31 Ekim 2013 Perşembe

NORMAL HÜCRELERİN KANSER KÖK HÜCRESİNE ŞAŞIRTICI DÖNÜŞÜMÜ

Vücudumuzdaki bazı hücrelerin, henüz bilinmeyen nedenlerle kök hücrelere çok benzeyen özellikler kazanarak, hem kanser oluşumunda hem de kanserin vücuda yayılmasında (metastaz) rol oynadığını belirten Dr. Albert Donnenberg, bu araştırmaları klinikte uygulanabilir hale getirmeye çalıştıklarını ve kanser oluşumunda kök hücre transformasyonunu araştırmaya devam ettiklerini kaydetti.

Hematoloji Uzmanlık Derneği tarafından 9-13 Ekim tarihleri arasında gerçekleştirilen 4. Uluslararası Avrasya Hematoloji Kongresi'nde; hematoloji, onkoloji ve kemik iliği nakli (kök hücre nakli) konusunda tüm yenilikler tartışıldı. 

Temel uzmanlık alanları hücresel tedaviler ve kök hücre biyolojisi olan Prof. Dr. Albert D. Donnenberg, kongreye katılarak kanser kök hücreleri üzerine çalışmaları ve deneyimleri hakkındabir sunum yaptı. Konuşmasından sonra gerçekleştirdiğimiz söyleşide Dr. Donnenberg, bilim insanlarının halen kök hücre ve kanser arasındaki bağlantıyı tam olarak anlamaya çalıştıklarını ve bu ilişkinin başlangıçta düşünüldüğünden çok daha karmaşık olabileceğini belirtti. 
Kök hücre olmayan bazı hücrelerin, çeşitli mekanizmalarla kök hücreye transforme olabildiklerine dair kanıtlar olduğunu kaydeden Dr. Donnenberg, “Bu önemli olabilir, çünkü vücutta çeşitli bölgelere seyahat edebilen bu hücreler daha sonra kök hücreden epitelyal kanserlere dönüşebilen ve metastaza neden olan hücreler olabilir” dedi.

Kök hücre ile kanser ilişkisi üzerindeki araştırmaların yoğun bir şekilde sürdüğünü ve bu araştırmalardan elde edilen verilerin, kanser tedavisinde yeni yaklaşımların geliştirilmesinde kullanıldığını dile getiren Donnenberg, şu bilgileri verdi: “Bir hücre var ve bu hücre bazı mekanizmalarla kök hücreye benzeyen bir yapı ve özellikler kazanıyor, vücutta geziyor ve sonra bir şekilde tümörü başlatan bir hücreye dönüşerek kansere neden oluyor. İşte tam olarak, bu hücrenin önce kök hücreye sonra bir kanser hücresine transforme olmasına neden olan süreci anlamaya çalışıyoruz. Sürecin başlangıç aşamalarını tam olarak çözersek, ikinci adım olarak bu süreci bloke edebileceğimiz, yani müdahale edebileceğimiz bir nokta bulmak gerekiyor. Dolayısıyla burada tedaviden bahsediyoruz ve elbette bu tedavinin kesinlikle en az toksisite, yani hastaya en az zararla sonuçlanması gerekiyor.

Elimizdeki ipuçlarından bir taneside, bu süreçte enflamasyonun (yangı) rol oynadığına dair bilgiler. Bu konuda kesin bir kanıt henüzyok, sadece çeşitli araştırmalardan biriken bazı veriler var. Belki, enflamasyonu konrol altına alarak, epitel hücresininkök hücreye ve ardından kanseri başlatan hücreyedönüşümüne neden olan süreciengelleyebiliriz diye düşünüyorum."

Zhou C ve ark. (Oral Oncol, 2012) ve Shigdar S ve ark.’nın (Cancer Lett, 2013) çalışmaları, bu konudaki güncel yayınlara örnek olarak verilebilir.


Kaynaklar:
1. Oral Oncol. 2012 Nov;48(11):1068-75. 
Inflammation linking EMT and cancer stem cells.
Zhou C, Liu J, Tang Y, Liang X.

State Key Laboratory of Oral Diseases, West China Hospital of Stomatology, Sichuan University, No 14, Sec 3, Renminnan Road, Chengdu Sichuan 610041, People's Republic of China.

Abstract
Similar to actors changing costumes during a performance, cancer cells undergo many rapid changes during the process of tumor metastasis, including epithelial-mesenchymal transition (EMT), acquisition of cancer stem cells (CSCs) properties, and mesenchymal-epithelial transition (MET). Such changes allow the tumor to compete with the normal microenvironment to overcome anti-tumorigenic pressures. Then, once tissue homeostasis is lost, the altered microenvironment, like that accompanying inflammation, can itself become a potent tumor promoter. This review will discuss the changes that cancer cells undergo in converting from EMT to CSCs in an inflammation microenvironment, to understand the mechanisms behind invasion and metastasis and provide insights into prevention of metastasis.

2. Cancer Lett. 2013 Aug 11.
Inflammation and cancer stem cells.
Shigdar S, Li Y, Bhattacharya S, O'Connor M, Pu C, Lin J, Wang T, Xiang D, Kong L, Wei MQ, Zhu Y, Zhou S, Duan W.
School of Medicine, Deakin University, Pigdons Road, Waurn Ponds, Victoria 3217, Australia. Electronic address: sarah.shigdar@deakin.edu.au.

Abstract
Cancer stem cells are becoming recognised as being responsible for metastasis and treatment resistance. The complex cellular and molecular network that regulates cancer stem cells and the role that inflammation plays in cancer progression are slowly being elucidated. Cytokines, secreted by tumour associated immune cells, activate the necessary pathways required by cancer stem cells to facilitate cancer stem cells progressing through the epithelial-mesenchymal transition and migrating to distant sites. Once in situ, these cancer stem cells can secrete their own attractants, thus providing an environment whereby these cells can continue to propagate the tumour in a secondary niche.

26 Ekim 2013 Cumartesi

AİLE HEKİMLERİ YENİ YASA İSTİYOR

Aile hekimlerinin yaşadığı sorunları 4. Uluslararası Katılımlı Aile Hekimleri Kongresi'ndeki toplantıda dile getiren AHEF Başkanı Dr. Murat Girginer “Biran önce dünyada evrensel ilkelere uygun aile hekimliği yasası hazırlanmalı. Çünkü, Türkiye'de bizler yasayla değil genelge ve yönetmeliklerle idare ediliyoruz. Asıl ihtiyacımız, doğru bir aile hekimliği yasasının hazırlanmasıdır. Biz de bununla ilgili çalışmalarımızı yürütüyoruz” diye konuştu. 

Aile Hekimleri Dernekleri Federasyonu (AHEF) tarafından düzenlenen 4. Uluslararası Katılımlı Aile Hekimleri Kongresi'nin basın toplantısında, aile hekimleri için ilk sırada koruyucu hekimliğin, ikinci sırada tedavi edici hekimliğin geldiğini vurgulandı. 

Doğru aile hekimliği uygulamalarının, Türkiye'de kent, köy fark etmeksizin eşit uygulanmasını arzu ettiklerini belirten AHEF Başkanı Dr. Murat Girginer, şunları söyledi: "Aile hekimleri, görev tanımlarında olmayan başka kurumların, başka disiplinlerin işlerini yüklenmekte ve aile hekimlerinin asli görevlerini yapmalarına ve bu ülke insanının layık olduğu koruyucu sağlık hizmetini almalarına engel olunmaktadır. Aile hekimliğinin görevleri olmayan iş yükleri nedeniyle asli görevleri olan koruyucu hekimlik yapmalarına engel olunmakta ve vatandaşın sağlık hakkı engellenmektedir. Üstümüze eklenen ekstra yükleri de kabul etmiyoruz. Aile hekimleri birinci basamakta çalışır, koruyucu hekimlikten sorumludur. Öncelikle 2. ve 3. basamaktaki yoğunluğun sebepleri araştırılmalıdır. Aile hekimlerinin acillerde görevlendirilmesi yerine, acillere gereksiz başvuruları engelleyecek çözümlerin bulunması gerekir. Başka kurumlarda acillerde çalıştırılmamız bizim için angaryadır. Başka kurumlarda görev yapan bir hekimin işinin bize yüklenmesini kabul etmiyoruz. Öte yandan, biran önce dünyada evrensel ilkelere uygun aile hekimliği yasası hazırlanmalı. Çünkü, Türkiye'de bizler yasayla değil genelge ve yönetmeliklerle idare ediliyoruz. Asıl ihtiyacımız, doğru bir aile hekimliği yasasının hazırlanmasıdır. Biz de bununla ilgili çalışmalarımızı yürütüyoruz."

“Aile Hekimlerinin Eğitim Eksikliği Olduğunu Asla Kabul Etmiyoruz”
Aile hekimlerinin asli grevlerini görevlerini yerine getiremediğinin de altını çizen AHEF Başkanı Dr. Murat Girginer, her bireyin sağlıklı yaşama hakkı olduğunu, bunun ancak aile hekimleri aracılığıyla yapılabildiğini söyledi. Dr. Girginer, "Meme kanserine 'dur' demek istiyoruz ama bu görevi yapmamızı bir şekliyle de engelleyen ve üzerimize yüklenen ekstra yükleri de kabul etmediğimizi bir kez daha söylemek istiyorum. Biz meme kanserine 'dur' diyeceğiz. Elimizden geleni yapacağız. Aile hekimlerinin eğitim eksikliği olduğunu asla kabul etmiyoruz. Sahada yıllardır çalışan hekimleriz. Aynı zamanda tıp eğitiminin acillerde yapılmadığını bütün dünya biliyor. Bu gerçekçi bir yaklaşım değil. İkinci üçüncü basamaktaki hasta yoğunluğunun sebeplerini araştırmak lazım. Burada bizim için önemli sebep acile başvuran hastaların aslında acil olmaması. 70 milyon ülkeni acil müracaatı 90 milyon. Aile hekimlerine başvuran hastalardan 3 TL katkı payı alınıyor. Acil servise gidenlerden katkı payı alınmıyor. Katkı paylarını tam tersine çevirmek lazım. Aile hekimlerine gidenlerden katkı payı alınmaması, acile gidenlerden alınması lazım. Bunun böyle önlenebileceğini düşünüyoruz. Başka kurumdaki hekimler yerine bizim yedek kuvvet olarak çalışmamızın doğru olmadığını düşünüyoruz. Acil hizmetler ayrı bir tıp bilim dalıdır. Hastanedeki hekimlerin kendi içlerinde çözmesi gereken bir sorun olarak değerlendiriyoruz" dedi.

“Sözleşmeli Doktor Alınabilir”
Girginer, Sağlık Bakanlığı'nın aile hekimlerine nöbet uygulamasını kabul etmediklerini açıkladı. Hastanelerdeki nöbetçi doktor açığının kapatılması için Kamu Hastaneleri Birliği tarafından hizmet alınabileceği önerisinde bulunan Girginer, "Hastaneler dışında farklı alanlarda görev yapan, genç emekli olan çok sayıda hekim var. Ülke genelindeki 120 bin hekimden acillerde nöbet tutmak isteyenlere burada görev yapma imkanı verilebilir. Sözleşmeli doktorlar alınabilir. İsteyen hekim, aile hekimleri de dahil acilde çalışmak için başvurup buradaki açığı kapatmaya çalışsın. Hastanede çalışan doktorları özendirmek için ise nöbet ücretleri artırılabilir. " şeklinde konuştu.

“Hekime Şiddetin de Sebeplerinden Biridir Bu Anlayış”
Sağlıkta birinci basamak olan aile hekimlerinin yeterli eğitim sahibi olmadığı düşüncesinin kendileri için çok yaralayıcı olduğunun altını çizen Dr. Girginer, "Eğitim eksikliğimiz yok. Aslında hekime şiddetin de sebeplerinden biridir bu anlayış. Halkımız bu haberleri okuyarak hastaların kafasında hekimin itibarıyla ilgili soru işareti oluşturuyor. Bu ülkede tıp doktoru diploması olan herkes, hasta bakma yetkisi ve bilgisine sahiptir. Bunun dışında uzmanlık eğitimini sürekli dile getirilmesi doğrudur. Bütün aile hekimleri bu programlara dahil edilebilir ama bunun zorunlu olarak ortaya konulması çok hatalı" dedi.

“Hastanede Çalışan Doktorları Özendirmek İçin İse Nöbet Ücretleri Artırılabilir”
Hastanelerdeki nöbetçi doktor açığının kapatılması için Kamu Hastaneleri Birliği tarafından hizmet alınabileceğini söyleyen Girginer, "Hastaneler dışında farklı alanlarda görev yapan, genç emekli olan çok sayıda hekim var. İsteyen hekim, aile hekimleri de dahil acilde çalışmak için başvurup buradaki açığı kapatmaya çalışsın. Hastanede çalışan doktorları özendirmek için ise nöbet ücretleri artırılabilir. Oradaki yığılmayı başka hakimlerle kapatmanın, o hekimlerin gerçek hizmetlerini engellemenin bir anlamı yok. Ülke olarak yapmamız gereken, aile hekimliğini beslemek, hastaların birinci basamak başvuru sayısını artırmaktır" diye konuştu. 

“Meme Kanserinde Tanı Algoritmaları AHEF Tarafından Türkiye Genelinde E-Kitap Olarak Yaklaşık 20 Bin Aile Hekimine Ulaştırıldı”
AHEF olarak toplum sağlığı konusunda ve özellikle kanser ile ilgili duyarlı ve sorumlu olduklarını, düzenledikleri kongre ile ortaya koyduklarını hatırlatan AHEF Başkanı Dr. Girginer, şunları söyledi: "Pembe Kurdele Derneği ile yaptığımız ortak çalışma ile aile hekimlerine meme kanseri ile ilgili farkındalığın anlatılması hedefleniyor. Pembe Kurdele Derneği Başkanı Prof. Dr. Ekmel Tezel tarafından hazırlanan 'Meme Kanserinde tanı algoritmaları' AHEF tarafından Türkiye genelinde e-kitap olarak yaklaşık 20 bin aile hekimine ulaştırıldı. AHEF olarak ülkemizin önemli sorunlarından kanser, obezite, hipertansiyon,diyabet, kardiyovasküler hastalıklar gibi konularda halkı bilinçlendirmek ve bilgilendirmek için projeler yapmayı planlamaktayız. Türkiye’nin nüfusu ve artan sağlık harcamaları göz önüne alındığında koruyucu hekimliğin ve dolayısı ile aile hekimliğinin önemi bir kez daha ortaya çıkmaktadır. Dünya’da Amerika Birleşik Devletleri başta olmak üzere pek çok ülke artan sağlık harcamaları ile başa çıkmakta ciddi zorluklar yaşamaktadır. Koruyucu hekimlik uygulaması sağlık harcamalarının kontrolü ve sınırlandırılmasında çok önemli bir avantaj sağlarken ülkemizde bu uygulamanın baş aktörlerinin aile hekimleridir. Aile hekimleri asli görevleri olan bu koruyucu hekimlik hizmetlerini sunmalıdır. Oysa aile hekimleri görev tanımlarında olmayan başka kurumların başka disiplinlerin işleri yüklenmekte ve aile hekimlerinin asli görevlerini yapmaları ve bu ülke insanının layık olduğu koruyucu sağlık hizmetini almalarına engel olunmaktadır. Bu ülke insanının sağlıklı yaşamaya, sağlıklı yaşlanmaya hakkı vardır. Aile hekimliğinin görevleri olmayan iş yükleri nedeniyle asli görevleri olan koruyucu hekimlik yapmalarına engel olunmakta ve vatandaşın sağlık hakkı engellenmektedir. AHEF ve aile hekimleri bu ülke insanına layık olduğu koruyucu sağlık hizmetlerini sunmaya devam edecektir. En önemlisi koruyucu hekimlik sonra rehabilite edici hizmetler geliyor. Koruyucu hekimlik çok önemli. Aile hekimleri olarak meme kanseri taramasıyla ilgili bazı periyodik muayene programlarına başlanıyor."

Med-Index

25 Ekim 2013 Cuma

GENLER EGZERSİZ İLE DEĞİŞTİRİLEBİLİR Mİ?

EndoBridge 2013 Toplantısı ile ilgili basına bilgi veren Türkiye Endokrinoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Sadi Gündoğdu, “Avrupa Diyabet Kongresinde açıklanan bir çalışmanın sonuçlarına göre, diyabet ve obezite ile ilişkili genlerimiz egzersizle değiştirilebiliyor" dedi.

Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Derneği ile Amerikan Endokrin Derneği’nin birlikte düzenlediği "EndoBridge 2013 Toplantısı" Antalya’da gerçekleşti. 2011 yılından bu yana hazırlıkları sürdürülen toplantıda Türkiye ve ABD'nin yanı sıra Avrupa, Ortadoğu, Kafkaslar ve Kuzey Afrika coğrafyasında 16 ülkeden 450 katılımcı buluştu. EndoBridge 2013 için Türkiye ve ABD yanında Avrupa, Ortadoğu, Kafkaslar ve Kuzey Afrika coğrafyasında 16 ülkeden 450 katılımcı buluştu. 

EndoBridge 2013’de her biri kendi alanlarında uluslararası tanı ve tedavi kılavuzlarına katkıda bulunan 30’u aşkın bilim insanı konferanslar ve interaktif olgu tartışmaları ile diyabet ve lipid bozuklukları dahil endokrinolojinin tüm problemlerine güncel yaklaşımları detaylı bir şekilde ele alıyor. Küçük grup tartışmaları farklı ülkelerden gelen hekimlerin endokrin hastalıkların tanı ve tedavisinde yaşadıkları tecrübe ve problemleri tartışmalarına ve fikir alışverişinde bulunmalarına olanak sağlıyor. 

Egzersiz “Diyabet ve Obezite İlişkili Genleri” Değiştiriyor
24-27 Eylül 2013 tarihinde Barcelona’da gerçekleşen Avrupa Diyabet Kongresinde açıklanan bir çalışmanın sonuçları aktaran İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Endokrinoloji Metabolizma ve Diyabet Bölümü Öğretim Üyesi ve Türkiye Endokrinoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Sadi Gündoğdu, şunları söyledi : “Diyabet ve obezite ile ilişkili genlerimizin egzersiz ile değiştirilebileceğini gösterdi. İsveç Malmö Üniversitesinde, altı aylık bir egzersiz programı öncesinde ve sonrasında 23 erkekten alınan cilt altı yağ dokusundan DNA ve RNA ayrıştırılarak hareketsiz yaşam sürdüren sağlıklı kişiler ile karşılaştırıldı. Diyabet ilişkili TCF7L2 geni başta olmak üzere 21 genin metillenmesinde artış ve bu genlerin üçte birinin fonksiyonunda değişiklik gözlendi. Çalışma, genlerimizin vücuttan veya çevreden aldıkları sinyallere yapı ve fonksiyon değişikliği ile (epigenetik mekanizmalarla) yanıt verdiğine işaret ediyor. Bu yanıtlar diyabet ve obezitenin gelecek tedavilerinde klinik olarak önem taşıyabileceği EndoBrigde’te gündeme getirildi.”

“ Endokrinologlar Tıbbi Dedektiflerdir “
Amerikan Endokrin Derneği'nin önceki Başkanı Prof. Dr. William F. Young ise karşılaşılan güçlüklerin bir organla ilgili olmadığını belirterek şunları söyledi: “Sadece kalp, mide ile ilişkili değil. Vücuttaki bütün bezlere odaklanıyoruz. Diyabet, obezite, tiroid hastalıkları, kemik ve kalsiyum bozukluklarıdır. Endokrinler bütün bu bezler üzerinde çalışır. Endokrinologlar tıbbi dedektiflerdir. Bulmaca çözer gibi çalışırlar.”

“Tip 2’yi Artık Çocuklarda da Görüyoruz”
Walter Reed Ulusal Askeri Tıp Merkezi Diyabet Enstitüsü'nden Prof. Dr. Robert A. Vigersky da diyabetin endokrinolojinin alanına giren bir husus olduğunu söyledi. İki çeşit diyabet olduğunu ifade eden Prof.Dr. Vigersky, “Tip 2’yi artık çocuklarda da görüyoruz. Obeziteye bağlı görülür. Son 10 yıl içinde çok önemli gelişmeler görüldü. Yeni ilaçlar geliştirildi, tıp 2 tedavisinde. Bundan önce 1-2 ilaç sınıfından bahsediyorduk. Şimdi 12 sınıf ilaç var. Gelecekte de daha fazla ilaç sınıfı olacak. ABD’de de sadece 26 milyon diyabet hastası vardı.Daha sonra gelişebilecek diyabet 80 milyon civarında, yeni yaklaşımlara ihtiyacımız var, daha agresif bir şekilde bu hastalığı yönetmemiz gerekiyor. 

Diyabet bir çok hastalığa neden oluyor. Körlüğe, böbrek yetmezliği ve sinir hasarına yol açar. En önemli sorunlardan bir tanesi kalp krizine yol açıyor. Aynı zamanda hastalarımızda ağrı görülüyor.Yaşam beklentileri ömürleri kısalıyor.Bizim alanımızda elimizdeki tüm çalışmalarımızı klinik kontrol etmeye harcıyoruz. Eğer bir kişi ilaçlarını, iğnelerini alsa bile kilo kaybedebiliyorsa o ilaçlara bağımlılık oranı azalır. Bu kişiler ilaca bağlı olmayan kişilere geçebilir. Diyet ve egzersizle hayatlarını sürdürebilir anlamına gelir.Hastalarımıza yaşam tarzı değişikliğini ve egzersizi yapmaları konusunda uyarıda bulunuyoruz. Birinci basamaktaki hekimlerin de bu konuda eğitimleri şart” dedi. 

“3 Aylık Doğum Kontrol Hapı Kullanımı PKOS Hastalarında Sonuçları Değiştirmedi”
Dünyada 100 milyondan fazla kadının kullandığı doğum kontrol haplarının iştah ve kilo alımı üzerindeki etkileri net olarak bilinmediğini kaydeden Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji Bilim Dalında Prof. Dr. Okan Bülent Yıldız yürüttükleri çalışma hakkında şu bilgileri verdi: “Journal of Endocrinology and Metabolism Dergisi’nde Eylül ayında yayınlanan çalışmanın sonuçlarına göre polikistik over sendromu (PKOS) hastaları ve sağlıklı kadınlarda açlıkta ve standart bir yemek yenildikten sonra bakılan açlık ve tokluk hormonları benzer düzeyde ve PKOS’da doğum kontrol hapı kullanımı bu hormonları etkilemiyor. 18 PKOS’lu hasta yaş ve kilo açısından eşleştirildi, 18 sağlıklı kadının dahil edildiği çalışmada mideden salgılanan ve acıkma hormonu ghrelin ile tokluk hormonları CCK ve PYY ölçümleri yapıldı. Tüm bu hormonlar ve katılımcıların doygunluk hisleri ilaç kullanmadan benzerdi ve 3 aylık doğum kontrol hapı kullanımı PKOS hastalarında sonuçları değiştirmedi.”

“Subklinik Hipotiroidide Acıkma Hormonu Normal Ama Mide Hareketleri Bozuluyor”
Kanda T4 hormonu normalken TSH düzeyinin normalin üzerinde olması durumunun subklinik hipotiroidi olarak adlandırıldığını belirten Yıldız, şunları anlattı: “Eylül ayında Journal of Clinical Endocrinology and Metabolism Dergisi’nde yayınlanan çalışmamızın sonuçlarına göre; subklinik hipotiroidi mide hareketlerini bozuyor. Çalışmaya 18 subklinik hipotiroidili hasta ve 18 yaş ve kilo eşleştirilmiş sağlıklı kadın dahil edildi. Hastalarda açlıkta ve standart bir yemek uyarısına cevap olarak acıkma hormonu ghrelin düzeyi sağlıklılarla benzer iken elektrogastrografi ile değerlendirilen mide hareket ve kasılmasında bozukluk saptandı. Altı aylık tiroid hormon replasman tedavisi ile mide motilitesindeki bu bozukluğun düzeldiği gözlendi. 

“Tiroid Kanseri Kardiyovasküler Ölüm Riskini Artırıyor”
Hollanda’da Groningen Üniversitesi’nde yürütülen ve 254 iyi farklılaşmış tiroid kanseri hastasının 9 yıl süreyle takip edildiği çalışmada kardiyovasküler ölüm riskinde 3.4 kat, tüm nedenlere bağlı ölüm riskinde 4.4 kat artış gözlendi. Diferansiye tiroid kanserlerinde 10 yıllık sağ kalım oranları yüzde 80-95 arasında değişiyor. Sonuçları Journal of Clinical Oncology Dergisi’nde Eylül ayında yayınlanan çalışma ilk kez tiroid kanseri – kardiyovasküler ölüm riskine işaret ediyor.”

Med-Index

23 Ekim 2013 Çarşamba

NATİONAL CANCER INSTİTUTE’DE PROSTAT KANSERİ GÖRÜNTÜLEMESİ EŞLİĞİNDE HEDEFLİ BİYOPSİ VE FOKAL TEDAVİLER ÜZERİNE ÇALIŞAN DR. BARIŞ TÜRKBEY

Amerika’nın en saygın kurumlarından biri olan National Cancer İnstitute (NIH)’de prostat kanseri üzerine tedavi odaklı araştırmalarını sürdüren Dr. Barış Türkbey, araştırmaları ve eğitimdeki yaşadıkları ile ilgili meslektaşlarına rehber olacak bilgiler verdi.

Prostat kanseri görüntülemesi, görüntüleme eşliğinde hedefli biyopsi ve fokal tedavi üzerine uzun yıllardır çalışmalarını yürüten Ulusal Kanser Enstitisünde (National Cancer İnstitute) Moleküler Görüntüleme Programı'nda doktor ve araştırmacı olarak çalışan Dr. Barış Türkbey, “Klasik random prostat biyopsilerini, tıbbi GPS sistemiyle çalışan hedefli biyopsi sistemine dönüştürdük. Uygun hastalarda prostat kanseri tedavisini, MRG kılavuzluğunda lazer kullanarak yapıyoruz. Sonuçlarımızı da yakında tıp dünyası ile paylaşacağız” dedi. 

Prostat kanseri görüntülemesi eşliğinde hedefli biyopsi ve fokal tedaviler üzerine çalışmalarını sürdüren Dr. Barış Türkbey, Amerika’daki yaşam şartları, çalışma koşulları ve tıp eğitimi hakkındaki görüşlerini Med-Index’e anlattı.

Ne üzerine çalışıyorsunuz?
Uzmanlık alanım radyoloji, odaklandığım konu ise kanser görüntülemesi. Kullandığımız belli başlı görüntüleme teknikleri arasında multiparametrik manyetik rezonans görüntüleme (MRG) ve pozitron emisyon tomografisi bilgisayarlı tomografi (PET/BT) var. MRG oldukça yüksek uzaysal çözünürlüklü bir yöntem ve bu teknik sayesinde çeşitli organ ve vücut sistemlerinin hem anatomik hem de fonksiyonel değerlendirmesini yapabilmekteyiz. PET/BT tekniğinde ise tümörlerin yapısında bulunan tümöre özgül molekülleri hedefleyen radyofarmasötik ajanlar kullanarak tümör metabolizmasını diğer manada tümör biyolojisini görüntüleyebiliyoruz. Aslında ideal olan yüksek anatomik çözünürlüklü MRG ile oldukça özgül olan PET’i birleştirebilen bir teknik olan MRG/PET’i kullanmak ancak bu teknoloji henüz tam randımanlı olarak kullanımda değil.

Bahsettiğim teknikler artık pek çok hastalığın tanı, tedavi ve takibinde bir kılavuz olarak rol oynamakta hatta ötesinde bu teknikler biyopsi hatta tedavi işlemleri esnasında gerçek zamanlı yol haritası vazifesi görmekte. 

Hangi tip hastaları ve hastalıkları tedavi ediyorsunuz?
Üzerinde çalıştığım başlıca kanser çeşidi prostat kanseri. Prostat kanserinde MRG, PET/BT ile görüntüleme ve görüntüleme yöntemleri kılavuzluğunda biyopsi ve fokal tedavi, bilhassa prostat kanserini daha iyi çözümleyebilmek için yoğun mesai harcamaktayım. Benzer şekilde böbrek kanseri konusunda da hedefe yönelik görüntüleme konusunda çalışmaktayım.

Bu hastalıkların bulguları, belirtileri ve tedavileri hakkında genel bilgiler verebilir misiniz?
Mesaimin önemli bir kısmını prostat kanserine ayırdığım için bilhassa prostat kanseri konusunda bildiklerimi aktarmak istiyorum. Prostat kanseri erkekler arasında en yaygın kanser çeşididir. İstatistiksel veriler uyarınca her 6 erkekten birisi prostat kanserine yakalanmakta ve bunlardan 36'da bir tanesi hayatını kaybetmektedir. Prostat kanseri, çoğunlukla tarama testlerinde ki günümüzde bir laboratuvar kan testi olan prostat spesifik antijen (PSA) ve rektal muayeneden bir veya ikisinde rastlanan anormal bulgular sonucunda gerçekleştirilen biyopsilerle tanı almaktadır. Ancak bazı hastalar üriner sistem bulguları veya hastalıkları çok ileri safha ise tutuluma bağlı bulgularla örneğin, kemik tutulumu varsa ağrılı semptomlarla başvurabilirler.
Bölgesel pratikler arasında farklılıklar olabilmekle birlikte bir genellemeye gidecek olursak ö günümüzde prostat kanseri tedavisinde cerrahi, radyoterapi gibi yöntemler hastalık prostat bezinde sınırlanmış ise uygulanıyor. İleri safhadaki prostat kanserlerinde ise hormon preparatları içeren sistemik tedavi yöntemleri kullanılıyor. Ancak günümüzde hastalığın gidişatına göre bu tedavi yöntemleri birbirleriyle kombine edilebiliyor. Son olarak bu aşamada deneysel olmakla birlikte fokal tedavi (laser, kryoablasyon) veya immünoterapi gibi yöntemler de belli protokoller çerçevesinde uygulanabiliyor.

Bu hastalığın dünyada ve Türkiye'de görülme sıklığı nedir, bu konuda istatistiki bilgileri paylaşabilir misiniz?
Kanser istatistiklerinin en sağlıklı tutulduğu ülke ABD, bu bilgi ışığında 2013 yılında ABD'de yaklaşık 240 bin kişi daha yeni prostat kanseri tanısı alacak ve maalesef 30 bin kişi prostat kanseri yüzünden hayatını kaybedecek.


Kısaca kendinizden bahsedebilir misiniz?
Ben Ankara’da doğdum, ailem Ankaralı. İlkokul, ortaokul ve liseyi Ankara’da okudum. Üniversite sınavında ilk tercihim olan Hacettepe Üniversitesi İngilizce Tıp Bölümünü kazandım. Tıp fakültesi eğitimimi ve radyoloji ihtisasımı Hacettepe Üniversitesi’nde tamamladım. 6 yılı aşkın bir süredir ABD'de Ulusal Kanser Enstitisü (National Institutes of Health - NIH) bünyesindeki Ulusal Kanser Enstitüsünde (National Cancer İnstitute) Moleküler Görüntüleme Programı'nda doktor ve araştırmacı olarak çalışmaktayım. Başlıca ilgi alanım prostat kanseri görüntülemesi, görüntüleme eşliğinde hedefli biyopsi ve fokal tedavi. Hedefli biyopsileri NIH bünyesinde Philips ile ortaklaşa yaptığımız çalışmalar sonucunda geliştirdik, bir nevi tıbbi GPS sistemiyle çalışan bu sistemi bine yakın olguda başarıyla kullandık ve o sistem şu anda ticari kullanıma hazır hale geldi. Fokal tedavi ise MRG kılavuzluğunda lazer kullanarak yapmaktayız ve bu konudaki sonuçlarımızı da yakında tıp dünyası ile paylaşacağız.

Bugüne kadar eğitim aldığınız ve çalıştığınız kurumlar hakkında bilgi verebilir misiniz?
Tıp fakültesini Hacettepe İngilizce grubunda okudum, 2003 mezunuyum. Mezuniyet sonrasındaki ilk TUS'ta Hacettepe Üniversitesi Radyoloji Anabilim Dalı'da ihtisasıma başladım. Sonrasında ise NIH maceram başladı. Kısacası Hacettepe ve NIH bugüne kadar çalıştığım kurumlar.

Eğitim aldığınız kurumların halen bulunduğunuz konuma gelmenizdeki katkıları nelerdir, şu anda çalıştığınız kurumu neden seçtiniz?
Radyoloji konusunda bildiklerimi Hacettepe Radyoloji'ye borçluyum, orada uluslararası standartlar denkliğinde bir eğitim aldım. Çalışma ortamı yoğun olmasına karşın hocalarımız eğitimimize oldukça fazla önem verirlerdi. Vaka çeşitliliği, zengin makine parkımız ve hocalarımız avantajlarımızdı. Hacettepe Radyoloji’de ilginç bir başka nokta ise bizden önceki jenerasyonlardaki pekçok hocamızın yurtdışında üst ihtisas düzeyinde eğitim almış olmasıydı. Bu çok önemli bir noktaydı, çünkü o örneklere bakarak neler başarabileceğimizi görebilme fırsatım olmuştu. Yine Hacettepe Radyoloji'de araştırmalar fazlaca teşvik edilirdi, bu konuda yeterli destek ve özgürlük mevcuttu, zaten benim NIH gibi bir kurumu seçmemdeki temel neden de araştırmalarımı daha ileri safhaya taşıyabilmekti. Dışarı çıktığımda Hacettepe Radyoloji'de aldığım eğitim ve nosyonun ABD standartlarına oldukça yakın olduğunu daha iyi fark ettim.

Halen pratiğini yaptığınız branşın Türkiye ve ABD'deki durumunu karşılaştırabilir misiniz?
Bu şekilde bir karşılaştırma ne kadar sağlıklı olabilir bilemem, çünkü NIH AR-GE odaklı kurum, Türkiye'de karşılığı tam olarak yok maalesef. Ancak radyoloji açısından bir karşılaştırma yapmayı denersem, diyebilirim ki pratikte Türkiye'de şu an bazı sorunlar var. En temelinde performans sistemi iş yükünü en üst noktaya çekmiş durumda, buna karşın düşük puanlama nedeniyle görüntüleme tetkik kantitesi artarken, kalitesinde önlenemeyen düşüşler görülüyor. Maalesef bu sistem içerisinde AR-GE'ye yoğunlaşmak sanırım her geçen gün daha da zorlaşıyor. Bu bağlamda sadece kendi branşımı değerlendirebildiğimi belirtirken maalesef Radyoloji için şartlar Türkiye'de ABD'ye kıyasla daha da zor. Ancak tüm bunlara karşın hemen her kurumdaki meslekdaşım elinden gelenin fazlasıyla çalışmakta, bunu onlarla olan diyaloglarımda çokça duyuyorum.

Türkiye'de halen eğitim almakta olan tıp öğrencilerine ya da genç hekimlere neler önerirsiniz?
Rekabet şartları oldukça çetin, bu nedenle çok çalışmalarını, yurt dışındaki gelişmeleri yakından takip etmelerini öneririm. İnternet ve iletişim olanaklarının artmasıyla bunu yapmaları mümkün. Tıp fakültesi konusunda ana yargı eğitimin ezbere dayalı olduğu şeklinde, ancak ben buna katılmıyorum. Bence her konuda sorgulayıcı olmalılar, verilen bilgiyle yetinmeyip araştırmalılar ve sormalılar ancak bu şekilde iyi bir bilim insanı olmanın temelini atabilirler. Ve elbette kariyer planlamalarını orta uzun vadeleri hedefler doğrultusunda yapmalarını tavsiye ederim.

Hangi bilimsel dergileri takip ediyorsunuz?
Belli başlı tüm radyoloji dergilerini, yanı sıra Science, NEJM gibi ana dergileri takip ederim. Pubmed arama motorunda ilgilendiğim 10 temel konuda çıkan haftalık yayınlar her pazartesi e-maille bana gelir. Bu ücretsiz sunulan bir hizmet ve literatürü takip etmeme çok yardımcı oluyor, kesinlikle tavsiye ederim.

Mesleğinizle ilgili en çok ziyaret ettiğiniz 3 internet sitesi nedir?
Direkt ziyaretten ziyade ben twitter'da takip ediyorum onları, RSNA (Radiologic Society Of North America), AUA (American Urology Association), ACR (American College of Radiology) en sık takip ettiklerim.


 Yurt dışında hekimlik yapmanın sıkıntıları nelerdir?
En önemli sorun olarak, diploma ve eğitim denkliği sıkıntıları ile karşılaşıyorsunuz. Bunu gidermek zaman alıcı olabiliyor. Hastalarla iletişimde bazı farklılıklar doğabiliyor çünkü farklı kültürlerden geliyoruz, bunların dışında bir zorluk yaşanma ihtimali az. Ancak herşeyi zamanla aşıp hedefinize yürümeniz mümkün.

Türkiye'de tıbbın durumu nedir? Ülke dışında tahsil almak gerekli midir? Kimler için daha uygundur?
Türkiye'de tıp alanında olumlu işler yapıldı ve halen de yapılmakta ancak bazı politikalar maalesef tıp çalışanlarını olumsuz etkiliyor. Bir kaç örnek vermek gerekirse, oldukça çok sayıda yeni tıp fakültesi açılıyor. Evet doktor açığı olabilir ama bunun çözümü için başka yollar denenebilir. Yine, performans sistemi nedeniyle AR-GE’ye zaman ayırma konusunda sorunlar yaşanabilir ki bu durum literatüre orijinal katkının ve yeni icat-patentlerin sekteye uğramasına neden olabilir. Elbette sağlık hizmetinin vatandaşlara etkin ve hızlıca ulaştırılması önemlidir. Ancak unutulmaması gereken bir nokta da "her doktorun belli aralıklarla bilgilerini yenilemesi için bilimi, literatürü ve dünyayı takip etme" gerekliliğidir. Sistemdeki düzenlemeler bu gerçeğe göre yapılırsa çok daha iyi olabilir.

ABD'deki kurumların yabancı doktorlara ve özellikle Türklere karşı özel bir tutumu var mıdır?
Hayır, bu konuda hiç bir özel tutumla karşılaşmadım, çünkü bu konuya ABD'de azami dikkat gösterilmektedir.

ABD'deki ünlü tıp kurumlarına ya da hastanelerine eğitim amaçlı olarak girebilmek mümkün müdür?
Bu mümkün, yeter ki bu konuda gerekli araştırmaları zamanında yapın ve gerekli kişilere ulaşın. Bilhassa internet çağında bu tip olanakları daha kolay bulabilirsiniz.

ABD'de Türk hekimler arası dayanışma ne durumdadır?
Türk meslektaşlarımızdan bir kaç tanesiyle ortak çalışmalarımız var. Hatta son iki yıldır bu ve benzeri iletişim olanaklarının oluşması için RSNA (Radiology Society of North America) kongresinde toplanmaya gayret ediyoruz. Ancak, iş yoğunlukları ve farklı iş programları bu tip dayanışmalara engel olabiliyor.

ABD'de Türk hekimlerin diğer yabancı hekimlerle karşılaştırıldığında ne durumdadır?
Belirli bir oran vermekte zorlanırım ama hemen her merkezde bir Türk radyologa rastlamak mümkün.

Halen üzerinde çalışmakta olduğunuz araştırma konular nelerdir?
Şu anda prostat kanserine ilaveten yoğun olarak lenfatik sistem görüntülemesi konusunda araştırmalar yapıyorum. Amacımız kanseri drene eden lenf düğümlerini elimizdeki yeni kontrast maddelerle tespit etmek ve kanserli olgulara ve hekimlerine daha fazla yardım edebilmek.

Bu çalışmaları hangi kurumda yapmaktasınız, ekibinizden bahsedebilir misiniz?
Bu çalışmaları kendi bölümümüzde yapıyoruz. Ekibimizde bir hemşiremiz, bir MRG teknisyenimiz, bir MRG fizikçimiz var. Bakıldığında küçük bir ekip olarak görülebilir ama o kadar uzun zamandır birlikte çalışıyoruz ki, uyumumuz çok iyi. Elbette bize yardımcı olan cerrahlarımız, onkologlarımız da mevcut. Kısacası multi-disipliner bir ekibiz ve gücümüzü çeşitliliğimiz ve uyumumuzdan alıyoruz.

Bize araştırma ekibinizin bir rutin gününü anlatabilir misiniz?
Bizim hastanemizin yapısı diğer hastanelerden belli farklılıklar göstermekte. Hastanemiz tam anlamıyla bir AR-GE hastanesi ve tüm hastalarımız etik kurul onaylı bilimsel protokollerin katılımcıları. Protokollerimiz herkese açık kaynaklarda, bilhassa internette, erişilebilir. Bu bilgilere ulaşan hastalarımız hemşiremizle iletişime geçerek protokol veya protokoller için gerek şartları sağlayıp sağlamadıkları konusunda değerlendirilirler. Bu aşamada hemşiremizin rolü çok büyüktür, çünkü bilimsel protokolü en ince detaylarına kadar bilir ve hastaya aktarır. Şayet hasta uygunsa hemşiremiz bizimle ön görüşme için toplantı tertip eder, bu toplantıda hasta ve yakınlarının tüm sorularını yanıtlamaya gayret ederiz. Ancak bu işlemde objektif olmak ana şartımız, çünkü bazı hastalarımız aşırı motive şekilde çalışmalara dahil olmak isteyebiliyorlar ki o anda hastayı bu durumdan korumak da bizim görevimizdir. Hastamız uygun şartları sağlayıp çalışmaya dahil olmayı kabul ederse gerekli laboratuvar incelemeleri yine hemşiremizin desteğiyle yaparız ve bu sonuçların uygunluğu tasdiklediğini tespit ettikten sonra görüntüleme işlemini kendi MRG ve PET/BT makinamızda kendi teknisyenlerimizle yaparız. Bu nokta çok önemli çünkü kendi makine parkımıza sahip olmamız bizi AR-GE konusunda daha rahat hareket etme özgürlüğünü vermekte. Görüntüleme datası elde olunduktan sonra yoğun bir multidispliner çalışma dönemi başlar. Bu aşamada radyologlar olarak cerrahlar, tıbbi onkologlar, radyasyon onkologları, patologlar, moleküler biyologlar, fizikçiler ve mühendisler ile, ki bunların çoğu farklı bölüm ve birimlerde çalışan ekip arkadaşlarımızdır, birlikte yaptığımız görüntülemenin üzerinde maksimum veriyi toplamak için mesaimizi harcarız. Bu heterojen ekipte her disiplinin önem ve görevleri eşit derecede olmakla birlikte bunlardan bir parçası dahi yanımızda olamazsa çalışmamızda aksama hissedilir. 

Bana bir günümüzü sordunuz ama bunu bir gün şeklinde anlatmak yerine size bir hastanın bizimle olan zamanını özetlemeye gayret ettim. Her hasta bizim için önce klinik anlamda daha sonra ise bilgi ve AR-GE anlamında çok önemlidir, her hastanın hikayesi farklıdır, her hastamızın bizimle ilk görüşmesinden data analizine kadar olan süreçte öğrendiklerimiz bizim için çok fazla önem arzeder.

İlginç olarak çekirdek ekibimiz çok az sayıda kişiden oluşmaktadır ama diğer disiplinlerle olan işbirliği ve uyumumuz başarımızın belki de esas sırrıdır. Eklemek istediğim son nokta ise tüm bunlar olurken ekipler arası diyaloğun maksimum düzeyde olmasıdır. Hemen her aşamada ekipler toplantı yaparlar, bu sayede herkes birbirinin dalı konusunda daha fazla bilgi sahibi olur ve hata, aksilik olasılıkları minimuma indirgenir. 

Med-Index

22 Ekim 2013 Salı

"SAĞLIK SEKTÖRÜ ÇAĞI YAKALAMA ÇABASINDA"

Tüm sektörlerde olduğu gibi sağlık sektöründe de mobil teknolojileri daha etkin kullanıp daha sağlıklı yaşamlar oluşturulabileceğini belirten IPPA İletişim Direktörü Fatmanur Erdoğan, “Sektörün çalışmalara bütünsel bir yaklaşım göstermesi sürdürülebilir bir gelişim için gereklidir” dedi.

Günümüzde mobil teknolojiler kullanılarak toplumların nasıl daha sağlıklı yaşamlar yaratabileceği hakkında örnek uygulamalar hakkında bilgi veren Fatmanur Erdoğan, Afrika ziyareti sırasında öğrendiği uygulamaları anlattı. “Kenya halkı ekonomik sıkıntı ve zor şartlar altında yaşamasına rağmen mobil internet teknolojilerindeki gelişmelere çok hızlı adapte olabildiler. Bireylerin kendi sağlıkları ile ilgili bireysel sorumluluk alabilmelerini sağlayan, kamu-özel sektör işbirlikleri ile uygulamaya konan mobil applikasyonlar, halkın yaşam kalitesini artırmayı sağlıyor. Bu bağlamda, bölgedeki sağlık sorunlarının çözümünde mobil teknolojiler kritik rol oynuyor. Sürdürülebilir bir gelişim için mobil sağlık çalışmalarına yaklaşımımız stratejik ve uzun soluklu olmalıdır.”

Türkiye’de özellikle özel sektörün gelişmelere ayak uydurabilmesi için, yenilikçi düşünce ve hareket anlayışının kurumlara getirilmesi gerektiğini savunan Erdoğan, kurum içi girişimciliğin teşvik edilmesinin önemli olduğunu belirtti. Digital Health Summit Turkey 2013′te yaptığı konuşması ile doğru strateji oluşturulması, stratejik iletişim yapılması ve kurumları çevik hale getirme yöntemleri hakkında bilgi verdi. 

Daha mutlu ve umutlu yaşamlar nasıl yaratılır?
Daha mutlu ve umutlu yaşamlar, hayatta yaptığımız işlerde bir anlam bulduğumuzda, hayata meraklı gözlerle bakabildiğimizde, yaşam sevincimiz olduğunda, hayatta mücadele etmeye değecek bir çabamız olduğunda ve zorluklara karşı dayanıklılığımızı artırdığımızda mümkün olur.

Sağlık sektöründe pazarlama ve dijitalin kullanımı konusunda olmaması gerekenler nelerdir? Sağlık sektörü yoğun regulasyonlar dolayısıyla daha kapalı sistemlerle çalışan bir sektör. Dijital medya kullanımında sağlık sektörünün imkanlarının fazla olmasına rağmen, Türkiye’de neredeyse işin çok başında olduklarını görüyoruz. Günümüzde mobil teknolojilerin değerinden ve daha sağlıklı yaşamlar nasıl yaratabileceğinden konuştuğumuz halde, henüz sektörün web site çalışmalarının dahi çağın oldukça gerisinde olduğuna dikkatinizi çekmek isterim. Sektör dijital pazarlama ve iletişim stratejilerine bütünsel bir yaklaşımdan ziyade, tekil taktiklerle ilerliyor. Bu yüzden de birbirinden kopuk, arada kaybolup giden işlerin sayısı yükseliyor, topluma ve bireye faydası da etkin olamıyor.

Sağlık sektöründe olması gerekenler nelerdir? 
İletişime bütünsel yaklaşmak için, işe konumlandırma çalışmalarıyla başlamak önemlidir. Konumlandırma sadece piyasayı analiz etmek değil, oturmak istediğiniz noktaya hangi vizyonla ve nasıl gideceğinizi de belirleyebilmenizi gerektirir. Çoğu zaman bu tür bir çalışma kurumun paydaşlarının da sürece katılımını içerir.

Sağlık sektörünün gelişmesi sektörün bileşenlerinin etkin işbirlikleri kurabilmesi ve toplum sağlığını,yani bireyi ön plana koyabilmesiyle mümkündür.Sürdürülebilir gelişim insanın yaşam kalitesini artırmayı odağına aldığında iyi yaşam yönetimine doğru geçiş çalışmaları artacak, bu çalışmaların bir çoğu da dijital ortamlarda mümkün olacaktır.

Gelişen mobil teknolojiler sayesinde, bireyler kendi sağlıkları konusunda hem daha iyi bilgi alabilecek hem de kendi sağlıklarının sorumluluğunu daha fazla önemseyecek.Doktorlar ve hastalar arasındaki bilgi kaybı minimuma inecek.

Yurt dışında sağlık sektöründe bu alanda uygulamalar nelerdir? Ülkemizle karşılaştırmasını yapabilir misiniz? 
Açıkçası ben Afrika gibi gelişmekte olan ülkelerin mobil teknolojileri sağlıklı gelişim adına kullanma şekillerine dikkatinizi çekmeyi tercih ederim. Teknolojik gelişmelere bireyler ve kurumlar uyum sağladığı ve onları hızlıca benimsediği sürece sağlık alanında gelişmeler etkin olabilir. Afrika, bunca ekonomik sıkıntısına ve zor şartlarına rağmen, mobil internet teknolojilerindeki gelişmelere çok hızlı adapte olabildiğinden, bu bölgedeki sağlık sorunlarının çözümünde mobil teknolojiler kritik bir rol oynuyor. Türkiye’de özellikle özel sektörün gelişmelere ayak uydurmasındaki hantallığın atılması, yenilikçi düşünce ve hareket anlayışının kurumlara getirilmesi için kurum içi girişimciliğin teşvik edilmesinin önemli olduğuna inanıyorum. Başlangıç noktası burasıdır. Kurum kültürlerini yataylaştırmadığınızda, yetenek bazlı çalışmaya geçemediğinizde, hiyerarşiye takıldığınızda, bu yüzyılda yaratıcı olmanız ve değişime hızlı adapte olmanız zor.
Teknolojilerin gelişmiş olması ve var olması yetmiyor. Bireylerin ve kurumların da bu gelişmelere ayak uydurabilmesi gerekiyor. 

Sağlık sektörünün pazarlama açısından sosyal medyaya bakışı nasıl olmalı? 
Örnek olarak Hastaneleri ele alalım. Türkiye’de dijital stratejisi olan bir hastane yok.Sosyal mecraları kullanan hastaneler var; onlar da belli bir vizyon ya da stratejiyle değil, taktiksel hareketle yol alıyorlar.Bu yüzden de iletişimde bir bütünselliğe rastlamak zor. 

Sosyal mecralar birer araçtır.Siz bu araçları nasıl kullanmanız gerektiğini bulamazsanız, yaptığınız şey doktorlarınıza bir iki tane video çektirip, yayınlamaktan öteye gitmez.Üstelik doktorların bir hastaneden diğerine hızlica zıpladığı bir sistemde, videolarınız da kısa bir süre sonra anlamsız hale gelir. Bu değişimi nasıl yönetmeniz gerektiği ise sosyal medya stratejisi ile değil, itibar yönetim stratejinizin bir parçası olmak durumundadır.Bu gözle bakacak olursanız, bir davranış değişikliği ve anlayış tarzından bahsettiğimi göreceksiniz.Bu işin özüdür.Bu konulara derin kafa yoracak bireylere ihtiyacımız var. Diğer yandan, eğer başarılı bir iletişim yapmak istiyorsanız, dijital mecraları kullanan kişileri ekibinize alın.Dijital mecraları anladığını söyleyenleri değil, aktif olarak bu mecraların içinde olanları yanınıza alın.Bu mecraları iyi kullanamayanların dijital medya stratejisi çikarması mümkün değildir.İletişim stratejinizi belirlemeden taktiksel işlere girmeyin.Katılımcı liderlik anlayışıyla iletişim politikalarınıza yön verin.

Sağlık sektörü pazarlama anlamında sosyal medyadan nasıl etkileniyor?
Dijital mecralar toplumun doğru bilgiye ulaşmasını kolaylaştırdı.Bireyler kendi sağlıkları konusunda daha fazla sorumluluk almaları için teşvik edilir oldu.Sosyal Mecralar adı üzerinde sosyalliği de getiriyor.Henüz sağlık sektörü dijital mecraları çift yönlü kullanabilmekte çok yetkin değil ama yakın bir gelecekte değişimin olacağına inanıyorum. Hem hasta ve hastalık yönetiminde hem de sağlıklı bireylerin daha sağlıklı yaşamlar idame ettirmelerinde hem de yaşam kalitemizin artmasında dijital mecralar ve mobil internet teknolojilerinin büyük bir yeri olacaktır.

Kısaca kendinizi tanıtır mısınız? 
Stratejik liderlik iletişimi danışmanlığı yapıyorum.IPPA şirketinin kurucusuyum.Şirket bünyemizde gerçek anlamda sürdürülebilir projelerin ortaya çıkması için sürdürülebilirlik iletişiminde davranış değişikliği getiren çalışmaların planlamasını da yapmaktayız.

Sağlık haberciliği üzerine düşüncelerinizi öğrenebilir miyim? Sağlık haberlerinde nelere dikkat ediyorsunuz?
Doğru bilgilerin veriliyor olmasına dikkat ediyorum.Sağlık haberi yapan kişilerin bir kaynaktan aldıkları bilgiyi sorgulayarak, araştırarak topluma objektif bilgi vermesini bekliyorum.Özellikle alternatif tıp ve sağlıklı yaşam alanındaki çalışmaları duyururlarken, sorumlu davranıyor olmalarının önemli olduğunu düşünüyorum.

Sağlıklı iletişiminin olmazsa olmazı size göre nedir?
Doğru mesajı, doğru kaynaktan, doğru hedef kitleye verebilmek.

Med-Index

13 Ekim 2013 Pazar

"MEME KANSERİNDE KİŞİYE ÖZEL TEDAVİ UYGULANMALI"

Med-Index ve Senatürk işbirliği ile internet üzerinden canlı yayın ile gerçekleştirilen toplantıda Yeni “Prognostik ve Prediktif Faktörler: Moleküler ve genetik profillemeye göre uygulanan cerrahi değişmeli mi?” başlıklı konuşma yapan İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı Meme Cerrahisi Ünitesi ve SENATURK Meme Cerrahisi ve Eğitim Araştırma / Program Geliştirme Departmanları Öğretim Üyesi Doç. Dr. Fatih Aydoğan, “Her kişiye tek beden gömlek uymaz prensibiyle moleküler ve genetik özelliklere göre tedavi seçimi yapılıyor” dedi.

Med-Index ilk toplantısında alanında önde gelen kurumlardan olan SENATURK ile işbirliği yaparak, meme kanseri konusunu ele alındı. Toplantıda meme kanserinde tedavi seçenekleri üzerine multidisiliner şekilde ele alındı. Meme kanseri ile ilgilenen hekimlerin de çok disiplinli ve birbiri ile yakın iletişimde çalışması gerektiğini vurgulayan Doç. Dr. Fatih Aydoğan, “İnsan genom projesinin yapılması ve genetik bilimindeki ilerlemeler tanı ve tedavide kişiselleştirilmiş tıp uygulamalarının gelişmesine imkan sağladı. Yeni nesil dizileme teknikleri ile çok sayıda hastayı aynı anda istenen bütün genler açısından taramamız mümkün hale geldi” diye konuştu. 

İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı Meme Cerrahisi Ünitesi ve SENATURK Meme Cerrahisi ve Eğitim Araştırma / Program Geliştirme Departmanları Öğretim Üyesi Doç. Dr. Fatih Aydoğan, Med-Index’in sorularını yanıtladı. 

Yeni Prognostik ve Prediktif Faktörler: Moleküler ve genetik profillemeye göre uygulanan cerrahi değişmeli mi? 
Aynı evredeki meme kanseri hastalarına benzer tedaviler verilse de hastaların seyirleri farklı olabiliyor. Hatta evre I’deki bir hastalık bazen evre 3 veya 4’teki hastadan kötü seyredebiliyor. Yapılan bilimsel araştırmalar ve uygulamalar sonucunda bu farklılıkların bir kısmının tümörün moleküler ve genetik özelliklerinden kaynaklandığı görüldü. Günümüzdeki kanser tedavileri de moleküler ve genetik özelliklere göre planlanmaya başlandı. 

Bu alandaki yenilikler nelerdir?
İnsan genom projesinin yapılması ve genetik bilimindeki ilerlemeler tanı ve tedavide kişiselleştirilmiş tıp uygulamalarının gelişmesine imkan sağladı. Yeni nesil dizileme teknikleri ile çok sayıda hastayı aynı anda istenen bütün genler açısından taramamız mümkün hale geldi. Hastanın genetik yapısı ve tümörün moleküler özelliklerine göre tedavi planlanmaya başlandı. Gereksiz tedaviler ve tedaviye bağlı yan etkiler azalmaya başladı. 

Bu alanda çalışanlara tavsiyeleriniz nelerdir?
Kişiye özel tedaviye geçmek için öncelikle hekimlerin hastalığa ya da organa özel çalışması gerekiyor. Örneğin genel cerrahi ile uğraşan hekimler meme, karaciğer, mide , yemek borusu, safra kesesi, pankreas gibi 10’dan fazla organ ve bölgenin hastalıkları ile uğraşıyor. Bir genel cerrahın bütün organ ve sistemlerle ilgili bilgi ve tecrübe sahibi olması çok kolay değil. Yine tıbbi onkoloji bölümü 20’den fazla kanser tedavisi yapabiliyor. Hekimlerin belli bir konuda bilgi ve deneyimini artırması, gerekirse üst ihtisas yapması önerilebilir. 
Meme kanseri ile ilgilenen hekimlerin de çok disiplinli ve birbiri ile yakın iletişimde çalışması gerekir.

Yurt dışında durum nedir? Türkiye ile yurt dışı arasında farklılık var mı?
Yurtdışında kişiye özel tedavi merkezleri açılmaya başlandı. Örneğin MD Anderson Kanser Merkezi Kişiselleştirilmiş Kanser Enstitüsü kurdu. Moleküler ve genetik özellikler için yapılan tetkikler rutin bir şekilde yapılıyor. Türkiye’de bazı merkezler modern uygulamaları yakın takip etse de moleküler ve genetik özelliklere göre tedavi yeterince yapılmayabiliyor.

Geçmiş ile günümüz arasındaki farklılıklar nelerdir?
Önceki yıllarda her hastaya bütün tedaviler yapılırken günümüzde bazı tedaviler bazı hastalara yapılmaya başlandı. Her kişiye tek beden gömlek uymaz prensibiyle moleküler ve genetik özelliklere göre tedavi seçimi yapılıyor. Örneğin koltuk altına metastaz yapmamış meme kanserleri için tümörün genetik özelliklerine göre hastalık tekrar riski skorlaması yapılıyor. Belli bir risk değerinin üstündeki hastalara kemoterapi verilirken riski düşük olan hastalara kemoterapi verilmeyebiliyor.

http://mdndxtoplantilari.com/main 

11 Ekim 2013 Cuma

33 FARKLI ÜLKEDEN GELEN HEMATOLOGLAR YENİ TEDAVİLERİ TARTIŞIYOR

Hematoloji kongresi dünya çapında katılımla bu alanda ülkemizde tek olmayı sürdürüyor. 33 farklı ülkeden gelen hematolog ve onkologlar birbirleriyle konuşarak yeni tedavi modelitelerini tartışarak yeni çözümler üretiyorlar.

Orta Asya, Avrupa, Ortadoğu ve Balkanlarda Hematoloji alanında yaşanan yeniliklerin ve gelişmelerin ele alındığı 4. Uluslararası Avrasya Hematoloji Kongresi 9-13 Ekim tarihleri arasında Antalya Mardan Otel’de gerçekleştiriliyor. Hematolojik onkoloji ve kemik iliği nakilleri konusunda tüm yenilikler tartışılıyor. Yurt dışından gelen 200’ün üzerinde katılımcı ve 33 ülkeden gelen kongre katılımcısı da yeni tedavi modeliteleri ve yeni tedavilerin daha iyi hale getirilmesi için tartışılıyor. 

Bu kongrenin dünyanın ikinci büyük Hematoloji Kongresi olduğunu belirten Hematoloji Uzmanlık Derneği Başkanı Prof. Dr. Süleyman Dinçer, “Kongrede yeni tedavi şekilleri ve yeni ilaç denemeleri anlatılıyor. Böylece tedavideki başarı oranlarının artırılması hedefleniyor. Özellikle Amerika ve Avrupa’dan gelen konuşmacılar Türkiye’deki hekimlerle yeni tedavi şekillerini belirlemeye başladı. Orta Asya, Afrika’da ve Balkanlarda tedavileri yeniden şekillendiriyoruz” dedi. 
Prof. Dr. Dinçer, düzenledikleri kongrenin son yıllarda dünyada bilinen ve prestiji artan bir kongre haline geldiğini belirterek amaçlarının dost ve kardeş ülkelerde hematolojinin gelişmesini sağlamak olduğunu söyledi.

Ön Plana Çıkan Konular ‘Kök Hücre’ ve ‘Genetik’
Kongrede daha çok kök hücre tedavilerindeki yeni gelişmelere ağırlık verildiğini belirten Dinçer, “Bu kongrede daha çok kök hücre tedavileri ön planda. Hematolojideki hastalıkların hepsi ölümcül hastalıklar olduğu için bütün konular bizim için önemli. Fakat kök hücre tedavileri konusunda yeni gelişmeler var, Türkiye kök hücre konusunda çok iyi durumda. Bu yıl biz biraz kök hücre tedavilerinde kullanılan hücrelerin çoğaltılması ve geliştirilmesi konusunda daha çok çalışacağız, genetik konusuna da ağırlık verdik, çünkü bu konuda çok fazla gelişme var” dedi. 

Med-Index

10 Ekim 2013 Perşembe

"MEME KANSERİ HASTALARINI SAHİPSİZ BIRAKMAYIN"

Med-Index ve Senatürk işbirliği ile internet üzerinden canlı yayın ile gerçekleştirilen "Meme Kanseri Tanı ve Tedavisi" eğitimi büyük ilgi gördü. “Meme Kanserinde İhmal Edilen Yöntem: Rekonstrüksiyon” başlıklı sunum yapan SENATURK Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahi Departmanı Bölüm Başkanı Prof. Dr. Mehmet Bayramiçli, “Meme kanseri hastası tek bir cerrahın ameliyat edip sonra da duruma göre medikal veya radyasyon onkologlarına yolladığı bir süre sonra da düzenli takiplerin aksadığı sahipsiz kalan bir hasta olmamalıdır” dedi.

 Med-Index ilk toplantısında alanında önde gelen kurumlardan olan SENATURK ile işbirliği yaparak, meme kanseri konusunu ele alındı. Bu ilk sanal on-line toplantıda alanında uzman 17 öğretim üyesinin katılımı ile toplam 6 ayrı oturumda meme kanseri tedavisinde tartışmalı olan konular güncel veriler ışığında tartışıldı. 

SENATURK Senoloji Akademisi, meme hastalıkları alanında innovatif eğitim yöntemleri kullanarak hekimlere ihtiyacı olan sürekli eğitimi sağlamayı hedef edinmiş bir kurumlardan biri. Meme kanseri Türkiye'de kadınlarda en sık rastlanan kanser türüdür. Bu kanser türünün tedavisinde cerrahi, radyasyon onkolojisi, medikal onkoloji, plastik ve rekonstrüktif cerrahi, radyoloji, ve patolojinin de içerisinde bulunduğu birçok branş rol alıyor. 

SENATURK Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahi Departmanı Bölüm Başkanı ve Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Bayramiçli, Med-Index’in sorularını yanıtladı. 

Meme Kanserinde İhmal Edilen Yöntem: Rekonstrüksiyon hakkında kısaca bilgi verir misiniz?
Meme kanserinin sıklığı bu hastalığın tedavisinde çok hızlı değişimlerin yaşanmasına yol açıyor. Artık, kanser tedavisi yapılırken bir organ olarak memenin korunması ve kayıpların da onarılması öne çıkan yaklaşımdır. Bu yaklaşım doğal olarak meme rekonstrüksiyonunu meme kanseri tedavisi sürecinin bir parçası haline getirmiş, plastik cerrahlar meme hastalıklarıyla uğraşan çalışma gruplarının içinde yer almaya başlamıştır. 

Bu alandaki yenilikler nelerdir?
Bundan 10-15 yıl önce meme kanser tedavisi nedeniyle çok kolaylıkla meme feda edilebiliyordu. “En önemli yenilik nedir?” diye sorulduğunda sanırım bunun cevabı memenin bir organ olarak öneminin ortaya çıkması ve meme kanserinin bu organın tümünü feda etmeden de tedavi edilebilir olduğunun kabul edilmesidir. Bu yeni yaklaşım sayesinde meme koruyucu cerrahi yaklaşımlar ve memenin kaybı kaçınılmaz olduğunda da hastaya bu organın kaybını mümkün olduğunca hissettirmeyecek şekilde eşzamanlı "yeniden meme yapımı" ameliyatları öne çıktı.

Bu alanda çalışanlara tavsiyeleriniz nelerdir?
Bu alanda hastaya yararlı olacak başarılı bir tedavi süreci için en önemli tavsiye uyumlu bir ekip çalışmasıdır. Meme kanseri hastası tek bir cerrahın ameliyat edip sonra da duruma göre medikal veya radyasyon onkologlarına yolladığı bir süre sonra da düzenli takiplerin aksadığı sahipsiz kalan bir hasta olmamalıdır. Meme hastası, tanı, tedavi ve takip aşamalarının tümünde farklı disiplinlerdeki uzmanların aynı hedefe yönelik olarak ortak çalıştıkları bir "Meme Ekibi" tarafından sahiplenilmeli, onarımı işini üstlenen cerrah bu ekibin bir parçası olmalı ve onarım basamağı tedavi süreci içinde planlanmalıdır.

Yurt dışında durum nedir? Ülkemiz ile yurt dışında farklılık var mı?
Yurt dışında ne tanı ne de tedavi aşamalarında Türkiye'de olmayan bir yöntem yok. Zaten tıp alanında ortaya çıkan birçok yeni yöntemin yaratıcıları arasında Türkiye'de çalışan hekimler de bulunuyor. Bununla birlikte, farklılık olarak söz edilebilecek en önemli konu tıp alanında daha organize ülkelerde "ekip çalışması" daha yaygın ve kuralları belirlenmiş bir uygulama. 

Bu alandaki durumun önceki yıllardakinden farkı nedir?
Meme onarımı önceki yıllara kıyasla hem memenin onkolojisi ile ilgilenen genel cerrahi uzmanları arasında hem de onarımı yapan plastik cerrahlar arasında daha ciddi ve üzerinde ayrı eğitim alınması gereken bir alan olarak belirginleşti. 

http://mdndxtoplantilari.com/main 

9 Ekim 2013 Çarşamba

YALNIZ DEĞİLSİNİZ, BİZ VARIZ: MOTİVOLOG

Yaşadığı zorlu günlerini blogunda yazarak sosyal medyadaki ilk girişimine başlayan Gökhan Sezginer, hastaların birbirleri ile irtibat kurduğu ve yalnız olmadıklarını hissettikleri alan olan “Motivolog”un kuruş hikayesini anlattı.

Bir hastalığı yazmakla başlayan ve sonrasında kendisiyle benzer durumda olanlarla yaşadıklarını paylaşan Gökhan Sezginer, blogu (http://ostomili.wordpress.com) sayesinde hem hastalığını nasıl yendiğini hem de tedavi sürecini paylaşıyor. Gökhan Sezginer, Digital Health Summit Turkey 2013′te yaptığı içten konuşması ile dinleyicilerin büyük ilgisini çekerek, yaşadığı zorlukları nasıl hayatın bir hediyesi gibi algıladığını ve projeye dönüştürmesini anlattı. 

“Doktorlar sizin hastalığınızı tedavi edebilir ama yalnızlığını tedavi edemez” diyen Sezginer, Motivolog’u nasıl kurduğunu ve çalışmalarını Med-Index’e anlattı. 

Motivolog nedir?
Motivolog hastalara yönelik bir sosyal ağ. Her hastalığın bir grubu var ve kullanıcılar kendilerine bir profil oluşturarak o hastalık hakkında ki deneyimlerini birbirleriyle paylaşıyorlar.

Bu alanın kurulma amacı nedir?
Amacı, insanlara o hastalığa sahip tek kişi olmadıklarını göstererek motive etmek ve grup üyelerinin birbirlerine yardımcı olarak hastalıkları konusunda bilinçlenmelerini sağlamak. Bunun yanında her hasta kendi hastalığı hakkında bir bilgi birikimine sahip  fakat genellikle bu bilgiler kendisinde saklı kalıyor, bunu diğer hastalarla paylaşmasını istiyoruz. Ayrıca paylaşımlardan da sağlık araştırmalarına katkı sağlayacak bilgiler çıkabilir.

Hedefleriniz neler? 
İnternette sağlık araştırması yaptığımda uzmanlar tarafından yazılmış kopyala yapıştır bilgiler bulur canım sıkılırdı. Keşke bir de bu hastalıktan müzdarip birileri yazsa derdim. Hedefimiz özgün ve doğru içeriğe sahip, içeriği kullanıcılar tarafından oluşturulan bir sağlık kütüphanesi olmak.

Yurt dışında sağlık sektöründe bu alanda uygulamalar nelerdir? Ülkemizle karşılaştırmasını yapabilir misiniz?
Yurtdışında patientslikeme.com gibi genel, rareconnect.com gibi bir gruba hitap eden ya da crohnology.com gibi spesifik hastalıklara yönelik hasta ağları bulunmakta. Hasta ağlarının iyileştirici etkisini gördüklerinden çok önem veriyorlar bu konuya. Hasta ağları sayesinde hastalığına hakim olan ve ilaçlarını dozunda kullandığında hayat kalitesinin nasıl arttığını başkalarından gören hastanın hem kendi sağlığına hem de ülke ekonomisine katkısı çok fazla. 

Yurtdışında e-hasta akımı yaratılarak, hastaların da tedavi takımının bir üyesi olmaları sağlanıyor. Böylelikle hasta internette bulduğu bir makaleyi doktoruyla paylaşıyor ve tedavisine etki edebiliyor. Bunu “doktorculuk oynamak” gibi algılamayın. Bir doktor kendi alanında günde 2 makale okusa 1 senede -alanına göre- 300 yıl geri kalabileceği söyleniyor. Bir hasta kendi belirtilerinden bahseden bir makaleye araştırması sırasında ulaşabilir, bunu da doktoruyla paylaştığında tedavisine katkı sağlayabilir. Son sözün doktorda olduğu ise kesinlikle unutulmamalı.

Ülkemizde de hastaların kurduğu forumlar mevcut. Bazı forumlar oldukça aktif olsa da pasif olan da oldukça fazla. Bunun yanında çok güzel paylaşımların yapıldığı Facebook grupları da var, yalnız facebook’un dezavantajı kimliğinizi ifşa ediyor olmanız. Hasta mahremiyeti için sakıncalı bir mecra.

Sağlık sektörü sosyal medyayı sizce nasıl kullanmalı?
Sosyal medya sayesinde artık duvarlar yıkıldı. Bir kurumsal firmaya sorunuzu direk bildirip, 10dakika sonra cevap alabiliyorsunuz. Sosyal medya tüketiciler ile sıcak bir iletişim kurmanın en kolay yolu oldu. Artık bütün sağlık kuruluşları bir Twitter ve Facebook hesabı açmalı ve tüketicinin, “x testini yapıyor musunuz?” sorusuna dakikasında cevap verebilmeli.

Sağlık sektörünün sosyal medyaya bakışı nasıl olmalı? 
Çoğu firma sosyal medyayı hala bir öcü gibi görüyor. Onu bir şikayet etme aracı olarak görüyorlar. Halbuki sosyal medya sayesinde hastanenize aldığınız yeni bir cihazdan, yeni çıkardığınız bir tedaviden hastalar anında haberdar olabilirler. Ayrıca hasta ağları gibi ortamlarda bilinçlenen hastalar, doktorlara çok fazla zaman kazandırır. Yurtdışında hasta ağlarının 1 numaralı destekçileri sağlık sektörü. Ve bunu hiçbir karşılık almadan yapıyorlar. Biliyorlar ki bu ağlarda kullanıcılar yeni tedaviler ve medikal cihazlar hakkında bilgileniyorlar.

Hastalar sağlık alanında sosyal medyadan nasıl etkileniyor? Bloglar bunda nasıl rol oynuyor?
Hastalar sosyal medyadan değil de, dahil olduğu sosyal medya grubunun ruh halinden etkilenebiliyor. Facebook’ta bazı hasta gruplarına ben de üyeyim ve bazılarında çok fazla kötümser paylaşım yapılıyor. Bunun yanında aynı hastalığa ait başka bir grupta üyeler çok iyimser. Burada grupları yöneten kişilere büyük iş düşüyor. 

Ben hastaların, hasta bloglarından pozitif etkilendiklerini düşünüyorum. Blog yazarları, genellikle renkli insanlar ve hastalıklarının hayatlarını etkilemesine izin vermiyorlar. Bu onların takipçilerini de etkiliyor. Yazmak, ruh sağlığınıza iyi gelir ve iyi bir ruh sağlığı sağlıklı bir vücut demektir. Keşke herkes yazsa.

Kısaca kendinizi tanıtır mısınız?
Ortaokul ve liseyi TED Ankara Koleji’nde okudum. Üniversite eğitimimi Başkent Üniversitesi Biyomedikal Mühendisliği’nde tamamladım ve yüksek lisansımı ODTÜ Tıp Bilişimi Bölümü’nde yaptım. Sağlık sektöründe radyoloji cihazları ve görüntü arşivleme sistemleri alanlarında satış ve mühendislik yaptım. Geçen yıl ise istifamı vererek Motivolog üzerinde çalışmaya başladım.

Sağlık haberciliği üzerine düşüncelerinizi öğrenebilir miyim? Sağlık haberlerinde nelere dikkat ediyorsunuz?
İşim gereği sağlığın dijital yönü çok ilgimi çekiyor. Tele-tıp, mobil sağlık uygulamaları, sağlık ve sosyal medya gibi haberleri sürekli takip ederim. 

Sağlıklı iletişiminin olmazsa olmazı size göre nedir?
Bence sağlıklı iletişimde içten olmak çok önemli. Hitap ettiğiniz kitle ile vakit geçirin. Biz Motivolog ekibi olarak bunu sürekli yapıyoruz. 

Med-Index

8 Ekim 2013 Salı

"HASTANE KAFETARYALARININ İYİLEŞTİRİLMESİ GEREKİYOR"

Türkiye’nin 12 şehrinde yapılan Dumansız Hava Sahası Yasası’na uyum araştırma sonucunu değerlendiren Johns Hopkings Bloomberg Halk Sağlığı Bölümü'nden Doç. Dr. Ana Navas-Acien, “Türkiye'de halka açık tüm mekanlarda sigara kullanımını yasaklayan Dumansız Hava Sahası Yasası'na uyum genel olarak iyi. Ancak uyumun, özellikle kahvehaneler, barlar, gece kulüpleri ve hastanelerin kafetaryalarında iyileştirilmesi gerekiyor” dedi.

2008 yılında uygulamaya geçen Dumansız Hava Sahası Yasası’na göre, 2009 yılında kapsamı genişletildi. ABD’den Johns Hopkins Üniversitesi Bloomberg Halk Sağlığı Fakültesi, Kadir Has Üniversitesi, Hacettepe Üniversitesi ve 9 Eylül Üniversitesi tarafından yürütülen "Dumansız Hava Sahası Yasası: Türkiye Değerlendirmesi" çalışmasının sonuçları açıklandı. 

Araştırma sonuçlarının açıklandığı toplantıda konuşan Johns Hopkings Bloomberg Halk Sağlığı Bölümü'nden Doç. Dr. Ana Navas-Acien, Türkiye'nin bu konuda elde ettiği başarının dünyaya örnek olduğunu belirterek, yapılan gözleme dayalı araştırma ile halka açık alanlarda yasaya ne kadar uyulup uyulmadığının, eksiklerin neler olduğunun belirlenmesini istediklerini dile getirdi.

“Hastanelerin Kafetaryalarında İyileştirilmesi Gerekiyor”
Çalışmanın sonuçlarını açıklayan Acien, şunları söyledi: “Türkiye'de halka açık tüm mekanlarda sigara kullanımını yasaklayan Dumansız Hava Sahası Yasası'na uyum genel olarak iyi. Ancak uyumun, özellikle kahvehaneler, barlar, gece kulüpleri ve hastanelerin kafetaryalarında iyileştirilmesi gerekiyor.” 

Çalışma kapsamında 12 şehirde 39 bin 936 kişinin halka açık alanda gözlendiğini belirten gözlemlerin Acien, “Ankara, İzmir, İstanbul, Adana, Balıkesir, Bursa, Erzurum, Gaziantep, Kayseri, Samsun, Van ve Trabzon illerinde yapıldı. Her şehirde üniversiteler, orta öğretim okulları, hastaneler, devlet daireleri, alışveriş merkezleri ve eğlence yerlerinde gözlemler gerçekleştirildi. Eğlence yerleri olarak restoranlar, barlar, kahvehaneler, kafeler ve gece kulüplerinin araştırmaya dahil edildi. Her şehirde üniversiteler, orta öğretim okulları, hastaneler, devlet daireleri, alışveriş merkezleri ve eğlence mekanlarında gözlemler yapıldı. Her mekanda ana giriş, merdivenler, tuvaletler, bekleme ve yemek yeme alanları gibi noktalarda gözlemler yapıldı. Mekanda sigara içen biri gözlendiğinde o mekan uyumsuz olarak değerlendirildi” dedi. 



"Uyum, Okullar, Devlet Daireleri ve Üniversitelerde Yüzde 90'ın Üzerinde"
Araştırmaya göre, yasaya uyumun okullar, devlet daireleri, alışveriş merkezleri ve üniversitelerde yüzde 90’ın üzerinde, hastanelerde ise yüzde 79 olduğunun saptandığını kaydeden Acien, şunları kaydetti: “Tüm bu mekanlarda, uyum sorunun en fazla yaşandığı yerlerin yemekhane ve kafeterya alanları olduğu görüldü. Eğlence yerlerinde ise uyum kafelerde yüzde 94, restoranlarda yüzde 93, kahvehanelerde yüzde 78, bar ve gece kulüplerinde ise yüzde 20 olarak saptandı. Çalışılan iller arasında uyum açısından önemli farklılıklar bulunamadı."

“Hastane ve Diğer Mekanların Yemek Yenen Alanlarında Uyumu Artıracak Değişiklikler Yapılmalı”
Çalışma kapsamında, taksilerdeki uyumun ise 172 yolculuk sırasında yapılan gözlemler ile belirlendiğini dile getiren Acien, " Bu yolculuklar sırasında taksi şoförlerinin yüzde 5'inin sigara içtiği gözlendi. Bu oran İstanbul'da yüzde 12'ye yükselirken, Adana, Balıkesir, Gaziantep, Trabzon ve Van'da yapılan gözlemlerde sigara içen şoföre rastlanmadı" diye konuştu.

Çalışma sonuçlarına göre, yasaya uyumun eğlence mekanlarında, özellikle de barlar, gece klüpleri ve kahvehanelerde artırılması gerektiğinin ortaya çıktığını belirten Acien, “Araştırma sonucu, hastane ve diğer mekanların yemek yenen alanlar ve bazı şehirlerdeki taksilerde de uyumu artıracak değişiklikler yapılması gerektiğine işaret etmektedir" şeklinde konuştu. 
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...