30 Nisan 2015 Perşembe

ERİŞKİNLER AŞILARINI İHMAL EDİYOR

Erişkinler grip ve zatürre gibi aşı ile önlenebilir hastalıklar nedeniyle hayatlarını kaybettiğini belirten Türk Klinik Mikrobiyoloji ve İnfeksiyon Hastalıkları Derneği Erişkin Bağışıklama Çalışma Grubu Başkanı Prof. Dr. Esin Şenol, "Sadece zatürrenin dünyada yılda 1 milyon kişinin ölümüne yol açtığı vurgulanıyor" dedi.

“Avrupa Aşı Haftası”yla toplumun aşılama ve aşı ile korunulabilir hastalıklar konusundaki farkındalığının artırılması ve bilgilendirilmesi hedefleniyor. Bu amaçla 22 Nisan’da düzenlenen basın toplantısında aşıyla birçok hastalıktan korunmanın mümkün olduğunu belirten Prof. Dr. Mehmet Ceyhan ve Prof. Dr. Esin Şenol son yıllarda yapılan çalışmalar sonucunda aşılamayla önlenebilen enfeksiyon hastalıklarında önemli başarılar sağlandığını vurguladı.

Başka hiçbir koruyucu tedbirin yapamadığını gerçekleştiren aşılar, koruyucu sağlık hizmetlerinde en önemli yaklaşım olarak kabul ediliyor. Hastalıkları ortadan kaldırabilen tek koruyucu önlem olma özelliği taşıyan aşılar koruyucu sağlık hizmetlerinde bilimin gerçekleştirdiği en önemli başarılardan biridir.

Aşıların korunmanın yanı sıra tasarruf sağladığını, işgücü kaybını engelleyerek sağlık harcamalarını azalttığını söyleyen Ceyhan şunları söyledi: “Aşı ilaçtan farklıdır. Hasta olmadan olası riske karşı alınan bir önlemdir. Dünyada her yıl 25 milyon kişi aşılar sayesinde hayata tutunuyor. Türkiye 'de Ulusal Aşı Programı'nda yer alan 13 aşı uygulamasının durdurulması halinde bu aşılarla önlenebilen hastalıklara yakalanacak kişi sayısı yıllık 3 milyon 19 bin 176 olarak hesaplandı. Oluşabilecek yıllık ölüm sayısı 14 bin 296 kişi, oluşabilecek hastalıkların toplam maliyeti ise 23 milyar 38 milyon 413 bin 420 TL olarak hesaplanmaktadır. Bugün Türkiye’de yılda 14 binden fazla çocuğun 13 farklı hastalıktan kaybedilmesinin önüne geçen Genişletilmiş Bağışıklama Programı (GBP) ile etkin aşılama uygulamaları sonucunda, çiçek hastalığı dünyada ortadan kalkmış ve aşılama durdurulmuştur. Çocuk felcine de 16 yıldır Türkiye'de rastlanmamaktadır.”


Aşılar Bütün Toplum İçin Önem Taşıyor
Aşıların bebeklikten itibaren sağladığı korumayla, hastalıkları tedavi etmekten yüzlerce kat daha ucuz bir yöntem olma özelliği taşıdığını belirten Prof. Dr. Mehmet Ceyhan ilaç-aşı farkı hakkında şu görüşleri ifade etti: “İlaçlar sadece uyguladığınız kişiyi iyileştirebilirken ve bir kısmı dirence neden olarak topluma zarar veriyorken aşılama bazen aşılamadığınız kişileri de bebeklikten itibaren koruyarak bütün toplum için önem taşıyor. Ayrıca bir kişinin aşılanmaması sadece kendine değil, o hastalığın toplumda varlığını devam ettirmesi nedeniyle tüm topluma zarar veriyor. Yaptığımız maliyet yarar analizine göre aşı giderleri ile aşısız olmanın neden olduğu gider farklılığı bir yılda 20 milyar liradır, yani kitlesel aşılama ile bu miktar her yıl tasarruf edilmektedir.”

Zatürre Yılda 1 Milyon 600 Bin Kişinin Ölümüne Neden Oluyor
KLİMİK Derneği Erişkin Bağışıklama Çalışma Grubu Başkanı Prof. Dr. Esin Şenol, hastalıkların kökünün kazınması için aşılamanın yalnızca bebeklikte değil doğumdan ölüme kadar devam etmesi gerektiğini söyledi. Erişkinler grip ve zatürre gibi aşı ile önlenebilir hastalıklar nedeniyle hayatlarını kaybettiğini belirten Şenol,  şunları söyledi: “Sadece zatürrenin dünyada yılda 1 milyon 600 bin kişinin ölümüne neden olduğu vurgulanıyor. Grip için, yıldan yıla ve toplumdan topluma farklılıklar her yıl fazladan ortalama 20- 40 bin arası ölüme, 300 bin kadar fazladan hastaneye yatışa yol açmaktadır. Kanada’dan yapılmış bir çalışma, influenza yani gribin özellikle 65 yaş üzerindekilerde yüzde 10’dan fazla ölümcül olabileceğini göstermektedir. Önleyici tıp her zaman tedavi edici olandan önceliklidir. Dünya ile ilişkili bu rakamlarda aşıların toplumsal sağlık bakımından önemini göstermektedir.”


Çocukluk çağı aşıları arasında yer alan hepatit B, hepatit A, suçiçeği, kızamık gibi aşıların tamamlanmasının önemine dikkati çeken Şenol, yeni aşıların da izlenmesi ve uygulanması gerektiğini ifade etti. Şenol, "HPV aşısı ya da zoster aşısı gibi, yeni geliştirilmiş bir aşı söz konusudur. Yaşla birlikte çocukken yapılmış aşının koruyuculuk düzeyinde azalma ve bu hastalığa karşı duyarlılığında bir artış vardır. Bunlara tetanos ile uygulanan difteri ve boğmaca aşısı örnektir. Çünkü, tetanos aşısı yalnızca ayağa çivi battığında yapılan bir aşı olmayıp her erişkine 10 yılda bir tekrarlanmalıdır" açıklamasında bulundu.

Sağlık Çalışanları Mutlaka Aşılanmalıdır
Çocukluk çağında yapılması gereken aşılarını yaptırmamış ya da aşıların tekrarlarını atlamış kişiler, yaşam stili ya da sağlık çalışanları gibi mesleği nedeniyle riske maruz kalanlar mutlaka aşılanması gerektiğini vurgulayan Şenol, şunları söyledi: “Hepatit B gibi uzun vadede karaciğer sirozu ve kanserin önemli nedeni olan hastalıktan sağlık personelinin korunmasının neredeyse tek yolu hepatit B aşısının yapılmasıdır. Bağışıklık sisteminde yetmezliğe neden olan kanser kemoterapisi alanlar ya da diyaliz hastaları, diyabet hastalarında grip, zatürre gibi hastalıklara karşı aşılama özel bir önem taşımaktadır. Bunun dışında 65 yaş üzeri de enfeksiyon hastalıklarının sıklık ve ölümcül potansiyelinin arttığı bir dönemdir.”

Zatürrede Anlamlı Oranda Azalma Kaydedildi
Şenol, “Hollanda’da yapılan ve bugüne dek yapılmış en büyük aşı etkinlik çalışmalarından biri olan CAPiTA (Erişkinlerde Toplumdan Edinilmiş Pnömoniye Karşı Bağışıklama) Çalışması sonuçlarını şöyle değerlendirdi: “65 yaş ve üstü yaklaşık 85 bin erişkinin dahil edilmesiyle en büyük aşı etkinlik çalışmalarından biri olan araştırmaya göre aşı uygulanan yaşlı erişkinlerde toplumdan edinilen pnömokok bakterisi kaynaklı pnömoni, yani zatürrede anlamlı oranda azalma kaydedildiği ortaya kondu” diye konuştu.

Aşı Kartı Taşınmalı
Seyahatler nedeniyle çok yer değiştiren, bazı hastalıkların yaygın olduğu bölgelere yolculuk eden erişkinlerin de aşı kartı taşıması gerektiğini söyleyen Şenol, şu değerlendirmede bulundu: "Dünyada her yıl, difteri nedeniyle 30 bin çocuk hastalanmakta ve 3 bin çocuk ölmekte, boğmaca nedeniyle 39 milyon çocuk hastalanmakta ve 300 bin çocuk ölmekte, yeni doğan tetanosu nedeniyle 200 bin bebek ölmektedir. Kızamık nedeniyle 30 milyon çocuk hastalanmakta, 888 bin çocuk ölmektedir. Hepatit B nedeniyle 6 milyon kişi hastalanmakta, 500 bin kişi yaşamını yitirmektedir. Verem nedeniyle 2 milyon kişi, zatürre nedeniyle 1 milyon 600 bin kişi ölmektedir. Oysa ki bu hastalıkların hepsi aşı ile önlenebilir."

Prof. Dr. Şenol, erişkinlerin de çocuklarınki gibi bir aşı kartının olması gerektiğini dile getirdi.

18 Nisan 2015 Cumartesi

TÜRKİYE’NİN EN BAŞARILI BİLİM İNSANLARI LİSTESİ YAYINLANDI


Webometrics isimli web sitesi h indeksi ve atıf sayılarını göz önünde bulundurarak Türkiye’nin de aralarında olduğu farklı ülkelerin en başarılı bilim insanları sıralamasını yaptı.

Avrupa birliği 7. Çerçeve programı kapsamında “Project Acumen “ adıyla desteklenen bir projede yapılan bir araştırmada Türkiye ve Avrupa’da bilim insanlarının başarı sıralaması çıkartıldı.

Daha önce üniversitelerin sıralamasını yaparak adını duyurmuş olan webometrics isimli web sitesi bu kez h indeksi ve atıf sayılarını göz önünde bulundurularak Türkiye’nin de aralarında olduğu farklı ülkelerin en başarılı bilim insanları sıralamasını yaptı. Türkiye’den de en başarılı ilk 2000 bilim insanının listesi
http://www.webometrics.info/en/node/72 isimli web sitesinde yayınlandı.

Doç. Dr. Polat Dursun, Jinekolojik Onkoloji Alanında Çalışmalar
2000’den fazla bilim insanı arasından seçilmiş ve Google Scholar,  Web of Science verilerine göre incelemesi yapılarak oluşturulmuş “En Başarılı Bilim İnsanları” listesinde, Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın hastalıkları ve Doğum ABD, Jinekolojik Onkoloji Bilim Dalı öğretim üyesi Doç. Dr. Polat Dursun’da yer aldı.
Listede tıp alanında yer alan en genç öğretim üyesi olan Doç. Dr. Polat Dursun “Ülkemizin en saygın bilim insanlarının yer aldığı bu listede yer almak benim için büyük bir gurur ve mutluluktur “dedi. Bu listede eksik olan isimlerinde olduğunu belirten Dursun, listenin zamanla daha doğru olarak yapılacağına inandığını söyledi.
 
Listeye bakıldığında daha çok fizik kimya biyoloji gibi temel bilimler ve mühendislik bilimlerinden bilim insanlarının yer aldığını belirten Dr. Dursun, klinik tıp bilimleri içinde listede yer alan bilim insanları içinde en üst sıralarda yer aldı. Jinekoloji ve obstetric alanında 80’in üzerinde SCI’ya giren uluslararası yayını,  binin üzerinde atıfı, uluslararası ders kitabı olarak okutulan bir ingilizce kitap editörlüğü, çok sayıda kitap çevirisi ve bölüm yazarlığı ile kanser tedavisi ile ilgili patent başvuruları olan Dursun’un rahim ağzı ameliyatlarının sınıflandırılması ile ilgili uluslararası dergide yayınlanmış bir evreleme sistemi önerisi de bulunuyor.

Prof. Dr. K. Hüsnü Can Başer, Farmakognozi Alanında Yapılan Çalışmalar
Anadolu Üniversitesi   Eczacılık Fakültesi  Farmakognozi Anabilim Dalı  öğretim üyesi Prof. Dr. K. Hüsnü Can Başer, yapılan sıralama ile ilgili şunları söyledi: “Araştırmacıların uluslararası atıf indekslerinde yer alması yaptıklarının uluslararası takdir gördüğünün bir işaretidir. Bilimin evrensel kurallarına bağlı kalarak araştırmalarını sürdüren ve sonuçlarını uluslararası dergi ve platformlarda duyuran araştırmacıların gördüğü bu takdir onlar için en büyük motivasyondur. Ben o listede yer almamı, araştırma alanıma, çalışma arkadaşlarımla birlikte yaptığımız bilimsel katkıların kalitesinin evrensel ölçülerde kabul görmesine bağlıyorum.”
 
Prof. Dr. Ibrahim C. Haznedaroğlu, Hematoloji Alanında Çalışmalar
“Atıf üretme potansiyeli olan yayınlar yenilik içermeli ve başka çalışmalar için temel oluşturmalıdır” diyen Hacettepe Üniversitesi Hematoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. İbrahim Haznedaroğlu,  “Literatürde bu özelliğe sahip yayınlarım vardı. İlk ve tek Türk  ilacı olan Ankaferd yayınlarımla ilaç hüviyeti kazanmıştır. Literatürde ilk kez kemik iliğinde lokal bir renin angiotensin sistemi varlığını gösterdim. Bu sistem lösemide önemli rol oynamaktadır. Çok merkezli çalışmalar da yüksek atıf alırlar. Kronik Myeloid Lösemi alanında Avrupa Birliği 6. Çerçeve programından fonlanan çalışmalarım oldu. Multi disipliner çalışmalar da çok atıf alır. PUbMed taramasındaki 300 civarı yayınımdan çoğu multidisiplinerdir” dedi.
 
Prof. Dr. Kemal S. Türker, Nörofizyoloji Alanında Çalışmalar
Koç Üniversitesi’nde Nörofizyoloji laboratuvarını kuran ve 2012 yılında Bilim Akademisi Derneği Asli üyeliğine seçilen Koç Üniversitesi Tıp Fakültesi Fizyoloji Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Kemal S. Türker,  çalışmaları hakkında şu bilgileri verdi: “Araştırma konularım genelde insan sinir sisteminin fonksiyonel haritasını bulmaya yönelik. Bu harita sayesinde sinir kas sisteminde oluşan hastalıklar zamanında teşhis edilecek ve tedavileri için bilimsel yöntemler geliştirilebilecek. Deneylerimizde gönüllü yetişkinler yer alıyor.  İnsan sinir sistemini bir kara kutuya benzetebiliriz çünkü sinir sistemi içerisine doğrudan girmek mümkün değildir.  Bu nedenle, kara kutuyu bir şekilde dolaylı olarak uyarmakta ve uyarı sonucu oluşan etkiyi kaslardan yazdırarak kara kutuda oluşabilecek sinir ağlarını tahmin etmeye çalışmaktayız.  Sinir ağlarının haritasını bilmeden insanda oluşan sinir ve kas hastalıklarının tanı ve sağaltımları imkânsızdır.  Şu ana kadar birçok yolağı tarif edip normal sınırlarını ortaya çıkarttık.  Ancak önümüzde kat edecek çok yol ve bulunacak pek çok sinir yolağı daha bulunmakta.”
 
Listede ayrıca Vasıf Hasırcı, Nejat Akar, M Necmettin Pamir,  Ayşe Ayhan, Vahit Özmen,  Yasemin Gürsoy Özdemir, Tülay Kansu Alp Dinçer gibi bilim insanları da yer alıyor.

15 Nisan 2015 Çarşamba

SEVGİ DOLU BİR ÇOCUKLUK SUÇ ORANINI AZALTIR MI?


Kişilerin beyin gelişimi ve genlerinin suça eğilim olasılığı hakkında fikir verebileceğini söyleyen Dr. Kıvılcım Kayabalı, sevgi dolu bir çocukluk döneminin Nörobilimci James Fallon örneğindeki gibi  fizyolojik süreci değiştirebileceğini söylüyor.

Beyin kuşkusuz evrende bilinen en karmaşık, en gizemli yapı. Nörobilim çalışmalarının altın çağının yaşandığı bu dönemde beyinle ilgili keşfedilecek daha çok şey var. İçerdiği milyarlarca nöron, nörotransmitterler, diğer vücut sistemleriyle sürekli iletişimi ile beyin ve sinir sistemi vücudumuzun kontrol merkezidir.  Davranışlarımız, düşüncelerimiz, deneyimlerimiz kimyasal, elektriksel bir sinir sistemi ağı içinde ortaya çıkar. Bize yabancı gibi gözüken bu yapı aslında kendimizden başka bir şey değil.
 
Hareketlerimizin ne kadarının bilinçli olarak farkındayız? Sorusuna farklı örneklerle yanıt veren Nöromarketing alanında çalışmalar yapan Dr. Kıvılcım Kayabalı, “ Aslında yaptıklarımızın, düşündüklerimizin, hissettiklerimizin ve verdiğimiz kararların çoğu bilincimizin kontrolü dışında geçekleşir. Beynin içindeki en küçük rol bilince ait olandır. Bilinçli ‘biz’ gerçekliğimiz üzerinde sandığımızdan çok az söz hakkına sahip” diyor.
Sağlıklı seçimler yapmak konusunda benzer özelliklere mi sahibiz? Çoğumuz öyle olduğunu düşünüyoruz ama eşit doğmuyoruz. Genetik yapımız, dünyaya geldiğimiz koşullar ve karşılaştığımız olaylar çok farklı. Aynı olay karşısında çok farklı tepkiler verebiliyoruz.  Dr. Kıvılcım Kayabalı, konuyla ilgili sorulara yanıt verdi.

Nörobilim kararlar mekanizmalarını nasıl inceliyor?
Nörobilim, insanların kararlarını nasıl verdiklerini ve kararlarını verirken gerçek anlamda ‘özgür’ olup olmadıklarını araştırıyor. İnsan hareketlerinde özgür iradenin rolü de eski bir tartışma konusu.

Nörobilim ile ilgili çalışmalar bize beyin kimyasında ortaya çıkan çok küçük değişikliklerin davranışta çok büyük değişimlerle sonuçlanabileceğini gösteriyor. İncelenen sayısız örnek toplumsal olarak kabul edilebilir seçimler yapmada belki de herkesin aynı ölçüde ‘özgür’ olmadığını ortaya koyuyor. Kim olduğumuz geniş ve oldukça karmaşık biyolojik ağlarla belirlenmiş olabilir ve karar anında bilinçli ‘biz’in ne kadar etkili olduğunu kestirmek zordur.
 
Carl Jung’un ifadesiyle ‘her birimizin içinde tanımadığımız bir ben daha var.’
İncognito kitabının yazarı ve aynı zamanda Baylor Tıp Fakültesinde ‘Nörobilim ve Hukuk Girişimi’ni başlatan David Eagleman’a göre ‘davranışlarımızı yöneten biz değiliz, en azından tahmin ettiğimiz ölçüde... Nasıl bir kişi olacağımız ile ilgili olasılıklar çocukluğumuzdan çok öncesine, varoluş anımıza kadar uzanıyor, bizler aslında erişilmez mikroskobik tarihimizin birer ürünüyüz.

Uzun yıllar suçluların beyin ve genetik yapısını inceleyen nörobilim uzmanları suç işleme eğilimini  etkileyen üç faktör üzerinde duruyor; genler, beyin hasarı ve çevresel koşullar. Düşünecek olursak bu üç faktörde aslında bizim seçimimiz değil.

Bilinçli bir seçimin olup olmadığını tartışıyorsak insanları farklı davranışları için ne ölçüde ve nasıl suçlu sayabiliriz ? 
Yapılan araştırmalar belirli bir gen grubuna sahip bireylerin suç işleme olasılığının yüzde 82 daha fazla olduğunu gösteriyor. Ağır ceza alan mahkumlarda bu genler  yüzde 94 oranında görülüyor.

Bunun dışında beyinde meydana gelen biyolojik bozukluklar ve fiziksel hasarlar, örneğin tümörler, kişinin davranışlarında dramatik değişiklere neden olabiliyor.

Beyinde oluşan fiziksel hasarlar kişiliği nasıl etkiler?
Beyindeki fiziksel hasarların kişiliği ve davranışları çarpıcı bir şekilde etkileyebileceğini ortaya koyan ilk örneklerden biri hiç kuşkusuz Phineas Cage vakasıdır. Phineas Gage vakası beyinle ilgili 19. yüzyılın ortalarında yürütülen tartışmaları etkilemiş, fizyolojik doktrinleri tamamen değiştirmiştir.

13 Eylül 1848'de Phineas Gage adlı Amerikalı demir yolu inşaat ustası bir kaza geçirir ve büyük bir demir parçası sol frontal lobunu parçalar. Demir çubuk, Gage’in çene kemiğinin hemen üzerinden sol yanağından girer, sol gözünü parçalar ve kafatasını delerek dışarı çıkar. Genç adamın beyninin sol ön kısmı ve prefrontal korteks büyük hasar görür.
Phineas Gage, yaralanma nedeniyle ortaya çıkan enfeksiyon ve kan kaybına rağmen hayatta kalır ve 13 yıl daha yaşar. Ancak bambaşka biri olarak... Bu yaralanma kişiliğinde ve davranışlarında çarpıcı değişikliklere yol açar. Öyle ciddi değişiklikler olmuştur ki, arkadaşları artık onu tanıyamamaktadırlar.

Kazadan önce duyarlı, zeki ve saygılı bir adam olarak tanınan Gage, saldırgan, kavgacı, düşüncesiz ve kaba bir insana dönüşür, tüm değerlerini kaybeder, yalan söylemeye ve aldatmaya başlar, öfkesini kontrol edemez. Bu arada sol gözünü kaybetmesine rağmen diğer gözüyle görmeye devam eder,  hissetme ve duyma fonksiyonları yerindedir, yürümesinde, ellerini kullanmasında ve konuşmasında herhangi bir bozukluk yoktur.

Gage kazadan sonra demiryolunda iş bulamaz, at çiftliklerinde çalışır, panayırlara katılır ve demir çubuğu ile sergilendiği bir müzede yer alır. Şili’de bir süre yaşadıktan sonra 1860 yılında San Fransisco’ya döndüğünde epilepsi nöbetleri başlar,  38 yaşında ölür ve yanından hiç ayırmadığı demir çubuğu ile birlikte gömülür.

Cage günümüzde beynindeki büyük hasara rağmen şaşırıcı bir şekilde hayatta kalabilen ve bilim dünyasında çok güçlü etkiler bırakan bir kişi olarak tanınıyor. Gage’in geçirdiği bu talihsiz kaza insan davranışlarının biyolojik temelleriyle ilgili araştırmalar açısından tarihsel bir başlangıç olmuş ve 150 yıl boyunca önemini korumaya devam etmiştir. 

Gage’in hasarlı kafatası bugün Harvard Üniversitesi’nin müzesinde bulunuyor. Gage olayı uzun yıllar araştırılmış ve dünyanın önde gelen nörobilimcilerinin bazı konular üzerine derinlemesine düşünmesine neden olmuştur. Gage’in yaşamı neden bu kadar kötüleşmişti? İyi  özellikleriyle tanınan birinin kişiliği nasıl bu kadar bozulmuştu?  Bütün bunlara beynindeki hasar neden olmuştu? Eğer öyleyse, insan beyninde, ahlaki değerler için biyolojik bir merkez mi bulunmaktaydı? Bir kişinin iyi ya da kötü davranıp davranmayacağını bu merkez mi belirliyordu?

Gage’in kazayla birlikte beynindeki önemli insani özelliklerden sorumlu bölüm mü zedelendi?
Uzun araştırmalardan sonra Harvard üniversitesindeki bilim adamları Gage’in kazayla birlikte beynindeki önemli insani özelliklerden sorumlu bölümlerin hasar gördüğü şeklinde fikir birliğine vardılar. Düşünme, geleceği öngörme ve bunu sosyal bir çevreye uygun olarak planlama gibi yeteneklerden sorumlu olan beyin alanı ve “ventromedial prefrontal korteks” in fonksiyonları bozulmuştu.

Ventromedial bölgenin, ahlaki kararların yönetildiği bir merkez olduğu söylenebilir mi? İnsan beyninde, ahlaktan sorumlu biyolojik bir merkez mi keşfedilmişti? Bir kişinin iyi ya da kötü davranıp davranmayacağını bu merkez mi belirliyordu?
Bugün nörobilim uzmanları, ahlaki kararlardan ve davranışlardan, birçok farklı beyin bölgesinin sorumlu olduğunu ve sürecin tam olarak nasıl işlediğini anlamanın oldukça zor olduğunu biliyorlar. Beyinde ahlaki duygulardan sorumlu tek bir özel merkez olduğu düşünülmüyor,  çeşitli alanların oluşturduğu oldukça karmaşık bir ağ olduğu tahmin ediliyor.

Suça eğilimli kişilerin ve seri katillerin beyin yapıları inceleyen Nörbilimci James Fallon’un hikayesi oldukça ilginç değil mi?
Kariyerinin önemli bir bölümünü suça eğilimli kişilerin ve seri katillerin beyin yapılarını incelemeye adamış olan Nörobilimci James Fallon’un hikayeyesi gerçekten çok ilginç.
 Fallon 2005 yılında bir araştırma projesi için UC Irvine’deki ofisinde psikopatik eğilimlere neden olan beyin patolojilerini saptamak üzere masasındaki yüzlerce beyin tomografisini incelemektedir. Beyin tomografilerinin bir kısmı şizofrenik, bir kısmı depresif veya başka bozuklukları olan hastalara aittir. Fallon aynı zamanda Alzheimer ile ilgili farklı bir araştırma da yürütmektedir ve bu nedenle kendisininki de dahil olmak üzere tüm ailenin beyin görüntüleri masanın diğer tarafında durmaktadır. Önündeki bir beyin taramasına baktığında, bunun tamamen patolojik (anormal) olduğunu görür. Frontal ve temporal lobun empati, ahlak ve dürtüleri kontrol ile ilgili bölümlerinde belirgin olarak düşük aktivite vardır. Görüntünün aile bireylerinden birine ait olduğunu bildiği için teknisyeni ile birlikte laboratuvardaki görüntüleme cihazınında bir sorun olup olmadığını kontrol eder. Herhangi bir sorun bulamaz. Daha sonra kuralları çiğneyerek filmin kime ait olduğunu görmek üzere gizli kalması gereken isim kodunu açar; psikopatik beyin görüntüsü kendine aittir. Normal şartlarda böyle bir gerçekle karşılaşan kişinin toplum içerisinde düşeceği durumu düşünerek bunu kimseyle paylaşmaması beklenir. Ancak Fallon bu durumu tüm meslektaşlarına anlattığı gibi, dergilere röportajlar verir ve hatta TED Talk’ta konuşur. Daha sonra ise konuyla ilgili kısa bir süre önce yayınlanan bir kitap yazar: İçimdeki Psikopat (The Psychopath Inside).

Bu kitapta Fallon kendisi gibi iyi giden bir evliliği ve mutlu bir hayatı olan bir nörobilimcinin nasıl patolojik bir beyin yapısına sahip olabileceğini anlatır. Hayatında hiç suç işlememiş, toplumu rahatsız edici bir davranışta bulunmamıştır. Nasıl olur da beyni, bir seri katilin beyin yapısıyla aynı özellikleri göstermektedir? Belki de beyin patolojileri ve suç eğilimi arasındaki ilişki hipotezi yanlıştır.

Fakat daha detaylı incelemeler yapıldığında alınan sonuçlar hiç iç açıcı değildir. Genetik analizde agresivite, şiddet, düşük empati ile ilgili yüksek risk taşıyan tüm gen gruplarına sahip olduğu saptanır. Kendisinde psikopat ile ilgili daha detaylı nörolojik ve davranışsal araştırmalar yapıldıktan sonra aslında psikopat olduğuna karar verir (pro-social-psyhopath olarak adlandırılabilecek türden). Bu sınıflandırmaya giren kişilerin diğerlerine karşı gerçekten empati hissetmesi zordur, ancak sosyal olarak kabul edilebilir düzeyde ilişkilerini yürütürler. Aslında derinlemesine düşündüğünde tüm bu bulgular onu çok şaşırtmaz. Hayatı boyunca güçle motive olan ve başkalarını manipüle etmekten hoşlanan biri olmuştur, torunlarıyla oynarken kaybetmeye tahammül edemez, çevresindekiler için zor bir insan olduğunun farkındadır. Bunlardan çok daha çarpıcı olan nokta ise annesinden ataları ile ilgili öğrendikleri olur.  Soyacağı NewYork’a ilk yerleşen  Cornell ailesine kadar uzanan Dr. Fallon’un ailesinde 1892 yılında anne ve babasını balta ile öldüren Lizzie Borden’da dahil olmak üzere toplam yedi katil bulunmaktadır.

Psikopati, tabii ki birçok semptomu içeren çok genel bir kavram ve tüm psikopatlar katil değil. Fallon’un davranışlarını kontrol edebilmesini kolaylaştıran, ancak benzer genetik ve beyin yapısına sahip kişilerin vahşi bir katil olarak hayatlarının hapishanede sonlanmasına neden olan nedir ?  Fallon’daki serotonin transporter alleli çok karmaşık mekanizmalar sonucunda ventromedial prefrontal korteks’i (psikopatlarda beyinde özellikle düşük aktivite gösteren bölüm) dış olaylara daha duyarlı hale getiriyor. Bu noktada ise çocukluk çağında karşılaşılan olumlu veya olumsuz koşulların çok büyük önemi var. Fallon bu açıdan şanslı, çünkü çocukluğu oldukça sevgi dolu bir ortamda geçmişti. Kendisi ile ilgili gerçekleri öğrenmesi ve tüm bu yaşadıklarında sonra Falcon daha iyi bir insan olmaya özen gösterir, bazı olumsuz hareketlerini engellemeye çalışır.

Frontal kortekste uzun dönemde yavaş ilerleyen bazı hasarların kişilik değişimlerine yol açtığı, saldırganlık, sekse aşırı düşkünlük, toplumsal ve ahlaki değerleri hiçe sayma gibi davranışlara neden olduğunu biliyoruz. Kokain gibi narkotik maddeler beyindeki ödül sistemi ile ilgili reseptörlere bağlanarak çok farklı davranışlar sergilenmesine neden olabiliyor. Dışarıdan dopamin türevi bir madde ile tedavi edilen Parkinson hastalarında kumara aşırı düşkünlük ortaya çıkıyor. Epilepsi (sara) nöbeti temporal lobun belirli bir bölgesinden kaynaklanıyorsa hastalar motor nöbet geçirmiyorlar ve daha farklı bir klinik tablo görülüyor. Kognitif (bilişsel) nöbet dediğimiz bu durum kişilik değişimleri ile kendini gösteriyor, bu kişilerde güven çok yükseliyor ve özel bir varlık oldukları yanılgısına kapılıyorlar.

Beyin hasarları, sinir sistemini etkileyen birçok hastalık, kullanılan ilaçlar, çevresel faktörlerinde uygun olduğu durumlarda beyin biyokimyasını değiştirerek bizleri toplum kurallarına uymayan, empati yoksunu, suça eğilimli bireyler yapabilir.

Tüm bunları bilerek davranış bozuklukları olan kişileri veya suçluları değerlendirmeye başladığımızda belki bizim de yargılarımız değişecek. Beyni anlamak gelecekte bizi cezalandırma, rehabilitasyon ve belki de suçu önleme konusunda bambaşka bir boyuta taşıyabilir ve nörobilim çalışmaları bir şekilde hukuk sistemini de etkileyebilir. Günümüzde bazı hukukçular insanların nasıl davranmalarını istediğimizi değil, neden bu şekilde davrandıklarını da açıklayan etkili davranışsal modellere gereksinim duyduklarını belirtiyorlar. Bu nedenle kanıta dayalı hukuk sistemimiz devam etse de, ceza gerekçelerimiz ve rehabilitasyon koşullarımız değişebilir. Hukuk sisteminin nörobilim araştırmalarını göz ardı edemeyeceği bir gerçektir.

Yüzyıllardır temel bir soruya cevap arıyoruz: biyolojimizden ayrı olarak bir ruh taşıyor muyuz, yoksa hayallerimizi arzularımızı, tutkularımızı mekanik bir şekilde üreten karmaşık bir biyolojik ağdan mı oluşuyoruz? Bunun cevabını henüz bilmiyoruz. Özgür iradenin rolü tartışılamaz, ancak bugün nörobilim ile ilgili araştırmalar ve yeni teknolojilerin sunduğu görüntüleme yöntemleri, davranışlarımızı yönetme konusunda bilinçli ‘biz’in tahmin ettiğimiz ölçüde etkili olmadığını gösteriyor.

6 Nisan 2015 Pazartesi

SOSYAL MEDYADA YAŞAMAYIP, AMACINIZA GÖRE KULLANMAYA VAR MISINIZ?

Hayat çok mu sıkıcı oldu? Her gün bir gün öncesinin aynısı mı? Sanki sürekli yaşamak için mutlu olmak dikte ediliyor ve hep farklı şekilde karşımıza çıkıyor. Sanki bir dönme dolap olmuş hayat, her gün mutlu olmak için ekstra çaba harcar olmuş herkes… Ancak kafamız telefonlardan ya da bilgisayar ekranlarından kalkmıyor. Her anı çekiyor, paylaşıyor, beğeni geldikçe mutlu oluyoruz. Peki mutluluk diğer insanların bir tıkına mı bağlı? Düşün ve mutlu ol, çakraların gelişsin düşüncesinden çıkalı epey oldu ancak bu kez de yıldızlar ve gökyüzü olaylarını ruh halimize bağlar oldu herkes. Ay tutuluyor, aksilikler yakanızı bırakmayacak algısı oluştu… Gökyüzü işi gücü bırakıp insanların ruh haline mi el attı?
 
Sanki bir çember içinde herkes ve çıkamıyor bu alışılmışlıktan… Peki o çemberden çıkmaya var mısınız? Hayatınızda yenilikler yapmaya ne dersiniz? Mutluluk da mutsuzluk kadar gerekli hayatımızda, bir dönem “herkes mutlu, bir ben üzgünüm düşüncesinde debelendi durdu.” Aslında herkes aynı durumda, sosyal medyada görüldüğü gibi değil hiçbir şey. Herkes oyuncu olmuş, kendine biçtiği rolün hakkını verme derdine düşmüş…
 
Bırakın bu rolleri, oyunları… Hayatı yaşamaya bakın. Bırakın her şeyi paylaşmayın, mutlu anlarınızın bazıları size kalsın. Paylaşmayı bende çok severim, gazeteciliği sırf öğrendiklerimi diğer insanlar da öğrensin iç güdüsüyle yapmak çok güzel. Ancak her şey paylaşılmamalı.
 
Sosyal medyayı kullanma amacınız olsun. Belli amaçlar için kullanın, herkesin her anını takip etmek için bakmayın. Belli düzenler geliştirin. Daha etkili ve efektif kullanırken, bırakın kendinizi bir kahve içerken tadını çıkartıp, karşınızdaki ile sohbetin ve bulunduğunuz mekanın güzelliğine varın. İnsanlar fotoğraf çekip, paylaşmaktan anı yaşayamaz oldu. “Ayyy çekeyip paylaşayım havam olsun” algısından çıkın. Sizin nerede olduğunuzu sadece gerçekten bilmelerini istediğiniz kişilerle paylaşın, kimlerle konuştuğunuzu da, zaten yakınlarınız sizin nerede ve ne yaptığınızı bilecektir.
 
WhatsApp’ta bile başlarda zaman belirtme özelliği kullanılırken, artık insanlar sürekli iletişimde kalmak istemiyorlar. İletişimde kalmak her zaman iyi değildir. Sosyal medya içimizdeki yalnızlık korkusundan kurtulmak için yapışıp kaldığımız bir araç haline geldi. Herkes yalnızlıktan kaçmak için sosyal medyada diğer insanlarla yorumlaşıyor, beğeniyor. Ancak olmuyor hala yalnız, yalnızlığınızı da sevin. Herkes yalnız bunu anlayın, yalnızlığınızı kitaplarınızla, hobilerinizle ya da yakın çevrenizle giderin. Sosyal medyada her an bir şey paylaşarak değil. İşinize yarayacak şekilde kullanmaya bakın, onun dışında hayatınız size kalsın.
 
Zaman o kadar garip ki aslında, sevdiklerinizden çaldığınız her an ileride keşkeleriniz olacak. Çalmayın sevdiklerinizden, onlara sarılın sıkı sıkı ve anın tadını çıkartın. Sanal ortamlardan haberleşmek için iletişimde olun. Arada girip merakınızı giderin onun dışında yine hedefinize göre davranın. Artık doğum günlerini bile sosyal medyadan kutlamıyorum. Beni seven ve düşünen insanlar arasın, yanımda olsun doğum günümde. Olmuyorsa kuru bir mesaj bana yetmiyor. Size de yetmesin.
 
Hayat paylaşınca güzel, kesinlikle katılıyorum ancak kimlerle neyi paylaşacağınızın sınırları olmalı. Her haberin yayınlandığı bir site bile bizi belli zaman sonra rahatsız eder. Doğruluğundan emin olunmadan paylaşılmış yazıların olduğu bir site, her şeyin olduğu karma karışık bir çorbaya benzer içmek istemezsiniz. Süzgeciniz olsun her şey için, eleştirel bakın olaylara. O zaman daha farklı bir pencere açılacak karşınızda ve daha önce görmediğiniz bir dünyaya adım atacaksınız. Bırakın kim nerede ne yapmış dedikodularını, hayatınızı dolu dolu yaşayın… Öğreneceğiniz ve size bir şeyler katan sayfaları ve kişileri takip edin. “İyilik de, kötülük de, mutluluk da, mutsuzluk da bulaşıcıdır. Bu yüzden etrafınızdaki insanlara dikkat edin.” demiş  M. Longston. Çok doğru söylemiş, çevrenizi güzel yürekli, mütevazi ve keşfetmek için bakan insanlardan oluşturun, o zaman hayat daha yaşanası olacak. Sevdiklerinizle her saniyesine değdi diyeceğiniz güzellikte bir hafta olması dileğiyle…
 
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...