27 Haziran 2014 Cuma

SAĞLIK İLETİŞİMİ TEMELİNDE “DAVRANIŞ DEĞİŞİKLİĞİ YARATMA”YI HEDEFLER

SAĞLIK HABERCİLİĞİNE YÖN VERENLER

Sağlık iletişimi ve mobil sağlık uygulamaları üzerine çalışmalarını sürdüren Bilgi Üniversitesi Halkla İlişkiler Programı Öğretim Görevlisi Seray Öney Doğanyiğit, “Sağlık iletişimi çok paydaşlı ve koordineli bir iletişim yaklaşımını gerekli kılar. Ne yazık ki küreselleşme ile birlikte bu ideali toplum sağlığı açısından tam olarak gerçekleştirebilmek mümkün olmasa da, bireylere kendi sağlıkları konusunda bilinç kazandırarak ve onları güçlendirerek, bu açığı kapatabilmenin olası olduğunun inancındayım” dedi. 

Sağlık İletişimi’ ni halkla ilişkiler çalışmaları içerisinde diğer disiplinlerden ayıran en büyük fark “Davranış Değişikliği Yaratmayı “ amaçlamasıdır. Bu nedenle sağlık iletişimi başlı başına kendi kuramları ve metotları olan bir disiplindir. Mobil sağlık uygulamaları da bu alanda yapılan çalışmaları desteklemek amacıyla, önümüzdeki dönemlerde daha sık gündeme gelecek.  Sağlık iletişimi ve mobil sağlık uygulamaları üzerine çalışmalarını sürdüren Bilgi Üniversitesi Halkla İlişkiler Programı Öğretim Görevlisi Seray Öney Doğanyiğit,  konu ile ilgili şunları söyledi: “Türkiye’de Sağlık İletişimi çalışmalarına baktığımızda, tarihçesi Cumhuriyet döneminin ilk bakanı Refik Saydam döneminde yapılan veremle ve sıtma ile mücadele çalışmalarına kadar uzanmaktadır. İzmir Veremle Mücadele Cemiyeti’nin verem konusunda yaptığı bilinçlendirme çalışmaları ve yine bu dönemde Türkiye’de başlatılan sıtma mücadelesi, bugün sıtma ve veremin  bulaşıcı hastalık olmamasına ve halkın korunmasına yönelik yapılan önemli sağlık iletişimi faaliyetleridir.
Devamında 2003 yılında Sağlıkta Dönüşüm programı kapsamında kanser, sigarayı bırakma ve HIV/AIDS gibi hastalıklar konusunda farkındalık kampanyaları, sağlık iletişiminin doğasına yakın yapılmış kamuyu bilgilendirici çalışmalardır. Ama “Sağlık İletişimi” disiplini ülkemizde sağlığa yapılan yatırımların artmasına paralel olarak gerçek anlamda son yılarda konuşulmaya başlandı. Özellikle sağlık çalışmaları; doktor-hasta-hastane üçgeni içerisine hasta yakını, sivil toplum örgütleri, medya, üniversiteler, kamu kurum ve kuruluşları hatta teknolojiyi de  dahil ederek çok paydaşlı bir alan olmaya başladı.  



Sağlık İletişimi “Davranış Değişikliği Yaratmayı “ Amaçlar
Halkla İlişkilerin sağlık alanında uzmanlaşmayı desteklediği Sağlık İletişimi , kendi başına kuramları ve stratejileri olan ve  özellikle hassasiyetle çalışmayı gerektiren interdisipliner bir alandır. İnterdisiplinerdir, çünkü Sağlık İletişimi’ni halkla ilişkiler çalışmaları içerisinde diğer disiplinlerden ayıran en büyük fark “Davranış Değişikliği Yaratmayı “ amaçlamış olmasıdır. Yani sağlığın korunmasına yönelik farkındalık kampanyalarında, sigarayı bırakmadan, alkol ve uyuşturucu bağımlılığını yok etmeye ya da diyabet, tansiyon gibi kronik hastalıklarla baş ederken daha kaliteli yaşamaya yöneltecek bilinci oluşturmak, sağlık iletişimi disiplininin ana alanlarıdır. Dolayısıyla pozitif davranış değişikliğine yönlendirmede gerekli ikna ve iletişim stratejilerini kullanırken sosyal psikoloji kuramlarından ya da o toplumun kültür ve değerlerini doğru anlayıp, buna göre iletişim stratejileri oluştururken de sosyal antropoloji biliminden yararlanır.  CDC (Center for Disease Control and Prevention ) sağlık iletişimini, “Sağlığı geliştirmek, kişilerin ve toplumun sağlıkla ilgili kararları üzerinde etkili olmak ve bilgilendirmek için iletişim stratejilerinin incelenmesi ve kullanımı” olarak tanımlamaktadır. Yani hedef her zaman sağlığın geliştirmesi ve sağlıklı bir yaşama teşvik edici  (health promotion) yaşam tarzlarının benimsenmesini amaçlamak olmalıdır. 

Sağlık İletişimi Çok Paydaşlı Ve Koordineli Bir İletişim Yaklaşımını Gerekli Kılar
Sağlık İletişimi disiplini içerisinde dikkat edilmesi gereken en önemli nokta; sağlık paydaşlarının,  kamu sağlığı çıkarını gözetecek çalışmalar yapması gerekliliğidir. Kamu sağlığı çıkarından kastım, kişinin sağlığını güçlendirmesini sağlayacak koşulların sadece fizyolojik olarak sağlanması değil, zihinsel ve sosyal yönden de tam olmasını sağlayan koşulları hazırlıyor olmaktır. Bu açıdan baktığınızda daha sağlıklı bir toplum oluşturabilmek, sadece fizyolojik destek sağlayacak olan sağlık kurumlarının görevi değil, aynı zamanda oturduğunuz çevre düzeninin sağlıklı yaşam koşullarına uygun olmasını (yeşil alan vs.), eğitim aldığınız okulların sağlık bilinci yaratacak sisteme sahip olmasını (sağlık eğitimi vs.), ya da aldığınız gıdanın sağlıklı (doğal ya da organik) koşullarda üretiliyor olmasını sağlamaktır. Bu yüzden sağlık iletişimi çok paydaşlı ve koordineli bir iletişim yaklaşımını gerekli kılar. Ne yazık ki küreselleşme ile birlikte bu ideali toplum sağlığı açısından tam olarak gerçekleştirebilmek mümkün olmasa da, bireylere kendi sağlıkları konusunda bilinç kazandırarak ve onları güçlendirerek, bu açığı kapatabilmenin olası olduğunun inancındayım. 



Sağlık İletişimi ile Sağlık Hizmetleri İletişiminin Birbirinden Ayrılması Gerekli
Sağlık İletişimi disiplini içerisinde dikkat edilmesi gereken diğer bir nokta, “sağlık iletişimi” ile “sağlık hizmetleri iletişimi”nin birbirinden ayrılması gerekliliğidir. Sağlık iletişimi disiplini ,sadece kamunun çıkarını gözetecek çalışmaları yapmayı gerekli kılmaktadır. Bu işin en büyük paydaşları Sağlık Bakanlığı, STK’lar, Hasta, Hasta Yakınları ve Sağlık Çalışanları olmalıdır. Dolayısıyla bir hastanenin ya da bir ilaç firmasının kendi reklamını ya da kendi itibarını gözetecek tanıtım ya da pazarlama çalışmaları yapması sağlık iletişimi olarak değil, sağlık hizmetleri iletişimi olarak adlandırılmalıdır. Çünkü ne olursa olsun elbette bu kurumların ticari kaygıları olacaktır ve her zaman hasta çıkarını gözetmeleri mümkün olmayabilir.  Ama kamunun faydasına yönelik oluşturulmuş kampanyalarda, elbette hizmet sponsorları olarak yer alabilirler ki o zaman bir sağlık iletişimi çalışmasının içerisine dahil olurlar.

Sağlık Hizmeti Veren Kuruluşlar, Hasta Odaklı Stratejileriyle Hastayı Güçlendirmeyi Hedeflemelidir
Sağlık İletişimi alanı, sağlığın korunması ve teşvik edilmesi (health promotion) konularında kamu bilinci yaratmak ve davranış değişikliği oluşturmak hedefiyle yapılan çalışmaları kapsamaktadır. Bu çalışmalar; sağlık sorunu ortaya çıkmadan önce, sorunun sebebini önlemek veya insanlar dâhil olmadan gidişatını değiştirmek olabildiği gibi, sağlıksız kararlar alan ve belki de hastalık sürecinde yeti yitimi gibi erken belirtiler gösteren bireyler arasındaki sorunlu davranışlara müdahale etmekte olmaktadır. Örnek olarak, tütün kullanan bireylere yönelik sigara bırakma programları veya fazla kilolu ve hareketsiz bireyler için fiziksel aktivite ve beslenme programları verilebilir. Ya da bu çalışmalar, kronik hastalıkları olan bireylerin yaşamlarını da iyileştirebilen uygulamalarda olabilmektedir. Örnek olarak kanserden kurtulmuş veya HIV/AIDS’li bireylerin yaşam kalitesini yükseltmeye yönelik programlar verilebilir.  Bu çabalar; merkezi hastaya alarak, sağlık hizmeti veren tüm kamu, kurum ve kuruluşların sorumluluğunda olmalıdır. Sağlık hizmeti veren kuruluşlar, hasta odaklı stratejileri ile hastanın tedavi sürecine, sağlık personeli ile birlikte daha fazla katılımcı olmasını sağlayarak, hastayı güçlendirmeyi hedeflemelidir. 
Ayrıca ideal bir sağlık iletişimi çalışması içerisinde olması gereken ama bizim ülkemizde üzerinde durulmayan diğer bir nokta hastalık stigmatizasyonu (hastalığın yaftalanması) çalışmalarıdır. Bazı hastalıklar vardır ki halen ülkemizde konuşulabilmesi çok güçtür ve buna sahip olan hastalar toplum tarafından doğru bilinçlendirilmediği için dışlanmaktadır. HIV/AIDS, Hepatit B ve C ya da Sedef Hastalığı bunlara birkaç örnektir. Bu hastalığa yakalanan insanlar toplumda dışlanma korkusundan hastalıklarını söyleyememekte ya da adlandıramamaktadırlar. Örneğin sedef hastalığı bulaşıcı bir hastalık olmamasına, bir deri hastalığı değil de bir bağışıklık sistemi hastalığı olmasına rağmen, bu hastalığa sahip olan insanlar yanlış bilinçten dolayı iş yerlerinde bile zor çalıştırılıyorlar. Ya da Hepatit konusunda bilinçlendirici bir kampanya yapmak için ünlü bir isim arayışına girdiğimiz de, bu hastalığa yakalanmış toplum önderliği yapacak bir ünlüyü bulmanız çok zorlaşıyor. Bu konuda ülkemizdeki kanser konusunda çalışmalar nispeten daha iyi bir noktaya gelmiş durumda. Bunda kamunun ve medyanın yanında hasta derneklerin çalışmalarının etkisinin büyük olduğunu düşünüyorum. Bu kurumlar kısıtlı bütçeleri ile hala karış karış okulları gezip meme kanseri konusunda genç kızlarımızı ve annelerimizi bilgilendiriyorlar. Yine birçok ünlümüzde bu alana farkındalık yaratmak amacıyla öncü ve motive edici konumda oldular. Biz hastalık stigmatizasyonu ve farkındalığı ile ilgili geçen sene gündemimize Sedef hastalığını alarak bir sağlık iletişimi kampanyası başlattık. Sedef Hastaları ve Dayanışma Derneği ile beraber 2014 yılı başından sonuna kadar, hem geleneksel hem de yeni medya araçlarını kullanarak bu hastalığın bulaşıcı olmadığı konusunda bir bilinç yaratmayı hedefledik. Bu kampanyalar çok fazla paydaş katılımı ile sürdürülebilir olmalı ki bu hastalığa karşı toplum tarafında davranış değişikliği yaratabilmekte kalıcı olsun. Ne yazık ki tek başına derneklerin bu durumla başa çıkması mümkün değil. Bu yüzden sağlık iletişimi içerisinde hasta derneklerini paydaş olarak özel ve önemli bir yere koyuyorum. 



Herhangi Bir İletişim Planı Çizerken ilgili Kurum ya da Kişi Bu İşin Etiğini Her Türlü Boyutuyla Düşünmelidir
Sağlık iletişiminde en dikkat edilmesi gereken nokta tüm paydaşların kamu sağlığına uzun vadede zarar verecek çalışmalardan kaçınmaları gerekliliğinin bilincinde olarak sorumlu davranmalarıdır. Herhangi bir iletişim planı çizerken, bu işin etiğini her türlü boyutuyla düşünmelidir. Aynı zamanda hekim, firma, özel kurum, pr temsilcisi, basın birimleri ve diğer paydaşlar, sağlık konusunda oluşabilecek her türlü krize ya da riske karşı kriz iletişimi ya da risk iletişimi stratejilerini içeren bir ajandaya sahip olmalıdırlar. Bu konuya, ülkemizde 2007 yılında oluşan kuş gribini örnek vererek açıklık getirebiliriz. Tam bir kamu sağlığı tehdidi oluşturan kuş gribi, o dönem gıda firmalarının, sağlık kuruluşlarının ve medyanın en önemli gündemi idi. Bu tür kamu sağlığı konusunda uzun vadede ciddi zararlara neden olabilecek salgın hastalık durumlarında, başta kamu kurum ve kuruluşları ile yine konuya muhatap kalacak diğer kuruluşların önlem alan stratejiler geliştirmesini faydalı buluyorum. Bu acil durum stratejileri, iletişim kanallarını riskli ya da krizli durumlarda nasıl açık tutmaları gerektiğinden, kamuya yönelik bilgilendirici ve panik yaratmayı önleyici içerikler sunmaya hatta kriz sözcülerinin doğru seçilmesine kadar çok kapsamlı bir alanı kapsamaktadır.

Davranış Değişikliğini Pozitif Bir Davranışa Yönlendirmek İçin “Korku Faktörü” Kullanılmaktadır
Sağlık İletişimi kampanyalarında tüm dünyada ve kısmen de ülkemizde olduğu gibi insan sağlığını olumsuz yönde etkileyen davranış değişikliğini pozitif bir davranışa yönlendirmek için “korku faktörü” kullanılmaktadır. Sağlıkla ilgili oluşturulan bu tür kampanyalarda, insanlardan keyif aldıkları ya da kendilerine zarar veren bağımlılıkları bırakmaları istenir ve bu amaçla da korku faktörü kullanılır. Örneğin; sigara bırakma kampanyalarında, sigara paketlerinin üzerinde “Sigara Öldürür” gibi ibareler ya da akciğer kanserine yakalanmış bir hastanın katranlı akciğer görüntüsü buna örnek olabilir. Ama araştırmalar göstermektedir ki, bu tür korku faktörünün yoğun kullanıldığı dil ya da görsel anlatımlar yerine korku faktörünün daha kontrollü kullanıldığı kampanyalar daha faydalı olmaktadır. Kişiye sigarayı bırakmasına yönelik kendi kültürel, sosyal ve bilişsel değerlerini güçlendirmeye yönelik pozitif mesajların verilmesi daha doğru olacaktır. Örneğin, bir kamu spotu reklamında sigaradan gırtlak kanserine yakalanmış bir bireyin hikâyesini anlatmak yerine, torununu göremeyecek olan ya da sigara kokusundan dolayı evladını sevemeyen bir insanın hikâyesini anlatmak daha etkili olacaktır. Çünkü biz toplum olarak aile değerlerine önem veriyoruz. Ayrıca kimi zaman kendimiz için yapamadığımız bir şeyi ailemiz için fedakârlık duygusuyla yapabilmeye yatkınız. Bireyi manipüle etmeden, bu tür güzel değerleri pekiştiren pozitif mesajların ve görsellerin daha etkili olacağını düşünüyorum.



Geleneksel Medya Tek Taraflı İletişime Olanak Sağlayan Bir Mecra Ve Bireye Etkileşim İmkanını kısıtlı Sunuyor
İnternet ve yeni medya sağlık enformasyonu edinme biçimlerini ve hasta-hastane-doktor üçgeninde de teşhis, tedavi ve takip süreçlerini de değiştirmeye başladı. İnsanlar doktora gitmeden önce hastalıkları hakkında bilgi almak ve doktor ilaç yazdıktan sonra ilacı almadan etkilerini anlamak üzere internete başvuruyor. İnternette doktora gitmeden önce teşhis sürecinde doktor ve hasta arasında iletişim sağlayan hekim siteleri ya da hastaların hasta gruplarına katılarak deneyim ve motivasyon elde etmek üzere sosyal medya ve bloglar üzerinden iletişim kuruyor olmaları, teknolojinin gelişmesi ile birlikte iletişimi yeni bir kamusal alana doğru taşımaktadır. Bu yeni kamusal alan kendi dili, kendi sembolleri olan yeni iletişim biçimlerinin oluştuğu bir alan.  Bir iletiden hoşlandığınızda “begen”diğiniz, desteklediğinizde paylaşıma sunduğunuz, 140 karakterle ve kısaltmalar ya da gülücüklerle kendinizi ifade ettiğiniz bir alan. Ben özellikle bu tür çoklu mecraların doğru kullanıldığında çok etkili olduğunu düşünüyorum. Bir sağlık kampanyası oluşturduğunuzda geleneksel medya araçlarının (tv, radyo, gazete) yanında sosyal medya araçlarının kullanılmasının verdiğiniz mesajları pekiştirdiğini düşünüyorum. Çünkü geleneksel medya tek taraflı iletişime olanak sağlayan bir mecra ve bireye etkileşimi kısıtlı tutan bir alan. Siz etkiyi ancak reytinglerden ve tirajlardan ölçebiliyorsunuz. Ama sosyal medya, enformasyonu sunarken etkileşime olanak sağlayan ve geri bildirim imkânı sunan bir mecra. Bu anlamda doğru kullanıldığında, hasta iç görülerini ve ihtiyaçlarını daha hızlı gözetebilip buna göre hizmet sunabileceğiniz bir alan. 

Sağlık Okuryazarlığını Artıracak Denetimli ve Kaynağı Güvenilir Web Siteleri Sunulmalı
Tabi ki denetim mekanizmaları gelişmediğinden bir o kadar da riskli bir alan. Ama geleneksel medyada bile çokça kirli enformasyon ve dezenformasyona maruz kalabiliyorken, kişi neye inanacağını bilemiyor hale geliyorken, yeni medyada da bunların olması çok olası. Dolayısıyla burada mecralardan çok kişiye ve kurumlar itibar etmek önem arz ediyor. Bu sorumluluğu üstlenen bazı kurum ve bireylerin doğru enformasyon verme konusunda titiz davrandığına inanmaktayım. Ayrıca bireyin sağlık okuryazarlığını artıracak denetimli ve kaynağı güvenilir web siteleri sunuyor olmak önemli. 



İngiltere’de NHS sitesinde A’dan Z’ye Hastalıklar ve Semptomları Hakkında Enformasyona Ulaşabilirsiniz
Dünyada; İngiltere’deki web sitesi (NHS) gibi iyi örnekler mevcut.  A’dan Z’ye hastalıklar ve semptomları hakkında enformasyona ulaşabileceğiniz ya da sağlığınızı korumaya yönelik iyi yaşam önerileri alabileceğiniz bir web site. Türkiye’ de de Sağlık Bakanlığı’nın neden böyle bir web sitesi olmasın ki. Bu tür referansları güçlü ve kaynağının doğru olabileceğine inandığımız web sitelerinden enformasyon alabilsek, sağlık konusunda etkili bir bilinçlenme olacağına inanıyorum. 

Türkiye, Hindistan, Brezilya Gibi Ülkelerde Akıllı Telefona Sahip Olma Oranı Yüzde 50
Bunun yanında Dünya’da gelişen ve ülkemizde gelişmekte olan mobil teknolojilerin de sağlığı desteklemeye yönelik uygulamalar sunuyor olması, sağlık hizmetleri iletişimi konusunda enformasyon alışverişinin başka bir boyutunu gösteriyor bizlere. Şöyle ki dünyada ve ülkemizde cep telefonu ve akıllı telefonlara entegrasyon gün geçtikçe artmakta. ABD, İngiltere, Güney Kore gibi gelişmiş ülkelerdeki akıllı telefon sahip olma oranı yüzde 50'leri çoktan geçmiş durumda iken,  Türkiye, Hindistan, Brezilya gibi ülkelerde ise bu oran yüzde 50'ye yaklaşmakta. Akıllı telefon özelliğine sahip olmayan temel özelliklere sahip cep telefonuna sahip olma oranı Hindistan gibi nüfusu çok kalabalık ve satın alma gücü değişken ülkelerinde yüzde 80 iken Türkiye'de yüzde 60 civarında. Tanzanya ve Afrika gibi ülkelerde halen  su kirliliğinde dolayı sıtmaya yakalanan ve bu ülkelerde alt yapı sorunu ile ilaca ulaşamayan çocuklar için “sms” kampanyaları oluşturulmaktadır. Çünkü ulaşım ve geleneksel iletişim araçları eksik kalsa da, bu ülkelerde cep telefonu kullanımı çok yaygın. Dolayısıyla bu ülkelerde sağlık iletişimi kampanyaları, insanlara ulaşabilecek iletişim araçları kapsamı kadardır. Ama etkisi, küçük makinaların gönderdiği sağlı okuryazarlığını artıran mesajlarla, hayat kurtaracak kadar da büyüktür. 

Türkiye’de Bir İlk Olan “Mobil Sağlık Aplikasyonu Kullanım” Araştırması
Amerika’da başlayan ve ülkemizde de akıllı telefonlarla tanışmamızla hayatımıza giren sağlık aplikasyonları da sağlığımızı korumak ya da hastalıklarımızı yönetebilmek adına alternatif çözüm önerileri sunabilmektedir. Şeker takip uygulamaları, tansiyon ölçer uygulamalar, hareket etmeye motive edecek adımsayar uygulamaları, sağlık hizmeti sunan kuruluşların yeni bir gündemi haline gelmektedir. Özellikle mobil cihaz operatörlerinin önderliğini yaptığı bu uygulamalar, cep telefonları ile mobil yaşamaya alışan yeni nesil için farklı iletişim stratejilerine yönlenmeyi gerekli kılıyor. Her ne kadar denetim ve kişisel verilerin gizliliğin korunmasında tartışmalı bir konu olsa da,  mobil aplikasyonların sağlık davranışı değiştirmedeki sonuçları halen ölçülmeye devam etmektedir. Ayrıca yaşlı nüfusun artması ile birlikte artan kronik hasta yüküne karşı, ülkelerin sağlık harcamalarını minimuma indirme çabaları içerisinde yeni nesil bir yaklaşım olarak gözüküyor. Bu öngörüden hareketle, Türkiye’de bir ilk olan “Mobil Sağlık Aplikasyonu Kullanım” araştırmasını Galatasaray Üniversitesi öğretim üyesi Doç Dr. Elgiz Yılmaz ile gerçekleştirdik. Amacımız insanların sağlık eğilimlerini artırmada teknolojiye adaptasyonlarının etkisini ölçmekti. Çok ilginç veriler elde ettik. Çünkü insanlar mobil uygulamalara aşinayken, halen daha sağlık uygulamalarını minimum düzeyde kullanmaktalar ama ileride neredeyse %78 gibi bir çoğunluk mobil sağlık aplikasyonu kullanmak arzusunda. Ayrıca mobil sağlık aplikasyonu kullanan kişilerin bir çoğunluğu bu uygulamaları 1 yıldan fazla kullanmakta. En ilginç veri ise en çok kullanılan aplikasyonun Sağlık Bakanlığının hastane randevu hizmeti almayı kolaylaştıran (MHRS) uygulaması. Bu kadar uzun sürelerde sağlık aplikasyonu kullanan kişilerde, kullandığı aplikasyon niteliğinde davranış değişikliği sergileyip sergilemediğini ölçmek dikkate değerdi. Bu araştırmadan hareketle, tamamı bir Türk mühendis tarafından oluşturulan bir sağlık uygulamasının, davranış değişikliği üzerindeki etkilerini ölçtüm. Çok yakında bu çalışmayı “Mobil Sağlık” ile ilgili çıkaracağım bir kitapta yayınlayacağım. Yine bu konuda Sosyal Güvenlik Kurumu 1 Ekim 2013 tarihinde pilot Mobil Sağlık projesine başladı. İstanbul Bilgi Üniversitesi olarak kurduğumuz bir ekiple, çalışmaya gönüllü olarak destek vereceğiz. Eğer bu alanda verimli bulgular elde edilirse, bakanlığında bu yatırımları desteklemesinin olası olduğunu düşünüyorum. 



Sağlık Konulu Yayınlara İlişkin Denetim ve İzleme Yeterli Değil 
Sağlık konulu yayınlara ilişkin denetim ve izleme konusunda oluşturulan regülasyonlar ne yazık ki yeterli değil ve bugünün gelişen sağlık ihtiyaçlarını karşılayamaz düzeyde tartışmalara yol açabiliyor. Ben burada Sağlık Bakanlığı’nın regülasyonları oluştururken, kesinlikle kamunun sesi olan Sivil Toplum Kuruluşlarından görüş alarak hareket etmesinin doğru olacağını düşünüyorum. Hasta ve uzmanlık dernekleri bu konuda kendi sektörlerinin ihtiyaç ve taleplerini aktaracak kadar bilgiye ve iç görüye sahipler.

Bilgi Üniversitesi Kurumsal Halkla İlişkiler (PRCC) Programı Adı Altında Sağlık İletişimi Dersini ve ilk seminerimizi gerçekleştirdik.
Bu sene ilk defa Bilgi Üniversitesi Kurumsal Halkla İlişkiler (PRCC) programı adı altında Sağlık İletişimi dersini açtık. Bu uzun süredir titizlikle üzerinde çalıştığımız bir konuydu. Çünkü sağlık alanında yapılan iletişim faaliyetleri içerisinde, hem bu disiplini doğru anlatmak hem de yapılan diğer iletişim faaliyetlerinden ayırmak konunun hassasiyeti açısından önemliydi. Böylece sağlık alanına dair çalışmak isteyen ya da bu konuda uzmanlaşmak isteyen tüm paydaşlara yönelik bir ders programı oluşturmuş olduk.” Ders bitirme projesi olarak öğrencilerimiz, 30 Mayıs tarihinde olarak, tüm sektör ve iletişim öğrencilerinin konu ve konuk katıldığı bir seminer gerçekleştirdiler. Bu seminer, hem öğrencilerimizin bir iletişim faaliyetini deneyimlemeleri, hem de konunun sektörel paydaşlarına hâkim olabilmeleri açısından çok faydalı oldu. Seminerler bu ders kapsamında, her yıl sonunda belli bir hastalık üzerinden gerçekleştirilmeye devam edecektir. Ayrıca Bilgi üniversitesi halkla ilişkiler programı olarak, öğrencilerimiz hasta derneklerine 2 yıldır gönüllü destek vermektedir. Bu derneklere “sağlık gönüllüsü” yetiştirmek, yaptığımız çalışmalar içerisinde önemli bir misyondur

Seray Öney Doğanyiğit Kimdir?
Bilgi Üniversitesi Halkla İlişkiler Programı’nda eğitmen kadrosunda görev almaktadır. Üniversite bünyesinde, Lisans düzeyinde Kurumsal Sosyal Sorumluluk ve Halkla İlişkilere Giriş ve yüksek lisans düzeyinde Sağlık İletişimi derslerini vermektedir.
2010 yılından beri Parıltı Görmeyen Çocuklara Destek Derneği yönetim kurulunda yer almaktadır. Ayrıca, hastaların güçlendirilmesi, hasta haklarının korunması ve hastalık stigmatizasyonu konularında birçok hasta derneğine destek olmaktadır. 

26 Haziran 2014 Perşembe

MELANOMDA YENİ İLAÇ YAKINDA

Tüm dünyada en hızlı artan kanserlerden biri olan cilt kanserinin tedavisinde yeni bir ilaç  1. İmmuno Onkoloji Kongresi’nde anlatılırken, yakında ülkemizde de hekimlerin kullanımına sunulacağının müjdesi verildi. 

Kanser tedavilerinde en yeni araştırmalar üzerinde tartışıldığı 1. İmmuno Onkoloji Kongresi’nde hedefe yönelik tedavilerle ilgili son gelişmeler ele alınıyor. Melanom tüm dünyada artış gösteren, erken tanı konduğunda kür sağlanabilirken, geç kalındığında oldukça yüksek mortalite  ile seyreden bir kanser türü olup cilt kanserine ilişkin ölümlerin yüzde 75’inden sorumludur. 

Melanom sıklığı tüm dünyada en hızlı artan kanserdir, son 30 yılda yüzde 250. Sık görülen kanserler arasında deri melanomunun erkeklerde 5., kadınlarda 7. sıraya yükseldiği dikkati çektiğini belirten Immuno Onkoloji Derneği Başkan Yardımcısı Prof. Dr. İsmail Çelik, “Yaşam boyu melanom geliştirme riski 1930’larda 1/1500 iken, günümüzde 30 kat artarak 1/50 civarına çıkmıştır.  Tanısında geç kalınmış ve metastaz yapmış Evre 4 melanomda ortalama sağ kalım 3-6 ay arasındadır ve bugüne kadar kullanılan tüm tedavi yöntemleri ile sağ kalım uzaması elde edilememiştir” dedi. 

Melanomda Yeni İlaç Yakında
Son yıllarda melanom tedavisinde kemoterapiden ziyade vücudun kendi savunma sisteminin kullanılması çalışmalarının yoğunlaştığını dile getiren Prof. Dr. Çelik, şunları söyledi: “Burdaki kritik savunma hücresi “T” hücresidir. “Takılı kalmış el freni” örneğinde olduğu gibi tümörü tanıyıp yok etmesi gerektiği halde gözden kaçıran T hücrelerinin etkinliğinin artırılmasına yönelik çalışmalar ve yöntemler “immuno-onkoloji" biliminin doğmasına yol açmıştır. CTLA-4, T hücresini durduran bir moleküldür. CTLA-4’ü bloke ederek T hücre yanıtını arttıran  bir ajan olan “İpilimumab” ile yapılan bir dizi çalışmanın başarılı ön sonuçlarını FDA onayı alan Faz III çalışması takip etmiştir. Bu çalışmada kontrol kolunda 6 ay olan sağkalımın İpilimumab grubunda 10 aya çıktığı gösterilmiştir. Yine bir başka çalışmada İpilimumab ve +DTIC ile sağkalım 11 aya kadar uzamış bulunmuştur. İpilimumab metastatik melanom tedavisinde yaşam süresini arttıran ve bilim dünyasında çığır açan bir ilaç olarak bu alanda kemoterapi dönemini kapamış ve "immuno-onkolojik" tedavi çağını başlatmıştır.”

Prof. Dr. Çelik, ülkemizde erken erişim programı ile kullanma fırsatı bulunulan ve başarılı sonuçlar alınan "İpilimumab" isimli ilacın önümüzdeki günlerde ruhsat alacağını ve hekimlerin kullanımına sunulacağını dile getirdi. 

25 Haziran 2014 Çarşamba

İDEAL BİR SAĞLIK HABERİNİN MUTLAKA BİR SAĞLAMASI OLMALIDIR

SAĞLIK HABERCİLİĞİNE YÖN VERENLER

Sağlık muhabirinin, alanındaki gelişmelerden ilk kendisinin bilgi sahibi olması için basın birimleri ile etik şartlarda iletişim içinde olması gerektiğini söyleyen  Sağlık Dergisi Ege Bölge Temsilcisi Ayça Özgül, “İdeal bir sağlık haberinin mutlaka bir sağlaması olmalıdır” dedi. 

Sağlık alanında yazılacak yanlış bir haber tüm insanları etkiler. Alanında derneklerle ve uzman doktorlarla görüşülerek haberin doğruluğundan emin olduktan sonra yayınlanması gerektiğini  belirten Sağlık Dergisi Ege Bölge Temsilcisi Ayça Özgül, konu ile ilgili şunları söyledi: Üç senedir sağlık muhabirliği yapıyorum. Bu süre içerisinde gözlemlediğim kadarıyla Türkiye’deki sağlık haberciliği ve yayıncılığı hakkında konuşabilirim. Türkiye’deki sağlık haberciliğinin artık bir branş haline geldiğini düşünüyorum. Televizyonlarda son zamanlarda artan sağlık programları, ana haberlerde ve yazılı basında sağlık haberlerinin daha çok yer alması bunun bir kanıtıdır. Artık Türkiye’de yazılı ve görsel basın sağlık alanında tecrübesi olan, sağlık haberinin nasıl yapıldığını bilen, alanında kendini iyi yetiştirmiş, nitelikli ‘’Sağlık Muhabirleri’’ istiyor. Tabi hala bu bilince ulaşamayan kesimlerin olduğunu da düşünmüyor değilim. 

Sağlık Haberlerinin Yayınlanma Sürecinin Diğer Haber Türlerinden Daha Farklı Bir Yolculuğu Vardır
Sağlık, insanoğlu var olduğu sürece hiç tükenmeyecek bir alandır. Her gün tıp alanında yurtiçinde ve yurtdışında birçok yeni gelişmeler, yeni tedaviler, yeni hastalık türleri ortaya çıkmaktadır. Bu konuları takip etmek ve en doğru şekilde insanlara ulaştırmak sağlık muhabirinin en önemli görevidir. Sağlık alanında yazılacak yanlış bir haber tüm insanları etkiler. Bu yüzden sağlık haberlerinin araştırmaları çok iyi yapılmalıdır. Alanında uzman doktorlardan görüş alınmalı, derneklerle görüşülerek haberin  doğruluğu veya yanlışlığı tartışılmalıdır. Kesin bir sonuca varılınca haber tamamlanmalıdır. Bu yüzden sağlık haberlerinin yayınlanma sürecinin diğer haber türlerinden daha farklı bir yolculuğu vardır. 


İdeal Bir Sağlık Haberinin Mutlaka Bir Sağlaması Olmalıdır
Sağlık haberlerinde öncelikle haberin gerçekliğine ve bilimselliğine dikkat edilmelidir. Gerek topluma yönelik gerekse doktorlara yönelik tüm sağlık haberlerinde bu unsurlar aranılan özelliklerdir. Şimdiye kadar daha çok sağlık çalışanlarına ve doktorlara yönelik sağlık haberleri yaptım. Durum böyle olunca haberlerimdeki konuların bilimselliği ön plana çıkıyor. Bu durumda alanında uzman hekimlerle araştırma konularını seçmeye özen gösteriyorum. Tabi araştırmanın yurtdışında da ilgi odağı olması haberi yapmam için etkili oluyor. Sonuç olarak topluma yönelik veya değil, ideal bir sağlık haberinin mutlaka bir sağlaması olmalıdır. İdeal bir sağlık muhabiri doğruyu yansıtmalıdır, dürüst olmalıdır. Sağlık muhabiri, alanındaki gelişmelerden ilk kendisinin bilgi sahibi olmasını ister. Bu yüzden basın birimleri ile tabi ki etik şartlarda arasında her zaman bir samimiyet olmalıdır. 

Görsel Malzeme Haberi Süsleyen En Önemli Unsurdur
Haber dili her zaman yalın ve anlaşılabilir olmalıdır. Özellikle topluma yönelik bir haberde dil daha sade olmalıdır, anlatım yapısı kısa ve öz olmalıdır. Eğer sağlık çalışanlarına veya hekimlere yönelik bir haber ise tabi ki tıp terimleri daha fazla kullanılabilir ve haber daha ayrıntılı, uzun bir yapıya sahip olabilir. Haberde kullanılan başlık da mutlaka merak uyandırmalıdır. Görsel malzemeler de haber ile ilişkili olmalıdır. Örneğin yeni bir tedavi anlatılırken mutlaka o tedavi sürecini yaşayan kişinin tedavi aşamaları görselleştirilmelidir. Görsel malzeme haberi süsleyen en önemli unsurdur, seçtiğimiz görsel malzeme sayesinde haberi daha ilgi çekici hale getirebiliriz. Görsellik haberimizi tamamlayan en önemli basamaktır. Bu arada seçtiğimiz görselin görüntü kalitesine de özen göstermeliyiz. Haber başlığı ve haberin görseli, okuyucunun ilgisini habere daha çabuk çeker. 


Bu Kadar Fazla Sağlık Programlarının Var Oluşu İnsanları Olumsuz Etkiliyor
Son zamanlarda sağlık programları artış gösterdi. Her gün televizyonu açtığınızda farklı kanallarda farklı sağlık konuları ele alınıyor. Bu kadar fazla sağlık programlarının var oluşu insanları olumsuz etkiliyor. Sağlık programlarında konuların çok hızlı anlatıldığını ve halkın anlayacağı şekilde bir dil kullanmadıkları kanısındayım. Birden fazla doktor, birden fazla hastalık ele alıyorlar. Bu tür sağlık programlarında tek bir konu ve tek bir doktor seçilmelidir. Kafa karışıklığı oluşturmayacak bilgiler verilmelidir. 

Kaynağını Belirten, Haberinin Araştırmasını En İyi Şekilde Yapan Blog Sosyal Medya da İlgi Odağı Olacaktır
Bir blog habercisi olarak sosyal medyanın ve internetin olumlu gücüne inanıyorum. Haberlerinizi daha fazla kişi okuyabiliyor. Ama sosyal medyada yer alan her sağlık haberi güvenilir olmuyor maalesef. Kaynağını belirten, haberinin araştırmasını en iyi şekilde yapan ve süreklilik kazanan bir blog her zaman sosyal medya da ilgi odağı olacaktır. Benim için Esra Öz bu konuda çok başarılı bir sağlık muhabiri, yazar ve blog habercisidir. Bu işe başladığımdan beri Esra Öz’ü örnek alarak kendime sağlık alanında bir yol çiziyorum. 

Herkes Her Şeyi Okuyor, İnanıyor Ve Yanlış Şekilde Etkileniyor
Genellikle halk ilgisini çeken ve kendisiyle ilişkili yazıları okumaktadır. Hep dediğim gibi kaynak gösterilmiş ise yazılar insanlar için gerçeklik kazanır. Kaynağı belirtilmiş sağlık konulu yayınlara bir mekanizma gerektiğini sanmıyorum ama kaynağı belirtilmemiş o kadar çok yayın var ki… İşte bu yayınları denetleyen bir mekanizmanın olması şart. Herkes her şeyi okuyor, inanıyor ve yanlış şekilde etkileniyorlar. Televizyonlar nasıl denetim altında tutuluyorsa, bu tür yayınlara karşı da bir denetim oluşturulmalıdır. Haberlerin altında kaynak belirtilmelidir, böylelikle haberin güvenirliliği artar.” 

Ayça Özgül Kimdir?
1987 yılında İzmir’de doğdu. İzmir Özel Türk Anadolu Lisesi’ni bitirdikten sonra Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik bölümünden mezun oldu. Üniversite son sınıfta Erasmus programı ile Polonya’ya giderek, Lodz Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik bölümünde 6 ay öğrenim gördü. İzmir Doğan Haber Ajansı’nda ve Ege Life Dergisi’nde kısa dönem staj yaptı. 2010 yılından bu yana Sağlık Dergisi İzmir muhabirliğini yapmakta. Aynı zamanda blog habercisi.
http://aycaozgulsaglik.blogspot.com/
https://www.facebook.com/groups/133144116788275/?bookmark_t=group


23 Haziran 2014 Pazartesi

HARVARD TIPTA MİKROBİYOTA ALANINDA DOKTORA SONRASI ÇALIŞMALARINI SÜRDÜREN BİYOLOG DENİZ ERTÜRK

HAYATI KEŞFEDEN BİYOLOGLAR

Harvard Üniversitesi Tıp Fakültesinden Dennis Kasper’in laboratuvarında çalışmalarını sürdüren Biyolog Deniz Ertürk, mikrobiyotı ilgili çalışmaları  ve doktora sonrası araştırma yapmanın tüm yönleri hakkında bilgi verdi.

Amerika’da Bacteroides fragilis’in önleyici ve tedavi edici etkileri gün geçtikçe daha da çok gündeme gelmeye başlıyor.  Deniz Ertürk, mikrobiyotayı oluşturan mikroorganizmaların sindirmeye yardımcı olmak ve bazı vitaminleri üretmek dışında, bağışıklık sitemini regüle ederek bazı hastalıklara direk etki ettikleri üzerine araştırmalarını sürdürüyor. 

Ne üzerine çalışıyorsunuz?
Çalıştığım laboratuvarda genel olarak, mikrobiyota yani vücudumuzda yaşayan mikroorganizmalar ile bağışıklık sistemimiz arasındaki ilişkileri araştırıyoruz. Benim projem “Bacteroides fragilis” adı verilen kommensal (diğer bir organizmanın üzerinde veya içerisinde yaşayan ancak zarar vermeyen organizma) bir bakterinin bağışıklık sitemine etkileri üzerine. Bu bakterinin hücre zarında bulunan, Polisakkarid A isimli bir kommensal antijenin, bağırsaklarda bulunan bağışıklık hücrelerinde hangi sinyalleme yöntemlerini kullandığını anlamaya çalışıyorum.

Hangi tip hastalıklarla ilgili? 
Bizim çalıştığımız bakteri, Bacteroides fragilis, normal şartlarda bağırsakta yaşayan ve hastalık yapmayan bir bakteri. Sadece bağırsak yaralanmaları sırasında karın boşluğuna sızarsa periton içi apse oluşumuna sebep olabiliyor. Bağırsak içinde ise bunun aksine olumlu etkileri var. Hem bağırsakla ilgili hem de bağırsak dışı birçok hastalığı önlemede önemli bir rol oynadığı gösterildi. Bacteroides fragilis’in önleyici ve tedavi edici etkileri, ülseratif kolit ve Crohn’s hastalığı gibi enflamasyonlu bağırsak hastalıklarında, alerji ve multipl skleroz gibi otoimmun hastalıklarda ve hatta otizm hastalığında gözlemlendi. Tabii bu çalışmalar genelde fare modelleri kullanılarak yapılıyor. İnsanlarda bu hastalıkların tedavisi için kullanılma potansiyeli var fakat henüz klinik denemelere başlanmadı. 


Bu hastalığın dünyada ve Türkiye'de görülme sıklığı nedir, bu konuda istatistikî bilgileri paylaşabilir misiniz? 
Burada rakamlardan daha önemli bir konu var ki bu hastalıkların görülme oranı Amerika, Kanada ve kuzey Avrupa ülkelerinde dünyanın geri kalan bölgelerinden daha fazla. Türkiye’de görülme sıklığı dünya ortalaması civarında. Gelişmiş ülkelerde bu hastalıkların daha fazla görülüyor olması David Strachan’in hijyen hipotezine bağlanıyor. Bu hipoteze göre, gelişmiş ülkelerde daha az çocuklu çekirdek ailelerde, daha hijyenik koşullarda, daha yüksek oranda antibiyotik kullanarak, doğadan ve hayvanlardan uzak büyüyen çocuklar, daha az mikropla karşılaşıyorlar ve çeşitliliği düşük bir mikrobiyotaya sahip oluyorlar. Bu durum, bağışıklık siteminin yeterince gelişmemesine ve dolayısıyla belirttiğimi hastalıklara neden oluyor. 

Kısaca kendinizden bahsedebilir misiniz?
İstanbul’da doğdum ve üniversiteyi bitirene kadar orada yaşadım. Lise yıllarımdan itibaren biyoloji okumak istiyordum. Lisans eğitimimi Boğaziçi Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik bölümünde yaptım. Yaz stajlarım sırasında Avrupa ve Amerika’daki laboratuvarlarda çalışma imkânı buldum ve doktoramı yurtdışında yapmaya karar verdim. 2001 yılında doktora yapmak üzere Amerika’ya geldim. Şu anda doktora sonraki çalışmalarımı sürdürüyorum. 


Bugüne kadar eğitim aldığınız ve çalıştığınız kurumlar hakkında bilgi verebilir misiniz? 
Şişli Terakki Lisesi’nden mezun oldum. Eski ve iyi bir okul olmasına rağmen, lisede iyi bir bilimsel eğitim aldığımızı söyleyemem. Türkiye’deki pek çok lise gibi, öğrencilere bilimsel düşünce yöntemlerini öğretmekten çok, üniversite sınavını kazandırmaya yönelik eğitim veriliyordu. Lisans eğitimimi Boğaziçi Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümünde tamamladım. Teorik olarak sağlam bir temel almamıza rağmen çoğunlukla maddi sebeplerden pratik konularda çok iyi eğitim verilmiyordu. Birçoğumuz yaz stajlarıyla bu açığımızı kapatmaya çalıştık. Ben de Almanya’da Berlin Max Planck Enstitüsü’nde ve Amerika’da Pittsburgh Üniversitesi’nde yaz stajları yaptım. Doktoramı yurt dışında yapmaya karar verdikten sonra Amerika’da birçok okula başvurdum. Massachusetts Üniversitesi Tıp Fakültesine kabul edildim ve doktoramı Neal Silverman’in laboratuvarında meyve sineklerindeki antibakteriyel sinyalleme yolları üzerine tamamladım. Massachusetts Üniversitesi Tıp Fakültesi hızla büyüyen bir okul ve çok iyi bir kadrosu var. Tıp fakültesinde çalışmanın avantajı temel bilimler, uygulama ve klinik araştırmaları yapanların bir arada ve yakın ilişki içinde çalışıyor olmaları. Halen Harvard Üniversitesi Tıp Fakültesinden Dennis Kasper’in laboratuvarında çalışıyorum. Burası tabii ki dünyanın en iyi araştırma merkezlerinden biri fakat rekabet de fazla. UMASS’teki yakın ve ortak çalışma ortamını burada daha az hissediyorum. 

Eğitim aldığınız kurumların halen bulunduğunuz konuma gelmenizdeki katkıları nelerdir, şu anda çalıştığınız kurumu neden seçtiniz?
Boğaziçi Üniversitesi’nde iyi bir teorik eğitim aldığımızı düşünüyorum, fakat benim okuduğum donemde pratik konularda çok iyi eğitilmiyorduk. Yurtdışında yaptığım yaz stajlarının bu konudaki eksikliklerimi kapatmakta çok faydası oldu. Ayrıca çalıştığım yaz projelerinden edindiğim deneyimler ve yayımladığımız makaleler doktoraya kabul edilmemde büyük katkı sağladı. Amerika’da doktora yapmamda Boğaziçi Üniversite’sinden hocam Nese Bilgin’in verdiği destek de çok önemlidir benim için. Massachusetts Üniversitesi tip fakültesinde doktoramı, kariyerine yeni başlayan hocam Neal Silverman’in ilk öğrencisi olarak yaptım. Motivasyonu yüksek, öğretmeyi çok seven ve öğrencilerinin kariyer planlarına büyük destek veren bir insanla çalıştığım için çok şanslıyım. Onun desteği ve yönlendirmeleriyle önce doktora sonrasında hangi konuda çalışmak istediğime karar verdim, sonra o konuda en iyi olan laboratuvarlarla görüşmeler yaptım. Doktora sonrası çalışmalarda, kurumdan çok çalışmak istediğiniz laboratuvar önemli. Ben, Dennis Kasper’in laboratuvarını hem bilimsel çalışmalar hem de insani ilişkiler bakımından çok güzel bir çalışma ortamı sağladığı için seçtim. 

Halen pratiğini yaptığınız branşın Türkiye ve ABD'deki durumunu karşılaştırabilir misiniz? 
Pubmed’de konumla ilgili araştırma yaparken, mikrobiyota alanında Türkiye’deki Tıp Fakültelerinin mikrobiyoloji bölümlerinden bazı klinik çalışmalara rastlıyorum. Maalesef Türkiye’de hangi konuların kimler tarafından çalışıldığını takip etmek çok kolay değil. Üniversitelerin web sitelerinde fakülte üyelerinin laboratuvarları, çalıştıkları konular ve son yayınları hakkında güncellenmiş bilgilere ulaşmak çoğunlukla mümkün olmuyor. Marmara Üniversite’sinden Güner Söyletir’in laboratuvarından bizim de çalıştığımız Bacteroides fragilis isimli bakteriyle ilgili yayınlar görmüştüm. Aslında mikrobiyota alanında yapılan çalışmalar Amerika’da da yeni sayılabilir. Bu konu 1950li yıllardan beri bilinmesine rağmen son yıllarda büyük bir ilgi odağı haline geldi. 2005 yılından beri bu konuda yapılan çalışmalarda patlama yaşandı diyebiliriz. Mikrobiyotamızı oluşturan mikroorganizmaların sindirmeye yardımcı olmak ve bazı vitaminleri üretmek dışında, bağışıklık sitemini regüle ederek bazı hastalıklara direk etki ettikleri anlaşıldı. Artık Clostridium difficile, enfeksiyonunda olduğu gibi, mikrobiyotanın kendisi bir tedavi yöntemi olarak kullanılmaya başlandı. 


Halen çalışmakta olduğunuz kurumu ya da çalışmış olduğunuz kurumları eğitim, araştırma ve sağlık hizmetleri konuları açısından Türkiye'de kurumlar ile karşılaştırabilir misiniz? 
Türkiye’deki kurumlar hakkında çok bilgi sahibi değilim ama duyduğum kadarıyla Türkiye’de de en az buradaki kadar kaliteli bir sağlık hizmeti veriliyormuş. Tabii en temel insan hakkı olan sağlıklı yasam hakkı ücretsiz olması gerekirken, hem Türkiye’de hem Amerika’da sağlık hizmetleri nüfusun çoğunluğu için hala çok pahalı. Bilimsel araştırmaları bakımından Türkiye’de gelişmeler olmakla birlikte hala dünyanın pek çok ülkesinden daha geride. Araştırma konusunda buradaki avantajlardan biri de ders yükünün Türkiye’dekinden az olması. Böylece hocalar vakitlerinin büyük bir kısmını araştırma yapmaya ayırabiliyorlar. 

Türkiye'de halen eğitim almakta olan biyoloji öğrencilerine ya da biyologlara neler önerirsiniz?
Eğer araştırmacı olarak kalmak istiyorlarsa, tavsiyem bu işi yapan insanlarla mümkün olduğu kadar çok konuşup kendilerini nasıl bir hayatın beklediğini öğrenmeleri. Bu zor ve sabır isteyen bir iş. Geri dönüşümü ve ödülleri günlük değil, genelde çok uzun vadeli oluyor. Bazen günlerce uğraştığınız bir deney çıkmayabiliyor, makalenizi basmak için aylarca uğraşmanız gerekebiliyor. İşten çıkıp eve gittiğinizde bile işinizi kafanızdan çıkarmanız pek mümkün olmuyor. Hem aklı, hem bedeni yoran bir iş. Tabii ki her gün bulmaca çözer gibi, çıkmayan deneyleri yeniden dizayn etmek, aklına ilginç bir fikir geldiğinde mutlu olmak ve heyecanla araştırmaya başlamak, dünyanın dört bir yanından insanlarla ortak bir amaç için çalıştığını bilmek, insanlığa ufacık da olsa bir katkıda bulunduğunu hissetmek, makalen yayınlandığında duyduğun o gururla karışık sevinç bu işin güzel tarafları. Ama dediğim gibi herkese uygun olmayabilir, gerçekten bu işi yapmak istediklerine emin olsunlar. 

Hangi bilimsel dergileri takip ediyorsunuz? 
Düzenli olarak takip ettiğim 30 dergi var ama bu dergilerde çıkan makalelerin tamamını okumuyorum. “Old reader” adında bir RSS okuyucu programıyla bu dergilerde çıkan makalelerin baslıklarını ve abstractlarını anında takip edebiliyorum. İlgimi çekenleri ve detaylı okumak istediklerimi işaretleyip Mendeley adlı başka bir programa aktarıp kendi kütüphanemi oluşturuyorum. Benim çalıştığım konuyla ilgili makaleler genelde Science, Nature, Cell, Nature Immunology, Immunity, Cell Host Microbe, Plos Pathogens, PNAS gibi dergilerde çıkıyor. 


Mesleğinizle ilgili en çok ziyaret ettiğiniz 3 internet sitesi nedir?
Literatürü takip etmek için pubmed ve google scholar, networking için linkedin en çok kullandığım siteler. 

Alanınızda araştırma yapanlara mutlaka okumalarını tavsiye ettiğiniz kitaplar hangileri?
Kitaplar bir konuda temel kazanmak için önemli gerçekten ama son gelişmeleri takip etmek için iyi bir yol değil. Birçok okulda ders kitabı olarak okutulan “Janeway’s Immunobiology” ve hocam Dennis Kasper’in editörlüğünü yaptığı “Harrison’s Infectious Diseases” kitapları bağışıklık sistemi alanında çalışmak isteyenler için iyi birer başlangıç kitabı olabilir. Son gelişmeleri takip etmek için derleme makalesi türünde yayınlar daha faydalı bence. “Nature Reviews Immunology” ve “Current Opinion in Immunology” gibi dergileri takip edebilirler. 

Bilim ile uğraşan veya ilgilenen herkese mutlaka okumalarını tavsiye ettiğin bir kitaplar hangileri? Ayrıca yaptığınız spor, tavsiye edeceğiniz film, müzik nelerdir? Bulunduğunuz kurumun size sunduğu sosyal etkinlikler nelerdir?
Ben kitap tavsiye etmek yerine, kaynak tavsiye edeyim. Science dergisinde “Books et al.” ve Nature dergisinde “Books and Arts” başlıklı bölümlerin altında yeni çıkan bilim kitapları tanıtılıyor. Buradan ilgilerini çekecek kitapları takip edebilirler. Ben şu anda Frans de Waal’ın “The Bonobo and the Atheist” kitabını okuyorum. Okumak istediğim bir sonraki kitap da Martin Blaser’in “Missing Microbes” isimli kitabı.  Düzenli olarak spor yaptığımı söyleyemem. 2-3 yıl yelken yaptım. Fırsat buldukça okulun havuzuna gidip yüzüyorum. Şehir içinde mümkün olduğunca bisiklet kullanmaya çalışıyorum.  Massachusetts’in çok güzel bir doğası var. Dağda, ormanda doğa yürüyüşleri yapmayı da çok seviyorum. Müzik konusunda çok bilgili değilim ama sinemayı takip etmeye çalışıyorum. Iran ve Kore sinemalarını özellikle seviyorum. Bahman Ghobadi ve Joon-ho Bong’un filmlerini tavsiye ederim. Okulun spor tesisleri ve havuzu çok iyi. Onun dışında akşam dersleri alabileceğiniz bir sürekli eğitim sistemi var. Harvard çalışanları bu sistemden ücretsiz ders alabiliyorlar. Ben de bir yıldır bu akşam okulundan İspanyolca dersleri alıyorum. 


Yurt dışında biyolog olmanın sıkıntıları nelerdir?
Amerika’da biyologlara özel bir sıkıntı yaşamadım ama Amerika’daki çalışma sistemi genel olarak Avrupa’ya kıyasla daha acımasız. Özellikle doktora öğrencileri çok düşük maaşlarla çalışmak zorunda kalıyorlar. Tatil süresi ve sosyal haklar çok az. Sağlık ve emeklilik gibi hizmetler tamamen özelleştirilmiş durumda. Anne olmak isteyen kadınlar için şartlar daha da zor. Doğum izni sadece 8 hafta ve kreşler çok pahalı. Birçok kadın akademisyen doğurmak için kariyerinden fedakârlık yapmak zorunda kalıyor. Bu konuda Nature’da bir makale yayımlanmıştı. Biyoloji bölümlerinde kadın ve erkek öğrenci sayısı eşitken, tam zamanlı profesör pozisyonuna gelindiğinde erkeklerin sayıca çok daha fazla olduğu görülüyor. Amerika’daki sistem maalesef kadın akademisyenlerin hayatını kolaylaştıracak imkânları sunmuyor. 

Türkiye'de biyolojinin durumu nedir? Ülke dışında tahsil almak gerekli midir? Kimler için daha uygundur?
Benim Türkiye’den ayrıldığım 2001 senesinden beri Türkiye’de biyoloji alanında büyük ilerleme olduğunu orada çalışan arkadaşlarımdan ve hocalarımdan duyuyorum. Fakat yine de bilimsel makale üretimi, kalitesi ve atıf sayısı bakımından dünya sıralamasında çok iyi durumda değiliz. Ülke dışında eğitim almak gerçekten çok faydalı ama gerekli olup olmadığı kişiye göre değişir. Yurt dışında yaşam özellikle ilk yıllarda, gittiğiniz ülkeye adapte olana kadar oldukça zor oluyor. Ayrıca aile olarak gelenler için durum daha da zor. Örneğin Amerika'da eşlere çalışma izni verilmiyor, bu da maddi ve manevi birçok soruna yol açıyor. Yeniliklere açık, değişik kültürlere meraklı, memleket hasretini kafaya takmayan biriyseniz yurt dışında tahsil almak ve yaşamak çoğaltıcı bir deneyim bence. 


ABD'deki kurumların yabancı biyologlara karşı özel bir tutumu var mıdır?
Çalıştığım üniversitelerde ırkçılık ve ayrımcılığı önlemeye yönelik kâğıt üzerinde birçok kural olmasına rağmen olumsuz deneyimler yaşayanlar da vardır eminim. Kendi yaşadıklarım özelinde Türkiyeli olmamın bana avantaj veya dezavantaj sağladığı bir durumla karşılaşmadım. Özellikle tıp ve biyoloji alanlarında çok kültürlü bir ortamda çalıştığımızı söyleyebilirim. Örneğin bizim 13 kişilik laboratuvarımız 6 farklı ülkeden gelen insanlardan oluşuyor. Olumsuz bir durumla karşılaşmamış olmamın Massachusetts gibi görece daha liberal bir eyalette yaşıyor olmakla da alakası var. Muhafazakârlık ve milliyetçiliğin daha yüksek olduğu başka eyaletlerde olumsuz bir durumla karşılaşma ihtimaliniz de daha yüksek. 

ABD'deki ünlü araştırma merkezlerine eğitim amaçlı olarak girebilmek mümkün müdür?
Benim gözlemlerime göre Boston civarındaki okullara Türkiye’den lisans ve lisansüstü eğitim için gelen öğrencilerin sayısında büyük artış var. Amerika’daki okullara kabul şartları genelde standarttır, o koşulları yerine getirdiğiniz sürece tabii ki girebilmek mümkündür. 

Araştırma ekibinizin bir rutin gününü anlatabilir misiniz?
Aslında her gün birbirinde farklı geçiyor ama düzenli olarak yaptıklarımızdan bahsedeyim. Pazartesi sabahları laboratuvar toplantımız oluyor. Her hafta laboratuvardan bir kişi projesiyle ilgili sunum yapıyor, deney sonuçlarını ve planlarını anlatıyor, hep birlikte tartışıyoruz, önerilerde bulunuyoruz. Öğlen bölümde seminer varsa ona katılıyorum. Öğleden sonra büyümekte olan hücre kültürüm varsa onları kontrol ediyorum, gerekiyorsa medyumunu değiştiriyorum. Daha sonra farelerimi kontrol etmeye gidiyorum. Eğer kolit modeli gibi sürmekte olan bir deneyim varsa kilo değişikliklerini günlük olarak kaydetmemiz gerekiyor. Ayrıca fareleri çiftleştirmek, büyüyen yavruları annelerinden ayırmak gibi rutin işler de oluyor. Daha sonra haftanın geri kalanında yapmam gereken deneyleri planlıyorum, ısmarlamam gereken malzemeler varsa ısmarlıyorum. Kendi projemi tek başıma yürütüyorum ama takıldığım yerlerde laboratuvardaki diğer arkadaşlara danışıp fikir alışverişinde bulunduğum oluyor. Her cuma hocamla birebir toplantım var. O toplantıda da ona yaptığım deneyler hakkında düzenli olarak bilgi veriyorum, sonuçları ve yapacağım şeyleri birlikte tartışıyoruz. Deneylerden kalan zamanlar da yeni çıkan makaleleri takip etmekle geçiyor.

22 Haziran 2014 Pazar

3 ADIMDA MUTLULUK, HER DERDE DEVA İLAÇ YOKTUR

Sözde Uzmanlardan Korunma Kılavuzu

Sözde uzmanların toplumu ciddi şekilde atalete sürüklediğini, herkes artık hap ister, mutluluk için 3 adımda reçete, çocuk için 5 adımda enerji gibi bir durumun gerçek olmadığını belirten Uzman Eczacı, Dilbilimci ve Felsefeci Anooshirvan Miandji, “Sahte uzmanlar ilacın ne olduğunu bilmezler, ama her derdi deva olacak mucizevi ilaçlar sunmayı bilirler” dedi. 

Son yıllarda bilim insanları, uzmanlık alanı olmadığı halde eğitimler veren, konuşmalar yapan ve insanları yanlış yönlendiren sözde uzmanlara karşı uyarıyor. Bu konuda neler yapılması gerektiği ile ilgili alanında uzman isimler bilgi veriyor. “Güzel konuşmak insanı güzel yapmaya yetmez, eylemler de güzel olmalıdır ve güzel eylemlerin arkasında bilgi vardır” diyen Bilkent Üniversitesi Yabancı Diller Öğretim Görevlisi ve Anadolu Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Öğretim Görevlisi Uzman eczacı, Dilbilimci ve Felsefeci Anooshirvan Miandji,  sözde uzmanların en büyük özelliklerinin “cahil cesaretine” sahip olmalar olduğunu söyledi. 

Konuşmaları başta mantıklı gözükse de temelde safsatadan öte olmadığını vurgulayan Miandji, tıbbi konuların televizyondan veya internetten öğrenilecek konular olmadığını, kişiye ve duruma göre değiştiğini ve son derece karmaşık senaryolar içerdiğini dile getirdi. Gelişi güzel toplu halde reçete verilmemesi gerektiğinin altını çizen Miandji “Bilimde ölçü vardır, test edilebilir ölçüler. Bu bilimi diğer her şeyden ayırır” dedi. 

Anooshirvan Miandji,  sözde uzmanlara karşı dikkat edilmesi gerekenlerle ilgili soruları cevapladı. 

Sözde uzman kimdir?
Sözde uzman kimdir sorusuna cevap vermeden uzmanlık nedir neler içerir sorusuna cevap vermemiz gerekir. Uzman, bir konuda en son teknik ve beceriyi bilen kişidir. Uzmanlık dal ve alanlarının üniversitede sınıflandırılmıştır ve her birinin ayrı bir eğitimi vardır. Bir örnek vermek gerekirse eczacılık fakültesi bitirilip genel bilgiler alındıktan sonra örneğin farmakoloji dalı seçilir ve bu dalda uzmanlık yapılır. Uzmanlığın akademik kariyerle doğrudan ilintili olmadığı durumlar da mevcuttur. Örneğin, çaycılıkta 50 yıllık bir deneyime sahip kişi bu alanda uzman olarak kabul edilebilir. Ancak burada üzerinde durmak istediğimiz televizyon, toplu iletişim araçları ve sosyal medyada özellikle sözde tedavi ağırlıklı programlar konusudur.

Bu alanla ilgili iki başlığı ele almamız gerekir; 

Bilgi nedir? 
Bilgi ölçülebilir, test edilebilir ve aktarılabilir sonuçlardır ve aşağıdaki özellikler taşır:
Nesneldir, bireyden bireye değişmeyip herkes için aynıdır.
Evrenseldir, bilim herhangi bir milletin, ırkın malı değil bütün bir insanlığın malıdır.
Akla ve mantığa dayalıdır, bilimsel olan, akılsaldır.
Birikimli olarak ilerler.
Sistemli ve düzenlidir.
Eleştiriye açıktır. Aksine kanıt gösterildiği zaman bilimsel bilgi geçerliliğini yitirebilir.
Bilgi bilimi ( epistomoloji) kısa açıklamasında ortaya çıkan sonuç hayati bir anlam taşır yani yukarıdaki özellikleri olmayan bir ifade bilimsel değildir ve bunun dışında konuşan kişi uzman değildir.

Sözde bilim nedir?
Sözdebilim veya sahte bilim (pseudoscience) bilimsel argümanlar  ve dil kullanılarak ileri sürülen, ancak temelde bilimsel çalışmaların gerektirdiği araçlar, yöntem, deneyleme (doğrulanabilirlik) gibi standartları taşımayan veya yeterli bilimsel araştırma ile desteklenmeyen iddia, inanç, bilgi ve uygulamalar bütününe verilen addır. 
Bunun en yaygın örneği televizyonlarda çeşitli alternatif tedavi uzmanları ve enerji uzmanları gösterilebilir.

Sözde uzman nasıl anlaşılır?
Sözde uzmanların en büyük özellikleri “cahil cesaretidir”. Ayrıca konuşmaları başta mantıklı gözükse de temelde safsatadan öte değildir. Görüşler genellikle bir safsata çorbasında öteye geçmez. Sözde uzmanlar ağırlıklı olarak belirsiz, çelişkili, eleştirilere yönelik aşırı tepki ve kişiselleştirmeler, destekleyici verilerin abartılması, sonuçlara yönelik doğrulanması imkânsız abartılı iddialar ile karakterize, kullanıcıları açısından da sosyal, maddi-manevi kazançlar sağladığı düşünülebilecek konular üzerinden yürütülür. Ayrıca bu sözde uzmanların en büyük açığı dilleridir. Bu kişiler karşıdaki dinleyicileri kandırmak için çeşitli dil oyunlarına başvururlar, bu oyunlarda genellikle insanların etkilenecekleri terminolojiler kullanırlar.  Örneği eğer sizin şehrinizden geldiyse konuşmaya sizin şehri övmekle başlar, ayrıca çeşitli dini sözcükleri ifadelerin başına ortasına ve sonunda yerleştirerek din sömürüsü yaparak söylediklerini geçerli olduğunu göstermek isterler. Aynı şekilde milli ve manevi bazı değerler ve sözcükleri sık sık kullanarak kişilerin duygularını etkileyip, duygu sömürüsü yapıp görüşlerini yaymak isterler.


Korunma yolları nelerdir? 
Günümüzde insanlar egolarına yenik düşüyor, herkes mutlu olmamanın mutsuz olmak anlamına geldiğini sanıyor, ancak bunların dışında da seçenekler var, örneğin anlam bulmak gibi. Hayat siyah veya beyaz değildir, gece ve gündüz gibidir, yani siyah ve beyaz arasında geniş ve yavaşça değişen bir ton alanı yani hayat sadece mutluluk veya sadece mutsuzluk seçenekleri değildir.  İnanmak düşünmekten daha kolay olduğu için insanlar inanmayı tercih eder. Düşünmek enerji gerektirir ve eğer insanlar en az enerji ile yaşamaya alışmış ise düşünmek en son başvuracakları eylem olur. Düşünmenin rutin olmadığı toplumlarda, bireyler genellikle başkalarının onların yerine düşünmesini dilerler ve böylece sonuçlarına da katlanırlar. Öncelikle tıbbi konular televizyondan veya internetten öğrenilecek konular değil, kişiye göre duruma göre bireyselleşir ve son derece karmaşık senaryolar içerir, öyle gelişi güzel toplu halde reçete verilemez, insanlarda alamaz ve almamalı da. 

Sahte ve sözde uzmanlardan korumanın birinci basamağı bilime saygı duymaktan geçer, bilimin ucuz olmadığını bilmek gerekir. Çeşitli şarlatanlıklarla örneğin astroloji, kuantum, enerji, mucizevi bitkiler, taşlar ve tuhaf yöntemlerle insanların sorunlarını kısa ve gizemli şekilde çözmeye çalışan tüm kişiler bu tarifin içine girer. Bir gün bir üniversitede bir konuşmacıyı benimle tanıştırdılar, “ selam ben koçum “ dedi, bende “ …ben de keçiyim, bunlarda koyunlar…” dediğimde bozuldu ve uzaklaştı. Aklı başında, sistematik eğitim almış ve gerçek bir uzman kuantum koçuyum ya da yaşam koçuyum demez, bunlar boş işlerdir, şarlatanlıktır. Maalesef bu sözde uzmanların bazıları akademik unvanlarını (ki başka alanlarda alınmıştır ve alınma şeklide şüphelidir) bir dürüstlük ve geçerlilik ölçüsü olarak kullanmaktadırlar. 

“Sözde Uzmanlar ve Koçlarda Haddini Bilmek Gibi Bir Şey Göremezsiniz”
Sözde uzman kişiler, mantık ve dil sınırlarını göremez. Televizyonlarda ve sosyal medyada dolaşan sözde uzmanlar ve koçlarda haddini bilmek gibi bir şey göremezsiniz, onlar her şeyi ve her çözümü bilen kişilerdir, ben daha hiç televizyonda ağzında ölçülü bir ifade çıkan sözde uzman görmedim, sürekli bir abartı ve mutluluk vadi var. Bu mutluluk avcıları, insanları kandırmak için laf cambazlığı yapmaktadırlar.

“İnsanlara Değerli Olan Her Şeyin Emekle Olacağını Öğretmek Gerekir”
İnsanlara değerli olan her şeyin emekle olacağını öğretmek gerekir. Hiçbir şeyin kendiliğinden var veya yok olmayacağını bilimin temelinde sebep-sonuç ( determinizm) olduğunu, bununda kısa ve yüzeysel kulağa hoş gelen ifadelerle çözülemeyeceğini bilmeleri gerekir.

Sözde uzmanların ne gibi zararları olabilir?
Sözde uzmanların çok büyük zararları vardır. Öncelikle gerçek bilimden insanları uzaklaştırır, ayrıca bilime ulaşma ve bilimsel düşünme geleneğini erteler. Yeri geldiğinde bilime saygıyı da ciddi şekilde yaralar. Ayrıca toplumu ciddi şekilde atalete sürükler, herkes artık hap ister, mutluluk için 3 adımda reçete, çocuk için 5 adımda enerji, zenginlik için 9 adımda kuantum gibi adım adım toplumu sömürmekteler. 

“İlacın Ne Olduğunu Bilmezler, Ama Her Derde Deva Olacak Mucizevi İlaçlar Sunmayı Bilirler”
Sahte uzmanlar özellikle tıp, eczacılık, psikoloji ve felsefe alanında toplumun beden ve zihin sağlığına ciddi zararlar vermektedir. İlacın ne olduğunu bilmezler, reseptörün ne olduğunu bilmezler, ama her derde deva olacak mucizevi ilaçlar sunmayı bilirler. Bu alanda ülkede milyonlarda liralık dolandırıcılık söz konusudur, düşünün insanlar 5 lira verip kitap okumaktansa 50 lira verip fal baktırmaya yeğlenebiliyor.

“Görsel Medya, Özgür Olduğu Kadar Sorumlu Olmalı”
Tüm bu sahte uzmanları çıkartan medya da ciddi şekilde sorumludur. Büyük kitleleri etkileme gücüne sahip olan görsel medya, özgür olduğu kadar sorumlu olmalı, sadece çıkar ve ekonomik kaygılarla, gün geçtikçe kaliteden taviz verip, vasat, içeriksiz ve tatmine yönelik programlara ağırlık vermektedir.
Sözde uzmanların, sosyoekonomik düzeyi düşük olan sınıflarda daha etkin oldukları çalışmalar ile görülmüştür.


Sahte doktor John R. Brinkley, tıp tarihinin en ilginç şarlatanlık ve sözde uzmanlık örneklerinden biri. 1920’ler de ABD de keçi testislerini iktidarsız erkeklere cerrahi yöntemlerle aktardığını ve cinsel güçleri artırdığını iddia etmiştir. Büyük paralar kazanmıştır ve sonunda şarlatanlığını hesabını ağır ödemiştir, hayatının sonunda kaçtığı Meksika da sefalet içinde hayatını kaybetmiştir.

21 Haziran 2014 Cumartesi

TÜRKİYE’DE DE BİLİM MEDYA MERKEZİ OLMALI

Yapılan bilim haberleri ile yanlış bilgi aktarılmasının önüne geçmek için Cambridge Üniversitesi Bilim İletişim Merkezi’nde tüm çalışmalar değerlendirildikten sonra basında  yayımlanması sağlanıyor. 

“Bilginin doğru aktarılması ve sansasyondan uzak olması önemli” diyen Dr. Muzaffer Kaşer, Cambridge Üniversitesi’nde bulunan Bilim iletişim Merkezi ve Londra merkezli Science Media Centre hakkında bilgi verdi. 
Cambridge Üniversitesi Psikiyatri bölümünde Nörobilim üzerine Doktora yapan Kaşer şunları belirtti : “Science Media Centre gibi bazı bağımsız kuruluşlar bilginin doğru aktarılması ile ilgili hem basına hem de üniversitelere yardımcı oluyor. Bir araştırma veya sansasyonel haber çıktığında uzman listesindeki kişilere ulaşıyorlar. Listede benim gibi gönüllü olan kişiler kendi alanlarıyla ilgili değerlendirmeleri bildiriyorlar ve son olarak Science Media Centre ilgili konuya dair bir raporu yayımlıyorlar. Cambridge’de üniversitenin sadece bu konu ile ilgilenen bir birimi var. Üniversitede yapılan bir araştırmanın basına nasıl yansıtılacağı üzerine çalışıyorlar, böylece hem basın diline uygun hem de bilimsel içeriği doğru yansıtan raporlar oluşturulabiliyor.”

“Bir Kere Haber Yapıldıktan Sonra Geri Dönmek Çok Zor”
 Türkiye’de olduğu gibi tüm dünyada bazı gazete ve basın organlarının içeriğin gerçekliğini bir yana bırakıp sansasyonel, kışkırtıcı ve yanlış haber yapabildiğini belirten Kaşer, “Bir kere haber yapıldıktan sonra geri dönmek çok zor oluyor. Sağlam, güvenilir ve iyi değerlendirilmiş bilgilere ihtiyaç var” diye konuştu. 

20 Haziran 2014 Cuma

DİRENÇLİ BÖBREK KANSERİNDE YENİ SEÇENEK: AXITINIB


İlerlemiş böbrek kanserinde tedaviye direnç geliştikten sonraki seçenekler üzerinde çalışıldığını söyleyen Prof. Dr. Thomas Hutson, 1. İmmuno Onkoloji Kongresi’de “Axitinib”in bu konuda en ümit verici ilaç olduğunu belirtti. 

İlerlemiş böbrek kanserinde tedaviye direnç seçeneklerinin ele alındığı Antalya’da yapılan 1. İmmuno Onkoloji Kongresi’ne Texas Oncology-Baylor Charles A. Sammons Cancer Center’den Prof. Dr. Thomas Hutson katıldı. 

Böbrek kanserinde ameliyat uygulanan hastalarda bile yüzde 20-30 oranında uzak organlara sıçrama-metastaz gelişebilmektedir. Metastatik hastalarda 5 yıllık yaşam şansının yüzde 10’dan az olduğunu belirten Texas Oncology-Baylor Charles A. Sammons Cancer Center’den Prof. Dr. Thomas Hutson, böbrek kanserinin genitoüriner sistemin en ölümcül tümörü olduğunu söyledi.

Prof. Hutson, yeni geliştirilen hedefe yönelik tedavilerin hem hastalıksız yaşamı hem de genel yaşam süresinin uzattığını dile getirdi. Prof. Hutson şu bilgileri verdi: “Böbrek tümöründe ilk sıra tedavi sonrası hastalarda sıklıkla direnç gelişir ve hastalık tedaviye artık cevap alınamayan bir evreye girer. Axitinib, birinci sıra ilaçlar ile gelişen direnci yenmek için geliştirilmiştir. 

723 hasta üzerinde yapılan Faz 3 randomize AXIS çalışmasında hastalıksız sağkalım avantajı sağlayan axitinib, ABD’de Ocak 2012’de, ülkemizde de 2013’de metastatik böbrek tümörlü hastaların ikinci basamak tedavisinde endikasyon almıştır. 


Prof. Thomas Hutson kimdir?
1993’de Ohio Northern Üniversitesinden BS, 1997’de Ohio University College of Osteopathic Medicine bölümünden D.O, 2002’de Ohio Northern Üniversitesinden Farmakoloji uzmanlığı derecelerini alan Prof. Hutson, 2003’de hematoloji-onkoloji uzmanlığını tamamlamıştır.
Genitoüriner tümörler ve özellikle de renal hücreli kanser üzerine yoğunlaşan araştırmaları olan ve “Medical Advisory Board for the Kidney Cancer Association” ve “The US Oncology Network GU Research Committee” gibi organizasyonlarda görev alan Prof. Hutson halen Texas Oncology-Baylor Charles A. Sammons Cancer Center’da çalışmaktadır.

17 Haziran 2014 Salı

“KOMŞU TAVSİYESİYLE İLAÇ ALINMAMASI GEREKTİĞİ GİBİ HER HABERE DE İNANILMAMALI”

SAĞLIK HABERCİLİĞİNE YÖN VERENLER

Halk sağlık haberlerini, programlarını, internetteki yazıları  tıpkı ilaç gibi değerlendirmesi gerektiğini belirten Yeni Şafak Gazetesi ve İnternet Sitesi Sağlık Editörü Begüm Çelikkol Altuntaş, “Komşu tavsiyesiyle ilaç alınmaması gerektiği gibi her habere de inanılmamalı. Mutlaka haberi hazırlayanlara vatandaşlar ulaşmalı ve merak ettikleri konuları sormalı” dedi. 

İnternet haberciliği çok hızlı olunması gereken bir alan. Gün içerisinde sağlık kategorisine 50- 60 farklı haber girilebiliyor. Gazetelerdeki tiraj kaygısı internetteki hit kaygısına dönüştüğünü kaydeden Yeni Şafak Gazetesi ve İnternet Sitesi Sağlık Editörü Begüm Çelikkol Altuntaş, konu ile ilgili şunları söyledi: “Çok fazla geçmişi değerlendiremeyebilirim çünkü ben biraz daha yeni jenerasyonum. Yorumlayabildiğim kadarıyla internet son zamanlarda hayatımıza fazlasıyla girdi. Sağlık habercileri de hekimlerle görüştükten sonra haberleri biraz daha halk diline çevirebilmek için internet kaynaklarını kullanmaya başladı. Yani teknoloji bu anlamda sağlık habercilerinin işine yaramaya başladı veya metinlerde giriş yapılırken internetteki verilerden faydalanabiliyoruz. Ayrıca hekimlerle sosyal medya üzerinden rahatlıkla konuşabiliyoruz, röportajlar mail yoluyla da yapılabiliyor. Ancak bu ne kadar sağlıklı tartışılır. Teknolojinin işin içine girmesi iyi olabilir ama internetteki kirli bilgileri de düşünecek olursak iki ucu keskin bıçak yorumunu yapabiliriz. Bir de eskiden daha etik habercilik anlayışı vardı. Bu sadece sağlık alanı için değil elbette. İletişim Fakültesi’nde öğrenciyken çalıştığım kurumun haber müdürü, “Özellikle lütfen kanserle ilgili haberlerinizde ‘Mucize tedavi’, ‘Mucize eseri hayatta kaldı’ gibi sözcükler kullanmayın” derdi. Oysa şimdi gazete haberlerine bakınca bu deyimlerle karşılaşıyoruz. Okurun ilgisini çekmek için olmadık başlıklar atılabiliyor. Bu da biraz umut tacirliğine neden olabiliyor.

Önemli Unsurlardan İlki Haberin Yayımlandığı Yayının Niteliği
Bir haberin, sağlık haberi olarak değerlendirilip değerlendirilmemesinde önemli unsurlardan ilki, haberin yayımlandığı yayının niteliği. Gazetede, ekte ya da internet sitesinde yayımlanmış olması onun sağlık haberi olarak değerlendirilmesinin ilk unsuru. Hangi konular derken de hastalık bilgileri, tıptaki yeni gelişmeler, hekim kaynaklı olması bu kapsama girer. Kaynaklar ise yurtdışı araştırmaları olabilir, hekimlerin konuşmaları olabilir. 


Haberiniz Zarar Vermemeli
Sağlık haberi etik olmalı. Tiraj için değil tamamen bilgi vermek amaçlı hazırlanmalı. Birkaç yerden doğrulatılmalı. Sağlık muhabiri haberi yaparken de konunun reklam içerikli olup olmadığına mutlaka bakmalı. Neticede insan hayatına ilişkin haberler hazırlanıyor. Örneğin, “Tarçın çayı içmek diyabeti yok ediyor” dersiniz. Diyabet hastası tarçın çayı içmeye başlar. Ama bu çay farklı bir organı bozabilir veya “Sigara esrardan zararlı” konulu bir haberde vatandaş esrar alışkanlığına doğru itilebilir. Bu nedenle çok ama çok dikkatli olunmalı. Haberiniz zarar vermemeli. İyice araştırılmalı. “Mucize” gibi kelimelere yer verilmemeli. Haber hasta ya da engelli çocukları ilgilendiriyorsa bir kez daha düşünülerek, taraflar üzülmeden hazırlanmalı. Özel hayat ve acı hastalıklar haber yapılmamalı, açıkçası duygu sömürüsüne kapalı olunmalı. Ve eğer bir konuyu yaparken kararsız kalınırsa vazgeçilmeli. Böylece ideal habere ulaşabiliriz.

Sağlık Habercisi Hekim Hatalarına İlişkin Dikkatli Olmalı
İdeal bir sağlık muhabir araştırmayı sevmeli, insan sağlığına meraklı olmalı, halkın sağlığını her zaman ön planda tutabilmeli. Hastalık ve kişi özelinde konuşmamalı. Sağlık habercisi, koruyucu hekimliği önemsemeli, hekim hatalarına ilişkin dikkatli olmalı, bilimsel araştırmaları incelemeli, güncel bilgileri takip etmeli, gerçekten alanında uzman olan kişilerden görüş istemeli. 



Konunun Uzmanı Olmadan Bilgi Veriliyorsa Bu İşte Bir Yanlış Var Demektir
Hekimlerle iletişimde belki de en büyük sorun onların fazlasıyla tıbbi terim kullanabiliyor olması. Tabii ki her hekim böyle değil. Yani haberi yapan biz konuyu anlamazsak vatandaşlara da doğru biçimde anlatamayız. Hekimlerle haber hazırlarken onlara “Yoldan geçen vatandaşın anlayacağı biçimde konuşalım” önerisini getirmeliyiz. Özel kurum, PR temsilcilerine gelince de biraz açık sözlü olmak gerekirse, onların da bu iş üzerinden ücret aldığını unutmamak gerekir. Yani onlar kazanacak diye kalkıp vatandaşları yanlış bilgilendirecek haberler yapılması çok yanlış olur. Mesela bir fizyoterapist kalkıp diyetlerle, kalp hastalıklarıyla ilgili bir şeyler anlatıyorsa ben bu işin içinde farklı şeyler arayabilirim. Konunun uzmanı olmadan bilgi veriliyorsa bu işte bir yanlış var demektir. Bu nedenle özellikle PR ve kurum temsilcilerine karşı biraz daha dikkatli olunması gerekiyor. Herkes aynı değil tabii ki ama bu tür olan fazlaca kurum var. 

Görsellik Sade Olmalı 
Dil ve anlatım yapısı sade ve herkesin anlayacağı şekilde olmalı. Görsel malzemelerde de bence fazlaca insan bedeni kullanılmamalı. Kanlı görüntüler alınmamalı. Yani görsellik de sade olmalı. Fotoğrafların kamu yararına olmasına, kamuyu bilgilendirme potansiyeline dikkat edilmeli. Toplumun geneli; yaşlısı, genci, hastası, panik atak olanı, eğitimlisi ve eğitimsizi düşünülerek; onlar üzerinde olası etkileri hesaplanarak fotoğraflar seçilmeli.



Program Sunucusu Sadece Ekran Işığı Var Diye İnternetten Bulunan Bilgilerle Yayına Çıkmamalı 
Sağlık haberlerinde halkı paniğe sürükleyecek türde konular seçilmemeli. Anonslarda “Yılda bilmem kaç milyon kişi ölüyor” gibi kesin hükümler kullanılmamalı. Konuklar işinin ehli uzmanlardan seçilmeli. Yani konusunun gerçekten uzmanı olmalı. Ticari kaygılar sağlık programlarında göz ardı edilmeli. Programlar için mutlaka bir denetleyici olmalı. Program sunucusunun da işin ehli biri olması gerekiyor. Sadece ekran ışığı var diye internetten bulunan bilgilerle yayına çıkmamalı. Konular da halkı gerçekten ilgilendiren, toplumsal sağlığı gözeten, bilgilendirici konular olmalı. Görsellikte de yine yaşlısı, kadını, erkeği, evhamlısı, fakiri, zengini düşünerek görüntü seçimi yapılmalı.



Blog Haberciliği Ülkemizde  Yeni Bir Alan, Yurtdışında Bu Alan Çok Etkin
Ben asıl branşı internet editörlüğü olan biriyim. İnternet ortamındaki sağlık haberciliğini çok da iyi bulmuyorum. Nedeni internet sitelerinde görev yapan arkadaşlarımız değil elbette. İnternet çok hızlı olunması gereken bir alan. Gün içerisinde sağlık kategorisine 50- 60 farklı haber girmeniz gerekebilir. Bu nedenle çok seçici olamayabilirsiniz. Her haberi doğrulatamayabilirsiniz. Güncellemeniz gereken kısımları güncelledikten sonra özel haber çıkarmaya zamanınız kalıyor. Okuyucu saatlerdir aynı haberlerin sayfanızda kalmasından sıkılıp bir daha sayfanızı ziyaret etmeyebiliyor. Böylece gazetelerdeki tiraj kaygısı internetteki hit kaygısı adını almış oluyor. Bu anlamda internet sitesi yöneticilerine de iş düşüyor. “Sağlık” kategorisi diğer kategoriler gibi değerlendirilmemeli. Hastanelerde hekimler sadece insan sağlığını düşünür. İnternet haberciliğinde de insan sağlığı düşünülmeli. Blog haberciliği ülkemizde de yeni bir alan. Aslına bakacak olursanız yurtdışında bu alan çok etkin. Dilerim ki ülkemizde de bu alan gelişir.

Komşu Tavsiyesiyle İlaç Alınmaması Gerektiği Gibi Her Habere de İnanılmamalı
Halk sağlık haberlerini, programlarını, internetteki yazıları  tıpkı ilaç gibi değerlendirmeliler. Komşu tavsiyesiyle ilaç alınmaması gerektiği gibi her habere de inanılmamalı. Mutlaka haberi hazırlayanlara vatandaşlar ulaşmalı ve merak ettikleri konuları sormalı. Haberlerin altında kaynak belirtilmeli. Özellikle de internet mecrasında buna önem gösterilmeli. Kişiler kaynağa dolaylı değil doğrudan ulaşabilmesi açısından önemli.”



Begüm Çelikkol Altuntaş Kimdir?
1983 İstanbul doğumlu. İlk, orta ve lise eğitimini İstanbul’da aldı. Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo, Televizyon ve Sinema Bölümü mezunu. Okul döneminde çalıştığı Ege Ajans’ta sağlık muhabirliğine meraklandı. Ajans müdürü Yrd. Doç. Dr. Oğuzhan Kavaklı’nın Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde görevlendirdiği dönemlerde “Evet ben bu işi yapabilirim, hem de seve seve” dedi. Daha sonrasında İstanbul’da doğum fotoğrafçılığı yaptı. Bunda üniversite dönemlerinde kadavra derslerine kaçak girmenin verdiği bir etkisi de var. 2006 yılında Habertürk’te Sağlık muhabiri ve editörü olarak resmen çalışmaya başladı. Habertürk’te yaptığı bir haberden dolayı Yazar Hıncal Uluç’tan “Profesör” unvanını da alınca işinden daha da bir keyif almaya başladı. Ayrıca aynı branşta farklı kurumlarda bulunan arkadaşları hem daha kaliteli hem de daha tecrübeli olduğu için onlarla da çalışmak keyifli geldiği için bu alanda devam etme kararı aldı. Şimdi de Yeni Şafak Gazetesi’nin internet sitesi www.yenisafak.com.tr’de Sağlık ve Ekonomi editörlüğü yapıyor. Aynı zamanda gazetenin haftasonu eklerine sağlık haberleriyle katkı sağlıyor. 

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...