30 Eylül 2014 Salı

DİJİTAL SAĞLIKTA BÖLGESEL LİDER: İSTANBUL


Amerika ve  Avrupa odaklı dijital araştırmalar ışığında kendi modellerimizin oluşturulduğunu belirten GSK İlaç MEA/CIS Bölgesi Terapi Alanı Medikal Direktörü Dr Burkay Adalığ ,  “Bugün geldiğimiz noktada pek çok ilaç firması İstanbul’u bölgesel üs olarak kullanmaya başladı ve “Ortadoğu – Afrika – CIS” bölgesine rehberlik eden, stratejik yardım sağlayan bir konuma geldik” dedi. 

Bu yıl üçüncüsü gerçekleştirilen Digital Health Summit 2014 İstanbul Park Bosphorus Hotel’de gerçekleştirildi. Sağlık sektörüne vizyon kazandıracak yenilikçi dijital sağlık çözümleri başta olmak üzere birçok farklı konunun ele alındığı zirvede, ilaç sektörünün uluslararası alandaki başarılı projeleri ve dijital mecralarda hukuksal sınırlar konuları da diğer dikkat çekici başlıklar arasında yer aldı.
Her şey 2000’li yılların ortalarında başladı. Akıllı telefonlar ceplerimize girdi, tanıtım uzmanlarımız tablet kullanmaya başladı ve hatta küçücük çoçuklar annelerine gidip “ipad parmağım uf oldu” demeye başladı. Özellikle 2008’den sonra çok hızlanan bu süreci tüm sektörler kucaklarken ilaç sektörü hep şüpheci yaklaştı. Dijital dünya ne kadar rahatsa, ilaç sektörü de bir o kadar kurallara bağlı çalışmak durumundaydı.  “Dijital Sağlıkta Bölgesel Lider: İstanbul” başlıklı sunumunda GSK İlaç MEA/CIS Bölgesi Terapi Alanı Medikal Direktörü Dr Burkay Adalığ, şunlara değindi:  “Son 6-7 yılı kapsayan bu süreçte elbette önemli adımlar attık; Amerika ve  Avrupa odaklı dijital araştırmalar ışığında kendi modellerimizi oluşturduk ve hatta Türkiye spesifik veriler üstünden konuşmaya başladık. Bugün geldiğimiz noktada pek çok ilaç firması İstanbul’u bölgesel üs olarak kullanmaya başladı ve “Ortadoğu – Afrika – CIS” bölgesine rehberlik eden, stratejik yardım sağlayan bir konuma geldik. Bu bölümde bölgenin dijital sağlıktaki yerini inceleyecek ve dijital sağlıktaki “coğrafi” ufkumuzu genişleteceğiz.”

GSK İlaç MEA/CIS Bölgesi Terapi Alanı Medikal Direktörü Dr Burkay Adalığ, konu ile ilgili soruları yanıtladı. 

Dijital Sağlıkta Bölgesel Lider neden İstanbul?
Türkiye ve ekonomik merkezi olan İstanbul, son 5-10 yıllık süreçte çevre coğrafyalardaki önemini giderek artırdı ve rol modeli olarak takip edilen bir merkez haline geldi. İş dünyası olarak önemli artılarımız olması nitelikli işgücü, global iş disiplini anlayışı, genç ve eğitimli bir nüfus  nedeniyle yalnızca ilaç sektörü değil inşaat, IT, hızlı tüketim maddeleri gibi pek çok iş kolunda uluslararası firmalar Türkiye’yi bölgesel yapılanmalarının yönetim merkezi olarak belirledi. Türkiye ilaç sektörünün ve iş modellerinin matüritesini (olgunluğunu) göz önünde bulundurduğumuzda her türlü medikomarketing aktivitesinde ve özellikle dijital sağlık uygulamaları ve çoklu kanal yönetiminde de Türkiye’nin çevre ülkelere katacağı çok şey olduğunu düşünüyorum.

Bu alanda dikkat edilmesi gerekenler nelerdir?
İlaç sektörü oldukça regüle bir sektör; yapılan her türlü dijital sağlık projesinin geleneksel tanıtım yöntemlerinden farklı kompliyans, uyum ve legal sorumlulukları yarattığını bilmek gerekiyor. Kişisel verilerin korunması, doktorlara farklı dijital kanallarla ulaşırken rızalarının alınması, e-posta olsun, web sitesi olsun ilaç tanıtımı yapılan bir mecrada sağlık çalışanı olmayan kimsenin bulunmadığından emin olunması üzerinde düşünülmesi gereken ayrıntılar. Türkiye lider konumunu bu noktada da gösteriyor, zira 2011 yılında bir AİFD projesi olarak hazırlanan İlaç Sektörü İçin Dijital İletişim Rehberi, yalnızca çevremizde değil dünyada bu alandaki ilk özdenetim uygulaması ve sektöre pek çok açıdan rehberlik ediyor.

Yurt dışında sağlık sektöründe bu alanda uygulamalar nelerdir? Ülkemizle karşılaştırmasını yapabilir misiniz?
Bağlayıcı regülasyonlar ve ilaç tanıtım sınırlamaları nedeniyle dijital dünyayı ilaç sektörünün diğer sektörler kadar sahiplenemediğini biliyoruz. Her ne kadar büyük adımlar atılmış olsa da şu anda pek çok sektörün gerisindeyiz. Bu Türkiye değil dünyanın geri kalanı için de geçerli. FDA’in bile konuyu hala tam nasıl ele aldığını göremiyoruz; geçtiğimiz aylarda yayınlanan 3 taslak rehber dijital dünya ile ilgili bazı kurallar koyuyor ama hala yüzde 100 geçerli diyebileceğimiz bir kural seti yok, kuralların olmadığı bir ortamda da pek çok firma el yordamıyla ilerlemek durumunda kalıyor. Türkiye dijital dünyaya çok hızlı adapte olmuş bir ülke ve yalnızca sağlıkta değil her türlü dijital pazarlama aktivitesinde dünya standartlarında işler çıkıyor. 


İlaç sektörü sosyal medyayı sizce nasıl kullanmalı?
İlaç sektörü ve sosyal medya ilişkisi 2009 yılından beri yakından incelediğimiz bir alan. İlk zamanlarda özellikle yan etki bildirimleri konusuyla bizleri meşgul etmiş olsa da bu sorunun çözüldüğünü ve özellikle Twitter ve Facebook’u daha iyi tanıdığımızı düşünüyorum. Sosyal medya ile ilgili en önemli ayrıntı halka ve paylaşıma açık olması. Bu nedenle ilaç firmalarının ilaç tanıtımı yapmaması çok çok önemli. Sosyal sorumluluk projelerinin paylaşılması, firma ile ilgili güncel haberlerin iletilmesi, firmalarımızın tanıtılması, sağlık konularında farkındalık artırılması, nitelikli insan kaynağının firmalara çekilmesi gibi konularda sosyal medyanın çok faydalı olduğuna inanıyorum.

İlaç sektörünün mobile bakışı nasıl olmalı? 
Pek çok sektörde olduğu gibi ilaç sektörü de mobil teknolojilerden heyecan duyuyor ve efektif kullanmaya çalışıyor. Akıllı telefonlarımız artık hayatımızın tam odağında yer aldığı için bunun olması çok doğal. Özellikle kronik hastalık yönetimi, diyabet, hipertansiyon gibi  ve sağlığın iyileştirilmesi, sağlıklı yaşam, sigara bıraktırma, aşılama, obeziteyi önleme gibi  alanlarında mobil teknolojilerin çok faydası olacaktır.

Hastalar sağlık alanında sosyal medyadan nasıl etkileniyor?
Son 10 yılda e-hasta kavramını konuşur olduk. Hastalar artık doktorunu tek otorite sahibi olarak görmüyor ve kendi de hastalığı hakkında araştırma yaparak teşhis ve tedavi kararlarında müdahil olmak istiyor. Bunun için 2 önemli bilgi kaynağı da web siteleri ve sosyal medya. Facebook’ta “şu ilacı aldım ama iyi mi ettim” diye soran veya “bana şu konuda iyi doktor önerebilir misiniz” yazan arkadaş ve akrabalarınız mutlaka vardır. Çağ açık ve hızlı iletişim çağı ve sosyal medya insanların bilgi alma modellerinde radikal değişikliklere neden oldu.  

Sağlık haberciliği üzerine düşüncelerinizi öğrenebilir miyim? Sağlık haberlerinde nelere dikkat ediyorsunuz?
Sağlık haberciliğini çok önemsiyorum. Konu insan sağlığı olduğu için halka doğru bilginin verilmesi, sahte beklentiler yaratılmaması, yol gösterici davranılması çok önemli. “Şu belirtiler varsa şu uzmana en kısa zamanda gidin” demek erken tanı açısından çok önemli ve bu noktada habercilere çok büyük iş düşüyor. Yabancı bir web sitesinden 1 paragraflık bir haberi Türkçe’ye çevirip, allayıp pullayarak “Kanserin çaresi bulundu” başlıklı bir haber yapmak hiç etik değil ve bu tür haberler gördüğümde çok üzülüyorum. 

Sağlıklı iletişiminin olmazsa olmazı size göre nedir?
Sağlık iletişimin olmazsa olmazı doğru bilginin, doğru kişilere, doğru zamanda iletilmesi. İnsan sağlığı en hassas konulardan biri; eksik bilgi verirseniz insanlar size güvenemiyor ve kafalarında soru işaretleri kalıyor, fazla bilgi verirseniz kafaları karışıyor ve daha fazla soru işareti oluşuyor. İşte bu dengeyi tutturabilmek çok önemli.

Kısaca kendinizi tanıtır mısınız?
Hacettepe İngilizce Tıp Fakültesi mezunuyum. Anesteziyoloji ve Reanimasyon uzmanlığımın üstüne yine Hacettepe Üniversitesi’nde Finansman ve işletme Yönetimi Sertifika Programını tamamladım ve sektöre geçtim. 2 sene ürün müdürlüğü yaptıktan sonra yaklaşık 12 yıldır medikal departmanlarda farklı görevler alıyorum. Son 2 yıldır GSK Ortadoğu/Afrika/CIS İstanbul bölgesel ofisinde terapi alanı medikal direktörü olarak görev yapıyorum. Kariyerim sırasında uzun yıllar AİFD’de aktif görevlerde yer aldım ve İyi Tanıtım Uygulamaları rehberinin güncellenmesi ve Dijital İletişim Rehberi’nin yazımıyla birebir ilgilendim. İlaç sektöründe kompliyans, regülasyonlar, medikomarketing, sosyal medya, geleceğin medikal departmanları gibi ilgi alanlarımda eğitimler veriyor ve sektör dergilerine makaleler yazıyorum. İletişim benim için çok önemli, özellikle de dijital sağlıkla ilgilenen profesyoneller olarak web sitesi yönetmek, sosyal medyada aktif olmak, teknolojiyi yakından izlemek gibi sorumluluklarımız olduğuna inanıyorum. Şu sıralar www.burkayadalig.com sitemde ve hobi olarak sürdürdüğüm blogum www.meleklerinpayi.com üstünde aktif paylaşımlarda bulunmaya gayret ediyorum.

28 Eylül 2014 Pazar

‘HEKİMİN MEDYA KILAVUZU' İLE GAZETECİLER VE HEKİMLER BİR ARAYA GELDİ

Sağlık İletişimi Derneği üyeleri ve 13 tıp derneği başkan ve yöneticileri 'Hekimin Medya Kılavuzu' adlı sunumuyla bir araya geldi.

Sağlık İletişimi Derneği (SİLDER) tarafından Datça ilçesinde Hekimin Medya Kılavuzu çalıştayı düzenlendi. Çalıştayda Türkiye'de alanında söz sahibi 13 tıp derneğinin başkan ve yöneticileri, yazılı ve görsel medyadan gazetecilerle buluştu.

Doğru ve etkili sağlık haberciliği için nelere dikkat edilmesi gerektiğinin ele alındığı toplantıda, hekimler ve medya profesyonelleri görüşlerini dile getirdi. Sağlık iletişiminin, halk sağlığının korunmasında önemli rolü olduğu vurgulanan çalıştayda, çeşitli basın-yayın organlarında çalışan gazeteciler sunum yaptı.

Deva Holding tarafından desteklenen toplantıda, dernek başkanları medyada sağlık haberleri alanında "kirlilik" yaşandığını ve bu durumun kimi zaman vatandaşların sağlığını tehlikeye atabildiğini öne sürdü.

Çalıştayda, SİLDER üyeleri tarafından hekimlere yazılı ve görsel basının yanı sıra sosyal medyanın etkin kullanılabilmesine yönelik sunum gerçekleştirildi. Kamera tekniklerinin de anlatıldığı toplantıda, Türkiye'de üretilen bilimsel makalelerin topluma haber olarak etkin şekilde duyurulmasının önemi vurgulandı.



Hekim, Hasta ve Medya Üçgeni
SİLDER Genel Başkanı İbrahim Ersoy, çalıştayın ardından yaptığı konuşmada, "Bu toplantıların düzenli aralıklarla yapılması konusunda hem hekimler hem de medya mensupları görüş birliğine vardı. Sağlık haberciliğinin etkin ve doğru şekilde kullanılabilmesi için bu toplantılar çok büyük önem taşıyor” dedi.

Hekimlerin bilimsel veriler ışığında doğru bilgileri halka nasıl aktaracakları konusunda yardım etmeyi hedeflediklerini belirten Ersoy, “Sağlık haberciliği doğrudan vatandaşın sağlığını ilgilendiren ciddi bir konu. Sağlık alanında doğru bilgilerin etkin bir şekilde nasıl vatandaşa ulaştırılabileceği konusunda yöntemler geliştirerek, bunları hekimlerle birlikte tartıştık. Toplantıda yaklaşık 50 bin hekimi temsil eden dernek yöneticileriyle, medya mensuplarının bir araya geldi. Türkiye’de bu anlamda geniş toplantı ilk kez gerçekleşmiş oldu” diye konuştu.

 Sağlık İletişimi Derneğinin hekim, hasta ve medya üçgeninde iletişimi artıracak projeler geliştirdiğini belirten Ersoy, şunları söyledi:  “Sağlık iletişimi Türkiye’de son yıllarda gündeme sıkça gelen bir konu. Biz dernek olarak sağlık iletişiminin bir bilimsel disiplin olması konusunda çalışmalar yapıyoruz. Hekim ve hasta arasında doğrudan iletişimin yanı sıra sağlık haberleri ile kurulan iletişim de ayrı bir önem taşıyor. Bu üçgendeki etkileşimi arttırmak derneğimizin ana hedefidir.”

24 Eylül 2014 Çarşamba

“BUĞDAY ÇİMİ İÇMEK KANSERİ TEDAVİ ETMEZ”

İnternette son dönemlerde kansere karşı alternatif tedavi olarak yayılan bazı yöntemlerin işe yaramadığını belirten  Türk Onkoloji Derneği Üyesi Prof. Dr. Özlem Er, “Buğday çimi içmek, Mercan Kökü yemek, Tilki Kulağı keserek kanser tedavi edilmez" dedi.

Uluslararası Onkoloji Günleri bu yıl 20-21 Eylül 2014 tarihleri arasında Muş’ta gerçekleşti. Toplantı kapsamında yapılan basın toplantısında konuşan Türk Tıbbi Onkoloji Derneği  üyesi  Prof. Dr. Özlem Er,  en önemli sağlık sorunlarından biri olan kanser konusunda farkındalık oluşturmak için düzenlenen etkinliğe katıldıklarını söyledi. Türkiye’de yaklaşık 350 bin ile 400 bin kanser hastası bulunduğunu ifade eden Prof. Dr. Er, " Türkiye'de yaklaşık 350 bin ile 400 yüz bin kanser hastası bulunmaktadır. Her yıl yaklaşık olarak 150 bin yeni kanser tanısı konmaktadır. Erkeklerde en sık görülen kanser akciğer ve prostat iken, kadınlarda ise meme kanseridir. Kanserin en iyi ve etkili tedavisi erken tanı ve korunma ile olur. Kanserin yaklaşık yarısını alınan önlemlerle azaltmak mümkündür. Önemli bir kısmı tütüne bağlı kanserdir. Tütün kullanımının önlenmesi, güneşten korunma, ideal kiloyu sağlama, düzenli spor yapma ve dengeli sebze ve meyvelerden zengin beslenme ile kanser sıklığını azaltabiliriz. Erken tanı ile birçok kanseri yüzde 90'ı geçen başarı oranları sağlamaktadır. Kanserin her evresin de tedavi konusunda çok önemli ve hızlı gelişmeler olmaktadır. " dedi.

Özellikle cilt kanseri olan melanomda immunoonkoloji tedavisinin uygulandığını söyleyen Er, "İmmunoonkoloji ise vücudun bağışıklık sistemini aktive ederek kanser hücrelerini yok etmesini sağlayan tedavi yöntemleridir. İmmunoonkolojik tedavilerin önemli rol aldığı kanserlerden biri cilt kanseri olan melanomdur. İlerlemiş melanom tedavisinde 2009’a kadar yalnızca kemoterapi uygulanmakta ve etkisi sınırlı iken dönüm noktası bağışıklık sistemini aktive eden ilacın etkili olduğu gösterilmiştir. Yaşam süresinde uzama ve uzun süreli kalıcı iyileşme sağladığı bir grup hasta olmuştur. Yani ilaçların geliştirilmesine ve kullanılmasına yol açmıştır. Kanser tedavisinde başarı hikayeleri devam etmektedir" diye konuştu.

Buğday Çimi İçerek ,  Tilki Kulağı Keserek Bir Şeye Ulaşmak Mümkün Değil
Buğday çiminin içilmesi gibi konulara internette bu gibi yazılarla karşılaştıklarını belirten Er, “Bunlarla karşılaşmamanız için Türk Tıbbi Onkoloji Derneği  olarak çalışma yapıyoruz.  www.kanser.org isimli internet sitemizde hem sağlık çalışanları için, hem de çalışanlar için alternatif tedaviler başlığı altında bilgilendirme var. Bunlara alternatif demek yanlış olur. Tamamlayıcı tıp uygulamaları var, gevşeme egzersizleri, spor yapmak, dua etmek gibi tamamlayıcı manevi yöne destekleyeceği  şeyler olabilir. Buğday çimi içerek , mercan kökü yiyerek, tilki kulağı keserek bir şeye ulaşmak mümkün değil. Eğer öyle olsaydı zaten  çok kolay olurdu, bu da gündeme gelirdi" diye konuştu.  

Önlenebilir İki Kanser Ajanına Dikkat Çekilmeli
Önlenebilir iki tane kanser yapan ajan olduğunu belirten Prof. Dr. Sıdıka Kurul, “Bunlardan bir tanesi sigara ve hava kirliliği, diğeri de güneş ışınlarıdır. Akciğer kanseri, sigaradan korunma ve çevre faktörlerinin minimalize edilmesi hava temizliği, ikincisi de güneş ışınlarına çok maruz kalırsanız cilt kanseri olursunuz” şeklinde konuştu.

Benlere Bıçak Değebilir
Melanom erken tespit edildiğinde öldürücü bir hastalık değildir” diyen Kurul, şunları dile getirdi: “Benlere bıçak değebilir. Ameliyatla  çıkarılması neredeyse melanomun neredeyse tümüyle önlenebilmesini sağlayabilir. Erken evre melanomun tedavisi cerrahidir. Bütün tedavi kararları, multi disipliner bir şekilde verilmelidir.”

Kanser Yüzde 40 Oranında Önlenebilir
Genç Birikim Derneği Başkanı Salih Yüce, kanserin 2030 yılında tüm dünyada yılda 20 milyon yeni hasta ve 12 milyon ölüme yol açarak ölüm nedenleri içinde birinci olacağının bilindiğini aktararak, şunları söyledi:  "Kanser, Dünya Sağlık Örgütü verileriyle de ortaya konulduğu gibi yüzde 40 oranında önlenebilir, erken yakalandığında ve doğru yöntemler kullanıldığında tedavi edilebilir, ileri vakalarda da yaşam kalitesi yükseltilebilir bir hastalıklar grubudur. Kanseri önleme faaliyetleri çerçevesinde öncelikle kanseri oluşmadan önlemek asıl amaç olmalıdır ki dernek olarak en önemli hedefimiz bunu sağlayabilmektir. Kontrolsüz güneşlenenler, ailesinde deri kanseri öyküsü bulunanlar ve yanlış yaşama alışkanlıkları gibi risk faktörlerini ortadan kaldırmak, korunma ile ilgili tedbirlerin alınmasını sağlamak ve toplumsal farkındalığı arttırmak kanserle mücadele konusunda yapılan toplumsal mücadelenin ana eksenini oluşturmaktadır.”

Kanser hastalığının nedenlerinin çok iyi bilinmesi ve başta aileler ve gençler olmak üzere toplumsal bir bilinç oluşturulmasının çocukların ve gençlerin kansere karşı korunabilmesi açısından hayati önem taşıdığını dile getiren Yüce, "Çocuklara, gençlere ve ailelere ulaşmak, sağlıklı bir yaşam tarzı benimsemeleri konusunda bilinç kazanmalarını sağlamak kolaylıkla hayata geçebilecek bir konu değildir. Hastalar ve hasta yakınları bu sorunla her gün yüzleşen insanlar olarak, çevrelerine bu konuda bilinç kazandırabilmek için aktif roller üstlenebilmelidirler. Hastaların ve kanserle mücadele konusunda çalışan sivil toplum kuruluşlarının ulusal ve uluslararası gelişmeleri izleyebilmeleri, bunların aktif parçaları olabilmeleri ve tüm bunları paylaşabilmeleri için uluslararası platformlarda yer almaları, yurtdışında ve yurtiçinde düzenlenen faaliyetlere katılmaları gerekmektedir. Onkoloji Günleri bu konuda sivil toplum kuruluşlarına ve gençlik merkezlerine eşsiz bir imkan sunmaktadır. Onkoloji Günleri sayesinde Türkiye’den kansere karşı mücadele eden birçok sivil toplum kuruluşu uluslararası ve ulusal düzeyde ilişkilerini geliştirme fırsatı bulmuştur. Türkiye kanserle mücadele konusunda dünyaca tanınan çok başarılı bilim insanlarına sahiptir. Kanserin Türkiye’de geçmiş yıllara göre daha az korkulan ve tedavi edilebilir bir hastalık olması gerçeğinin arkasında Türk bilim insanlarının büyük mücadelesi vardır. Sivil toplum kuruluşları, tıp dünyasının yaptığı çalışmaların topluma aktarılması ve kansere karşı korunma konusunda büyük bir destek noktası olmuşlardır. Başka bir değişle tıp dünyası, hastalar ve sivil toplum birbirini tamamlayıcı roller üstlenmektedir. Bu kesimler arasında bir işbirliği olmaksızın kanserle mücadele konusunda büyük sonuçlar elde etmek çok zor olacaktır. Diğer taraftan çevresel kanserojenler konusuyla mücadele eden Türkiye’den ve dünyadan sivil toplum kuruluşları ve bilim adamları bulunmaktadır. Kansere karşı mücadele eden sivil toplum kuruluşlarının ve gençlik merkezlerinin bu geniş kesim ile bir araya gelmesi ve işbirliği yapmaları, konunun çarpan etkisinin artması ve daha geniş bir çevreye yaygınlaşmasına imkan sağlayacaktır. Bu yönüyle 6. Uluslararası ’Yeşeren Bir Bitki Onkoloji Günleri’ eğitsel hem de farkındalık yaratma boyutlarıyla dikkat çekici bir proje olma özelliği taşımaktadır” dedi.

Onkoloji Günleri’nin süreç içerisinde sadece Genç Birikim Derneği’nin düzenlediği bir proje olmaktan çıktığını belirten Yüce, sivil toplum kuruluşları, gençlik merkezleri ve uluslararası kuruluşların içinde yer aldığı bir network oluşumunu sağladığını kaydetti. Yüce, Tanıtma Fonu’nun katkılarıyla düzenlenen Onkoloji Günleri’ne uluslararası kuruluşlar, bilim adamları, kamu kurumları ve sivil toplum tarafından desteklenen ve uluslararası alanda tanınan bir etkinlik haline döndüğünü sözlerine ekledi.
Toplantıda  Prof. Dr. Ertuğrul Aydemir ve Halk Sağlığı Müdürlüğü Bulaşıcı Olmayan Hastalıklar Şube Müdürü Tekin Güler  de yer aldı.

17 Eylül 2014 Çarşamba

BAKANLIKTAN ULUSAL SAĞLIK SİSTEMİ GELİYOR


Digital Health Summit 2014   toplantısında  Sağlık Bakanlığının “Ulusal Sağlık Sistemi”ni hazırladığını belirten Sağlık Bakanlığı Sağlığın Geliştirilmesi Genel Müdürü Yrd. Doç. Dr. Ömer Tontuş,   “Kişisel bilgilerin yer alacağı sistemde, tüm sağlık bilgileri içerecek. Kişi bilgilerini kimlerin görmesini isterse kendisi belirleyebilecek” dedi. 

Bu yıl üçüncüsü gerçekleştirilen Digital Health Summit 2014   İstanbul Park Bosphorus Hotel’de gerçekleştiriliyor. Sağlık sektörüne vizyon kazandıracak yenilikçi dijital sağlık çözümleri başta olmak üzere birçok farklı konunun ele alındığı zirvede, ilaç sektörünün uluslararası alandaki başarılı projeleri ve dijital mecralarda hukuksal sınırlar konuları da diğer dikkat çekici başlıklar arasında yer alıyor.

Sağlık Bakanlığı 3 TV Açacak
Dijital sağlık alanında gelişmelerin ele alındığı toplantıda Sağlık Bakanlığı Sağlığın Geliştirilmesi Genel Müdürü Yrd. Doç. Dr. Ömer Tontuş,  yaptıkları dijital çalışmalar hakkında şunları söyledi: “Gebe WEBTV, Sağlık TV ve Sabim TV olmak üzere 3 kanal açılacak. SABİM TV ile yatan ve ayaktan hastalarla ilgili bilgilere ulaşılabilecek. Sağlık WEB TV, internet üzerinden halkımızın sık karşılaşılan hastalıklar konusunda güvenilir kaynaktan rafine bilgiye ulaşmaları için tasarlandı. Ülkemizde 686 çeşit hastalıkla karşılaşılıyor. Mesela, Kist Hidatik hastalığını İngiltere’de göremezsiniz ancak, ülkemizde görülmektedir. Sık karşılaşılan hastalıklara yer verilecek. GEBE TV’de ise, hamilelik sürecinde anne adaylarının ve babalara yönelik bilgilendirici içerikler olacak.”

Aranan Kelimelerin Yüzde 77’si Sağlık Bilgisi
İnternet kullanıcılarının yüzde 97’sinin en az bir kez sağlık ile ilgili bir temayı web üzerinden araştırdığını belirten Tontuş, internet erişimi olan bireylerin hastalandıklarında eğer erişim imkanı varsa yüzde 100’ü hastalıkları ile ilgili web üzerinden bilgi aradıklarını belirtti. Sağlık bilgisine erişmek isteyenlerin yüzde 77’sinin arama motorlarını kullanarak arama yaptığını kaydeden Tontuş, son bir yıl içinde Türkçe en çok aranan kelimeler listesinde sağlık, diyet ve kanser kelimeleri düzenli olarak var olduğunu dile getirdi. 
Tontuş, yapılan çalışmalardan birinin de Aile Hekimliği Çağrı Merkezi olduğunu ve kaydedilen bireylerin durumları ile ilgili otomatik mesajlarla hatırlatmaların yapılabileceğini kaydetti. Tontuş, çalışma hakkında şu örneği verdi; yeni doğan ve kaydedilen bir çocuğun aşı takvimine göre hatırlatmaların yapılacak. Kayıtlı olan bireylere sağlığıyla ilgili bilgiler iletilecek. 

Çocuklara Mobil Sağlık Oyunları
Sağlık Bakanlığının gelişen dijital sistemlere uyum sağlamak için mobil uygulamalar yaptığını kaydeden Tontuş, çocuklara oyun oynayarak sağlık alanında bilgilerini öğrenebilecekleri yeni seçenekler sunacaklarını ifade etti. 

Kanıta Dayalı Tıp Rehberi
Aile hekimlerine yönelik hazırlanan Kanıta Dayalı Tıp Rehberi sayesinde, hastanın şikayetine göre rehber sayesinde tanı ve tedavi sürecinde yardımcı olacak. 

Ulusal Sağlık Sistemi Geliyor
Sağlık Bakanlığının “Ulusal Sağlık Sistemi”ni hazırladığını belirten Tontuş, “Kişisel bilgilerin yer alacağı sistemde, tüm sağlık bilgileri içerecek. Kişi bilgilerini kimlerin görmesini isterse kendisi belirleyebilecek. Globalleşen dünyada, kişiye özel uygulamalara yönelik çalışmalar dijitale yön veriyor. Yaşadığımız dönüşümün hızı, mobil teknolojilerin de ivmelendirmesiyle neredeyse her şeyi zaman ve mekan bağımsız hale getirmiş durumda. Artık standart olmayan ve kişiye özel hizmet söz konusu. Kurumlar için iş yapma şekillerinin evrimleşmesinde mobilitenin etkileri çok daha somut görülebiliyor” dedi.   

15 Eylül 2014 Pazartesi

DUANIN PSİKOLOJİK ETKİSİ NEDİR?

“Dua siğilleri iyileştirir mi?” sorusuna yanıt aradığı araştırmasını yapan Uzm. Psikolog Evren Hoşrik bu çalışmayı,  Journal of Religion and Helath’de makale (Therapeutic Effects of Islamic Intercessory Prayer on Warts) olarak yayınladı.  Daha sonra araştırmasını büyüterek “Dua – Kutsal mı, Bilimsel mi?” isimli kitabında ise duanın insan davranışlarına etkisini ve ruh sağlığı üzerindeki rolünü detaylı şekilde ele aldı.  

“Dua siğilleri iyileştirir mi?” sorusuna yanıt aradığı araştırması tamamladıktan sonra  “Dua – Kutsal mı, Bilimsel mi?” isimli kitabını yazan Uzm. Psikolog Evren Hoşrik , “Dua, hastalığın tedavi sürecine, birey duanın tedavi edici gücüne inanıyorsa ve okuyan kişiye güveniyorsa  katkı sağlar. Ancak tıbbi ya da psikolojik tedaviyi bir kenara bırakıp yalnızca duayla iyileşmeyi beklemek hem sağlık için ciddi bir tehdittir hem de kötü niyetli kişilerin zararına maruz bırakır ve çok paralar harcanmasına neden olabilir.” dedi. 

Uzm. Psikolog Evren Hoşrik, “Dua – Kutsal mı, Bilimsel mi?” kitabı ile ilgili soruları yanıtladı.

Neden dua edilir?
Dua, inandığımız varlığı etkilemeye çabalamaktır; onu yaşantımıza davet etmek, çağırmaktır.  Dua ederiz çünkü içimizde, “benim farkıma var”, “sana ihtiyacım var”, beni yalnız bırakma“, “seni seviyorum, senden korkuyorum ve bu duygularımı sana anlatmak istiyorum”, “sana inanıyorum ve bunu sana göstermek istiyorum” gibi çeşitli temel ihtiyaçlarımız fokurduyordur. Bazen de sahip olduğumuz güzellikleri kaybetmemek ya da şükretmek için… Özellikle sıkıntılı zamanlarımızda dua ediyoruz çünkü ihtiyaçlarımız artıyor ve kendi kendimize yetemediğimizi hissediyoruz o an. Schopenhauer der ki “Din, karanlıkta parlayan bir ateşböceği gibidir”. Bu çoğumuz için geçerli ve çok yerinde bir ifade. Ben, dua için de geçerli olan bu sözden asla bir olumsuzluk çıkarmıyorum. Çünkü en çok ne zaman dua ediyoruz? Hastalandığımız ya da sorunlarımız arttığı zaman, değil mi? Araştırmalar gösteriyor ki, insanlar yaşlandıklarını hissettiklerinde ve hastalandıklarında dine dönüş yaşıyorlar. 

Dua etmenin psikolojideki yeri nedir?
Tam da kitabın temel konusu bu aslında. Dua, hastalığın tedavi sürecine, birey duanın tedavi edici gücüne inanıyorsa katkı sağlar. Ancak tıbbi ya da psikolojik tedaviyi bir kenara bırakıp yalnızca duayla iyileşmeyi beklemek hem sağlık için ciddi bir tehdittir hem de kötü niyetli kişilerin zararına maruz bırakır ve çok paralar harcanmasına neden olabilir. Bu anlamda, dua için, duanın gücüne inanan bireylerde fizyolojik hastalıklar ya da psikiyatrik bozukluklarda tedaviyi tamamlayıcı bir yeri olabilir (alternatif değil) diyebiliriz. Öyle ki yapılan bazı araştırmalar gösteriyor ki, depresyon ve kaygı bozukluğu için psikoterapi alan dindar kişilere bunun yanında dua edildiğinde ya da benzeri manevi yaklaşımlarla desteklendiğinde süreç daha olumlu ilerliyor.

Bilimsel veriler ışığında elde ettiğiniz sonuçlar nelerdir?
Temelde, duanın bir plasebo gibi rol oynayarak hastalıkların tedavisine nasıl katkı sağladığını, diyebilirim. Bu kitapta, kendi yaptığım çalışmadan, yurt dışında ve ülkemizde yapılan nitelikli araştırmaların hemen hepsinden yararlandım. Okuyan Us yayınevi ailesinin katkılarıyla okuyucuyla buluşturduğumuz bu kitap, içeriği itibariyle Türkiye’de bir ilk oldu. Bildiğiniz gibi plasebo, sıradan koşullarda hiçbir etkisi olmayan, ancak birey yararını göreceğine inandığında olumlu etki gösteren maddelere denir. Yapılan onlarca araştırmayı incelediğimde gördüm ki, dua da plasebo gibi bir rol oynamakta. Hem de kişilerin dini inançlarından bağımsız bir etki bu. Yani duanın ya da aslında benzeri diğer şeylerin  etkisine inandığımızda yarar görüyoruz. Öyle ki kendi yaptığım araştırmada, bir yaratıcıya inandığını ancak bir dini inancı olmadığını belirten bir katılımcı vardı. Bu kişi, yıllar önce çocuğunun vücudunu kaplayan siğillerin duayla iyileştiğini gördükten sonra -hala bir dini inancı olmamakla birlikte- duanın siğilini iyileştirebileceğine inanarak çalışmamıza katıldı. Kendisine dua okunduktan birkaç gün sonra elindeki siğilin kaybolduğuna şahit olduk. Buna benzer pek çok hikaye ve açıklamalar kitapta yer aldı.  

"Pygmalion etkisi" nedir?
Pygmalion Etkisi, insanların, olmasını arzu ettikleri ya da gerçek olarak algıladıkları bir şeyin, aslında öyle olmasa da, bu arzu ya da algıya bağlı olarak gerçekleşmesidir. Bu konu edebiyatta da sinemada da hayat bulmuş. Öyle ki, 1938 yılında çekilen ve Oscar ödüllü “Pygmalion” adlı filmde çiçekçi bir kıza, bir hanımefendiymiş gibi davranıldığında bir süre sonra tamamen o kişiliğe bürünmesi işlenmiş. Türkiye sinemasında da benzer konulu filmler hatırlıyorum. Yani “bizi biz yapan, bizden çok başkalarının bize nasıl davrandığıdır” diyor bu film. Çünkü biz insanlar, gerçek olmasa da bir şeye inandırıldığımız zaman öyleymiş gibi davranmaya başlar; bir süre sonra da önceden varsayılan bir beklentiyi gerçekleştiririz. 

Psikolojide ise “kendini gerçekleştiren kehanet” kavramıyla yerini almış, Pygmalion etkisi. Hepimize tanıdık gelen deyişlerimiz vardır: “sakınan göze çöp batar”, “birisine kırk gün deli dersen deli olur”, “korktuğum başıma geldi”. İşte Pygmalion etkisi bütün bunların nedeni hakkında bilgi verir bize. Dolayısıyla kaderimiz, yani yaşayacaklarımız, kim olduğumuz; eğer dikkat etmezsek, başkalarının bilinçli ya da bilinçsiz yönlendirmelerine de bağlıdır. Mesela falcıların… 

Falcılar kişilerin yaşamlarını nasıl yönlendiriyor?
İşte Pygmalion Etkisi’nin, yani “kendini gerçekleştiren kehanetin” yaşanmasının aracılarından biri falcılardır. Örneğin bir falcı size der ki: hayatının aşkıyla ılık bir bahar günü, bir parkta karşılaşacaksın. Belki şimdi bir AVM diyorlardır. Eğer biraz da olsa bu kehanete inanırsanız bundan sonra siz, artık eski siz değilsinizdir. Bazen bilinçli yani isteyerek, çoğu zamansa bilinçdışınızın (farkında olmayarak) etkisiyle bir süre sonra AVM’de hayatınızın aşkını arar hale gelirsiniz. Alışveriş yapmasanız da oradaki bir kafeye ya da sinemaya gider, daha fazla sosyalleşirsiniz. Bir süre sonra da biriyle tanışır ve beklendiği gibi onu hayatınızın aşkı zannedersiniz, tıpkı falcının söylediği gibi. Sonra “falcı bildi!” dersiniz. Bir çiçekçi kızı, o dönemin tabiriyle, bir hanımefendiye dönüştüren şey neyse, sizi de hayatınızın aşkını bulacağınıza inandıran şey aynıdır: Bir başkasının yönlendirmesi, bunun olacağına sizi inandırması… diyebilirsiniz ki “ne güzel! kendini daha değerli hisseden bir kadına dönüşmek ya da gerçekten birine âşık olmak”. Evet, belki bunlar güzel olabilir, peki, ya falcı “yakında işini kaybedeceksin” ya da “eşinden ayrılacaksın” deseydi… 

Nazar, beddua ve büyü inancı insan davranışlarını nasıl etkiliyor?
Eğer bir falcı size “yakında eşinden ayrılacaksın” demiş olsaydı, bu söylediği olumsuz kehanet -siz buna inanırsanız- aslında sizin tarafınızdan bir şekilde gerçekleştirilebilirdi. Mesela, belki ilişkinize daha fazla odaklanır ve görmediğiniz sorunları daha fazla fark etmenize neden olabilirdi bu kehanet. Hani az önce örneğini verdim “sakınan göze çöp batar.” diye. Durduk yere sağlıklı ve düzgün işleyen bir ilişkiyi kurcalamak, onu bozabilir de. 
Beddua, büyü ya da nazar da, tıpkı olumsuz bir kehanet ortaya atılmasının, buna inanan bireyin hayatında sorun oluşturmasına benzer biçimde, sıkıntılara neden olabilir. Psikolojide “nosebo” kavramı tam da buna işaret eder. Nosebo, plasebonun tersidir diyebiliriz. Yani, sıradan koşullarda hiçbir etkisi olmayan, ancak birey zarar göreceğine inandığında olumsuz etki gösteren maddelere denir. Bu tanımın klinik karşılığı şudur: Bir kişiye, “bu ilaç senin baş ağrılarını arttıracak” dersiniz; bir süre sonra o kişinin baş ağrıları artar. Oysa verilen madde ilaç değil, şekerdir. Evet, bildiğimiz renkli şekerlerden. Hatta bu şeker kırmızıysa daha etkili bile olabilir. Ağrıysa, birey ağrılarının artacağına inandığı için psikolojik olarak artmıştır. Bunu, ilaç prospektüslerini olması gerekenden fazla önem veren, kaygılı kişilerde de görüyoruz. Bu kişilerde, ilaçların prospektüslerinde okudukları yan etkiler daha fazla görülebilir. Bu durumda, “bu yan etki, bende kesin çıkar” inancından ya da beklentisinden uzaklaşmaya çalışmak yararlı olur.   

Peki, nosebo etkisi sadece elle tutulur bir maddeden mi ortaya çıkar? Tabii ki hayır. Eğer bir kişinin size büyü yaptığını ya da nazar değdirdiğini düşünüyor ve bundan olumsuz etkileneceğinize inanıyorsanız, nosebo etkisine maruz kalabilirsiniz. Yani, normalde hayatınızda bir olumsuzluk yaşamayacağınız halde, “bana büyü yapmışlar ilişkimin bozulması için!” diyerek ilişkinin kötüye gideceğine odaklanırsanız, ilişkiniz bozulabilir. 


Bu kitap kimler için faydalı olur?
Aslında bir ayrım yapmam zor. Ama kitabımı, herhangi bir dini inancı olsa da olmasa da din ve inanç konularını merak edenlere, özellikle duanın hastalıklar üzerindeki rolünü, nazar, büyü, fallar ve rüyalar hakkında psikolojinin ne söylediğini bilmek isteyenlere önerebilirim.  

Kitabınızı yazmanızdaki etken nedir?
Bu kitabı yazmaya “dua siğilleri iyileştirir mi?” sorusuna yanıt aradığım araştırmamı tamamladıktan sonra karar verdim. Türkiye’de el değmemiş bir konuydu bu ve bende merak uyandırıyordu. Bilim insanları duanın rolünün bir plasebo olduğunu söylüyordu ancak bunu ortaya koyacak bulguyu kendim görmek istiyordum. Ayrıca eğer dua bir plaseboysa “O halde Tanrı’nın burada rolü ne?” sorusun yanıtı önemliydi benim için. Yurt dışında duanın rolünü ortaya koyabilen çok yeni araştırmalar yapılmıştı ve biz de Müslüman bir kültürden katkıda bulunduk literatüre. Kitap da peşinden geldi zaten, kendiliğinden. 

Bu kitabı yazmamın bir diğer nedeni, özellikle son yıllarda kişisel gelişim alanında ya da din hakkında yazılan bazı kitaplarda insanlara hayal satılıyor olmasıydı. Sanki insanlara hayallerle, gerçekliğinin oldukça şüpheli olduğu bilgilerle sahte ve geçici mutluluklar verilmek isteniyordu. Bu beni, insan değerlerine saygı duymaya çabalayan, insanların aldatılmaması için uğraşan biri olarak gerçekten üzüyor ve düşündürüyordu. 

İnsanlar özellikle çaresiz bir hastalığa tutulduğunda iyileşmek için varını yoğunu ortaya koyuyor. Bunu bilen fırsatçıların ya da niyeti iyi olsa da bilgisizliğinden, gerçekten şifa dağıtabildiğine inanan bazı kişilere başvuran temiz yürekli insanların hayal kırıklığına uğramamaları için bir şeyler yapmak benim için çok önemli. Sadece hayal kırıklığı değil, ciddi maddi ve manevi kayıplar yaşamamaları, şifa bulayım derken hastalığın daha da şiddetlenmesine, hatta belki de en önemlisi hatalı bir uygulamaya bağlı ortaya çıkabilecek bir ölüme neden olunmaması noktasında bir katkı sağlamak için bu kitabı yazmak istedim. Tek bir insan için bile olsa bunun yararlı olabileceğini hissetmek benim için çok anlamlı. Hayal satmak istemedim yani, hadsizliğe kapılarak “hakikat budur” da demedim, demiyorum. Sadece, insanların daha akılcı ve gerçekçi davranmalarına bir katkım olsun istiyorum.     

Okurlarınıza iletmek istediğiniz bir mesaj var mı?
Bir insanı diğer hayvanlardan ayıran özelliğin zeka olduğu düşünülür;  aslında öyle olmasa da. Bence bir insanı diğer bildiğimiz canlılardan ayıran en önemli özellik, içgüdülerimiz dışında yeni öğrendiklerimizi bizden sonra gelen nesillere aktarabilmemizdir. Bunun için de okumak, düşünmek ve anlamak gerekir. Bence, bize bahşedilen bu özelliği yaşadıkça, yani yeni nesillere aktaracak yeni bir şeylerimiz olduğu zaman insan olduğumuzu hissedebiliriz.

Mutlaka herkesin okuması gereken kitap, dinlemesini önereceğiniz müzik ve izlenecek film sizce hangisi? 
Herkesin okuması gereken kitap, “kişinin kendisidir” desem. Önereceğim müzik de “başkalarının söylediklerini gerçekten yüreğinizle dinleyin” olsa.  
“The Matrix”. Bu filmi izlesinler, ama her sahneye dikkat ederek gerçekten izlesinler, hani “bir kişiyi gerçekten dinleyin” dedim ya, onun gibi.  Bu filmi önermek istiyorum, çünkü bu kitabımda filmin senaryosunu yazan ve yöneten Wachowski kardeşlerden aldığım ilham büyüktü.

Sağlık haberciliği üzerine düşüncelerinizi öğrenebilir miyim? Sağlık haberlerinde nelere dikkat ediyorsunuz?
Bir sağlık haberinin ilk olarak kaynağına gözüm kayar. Kaynağı yoksa itibar etmem. Kaynağı varsa, kaynağın ne olduğuna bakarım. Eğer hakemli dergilerde yayınlanmış bir makaleyse itibar ederim. Diğer türlü benim için inandırıcılığını yitirir. Eğer bunu her birimiz yapmazsak, bir sahte baldan ya da işin uzmanınca ortaya atılmamış bir diyet programı yüzünden sağlığımızı bozabiliriz. Bilginin kaynağı ve güvenilirliği konusunda okuyucuyu aydınlatmaksa habercinin ilk görevi belki de.

Sağlık haberleri diğer haber konularına göre çok çok daha hassas bir konu. Çünkü hatalı, kaynağı güvenilir olmayan bir haber, insanların sağlığına zarar verebilir ve bir can kaybına bile neden olabilir. İyi hatırlıyorum, Türkiye’de kısa bir süre önce moda olan altın çilek hapları günlerce haberlerin konusu oldu ama sonunda ölüm getirdi ve gündemden düştü. 

Ama gündemde tutan kimdi, insanları uyarması gereken? Belki hekimlerin Hipokrat yemini gibi bir yemin etmelisiniz. En azından kendi kendinize. Çünkü biz psikologların da sizin gibi bir yemini yok, aldığımız eğitim, etiğin ve bir insanın zarar görmemesinin önceliğimiz olması gerektiğini zihinlerimize kazısa da pek çoğumuz mezun olduğumuzda bunun için içimizden yemin ederiz. Bunu bana kimse söylemese de kendi adıma, yemin ettiğimi söyleyebilirim. Mezuniyetimden yıllar sonra bu yeminimde beni en çok zorlayan kim oldu biliyor musunuz? Medya. Benden bir konuda açıklama ya da haber konusu istediklerinde içinde çoğu zaman sansasyonel ya da oldukça ilgi çeken bir şeyler olmasını beklediler. Şaka gibi de olsa, bunu açıkça söyleyen bile oldu. Zaman zaman gel-git yaşadığımı itiraf ediyorum. Ama beklentilerini gerçekleştirmedim. Sonra ne mi oldu? Ben yalnızca, verilere ya da teorilere dayalı gerçeklere odaklanınca kendi istedikleri o haberleri yapmadılar. Ben de şuna karar verdim: Aynı gerçeği biraz daha anlaşılır ve farklı ifade etmeye. Bunu yapmak da pek kolay değil doğrusu. İstemesem de hataya düşüyorum.

Bence habercilik anlayışı ve medya etiği genel olarak ülkemizde yerlerde sürünüyor ne yazık ki. Ancak sizin ve sizin gibilerin hakkını vermeliyim. Birkaç yıldır sizin sağlıkla ilgili haberlerinizi takip ediyorum ve burada dile getirdiğim hususlara dikkat ediyor olmanızı saygıyla karşılıyorum. Etiği ve kaynakların güvenilirliğini birinci planda tutan, örnek alınması gereken bir sağlık habercisisiniz. Hatırlıyorum da sizinle ilk kitabım için de röportaj yapmıştık ve en ufak bir müdahalede bile bulunmamıştınız.  

Sağlıklı iletişimin olmazsa olmazı size göre nedir?
Tek sözcükle yanıtlamam gerekiyorsa “dinlemek”tir diyebilirim. Hani “söz gümüşse sükut altındır” ya. İletişimde de aktif bir dinleme hissetmezseniz anlaşıldığınızı hissetmezsiniz. Bu yüzden bazen sadece beş dakika konuşacakken saatlerce konuşur dururuz. Karşı taraf gerçekten kendini vererek dinlemediği, dolayısıyla biz de bir doyum alamadığımız için. Hastalarla çalışan meslektaşlarım iyi bilirler, bazen sadece hasta öyküsü alırsınız, onun dışında bir katkınız olmamıştır karşı tarafa o an. Ama onlar farklı bir mutluluk ve umut duyarlar. Çünkü belki ilk defa, karşılarında onları gerçekten tüm dikkatiyle dinleyen birisiyle karşılaşmışlardır.

Kısaca kendinizi tanıtır mısınız?
Tam 80’de Ankara’da doğdum ve hatta büyüdüm. Doğum yılımın adıma bir etkisi varmış gibi görünse de, yok. Keyifli bir çocukluk geçirdim, ta ki ortaokula kadar. Sonrası… uzun bir süresi karışık! Karmaşanın ne olduğunu söylemeyeceğim. 

Üniversite tercihi günü geldiğinde ne istediğimden hiç emin değildim. Baktım olmayacak “ne istemediğimi bir anlayayım bari” dedim. İstemediklerimi eleyince geriye de psikoloji okumak kaldı. Bir hayli bilinçli tercih! 

Okul sıraları her zaman olduğu gibi sıkıcıydı benim için. Psikoloji okumak bile başta sıkıcı gelmişti, oysa belki en keyifli bölümlerden birisiydi. Kalabalıklar da üstüme yürüyor gibiydi ve o sırada hayatıma gitar giriverdi. Tınısı büyüleyici, taşıması da kolaydı. Tamam! Aslında karşı cinse daha kolay yaklaşabiliyordum. Bir süre sonra aniden flamenkoyla tanıştım. Yeni, cansız, kaprisli ve gerçekten mayası odun olan bir sevgili… Yüzüme gülümsedi; tutkulu ve karşı konulamazdı. Ben de ona âşık oldum, tutuldum. Sonra bir gün taş, pardon, odun kalpli sevgilimden nihayet ayrılmaya karar verdim. Çünkü olmuyordu, ilişkiyi yürütemiyordum. Şimdiyse arada bir görüşüyoruz; psikolojinin ışığında biraz yazı, biraz da müzik… evrenhosrik.com 


9 Eylül 2014 Salı

HUKUK VE SAĞLIK HABERCİLİĞİ GERÇEĞİ

Bursa Barosu ‘Sağlık Haberciliği ve Etik’ ve ‘Medya ve Sağlık’ konulu Sağlık Hukuku Paneli düzenledi. Doğru habercilik kavramının ele alındığı panelde, medyaya olan güvensizlik gibi sorunlara da dikkat çekildi. 

Bursa Adliyesi Konferans Salonu’nda, Sağlık Hukuku Komisyonu Başkanı Av. Okan Dursun’un yönetiminde gerçekleşen panele Sağlık Habercisi Esra Öz ve Genel Cerrahi Uzmanı Dr. Ceyhun İrgil konuşmacı olarak katıldı.

Panelin açılışında konuşan Bursa Barosu Başkanı Av. Ekrem Demiröz, sağlık haberciliğinin hukuksal yansımaları konusunu dile getirerek, “Zaman zaman medyada denk geldiğimiz ama işin arka planını bilmediğimiz birçok olay yaşanıyor. Kuşkusuz ki, bu durum hukukun giderek daha az değer taşıdığı ülkemizde çok ciddi sıkıntılara yol açıyor” dedi. 




Sağlık, tıp ve sağlık hukukunu tanımladıktan sonra “Hasta Hakları, Hekim Hakları ve Hekimlerin Defansif Tıp Uygulamaları ve Nedenleri” konulu bir sunum yapan Bursa Barosu Sağlık Hukuku Komisyonu Başkanı Av. Okan Dursun da, “Medya, sözlü, yazılı ve diğer görsel metinlerle iletişime geçme halidir. Haber ve bilgi edinme hakkımızı medyadan kullanıyoruz. Bu durum kitlelerin çok uzaktaki konuları öğrenmesini sağlıyor. Ama olumlu yanlarının yanı sıra birçok olumsuz sonuçlara da yol açabiliyor” ifadelerini kullandı.


Öz: Ülkemizde sağlık haberciliğinde uzmanlaşmaya doğru gidiliyor
Sağlık haberi tanımının yeni oluşmaya başladığını ifade eden Sağlık Habercisi Esra Öz ise, bu sektörde uzmanlaşma alanının pek olmadığına vurgu yaparak, “Ülkemizde sağlık haberciliğinde uzmanlaşmaya doğru gidiliyor. Ben de şuan bunun mücadelesini veriyorum. Bu konuda sağlık hukukunun etik kurallarının iyi belirlenmesi gerekir. Sağlık haberlerine karşı yapılan tüm araştırmalarda güvensizlik var. Halkımız sağlık haberlerine güvenmiyor” şeklinde konuştu. 

Bir gazeteci açısından bu mesleğin neleri değiştirdiğine değinen Öz, “Öncelikle eğitim ve kültür düzeyi yüksek bilim insanları ile tanışıyorsunuz. Yeni bakış açısı ediniyorsunuz. Size, donanımlı olma ve her daim gelişme fırsatı sunuyor. Keşfetmek için bakmak gerekiyor. Kendinizi özgür bırakıp yapılmamışı yapıyorsunuz” dedi.



İrgil: Medyanın algısı ve yansıtması, haberin toplumdaki ilgi ve algısı ile doğrudan ilintilidir
‘Medya ne istiyorsa, onu görürsün’ diyerek konuşmasına başlayan Dr. Ceyhun İrgil de, sağlık medyasının dilinin; sermaye, bilgi, görgü, siyaset, reklam, çıkarlar, nefret ve sevgi gibi birçok değişkenin etkisi altında olduğunu söyledi. 

Medyanın imaj ve haber güvenirliliği sorunu için gerekli formülün akademik unvanlara sahip kişilerin haberci olmasından geçtiğine dikkat çeken İrgil, “Medyanın algısı ve yansıtması, haberin toplumdaki ilgi ve algısı ile doğrudan ilintilidir. Haberin yansıtılması ve yorumunda en önemli aşama dikkat çekmektir. Bu nedenle başlık, spot, fotoğraf ve haber ile ilgisiz sunum son yıllarda giderek artmaktadır. Medya, mali ve siyasi baskıların artması ile her geçen gün daha tehlikeli ve kuralsız hale gelmektedir. Olumlu veya olumsuz hedef gösterir. İzleyici hedefle ilgilenir ama amaçla ilgilenenler azınlıktadır” diye konuştu.

Panelin sonunda Bursa Barosu Başkanı Ekrem Demiröz tarafından Esra Öz, Dr. Ceyhun İrgil ve Av. Okan Dursun’a plaket takdim edildi.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...