30 Kasım 2014 Pazar

SAĞLIK HABERCİLİĞİNDE UZMANLAŞMA VE BRANŞLAŞMAYA GİDİLMELİ!

Sağlık ve Sosyal Yardım Vakfı tarafından düzenlenen "Sağlıkta Sektörlerarası İşbirliği Sempozyumu" bildirisinde, “Habercilikte uzmanlaşma ve branşlaşmaya gidilmeli, sağlık haberciliği de bir uzmanlaşma dalı olarak ele alınmalı” görüşünde birleşildi.

Sağlıkta doğru bilginin halka ulaşması ve kalitenin artırılması amacıyla, Sağlık Bakanlığı bürokratları ile alanda çalışan sektör temsilcileri bir araya geldi. Sağlık ve Sosyal Yardım Vakfı tarafından düzenlenen “Sağlıkta Sektörlerarası İşbirliği Sempozyumu”, Crown Plaza Otel’de gerçekleştirildi. 

Sağlık ve Sosyal Yardım Vakfı Başkanı Zafer Öztek, “Toplumda Sağlık Okuryazarlığı Düzeyinin Yükseltilmesinde Medyanın Rolü” temasının ele alındığı sempozyumun açılışında yaptığı konuşmasında, sağlık alanında yapılan her çalışmanın hayati önem taşıdığını belirtti.

Sağlık alanında medyanın üstlendiği rolün çok önemli olduğuna dikkat çeken Öztek, bu kapsamda iki yılda bir yapılacak sempozyumda bu yıl sağlık ve medya ilişkisini ele almak istediklerini söyledi. Öztek, sağlık ve medya ilişkisinin tüm paydaşlarla ele alınacağı sempozyumun sonunda bir bildiri açıklanacağını ve buna göre bir yol haritasının belirleneceğini bildirdi.


Vakfın kuruluşundan bu yana yaptığı faaliyetler hakkında da bilgi veren Öztek, vakfın aşılama programlarından, tıbbi cihaz sağlanması, farkındalık artırıcı organizasyonlardan, evde bakım gibi birçok alanda kaynak sağladığını ve eğitim faaliyetlerinde yer aldığını ifade etti. Sağlık Bakanlığını ve sağlık hizmetlerini desteklemek amacıyla çalıştıklarını dile getiren Öztek, yeni vizyon olarak bu yıldan itibaren farklı aktivitelerde de yer alacaklarını anlattı. Çalışmaların ilkinin bu programla başladığını vurgulayan Öztek, sağlık hizmetinde kalitenin artırılabilmesi için alandaki sektörlerin de işbirliği içinde çalışması gerektiğini belirtti.

Çok Sektörlü Sağlık Projesi
Çok Sektörlü Sağlık Sorumluluğu Projesi hazırlandığını, bunun için bir genelge yayımlanacağını dile getiren Türkiye Halk Sağlığı Kurumu Başkanı Seçil Özkan, “Bundan sonra önceliklediğimiz konuları ele alarak çalışmalara başlayacağız” dedi.
Sağlık alanında sektörlerle birlikte yürümek gerektiğini vurgulayan Özkan, Bakanlık olarak “Çok Sektörlü Sağlık Projesi” kapsamında birçok çalışma grubunun yer aldığını, koruyucu sağlık hizmetleri ile ilgili 46 başlıkta ayrı ayrı gruplar oluşturulduğunu söyledi. Bu alana ilişkin planlamaların yapıldığını anlatan Özkan, tedaviye ilişkin de çalışmaların devam ettiğini belirtti.

Özkan, Başbakan Ahmet Davutoğlu’na yapılan brifingde Çok Sektörlü Sağlık Projesi’nin sunumunun yapıldığını dile getirerek, şunları söyledi: “Başbakanımız, bu projeyi çok beğendi. Sağlığın çok sektörlü olarak yürümesi gerekiyor. Bundan sonraki süreçte de sektörle kol kola ilerlememiz gerekiyor. Şimdi, buna ilişkin bir Başbakanlık genelgesi yayımlayacağız. Genelge ile tamamen bir yapılanma planlandı. Üst bir yürütücü kurul olacak. Bunun içinde kamu kurumları, sivil toplum kuruluşları ve üniversiteleri temsilen üst yöneticiler bulunacak. Kurumumuz da bunun temel sorumlusu olacak.”

Sağlık alanında basının güvendiğine sorumluluğunun çok yüksek olduğunu dile getiren Özkan, toplumun medyada sağlıkla ilgili çıkan haberlere dikkati çekerek, bu nedenle halka doğru bilginin ulaşması için sağlık okuryazarlığına ağırlık verilmesi, basınla birlikte yürünmesi gerektiğini bildirdi.


Toplumda Sağlık Okuryazarlığı Düzeyinin Yükseltilmesinde Medyanın Rolü
"Toplumda Sağlık Okuryazarlığı Düzeyinin Yükseltilmesinde Medyanın Rolü" temalı sempozyumda, sağlık ve medya ilişkisini ele alan panel düzenlendi. Prof. Dr. İskender Sayek'in başkanlığını yaptığı panelde konuşan Sağlık İletişimi Derneği (SİLDER) Başkanı Dr. İbrahim Ersoy, "Hekim Hasta İlişkisinde Medyanın Rolü" başlıklı yaptığı konuşmada, yayımlanan haberlerin doğrudan bu ilişkiye olumlu ya da olumsuz etki ettiğini vurguladı. Medyada sıkça yer bulan sağlıkta şiddet olayların işleniş biçimini de eleştiren Ersoy, "Sağlıkta şiddet, hekim hasta ilişkisini bitirme noktasına getirmiştir. Basın yayın organları, şiddet haberlerini verirken, hekimleri ve diğer sağlık çalışanlarını hedef göstermemelidir. Bu nedenle haber dili doğru seçilmeli ve kurgu hasta-hekim ilişkisine olumsuz etki yapmayacak şekilde planlanmalı” dedi.

“Çelişkili Bilgiler Nedeniyle Birçok Hasta İlacını Bile Bırakabiliyor”
Bunun yanı sıra özellikle obezite, tuz kontrolü, fiziksel aktivite, ilacın doğru kullanımı gibi konularda basında halkın kafasını karıştıran çelişkili bilgilerin verildiğini ifade eden Ersoy, "Çelişkili bilgiler nedeniyle birçok hasta ilacını bile bırakabiliyor ve bunu hekimine bildirmiyor. Bu da hastaların sağlığı açısından ölümcül tehlikeye yol açabiliyor" diye konuştu.

Sağlık Habercileri Mutlaka Alanında Uzmanlaşmalı
"Bilginin doğru aktarılabilmesi için sağlık habercilerinin mutlaka alanında uzmanlaşmış kişiler olması gerektiğini" de vurgulayan Ersoy, "Özellikle yurt dışında sağlık muhabirleri, en az 10 yıldır alanda çalışan kişilerdir. Bu uygulamanın Türkiye'de böyle olması, sağlık haberciliğinin gazetecilik için ilk basamak olarak yaptırılmaması gerekir. Bu nedenle, yöneticilere görevler düşmektedir" değerlendirmesinde bulundu.

Sosyal Medya Sağlık Alanında da Etkili Olmaya Başladı
Eğitim ve Sağlık Muhabirleri Derneği (ESAM) Başkanı Ziyneti Kocabıyık da medya kavramının genişlemesi, sosyal medyanın sağlık alanında da etkili olmaya başlamasıyla birlikte, uzman sağlık habercisine düşen sorumluluğun daha da arttığını bildirdi.
Yayın kuruluşlarında sağlık haberlerini yapan habercilere uzmanlaşma fırsatı verilmesi gerektiğinin altını çizen Kocabıyık, "Sağlık bilgilerinin medyada haber olabilmesi için korkutucu, ürkütücü ya da mucize nitelikleri taşıması gerekiyor. İnsanlar genellikle bilgiyi kaynağından okuyarak elde etmeyi tercih ediyor. Okumayan bir toplumuz. Bu nedenle üç satırlık hap bilgilerle sağlık haberleri verilmeye çalışılıyor. Özellikle yazılı basında ve görüntülü medyada zaman ve yer darlığı da bunu gerektiriyor. Çarpıcı başlıklar ve kısaltılarak verilen bilgiler bazen gerçekten uzaklaşabiliyor. En çok kullanılan haberler kanser, obezite ve bitkisel tedaviler. Bu da toplumun kendisine fazla dikkat etmeden, bir hap ya da bir avuç bitki ile sağlığına kavuşma isteğinden kaynaklanıyor” dedi. 

Toplum Basın Yayın Organlarında Yer Alan Sağlık Haberlerine Güveniyor
Maltepe Üniversitesi Rektör Yardımcısı ve İletişim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Şahin Karasar, Anadolu Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Erkan Yüksel'in "Türkiye'de Sağlık Konulu Yayıncılık İlkelerinin Belirlenmesi" başlıklı yaptığı araştırmaya ilişkin verileri ele aldı. Araştırmaya göre, toplumun basın yayın organlarında yer alan sağlık haberlerine güvendiğini, ancak sağlık çalışanlarının medyada çıkan haberlere güvenmediğini ifade eden Karasar, sağlık haberlerindeki kalitenin artırılabilmesi için gazetecilere düşen rolün önemli olduğunu bildirdi.

Haberler "Mucize" Şeklinde Verilmemeli
Prof. Dr. Nükhet Örnek Büken de etik kavramı üzerinde durarak, bunun tıp alanında olduğu gibi medya alanında çok önemli olduğunu söyledi. Gazetecinin, özel yaşamın, kişisel verilerin gizliliğine dikkat etmesi gerektiğini belirten Büken, haberlerin "mucize" şeklinde verilmemesi gerektiğini vurguladı. Büken, profesyonel gazetecinin çocuk, kadına yönelik şiddet ve istismar haberleri verirken duyarlı olması, yol ya da hedef gösterici olmaması, kişisel haklara uygun bir haber içeriği kullanması gerektiğini kaydetti.
Büken, medyada etik değerlerin sadece kişisel çaba ile mümkün olmadığını ifade ederek, bunun için sistemin ve yönetimlerin de sorgulanması gerektiği değerlendirmesinde bulundu.

Nitelikli Bilgi İçin Sağlık Haberciliğinde Uzmanlaşılması Gerekli
Toplumda sağlık okuryazarlığı düzeyinin artırılmasında medyanın önemli rol üstlendiği ancak tek başına itici güç olamayacağı; nitelikli bilgi için sağlık haberciliğinde uzmanlaşılması gerektiği belirtildi. 


Sağlık ve Sosyal Yardım Vakfı tarafından düzenlenen “Toplumda Sağlık Okuryazarlığı Düzeyinin Yükseltilmesinde Medyanın Rolü” temalı “Sağlıkta Sektörler Arası İşbirliği Sempozyumu” sonuç bildirisi açıklandı. Alanda söz sahibi gazeteci, akademisyen ve Sağlık İletişimi Derneği (SİLDER) ile Eğitim ve Sağlık Muhabirleri Derneği’nin (ESAM) de bulunduğu sempozyumun sonuç bildirisinde, toplumda sağlık okuryazarlığı düzeyinin yükseltilmesinde medyanın daha etkili ve yararlı olabilmesi için önerilerde bulunuldu.

”Sağlık Okuryazarlığı Eğitimi Her Öğretim Kademesinde Yer Almalı”
Toplum sağlığının geliştirilmesinde bütün sektörlerin doğrudan ya da dolaylı rolleri ve sorumlulukları olduğu vurgulanan bildiride, sağlık okuryazarlığının sağlığın geliştirilmesinde vazgeçilmez bir unsur olduğuna dikkat çekildi. Bu konudaki çalışmalarda medya ile birlikte tüm sektörlerin işbirliği içinde ele alınması gerektiği ifade edildi.
Sağlık okuryazarlığında medyanın çok etkili olduğuna işaret edilen bildiride, şunlar kaydedildi: “Buna karşın, sağlık okuryazarlığının geliştirilmesinde medyaya gereğinden fazla sorumluluk yüklenmemeli ve bu konuda tek başına bir itici güç olamayacağının farkında olunmalı. Sağlık okuryazarlığı ile ilgili eğitim, okul öncesi dönemden başlayarak her öğretim kademesinde yer almalı. Halkın sağlık okuryazarlığı konusunda talepte bulunmasını sağlayıcı politika ve stratejiler geliştirilmeli. Eğitim durumu, cinsiyet, sosyo-ekonomik durum, yaşanılan yer gibi etmenler dikkate alınarak değişik gereksinimleri olan kişi ve gruplara ulaşmak üzere o gruplara uygun farklı yaklaşımlar geliştirilmeli.”


Bildiride, sosyal, ekonomik, politik, teknolojik ve kültürel bağlamda disiplinler arası işbirliği sağlanması gerektiği de belirtilerek, “Sağlık okuryazarlığı konusunda ortak bir yaklaşım oluşturmak, politikalar geliştirmek, çalışmaları izlemek, değerlendirmek ve denetlemek üzere bütün paydaşların (sivil toplum kuruluşları, üniversiteler, Sağlık Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı, medya kuruluşları, meslek örgütleri, TÜBİTAK, RTÜK gibi) aktif olarak katılacağı bir platform oluşturulmalı” ifadesine yer verildi.

Yeni Medya Teknolojilerinin Sağlık Okuryazarlığının Arttırılmasında Stratejiler Geliştirilmeli
Sağlık Bakanlığının, sağlık okuryazarlığı geliştirmek, izlemek ve paydaşlar arasındaki işbirliğini sağlamak üzere koordinatör görevi görmesi gerektiği vurgulanan bildiride, şu önerilerde bulunuldu: “Medya kuruluşları, Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluk Bildirgesi ile Halkın Yararı İçin Sağlık Haberciliği Bildirgesi’nde yer aldığı gibi sorumluluk ve etik ilkeler çerçevesinde kişi ve hasta haklarını gözeten, politize edilmemiş, yalın, abartısız, kanıta dayalı, sansasyondan kaçınan, insanlara umutsuzluk ya da sahte umut vermeyen, toplumu bilim dışı uygulamalara özendirmeyen haber ve bilgi aktarımı yapmalı. Yeni medya teknolojilerinin sağlık okuryazarlığının arttırılmasında aktif kullanımına dair stratejiler geliştirilmeli. Medyanın sağlık okuryazarlığına dair hizmet kapasitesi ve kalitesi geliştirilmesi için Akademi medya ilişkisi arttırılmalı, bu amaçla lisans ve yüksek lisans eğitimleri yanı sıra bu kurumların işbirliği içinde çalışmalarını geliştirici mekanizmalar kurulmalı.”


Sağlık Haberciliğinde Uzmanlaşma Ve Branşlaşmaya Gidilmeli
Bildiride, akademi ile işbirliği içerisinde sağlık habercisi olarak görev yapanların kısa süreli hizmet içi eğitimleri ile niteliklerinin artırılması gerektiği vurgulanarak, “Habercilikte uzmanlaşma ve branşlaşmaya gidilmeli, sağlık haberciliği de bir uzmanlaşma dalı olarak ele alınmalı” görüşünde birleşildi.

Sağlık hizmeti sunucularının mezuniyet öncesi eğitim programlarına sağlık okuryazarlığının eklenmesi gerektiği aktarılan bildiride, sağlık eğitimcisi olarak öğrenimlerine katkı sağlayacak uygulamaların yapılması önerisinde bulunuldu.

Bildiride, her sektörde sağlık politikası yaklaşımı çerçevesinde, medya sektörü dahil, sağlık hizmetlerinde rolü olan bütün sektörlerin sağlık konusundaki girişim ve uygulamalarının periyodik olarak değerlendirilmesi ve hazırlanacak yıllık sağlık karnesinin kamuoyuna açıklayan bir mekanizmanın oluşturulması gerektiği kaydedildi.

27 Kasım 2014 Perşembe

DİZİ SETLERİNDEN ORGAN BAĞIŞINA TAM DESTEK!

Sağlık Bakanlığı ve AB'nin ortaklaşa yürüttüğü "Organ Bağışında Uyum İçin Teknik Yardım Projesi" kapsamında, "Ulan İstanbul", "Arka Sokaklar", "Kaçak", "Hayat Yolunda" ve "Kocamın Ailesi" setlerinde Türkiye'deki organ bağışı ve nakillere ilişkin bilgi verilerek ziyaret edildi. 

Sağlık Bakanlığı ve Avrupa Birliği (AB) tarafından ortaklaşa yürütülen "Organ Bağışında Uyum için Teknik Yardım Projesi" kapsamında dizi setlerine yapılan ziyaretlerde, yapımcı, yönetmen ve oyuncularla bir araya gelindi.

Avrupa Birliği (AB) Organ Bağışında Uyum İçin Teknik Yardım Projesi  Takım Lideri Dr. Lajos Kovacs,  Türkiye'de organ bağışının artırılmasını amaçladıklarını vurgulayarak, "Sağlık personelinin dışında bağış ve nakil konusunda toplumda da bilgi ve farkındalığın artırılması gerekiyor. Bu konuda sizlerden de destek bekliyoruz" diye konuştu.

Sağlık Bakanlığı Sağlık Hizmetleri Genel Müdür Yardımcısı Arif Kapuağası, yapımcı, yönetmen, oyuncu ve diğer teknik ekibe yaptığı açıklamada, Türkiye'de yaklaşık 25 bin kişinin organ nakli beklediğini, yeterli bağış olmadığı için yaklaşık her yıl 2 bin kişinin hayatını kaybettiğini söyledi. Organ bağışı konusundaki farkındalığın artırılmasının önemini vurgulayan Kapuağası, bu konuda kanaat önderlerine sorumluluk düştüğünü  dile getirdi. Kapuağası, sanatçıların da bu konuda yol gösterici olabileceğine dikkati çekerek, "Bakanlık yetkilileri olarak farkındalığın artırılması için çalışmalar yürütüyoruz ancak ne yaparsak yapalım biz her haneye giremiyoruz. Oysa, sizler, değerli sanatçılarımız, oyuncularımız, diziler ve filmler aracılığıyla bir anda milyonların evine girebiliyorsunuz. Bu nedenle sizlerin vereceği bir mesaj organ bağışında farkındalığın artırılabilmesi için çok çok önemli" dedi.

Dizi ve filmlerde organ bağışının işlenmesinin, bir kişinin bağışlanan organla tekrar yaşama döndüğünün gösterilmesinin önemli olduğunu belirten Kapuağası, bu konuda katkı sağlayan senarist, yapımcı ve oyunculara teşekkür etti.

Proje Koordinatörü ve Organ Nakli Birim Sorumlusu Mehmet Ali Aydın, duygusal bir yanı olan bu konuyu en iyi oyuncuların hissettirebileceğini vurguladı. Aydın, şöyle konuştu: "Organ bağışı hayattır. Ölümün ardından organların bir başka bedene can vermesine fırsat tanımaktır. Bu, kimi zaman bir anne, kimi zaman bir çocuk, kimi zaman genç bir delikanlı olabilir. Yaşama şansı isteyen bir kişinin duygularını en iyi sizler anlatabilirsiniz. Bu yüzden sizlere ihtiyacımız var."


Arka Sokaklar Dizisinden Şevket Çoruh Tam Destek Verdi
Kimi bölümlerinde senaryo gereği organ mafyasını da işleyen diziler arasında yer alan Arka Sokaklar dizisinin başrol oyuncularından Şevket Çoruh, dikkatli bakıldığında herkesin çevresinde organ bağışına ihtiyacı olan kişilerin olduğunu görebileceğini söyledi.
Türkiye'de mutlaka bağışların artırılması gerektiğine inandığını söyleyen Çoruh, "Organlarımızı başkasına vermemiz, bir başkasına da yaşama şansı sağlayacak. O yüzden Türkiye'deki tüm insanları organ bağışına davet ediyoruz. Organ bağışı güzel bir şeydir" dedi.


Dizinin sevilen kahramanı Hüsnü komiser Özgür Ozan da herkesin bir gün organa ihtiyaç duyabileceğini vurgulayarak, şunları söyledi: "Kimilerinde 'acaba organlarımı bağışlamış olursam ölmeden alırlar mı' şüphesi var. Öncelikle bu yanlış algının düzeltilmesi, insanların aydınlatılması gerekiyor. İnsanlar, böylesi bir cehalet içerisindeler. İnsanların kendilerine emanet edilen organlarına iyi bakarak, kendilerinden sonra da fayda sağlamaları gerekir."
Kendisinin de 9 yaşında bir çocuğu olduğunu anlatan Ozan, organ bağışının konu alındığı bir rolün zor olabileceğini belirtti. Ozan, "Bir baba düşünün ki evladını kaybetmiş; bir baba düşünün ki oğlunun yaşaması için organa ihtiyacı var. Bir taraf acı içinde, diğer taraf evladına organ bulmanın sevinci içerisinde. İki zıt duygu. Ben ikisini de istemezdim ama organa ihtiyacı olan bir babayı sadece ve sadece oynamak isterdim" diye konuştu.



Ulan İstanbul Dizisinin Senaryosuna Bilinçlendirme Bölümleri Eklenecek
En sevilen aksiyon dizileri arasında yer alan Ulan İstanbul dizisinin yönetmeni Murat Onbul, dizilerde konunun genellikle organ mafyası şeklinde işlendiğini belirterek, bunun korkuya yol açabildiğine dikkati çekti. Onbul, "Suç gerektiğinde bunları kullanmak zorunda kalabiliyoruz. Oysa bunları yaparken de bu işin olması gereken tarafını da anlatabilirsek, eminim çok faydalı olacağız. Dizilerde organ bağışının işlenmesi için senaristlerimizle konuşarak, suç unsurunun yanı sıra aynı zamanda bilinçlendirme için de kısımlar bulmalıyız. Ulan İstanbul ekibi olarak, bu konuyla ilgili ciddi bir şeyler yapmaya çalışacağız, senaristimizle görüşeceğim. Ben de organlarımı bağışlamayı düşünüyorum, gerekli müracaatları yapacağım" dedi.

Başrol oyuncu Uğur Polat da organ bağışının çok fazla dizide işlendiğine şahit olmadığını belirterek, "Bunun bir kültür haline gelmesi, bunun için de konunun mutlaka dizilerde işlenmesi gerektiğini, herkesi bu konuda sorumluluğa davet ettiğini" bildirdi.
Kendisinin bugüne kadar organ bağışını içeren bir rol oynamadığını ifade eden Polat, "Organ bağışında bulunan ya da bağışlanan organla hayata dönen bir kişiyi seve seve oynardım" diye konuştu.



Başrol oyuncularından Şebnem Bozoklu da konunun, sevilen dizi, köşe yazıları ve program aracılığıyla aydınlatılması gerektiğini dile getirerek, "Organ bağışının sanatçılar, yazarlar gibi kanaat önderleri aracılığıyla halkın hücrelerine kadar yayılması çok önemli" dedi.
Kendisinin de organ bağışçısı olmayı istediğinin altını çizen Bozoklu, "Bunu en kısa zamanda yapacağım" diye konuştu.



Kaçak Dizisinden Haluk Bilginer: Ben, Bir Organ Bağışçısıyım
Kaçak dizisinin yönetmeni Serkan Birinci, kendisinin de organ bağışında bulunmayı düşündüğünü belirterek, bunun ne şekilde yapılacağının da tam olarak bilinmediği eleştirisinde bulundu.

Konunun, dizilerde işlenebilmesi için bir hikayeye dayandırılması gerektiğini, bu konuda da senaristlere görev düştüğünü ifade eden Birinci, "Eşim de senarist. O'na yazdığı senaryolarda bunu işlemesini rica edeceğim. Ayrıca kendim ve yapımcım adına, senaristimizle konuşma sözünü verebilirim" diye konuştu.



Usta oyuncu Haluk Bilginer, herkesin organlarını bağışlaması gerektiğini düşündüğünü ifade ederek, "Öleceğini bilen tek yaratık insan. Bir gün nasıl olsa öleceğiz. Öldükten sonra başkasının yaşamasına katkıda bulunmak için mutlaka organlarımızı bağışlamamız gerekiyor. Ben, bir organ bağışçısıyım mesela" diye konuştu. Bilginer, bu konuyu işleyen iyi yazılmış bir senaryoda her rolü oynayacağını söyledi.



Memati olarak ünlenen dizinin oyuncularından Gürkan Uygun da dizilerde bu tür bir yönlendirmenin yapılabileceğini ifade ederek, "Her şeyden önce bu bir oyuncunun değil vatandaşlık görevidir. Ancak popüler insanlar olan sanatçıların bağışçı olması olumlu etkiyi artıracaktır. Ancak, dizilerin içerisinde rol modellere bunu yaptırmak daha faydalı olacaktır" diye konuştu.

Uygun, dizilerdeki ana karakterlerin hikayelerinin bir köşesine bu konunun yerleştirilmesinin çok katkı sağlayacağını belirterek, "Bir ana karakter organlarını bağışlayabilir ya da organ bağışıyla hayatı kurtulabilir. Bu halkın üzerinde çok daha etkili olur" dedi.

Uygun, kendisinin de organ bağışında bulunacağını dile getirdi.
Dizi oyuncularından Burak Deniz, herkesin organlarını bağışlaması gerektiğini, kendisinin de bağışçı olacağını belirtti. Özellikle aksiyon dizilerinde sadece organ mafyalarının işlenmemesi gerektiğini ifade eden Deniz, "Bağışlanan organla bir kişinin hayatını kurtarması de konu içinde yer almalı. Bu senaristlerle alakalı bir durum. Örneğin, dizinin iyi kahramanlarından biri, bağışlanan bir organla hayata dönerse çok etkili olacaktır" dedi.



Hayat Yolunda Dizisinden Burak Yamantürk:  Ölümünün Ardından Başka Birine Can Verebilmenin Çok Değerli 
Hayat Yolunda dizisinin başrol oyuncularından İlker İnanoğlu, kendisinin daha önce "Hayat Ver" projesine katıldığını anımsatarak, her zaman organ bağışına ilişkin projelerde yer almayı arzu ettiğini söyledi.
Kendisinin de organlarını bağışladığını ve bunun en önemli vasiyeti olduğunu vurgulayan İnanoğlu, "Yurt dışında ehliyetimde de yazıyor. Bence dünyanın en güzel şeyi, ölürken, kim bilir kaç kişiye can vereceksiniz. Organ bağışı, bir kişinin yapabileceği en büyük sevaptır bence" dedi.

Hayat Yolunda dizisinin ünlü beyin cerrahı Selim Savaş karakterini canlandıran Burak Yamantürk de herkesin bir gün öleceğini, ancak ölümünün ardından başka birine can verebilmenin çok değerli olduğunu söyledi. Yamantürk, "Organ bağışı sayesinde bir hayat biterken, yeni bir hayat başlıyor. Bir insana hayat vermekten daha güzel bir şey olamaz" diye konuştu

Bu konuda olumlu mesaj verebilmenin kendisi için önemli olduğunu ifade eden Yamantürk, "Organlarınızı bağışlarsanız değil, bağışlamazsanız eksilirsiniz" diye konuştu.
Muhteşem Yüzyıl dizisinden Sarı Selim olarak tanınan ve bugünlerde başarılı doktor Cem Korcan karakterini canlandıran Engin Öztürk de organ bağışında üstünde durulması gereken tek konunun "insanı yaşatmak" olduğunu belirterek, "İnsanın yaşaması için varsa böyle bir imkanımız, neden kullanmayalım?"şeklinde konuştu. 

Bu konuda bilgili ve bilinçli kişilere sorumluluk düştüğü değerlendirmesinde bulunan Öztürk, "Özellikle bilinçli kişilerin, diğer kişileri organ bağışı için ikna etmesi gerekiyor" açıklamasında bulundu.

"Organ bağışı hayat kurtarır" diyen başrol oyuncularından İpek Karapınar da Hayat Yolunda dizinin bir bölümünde bu konuyu işlediklerini anımsatarak, bu şekilde vatandaşların bilinçlenmesi için mesaj vermeye çalıştıklarını dile getirdi.

Halkın gönlünde Mahidevran karakteri ile taht kuran Nur Fettahoğlu ise organ bağışının öneminin çok iyi kavranamadığını düşündüğünü aktararak, "Organ bağışının hayat kurtardığının artık farkına varmak lazım. Bu nedenle lütfen organlarımızı bağışlayalım" diye konuştu.



Kocamın Ailesi Dizisi Ekibi: “Lütfen Organlarınızı Bağışlayın”
Kocamın Ailesi dizisinin usta oyuncularından Ayşenil Şamlıoğlu, organ bağışında farkındalığın artırılabilmesi için oyuncuların her birinin katkı sağlaması gerektiğini ifade etti.
Yıllar önce kendisinin tüm organlarını bağışladığını dile getirdiğini anlatan Şamlıoğlu, "İnsan canı o kadar değerli ki ben gittikten sonra geride organımla bir can bırakabileceksem, bundan daha değerli bir şey düşünemiyorum" diye konuştu.

Şamlıoğlu, bu konuda insanların bir kısmında "günah" ya da "bağışladığında kendisinin erken öleceği" gibi endişelere kapıldığını öne sürerek, "Bu yanılgının giderilebilmesi için her alandan destek gerekiyor. Televizyon, herkesin evine girdiği için etkisi çok yüksek" dedi.



Ayşenil Şamlıoğlu, organ bağışının işlendiği bir senaryoda, organ nakli beklerken çektiği acıyı anlatan birini oynamayı istediğini anlattı.
Oyuncularından Füsun Kostak, organ bağışının artırılabilmesi için dizilerde bu konunun işlenmesi gerektiğine inandığını belirterek, kendi dizilerinde de böbrek naklinin ele alındığı hatırlattı.

Konunun, dizilerde de yeteri kadar yer aldığını düşünmediğini, ancak mutlaka konunun altının çizilmesi gerektiğini vurgulayan Kostak, "Özellikle çocukların önlerinde uzun yıllar var ve onların mutlaka nakile ihtiyacı bulunuyor. Bu nedenle organ bağışına katkıda bulunalım" çağrısında bulundu.

Genç oyunculardan Murat Okay, kendisinin organ bağışçısı olduğunu belirterek, geçmişte organ mafyasını işleyen bir rolü canlandırdığını söyledi. "Yapılan şeyin yanlış olduğunu görüp bunu içselleştirdiğinde insan kendini çok kötü hissediyor. Güzel mesaj veren doğru bir projenin her yerinde olmak isterim. Lütfen organlarınızı bağışlayın" dedi.

Usta oyunculardan Zuhal Yalçın da sanatçıların bu konuda önderlik yapması, ancak bu konuda sosyal medyanın da iyi kullanılması gerektiğini dile getirdi.
Twitter'dan her duyarlı vatandaşın organ bağışı çağrısında bulunarak, duyurulmasını sağlayabileceğini ifade eden Yalçın, "Sadece 140 karakterle sosyal medyadan organ bağışının duyulması sağlanabilir. Herkesi bunu yapmaya çağırıyorum" diye konuştu.

Sanatçıların bu konuda öncü olabilmesi için Sağlık Bakanlığı başta olmak üzere yetkililerin bilinçlendirme çalışmalarına ağırlık vermesi gerektiğini ifade eden Yalçın, "Ancak, bizler bilinçlendikten sonra elbette dizilerde ve tiyatrolarda bunu dile getiririz" diye konuştu.

Yalçın, yıllar önce babasının böbrek yetmezliğinden kaybettiğini anlatarak, duygularını şöyle ifade etti: "Ben zaten organ bekleyen evlattım zamanında. Çünkü, babam böbrek hastasıydı, diyalize bağlıydı. Biz, çok uzun süre böbrek bekledik ama gelmedi o böbrek. Beklemek zor, bekleyene de bekletene de çok zor... Oyuncu olarak bir senaryo da bekleyen ya da bağışlayan kişiyi de oynamak isterdim. Biri yaşadığım, biri düşündüğüm bir şey. Babacığım, aramızda yok... Ben en çok çocuklar için üzülüyorum. Çocuklar için organlarınızı lütfen bağışlayın."

Oyunculardan Şehsuvar Akbaş da organ bağışı ile ilgili önyargıların artık son bulması gerektiğini belirterek, "Bizde geçmişten bu yana bu bir sorun, gelişmiş ülkelerde böyle bir şey söz konusu değil" dedi.

Kendisinin de organlarını bağışlayacağını dile getiren Akbaş, herkesi bağış yapmaya davet etti.

"Organ Bağışında Uyum İçin Teknik Yardım Projesi"  kapsamında dizi setlerindeki ziyaretlere eşlik eden AA Sağlık Muhabiri Yeşim Sert'e teşekkür ederiz. 

"Organ Bağışında Uyum İçin Teknik Yardım Projesi"  Kıdemli İletişim Uzmanı olarak bilgilendirme amacıyla bu içerik paylaşılmıştır. 

24 Kasım 2014 Pazartesi

SAĞLIK KONULU YAYINCILIK İÇİN BİR ÖNERİ: “KÖTÜYLE UĞRAŞMA İYİYİ ALKIŞLA”

Sağlık haberciliğinde “kötü” ya da “yanlış” içerik neredeyse herkes tarafından eleştiriliyor ve bunun için bir şeyler yapılması gerektiği söyleniyor. Ancak kimin ne yapması gerektiği konusundaki görüşler birbirinden farklılaşıyor. Bu noktada Prof. Dr. Erkan Yüksel konuya yeni bir bakış açısı getiriyor. Bu tür içeriklerle uğraşmak yerine “iyi olanın desteklenmesi” ve “iyinin örnek gösterilmesi” yöntemini öneren Prof. Dr. Yüksel, iyi içeriklerin özendirilmesinin daha anlamlı sonuçlar doğuracağını belirtiyor.

Sağlık haberciliğinde yanlışın önüne nasıl geçilebilir? Sağlık programları nasıl denetlenebilir? Medyada sağlık konulu yayıncılık en iyi nasıl yapılabilir? Gözetim ve denetim şart mı? Bu nasıl olacak? Kim, nasıl denetleyecek? Hangi yaptırımlar uygulanacak? Bu ve daha fazla sorunun yanıtını veren Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi Basın ve Yayın Bölümü Başkanı Prof. Dr. Erkan Yüksel, konuya alternatif bir bakış açısı sunuyor. “Daha iyi sağlık haberi nasıl yazılır?” sorusuna odaklanmak gerektiğini belirten Prof. Dr. Yüksel’in önerisi ise bir slogan gibi: “Kötüyle uğraşma, iyiyi alkışla.”

Meclis Araştırma Komisyonu Raporu
Prof. Dr. Yüksel, şunları söylüyor: “Öncelikle iki önemli çalışmadan söz edeyim. Bunlardan ilki “Sağlık Çalışanlarına Yönelik Artan Şiddet Olaylarının Araştırılarak Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla Kurulan Meclis Araştırma Komisyonu Raporu”. Söz konusu raporda, adından da anlaşılacağı konuda 66 farklı öneride bulunuyor. Medyaya yönelik öneriler de var. Ancak konumuzla ilgili kısmı 43 nolu öneri. Orada şöyle deniliyor: ‘Görsel ve yazılı medya; RTÜK başta olmak üzere, ilgili kurumlarca sağlık konusunda çıkan haberlerin doğruluğu ve tarafsızlığı konusunda denetimden geçmelidir.’ İkinci çalışma, benim yürütücülüğünü üstlenmiş olduğum araştırma projesiyle ilgili. Çalışmada medya ve sağlık alanında hizmet veren profesyonellerin konuya ilişkin görüşlerinin bir analizi bulunuyor. 150 kişiyle yapılan görüşmelerde “sağlık konulu yayınları nasıl buldukları” sorulduğunda alınan yanıtlardan yalnızca 5’i “olumlu buluyorum/beğeniyorum” şeklinde. Neredeyse yarısı; yani %43’ü ise “Genel olarak olumsuz, beğenmiyorum” diyor. Çalışmayla ilgilenenler raporun özetini içeren kitabımız Check Up Sağlık İletişimi adıyla Literatürk Yayınlarından çıktı. 

Ne Yapmak Gerekir?
Araştırmada medya ve sağlık profesyonellerine “Yanlış olduğunu düşündüğünüz konularda ne yapılması gerektiği kanaatindesiniz?” diye sormuşuz. Yanıtların üçte biri; yani %33’ü “Sivil toplum örgütleri aracılığıyla oluşturulacak bir komisyon/kural denetlemeli” şeklinde. Dörtte birden fazlası; yani %28’i ise “Kurum içinde sağlık editörü, danışmanı olmalı, özdenetim yapılmalı” diyor. Daha başka yanıtlar da var. Daha doğrusu yanıtlar pek çok görüşü içinde barındırıyor. Örneğin “Sağlık Bakanlığı denetlesin” deniliyor. Diğer belli başlı yanıtlar da şöyle: “Üniversiteler ve akademisyenler denetlemeli, destek olmalı”, “Tabipler Birliği denetlemeli, destek olmalı”, “Meslek örgütleri, derneklerden destek, yardım, fikir alınmalı, meslek kuruluşları denetlemeli”, “Ortak bir denetim komisyonu olmalı.” Hatta şöyle deniliyor: “Yeni yasa, yönetmelik çıkartılmalı.”, “Men cezası, para cezası verilebilir.” Bir kişi de gazetecilerin sağlık çalışanları tarafından eğitimden geçirilmesini istiyor. Bir başka görüş ise bu konunun aslında gazetecinin vicdanına kalmış bir konu olduğunu dile getiriyor.

Liste Uzayıp Gidiyor…
Kısacası medyadaki yayınların; içerik, haber ya da programların bir şekilde “denetlenmesi” ve hatta kimi noktada daha da ileri gidilerek “cezalandırılması” öneriliyor. Ancak çoğunluğun uzlaştığı ya da hem fikir olduğu ortak belirli bir görüşün öne çıkmadığını da belirtmek gerekiyor. Dolayısıyla bir denetim gerekiyor ama bunu kimin nasıl yapacağı konusunda görüşler farklılaşıyor.

Bu sonuçları 2011 yılında İstanbul’da düzenlediğimiz bir çalıştayda masaya yatırdık. “Biz bir şeyler yapalım” görüşünden hareketle sağlık konulu yayınları izlemek üzere bir merkez kurmaya karar verdik. Ancak bu çalışmamız da kimi engellere takıldığı için sonuçlanamadı. 

Aslında bu çalışma ve eylemlerden önce de literatürde yer alan kimi çalışmalarda benzer noktalara işaret edildiğinin altını çizerek konuyu özetlemek ve başka bir yöne taşımak istiyorum.

Asıl Soru Şu: Daha İyi Sağlık Haberi Nasıl Yazılır?
Elimde Türkiye’ye ilişkin araştırmamızın verileriyle 2012 yılında Amerika Birleşik Devletleri’ne gittim. Association of Health Care Journalists (Sağlık Habercileri Birliği) tarafından Atlanta’da düzenlenen toplantıda özel bir çalışma grubuna bir sunuş yaptım. Ne yapılması gerektiği noktasındaki soruları onlara da sordum. Onların bu birliği nasıl kurduklarını ve kendi deneyimlerinden hareketle önerilerini dinledim.

Doğrusu Türkiye’de hiç kimsenin dile getirmediği bazı şeyleri söylediler. Ne literatürde, ne de görüştüğümüz kişiler arasında bu yönde bir öneri getiren olmamıştı. İşte o görüşmede “ne yapılmalı” sorusuna yönelik olarak dile getirilen bazı görüşler şöyle:  

Üniversiteler bünyesinde kurulması planlanan bir merkez yerine sağlık gazeteciliği yapan uzman kadroların bir araya gelerek diğerlerine “örnek” oluşturabilecek bağımsız bir grup oluşturulması daha yararlı olacaktır. Gazeteci gazeteciye destek olmalıdır. Böyle olunca daha iyi olur. Sponsorluk da olmamalı. Reklam vereni desteklersen insanların güvenini kaybedersin. Ancak tıp fakülteleri, üniversiteler, vakıflar, devlet ve özel üniversiteler bu bağımsız gruba sponsor olabilir. Yönetimi şeffaf olmalı. Endüstrinin ya da lobilerin parası olmamalı. Biz bu konuda çok dikkatliyiz. Bünyemizde özel üyeliğe sahip yazan doktorlar var…

Önce küçük bir grupla başlanabilir. Birbirine yakın mesafedeki kişiler bir araya gelebilir. Ortak hikâyeler (haberler) yazsınlar. Gazeteciler birbirini geliştirsin… Birine bir şey öğretmek, şunu yap, bunu yapma demek, öğretmenlik yapmak; gazeteciler bunu istemiyor. Gazeteciler bunu sevmez. Ancak beraber olurlarsa, gazeteciler kendi deneyimlerine birbirlerine aktarırlarsa daha iyi. O zaman daha iyi öğrenebilirler.

Biz buraya (toplantıya) gelen gazetecilerle konuşuyoruz. Hepsi de gazeteci. 800 kişi olduklarını sanıyorum. Hepsi kendi paraları ile bu eğitimi almak için buraya geldi. Onlara sağlık haberlerinde yardım ediyoruz. Nasıl daha iyi sağlık haberi yazsınlar diye. Siz de bunu yapabilirsiniz. Muhabirin fikri oluyor ama daha iyi nasıl yazabiliriz, burada onu konuşuyoruz. Haberlerini daha akıllı (iyi) metinler haline getiriyoruz.  Modeller öneriyoruz. Bazen (yönlendirici) programlarımız var, onlarla birlikte çalışma yapıyoruz. Haber daha iyi nasıl yazılır onu anlatıyoruz. Açık ol, jargon kullanma, uzatma, anlaşılır ol, doğrulatarak yaz, soru sor; bu kuralları öğretiyoruz. Yazının bir müziği olmalı, eğlencesi olmalı, önemli şeylerin bilgisini vermeli. Bir muhabir kendi kendine sormalı: Benim gibi insanları öldüren şey ne? Kalp hastalığı, yemekler, tarımsal ürünler vs. Bunları bu şekilde haber yapmalı. 

Asıl soru şu: Daha iyi sağlık haberi nasıl yazılır? Buna odaklanmak gerekiyor. Geçmişe değil geleceğe bakılmalıdır. Geçmişteki (olumsuz) haberlerle değil, yazılacak iyi haberlere odaklanmak gerekmektedir. Hikâyeye sahip olmak da yetmez; daha iyi nasıl yazarım diye sorulmalı.

Bizde bir kontrol mekanizması yok. İyi haber her zaman iyidir ve kötü de kötü. İyi haber oldukça kötü haberi itecektir. İnsanlar iyi haberleri okumak ister. İyi haberleri örnek vermek lâzım. Örneğin her haftanın en iyi haberleri seçilerek işe başlanabilir. İnsanlara iyiyi örnek göstermek lâzım, kötüyü değil. Pozitif bakmak lâzım. Kötü haberlerin örnek verildiği toplantılara gazetecileri de dinlemek üzere bulamazsınız. Kimse gelmez.

Basın Özgürlüğü Anlayışına da Uymaz
Kuramsal açıdan da gazeteciliğin “denetlenmesi” ya da “kontrol” edilmesi bir anlamda “basın özgürlüğü” ve “çağdaş demokrasi ve uygarlık” gelenekleri ile bağdaşmaz. Ancak baskıcı rejimlerde bu tür anlayışların mevcut olduğu görülür. Dolayısıyla çizginin ya da sınırın nereye nasıl çekileceği önemli bir tartışma konusudur. Siyaseten de medyaya bu tür sınırlamalar getirmek başka türlü çekişmeleri ya da kaygıları da beraberinde getirir. 

Bütün bu düşüncelerden hareketle bir çıkış yolu ya da yeni bir rota belirlemek adına bir de meseleye bu yeni ya da farklı bir paradigma çerçevesinden bakmanın daha yararlı olabileceğini düşünüyorum. O da şudur: Medyadaki yanlış ya da kötülerle uğraşmak yerine; ki bunlarla hiç uğraşılmasın demiyorum, aklımızın, düşüncemizin, vaktimizin, paramızın ve enerjimizin daha büyük kısmını medya içeriklerinin daha iyi hale getirilmesi için kullanılması ya da harcanmasının daha yararlı, geliştirici ve ufuk açıcı olabileceğini düşünüyorum. 

Bir anlamda da bakış açımızı değiştirerek şöyle diyebiliriz:  Kötüyle uğraşmak; onu denetlemeye, düzeltmeye ya da cezalandırmaya çalışmak yerine, enerjimizi daha fazla iyiyle uğraşmak, teşvik etmek, daha iyi hale getirmek, örnek göstererek bu örnekleri çoğaltmak ve bunları özendirmek için harcayabiliriz.

Bu doğrultuda da şöyle diyorum: “Kötüyle uğraşma, iyiyi alkışla!” Meslek örgütleri acaba bu konuda ne düşünür? Biz akademisyenler olarak ne yapabiliriz? Şimdi bunları konuşalım.”

6 Kasım 2014 Perşembe

STRESE SAHİP ÇIKMALI MI?

Stresine Sahip Çık kitabının yazarı Psikolog Serap Duygulu, stresin başımıza gelen olaylardan daha çok bizim o olaylara verdiğimiz tepkilerden oluştuğunu söylüyor. 

Stresin negatif olarak algılandığını ve bunun motivasyon düşüklüğüne yol açtığını söyleyen Psikolog Serap Duygulu, olaylara bakış açısının değiştirilerek stresin yönetilebildiğini savunuyor. Bir insanı depresyona sokan bir olayın diğer bir insan için günlük hayatın olağan bir getirisi olduğunu kaydeden Duygulu, “Bir insan için stres yaratan durum bir başkası için ulaşılması gereken bir hedef olabiliyor” diye konuştu. 

Psikolog Serap Duygulu, Stresine Sahip Çık kitabı ile ilgili soruları yanıtladı.

Stresimize nasıl sahip çıkacağız?
Stresin başımıza gelen olaylardan daha çok bizim o olaylara verdiğimiz tepkilerden oluştuğunu bilerek. Çünkü bu bilinç, durumları ve olayları yeniden değerlendirmemiz anlamına geliyor. Bu durumda stresi var olan bir duygu ya da durum olarak görmekten sıyrılıp, tamamen verdiğimiz fiziksel ve duygusal tepkilerden kaynaklandığını da anlayacağız.

Stres pişmanlık ve keşkelerin birikimi midir?
Tam olarak böyle bir şey söyleyemeyiz ama geçmişte yapmak isteyip yapamadıklarımız, yıllar ilerleyip de yaş, hastalıklar, geç kalmışlık gibi bazı sebeplerle kıstlanmaya başladığımızda üzerimizde gerginliklere yol açabilir ve bu durum sürekli bir stres faktörü olabilir.

Stres iyi midir kötü müdür?
Doğada her şey zıttıyla ve karşılığıyla vardır. Tıpkı gece-gündüz, siyah-beyaz, kadın-erkek, ölüm-yaşam, varlık-yokluk, iyi-kötü gibi. Dolayısıyla stres aynı anda hem iyi, hem de kötü olabilir. Eğer stres durumunu yönetebiliyorsanız stres sırasında salgılanan hormonlar olaylara ve sorunlara odaklanmanızı ve çözümler üretmenizi sağlayabilir, vücudunuzun savunma sistemi yenilenir, bağışıklığınız güçlenir, direnciniz artar. Bu stresin iyi yüzüdür.
Ancak stres kronikleşirse, yani uzun sürer ve siz aşamazsanız o zaman da stresin kötü yüzü ortaya çıkar ve direncinizi yitirirsiniz, savunma sisteminiz çöker. Böylece hastalıklara karşı savunmasız hale gelirsiniz. Bu da bir süre sonra sizi geri dönülemez noktalara getirir.

Evlilikte stres nasıl dengelenir? Eşiniz hatasını kabul etmezse? Bencil davranış sürerse nasıl davranılmalı?
Evlilik başlı başına bir stres faktörü olabilir, eğer doğru insanla başlamamışsa. Bazen doğru insanla da olsa eğer tutumlar doğru değilse, sağlıklı iletişim kurulamamışsa ilişkide stres bir türlü yok edilemez, dengelenemez. Kaldı ki hatasını kabul etmeyen bir eşle de sağlıklı bir evlilik yürütülemez. Kişiler evlenmeden önce aslında birçok aşamayı atlayıp doğrudan evliliğe yöneliyorlar. Oysa sorulacak çok doğru bazı sorular vardır. Niye evlenmek istiyorum, bu kişi gerçekten evlilik için uygun mu, biz birbirimizin tahammül sınırlarını ve hassasiyetlerini biliyor muyuz? Onu iyi anlıyor muyum ya da beni anlayabiliyor mu? 
Bu tip pek çok soru sorabiliriz. Benim hep vurguladığım bir nokta vardır: Evlilik iki kişinin bir kişinin isteklerine ve beklentilerine göre yaşaması değil, iki kişinin bir arada yaşama becerisidir. Ayrıca evliliklerde; “Sevgi, Saygı, Sorumluluk, Sadakat ve Samimiyet”ten oluşan 5 S kuralını unutmamak lazım.

Taraflardan birinin mutsuz olduğu, kendisini baskı altında hissettiği evlilikler sağlıklı evlilikler değildir. Bir ilişki yürümüyorsa yürümüyordur, zorlamanın, bazı gerekçeler öne sürüp devam etmenin anlamı yok, bir an önce bitirip herkes kendi hayatına devam etmelidir. Böylelikle en az düzeyde hırpalanıp, en az düzeyde zarar görürler. 

Süper anne ve eş olan kadın ne yapmalı?
Modern hayatla beraber kadınların iş hayatında daha fazla yer almalarıyla beraber ortaya çıkan en önemli sorunlardan biri bu. Kadınlar aynı zamanda küçülen aile yapısıyla beraber iyice yalnızlaştılar. Eski büyük aileler yerini anne baba ve çocuktan oluşan çekirdek ailelere bırakınca ve kadın aynı zamanda iş hayatına atılınca, doğal olarak tüm sorumluluklar kadının omuzlarına yüklendi ve her şeye tek başına yetişmeye çalıştı. Bir de eşlerinin kadınları kendi anneleriyle ve o annelerin fedakarlıklarıyla kıyaslamasıyla beraber kadınlar müthiş bir yetersizlik duygusuna kapıldılar. Her şeye tek başına yetişmeye çalışan ve bu uğurda kendinden fedakarlık eden kadınlara dönüştüler. Oysa geçmişteki anneler sadece evle ve çocuklarla ilgileniyorlardı. Günümüzde anne baba tutumları da değişti, çocuk merkezli aileler olduk. Her şeyimiz çocukların derslerine, sınavlarına, okullarına göre programlanıyor. Bütün bunların üstüne bir de teknolojinin hızını eklediğimizde her şeyin hızla aktığı bir dünyada hızla yapılması gereken işlerin ağırlığı altında ezilen kadınlar görüyoruz. Oysa asıl şimdi işleri ve sorumlulukları paylaşmak gerek. Bazı işleri ertelemek, oluruna bırakmak, hatta ağırdan almak daha doğru olur. Çünkü unutulmaması gereken şey şu ki, asıl ertelenemez olan “Hayat”tır.


Çalışan anne suçluluğu nasıl aşar?
Çalışan annenin de bir robot olmadığını bilmek lazım. İşten eve geldiğinde hem ev işleri, hem çocuk bakımı, çocukların olan sorunları ve ödevleri sadece annenin meselesi değildir. Babalar da en az anne kadar sorumludurlar ve sorumluluk almak zorundalar. Günümüzde X nesli olarak bilinen kuşağın bir bölümü ile Y nesli olarak bilinen 1980 sonrası doğan kuşağın erkekleri ailede sorumluluğu paylaşma konusunda daha bilinçliler ancak yine de tam anlamıyla kadının üzerinden yükü aldıklarını söylemek mümkün değil. İşlere yetişememek, işleri yapmamak ya da ihmal etmek anlamına gelmiyor. Dolayısıyla iş yükünü dağıtmak, paylaşmak ve gerekirse diğer aile bireylerinden de destek almak çok önemli. Günümüzde sadece kadınların ve annelerin değil, neredeyse çalışan bütün bireylerin işlerini yetiştirmekte zorlandığını bilmek gerekiyor. Bu kişisel bir yetersizlik değil, modern hayatın getirdiği hızdan kaynaklanan bir sorunlar bütünü. Bu hız o kadar korkutucu bir hal aldı ki, bunun farkına varan bazı ülkeler de ‘Yavaş Şehirler’ oluşturuldu. Hayatı daha sakinleştirmeye ve teknolojinin hızına kapılıp gitmeye engel olmak amaçlı bir projedir bu. Bizim de kişisel olarak yapmamız gereken budur: İşleri böl, dağıt ve kendine de zaman ayır. Çünkü kendisi için enerji üretemeyen insanın başkasına ayıracak enerjisi de kalmaz.

Strese karşı zamanı nasıl yönetiriz?
Klasik bir cevap olacak belki ama zamanı iyi ve doğru kullanarak ve programlayarak. Gün içinde o kadar gereksiz işler için o kadar fazla zaman harcıyoruz ki inanılmaz. Oysa malum çağımız hız çağı. Modern hayatın en büyük dayatması buysa, o zaman gereksiz zaman kayıplarına karşı o kaçakları durdurmak gerek. Örneğin hepimizin bildiği gibi büyük şehirlerin trafik sorunu var. Bunu bile bile gideceğimiz yere ulaşmak için 15 dakika daha erken çıkmak varken, bir türlü toparlanamayıp son anda yola çıkarsak ve trafikte takılıp kalırsak bu gecikmenin sorumlusu trafik değildir. Kendimizi kandırmayalım. Dolayısıyla zamanı yönetmek için önce kendimizi ve sorumluluklarımızı yönetmeyi bilmek gerekir.

Stresi nasıl yönetebiliriz?
Öncelikle, stresin bizim bakış açımızla, tutumlarımızla ve olayları algılayış biçimimizle ilgili olduğunu bilmek gerek. Bir insanı depresyona sokan bir olay diğer bir insan için günlük hayatın olağan bir getirisi oluyor. Bir insan için stres yaratan durum bir başkası için ulaşılması gereken bir hedef olabiliyor. O zaman bu kadar kişiye göre değişen bir durumdan bahsediyorsak kişinin kendi içinde değişimi strese bakışı ve verilen tepkileri de değiştirecek demektir. Bizim toplumumuz genellikle olumsuz motivasyon odaklı bir toplum. Mağdur olmayı seviyoruz bir anlamda. Çünkü mağdur olduğumuzda ilgi görüyor, destek buluyoruz. Bu kazanımdan dolayı da sürekli bir melankoli ve mutsuzluk hali genel tutumumuz olmuş durumda. 
Demek ki öncelikle biz stresten kazançlı mıyız ve aslında “stresimizi yenmek ya da yönetmek istiyor muyuz” sorusunu yanıtlamak gerekiyor.

Kitabınızı yazmanızdaki etken nedir?
Yıllardır bize bir öcü gibi sunulan stresin aslında olaylara bakış ve tutumlar bütünü olduğunu anlatmak ve eğer doğru kullanıp yönetebilirsek bu stres denen duygu ya da durum sırasında salgılanan hormonların ne büyük bir güç olduğunu, hatta bizim yaşamsal enerjimiz olduğunu aktarmak amacıyla yazdım. Mesela hamileliği sırasında ortalama düzeyde stres yaşayan annelerin bebeklerinin diğer bebeklere göre daha dirençli ve bağışıklık sistemi güçlü bebekler olduğu anlaşılmış. Bu da gösteriyor ki tek başına stres kötü değil, strese yüklediğimiz anlamlar kötü. Yani dozu ve düzeyi önemli. Örneğin bugün haşhaş bitkisinden elde edilen Afyon uyuşturucuların hammaddesi. Ama aynı Afyon ilaç sanayinin ve tıbbın da vazgeçilmezi. Şimdi tek başına Afyon için kötüdür ya da iyidir diyebilir miyiz? Stres de böyledir. İyi veya kötü olması sizin onu nasıl algıladığınızla doğru orantılıdır. Bu bilgileri paylaşmak kitabımı yazmaktaki en büyük etken oldu.


Okurlarınıza iletmek istediğiniz bir mesaj var mı?
Ben kitabımı yazarken büyük heyecanla ve mutlulukla yazdım. Umarım okuyucular da aynı duyguları yaşarlar. Çünkü bilinen ve savunulan genel görüş, ‘Stres kötüdür’ söylemine tam ters bir görüşle yazdım ve günlük hayat içinde karşılaşılan sorunlara örneklerle çözüm önerileri sunmaya çalıştım. Klasik önermelerden farklı bir yol ve yöntem izlemeye özen gösterdim. Ve inanıyorum ki okuyucular, kitabımdaki önerileri uyguladıklarında çok olumlu sonuçlar alacaklar. 

Tekrar vurgulamak isterim ki Stres tek başına bir durum değildir, yaratılan ve oluşturulan bir durumdur. Sizi nasıl etkileyeceği ise siz onu nasıl algılarsanız öyledir.

Mutlaka herkesin okuması gereken kitap, müzik ve film sizce hangisi? 
Benim tüm danışanlarıma da önerdiğim birkaç kitap var:
 İlki; Hatalı Alanlarınız, yazarı Dr. Wayne Dyer. 
İkincisi de İyi Hissetmek kitabı, yazarı; David Burns
Müzik kişiye ve zevklere göre değişir. İyi hissettiren her tür müziği tavsiye ederim.
Film olarak Schindler’in Listesi, Rain Man, İnception, Matrix önerebileceğim filmler.

Sağlık haberciliği üzerine düşüncelerinizi öğrenebilir miyim? Sağlık haberlerinde nelere dikkat ediyorsunuz?
Sağlık haberciliği sağlık ve insanı buluşturan en önemli alanlardan birisi. Bu alanda da bu konuda deneyimli, yeterli ve alandan gelen insanların olması çok önemli. Sağlıkla ilgili en ufak bir bilgisi ya da eğitimi olmayan insanların olur olmaz konuları yazması, haber adı altında paylaşması inanılmaz büyük tehlikelere yol açabiliyor. Günümüzde bütün bilgiler bir tık ötemizdeyken, her tür doğru ya da yanlış bilgiye saniyelerle ulaşabiliyorken, sağlık haberciliğinin önemi daha artmış durumda. Ben kendi adıma bir sağlık haberini okurken öncelikle haberi hazırlayanın kimliğini ve bu konudaki eğitimini dikkate alıyorum. Tüm danışanlarıma ve okuyuculara da bunu öneriyorum. 

Sağlıklı iletişiminin olmazsa olmazı size göre nedir?
İletişim bizim diğer insanlarla olan ilişkimizi belirleyen en önemli araç. Bu aracı kullanırken kendimizi doğru ifade edebilmek ve doğru algılamak da ayrıca çok önem taşıyor. Sağlıklı iletişim ise sağlıklı düşünen ve algılayan, iletişime açık insanlar arasında kurulur. Sağlıklı iletişimin bana göre olmazsa olmazı, Empati’dir. Yani karşınızdaki insanın duygularına ve düşüncelerine duyarlı olmak, onun penceresinden de durumu değerlendirmeye çalışmak. Çünkü maalesef günümüz insanı olarak ‘önce ben’ demeye başladık. ‘Başkaları’nın da olduğunu unuttuk. 

Kısaca kendinizi tanıtır mısınız?
Kendimden bahsetmeyi çok sevmiyorum. Kişiyi anlatan yaptıklarıdır görüşüne inanırım. Kısaca çok okur, yazar, tarihi ve edebiyatı sever diyebilirim. Hürriyet Aile ve Anne Bebek dergisinde köşe yazarıyım. Psikolog ve Sosyolog olarak bireysel ve kurumsal danışmanlık yapıyorum. Eğitimler ve seminerler veriyorum. Psikoloji ve Sosyoloji dışında ayrıca Türk Dili Edebiyatı ve Kamu Yönetimi eğitimi aldım. Şimdi ikinci kitabımı yazıyorum.

5 Kasım 2014 Çarşamba

GELENEKSEL YÖNTEMLERLE ROMATİZMAL HASTALIKLAR TEDAVİ EDİLMEZ!

Türkiye Romatoloji Derneği tarafından düzenlenen 15. Ulusal Romatoloji Kongresi’nde konuşan Türkiye Romatoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. İhsan Ertenli, romatizmal hastalıklarda geleneksel yöntemlere başvurmanın yanlış olduğunu belirterek "Tanının erken konması hastanın iyileşmesi için önemli. Ancak geleneksel yöntemlerle vakit kaybedilirse ilaçla geri dönüş dahi mümkün olmuyor" dedi.

Türkiye Romatoloji Derneği tarafından düzenlenen 15. Ulusal Romatoloji Kongresi düzenlene basın toplantısına Türkiye Romatoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. İhsan Ertenli, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Romatoloji-İmmünoloji Bilim Dalı Başkanı Prof. Er. Eren Erken, İç Hastalıkları ve Romatoloji Uzmanı Doç.Dr. Bünyamin Kısacık, Gaziantep Üniversitesi Romatoloji Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ahmet Mesut Onat katıldı. 

Toplantıda, romatizmal hastalıklarda kişiselleştirilmiş tedavi, Ailesel Akdeniz Ateşi (AAA) hastalığında doğru tanı ve tedavinin önemi, kadınların doğurganlık çağında ortaya çıkan romatizmal hastalıkların zamanında teşhis edilmesi ve bunun bebek sağlığına etkisi,  Behçet hastalığı gibi birçok konu ele alındı, yeni yaklaşımlar tartışıldı.

Romatoloji’nin sürekli büyüyen bir alan olduğunu belirten Prof. Dr. Ahmet Mesut Onat, "Ülkemizde ciddi gelişmeler ve eğitimin yaygınlaştırılmasına ihtiyaç var. Kongremize katılanla gittikçe artıyor. 700 kişiyle kongre yaptık. Çok önemli bir hastalık. Hastalıklar bazen bilinmediğin dolayı mağdur olunuyor" dedi.

Türkiye Romatoloji Derneği Üyesi ve Gaziantep Üniversitesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Romatoloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Mesut Onat, basın toplantısında, Ankilozan Spondilit (AS) hastalığının halk arasında iltihaplı bel romatizması olarak bilindiğini ve "daha çok erkeklerde" görüldüğünü söyledi. Onat, "Ülkemizde Suna Pekuysal ve Ahmet Mete Işıkara’nın hastalığı olarak da toplum bu rahatsızlığı biliyor. Bu hastalığa yakalananlar bunu fıtığa bağlıyor. 200 binde bir görülen bir hastalık. Erken tanı çok önemli” dedi. 

Ankilozan Spondolit ile Bel Fıtığı Karıştırılıyor
Hastalığın, eklem ve omurgayı etkileyen kronik bir seyir izlediğini anlatan Onat, Ankilozan Spondilit sırasında ilk eklemlerin tutulduğunu dile getirdi. Onat, "Bu eklem, omurganın alt kesimi ile leğen kemiği arasında yer alır. Hastalığın ilerlemesiyle omurgadaki tüm bölgeler boyun eklemine kadar etkilenebilir" dedi.  

Zaman zaman diz, ayak bileği gibi diğer eklemler ile göz gibi organların da etkilenebildiğine dikkati çeken Onat, şunları kaydetti: "Hastalık yavaş seyirli başlayan bel-sırt ve kalça ağrısına neden olur, gece ağrısı ve sabah tutukluğu en önemli yakınmalar arasında yer alır. Omurganın alt kesiminden başlayarak disklerin kenarlarında, bağların yapışma yerlerinde iltihap oluşur ve zamanla ilginç bir şekilde bu bölgede kemikleşmeler gözlenir. Zamanla bel bölgesinden başlayarak boyun bölgesine kadar tüm omurgadaki bağlar, diskler kemikleşir ve omurga adeta tek kemik halini alabilir. Bu durumda ağrı yanında hastanın hareketlerinde de belirgin kısıtlılık oluşur."

Hastaların çoğunun, çalışma hayatlarına devam edebildiğini dile getiren Onat, özellikle yeni ilaçların kullanılmasıyla işgücü kayıplarının belirgin düzeyde azaldığını söyledi. Onat, hastaların yaşam kalitelerini devam ettirebilmeleri açısından düzenli kontrollerinin yanı sıra egzersiz, kilo kontrolü, sigaradan uzak durmak gibi önlemleri almaları gerektiğini vurguladı.

Romatizmal Hastalıklarda Erken Tanı Önemli
Türkiye Romatoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. İhsan Ertenli de romatizmal hastalıklarda kişiye yönelik tedavi ile yaşam kalitesinin arttığını belirterek bu hastalıkların en sık kadınlarda görüldüğünü söyledi. Yaşın ilerlemesine bağlı olarak hastalığın görülme sıklığının da yükseldiğini vurgulayan Ertenli, romatizmal hastalıkların çocukluk çağında da görülebildiğini belirtti.

Her Hastanın Tedavisi Kişiye Özeldir 
Ertenli, bu hastalıkların önemli bir bölümünün kesin nedeninin bilinmediğini ifade ederek, "Ancak genetik yatkınlık bazı romatizmal hastalıklarda önem taşır. Eklemlerdeki yükü artıran şişmanlık ya da damar yapısını bozan sigara kullanımı gibi dış etkenlerin engellenmesi, romatizmalı hastalar için de yararlıdır. Bazı iltihaplı romatizmal hastalıklar kas-iskelet sistemi dışında derimizi etkileyebilir. Hastalarımız kronik ve tedavi uzun sürelidir. Her hastada tedavi farklıdır. Her hastanın tedavisi kişiye özeldir" diye konuştu.

Romatizmal hastalıkların genellikle zamanında teşhis edilemediğini dile getiren Ertenli, bunun tedavi başarısını düşürdüğünü söyledi.  Ertenli, tedavide kişiselleştirilmiş yöntemlerin önemine değinerek, şunları kaydetti: "Bir hasta için yararlı olan ilaçlar ya da tedavi girişimleri bir başka için yarar sağlamayabilir. Hastaların doktorlarının önermediği ilaçları kullanmamaları özellikle önem taşımaktadır. Aksi halde bilinçsiz ve gelişigüzel ilaç kullanımı, romatizmal hastalığı tedavi etmeyeceği gibi hasta için tehlikeli sonuçlar doğurabilir, en önemlisi de hastalığın tedavisini geciktirir."
Ertenli, bu hastalıkların kronik olduğunu ve ilaçların mutlaka düzenli kullanılması gerektiğinin altını çizdi.

Hasta Hemen Kötü Düşünmemeli 
Romatizmal hastalığında vatandaşların internetten bilgileri alarak psikolojilerini bozuğunu ifade eden Prof. Dr.  Ertenli, "Daha hastalığın başında internetten bakıp karalar bağlıyorlar. Hasta hemen kötü düşünmemeli. Ama bizde hemen depresyona giriyor hasta. Buna gerek yok. Herkeste tüm kötü olaylar olacak diye bir şey yok. Hele erken tanı varsa daha da iyi şeyler olur. Erken tanı olur ve iyi hekime gidilirse sıkıntı en aşağıya iner. Ancak pek çok hastamızın, doktorlara gitmediğini görüyoruz. Geleneksel yöntemlere yöneliyorlar. Biz medyanın bu konuda duyarlı olmasını istiyoruz. Tanının erken olması hastalığın iyileşmesi için önemli. Ancak geleneksel yöntemlerle vakit kaybedilirse ilaçla geri dönüş dahi mümkün olmuyor. Romatizmal hastalıklarda dokumuz zarar görüyor. Bozulmuş dokular sülük tedavisiyle nasıl düzelir? Biz bilimden yanayız. Eğer denilen yöntemlerle bilimsel veriler ortaya konursa elbette değerlendiririz. Ama bu bilim olmadan biz ne yapabiliriz? Geleneksel yönetimi uygulayan hekime gelmiyor. Daha sonra sıkıntı artıyor. Bizim hastalıklarımız için işe yarayan tedaviler değildir yöntemler" şeklinde konuştu. 

Bel Fıtığı Kısa Sürelidir, Dinlenince Geçer
Romatizmal ağrıların bel fıtığı ile karıştırıldığını da ifade eden Prof. Dr.  Ertenli şunları söyledi: "Bel ağrısı 40 yaşından önce başladıysa, dinlenince artıyorsa bu hastanın romatologa gitmesini öneririz. Bel fıtığı kısa sürelidir. Dinlenince geçer. Ama romatizmal hastalıkları daha uzun süreli ağrıları olur.”

Türkiye'de AAA Görülme Sıklığı Yaklaşık Binde Birdir
Kongre Başkanı Prof. Dr. Eren Erken de Ailesel Akdeniz Ateşi (AAA) hastalığının, özellikle Akdeniz çevresindeki ülkelerde görüldüğünü belirterek, hastalarda ateşin genellikle 38 derecenin üzerinde olduğunu ve karın ağrısı şikayeti bulunduğunu ifade etti. "Türkiye'de AAA görülme sıklığı yaklaşık binde birdir" diyen Erken, şöyle devam etti: "Hastalığın tanısında hala neredeyse 7 ila 10 yıl gecikme yaşanıyor. Ailesel Akdeniz Ateşi, tanısı geç konulursa ve iyi tedavi edilmezse olumsuz sonuçlara sebep olabilecek bir hastalık türüdür. Eğer hastayı iyi tedavi etmezseniz, zamanla kalp yetersizliği, böbrek yetersizliği ve karaciğer yetersizliğine yol açar. Bu hastalık çocukluk döneminde başlıyor. 1997’de geni bulundu. Bulunan genin bilime de büyük katkısı oldu. Bu hastalıkta belirtiler genelde ergenlikte başlıyor. Ayda bir ya da yılda 4 kez olabilir. Ataklar geliyor. Karın ağrısı birden başlayıp yayılıyor. Göğüs zarına kadar çıkıyor. Erken tanı bunda da önemlidir. Genetik ve kliniğin birleştirilmesi şart. Organları da bozuyor bu hastalık. Ancak, korkunç bir hastalık değil, Amyloid denilen madde birikince doku hasarlanıyor. Bu madde böbrek ve kalp gibi organlarda birikebiliyor. En çok böbrek hasarı oluyor. Bu hastalığa etki eden ilacımız var. Hastalık yok hasta var. Ancak zamanla vücudu etkilediği de bir gerçek.” 

Behçet Hastalığını Bir Türk Doktoru Buldu 
İç Hastalıkları ve Romatoloji Uzmanı Doç. Dr. Bünyamin Kısacık ise Behçet hastalığı hakkında bilgi verdi. Her hastalıkta olduğu gibi bu hastalıkta da bilgi kirliliği olduğunu belirten Kısacık, "Romatizma tv.com adlı sitede bilgi kirliliğinin önüne geçen bir yayın yapılıyor. Gerekli görenler bakabilir. Dergiler de var. Behçet hastalığını bir Türk doktoru buldu. İlk tanımladığı hastalarda tekrarlayan yaralar vardı. Bu hastalık genelde gençlerde ortaya çıkıyor. Körlük yapması kötü bir sonucu bu hastalığın. En büyük belirtisi sürekli tekrarlayan yaralar. Sadece ağızda olması bu hastalığa yakalandığınız anlamına gelmez. Ancak aynı yaralar genital bölgelerde de varsa bu hastalığa yakalanılmış olabilir. Eklemleri, beyni, damarlarımızı etkiler. Hastayı konuştuktan sonra tanı konabiliyor. Geç kalınırsa körlük olabiliyor. Tanının kesinlikle erken konulması lazım ki sıkıntı yaşanmasın. Genelde 100 binde 20 civarında gözüküyor. Bulgular hakkında uyanık olunmalı" şeklinde konuştu.

4 Kasım 2014 Salı

“50 YAŞINDAN GENÇ İNSANLARDA KALP KRİZİNİN EN SIK GÖRÜLDÜĞÜ ÜLKE TÜRKİYE”

“22 Avrupa ülkesinde yapılan “Euroaspire III” adlı araştırmaya göre 50 yaşından genç insanlarda kalp krizinin en sık görüldüğü ülke Türkiye” diyen Türk Kardiyoloji Derneği (TKD) Başkanı Prof. Dr. Lale Tokgözoğlu, "Türkiye'de kalp ve damar hastalıkları nedeniyle 2020 yılına doğru yılda 400 bin civarında ölüm beklenmektedir" dedi.

30. Ulusal Kardiyoloji Kongresi’nde düzenlenen basın toplantısına, Türk Kardiyoloji Derneği (TKD) Başkanı Prof. Dr. Lale Tokgözoğlu, Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Engin Bozkurt, Genel Sekreter Prof. Dr. Adnan Abacı, Genel Sekreter Yardımcısı Prof. Dr. Enver Atalar, Bilim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Mahmut Şahin ile yönetim kurulu üyeleri Prof. Dr. Necla Özer ve Prof. Dr. Sinan Aydoğdu katıldı.

Türkiye’de her iki ölümden birinin kalp ve damar hastalıklarından kaynaklandığını söyleyen Prof. Dr. Lale Tokgözoğlu,  “Ülkemizde kalp ve damar hastalıkları nedeniyle 2020 yılına doğru maalesef yılda 400 bin civarında ölüm beklenmektedir. Kalp ve damar hastalıkları, Türkiye’de her iki ölümün birinden sorumludur.” dedi.

Ülkemizde kalp-damar hastalıklarına Avrupalılara göre daha genç yaşta yakalanıldığını ve daha erken ölüm olayları ile karşılaşıldığını dile getiren Prof. Dr. Tokgözoğlu , "Bizim de katıldığımız 22 Avrupa ülkesinde yapılan “Euroaspire III” adlı araştırmaya göre 50 yaşından genç insanlarda kalp krizinin en sık görüldüğü ülke Türkiye. Çünkü yurdumuzda her 10 ölümden 4’ünün nedenini hala kalp ve damar hastalıkları oluşturuyor" diye konuştu.

Sigara ve Hareketsizlik En Önemli Risk Faktörleri
Tokgözoğlu, Türkiye’deki kalp damar hastalıklarının diğer Avrupa ülkelerine kıyasla daha fazla olmasının nedenini sigara ve tütün ürünleri tüketiminin yüksek olmasına bağladı. Ayrıca giderek artan kilo alımı, hareketsizlik ve sağlıksız beslenmenin de bu hastalıkları tetiklediği kaydedildi. Kalp-damar hastalıklarına yol açan nedenleri kısmen önlemenin ve geciktirmenin mümkün olduğunu ifade eden Tokgözoğlu, “Finlandiya’da sınırlı bir bölgede sigara, hipertansiyon ve kolesterol kontrolü ile 20 yılda ölüm oranları yüzde 70 düşmüştür, yani başarı örnekleri mevcuttur” diye konuştu. 
2025 Yılına Dek Kalp Damar Hastalıklarında Ölüm Oranı Yüzde 25 Azaltılacak
Ülkemizde diğer ülkelere kıyasla yüksek olan ölüm oranlarını düşürmek için yapılan girişimler hakkında bilgi veren Prof. Dr. Tokgözoğlu, “Bu salgını kontrol altına almak için Birleşmiş Milletler’de 2011 yılında yapılan bir toplantıda 25’e 25 diye adlandırılan bir proje kabul edilmiş ve bütün ülkeler tarafından imzalanmıştır. Bu projede amaç 2025 yılına dek kalp damar hastalıklarından ölümleri yüzde 25 azaltmak olarak belirlendi” diye konuştu. Projeye imza atan ülkelerde bunu sağlayacak sağlık politikalarının geliştirilerek uygulanacağını belirten Tokgözoğlu, yapılacaklar arasında tuz, sigara ve hareketsizliği azaltma, şişmanlık ve şeker hastalığındaki artışı önleme, temel ilaç ve tedavilerin kapsamını artırma gibi hedefler olduğunu söyledi. 



Kadınlarda Spazm Riski Fazla
2014 yılında hazırlanan kalp-damar hastalıkları ile ilgili eylem planı hakkında bilgi veren Prof. Dr. Tokgözoğlu, “Kadınlarda en önemli ölüm nedenlerinden biri kalp- damar hastalığı; bu hastalıklardan ölüm oranı meme kanserinden daha yüksektir. Kadınların kalp damarları erkeğinkine göre daha ince bu nedenle spazm geçirme riskleri fazla. Her yıl kadınların yüz de 55’i kalp ve damar hastalıklarından hayatını kaybediyor. Kadınlarda hastalığın seyri erkeklere göre daha kötü ve hastalığa bağlı ölümler de daha fazla görülüyor. Kadınlarda kalp hastalıkları erkeklere göre 10 yıl geç ortaya çıkıyor” şeklinde konuştu. 

Kadınlar, Bulguları Fazla Ciddiye Almıyor
Kadınların en sık göğüs ağrısı şikâyetiyle hastaneye başvuruda bulunduğunu ifade eden Prof. Dr. Lale Tokgözoğlu, şunları söyledi: “Koroner kalp hastalığı, kadınlarda erkeklere göre daha ileri yaş döneminde geliştiğinden kalp krizi semptomları, diğer hastalıklar tarafından maskelenebiliyor. Bu gibi nedenlerle kadınlar, bulguları fazla ciddiye almıyor. Hatta kadınlarda hiçbir şikâyet olmadan kalp krizi de gelişebiliyor. Bu krizler erkeklerle kıyaslandığında kadınlarda daha sık görülüyor. Ayrıca, diyabet öyküsü olan kadınlarda kalp-damar hastalıklarına bağlı ölüm oranı da artıyor.”

İnme: Kalp Ritim Bozukluğu Hastalarının Korkulu Rüyası 
Kalbin ritim bozukluklarının hastaların korkulu rüyası olan ‘inme’ye de neden olabildiğini vurgulayan Tokgözoğlu, korunma ve tedavi yöntemlerini şunları söyledi: “Bugünkü bilgilerimize göre kalp damar hastalıklarına yol açan nedenlerin çoğu önlenebilirdir. Kalıtsal eğilimlerle kalp damar hastalığı olanlarda bile hastalığı geciktirmek mümkündür. Kalbe ve beyine giden damarların yapısını bozup, daralıp tıkanmasına yol açan risk faktörlerinin başlıcaları sigara tüketimi, kan basıncının yüksek seyretmesi yani hipertansiyon, şeker hastalığı, kan yağlarından özellikle LDL kolesterol (yani kötü kolesterolün) yüksek olması, özellikle karın bölgesinde kilo fazlalığı, sağlıksız beslenme alışkanlıkları ve hareketsiz yaşamdır.  Kalp hastalıkları ve inme sebepli erken ölümlerin büyük çoğunluğu, sağlıklı beslenme, düzenli fiziksel aktivite, tütün dumanından kaçınma ve mevcut risklerin tedavisi yoluyla önlenebilmektedir. Bireyler kendi kalp ve damar hastalığı risklerini düzenli fiziksel aktivite yaparak, tütün kullanımından ve pasif içicilikten kaçınarak, meyve ve sebzeden zengin bir diyet seçerek, yağ, tuz ve şekerden zengin gıdalardan kaçınarak, Batı tipi diyet dediğimiz hazır ve işlenmiş gıdalardan uzak durarak ve sağlıklı bir vücut ağırlığını muhafaza ederek azaltabilirler.”

En Önemli Misyonumuz Bilimsel Araştırmaların Teşvik Edilmesi
Prof. Dr. Lale Tokgözoğlu “Türk Kardiyoloji Derneği’nin en önemli misyonu, bilimsel araştırmaların teşvik edilmesi ve ülkemizdeki genç kardiyologların önünü açmaktır. Onlara eğitim, araştırma ve kendini geliştirmek için olanaklar yaratmak için var gücümüzle çalışmamız ve onlara örnek olmamız her zaman önceliğimiz olacaktır. Kongremiz vesilesiyle oluşan bilimsel uluslararası platform sayesinde, güçlenen ülkeler, kurumlar ve akademisyenler arası ilişkilerin de bu bağlamda kısmen katkısı olacaktır” dedi.



Dünyada 85 Bin Civarında Hastanın Kalbine Bu Şekilde Giriliyor
TKD Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Engin Bozkurt, ameliyat edilemeyen hasta grupları için kasıktan ya da koldan girilerek, kalp damarlarını ve kapaklarını değiştirmeye başladıklarını dile getirerek, "Bu yöntem dünyada giderek kabul edildi. Dünyada 85 bin civarında hastanın kalbine bu şekilde giriliyor.  Ülkemizde de giderek artıyor. Geçen yıl 450 kişi bu şekilde ameliyat edildi" diye konuştu.

Eriyen Stentler Geliştirildi
Genel Sekreter Prof. Dr. Adnan Abacı da gerek normal stentlerde, gerekse ilaçlı stentlerde, damara konulan stendin ömür boyu damarda kaldığını belirterek, artık bunun için eriyen stentlerin geliştirildiğini belirtti. Aynı zamanda ilaç da salgılayan bu stendin 1-2 yıl içinde kaybolduğunu aktaran Abacı, şu bilgileri verdi: "Vücut o stendi kaybediyor. Dolayısıyla damarında metal kalmadan hastanın damarını açmış oluyorsunuz. Bu koroner hastalıklar açısından çok önemli bir gelişme. Şu anda bu tedavi her damara uygulanamıyor. Belirli seçilmiş damarlara uygulanabiliyor. Ama bununla ilgili çalışmalar devam ediyor. Stentler çok daha iyi hale getiriliyor. Pahalı olmakla beraber zamanla ucuzlayacak ve yaygın olarak kullanılan bir tedavi haline gelecektir."

Üç Dakikada Bir Kişi Kalp Krizinden Ölüyor
Genel Sekreter Yardımcısı Prof. Dr. Enver Atalar,  herkesin korktuğu güncel konulardan birinin ebola salgını olduğunu, ancak eboladan Türkiye'de ölen kimsenin olmadığını söyledi. Asıl korkulması gerekenin koroner arter hastalığı ve kalp krizi olduğunu belirten Atalar, "Türkiye'de özellikle kadınlarda olmak üzere, kalpten ölümlerde Avrupa'da birinci sıradayız. Üç dakikada bir Türkiye'de bir vatandaşımız kalp krizinden ölmektedir. Kalp krizi sırasında ölmeseler bile kadınların dörtte biri, erkeklerin de beşte biri bir sene sonrasına kadar ölüyorlar. Hala önümüzde önemli bir sorun olarak koroner arter hastalığı ve kalp krizi duruyor. Eboladan korkuyoruz ama daha çok kalp krizinden korkmamız lazım" dedi.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...