26 Mart 2014 Çarşamba

AKILLI HASTALAR SAĞLIKLARINI İYİ YÖNETİR

Sağlık haberciliğinde 29 yıllık deneyime sahip başarılı gazeteci Esra Kazancıbaşı Öztekin  Sağlık Adası Yayınları’ndan çıkan “Akıllı Hastanın Sağlık Rehberi” kitabı ile hastaların sağlığa kavuşmasında izleyecekleri yolları anlatıyor. 

Sağlık haberciliğinde 29 yıllık deneyime sahip Esra Kazancıbaşı Öztekin, hem gazeteci, hem hasta, hem de hasta yakını olarak iyi doktora, doğru tedaviye ve mükemmel sağlığa ulaşmanın yollarını anlatıyor. İyi doktora, doğru tedaviye, mükemmel sağlığa ulaşmak için “Akıllı Hastanın Sağlık Rehberi” isimli kitapta, Tiyatro sanatçısı eşi Rasim Öztekin’in, annesinin ve yakınlarının ve kendinin sağlık problemlerini, hastanede yaşadıklarını uzmanların önerileriyle bütünleştirdiği yazılarında sağlık IQ’su yüksek akıllı hastaların yapmaları gerekenlere dikkat çekiyor. 

Kitapta özellikle hasta psikolojisini doğru yönetmenin yollarını anlatan Öztekin, “Bir doktorda aramanız gereken 8 özellikler nelerdir? Çocuğunuz için uzman doktor nasıl bulursunuz?  Ameliyat olacağınız hastaneyi seçerken nelere dikkat etmelisiniz?  Acil durumlarda ailenizin sağlığını nasıl yönetmelisiniz?” gibi pek çok sorunun yanıtını veriyor.

Sağlık Editörü Esra Kazancıbaşı Öztekin, “Akıllı Hastanın Sağlık Rehberi”  kitabı ile ilgili soruları yanıtladı.

 Akıllı hasta nasıl olur?
Toplum olarak sağlığımızı korumayı pek bilmiyoruz. Vücudumuza hoyratça davranıyoruz. Aşırı kiloyla, stresle, uykusuzlukla, sigarayla, aşırı tuzlu, şekerli gıdalarla yüklendikçe yükleniyoruz bedenimize. Ta ki, ameliyat, kemoterapi, radyoterapi gibi tedaviler gerektiren hastalıklarla tanışana kadar. Hipertansiyon, diyabet gibi kronik hastalıkları ise kalp, böbrek gibi başka organları etkilemedikleri takdirde ne yazık ki yeterince ciddiye almıyoruz.

Çoğu kişi taburcu olduktan kısa süre sonra hastanede, yoğun bakımda geçen acılı, ağrılı, uykusuz geceleri unutup, hiç hastalanmamış gibi yaşamaya başlıyor. Ve bu umursamazlığın faturası ağır oluyor; hastalık yeniden, belki de devleşerek kapıyı çalışıyor. Hastalığın çoğunlukla daha gürültülü bir şekilde geldiği bu durumlarda ise doktordan mucize beklemek hatasına düşüyor.

Akıllı hasta işte bu tür yanlışlara düşmeyen, sağlığını iyi yöneten bir kişidir. Akıllı hasta olmak için öncelikle, kişinin sağlık IQ’sunun yüksek olması gerekiyor.  Sağlık IQ’su kavramı da kişinin doktorlarının önerilerine uymasını, ilaçlarını düzgün kullanmasını, kontrollerini ihmal etmemesini, aşırı kilodan, hareketsiz yaşamdan, sigara gibi zararlı alışkanlıklardan uzak durmasını anlatıyor. Kısacası sağlıklı bir yaşam için ruh ve beden sağlığına dikkat etmesini ifade ediyor. Sağlık IQ’su kavramı hastanın doktorunu, ameliyat olacağı ya da doğum yapacağı hastaneyi titizlikle seçmesini, tıbbi hatalardan kendini korunmak için yapması gerekenleri, internette hastane, doktor araştırırken sağlığını, hatta hayatını tehdit edebilecek tuzaklara karşı uyanık olmasını ve sanal dünyayı bilinçli kullanmasını da içeriyor.  
Akıllı hasta olmanın bir yolu da; medyadaki sağlık haberlerini ve sağlık programlarını  iyi analiz etmekten, adının önünde profesör yazan herkesin tıp doktoru olmadığını bilmekten geçiyor. 
Sağlık IQ’sunun aslında kişinin zeka ya da eğitim düzeyiyle pek bir ilgisi yok. En eğitimli kişilerde bile sağlıklarını riske sokan tutum ve davranışlara rastlanabiliyor.



 Neden böyle bir kitap yazdınız?
“Akıllı Hastanın Sağlık Rehberi’ni yazmamın başlıca iki nedeni var. Birincisi, sağlıkta uzman bir gazeteci olarak doktor, hastane seçimi konularında hangi kriterlere baktığımız konusunda toplumu bilgilendirmek. Çünkü biz, sağlıkta uzman gazetecilerden gece gündüz, tatil günü demeden iş arkadaşlarımızdan komşulara ve akrabalara kadar herkes sağlıkla ilgili bir ricada bulunur. Telefonlarımız susmak bilmez. Kimi, “Devlet ya da üniversite hastanelerinde birkaç hafta sonrasına verilen röntgen ya da ameliyat randevusunun öne çekilme ihtimali var mı?” diye sorar. Kimi kendisi ya da yakını için bir hekim önermemizi ister. Kimi de, doktorunun uygulayacağı tedaviyle ilgili başka bir uzmandan ikinci görüş alınması konusunda yardım rica eder. 

Bizim mesleğin en zor yanlarından biri işte budur! Bir yanda hastaların ya da hasta yakınlarının bitmek bilmeyen yardım talepleri, diğer tarafta haber kaynaklarınızla aranızdaki mesafeyi koruyarak, “Eyvah! gene bir şey istiyor” dedirtmeden insanların makul isteklerinin çözümüne yardımcı olabilmek… Sonuçta söz konusu olan insanların sağlığıdır, hatta hayatıdır. Kayıtsız kalamaz, umursamaz davranamazsınız. 

Sağlık haberciliğinde geçen 29 yılda katıldığım yüzlerce basın toplantısında ve izlediğim tıbbi kongrelerde, yaptığım 3.000’e yakın sağlık programında ve imza attığım söyleşilerde  başarılı pek çok doktor tanıdım. Tıpta uzmanlaşmanın yolculuğunda bazı hekimlerin alanlarındaki hangi konulara yoğunlaştıklarını az çok öğrendim. Yanıtını bilmediğim sorularda ise sağlık camiasındaki dostlarım her zaman telefonun öbür ucunda bana yol gösterdiler. İşte bu nedenle, kendimin ya da ailemin yaşadığı sağlık problemlerinde kısa zamanda doğru doktora ve doğru tedaviye ulaşabildik. Sağlık muhabirliğindeki birikiminin ışığında çocuğundaki şaşılık probleminden babasındaki prostat kanserine kadar her türlü hastalıkta bana doktor, hastane seçimi konusunda danışan tanıdıklarıma da elimden geldiğinde yol göstermeye çalıştım. 

Bizler gibi sağlık muhabiri ya da bir doktor, hemşire arkadaşı olanlar; bir politikacı, işadamı, bürokrat aracığıyla hastanenin yetkililerine ulaşma imkanı bulunanlar şanslıydı. Peki ya evin bir ferdini esir alan hastalığın fırtınasıyla yapayalnız mücadele edenler? Kanser gibi hastalıkların tedavisinin zorlu yolculuğunda zifiri karanlık bir yolda ilerlerken akıl alacak veya  “Şu hastane, doktor işlerinde bana yardım et lütfen” diyecek kimsesi olmayanlar?  Ameliyathanenin kapısında saatlerce beklerken kendini çaresiz hissedenler? İşte, toplumun geniş kesimini oluşturan böyle kişileri düşündüğümde, ailemin ya da yakınlarımın sağlığını yönetirken iyi doktora, doğru tedaviye ve mükemmel sağlığa ulaşmaları için nelere dikkat ettiğimi onlarla paylaşmaya karar verdim. Çünkü  hangi durumlarda nereye ve nasıl ulaşılması gerekildiğini bilen, sağlıkta tehlike dolu bilgilerin de yer aldığı internet denizinde güvenle ve bilinçle sörf yapabilen hastaların,  hasta yakınlarının işi düşünüldüğü kadar zor değil. 

Kitabı yazmanın bir diğer amacı da; hastalara, hasta yakınlarına kitapta yer alan sağlık öykülerinden yola çıkarak umut olabilmek… Eşimin kalple ilgili geçirdiği önemli sorunda, 2,5 ayı bulan hastane günlerinde karşılaştığımız onca tersliğe rağmen iyileşme umuduna nasıl sıkıca sarıldığımızı… Hastalığa başımıza gelen bir felaket olarak değil de, aslında yolunda gitmeyen şeyleri değiştirmek için fırsat olarak bakmamız gerektiğini… İyileşme enerjisinin nasıl harekete geçirebileceğini… Annemiz babamız yaşlandığında, kısacası roller değişip onlar çocuk, biz ebeveyn olduğumuzda dikkat etmemiz gerekenleri… Sağlıkta acil durumlar için önceden hazırlamamız gereken kriz planının ayrıntılarını… Genellikle kendi yakın çevremin sağlık hikayelerini de paylaştığım bu yazılarda çoğu kişinin kendini veya eşini, ağabeyini, teyzesini bulacağına eminim. Tüm yazıları konuyla ilgili uzman hekimlerin önerileriyle bütünleştirerek yetkili ağızlardan da sağlıkla ilgili bilgilerin verilmesine de özel bir gayret gösterdim.



Doktorlar hasta psikolojisini anlıyor mu?
“Hastanın, hasta yakının neler hissettiğini dikkate alan hekimler kadar, hastasının korkularına, endişelerine, hastalığıyla ilgili “Neden ben” sorgulamasına empatiyle yaklaşamayan doktorlar da var. Örneğin, meme kanseri tanısı alan bir hasta neler düşünür, neler hisseder? Memesinin alınıp alınmayacağından kadınlıkla özdeşleştiren bir organını kaybetme ihtimaline, partnerinin kendisine beğenmeyeceğinden iyileşebilme şansına, küçük çocuklarının annesiz kalma ihtimaline kadar pek çok konuda iç dünyasında derin fırtınalar kopar. Acaba hekimlerin ne kadarı kanser tanısını açıklarken, tedaviyi yönetirken bu noktaları dikkate alır?

Kalp krizi geçiren, koroner bypass ameliyatı olan ya da stent takılan bir kişi de iyileşip, görünürde normal hayatına döner. Ama ya ölümle yaşam arasındaki ince çizgide giden kişinin ruhu? Ruh, bazen beden kadar hızlı iyileşmez. Bu yüzden hekimler hastaların, hasta yakınlarının iç dünyasına da hitap etmeliler. Fakat maalesef ki; bazı doktorların bunu gözardı ettiğini, hastalara bir insan olarak değil de, tedavisini üstlendiklerini, ameliyatını yapacakları bir organ yani bir beyin, bir kalp gibi gördüklerini söyleyebilirim. Eşimin kalp hastalığının tedavisi için yattığı hastanede böyle bir durumu hasta yakını olarak ben de deneyimledim. Kitapta da yer verdiğim bu bölümü aşağıda iznizle paylaşmak istiyorum: 

“Bundan beş yıl kadar önce… İleri kalp yetmezliği tanısıyla eşim hastanede yatıyor. Yoğun bakım servisinde 20 günden fazla kalıyor. Diğer günlerde ise hasta odasında kah televizyon seyrederek, kah camdan dışarıya bakarak taburcu olacağı günün gelmesini bekliyor; umutla, özlemle… Dile kolay, hastanede geçen günler tam 2,5 ayı buluyor.
Yapılan tetkikler, uygulanan tedaviler sonrasında kalbine pil takılmasına karar veriliyor. İlk denemede pilin telleri koroner sinüsü aşamıyor. Girişim başarısız. Beş saat süren ikinci girişimde ise, doktorlarımızın gayretiyle ve bitip tükenmeyen sabırlarıyla pil takılıyor. Ama, üç gün sonra pilin tellerinden biri yerinden çıkınca bir başka operasyona daha giriyor eşim. 
Kalp yetmezliği tedavisi işte böylesine uzun, böylesine zahmetli… Moralimizi bir gün bile bozmuyoruz geçmek bilmeyen saatlerde, tükenmek bilmeyen hastane günlerinde.
Nerdeyse koca bir kış hastanede geçiyor eşim. Ocak ortasından Mart sonuna kadar. Günlerdir, haftalardır evinin sıcacık yatağına hasret eşimin durumundaki hastalar için doktorunun, hemşiresinin güler yüzünden başka önemli ne olabilir? Ama gel gör ki hastanelerdeki genç hekimlerin bazılarının hastalarla ve hasta yakınlarıyla iletişimleri çok kötü. 

Akşam nöbet tesliminde hasta odasına girerken suratları “mahkeme duvarı gibi”.
Sanki yatakta bir hasta, bir insan yatmıyor. Ne bir merhaba, ne bir geçmiş olsun. Hastayla ya da yakınıyla göz teması kurmadan doğruca o günkü tetkiklerin sonuçlarına ve tedavi listesine yöneliyorlar. Nöbeti devir alacakları diğer genç hekimi dinlerken, gene hastaya hiç bakmadan onunla ilgili sorular soruyorlar. 

Oysa, bir hastaya adı ile hitap ederek, “İyi akşamlar” demek çok mu zor? “Bugün nasılsınız Ahmet Bey ya da Oya Hanım? Herhangi bir şikayetiniz var mı?” diye sormak… Gözünün içine bakarak konuşmak… Bir daha evine hiç dönememe, çocuklarını kucağına alamama kaygısı duyan bir hastaya gülümseyebilmek… Bunları yaparken aslında ona güven, umut ve sevgi verebilmek… Bunlar çok mu zor gerçekten?

Kitabımdaki bir bölümde yaşadığımız bu hikayeyi paylaştım okurlarla. Hasta-doktor iletişiminde yaşanan engellerin kaldırılması için tıp fakültelerinde bu konunun ders olarak ele alınması gerekiyor. “Hasta ve hasta yakınıyla iletişim dersleri” hekimlerin teşhisini ve tedavisini üstlendikleri kişilerle daha iyi bir diyalog içinde olmalarını sağlayacaktır.” 

Akıllı hastaların olmasında sağlık muhabirlerinin payı var mı?
“Elbette… Bireylerin yüksek sağlık IQ’suna sahip olmalarında sağlıkta uzman gazetecilerin imza attığı haberlerin, söyleşilerin, yazı dizilerinin ve televizyon programlarının payı çok büyük. Çünkü sağlıkla ilgili konular yaş ya da cinsiyet farkı gözetmeksizin hemen herkesin ilgisini çekebiliyor. Tabii, herkes kendi sağlık problemine, kaygı duyduğu hastalığa ya da bir yakının başına gelen sağlık sorununa göre konuyla ilgili yayınları takip ediyor. 

Ancak sağlık muhabirlerinin sayısının giderek azaldığı, sağlık editörlerinin istihdam edilmediği, sponsoru bulan herkesin sağlık programı yapabildiği günümüz medyasında ele alınan konular bazen son derece tehlikeli bilgiler içerebiliyor. İşte, bu noktada da yazılı ve görsel basında çıkan haberlerin hangilerinin ciddiye alınacağının ayrımsanabilmesi için akıllı hasta olmak gerekiyor.


24 Mart 2014 Pazartesi

İNSANLAR BİR TRİLYONDAN FAZLA KOKUYU AYIRT EDEBİLİYOR

21 Mart’ta  dünyanın en saygın bilim dergilerinden olan Science’da, Amerikalı bilimadamları, insanların bir milyondan fazla kokuyu ayırt edebildiklerini gösteren bir çalışma yayınladı.

Bugüne kadar duyu yetilerini ölçmeyle ilgili yapılan çalışmalarda insanların birkaç milyon farklı rengi ve yarım milyon kadar sesi ayırt edebildikleri belirlenmişti. Koku yetilerine ilişkin yapılan şimdiye kadarki bilimsel çalışmalar insanın 10 bin kokuyu ayırt edebildiklerine işaret etse de bu sayı hiçbir zaman bilimsel verilerle doğrulanmamıştı. Bu yeni yapılan çalışmada insanların değişken içeriklere sahip farklı koku karışımlarını ayırt etme kapasiteleri psikofiziksel testlerle ölçülüp insanın koku alma duyusunun boyutu belirlenmiştir. Psikofiziksel testler,  insanin en az bir trilyon  (şuan ki hesaplarla 1.72x10 12 ) koku uyaranını birbirinden ayırt etme yetisine sahip olduğunu ortaya koymuştur.  Bu çalışma, insanın yüzlerce farklı koku almaçlarına sahip koku alma sisteminin (olfactory sytem) görme ve duyma yetisinin üstünde bir performansa sahip olduğunu belirlemiştir.

http://www.sciencemagazinedigital.org/sciencemagazine/21_march_2014?sub_id=ckDMlrYFPWHL&folio=1370#pg110

Haber, Heidelberg Üniversitesi Alman Kanser Araştırma Merkezi Hücre ve Tümör Biyoloji Programı Vasküler Onkoloji ve Metastaz Laboratuarında çalışan Biyolog Sıla Appak desteğiyle yapılmıştır. 

22 Mart 2014 Cumartesi

BORDEAUX ÜNİVERSİTESİ’NDE FARMAKOEPİDEMİYOLOJİ ALANINDA ÇALIŞMALARINI SÜRDÜREN DR. SİNEM EZGİ GÜLMEZ

DÜNYA’DA TÜRK HEKİMLER VE BAŞARI ÖYKÜLERİ

Fransa’nın en saygın kurumlarından biri olan Bordeaux Üniversitesi’nde Farmakoepidemiyoloji alanında çalışmalarını sürdüren Dr. Sinem Ezgi Gülmez, araştırmaları ve eğitimdeki yaşadıkları ile ilgili meslektaşlarına rehber olacak bilgiler verdi.

Epidemiyolojik analiz tekniklerinin farmakolojiye uygulanarak, ilaç etkilerinin, yan etkilerinin, ilaç güvenliğinin büyük popülasyonlar üzerinde araştırıldığı bir dal olan Farmakoepidemiyoloji, ABD’de ve Avrupa’da gelişmiş ve büyük araştırmaların yapıldığı bir alan. Ülkemizde öneminin henüz anlaşılmadığını belirten Bordeaux Üniversitesi Farmakoloji Anabilim Dalı Farmakoepidemiyoloji Biriminde çalışan Dr . Sinem Ezgi Gülmez, “Hangi branşta olursa olsun, mesleğimizi icra ettiğimiz sürece kendimizi geliştirmeye, yetiştirmeye, alanımızdaki yenilikleri, bilgileri takip edip, özümseyip uygulamaya devam etmemiz gerekiyor. Ancak sadece “sürekli eğitimin” yeterli olmayacağını, genç meslektaşlarımızın Tıp dışındaki konularla ilgilenmelerini, hobileri olmasını öneririm” dedi. 
Farmakoepidemiyolojik çalışmalarını sürdürürken Fransa’nın bilimsel tarafını da keşfettiğini söyleyen  Dr. Sinem Ezgi Gülmez,  Fransa’daki yaşam şartları, çalışma koşulları ve tıp eğitimi hakkındaki görüşlerini anlattı.

Ne üzerine çalışıyorsunuz?
Tıbbi Farmakoloji uzmanıyım. Ancak ilgi ve çalışma alanım klinik farmakoloji, daha özelde, son 9 yıldır farmakoepidemiyoloji. Farmakoepidemiyoloji, epidemiyolojik analiz tekniklerinin farmakolojiye uygulanarak, ilaç etkilerinin, yan etkilerinin, ilaç güvenliğinin büyük popülasyonlar üzerinde araştırıldığı bir dal. 

Kısaca kendinizden bahsedebilir misiniz?
Ankara’da doğdum ve büyüdüm. İlköğrenim, lise, üniversite ve uzmanlık eğitimlerimi de Ankara’da tamamladım. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi 2000 yılı mezunuyum, yani “Milenyum mezunları”ndanım! Tıbbi Farmakoloji uzmanlığımı da yine Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, Farmakoloji Anabilim Dalı’nda yaptım.

Bugüne kadar eğitim aldığınız ve çalıştığınız kurumlar hakkında bilgi verebilir misiniz?
2005 yılında uzmanlığımı aldıktan sadece bir hafta sonra Danimarka’ya gittim ve 2 yıl, Odense’de University of Southern Denmark, Klinik Farmakoloji Araştırma Birimi’nde çalıştım. Farmakoepidemiyoloji alanındaki çalışmalarım, Prof. Jesper Hallas süpervizörlüğünde Danimarka’da başladı. Danimarka, farmakoepidemiyolojik çalışmalar ve eğitim faaliyetleri açısından kalitesi çok yüksek bir ülke. Yepyeni bir bilimsel alanı seçen bir bilim insanı olarak, temelimin bu denli sağlam olmasından dolayı ayrıca mutluyum. 
Danimarka’da çalışırken Prof. Nicholas Moore’dan, kendisi ile birlikte çalışmam için davet aldım. Danimarka’dan ayrılmak ve Fransa’ya yerleşmek pozitif ikilemini, Fransa’ya taşınmaya karar vererek çözdüm ve 2007 yılında Bordeaux’ya taşındım. 
2010 yılında, Türkiye’de, Farmakoloji Bilim alanında “Üniversite Doçentliği”mi aldım.
2007 yılında Bordeaux (Segalen) Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Farmakoloji Anabilim Dalı’nda “araştırmacı” olarak başladığım kariyerim, “Öğretim Üyesi” olarak devam etmekte. 
19 Aralık 2013 tarihinde de, Fransa’da en yüksek akademik diploma olan HDR (Habilitation Diriger de Recherche) aldım. 
Eylül 2013’den itibaren de, 3 yıl sürecek, Eu2P Programı ile farmakoepidemiyoloji alanında PhD’ye başladım (Eu2P: European Programme for Pharmacoepidemiology & Pharmacovigilance; Avrupa Farmakoepidemiyoloji ve Farmakovijilans Master ve PhD Programı).

Eğitim aldığınız kurumların halen bulunduğunuz konuma gelmenizdeki katkıları nelerdir, şu anda çalıştığınız kurumu neden seçtiniz?
Farmakoloji ve klinik farmakoloji eğitimimi, Türkiye’nin bu alandaki en güçlü Anabilim Dallarından birinde, üstelik kendi “yuva”mda almış olmam, hem bilimsel ve mesleki temel bakımından beni güçlü kıldı, hem de yurtdışında çalışma fırsatını yakalayıp alanında isim yapmış bilim insanlarıyla tanışmama olanak sağladı.
Farmakoepidemiyoloji temelim, Danimarka’da, bu alanda çok güçlü, kaliteli çalışmalar yapan Prof Jesper Hallas sayesinde çok sağlam. Kendisiyle hep iletişim içindeyim. “Mentor”um olduğunu içtenlikle söyleyebilirim.

Fransa’daki Bilimsel Yaşamı Daha Yakından Tanıma Fırsatı Buldum 
Şu anda çalıştığım kurumu birincil olarak ben seçmedim; Prof. Nicholas Moore tarafından kendisi ve ekibiyle çalışmam için davet edildim. Hem farmakoepidemiyoloji çalışmalarıma, bu alanda güçlü bir ülke ve ekiple devam etmek hem de dilini konuştuğum, kültürüne, tarihine, yaşam biçimine hiç de yabancı olmadığım Fransa’nın bir de bilimsel tarafını keşfetmek için, bu değerli ve güzel fırsatı değerlendirip Fransa’ya taşındım.

Bordeaux Üniversitesi’nin Yıllık Bütçesi 528 Milyon Euro
Bordeaux Üniversitesi, bin 878’i doktora, 6 bin 221’i de yabancı olmak üzere 50 binden fazla öğrenci, 2 bin 924’ü eğitimci-araştırmacı ya da araştırmacı, 2 bin 711’i de teknik olmak üzere 5 bin 635 personel ile 980 “barındırılan” personel (CNRS, INSERM vb) olan; 4 Yüksekokul (19 eğitim birimi ve 5 Enstitüyü kapsayan), 3 IUT, 1 Öğretim ve Eğitim Koleji (ESPE), 8 Doktora Okulu, 3 Araştırma Birimi, 70’den fazla sertifikalı laboratuvar, birçok kurum ve kuruluş (CNRS, INSERM, INRA, INRIA, IRSTEA, IFREMER, CEA...) ile birkaç federal yapıdan oluşmaktadır. 542 bin 372 m²’lik bir alan üzerinde kurulmuş olup, yıllık bütçesi 528 milyon €’dur. http://www.u-bordeaux.fr

Farmakoloji Anabilim Dalımız, Avrupa İlaç Ajansı (EMA; European Medicines Agency) tarafından koordine edilen ENCePP (The European Network of Centres for Pharmacoepidemiology and Pharmacovigilance) partnerlerinden bir tanesi. Anabilim Dalımızda Farmakoepidemiyoloji ve Farmakovijilans Master ve PhD programı yürütülmekte. Bunun yanı sıra Eu2P programının da koordinatörü. Yani, böylesine büyük ve başarılı bir Üniversite’de ve Anabilim Dalı’nda çalışma, araştırma yapma ve kendimi geliştirme fırsatını kaçıramazdım.

Halen pratiğini yaptığınız branşın Türkiye ve ABD'deki (ya da diğer ülkedeki) durumunu karşılaştırabilir misiniz?
Farmakoepidemiyoloji, ABD’de ve Avrupa’da da özellikle İskandinav ülkelerinde, İngiltere, Hollanda ve Fransa’da yıllar önce oturmuş, gelişmiş ve büyük araştırmaların yapıldığı bir alan. Önemi, ne yazık ki Türkiye’de halen kavranabilmiş değil. Ayrıca araştırma olanakları da çok sınırlı. Bu alanda araştırma yapan bilim insanlarımızın sayısı da yeterli değil. Ancak ben umutluyum. Türkiye’deki meslektaşlarımla iletişim ve işbirliğimi sürdürüyorum ve farmakoepidemiyoloji’nin ülkemizde de hak ettiği önem ve düzeye gelmesi için katkıda bulunmaya çalışıyorum.

Halen çalışmakta olduğunuz kurumu, ya da çalışmış olduğunuz kurumları eğitim, tıbbi pratik ve sağlık hizmetleri konuları açısından Türkiye'de kurumlar ile karşılaştırabilir misiniz?
Türkiye’de uzmanlığımı aldıktan sonra hiç çalışmadım. Bu nedenle tıbbi pratik ve sağlık hizmetleri açısından kurumlar arasındaki farkları karşılaştırmam doğru olmaz. 

Türkiye'de halen eğitim almakta olan tıp öğrencilerine ya da genç hekimlere neler önerirsiniz?
Kesinlikle ilk önerim, İngilizceyi iyi düzeyde konuşup, anlayıp ve yazabiliyor olmaları. İngilizce artık bir “yabancı dil” olma konumundan uzun zaman önce çıktı. Ayrıca ikinci bir yabancı dil bilmek, onları her zaman bir adım daha önde tutacaktır. 

Uzmanlık ve hatta daha tıp eğitimleri sürerken, olanakları varsa ve kısa süreli de olsa, mutlaka yurtdışı deneyimi edinmeye çalışsınlar. Genç hekimlerimiz, branşlarıyla ilgili önemli kongrelere katılmaya, araştırma yapanlar da çalışmalarını sunmaya gayret etsinler. Kongrelerde yabancı meslektaşlarımızla iletişim ve işbirliği kurmaya çalışsınlar.
Biz hekimlerin eğitimi, ne fakülteden mezun olduğumuzda ne de uzmanlık eğitimimizi tamamladığımızda sona eriyor. Hangi branşta olursa olsun, mesleğimizi icra ettiğimiz sürece kendimizi geliştirmeye, yetiştirmeye, alanımızdaki yenilikleri, bilgileri takip edip, özümseyip uygulamaya devam etmemiz gerekiyor. Ancak sadece “sürekli eğitimin” yeterli olmayacağını, genç meslektaşlarımızın Tıp dışındaki konularla ilgilenmelerini, hobileri olmasını öneririm.



Hangi bilimsel dergileri takip ediyorsunuz?
Hepsini olmasa da, özellikle izlediğim birkaç önemli bilimsel dergiyi sıralayabilirim: Pharmacoepidemiology & Drug Safety, Drug Safety, British Journal of Clinical Pharmacology, European Journal of Clinical Pharmacology, British Medical Journal, JAMA, JAMA Internal Medicine, Clinical Pharmacology and Therapeutics, Basic & Clinical Pharmacology & Toxicology.

Ayrıca Avrupa İlaç Ajansı (EMA; European Medicines Agency), FDA, Fransa Yüksek Sağlık Otoritesi (HAS; Haute Autorité de Santé) ile Fransa İlaç Ajansı (ANSM; Agence National de Securité du Médicament et des produits de santé / the French National Agency for the Safety of Medicines and health products), duyurularını ve uyarılarını özellikle takip ettiğim sağlık otoriteleri.

Mesleğinizle ilgili en çok ziyaret ettiğiniz 3 internet sitesi nedir?
EMA, ANSM, HAS, WHO, EACPT

Alanınızda araştırma yapanlara mutlaka okumalarını tavsiye ettiğiniz kitaplar hangileri?
Kenneth J. Rothman (2012), “Epidemiology: An Introduction”, (2nd Edition). New York, NY: Oxford University Press.
Kenneth J. Rothman, Greenland, S., & Lash, T.L. (2008). “Modern Epidemiology”, (3rd Edition). Philadelphia, PA: Lippincott, Williams & Wilkins.
Brian L. Strom (Editor), Stephen E Kimmel (Editor), Sean Hennessy (Editor) (February 2012). “Pharmacoepidemiology”. (5th Edition). ISBN: 978-0-470-65475-0. Wiley-Blackwell

Bilim ile uğraşan veya ilgilenen herkese mutlaka okumalarını tavsiye ettiğiniz kitaplar hangileri? 
Sanırım önce kendi branşlarındaki büyük bilim insanlarının yaşam hikayelerini okuyarak başlayabilirler. Ayrıca branşlarının tarihçesi hakkında bilgi sahibi olmak da ilginç ve yararlı olacaktır kanısındayım.

Yurt dışında hekimlik yapmanın sıkıntıları nelerdir?
Branşım nedeniyle klinik hekimlik yapmadığım için bu soruyu pratik anlamda yanıtlamam olanaklı değil. Ancak tıp eğitimlerini Türkiye’de tamamlayıp yurtdışında klinik hekimlik yapan meslektaşlarımdan edindiğim deneyim, en önemli sorunun tıp fakültesi diplomalarının denkliğini almanın zorluğuna işaret ediyor.
Yurtdışında araştırma yapmanın sıkıntılarına kısaca değinecek olursak, en önemlisinin araştırma yapmak için maddi kaynak bulmak olduğunu söyleyebilirim. Fransa ve Danimarka gibi gelişmiş ülkelerde çalışma deneyimi olan bir akademisyen olarak, kimi zaman araştırma bütçesi elde etmekte güçlükler yaşadığımızı belirtebilirim.

Türkiye'de tıbbın durumu nedir? Ülke dışında tahsil almak gerekli midir? Kimler için daha uygundur?
Türkiye’de tıp eğitiminin kalitesinin giderek yükseldiğini görmekte ve bundan büyük mutluluk duymaktayım. Mezun olduğum Fakülteyi örnek vermekten mutluluk duyuyorum ki, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nin mezuniyet öncesi eğitimi, Ulusal Tıp Eğitimi Akreditasyon Kurulu (UTEAK) tarafından resmen akredite olarak tıp eğitimindeki kalitesini belgelemiş oldu. Yani tıp eğitimi almak isteyen gençlerimizin mutlaka yurtdışında eğitim almaları gerektiğini düşünmüyorum. Bu bir tercih elbette. Ancak ilerde Avrupa’da ya da ABD’de uzun süreli ya da kalıcı olarak hekimlik yapmayı düşünüyorlarsa, önce tıp fakültesi diploma denkliklerini almaları gerekiyor. Gelecekte bunu planlayan gençlerimizin yurtdışında tıp eğitimi alma seçeneğini daha başlangıçta düşünüp değerlendirmeleri, ilerisi açısından yararlı olabilir. 

Fransa'daki ünlü tıp kurumlarına,  hastanelerine eğitim amaçlı olarak girebilmek mümkün müdür?
Evet, Fransa’daki tıp fakültelerine eğitim ve araştırma amaçlı gelinebilir. Ancak başvuru yapmadan önce, hem Fransa’nın hem de gelmek istedikleri Tıp Fakültesi’nin bu konuda aradıkları koşulları ayrıntılı olarak incelemelerini öneririm. Ayrıca, çeşitli burslara da başvurabilirler. Hem Türkiye’deki hem de Fransa ya da Avrupa’daki burs olanaklarını araştırmalarını öneririm.



Fransa'da Türk hekimler arası dayanışma ne durumdadır?
Bildiğim kadarıyla, Fransa’da 200’den fazla Türk doktor var. Paris ve Strazburg’da Türk hekimlerinin kurduğu dernekler mevcut. 2010 yılında Dr. Serdar Dalkılıç, “Türk Fransız Sağlık Vakfı”nı kurdu ve Vakfın Başkanı. TFSV, bütün sağlık çalışanlarına açık. Ben de Vakfın Başkan Yardımcılarından biriyim. Vakıf, Fransa’da yaşayan ve Türkçe konuşan toplumumuzu, Fransa’daki sağlık hizmetlerinden en iyi şekilde yararlanabilmelerini sağlamak, ayrıca Fransız sağlık sistemi ve genel sağlık konularında bilgilenmeleri için medya kuruluşları aracılığıyla ve halk konferansları düzenleyerek gerçekleştiriyor. Bunu, Fransa’daki Sivil Toplum Kuruluşları ile ortak çalışmalar yaparak gerçekleştiriyor. Sağlık konferansları hakkında toplumumuzdan o kadar güzel geri bildirimler aldık ki, konferanslarımızı tüm Fransa’da gerçekleştirmeye karar verdik. Hatta Paris dışındaki ilk konferansımızı, 14 Eylül 2013 tarihinde Bordeaux’da, T.C. Bordeaux Başkonsolosluğumuz himayesinde gerçekleştirdik, yine Bordeaux’daki çeşitli Sivil Toplum Kuruluşları ile işbirliği içinde olarak. Kendilerine bir kez daha içtenlikle teşekkür ediyoruz. 2014 yılından itibaren Lyon, Strasburg, Marsilya, Rouen ve hatta Fransa’daki diğer şehirlerde de sağlık konferansları düzenlemeyi planlıyoruz. Vakfın gelecekteki amaçlarından birisi de, Fransa’da önce Türkçe hizmet verecek bir poliklinik, daha sonra Franco-Turc bir hastane ile Fransa’da kalan emekli insanlarımız için bir emekliler evi (maison de retraite) açmak. Ayrıca Türk Fransız Sağlık Vakfı, 2010 yılında, Almanya, Avusturya, Hollanda, İngiltere ve Kuzey Kıbrıs’taki benzeri kurumlarla beraber Avrupa Türk Sağlık Elemanları Federasyonu’nu (ATSEF) kurdu. ATSEF, 14 Mart 2011’de Paris’te ilk Tıp Bayramı kutlamasını gerçekleştirdi. 

“Fransa ve Avrupa'da Sağlık ve Sosyal Güvenlik Sistemi" Sempozyumu Yapıldı
Vakfımız, Strazburg’da, Avrupa Parlamentosu'nda, 12 Şubat 2014 tarihinde, “Fransa ve Avrupa'da Sağlık ve Sosyal Güvenlik Sistemi" temalı bir Sempozyum düzenledi. Almanya, Avusturya, Birleşik Krallık, İsviçre ve İtalya’dan davet ettiğimiz konuşmacılarımız, kendi ülkelerindeki Sağlık ve Sosyal Güvenlik Sistemini anlattılar. Ben de Fransa’dan bahsettim. Ayrıca Dr. Dalkılıç ve Dr. Reginato (FEMS Başkanı) birlikte bir sentez yaptılar. Avrupa’daki Türk meslektaşlarımız ve Türk aydınları için, bu sempozyumun bir mihenk taşı olacağına inanıyoruz. TFSV, daha kapsamlı sempozyum ve konferanslar düzenlemeye devam edecek.

Halen üzerinde çalışmakta olduğunuz araştırma konuları nelerdir?
Şu anda yürüttüğüm projeler, ilaçların karaciğer toksisitesi üzerine. Bununla ilgili olarak EMA tarafından yapılması istenen ve 7 Avrupa ülkesindeki karaciğer nakil merkezlerinin dahil edildiği projeyi tamamladım. Hem bu projenin ileriki etaplarını, hem de diğer projelerimi yine bilimsel koordinatör olarak yürütmeye devam ediyorum. 

Bu çalışmaları hangi kurumda yapmaktasınız, ekibinizden bahsedebilir misiniz?
Bu çalışmaları, Bordeaux Üniversitesi Farmakoloji Anabilim Dalı, Farmakoepidemiyoloji Biriminde yürütüyorum. Farmakoepidemiyoloji Birimi’mizde 40’tan fazla kişi çalışıyor. Farmakoepidemiyolojik çalışmaların gerçekleştirilmesi için profesyonel bütün gereksinimler ve alt yapı bulunmakta. Ekibimizin çoğunluğu en az “Bilim Master 2” ya da “PhD” diplomasına sahip. Araştırma projelerinin yanı sıra, düzenli eğitim-öğretim aktivitelerine katılıyor; örneğin Farmakoepidemiyoloji-Farmakovijilans Master 2 programı, DIU-PEP. 

Birimimizin 10 yıldan uzun süredir deneyimi var. Bugüne kadar da 50’den fazla farmakoepidemiyolojik çalışma gerçekleştirildi ya da halen sürüyor. Hem Fransa’da ulusal, hem de Avrupa düzeyindeki uluslararası projeleri, en iyi düzey, yönetim ve kalitede gerçekleştiriyoruz. 

Bize araştırma ekibinizin bir rutin gününü anlatabilir misiniz?
Rutin bir günümüz yok aslında. Projelerin zamanında ve en yüksek kalitede ilerlemesi ve tamamlanması için, herkes kendi sorumluluğundaki görevlerini yerine getiriyor. Her projenin ekibi, en yüksek bilimsel sorumludan en alt elemana kadar kesintisiz, hiyerarşik ve düzenli bir iletişim içinde. Ayrıca düzenli olarak toplantılar da gerçekleştiriyoruz.

20 Mart 2014 Perşembe

ESRA ÖZ’ÜN ‘KOKUYLA KEŞFET’ KİTABI YAYINLANDI


Sağlık Editörü ve Biyolog Esra Öz’ün kaleme aldığı "Kokuyla Keşfet" kitabında 52 bilim insanı ve uzman bir araya geldi.


Türkiye'de ilk defa Kokuyla Keşfet adıyla bir kitap yayınlandı. Kent Kitap’tan çıkan yayında koku almanın bilimsel yönleri eğlenceli bir dille işlenirken, kokunun cinselliğe ve insan ilişkilerine etkisi, hastalıklar, parfüm gizemli yönleri ve kokuyla ilgili daha birçok konu ele alınıyor.
Nörobilim alanında bilimsel haberler çalışan Esra Öz, beynin işleyiş mekanizması ve bunun iletişim alanında kullanmanın yolları üzerinde çalışmalarını sürdürdü. Kokunun iletişimdeki rolünü, nörobilim ile birleştiren Öz, kokunun insanlar üzerindeki etkisi üzerine araştırmaları, bilim insanları ve uzman görüşleri çerçevesinde bir araya topladı. “Kokuyla Keşfet” isimli kitabının sunumlarını yapan Öz, farklı örneklerle kokunun iletişimdeki önemini anlatıyor.


Kokunun insanları ve markaları nasıl etkilediğini anlatan Öz, kokunun iletişim ve ilişkiler üzerindeki etkisini vurguladı. Esra Öz, kokunun insanların aşk hayatından, hastalıklara hatta yediğimiz yemeklere kadar çok büyük etkisi olduğunu dile getirdi. Kokunun bazı hastalıkların ön belirtisi olurken, koku alamama hastalıklarını da anlatan Öz, şöyle konuştu: “Yıllar boyu çok iyi bildiğiniz peynir, kahve gibi kokuları unutursanız alzheimer, parkinson riskine karşı tetkik yaptırın. Günümüzde artık nesnel ölçüm metotları ile koku duyusunun ölçümlerini de yapabiliyoruz.”


Toplumumuzda çok yaygın görülen ağız kokusunun sadece kişiyi ilgilendiren bir sorun olmayıp sosyal çevrede karşımızdakini de ilgilendiren bir sorun olduğunu anlatan Esra Öz, sözlerini şöyle sürdürdü: “Bireyin zamanla çevresinden kopmasına neden olabilir. Bu durum bireyin psikolojik olarak olumsuz etkilenmesine yol açarak, kendini toplumdan ayırmasına kadar varabilen bir sorun haline dönüşebilir. Böylelikle psikolojik problemleri beraberinde getirir. Ağız kokusundan şikayet eden kişiler, hayatlarında kendilerine olan güvenlerini kaybedebilir. Gerek iş hayatlarını gerek sosyal hayatlarını etkileyen ciddi bir sorundur. İnsanların birbirleriyle olan iletişimlerini olumsuz etkiler.”


Koklamadan Yaşayabilir miyiz?


Anozmi, hiç koku alamama demektir. Halk arasında “koku körlüğü” olarak adlandırılır, geçici veya kalıcı olabilir. Geçici koku kayıpları sıklıkla nezle, grip, sinüzit ve alerji gibi nedenlere bağlıdır. Diğer olası koku kaybı nedenleri arasında burun-sinüs problemlerine de neden olabilen durumlar ve sigara kullanımı bulunur.

İhlas Haber Ajansı

19 Mart 2014 Çarşamba

KOKUNUN GİZEMLİ DÜNYASINI BİR KİTABA SIĞDIRMAYA ÇALIŞTI



Sağlık editörü ve biyolog Esra Öz, koku üzerine bilimsel içerikli bir kitap hazırladı. Nisan ayında raflarda yerini alacak kitap, 52 bilim insanı ve uzmanla görüşülerek hazırladı. ‘Kokuyla Keşfet’ isimli kitapta koku almanın bilimsel yönleri eğlenceli bir dille işleniyor, kokunun insan ilişkilerine etkisi, parfümün gizemli yönleri ele alınıyor. 


Kitabının sunumlarını yapmaya başlayan Esra Öz, kokunun iletişimden yediğimiz yemeklere kadar çok büyük etkisi olduğunu dile getirdi. Koku alamama hastalığını anlatan Öz, “Yıllar boyu çok iyi bildiğiniz peynir, kahve gibi kokuları unutursanız alzheimer, parkinson riskine karşı tetkik yaptırın. Günümüzde artık nesnel ölçüm metotları ile koku duyusunun ölçümlerini de yapabiliyoruz.” diye konuştu.



Kitapta yer alan bilgilere göre, İsviçreli bir bilim adamı, kadınların erkek kokularına yönelik ilgi ve hassasiyetleriyle ilgili ilginç bir test uyguladı. Araştırma için gen yapıları birbirinden farklı, gönüllü 49 kadın ve 44 erkek seçildi. Erkeklere iki gece giymeleri için temiz tişörtler verildi. Bu tişörtler iki gece boyunca hiç çıkarılmadı, yıkanmadı, herhangi bir parfümün veya kokulu sabunun kullanılmasına izin verilmedi. İki gün sonra tişörtler ayrı ayrı sepetlere konarak kadınların bunları koklaması, koku aracılığıyla hangisinin kendilerine güzel geldiğini belirtmeleri istendi. Daha sonra söz konusu erkek ve kadınlar bir araya getirilerek yine kadınlardan kendilerine en iyi partner olabilecek kişileri göstermeleri istendi. Kadınlar kokusunu en çok beğendiği tişörtlerin sahiplerini seçtiler. Seçtikleri bu kişiler gen yapıları kendilerinkinden en farklı olan kişilerdi.



Kitapta yer alan bilgiye göre koku, evlilikleri bitirme sürecinde de etkili olabiliyor. Ağız, ter, ayak ya da bedene ait kötü kokular, boşanmaya yol açabiliyor. Ayrıca koku teşhis köpekleri, suçlunun kokusunu alarak şüpheliler arasındaki suçluyu tespit edebiliyor.


Yasin Kılıç- Cihan Haber Ajansı


18 Mart 2014 Salı

ZONGULDAK’TA 14 MART ŞÖLEN GİBİ KUTLANDI

Sağlık camiasının tüm paydaşlarının ortak çalışması olarak düzenlenen ''14 Mart Tıp Bayramı'' etkinliklerinde konuşan Zonguldak Kamu Hastaneleri Birliği Genel Sekreteri Dr. Korkut Eren, Zonguldak sağlık camiasında birliktelik anlayışını yaygınlaştırmayı hedeflediklerini belirtti. 

Zonguldak Kamu Hastaneleri Birliği Genel Sekreteri Dr. Korkut Eren başkanlığında düzenlenen  ''14 Mart Tıp Bayramı'' etkinlikleri, renkli isimlerin sunumları ve sağlık çalışanlarının katılımıyla gerçekleşti. 
14 Mart Tıp Bayramı etkinliklerini daha önce olmadığı şekilde kutlayarak Zonguldak sağlık camiasında birliktelik anlayışını yaygınlaştırmayı hedeflediklerini belirten Eren, aslında aynı sektörün farklı oyuncularının birbirleri ile olan bağlarını kuvvetlendirmeyi amaçladıklarını kaydetti. Eren, sözlerini şöyle sürdürdü: “Bu amaçla sağlık sektörünün tüm aktörlerini; Üniversite, Sağlık Müdürlüğü, Halk Sağlığı Müdürlüğü, Kamu Hastaneleri Birliği ve Tabip Odasını aynı amaç doğrultusunda bir araya getirdik. Buna ilaveten sağlık camiasının olmazsa olmazları sivil toplum örgütlerini de bu yapının içerisine dahil ettik.
Alanlarında ülkenin en iyilerinden olan hocalarımız ve konuşmacılarımız bu organizasyonun temelini oluşturdu. Bilgi dolu, eğlence dolu etkinliklerle tüm camiayı bir araya getirerek; iş yoğunluğunda yaşadığımız sıkıntılarımızın azaldığı bir haftayı dolu dolu geçirmeyi hedefledik.”



Bütün bu prensiplerin kullanılması ile gerçekleştirdiğimiz bir çalışma, düşük frekans elektromanyetik dalga düzeneği ile çalışan biorezonans sistemi kullanılarak, kinolon grubu antimikrobiyal maddelerin ve bakterilerin antifrekanslarının suya transfer edilmesi ve elektrotransfer edilmiş su örneklerinin çeşitli mikroorganizmalar üzerine antibakteriyel etkilerinin incelenmiştir ve çalışma sonuçları oldukça dikkat çekicidir. Elde edilen sonuçlar, bakterilerin 191, 170 ve 998 düşük frekans dalga boyu ile aktarımı yapılan antifrekans formları ve levofloksazin, oflofloksazinin suya elektrotransfer formlarının bakteri üremesi üzerine inhibe edici etkisinin istatistik değerlendirmeler ile anlamlı ve önemli olduğunu ortaya koymuştur. Bu çalışma, antibakteriyel frekanslar ve antimikrobiyallerin suya aktarımının bakteri üremesini inhibe edici etkisini gösteren ilk çalışmadır. Bu çalışma 2013 TÜBİTAK Biyoloji Araştırma Projeleri Yarışmasında İç Anadolu Bölge birinciliği ile ödüllendirilmiştir.”



Kokuyla Keşfet
Sağlık Editörü ve "Kokuyla Keşfet" kitabının Yazarı Esra Öz, kokunun insanları ve markaları nasıl etkilediğini anlattı. Kokunun iletişimde ve ilişkiler üzerindeki etkisini vurgulayan Öz, kokunun insanların aşk hayatından, hastalıklara hatta yediğimiz yemeklere kadar çok büyük etkisinin olduğunu dile getirdi. Kokunun bazı hastalıkların ön belirtisi olurken, koku alamama hastalığı hakkında da bilgi veren Öz, “Yıllar boyu çok iyi bildiğiniz peynir, kahve gibi kokuları unutursanız Alzheimer, Parkinson riskine karşı tetkik yaptırın. Günümüzde artık nesnel ölçüm metotları ile koku duyusunun ölçümlerini de yapabiliyoruz” diye konuştu. 


Aşkın Nörobiyolojisi 
Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde görev yapan Prof. Dr. Serdar Kula, Prof. Dr. Süreyya Barun ve Prof. Dr. Neslihan Çelik Bukan, farklı branşlardan hekimlerin Aşkın Nörobiyolojisi dersini nasıl başlattıklarını ve sunuma dönüşmesini şöyle paylaştılar: “Gerçek şu ki, üçümüz de mesleğimize aşığız. Bu nedenle tıp fakültesi öğrencilerine anatomi, fizyoloji, biyokimya ve farmakolojiyi sevdirerek öğretmenin yollarını ararken “AŞK”ı keşfettik. Aşk, bu konuları öğrencilere merakla  ve heyecanla aktarmak için ideal bir meta oldu. Bu sayede tıp fakültesi 3. sınıf öğrencilerine 13 haftalık bir ders olarak başlayan “Aşkın Nörobiyolojisi” ile, aşkı yalın halinin ötesinde mitolojik, sosyolojik, etimolojik, biyokimyasal, anatomik ve farmakolojik yönleriyle yeniden keşfediyorlar. Tıp eğitiminde edindikleri tecrübeler, hoş ve çekici sohbetler ile daha bir anlam kazanıyor."


11 Mart 2014 Salı

MEME KANSERİNDE EN GENİŞ TARAMA TOMOSENTEZ İLE YAPILIYOR

Kadınlarda en sık görülen kanser türü olan meme kanserinde yeni teknolojileri hakkında bilgi veren Siemens Sağlık Sektörü’nden Gözde Kurtay, “Tomosentezde, memenin farklı açılardan milimetrik kesitleri alınarak 3 boyutlu meme görüntüsü elde edilir. En geniş tarama alanlı tomosentez ile teşhiste güveni arttırarak hata payını düşürmeye yardımcı olunması amaçlanmaktadır” diye konuştu. 

Koç Üniversitesi Kadın Mühendisler Topluluğu tarafından meme kanserinde farkındalığı arttırmak ve erken tanının önemini vurgulamak için düzenlenen Meme Kanserinde Erken Teşhisin önemi konulu panelde Koç Üniversitesi öğrencileri ve öğretim üyelerinin katılımı ile gerçekleşti.  Panelde kadınlarda meme kanseri ile ilgili istatistiki bilgiler, risk faktörleri, tarama ve tanı programlarındaki trendler ile birlikte ileri görüntüleme cihazları, teknolojik gelişmeler ve farkındalığı arttırmak için düzenlenen sosyal sorumluluk projelerine yer verildi. 

Her 8 Kadından 1’i Risk Altında
Meme kanseri kadınlarda en çok görülen kanser türü olup, istatistikler her 8 kadından 1’nin hayatının belirli bir zamanında meme kanserine yakalanacağını göstermektedir.(1) Siemens Sağlık, meme kanseri konusunda ve özellikle tanısında trendler ve teknolojik yenilikler hakkında bilgi verdi. Kadınlarda en sık görülen kanser türü olan meme kanserinde ‘Erken Tanı’ çok önemine değinen Siemens Sağlık Sektörü’nden Gözde Kurtay, erken tanıda en yeni teknolojiler ve tekniklere değindi. Meme kanseri tarama programında kullanılan ileri görüntüleme tekniklerinden bahseden Kurtay, meme kanseri taramasında altın standart olarak kabul edilen Mamografi çekimlerinde en etkili yöntem haline gelen dijital mamografinin farkı ve artıları anlattı.  



Tomosentezde, Memenin Farklı Açılardan Milimetrik Kesitleri Alınır
Kurtay, şunları söyledi: “Dijital mamografinin, klasik mamografiden en önemli farkı görüntülerin dijital oluşturulması ve böylece çekim sonrası gerekli incelemeler için görüntünün işlenebilmesidir.  Klasik mamografiye göre daha az doz ile gerçekleştirilebilen dijital mamografi ile hastaya özel optimum doz hesaplanır ve özellikle yoğun meme dokusu olan kadınlarda meme kanserinin en erken safhasında oluşabilecek bulguların saptanmasında da üstünlük sağlanır.  Siemens teknolojisi ile dijital mamografide görüntü kalitesinden ödün vermeden yüzde 30-50’ye kadar daha az doz ile çekim yapılabilmektedir.(2) Yine bir diğer yenilik olan Tomosentezde, memenin farklı açılardan milimetrik kesitleri alınır ve 3 boyutlu meme görüntüsü elde edilir.  Bu yöntemle 2 boyutlu görüntülere göre özellikle yoğun meme dokusundaki mikron boyutundaki yapılar daha net görüntülenebilir.  En geniş tarama alanlı tomosentez (50 derece) yapılmakta olup, bu özellik teşhiste güveni arttırarak hata payını düşürmeye yardımcı olmaktadır.”



Manyetik Rezonans Sistemi: Yoğun Meme Dokusu Olan Kadınlarda Tanıda Tamamlayıcı 
Meme kanseri tanısında kullanılan diğer görüntüleme teknikleri olan Ultrason ve Manyetik Rezonans’daki yeniliklere de değinen Kurtay, “Ultrasonda ABVS (Otomatik meme hacmi görüntüleme sistemi) sistemi ile tüm meme hacmi otomatik olarak görüntülenebilmekte ve böylece görüntüler arası farklılığı ve kullanıcıya bağımlılığı azaltarak teşhisde güveni arttırmaktadır. Yine Manyetik Rezonans sistemi meme kanseri tanı ve takibinde kullanılan bir diğer ileri görüntüleme tekniği olup özellikle yoğun meme dokusu olan kadınlarda tanıda tamamlayıcı bir tekniktir.  Biyopsi dahil cerrahi planlama öncesinde, lezyonların ve lenf nodlarının bulunması ve safhalandırılmasında ve terapi sırasında tedavinin etkisinin gözlenmesinde önemlidir. Tüm bu trendlere ve teknolojik gelişimlere bakıldığında asıl olan hasta tarafında minimum doz ile görüntü kalitesinden ödün vermeden teşhis güvenilirliğini arttırmak esas amaçtır.  Bu yaklaşım hasta perspektifinden bakıldığında tarama ve tanıda ek çekim gerekliliği, geri çağırmalar ve gereksik biyopsiler azaltılarak hasta konforuna katkı sağlanmaktadır.  Diğer taraftan yeni teknolojiler tarama programlarına hız kazandırmakta ve bu sayede erken tanı ile hastalığın ileri safhalarında karşılaşılacak yüksek maliyetler düşürülmektedir” diye konuştu. 

6 Mart 2014 Perşembe

SAĞLIK MUHABİRİ DR.HOUSE GİBİ DAVRANMALI!

SAĞLIK HABERCİLİĞİNE YÖN VERENLER

Sağlık haberciliğinde önem verilmeyen bir konunun sağlığın sosyal belirleyicileri olduğunu kaydeden Medimagazin Genel Yayın Yönetmeni İbrahim Ersoy, “Sağlık muhabirinin Dr.House gibi davranması sağlık haberciliğinin derinliğini daha da arttıracaktır” dedi.

Sağlık haberciliğinde sağlık muhabirinin haber yapma tarzı çalıştığı kurumdan daha fazla önem taşıyor. Sağlık muhabirinin, haberlerini kendisinin denetlemesi ve bu alanda uzman muhabirler tarafından etik ve objektif yaklaşım için çalışmalar yapılması gerekiyor. Sağlık haberlerinin denetimlerinin kendi otokontrolümüzü sağlayacak sivil toplum örgütleriyle olması gerektiğini belirten Sağlık haberciliğinde sivil toplum kaydeden Medimagazin Genel Yayın Yönetmeni İbrahim Ersoy, konu ile ilgili şunları söyledi: “İlk olarak sağlık haberciliğiyle ilgili ben karamsar bir tutum sergilemiyorum. Sağlık haberciliği gelişiyor ve giderek daha fazla önem kazanıyor. Bu önem sağlık haberciliğinin içinde bulunan bizler için aslında çok yakından izlediğimiz  bir durum. Henüz önümüzde kat etmemiz gereken uzun bir yol olsa da, sağlık haberciliği giderek ivme kazanacak ve çok daha önemli hale gelecek. Çünkü tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de insanlar giderek daha fazla sağlığıyla ilgili bilinçli hale gelmek istiyor ve daha fazla önem gösteriyor. Elbette sağlık haberciliğinin aşması gereken belli noktalar var. Bunların tespitinin yapılarak geleceğe yönelik bir perspektif çizmemiz lazım. 

Sağlık Habercilerinin Ortak Akılla Hareket Edeceği Bir Platformla Bu Tehlike Bertaraf Edilebilir
Günümüzde yapılan sağlık haberciliğiyle ilgili şu tehlikeye de dikkat çekmemiz gerekiyor; eğer biz sağlık habercileri etik değerleri önceleyerek, bilimsel kriterlere uyarak ve kamu yararını gözeterek bu işi yapmazsak sağlık haberleri ihtiyaca yönelik fonksiyonunu kaybeder. O yüzden sağlık haberciliğini geliştirmekte primer görev, biz sağlık habercilerinindir. Mevcut dağınıklığı giderip, sağlık habercilerinin ortak akılla hareket edeceği bir platformla bu tehlikeyi bertaraf edip, sağlık haberciliğini daha güçlü hale getirmek de bizim elimizdedir.

Sağlık Alanında Bilimsel Yayınlar ‘Hormonal Bir Büyüme’ Geçirdi
Sağlık yayıncılığıyla ilgili ise özellikle akademik sağlık yayınlarına dikkat çekmek isterim. Sağlık alanındaki bilimsel yayınlar özellikle YÖK’ün 2002 yılındaki kararından sonra ‘hormonal bir büyüme’ geçirmiş olsa da, önemli noktalara gelmiştir. Artık SCI-Expanded gibi uluslararası indekslerde yer alan bir çok bilimsel yayınımız var. Bu noktada şunun önemini kavramak durumundayız; sağlık haberciliğiyle bilimsel yayıncılığı birbirini besleyen ve sinerjik etkiyle birbirini büyüten bir konuma getirmek zorundayız. Ülkemizdeki bilimsel birikimi halkımıza aktarmakta sağlık muhabirlerine önemli görevler düşüyor.



Sağlık Haberi Bilimsel Bilgi İçerir
Sağlık haberlerini diğer haberlerden ayırt eden en önemli özellik, bence ‘bilimsel bilgi’ içermesidir. Zaten yurtdışında sağlık haberciliği bilimsel habercilik kapsamındadır ve bence Türkiye’de de branşlaşmada böyle bir yöntem izlenebilir.  
Haber kaynakları olarak ise sağlığın bilimsel kısmı ve politik-ekonomik kısmını belki de ayırmak gerekir. Bilimsel bilgi içeren sağlık haberlerinde bilim çevreleri elbette en önemli kaynağı oluşturur. Diğer taraftan sağlığın sosyal, ekonomik ve politik kısmıyla ilgili vatandaştan tutun da Bakanlıklara kadar geniş bir yelpaze çizmek mümkündür.

Umut Tacirliği Yapılmamalı
Sağlık haberlerinde normal haberlerdeki kriterlerin yanında bence özellikle bilimsel bilgilerin doğruluğuna özen göstermek gerekiyor. Popülizmden çekinerek, umut tacirliği yapmamak ise belki de bir diğer önemli konu. 

Sağlık Muhabiri Araştırmacı Ruha Sahip Olmalı
Sağlık muhabirini diğerlerinden farklı kılacak iki önemli özellikten bahsetmek mümkün. Bunlardan ilki, “olmazsa olmaz” özellik; ikincisi ise, “olduğunda fark yaratacak” bir özellik. Birincisi, araştırmacı olması. Sağlık haberleri doğası gereği araştırmayla yakından ilgilidir. Bence araştırmacı ruhunun olmaması bir sağlık muhabirinin en önemli eksikliğidir. Bir diğer özellik ise yabancı dil. Sağlığın evrensel bir dili olduğunu bilen ve dünyadaki sağlıkla ilgili gelişmeleri izleyen ve ülkemizdeki sağlıkla ilgili haberleri bir de bu açıdan değerlendiren sağlık muhabiri, diğer arkadaşlarına önemli bir fark atacaktır.


Hala ‘Sağlık Ocağı’ Terimi Geçen Haberler Okuyoruz
Sağlık muhabiri sağlık sistemindeki kurumların iç işleyişini ve bu kurumların birbirleri arasındaki ilişkiyi iyi bilmeli. Örneğin bir ilacın piyasada bulunmaması durumunda, Sağlık Bakanlığının mı, SGK’nın mı veya Türk Eczacılar Birliği ne yapabilir, sorumlulukları nelerdir? Yine bilindiği gibi 663 sayılı kanun hükmünde kararname ile Sağlık Bakanlığının teşkilat yapısı temel bir değişime uğradı. Bir ilde Sağlık Müdürlüğü veya Genel Sekreterlikler ne kadar ve nelerden sorumlu iyi bilinmesi lazım. Bu işleyiş bilindiğinde hala ‘sağlık ocağı’ terimi geçen haberleri okumayız! Çünkü sağlık ocağı diye bir şey yok artık!
Sağlık haberleri denildiğinde sadece hastalıklarla ilgili haberlerin düşünülmesi bir hatadır. Son zamanlarda da artış gösteren sağlık sistemine yönelik haberlerin daha fazla yoğunluk kazanması gerektiğini düşünüyorum.

Dr. House gibi Muhabirler  Olmalı
Sağlık haberciliğinde önem verilmeyen bir konu da sağlığın sosyal belirleyicileridir. Yani hastaların barınma, gıda, ulaşım, iş yerleri, evlerindeki ortam gibi sağlığı sosyal olarak belirleyen birçok etkenin de hastalıklarla birlikte ele alınması, sağlık haberciliğine ayrı bir boyut katacaktır. Aslında hekimlerimizin de göz ardı ettiği bu konuda, bir anlamda sağlık muhabirinin Dr.House gibi davranması sağlık haberciliğinin derinliğini daha da arttıracaktır.

Sağlık Muhabirleri İlişkiye Geçtiği Tüm Kişi Ve Kurumlardan Bağımsız Olarak Haberini Yapmalıdır
Sağlık muhabirliğinde etik değerlerin önemi sanırım diğer alanlara göre daha fazla. Bilim haberleri ve dolayısıyla sağlık haberleri ‘bağımsızlık’ gerektiren bir alan. Sağlık muhabirleri ilişkiye geçtiği tüm kişi ve kurumlardan bağımsız olarak haberini yapmalıdır. 
Sağlık bilgisi aslında bir anlamda hekimlerin tekelinde olduğu düşünülen tek taraflı bir bilgi çeşididir. O yüzden bu alandaki yönlendirmeler daha kolay yapılabilir. Bunu önlemenin yolu aslında her sağlık muhabirinin kendine çeşitli branşlardan bilgileri kontrol edeceği danışman öğretim üyesi yardımıdır. 



Sağlık haberleri Sadece Metin İçermekten Çok Daha Fazla Olmalı
Sağlık haberleri bilgi ağırlıklı ve tıbbi terimler içerdiğinden dolayı bu haberlerin aktarımında kullanılacak dilin en önemli özelliği ‘anlaşılabilir’ olmasıdır. Burada yeri gelmişken ben nacizane sağlık muhabirlerinin yaptıkları haberlerle, halkın sağlık okur-yazarlığında önemli bir rolü olduğunu düşünenlerdenim. Günümüz teknolojisinde ve haber sunumundaki yeniliklerle düşünüldüğünde sağlık haberlerinin sadece metin içermekten çok daha fazla olması gerekiyor. 
Sağlık haberlerinde anatomi görsellerinin veya bir takım çizimlerin haberle birlikte servis edilmesi, haberin anlaşılabilirliğini elbette artıracaktır. 

Süzgeçten Geçirerek Sağlık Haberleri Yayınlanmalı
Sosyal medya günümüzde haberin artık en hızlı paylaşıldığı ve iyi kullanıldığında birçok kimseye ulaştığınız bir mecra haline geldi. Her sağlık muhabirinin Twitter, Facebook gibi hesaplarının hatta bir de bloğunun olması artık kaçınılmaz. Diğer taraftan gerek sosyal medya gerekse de internet ortamı sağlık haberciliğinde aslında çok önemli fonksiyon görmesi gerekirken ne yazık ki çöplük olmuş durumda. Maalesef bir çok haber sitesinin gazetelerde olduğu gibi uzman sağlık muhabirlerinin bulunmaması, hiç bir süzgeçten geçirilmeden sağlık haberlerinin yayınlanıyor olması bu durumun sorumlusu olarak görülebilir. Özellikle güvenilir kişi ve kurumların sosyal medyayla takip edilmesi, sağlık haberciliğindeki çeşitliliğin artmasını sağlayacaktır.

Sağlık Muhabirlerinin Kim Olduğu, Kurumun Etiketinden Bile Önemlidir
Sağlık halkımız için önemli bir konudur, ancak suistimale de son derece açık bir alandır. Sağlık haberlerinin kaynağı çoğu kez hekim olsa da, haberin sunumu sağlık muhabirleri tarafından yapılmaktadır. Bu yüzden uzman sağlık muhabirlerinin haberlerinin takibi önemlidir. Hatta bu konuda bir adım daha ileri gitmek mümkün; sağlık muhabirlerinin kim olduğu, kurumun etiketinden bile önemlidir. Yıllarca bu haberlere emek vermiş ne yazık ki 2 elin parmağı kadar uzman sağlık habercilerinden söz edebiliriz. 
Örneğin benim için ntvmsnbc’den Tülay Sağlam’ın, Hürriyet’ten Mesude Erşan’ın veya Anadolu Ajansından Yeşim Sert Karaaslan’ın yazdığı haberler önemlidir. Bunun gibi kişi örnekleri çoğaltılabilir. Halkımız özellikle sağlık haberlerinin altında kimin ismi olduğuna dikkat etmeli. Hatta sahipsiz yani kaynağında bir muhabir olmayan hiç bir haberi dikkate almamalı. 



Sağlık Bakanlığı gibi Kurumların Haber Denetimi Yapmasına Kesinlikle Karşıyım
Sağlık konulu yayınlarda denetim olsun desek de bunun olmayacağını biliyoruz. Ancak sağlık muhabirleri bu konuda kendileri adım atabilirler. Ben denetimlerin kendi otokontrolümüzü sağlayacak sivil toplum örgütleriyle olması taraftarıyım. Bu konuda kurucularından olduğum Sağlık İletişimi Derneği’nin de çalışmaları var. Uzman sağlık habercileri olarak bir araya gelip medyanın büyük kısmında kendi gözetimimizi yapacağımıza inanıyorum. Bunun dışında devlet elinin, yani Sağlık Bakanlığı gibi kurumların bu denetimi yapmasına kesinlikle karşıyım.

Kullanılan Fotoğraf veya Animasyonların Mutlaka Bilgi Verici Olması Gerekir
Sağlık haberlerinde fotoğraf kullanırken bu konunun aslında mahrem de bir konu olduğunu unutmamak gerekiyor. Ben hastaların boy boy fotoğraflarının yayınlanmasına karşıyım, hatta kendi izni olsa bile, sağlık habercisi etik anlamda kendini bu konuda kontrol etmeli. Bir diğer konu da ajite eden fotoğraf kullanımı. Bu konuda da kontrollü olmamız şart. Ancak fotoğrafın sağlık haberciliğinin önemli bir unsuru olduğunu da unutmamamız gerekiyor. Bu yüzden haberde kullanılan fotoğraf veya animasyonların mutlaka bilgi verici olması gerekir. Aslında düşündüğümüzde bu konuda da oldukça zengin bir içeriğe sahibiz.



Her Haberin Emek İçeren Bir Süreç Olduğunun Hepimiz Farkındayız
Biz Medimagazin olarak eğer bir haberde isim varsa mutlaka muhabir isminin belirtilmesine özen gösteriyoruz. Her haberin emek içeren bir süreç olduğunun hepimiz farkındayız. O yüzden birbirimize duyduğumuz saygı gereği haberlerin altında veya içerisinde mutlaka kişi ve kurumsal kaynak belirtilmelidir.  
Diğer taraftan özellikle yurtdışı kaynaksız haberlerin de epey fazla olduğunu görüyoruz. Kişi veya kurumsal bir kaynak bulunmayan haberlerin sadece sansasyonel olduğu için kullanılması, sağlık haberciliğine yapılmış önemli bir haksızlık. 

Özel Habercilik  Sağlık Alanında Zayıf
Medimagazin olarak her gün medyadan 4-5 bin civarında haber tanıyoruz, ayrıca abonesi olduğumuz ajanslardaki sağlık haberlerini takip ediyoruz.  Bunların içerisinden sağlık çalışanlarına yönelik olanları çıkarıyoruz ve dolayısıyla hemen her gün tüm sağlık haberlerinden haberdar oluyoruz. Bu da bize sağlık haberlerinin mevcut halini görme imkanı veriyor. Günlük haber akışına baktığımızda, özel haberciliğin sağlık alanında zayıf olduğunu söyleyebiliriz. Gerçi buna diğer alanlardaki özel habercilikteki yetersizlikler de etki etmiyor değil ancak sağlık haberciliği özel haberlerin devasa boşluktaki bir alanı. Bu durumu sağlık muhabirleri olarak iyi değerlendirmemiz gerekir.  

Tıbbiyedeki ‘Hastalık yoktur hasta vardır’ ilkesi sağlık muhabirleri tarafından da iyi bilmesi gereken bir ilkedir. Bu demektir ki her ilaç her hastaya aynı etkiyi yapmaz veya her hastalık belirtisi her hastada aynı şekilde görülmez. Bu ilkenin iyi bilinmesi, sağlıkta umut veren haberleri yaparken bizi  daha düşünceli olmaya itecektir.”

İbrahim Ersoy Kimdir?
1974 yılında Kahramanmaraş’ta doğdu. 1999 yılında Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesinden mezun oldu. 1999’dan bu yana sağlık profesyonellerine yönelik yayın yapan Medimagazin Gazetesi’nin Genel Yayın Yönetmenliğini yapıyor. Sivil toplum örgüt çalışmalarına önem veriyor. Hekimler Birliği Vakfı’nın Yönetim kurulu üyesi. 2012 yılında Hekimler Derneğinin kurucu üyeliğini yaptı ve hala yönetim kurulu üyesi olarak devam ediyor. Yine 2012 yılında Sağlık İletişimi Derneğinin kurucu üyelerinden ve hala Derneğin Yönetim Kurulu Başkanlığını yapıyor. Sağlık Bakanlığı Altın Stetoskop ödülü de olmak üzere bir çok ödül aldı. 

5 Mart 2014 Çarşamba

BEYİNE, DAMARLARDAN BAĞIMSIZ ULAŞMAK ARTIK MÜMKÜN!

American Heart Association tarafından yapılan basın bildirisi ile duyurulan yeni bir çalışmaya imza atan Harvard Üniversitesi’ne bağlı Massachusetts General Hospital’da çalışan Associate Prof. Dr. Hakan Ay ve ekibi, beyinin her noktasına damarlardan bağımsız olarak ulaşan bir sinir ağının olduğunu ve bu yapının vücut dışarısındaki çeşitli noktalardan elektrik verilerek uyarılması sonucu beyin hasarının azaltılabileceğini gösterdiler. 

Beyin kansız kalmaya karşı en dayanıksız organdır. Beyinde kan akımı herhangi bir nedenle kesildiğinde dakikada 1.9 milyon beyin hücresi geri gelmeyecek şekilde kaybedilir. Beyin damar tıkanıklıkları günümüzde ölüm ve uzun dönem sakatlığın en önde gelen nedenlerinden biridir. Son 20 yılda beyin damar tıkanıklıklarına bağlı, beyin hasarını önlemek için çok sayıda araştırma yapılmış ancak, henüz etkin bir tedavi yöntemi bulunamamıştır. Başarısızlığın en önemli nedenlerinden biri, damar yolu ile verilen ilaçların damarın tıkalı olması nedeniyle kansız kalmış olan bölgeye ulaşmasının ve bu bölgede yeterli miktara erişmesinin mümkün olmamasıdır. 

Elektrik Verilerek Uyarılması Sonucu Beyin Hasarı Azaltılabilecek
Acaba insan vücudunda damar tıkanıklığı durumunda beyni korumaya yönelik dahili bir sistem var mıdır? Harvard Üniversitesi’ne bağlı Massachusetts General Hospital’da çalışan Associate Prof. Dr. Hakan Ay ve ekibi böyle bir dahili sistemin varlığına dair ilk bulgulara ulaşmışlardır.  Dr. Ay ve ekibi, beynin her noktasına damarlardan bağımsız olarak ulaşan bir sinir ağının olduğunu ve bu yapının vücut dışarısındaki çeşitli noktalardan elektrik verilerek uyarılması sonucu beyin hasarının azaltılabileceğini gösterdiler. Ekibin deney hayvanlarında yaptığı çalışmaların sonuçları geçtiğimiz hafta Amerika’nın San Diego kentinde yapılan Uluslararası Beyin Damar Hastalıkları Konferansında Amerikan Heart Association tarafından özel bir basın bildirisi ile ilan edildi. 

“Vagus Sinirinin Beyin Fonksiyonlarını da Kontrol Ettiği Gösterildi”
Dr. Dr. Hakan Ay ve ekibi, insan vücudundaki en uzun ve en önemli sinir olan vagus sinirinin beyne giden dallarını elektriksel olarak uyarmış ve bu uyarı sonucunda kansızlığa bağlı beyin hasarının yarı yarıya azaldığını gösterdiler. Dr. Ay, konu ile ilgili şu açıklamalarda bulundu: “Vagus siniri, beyinden kalın bağırsaklara kadar yer alan tüm iç organları kontrol eder. Bu sinirin uyarılması kalp hızının azalmasına, kan basıncının düşmesine ve bir nevi fiziksel ve ruhsal gevşemeye ve rahatlamaya neden olur. Vagus siniri bu nedenle yaşam siniri olarak da bilinir. Son yıllarda vagus sinir liflerinin sadece kalp, akciğer, karaciğer, böbrekler ve bağırsaklar gibi iç organları değil aynı zamanda beyin fonksiyonlarını da kontrol ettiği gösterildi.”

Beyin Hasarını Azaltan Yöntem
Dr. Hakan Ay ve ekibi vagus sinirininin, sinirin cilt üzerine çıktığı dış kulak yolu bölgesinde küçük bir alanın damar tıkandıktan sonra 1 saat süre ile uyarılmasının beyin hasarını ciddi derecede azalttığını göstermişlerdir. Dr. Ay, “Sinirin ayrıca boyundan geçtiği bölgeyi cilt üzerinden uyarınca da, beyin üzerinde benzer etkiler gözlemlendiğini söyledi. Dr. Ay, “Bu yöntem ile verilen uyarının şiddeti çok düşük ve hastalar tarafından güçlükle hissedilebiliyor” dedi. 

Hasta Daha Evde Veya Ambulansta İken Uygulanabilir Bir Yöntem
Dr. Ay, şunları sözlerine ekledi: “Dışarıdan ilaç vermeksizin, beyinin dahili sistemlerini harekete geçirerek inme gibi ölümcül bir hastalığa karşı beynin direncini artırılması tamamen yeni bir konsepttir. İnsanlarda etkinliği gösterildiği takdirde, bu tedavi yönteminin hasta daha evde veya ambulansta iken uygulanabilir bir yöntem olması erken müdahale imkanı sağlayacak ve damar tıkanıklığına bağlı  beyin dokusu kaybını önemli oranda azaltacaktır.”

Bu Yöntem Uygulanıyor mu Yoksa Hayvan Deneylerinde mi Yapılıyor? 
Dr. Ay, ayrıca şu bilgileri verdi: “Vagus sinir stimulasyonu (VNS) 20 yıldır insanlarda ilaca dirençli epilepsi ve depresyon tedavisinde FDA onaylı olarak kullanılmaktadır. Bu yontem epilepsi ve depresyon tedavisinde implantable bir cihaz yardımı ile uygulanmaktadır. Yani boyun cerrahi olarak açılmakta, sinir ortaya çıkarılmakta, sinirin üzerine uyarıcı elekrotlar yerleştirilmekte, ve bu elektrotların bağlı olduğu yaklaşık 5-6 cm çapında bir pil göğüs derisi altına konarak yapılmaktadır. VNS su ana kadar yüz binlerce hastada başarı ile uygulanmıştır. Epilepsi ve depresyonda elektriksel uyarı her 5 dakikada bir hayat boyu verilir. Tedavinin ciddi bir yan etkisi yoktur.

Bizim grubumuz bu tedavinin beyin damar tıkanıklıklarında da faydalı olabileceğini ilk öne süren ve bunun mekanizmalarını son 10 yıl içerisinde detaylı bir şekilde çalışan ilk grup olmuştur. Öncelikle grubunuz epilepsi ve depresyon tedavisinde yapıldığı gibi “implantable” cihaz ile çalışmaya başlamış ve bu cihazı beyin damar tıkanıklığı hayvan modellerinde boyunu acip sinirin üzerine takarak uygulamıştır. Bu çalışmalar vagus sinir uyarımının beyinde meydana gelen hasarı yüzde 50 oranında azalttığını göstermiştir. Ancak bu etkiyi elde edebilmek için tedavinin damar tıkanıklığının ortaya çıkmasından sonraki birkaç saat içerisinde verilmesi gerekmektedir. Bu derece süratli bir cerrahi yaklaşım  insanlarda pratik değildir. Bu nedenle grubumuz vagus sinirini uyarmanın girişimsel müdahale gerektirmeyen daha basit yollarını araştırmaya başlamıştır. Sinirin vücut yüzeyine yaklaştığı 2 nokta vardır. Bunlardan biri dış kulak yolunda diğeri ise boyunda cilt altındadır. Grubumuz deney hayvanlarında bu iki noktadan sinirin uyarılabileceğini ve bu uyarının beyinde koruyucu etkisi olduğunu göstermiştir. Ayrıca yüzeysel uyarım için insanlarda kullanılabilecek teknolojinin gelişmesine öncülük yapmıştır. Bu teknolojiler grubumuz tarafından insanlarda test edilmeye başlanmıştır. Öncelikle kulaklık seklinde olan yuzeyel elektrotlar insanlarda ileri teknoloji MR görüntüleme yöntemleri esliğinde uygulanmış ve uyarının beyin kan akımını artırdığı gösterilmiştir. Bu teknolojilerin ani beyin damar tıkanıklığı olan hastalarda denenmesi için Harvard merkezli bir çalışma başlangıç aşamasındadır.

Harvard’da öğretim üyesi İlknur Ay

Bu Yöntem Uygulanıyorsa Başarı Oranı Ne Kadar? 
Yüzeyel VNS ani beyin damar tıkanıklığı olan hastalara henüz uygulanmadı. Ancak diğer indikasyonlarda kullanıldığında yan etkisinin olmaması ve günümüzde yüzeyel uyarı için gerekli olan teknolojilerin geliştirilmiş olması nedeniyle insan çalışmaları büyük bir süratle başlayacaktır. Beyin damar tıkanıklıklarında uyarı hayat boyu değil sadece 1 saat sureyle verilmektedir. Verilen uyarının şiddeti epilepsi ve depresyondakine benzer olduğu için ciddi bir yan etki beklenmemektedir.
Deney hayvanı çalışmaları aynı zaman da eşim olan İlknur Ay tarafından yapılmıştır. Kendisi benim gibi Harvard’da öğretim üyesi olarak çalışmaktadır. O nedenle bu teknolojinin ağırlıklı olarak bir Türk ekibi geliştirildiğini söylemek yanlış olmaz. Bu projelerde çok sayıda farklı ülkelerden öğrenci, stajyer ve teknisyen bizimle birlikte çalışmıştır.”
Dr. Hakan Ay ve ekibi en uygun uyarım özelliklerinin belirlenmesi için çalışmalarına devam ediyor.    

Prof. Dr. Hakan Ay Kimdir?
Ben su anda Harvard Üniversitesine bağlı Massachusetts General Hospital de hem Nöroloji hem de Radyoloji Anabilim Dalların da Associate Professor olarak çalışıyor. 1996 yılından bu yana 3 yıllık bir süre hariç Harvard’da bulunuyor. Nöroloji alanında birçok önemli kavram ve buluşa imza attı. 100'ün üzerinde önemli tıp dergilerinde basılmış makale ve kitabı var. Çalışmaları şu ana kadar iki binin üzerinde atıf aldı. Lancet, Circulation, ve Annals of Neuroloji gibi saygın toplam 15 değişik tıp dergisinde hakemlik, dünyada beyin damar hastalıkları alanındaki en önemli 2 dergide de editoryal kurul üyeliği yapmakta. 2009 yılında “American Heart Association“ tarafından damar hastalıkları alanında tıbba önemli katkı yapmış kişilere verilen FAHA unvanı ile ödüllendirildi. Çok sayıda bağımsız araştırma kuruluşu tarafından araştırma destek ödülleri ile desteklenmeye layık görüldü.

Basın metni: Orijinal AHA basın bildirisi (http://newsroom.heart.org/news/novel-basic-science-tip-sheet-2590440):

Makale:
VNS ile ilgili oncu yayinlarimizin listesi su sekildedir:
a.       Ay I, Ay H (2013) Ablation of the sphenopalatine ganglion does not attenuate the infarct reducing effect of vagus nerve stimulation. Auton Neurosci., 174:31-35.
b.      Ay I, Sorensen AG, Ay H (2011) Vagus nerve stimulation reduces infarct size in rat focal cerebral ischemia: An unlikely role for cerebral blood flow. Brain Res., 1392:110-115.
c.       Ay I, Lu J, Ay H, Sorensen AG (2009) Vagus nerve stimulation reduces infarct size in rat focal cerebral ischemia. Neurosci Lett., 459:147-151.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...