun için sadece paraya ihtiyacımız yok bu konuda her birimizin fon bulabilmek için ayrı ayrı çabalaması gerekiyor. 70 ülke olduğunda bu ağın çalışabilmesi için destek bulmak daha da kolaylaşıyor.”

Türkiye Organ Nakli Vakfı Başkanı Dr. Eyüp Kahveci ise şu değerlendirmede bulundu: “Söz konusu proje kapsamında her ne kadar 70 ülke var ise de komşularımız bizim için ayrı bir önem taşıyor. Yüzyıllardır aynı kültürün bir parçası olmanın verdiği sıcaklık ile Anadolu’nun dayanışma ve yardımlaşma ruhu, organ bağışı ve organ nakli gibi insan sağlığına hizmet eden kutsal bir alanda da itici bir güç olacaktır. Büyük bir ülke olarak bu alandaki tecrübelerimizi, bilgi ve birikimlerimizi komşularımızla paylaşmak ve karşılıklı bilimsel işbirliğini geliştirmek için imkanlarımızı kullanacağız.“

4 Temmuz 2015 Cumartesi

SPORUN EN EĞLENCELİ ŞEKLİ

SAĞLIK VE HOBİ
 
Obezite başta olmak üzere  çeşitli hastalıkların tanı desteği ve kişisel tıp çalışmaları üzerine araştırmalarını sürdüren Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Mikrobiyoloji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Meltem Yalınay, kangoo jumps  ile hem eğlenip hem de spor yapmanın mümkün olduğunu söylüyor.

İnsanların hem fiziksel hem de psikolojik açıdan sağlıklı olması için sporun bir yaşam tarzı olması gerektiği üzerinde duruluyor. Ancak sıkıcı sporlar yerine hem eğlenceli hem de farklı bir seçenek olan kangoo jumps ile iyi hissettiğini söyleyen Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Mikrobiyoloji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Meltem Yalınay, “Önce kendimiz için iyi olmak lazım ki temas halinde olduğumuz hastalarımız ve öğrencilerimiz için enerjik ve sağlıklı kalabilelim” diyor.
 
Hobiniz nedir ve ne kadar süredir yapıyorsunuz?
Spor her zaman yaşamımın vazgeçilmezi olmuştur. Birçok spor türüyle uğraştım. Tenis, kayak, pilates, aletli fitness programları, zumba ve nihayetinde kangoo jumps. İtiraf etmeliyim ki bunların arasında çeşitli özellikleri ile beni en çok etkileyen ve hobim diyebileceğim hale gelen ise kangoo jumps oldu.

Kangoo jumps özel geliştirilmiş ayakkabılarla yapılan bir spor. Bu kısmı aslında benim için en önem taşıyan özelliği; çünkü bu ayakkabılar sayesinde eklemlere herhangi bir yük binmiyor ve aslında spor yaparken belki de en hassas kısım olan eklemlerin korunması bu şekilde gerçekleşiyor. Ayrıca 1 saatlik kangoo jumps seansı sonunda 1000 kalori civarında enerji harcanıyor ve terleme ile ciddi bir toksin atımı sağlanıyor.

Bütün bu özellikleri ile kısa bir sürede gerçekten hobim haline geldi ve bir hekim olarak herkese tavsiye edebileceğim bir spor.
 
Hobinizin mesleğinize katkısı oluyor mu?
Yoğun bir çalışma tempom var. Böyle bir spor dans gibi yapıldığı için hem çok eğlendiriyor hem de gerçekten fit olmanıza, ruhen, bedenen iyi hissetmenize ve güzel olmanıza çok yardımcı oluyor. Önce kendimiz için iyi olmak lazım ki temas halinde olduğumuz hastalarımız ve öğrencilerimiz için enerjik ve sağlıklı kalabilelim.
 
 
Neden bu hobiyi seçtiniz?
Aslında sporun yanı sıra, şarkı söylemek ve yemek yapmak gibi de hobilerim var ama eğlenceli zaman geçirirken bir de fit olmak ve bedeni sağlıkla korumak herhalde hepimizin en çok hoşuna gidebilecek bir durum…
 
Yaptığınız hobi size ne hissettiriyor?
Bunu herhalde kangoo jumps eğitmenim Tolga Günce’nin sözleriyle en iyi özetleyebilirim.
“Fit olmak hiç bu kadar eğlenceli olmamıştı”
 
Bu kadar zevkli bir sporu yaparken, beslenme konusunda neler önerirsiniz?
Düzenli beslenme, öğün atlamadan ama kahvaltıdan akşam öğününe doğru giderek azalan porsiyonlarda ve mümkünse akşam 18.00-19.00’u geçmeden yemeği tamamlamak önemlidir. Kilo kontrolü herhalde hepimiz için önemli, bu sebeple karbonhidrat ve şekerli gıdalardan uzak durmak az ve kararında porsiyonlar tercih etmek, protein ve sebze meyve ağırlıklı beslenmek genel prensiplerim. Yaşlanma karşıtı (anti-aging) beslenme desteği için artık bilimsel olarak kendini ispat etmiş yeşil çay, brokoli  yemek, çinko, C vitamini, selenyum almayı öneririm. Ayrıca yer fıstığı, spor yaparken iyi bir magnezyum kaynağı olduğu için de yararlıdır.

Sizin için mutfakta olmazsa olmazlar nelerdir?
Yoğurt özellikle probiyotik içerikli olanlar, ceviz, peynir ve meyve.

Doğru beslenmenin spora etkisi nedir?
Sağlıklı ve doğru beslenme spor yaparken çok önemlidir. Kas dokusunun desteklenmesi için protein alımına dikkat etmek gerekir.
 
 

Bu sporu kimler yapamaz? Kimler yapabilir?
Hamileler, çeşitli omurga hastalıkları olanlar ve yeni ameliyat olmuş kişiler bu sporu yapamaz. 6-90 yaş gibi geniş bir yaş aralığındaki kişiler yapabilir.

Tavsiye edeceğiniz kitap, film ve müzik nedir?Başucumda her zaman birkaç kitap olur. Şu anda Heart of the Lotus Sutra, Tanrılar Okulu, Hayatı Yeniden Keşfedin, Dört Antlaşma ve çok sevdiğim için Marilyn Monroe Notlar.
Bir Zamanlar Anadolu’da-Nuri Bilge Ceylan, Saturno Contro-Bir Ömür Yetmez Ferzan Özpetek filmleri ayrıca müzikleri de müthişti, Inception, Butterfly Effect, Schindler’s List aklımda kalan güzel filmler. Galiba insan psikolojisi üzerine olanlar daha çok ilgimi çekiyor.
Yumuşak Jazz severim. Indila, Taylor Swift, Ellie Goulding güncel dinlediğim isimler.
 
Kısaca kendinizi tanıtır mısınız?
TED Ankara Koleji’nde orta lise eğitimini takiben, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun oldum. Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde Mikrobiyoloji ve Klinik Mikrobiyoloji uzmanlık, Tıbbi Biyoloji ve Genetik doktora eğitimlerini tamamladım. Moleküler Mikrobiyoloji ile ilgilenmekteyim. Klimud Tanısal Moleküler Mikrobiyoloji Çalışma Grubu Başkanlığını sürdürmekteyim. Şu an özel olarak ilgilendiğim alan bağırsak mikrobiyota analizleri ve obezite başta olmak üzere çeşitli hastalıklarla ilişkisinin ortaya konmasıdır.

Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde 2005 yılından beri tıp fakültesi yerleşik eğitim programında Eleştirel Düşünme ve Yaratıcı Problem Çözme programı geliştirmiş ve bu konuda ve İletişim Becerileri konusunda derslerini vermekte, Eleştirel Düşünme ve Sanat Kurul Başkanlığı yapmaktayım. 2007 yılında World Regression Institute’den Klinik Regresyon Terapistliği uluslararası sertifikası ve düşünme terapisi üzerine eğitimler aldım. Regresyon terapisi ve şema terapi teknikleri ile çalışmalar yapmaktayım. Halen Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde öğretim üyesi olarak çalışmakta ve uluslararası bir programda Klinik Psikoloji doktorası eğitimini sürdürmekteyim.
 

3 Temmuz 2015 Cuma

“HER DÖRT SAATTE BİR, ORGAN NAKLİ BEKLEYEN HASTAMIZI KAYBEDİYORUZ”

Uluslararası Organ Nakilli Çocuklar Kampında konuşma yapan Prof. Dr. Alper Demirbaş, “Buraya oturduğumuzdan beri organ bulamadığımız için bir hastamızı kaybettik. Her dört saatte bir hastamızı kaybediyoruz” dedi.

Bu yıl ilk kez İstanbul'da düzenlenen, yurtiçinden ve yurtdışından organ nakli olan çocuklarla ailelerinin katıldığı etkinlik kapsamında organ bağışında farkındalık yaratmak amacıyla konferans düzenlendi. İngiltere, Macaristan, Norveç ve Türkiye'den bir araya gelen 30 nakilli çocuk, keyifli etkinliklerle zaman geçirmeye başladı. Feyziye Mektepleri Vakfı Işık Üniversitesi’nin düzenlediği kampın ikinci gününde, organ bağışına dikkat çekmek ve farkındalık oluşturmak için dünyaca ünlü organ nakli cerrahlarının konuşmacı olarak katıldığı Türkiye’nin en kapsamlı organ bağışı konferansı düzenlendi. FMV Işık Üniversitesi Mütevelli Heyetinin katılımı ve Işık Üniversitesi öğrencilerinin başlattığı kampanya ile Şile ilçe sağlık standında 70 kişi organ bağışı yaptı.

Her yıl geleneksel olarak Antalya’da düzenlenen Uluslararası Organ Nakilli Çocuklar Kampı bu yıl 1-5 Temmuz tarihleri arasında Işık Üniversitesi Şile Kampüsünde gerçekleştirildi. Bu yılki kampa; İngiltere, Norveç, Macaristan gibi ülkelerin yanı sıra Türkiye’den İstanbul, İzmir, Trabzon, Konya, Adana, Gaziantep ve  Kahramanmaraş gibi şehirlerden de çocuklar ve aileleri katıldı. Böbrek, kalp ve karaciğer nakli ile ikinci hayatlarına başlamış olan şanslı çocuklar, kampta keyifli dakikalar geçirdi.
 

Başarılı Cerrahlar Organ Bağışının Önemini
Anlattı
‘Organ Nakli Konferansı’; FMV Işık Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanı ve Üyeleri, akademik ve idari kadro, öğrenciler, nakilli çocuklar ve ailelerinin katılımı ile halka açık olarak gerçekleşti.  Dünyaca ünlü karaciğer nakli cerrahı Prof. Dr. Münci Kalayoğlu, böbrek naklinde dünya rekortmeni olan Prof. Dr. Alper Demirbaş, Türkiye’de ilk başarılı akciğer naklini gerçekleştiren cerrah Doç. Dr. Asım Kutlu ve Türkiye’nin en genç profesör olmuş çocuk böbrek hastalıkları uzmanı Prof. Dr. Ahmet Nayır; konferansta organ bağışının önemini vurguladı.

Türk Cerrahlar Kadar Kabiliyetli, Becerikli ve Araştırmacı Cerrahlar Görmedim
2 bin 500’e yakın karaciğer nakli yapan Prof. Dr. Münci Kalayoğlu,  “Cerrahlar olarak bizler çok yoğun çalışıyoruz. Böyle olunca zaman zaman hayatın bazı noktalarını kaçırıyoruz. Feyziye Mektepleri Vakfı Işık Üniversitesine, böyle anlamlı bir organizasyona ima attıkları için çok teşekkür ediyorum. Ben organ nakli cerrahıyım. Sanırım şuan dünyadaki en yaşlı organ nakli cerrahıyım. Hala cebimde ilk nakil yaptığım karaciğerin fotoğrafı mevcut. Hastalarımın isimlerini hatırlayamıyorum ama onları ciğerlerinden tanıyabiliyorum. Türkiye’de işler çok iyi gidiyor. Dünyanın her bölgesinden sayısız cerrahla çalıştım ve ağırlıklı olarak yurt dışında bulundum. Ama Türk cerrahlar kadar kabiliyetli, becerikli ve araştırmacı cerrahlar görmedim. Bu yıl yaklaşık 2500 karaciğer, 3000 kadar böbrek nakli yapıldı… İstanbul, Antalya, İzmir, Erzurum, Kahramanmaraş, Gaziantep, Urfa, Diyarbakır ve Ankara’da organ nakli merkezlerimiz var. Çok iyi yetişen ekiplerimiz, ekipman desteğimiz var; bu konuda bir şey yok” dedi. 
 
 
Ölen Dört Hastadan Üçünün Organları Bağışlanmıyor
Geçen sene yaklaşık bin 300 adet beyin ölümü tespiti yapıldığını belirten Kalayoğlu, “Fakat son beş senede gerçekleşen beyin ölümlerinden sonra ailelerin sadece yüzde 22-25’i organ bağışı için onay verdi. Yani her dört hastadan üçü organlarını bağışlamadan defnedildi. Sevgili misafirler organ bağışı sevapların en büyüğüdür ama bu olgu kültürel ya da bazı dini düşünceler nedeni ile destek görmüyor; bunu aşmalıyız. Bu kadar güzel organ nakli merkezimiz varken, bu konuda başarılı çalışmalarımız varken; bu eksikliğimizi gidermeliyiz. Sizlere çok şey söyleyebilirim ama en önemlisi organlarınızı bağışlayın” diye konuştu.
 
 
Şimdiye Kadar 5 Binin Üzerinden Organ Nakli Gerçekleştirdim
Dünyanın en çok böbrek nakli yapan hekimlerinden Prof. Dr. Alper Demirbaş, şunları söyledi: “Türkiye’nin gündemi çok yoğun. Ama bir atasözümüz var: Neremiz hastaysa bizim canımız oradadır. Türkiye’de her gün 100 bin üzerinde kişinin ve ailelerinin canı, bir böbrek bir karaciğer ya da kalp bulunabilir mi? sorusuyla yanıyor. Bu nedenle organ nakli demek organ bağışı demek hayatın ta kendisidir. Bu bin bir tane gündemin içinde asla gündemden düşmemesi gereken bir noktadır. Çünkü asıl olan hayattır.  Şimdiye kadar 5 binin üzerinden organ nakli gerçekleştirdim. Bunun verdiği haz tahmin ediyorum ki dünyadaki her hangi bir şeyin verebileceği hazdan çok çok daha fazladır. Çünkü insanlar ölmek üzereyken yaşatıyorsunuz. Geçen gün bir böbrek nakli yaparken, 7 yıl önce böbrek nakli yaptığımız bir hastamızın bitişik ameliyathanede sezaryen ile doğum yapıp anne olduğunu öğrendim. Bu mutluluk başka hiçbir meslekte yoktur. Bir yandan organ nakli yapmak, bir yandan organ nakli yapmış olduğunuz hastanın doğum yapması.”
 
Öldükten Sonra Organlarınızı Bağışlayınız
Yeterince organ nakli yapılamadığını kaydeden Demirbaş, “Neden yapamıyoruz? Çünkü organ bulamıyoruz. Bunun iki nedeni var: Birincisi ölmüş kişilerin organlarını bağışlamak konusunda Türkiye’de yeterli bir kültür yok. Organ, sadece ölünce bağışlanır diye bir algı oluşması gerekiyor. Ama Türkiye’de böyle bir algı oluşmadı ve yıllarca da gelişmeyecek gibi görünüyor. O nedenle dünyada öldükten sonra en az organ bağışı yapan ülkelerden biriyiz. Bunun alternatifi ise yaşarken sevdiklerimize bir böbreğimizi ya da karaciğerimizin bir kısmını bağışlamak. Bunu yapıyoruz ama bunu yaptığımız için biz organ naklinde geriyiz gibi bir algı oluşuyor, böyle bir şey yok. İster ölmüş olan kişilerin; ister yaşayan kişilerin organlarıyla bir hayat kurtuluyorsa; o hayat kurtulmuştur. Sizlere söyleyebileceğim bir tek şey var: Öldükten sonra organlarınızı bağışlayınız”  şeklinde konuştu.
 
Her Dört Saatte Bir, Organ Nakli Bekleyen Hastamızı Kaybediyoruz
“Biz yaşarken de organlarımızı, bir böbreğimizi, karaciğerimizin bir kısmını yakınlarımıza bağışlayabiliriz” diyen Demirbaş, sözlerine şöyle devam etti: “Bunu yapmazsak ne oluyor biliyor musunuz? Buraya oturduğumuzdan beri organ bulamadığımız için bir hastamızı kaybettik. Her dört saatte bir hastamızı kaybediyoruz. Yani biz onlara kıyıyoruz. Biz çocuklara, analara, gelinlere kıyıyoruz. Neden? Çünkü onları kurtarabilecekken; kurtaramıyoruz. Herkes bir gün organ nakline ihtiyaç duyabilir. Türkiye’de yüzde 10 oranında böbrek hastalığı var. Toplumun yaklaşık yüzde10’unda Hepatit B taşıyıcılığı var. Yani bu kişiler böbrek ve karaciğer nakli olmaya adaydır. O halde kıymayalım bu insanlara. Organlarınızı bağışlayın. Yaşarken bağışlayın. Öldükten sonra bağışlayın. Yaşatmak için bağışlayın.”
 
 
“Günaydın” Demek İçin Bile 3 Kere Nefes Almaları Gerekiyor
Türkiye’de ilk başarılı akciğer naklini gerçekleştiren Doç. Dr. Asım Kutlu, şunları söyledi: “Size Brezilyada yapılmış buzdan heykellerin içine organ konulmuş bir fotoğrafı göstereceğim, ben akciğeri seçtim. Burada gerçekten buzlar eriyor ve geriye organlar kalıyor. Bir gün biz de eriyeceğiz ve geriye hiçbir şey kalmayacak. Eğer organlarımızı bırakabilirsek arkamızda, gerçekten bizim adımıza büyük bir şey olur. Maalesef organ bekleyen akciğer hastaları, böbrek nakli bekleyen hastalar gibi güzel konuşamıyorlar. Günaydın demek için bile 3 kere nefes almaları gerekiyor. Bizi dinleyen genç arkadaşlara şunu söylemek isterim ki; hep iyimser olmak lazım, iyimser olanlar kazanacak hep. Çok uzakta olan şeylere üzerinde çok çalışırsak bir gün ulaşabiliriz. Bizim de Türkiye’de işleri yapma şeklimiz var, bazı örneklerle batıdan farklı olarak biz de kendi yöntemlerimizle çok daha başarılı olabiliriz. Bazen çok demoralize olduğumuz zamanlar var, olmamamız gerekir. Çünkü biz farklı bir kültürün farklı sorun çözen insanlarıyız aslında.”
 
 
Akraba Evliliği Böbrek Hastalığı Sebebi
Türkiye’nin en genç profesör olmuş Çocuk Nefroloğu Prof. Dr. Ahmet Nayır, “Böbrek naklinin öneminin yanında toplumumuzda nasıl bu böbrek hastalıklarını azaltabiliriz, bunun bilincini oluşturmamız lazım. Türkiye’de nasıl hatalar yapıyoruz, bunları bir kaç noktada belirtmek istiyorum. Çünkü aramızda çok genç arkadaşlar var. Onların bilgisi toplumda bir yayılım yapar ve bazı hataları belki azaltabiliriz. Bunlardan bir tanesi bence akraba evliliği. Çünkü Türkiye’de hala akraba evliliği yüzde 20-25 oranında oluyor ve akraba evliliği ile bazı hastalıklar özellikle de böbrek hastalıkları daha sık görülebiliyor. Anne baba sağlamken çocuklarda yüzde 25 oranında böyle ölümcül hastalıklar ortaya çıkabiliyor” dedi.
 
İleride Organ Bekleyen Hasta Sayısı Artacak
Anne karnındaki takiplerin iyi yapılması gerektiğine dikkat çeken Nayır, “Şöyle hatalar olabiliyor, çocukta hayati bir hastalık tespit ediliyor, bu aileye bildiriliyor ama aile bebeğini aldırmayı kabul etmiyor ve çocuk bu şekilde doğuyor. Ailede çok büyük bir yıkım ve toplumda çok büyük sorunlar oluşturuyor” diye konuştu.
 
Emanetimize İyi Bakalım
Nayır, sözlerini şöyle tamamladı: “Çocuklarımız su içmiyor yanlış besleniyor ve iyi bir şekilde dinlenmiyorlar, spor yapmıyorlar. Bunlarda ileride böbrek hastalıklarını daha çok arttıracak. Çünkü ileri yaşlardaki böbrek hastalıklarında biliyoruz ki hipertansiyon, damar sertliği ve özellikle diyabet çok önemli. Biz bunlara toplumda dikkat etmezsek bu hastalıkların sayısı çok artacak ve ileride organ bekleyen hasta sayısı artacak. Türkiye için çok büyük bir sorun aynı zamanda hep söylenen biz öldükten sonra organlarımızı bağışlayalım. Bu çok doğru bir olay ama bağışladığımız bedeninde sağlam olması lazım. Yani biz emanetimize iyi bakalım ki, bunu iyi bir şekilde devam ettirelim. Biz organımızı bağışlıyoruz demenin çok anlamı yok bunu vasiyetimiz diye bildirmemiz lazım.”
 
 
"Nakilden önce haber, sonrasında da haberci oldum"
Henüz 2,5 yaşındayken böbrek hastalığına yakalanan Sabah Gazetesi Sağlık Editörü Didem Seymen, bu kampın hem en küçük, hem de en büyük çocuğu olduğunu söyledi.
Seymen, 15 yaşındayken böbreklerini kaybettiğini, 21'inde de nakil olarak ikinci hayatına başladığını belirterek, "O süre içinde eve diyaliz makinesi alındı. Her gece 14 saat diyalize bağlandıktan sonra sabah kalkıp okuluma gittim. Diyaliz makineme zor da olsa alıştım. Makineme sevgilim diyordum" dedi.
 
Türkiye'de binlerce organ bekleyen hastanın tek umudunun bağış olduğunu dile getiren Seyman, şunları söyledi: “Organ nakli olmasaydım, bugün karşınızda bu konuşmayı yapıyor olamayacaktım, muhtemelen hayatta olamayacaktım.  Şuan karşınızda annesinin ve doktorlarının tükenmeyen enerjileri ve çabalarıyla, Ayşe Annesinin ‘Oğlumun organlarını bağışlıyorum doktor bey’ kararıyla ikinci hayatına merhaba demiş, ve kendisini organ nakli ve bağışına adamış bir genç duruyor. Tesadüfe bakın ki o genç, eşiyle de Organ Nakilli Çocuklar Kampında tanışıyor. Biz hayatımızın sonuna kadar kendimizi organ bağışına adamış Işık dolu kocaman bir aileyiz.  Ben de organlarımı bağışladığımı sizlerin huzurunda bir kez daha buradan vasiyet ediyorum.”


Esra Öz’e Teşekkür Plaketi
AB Organ Bağışı projesindeki göreviyle bu alandaki farkındalık oluşturmayı hedefleyen Sağlık ve İnsan Dergisi Yayın Editörü Esra Öz,  konferansa moderatör olarak katıldı. Öz, konferansta konuşmacı olan başarılı cerrahların çalışmaları hakkında bilgi verdi.  Işık Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanı Prof. Dr. Sıddık Yarman tarafından kendisine organ bağışı konusunda yaptığı duyarlı çalışmalardan ötürü teşekkür plaketi takdim edildi.



İlk Organ Bağışı 63 Yaşındaki Başkan Ve Üyeden Geldi
Konferansın hemen ardından gerçekleştirilen Organ Bağışı Kampanyasının ilk organ bağışını FMV Işık Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanı Prof. Dr. Sıddık Yarman ve Mütevelli Heyeti Üyesi Cem Yurtbay organlarını bağışlayarak yaptı. Organ Bağışı Kampanyasına bir saat içerisinde yaklaşık 100 organ bağışçı katılarak yaklaşık 600 organ bağışı yapıldı.
 
 
Ünleler de Organ Nakline Destek Verdi
Bu projede görevli olan Işık Üniversitesi öğrencileri, ünlülere ulaşarak projeye destek mesajı vermelerini istedi. Duyarlı ünlüler de çektikleri videoları göndererek organ bağışı çağrısı yaptı. Bu çağrılardan oluşan video Organ Nakli Konferansına katılan yaklaşık 500 izleyici tarafından büyük alkış aldı.

Haluk Bilginer, İlhan Şeşen, Serra Yılmaz, Hüseyin Avni Danyal, Burhan Şeşen, Ata Demirer, Gürkan Uygun, Ayda Aksel, Ayşenil Şamlıoğlu, Serra Halis, Kemal Kuruçay, Ufuk Özkan, Serkan Çağrı, Resul Dindar, Yeliz Akkaya, Lemi Filozof, Abidin Yerebakan, Murat Okay, Gözde Okur, Ecem Üstündağ, Dr. Halit Yerebakan ve birçok ünlü isim organ bağışına destek verdi.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...