31 Temmuz 2013 Çarşamba

HEMŞİRELER SOSYAL MEDYAYI NASIL KULLANIYOR?

Sağlık sektörü sosyal medyada gün geçtikçe daha etkin rol oynama başladı. Sosyal medyayı etkin kullanan hemşirelerin, bu konudaki görüşlerini aldık.

Sosyal medya gün geçtikçe hayatımızın merkezine oturmaya başladı. Peki sağlık sektörü ve sağlık haberciliği bundan nasıl etkilenecek? İlerleyen günlerde sağlık nasıl bir yöne gidecek? Sosyal medyayı aktif kullanmayanlar unutulup gidecek mi? Merak edilen birçok soruyu sosyal medyayı aktif kullanan hemşirelere yönelttik. Bakış açıları ve çalışmalarını Med-Index’e anlattılar.

“Sosyal Medya İletişimde En Büyük Silah”
Sağlık Bilişimi Derneği’nin düzenlemiş olduğu 'Yılın Bilişimcisi' yarışmasında Altın Steteskop Yılın Bilişim Dostu Sağlık Çalışanı ödülünü alan İlle de Sağlık sitesinin Editörü Hemşire Sevinç Baran şunları söyledi: “Sosyal medya, günümüzün olmazsa olmazıdır. Hatta iletişimde en büyük silahtır. Küreselleşen dünya, gelişen teknoloji ile beraber birincil ilişkilerin yerini tamamen sanal iletişim araçları aldı. Sosyal gruplar bu yüzden bizler ve tüm meslek grupları için önemlidir ve kullanılması artık kaçınılmaz. Kimse sosyal medyayı ve sosyal medyaya yön veren insanları görmezden gelemez. Bunu bizler de görüyor ve içinde olan kitle olarak takip ediyoruz. 

Hemşireler Türkiye'deki Sağlık Sisteminin Eksikliklerini Sosyal Medyadan Paylaşıyor
Sosyal medyayı kendimi, mesleğimi, beklentilerimi, hayallerimi ve ideallerimi çok çabuk, hızlı ve benim bile tahmin edemeyeceğim ölçüde kitlelere ulaştırabileceğimin farkında olduğum için kullanıyorum. Hemşireler kendini geliştirmeye açık, çok zor şartlarda çalışan, karşısındaki hastayla empati kurabilen, kendi yaşadığı zorlukların farkında olan, aynı zamanda Türkiye'deki sağlık sisteminin eksikliklerinin de farkında olan ve bunu sosyal medyayı da kullanarak paylaşım yapan meslek grubudur. Gözlemlediğimiz kadarıyla hemşireler bilimsel araştırmalardan tutun mobbing ve karşılıklı sosyal paylaşımlar, mizah içeren tüm konularda sosyal medyayı en yakın takip eden meslek gruplarından biri. En çok merak edilen haberler; sosyal hakları, mobbing hikayeleri ve mizah yoluyla hem kendilerinin hem sağlık sisteminin hem de hasta ve hasta yakınlarının içinde yer aldığı paylaşımların bulunduğu sağlık mizah sayfalarıdır. 


Sağlık Çalışanları Mizahtan Anlar
Sosyal medyadan sağlık sektörüne yön veren en önemli unsur sağlık mizah sayfalarıdır. Mizah hem zordur hem de yapılması çok zevklidir. İçinde bilgi, birikim, donanım bulunmayan kişiler mizah yapamazlar. Bizim çizerlerimizin hem bizimle hem sistemle hem de diğer sağlık çalışanlarıyla ilgili konuları mizahi yolla ele alır. Karikatürler ve sloganlar birer replik niteliği taşır. Diğer kurum ve kuruluşlar böyle bir etki için çok fazla düşünce gücü ve para harcamasına rağmen dikkat çekmezken; bizim aynı gün içerisinde yayınladığımız bir içerik 3 bin 500- 4 bin kez paylaşılır. Bu da bizim ve tüm sağlık çalışanlarının küçümsenmeyecek bir başarıdır. 

Sosyal Medyadan Projeye Uzanan Hedefler
Bizim hedefimiz sağlığın içerisinde olan, yıllardır aynı işi büyük bir zevkle yapan, hem sisteme karşı dik duran hem de empati yapabilen, hekiminden hemşiresine bu mesleğe gönül vermiş İlle de Sağlık ekibi olarak bir aradayız. Bizi anlayabilecek ve bize inanan kurum ve kuruluşlarla beraber sanal Facebook gruplarından çıkıp hem hasta ve hasta yakınlarının hem de sağlık çalışanlarının ortak sesi olabilecek bir sağlık gazetesi hayal ediyoruz. Eğer bu bütünlüğü oluşturabilirsek, yalnızca belirli bir kitleye hitap etmekten çıkıp halk ile sağlık çalışanlarını barıştırabilecek aradaki engelleri kaldıracak bir projeyi hayata geçireceğiz. Tüm bu hayallerimiz gerçekleşirse, sanal medyanın ve gücün de verdiği destekle kendiyle barışık, mutlu, sağlıklı, hasta ve hasta yakınlarıyla beraber el ele gülümseyebilen sağlık çalışanları hayal ediyoruz. 


“Sosyal Medya, Sessizce Ağlama Yerine Diğerleriyle Beraber Ağlama Özgürlüğüdür”
Hastane Cafe’nin editörü Hemşire Mesut Uçar , şöyle konuştu: “Sosyal medya bence insanların kendi düşünce ve fikirlerine diğerlerine internet ortamında aktarma biçimidir. Sesini duyurmadır, haykırmadır, bağırmadır. Sessizce ağlama yerine diğerleriyle beraber ağlama özgürlüğüdür. Sosyal medyayı kullanma nedenim ise, fikirlerimin ilginç olduğunu düşünüyorum. Sesimin herkes tarafından duyulmasını ve doğru ses olduğunu düşündüğüm için tercih ediyorum. Hemşireler yoğun iş temposundan ve nöbetlerden dolayı sosyal medyayı sadece eğlence amacıyla boş zamanlarında kullanabiliyor. Açıkçası çok etkin değiller. 

“Medyadan Olumsuz Etkileniyoruz”
Organ nakilleri hariç, olumlu etkilenebilecek gelişmeler genelde çok tepki almadığından sadece olumsuz haberler sosyal medya, yazılı ve görsel basında çok duyuluyor ve paylaşılıyor. Sorunlar, yoğun iş tempomuz ve çalışma saatlerimizin düzensizliğinden dolayı medyayı kullanamadığımızdan kaynaklanıyor. Sesimizi duyurma görevi sadece basınla uğraşan kişilere bırakılıyor. Sizin gibi değerli insanlar sesimizi duyurmaya yardımcı oluyor diğerleri maalesef tiraj ve popüler olma peşinde olduğundan medyadan sadece olumsuz anlamda nasibimizi alıyoruz. Sağlık haberciliği, anlamında da medya kendi iletişim aygıtlarının sesini duyurmak amacıyla sosyal medyayı bir iletişim ve reklam aracı olarak kullanıyor.”


“Mesleki Sorunlara Çözüm Aramak için Kullanıyorum”
Sağlık Çalışanlarının Sesi grubunda yönetici Hemşire Doğanay Işın, konu ile ilgili şunları söyledi: “Sosyal medya internet kullanıcılarına sunulan sosyal ağların, blogların farklı mesajlaşma programlarının olduğu, sınırsız fırsatların sunulduğu büyük bir iletişim ağı. Kullanıcıların ilgi alanlarına yönelik bilgilere kolaylıkla ulaşılabildiği, bilgi paylaşımlarının yapıldığı, birebir iletişime geçildiği bir ortamdır. Sosyal medyayı kullanmamdaki amaç diğer bireylerle iletişime geçmek ve farklı sosyal ağlarda bulunmak amacıyla kullanıyorum. Meslekle ilgili paylaşımlar yapmak ve güncel sağlık haberlerini takip etmek, sağlık çalışanlarının sesini duyurabilmek ve sorunlara çözüm yolları aramak için tercih ediyorum.

“Sağlıkla İlgili Paylaşılan Haberlerin Doğruluk Derecesinin ve Güvenilirliğinin Saptanamaması Sorun Oluyor”
Sağlık alanı sosyal medyadan olumlu ve olumsuz olarak etkileniyor diye düşünüyorum. Olumlu olarak sağlıkla ilgili her türlü bilgiye anında ulaşmak ve bu yolun zahmetsiz olması avantajları arasında yer alıyor. Olumsuz yönü ise, sağlıkla ilgili paylaşılan haberlerin doğruluk derecesinin ve güvenilirliğinin saptanamaması sorun oluyor. Hasta ve sağlık çalışanlarının arasında mahremiyetin ve iletişimde sınırların ortadan kalkması gibi birçok riski de beraberinde getiriyor. Sağlık haberciliği güvenilir, samimi, objektif ve etik olduğu sürece sosyal medyada herkese ulaşma konusunda sorun olmayacaktır. Bu yüzden sağlık habercilerinin haberleri hazırlarken daha dikkatli ve özenli olması gerekiyor.”

Med-Index

29 Temmuz 2013 Pazartesi

AMERİKA’NIN EN ÖNEMLİ DERNEKLERİNDEN SOCİETY OF MATERNAL FETAL MEDİCİNE TARAFINDAN ÇALIŞMASI BİRİNCİ SEÇİLEN İLK TÜRK DR. ÖZHAN M. TURAN

Society of Maternal Fetal Medicine Kongresinde Ödül Alan İlk Türk olan ve araştırması NIH’in yüksek bütçeli çalışmalarında yer alan University of Maryland Riskli Gebelik Uzmanı Dr. Özhan M. Turan, araştırmaları ve eğitimdeki yaşadıkları ile ilgili meslektaşlarına rehber olacak bilgiler verdi.

Amerika’da riskli gebeliklerle ilgili tüm politikaları belirleyen Society of Maternal Fetal Medicine, doktorların riskli gebelik üst ihtisaslarını kontrol eden, yaptırdığı yayınlar ile perinatoloji ile ilgilenen hekimlerin günlük hasta bakarken kullandıkları standartları belirleyen bir kuruluştur. Society of Maternal Fetal Medicine, tarafından ödüllendirilen Dr. Özhan M. Turan, ödül alan çalışmasında adrenal gland fetal zone aktivasyonunu belirleyerek erken doğumun tanınabileceğini gösterdi. Metodu günlük kullanıma da uygun bir şekilde geliştirdiği için National Institutes of Health (NIH)’in yüksek bütçeli çalışmalarından birinde risksiz hasta grubunda erken doğumun tanınması için halen deneniyor

Yüksek riskli gebeliklerle ilgili çalışmalarını sürdüren Dr. Turan, Amerika’daki yaşam şartları, çalışma koşulları ve tıp eğitimi hakkındaki görüşlerini Med-Index’e anlattı.

Ne üzerine çalışıyorsunuz?
Kadın hastalıkları ve doğum uzmanıyım. Riskli gebelikler (high risk pregnancy) diğer adi ile perinatoloji konusunda üst ihtisas yaptım. Esas ilgi alanlarım erken doğum, bebeklerin anne karnındaki gelişme geriliği ve intrauterine fetal surgery (anne karnında cerrahi girişimler). 

Society of Maternal Fetal Medicine Ödülü Alan İlk Türk
Amerika’da riskli gebeliklerle ilgili tüm politikaları belirleyen Society of Maternal Fetal Medicine (SMFM, Riskli Gebelikler Derneği), doktorların riskli gebelik üst ihtisaslarını kontrol eden, yaptırdığı yayınlar ile perinatoloji ile ilgilenen hekimlerin günlük hasta bakarken kullandıkları standartları belirleyen bir kuruluştur. Hatta hangi muayene ya da işlem yapıldığında ne kadar ücret alınacağına bile bu kuruluş karar verir.
Bu kuruluş her yıl bir kongre düzenler. 2010 yılında 30. kongre düzenlendi. O yıl kongreye bin 600 civarında bildiri yollandı. Bu bildiriler ciddi bir elemeden geçirilir. En değerli olan ilk 8’i planery oral session denilen bölümde tüm katılımcıların önünde kongrenin ilk günü sunulur. Genellikle de bu ilk 8 sunum, sağlık ve hizmet standartlarını belirlemeye yönelik çalışmalardır. Genellikle çok yüksek bütçeli (milyon dolar) “ National Institutes of Health”in yönettiği çalışmalardan oluşur. O yıl benim araştırmam bu ilk 8 içine girdi. Sunum sonrasında da SMFM kongresinden bir jüri, bunları sunumun orijinalliği, nasıl yapıldığı ve çalışmanın bilimsel değerine göre değerlendirir ve kimin birinci olacağına karar verir ki, o yıl benim çalışmam birinci oldu. Şu ana kadar dünya da bu ödülü 33 kişiye verildi. 


Metodum NIH’in Yüksek Bütçeli Çalışmalarından Birinde Risksiz Hasta Grubunda
Çalışmamı sunmak için dünyada pek çok ülkeden davet aldım. Türkiye’de de Ekim 2012’de davetli olarak geldiğim Perinatoloji Derneği toplantısında sundum. Şu anda bu çalışma ile tanımladığım metodum NIH’in yüksek bütçeli çalışmalarından birinde risksiz hasta grubunda erken doğumun tanınması için deneniyor.

Bebek Ne Zaman Dünyaya Geleceğine Kendi Karar Verir
Çalışmama gelecek olursak; normalde anne karnındaki bebek ne zaman dünyaya geleceğine kendi karar verir. Aslında sanki doğum annenin doğum ağrıları başlayınca olur gibi görünse de bu ağrıların ne zaman başlayacağına bebek karar verir. Plasenta dediğimiz bebeği anne karnında besleyen organın bir diğer görevi de bazı hormonları salgılamak ya da onların yapımını kontrol etmektir. 

CRH’nin Görevi Kortizon, Dihidro Epiandesteron ve Dihidroepiandesteron Sülfat Üretmek
1960’lardan beri bilinen fizyolojiye göre CRH (Kortiko Tropin Relezing Hormon) denilen hormon, plasentadan sürekli olarak üretilir. Ancak, hemen yanında yapılan ve de onu bağlayan bir proteine bağlanarak aktif hale gelmeden plasentadan uzaklaştırılır. CRH’nin en önemli görevi adrenal glandı (böbrek üstü bezi) uyarıp oradan kortizon, dihidro epiandesteron ve dihidroepiandesteron sülfat dediğimiz ara hormonların yapılmasını sağlamaktır. Bu hormonların yapımından bezin iç kısmında bulunan fetal zon sorumludur. Bu maddeler de plasenta ve membranlarda rahim kasılmasını sağlayan prostaglandin ve östrojene dönüşür. Doğum zamanı yaklaştığında CRH’yi bağlayan protein yapımı durduğu için plasenta bol miktarda CRH yapar ve böbrek üstü bezinin fetal zonunu aşırı şekilde uyarır, bu bezde daha fazla ara hormonlar yapılmasına yol açarak rahim kasılmalarının sıklığını ve gücünü artırır, sonuçta da doğum gerçekleşir.

Erken Doğan Bebeklerin Böbrek Ustü Bezi Hacimlerinin Zamanında Doğanlara Nazaran Çok Daha Büyük Olduğunu Gösterdim
İnsan vücudunda herhangi bir hormon üreten bezi aşırı uyardığınızda da o bez (gland) boyutlarını artırıp kendini büyütür. Günümüzün ilerleyen teknolojisi ultrason ile bebeğin böbrek üstü bezini ve onun ara hormonlarını yapan fetal zonu görüntüleyebilmemize olanak sağladı. Ben öncelikle 3 boyutlu ultrason kullanarak fetal adrenal glandin hacmini ölçtüm. Erken doğan bebeklerin böbrek üstü bezi hacimlerinin zamanında doğanlara nazaran çok daha büyük olduğunu gösterdim. 

Bebeklerin Böbrek Üstü Bezinin Bu İşten Sorumlu Olduğu İspat Edildi
Erken doğum tüm dünyada en büyük sağlık sorunlarından birisidir. ABD’de görülme sıklığı yüzde 12 civarındadır. Erken doğumlar bebek ölümlerinin ve sakatlıkların birinci derecede sorumlusudur. O nedenle bunu engelleyebilmek ya da erken doğumu durdurabilmek için milyonlarca dolarlık çalışmalar yapılmaktadır. Böbrek üstü bezinin bu işten esas sorumlu organ olduğunu ispat edene kadar, tıpta erken doğum hep anneden aldığımız örneklerle veya anneyi muayene ederek tanınmaya çalışıldı. İşte bu nedenle benim çalışmam erken doğumun tanınmasında yeni bir çığır açmış oldu. Özetlersek çok yüksek bir tanı değeri ile bebeği muayene ederek onun ne zaman doğacağını söyleyebiliyoruz. 



ABD’de Erken Doğum Riski ile Hastaneye Yatan 7-10 Gebeden Sadece 1’i Erken Doğumla Sonlanıyor
Eğer elinizde bir hastalığı doğru tanıyacak metot yoksa doğru hasta seçimi yapılamadığı için gerçek anlamda ne yapılması gerektiğini gösterecek çalışma yapmanızda mümkün değildir. İşte bu nedenle bu zamana kadar dünya da yapılan çalışmaların büyük bir kısmında bir takım ilaçlar etkin bulunurken aynı ilaç başka bir grubun çalışmasında etkisiz bulundu. Bugün ABD’de erken doğum riski ile hastaneye yatırdığımız her 7-10 gebenin sadece 1 tanesi erken doğumla sonlanıyor. Yani şu anda kullandığımız metotlar gerçek erken doğumu tanımada son derece kötü. Bu öncelikle hastaneye yatış masraflarını artırıyor, ayrıca kimin gerçekte doğum yapacağını bilemediğimizden pek çok gereksiz tedaviyi herkese uygulamamıza yol açıyor. Ayrıca gerçekten erken doğum yapacak olanı da tanıma da yetersiz kalıyoruz. 

Iki Boyutu Ultrasonu Kullanarak Tanımayı Hedefleyen Başka Bir Metot Geliştirdim
İlk tarif ettiğim 3 boyutlu hacim ölçüm metodu, maalesef çok yaygın kullanım alanı bulamadı. Çünkü 3 boyutlu ultrason her yerde yok, olsa bile hacim ölçümü herkesin kolaylıkla yapabileceği bir şey değil. Bunun üzerine bunun iki boyutlu ultrason (her muayenehane de var olan) ile tanımayı hedefleyen başka bir metot geliştirdim. Bu metot ile böbrek üstü bezi fetal zonunun derinliğini ölçüp, bunu tüm bezin derinliği ile orantıladım. Böylece ortaya çıkan oran bize fetal zonun tüm bez içerisinde yüzde kaç yer işgal ettiğini gösterdi ki bu metot daha önce tanımladığım 3 boyutlu ultrason metodu ile aynı duyarlılıkla etkindi. İşte ödül alan çalışmada böbrek üstü bezi fetal zone aktivasyonun erken doğumu tanımada, günlük kullanımda olan diğer tekniklerden nasıl daha üstün olduğunu gösteren çalışmaydı.

Hangi tip hastaları ve hastalıkları tedavi ediyorsunuz?
Anne veya bebekte herhangi bir sorun olan tüm gebeler benim ilgi alanıma giriyor. Anne karnındaki bebeğe kan transfüzyonu yapmaktan, ultrasonla anormal bebeğe tanı koymaya, ikiz gebelilerde plasentayı lazerle kesmekten, kromozomal hastalık için tarama yapmaya kadar geniş bir yelpaze. Ayrıca annede herhangi bir tıbbi sorun varsa yani şeker hastalığı, yüksek tansiyon, kalp hastalığı, tiroit hastalığı gibi, tüm bu hastalıkların tedavisi de benim tedavi ettiğim hasta grubuna giriyor. 

Bu hastalıkların bulguları, belirtileri ve tedavileri hakkında genel bilgiler verebilir misiniz?
Erken doğum dünyadaki en önemli sağlık problemlerinden birisi.

Bu hastalığın dünyada ve Türkiye'de görülme sıklığı nedir, bu konuda istatistikî bilgileri paylaşabilir misiniz? 
2012 yılında yapılan bir araştırma erken doğumun değişik toplumlardaki sıklığına baktı. Bu çalışmaya göre Avrupa ülkelerinde erken doğum sıklığı yüzde 10’un altında. ABD’de bu oran yüzde 12. Bazı Afrika ülkelerinde, Endonezya, Pakistan’da yüzde 15’in üstünde. Türkiye ile ilgili tam bir bilgi yok ama bu araştırmaya göre yüzde 10-15 arasında. 

Kısaca kendinizden bahsedebilir misiniz?
Gaziantep’te doğdum, ailemle ile birlikte küçük yaşta İstanbul’a taşındım. İlk ve ortaokulu İstanbul’da bitirdim. Kabataş Erkek Lisesi’nde yatılı olarak liseye gittim. Doktor olmak istemiyordum ama Türkiye’deki sistemin bir sonucu olarak üniversite sınavında İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesini kazandım. Aslında kalp damar cerrahi olmak istiyordum ama Tıpta Uzmanlık Sınavına girdiğim yılda maalesef Türkiye’de kalp damar cerrahi kontenjanı açılmamıştı. Ben de ikinci tercihim olan kadın doğumu seçtim. Yani yine sistem sayesinde kadın doğumcu oldum. Şimdi düşündüğümde kader gibi görünen mecburiyetlerin aslında hayırlı olduğunu söyleyebilirim. 
Asistanlığım süresince de bilimsel çalışma ve araştırmalara meraklıydım, 4’u uluslararası 8’i yurt içi dergilerde olmak üzere 12 araştırma yayınladım. Bir süre Amerika’da Mayo Clinic’e gidip endoskopik pelvik cerrahi çalıştım. Askerliğimi Gölcük Deniz Hastanesinde yaptım. Mecburi hizmetimi Niğde Devlet Hastanesinde tamamladım. Arkasından İstanbul’a geri döndüm önce Süleymaniye Devlet Hastanesi’nde baş asistanlık yaptım daha sonra da Acıbadem Hastanesi Tüp Bebek Merkezi’nde çalıştım. Bir yanda da İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Deneysel Araştırma ve Tıp Merkezi’nde (DETAM) moleküler tip doktorası yaptım. 
3 yıl süre ile yüksek riskli gebelik üst ihtisası yapmak üzere Londra’da King’s Collage Hospital’a kabul edildim. Orada konusunda dünyanın en önemli önderlerinden olan Prof. Nicolaides ile çalıştım. Oradan sonra da Amerika serüveni başladı. Önce Yale Üniversitesi perinatoloji bölümüne kabul edildim. Arkasından da University of Maryland’a geçtim. Son 8 yıldır da burada çalışmalarıma devam etmekteyim. Evliyim eşim Dr Şifa Turan ile birlikte aynı merkezde çalışıyoruz. Çalışmalarımızın büyük kısmı ortak. Şu anda 15 yaşında olan bir oğlum var. 


Bugüne kadar eğitim aldığınız ve çalıştığınız kurumlar hakkında bilgi verebilir misiniz? 
Tıp fakültesini İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp fakültesinde bitirdim. Kadın doğum uzmanlığı sonrasında bir süre Amerika’da Mayo klinikte çalıştım. Daha sonra İstanbul’a geri döndüm önce baş asistanlık yaptım. Bu arada Moleküler Biyoloji konusunda PhD yaptım. Daha sonra bir özel hastanede çalıştıktan sonra 2003 yılında Londra’ya gidip King’s College’da perinatoloji üst ihtisası yaptım. 2006 yılında önce Yale üniversitesinde, 2007’den beri de University of Maryland’da çalışmaktayım.

Eğitim aldığınız kurumların halen bulunduğunuz konuma gelmenizdeki katkıları nelerdir, şu anda çalıştığınız kurumu neden seçtiniz?
Dünyada benim uğraştığım konuda önde gelen pek çok kurumda çalıştım. Yeni ihtisasımı bitirdiğim dönemde ABD’de Mayo Klinik’te Prof. Javier Magrian ile endoskopik pelvik cerrahi çalıştım ki bugün yaptığım fetal cerrahiye bu eğitimin etkisi büyük oldu. Perinatoloji (yüksek riskli gebelik) konusunda üst ihtisası İngiltere’de King’s College’da yaptım. Bu merkez dünyada en önemli merkezlerden birisi olup, tüm gebelikte kromozomal hastalık taramalarının, fetal cerrahinin başlatıldığı yerdir. Bugün başarılarımda tabi ki o merkezde Prof. Nicolaides’le çalışmamın yeri büyüktür. 
ABD’ye ilk geldiğim yıl Yale Üniversitesinde Prof. Joshua Copel, Catalin ve Irina Buhimschi gibi araştırma bazında çok önemli beyinlerle çalıştım. Özellikle ilk adrenal gland çalışmalarını bu merkezde başladım. Şu anda çalıştığım merkezde de kendi alanlarında dünya çapında isimlerle birlikte çalışıyorum. Bu merkezi seçme sebebim biraz da çalışan isimler oldu. Aynı zamanda benim ilgilendiğim alanda rahat çalışma imkanı verilmesi de seçme nedenlerinden birisidir.


Halen pratiğini yaptığınız branşın Türkiye ve ABD'deki durumunu karşılaştırabilir misiniz?
Riskli gebelikler, perinatioloji ABD‘de çok uzun yıllar önce üst ihtisas olarak kabul edilip sınırları belirlenmiş. Buna karşın Türkiye’de perinatolojinin üst ihtisas haline gelmesi ancak yakin zamnada gerçekleşti. Tabi aslında Türkiye’de de uzun yıllar sadece bu işi yapan, bu konuda kendini yurt dışı eğitimi ile geliştirmiş isimler var. En önemli fark bence ABD’de annedeki tıbbi problemler riskli gebelik uzmanın görevidir. Yani hastanın şeker, kalp, kan, bağırsak vs hastalığı varsa bunların hepsinin tedavi ve takibi perinatolog tarafından yapılır. Türkiye’de ise bu daha çok o branşa ait uzmanla ortak olarak yapılır. 

Genellikle Yüksek Doz Magnezyum Sülfat Kullanarak Ya Da Başka Ajanlarla Bunu Kombine Ederek Erken Doğumu Durdurmaya Çalışıyoruz 
Erken doğum konusunda sanırım dünyanın her yerinde aynı problem var. Gerçek erken doğumu tanımayı bilemememiz. Benim çalıştığım hastanede hastaların bazı özellikleri sebebi ile (obezite, siyah ırk, düşük sosyo-ekonomik seviye gibi) erken doğum riski Amerika’nın en yüksek yerlerinden birisi. Türkiye’den farklı olarak herhalde burada daha çok hastaneye yatırarak tedavi ve değişik ilaçlar kullanıyorum. Sonuca baktığımızda Türkiye’den çok da farklı olduğunu söyleyemem. Biz kendi hastanemizde adrenal gland ölçümünü kullanarak tanımladığımız gerekçelerle erken doğum riski olan hastaları oldukça agresif şekilde tedavi etmeye çalışıyoruz. Genellikle yüksek doz magnezyum sülfat kullanarak ya da başka ajanlarla bunu kombine ederek erken doğumu durdurmaya çalışıyoruz. Herhalde dünyada bizim kadar magnezyumu yoğun kullanan ve başka ajanlarla kombine eden bir yer yoktur. Bunun dışında genel kural olarak, steroid vererek bebeğin doğum öncesinde akciğerlerini geliştirmeye çalışıyoruz, enfeksiyon var mı ve eğer tedavi edilebilecek bir yerde ise (idrar yolu enfeksiyonu gibi) tedavi ediyoruz. 
Fetal cerrahi konusunda; sanırım artık Türkiye’de de bunu yapan merkezler var. Şu anda bizim ünitemizde yapılabilecek her şey yapılıyor. Türkiye’de nelerin yapıldığı ile ilgili çok fazla bilgim yok.

Halen çalışmakta olduğunuz kurumu ya da çalışmış olduğunuz kurumları eğitim, tıbbi pratik ve sağlık hizmetleri konuları açısından Türkiye'de kurumlar ile karşılaştırabilir misiniz?
Hangi branş olursa olsun, bana göre doktorların verdiği sağlık hizmetinin yüzde 50 ‘sini bilim, geri kalanını ise diğer faktörler belirler. Diğer faktörlerden kastım; hasta grubunun özellikleri, çalışılan ülkenin koşuları, sosyo-ekonomik seviye, toplumun değer yargıları, sağlık politikası, doktorun kendi deneyimi gibi. Bu nedenle aslında çalışılan kurumları kıyaslamak çok da doğru olmayabilir. Ancak sağlık personelinin aldığı eğitim ve sorumluluk konusunda farklar bence daha belirgin. Özellikle de yardımcı sağlık personeli Türkiye’de olmadığı kadar bize yardımcıdır. 

Hemşirelerin ABD’de Çok Ciddi Hasta Tedavisinde Rolü Vardır
Hemşirelerin ABD’de çok ciddi hasta tedavisinde rolü vardır. Hastayı muayene ederler, yapılanları kontrol ederler. Hatta eğer yapılan şeyi uygun görmezler ise doktorları uyarmaktan çekinmezler. Doktorların bir başka yardımcısı da Physician assistant denilen doktor yardımcıları. Bunlar doktorun altında çalışırlar, hasta muayene eder, konsültasyon yapar, gerekirse reçete de yazabilirler. Ama bir doktorla birlikte çalışmadan kendi başlarına görev yapamazlar. 

Her Aşamada Yapılanlar Kontrol Edildiğinde Sağlık Hizmetinin Kalitesi Artar ve Hata Yapma Riski Azalır
Ebeler de ABD’de başlı başına bağımsız olarak çalışırlar. Hatta gebeyi takip edip doğurturken yardım istemedikleri sürece (doğumda sorun olursa) doktorların onlara karışma hakkı bile yoktur. Türkiye’de ise doktor hasta ile baş başadır. Hemşireler doktordan bağımsız olarak fonksiyon görmesi diye bir şey yoktur. Her ne kadar pek çok kişi doktorun işine karışıyormuş gibi dursa da her aşamada yapılanlar kontrol edildiğinde sağlık hizmetinin kalitesi artar ve hata yapma riski azalır. 

ABD’de Yüksek Riskli Gebelik Uzmanları, Kadın Gebe Kaldığı Andan Doğum Sonrası 6 Haftaya Kadar Var Olan Tüm Tıbbi Hastalıkları Tedavi Etmekle Yükümlüdür
Perinatoloji eğitimindeki en önemli fark ise daha önce de belirttiğim gibi ABD’de yüksek riskli gebelik uzmanları, kadın gebe kaldığı andan doğum sonrası 6 haftaya kadar var olan tüm tıbbi hastalıkları tedavi etmekle yükümlüdür. Türkiye’de ise tıbbi sorunlar daha çok ilgili branştaki doktor tarafından yapılır ya da birlikte takip edilir.

Türkiye'de halen eğitim almakta olan tıp öğrencilerine ya da genç hekimlere neler önerirsiniz?
Genç arkadaşlarıma öncelikle hekim olmanın ne demek olduğunu iyi algılamalarını öneririm. Hekimlik sadece bir meslek değil aynı zamanda bir “zanaat”tır. Yani kendi içinde eğitim ile öğrenilen öğelerin deneyimle geliştirilip hasta bazında kişiselleştirilmesidir. Ben buradaki kendi asistanlarıma da bunu anlatırım. Sadece kitapta yazılanları bilmek ya da nasıl doğum, ameliyat yapacağını öğrenmek sizi çok iyi bir teknisyen yapabilir ama doktor olmak farklı bir şeydir.

3 E Kuralını Uygulayın
Benim 3E kuralı diye asistanlarıma anlattığım kendilerini geliştirip iyi hekim olmalarını sağlayacağını düşündüğüm 3’lü kuralım var ki burada onu da belirtmek isterim. 1. E’nin anlamı: Effective (etkinlik), ne yaparsanız yapın yaptığınız iş işe yaramalı. 2. E’nin anlamı: Economy (Ekonomiklik), ne yaparsanız yapın yaptığınız iş gereğinden daha uzun sürmemeli. 3. E’nin anlamı Elegant (göze hoş gözükme), ne yaparsanız yapın sizi izleyenler; hekim aarkadaslariniz, hastanın kendisi, yakınları vs yaptığınız işin düzgünlüğünden etkilenmeli.

Hangi bilimsel dergileri takip ediyorsunuz?
American Journal Obstetrics and Gynecology, Journal ultrasound in Obstetrics and Gynecology ve Obstetrics and gynecology, Obstetrics and Gynecology, Fetal theraphy and diagnosis

Mesleğinizle ilgili en çok ziyaret ettiğiniz 3 internet sitesi nedir?
Pubmed, Medscape ve Up to date 

Med-Index

27 Temmuz 2013 Cumartesi

AİLE HEKİMLERİ 70 SAAT MESAİYE "HAYIR" DİYOR

Sağlık Bakanlığı'nın aile hekimlerinin hastanelerde nöbet tutmasını sağlayan yönetmeliği kabul etmediklerini söyleyen Aile Hekimleri Dernekleri Federasyonu Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Murat Girginer, “Yeni uygulama ile 40 saatlik normal mesai saatlerinin üzerine 30 saat hastane nöbeti verilmek isteniyor. Hekimlerinin nöbetleri dahil haftalık çalışma süreleri en çok 48 saat olabilir. Yeni getirilecek uygulama ile bir aile hekiminin 70 saat çalışması düşünülüyor” dedi. 

Sağlık Bakanlığı’nın aile hekimlerinin hastanelerde nöbet tutmasını öngören yönetmeliğine tepki gösteren Aile Hekimleri Dernekleri Federasyonu (AHEF), tarafından basın toplantısı düzenlendi. 65 ilin aile hekimleri dernek başkanları katıldığı toplantıda federasyon üyesi doktorlar üzerinde 'Aile hekimliğinde nöbete hayır' yazılı tişörtler giydi.

Kamu Hastaneler Birliği’nin hastanelerde oluşan aksaklıkları gideremediği için aile hekimlerine hastanelerde başka hekimlerin görevinin verilmek istendiğini belirten Aile Hekimleri Dernekleri Federasyonu Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Murat Girginer şunları söyledi: “Aile hekimlerinin başka hekimler yerine dolgu malzemesi olarak kullanılmasına karşıyız. Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir uygulama yok. Aile sağlığı merkezlerinde aile hekimleri çalışırlar ve kendi görevlerini yaparlar. Birinci ve ikinci basamak kesinlikle birbirinden ayrıdır. Ülkemizde ise Kamu Hastaneler Birliğindeki bu açık aile hekimleri ile kapatılmak isteniyor. Hekimiz olağanüstü şartlarda, savaş gibi durumlarda her türlü görev yapmaya hazırız. Ama ayrı kurumlarda, ayrı iş işleyişi içindeki kurumlarda farklı hekimlerin görevlerini aile hekimleri olarak yapmak istemiyoruz. Biz kendi başarı öykümüzü yazıyoruz ve yazmaya devam ediyoruz. Aile hekimlerinin başka kurumlarda nöbet tutması bizim için çok önemli kırmızı bir çizgidir ve bundan da asla taviz vermeyi düşünmüyoruz.”

“Aile Hekiminin 70 Saat Çalışması Düşünülüyor”
Yeni uygulama ile 40 saatlik normal mesai saatlerinin üzerine 30 saat hastane nöbeti verilmek istendiğini kaydeden Dr. Girginer, “Hekimlerinin nöbetleri dahil haftalık çalışma süreleri en çok 48 saat olabilir. Yeni getirilecek uygulama ile bir aile hekiminin 70 saat çalışması düşünülüyor. Bu hekimin hata yapmasıyla hem de iş yükü ile ilgili bir sorun solarak karşımıza çıkıyor” diye konuştu.
Dr. Girginer, bu konuda bir imza kampanyası başlattıklarını, sosyal medyada eylemler yaptıklarını, bu uygulamanın sürmemesi için seslerini duyuramadıkları takdirde süresiz iş bırakma eylemlerine başvuracaklarını belirtti.

“Aile Hekimleri E-Reçete Vermeyecek”
Aile hekimlerinin nöbet tutması ile yönetmelik değişikliği hakkında dava açmak için hazırlıklarını sürdürdüklerini anlatan Girginer, "Nöbet tutturulmak istenen aile hekimlerine hukuksal destek veriliyor. 21 bin aile hekimi kendilerine kayıtlı vatandaşları bilgilendirerek, artık aile hekimliğinde geri dönüş olduğunu, artık sağlık ocağı sistemine dönüş olduğunu, her gittiğinde bulamayacağınızı, onlardan şu ana kadar almış olduğunuz kaliteli eşit ve standart hizmeti alamayacaklarını anlatmaya çalışıyoruz. Ülkenin sağlık geleceği için aile hekimliğinden vazgeçilmemesi gerektiğini anlatmaya çalışıyoruz. 21 bin aile hekimi olarak ortak aktivasyonlar yapıyoruz. Hizmet alan vatandaşların mağdur olmaması için öncelikle merkezi randevu sisteminde aile hekimleri randevularını kaldırmaya başladık. Biz hastaları kabul ediyoruz. Hastalar diledikleri gibi aile hekimlerine gelerek muayene olabiliyorlar, ama biz sadece tepki olarak Merkezi Randevu Sistemi’nden aile hekimleri randevularını kaldırıyoruz. Biz hastaları kabul ediyoruz. Hastalar diledikleri gibi aile hekimlerine gelerek muayene olabiliyorlar, ama biz sadece tepki olarak merkezi randevu sisteminden aile hekimleri randevularını kaldırıyoruz. E-reçete verilmemeye başlandı” dedi.

"Aile Hekimliğine Sahip Çıkın"
Aile hekimlerinin özverili ve sorumluluk içinde yaptığı çalışmalar sayesinde ülke sağlık göstergeleri olumlu yönde değiştiğini kaydeden Dr. Girginer, “Anne ve bebek ölüm hızlarında ciddi oranda düşüşler kaydedildi. 2006 yılında anne ölüm hızı yüzde 28,5 oranındayken 2011’de bu oran yüzde 14,8’lere geriledi. Türkiye’de bebek ölüm hızında aile hekimliğinden sonra gözlenen düşüş de çok önemli. 2006 yılında bebek ölüm hızı yüzde 22,3 iken, 2008’de yüzde 17,9’a, 2009’da yüzde 13,1’e, 2010’da yüzde 10'a, 2011 yılında ise yüzde 9,1’lere kadar geriledi. Türkiye’de aile hekimliği sayesinde artık anneler bebekler ölmüyor, daha sağlıklı bir nesil yetişiyor” diye konuştu.

“Aile Hekimliği Uygulaması ile Aşılama Oranları Yüzde 97’ye Ulaştı”
Aşı takvimleri anne babaların işbirliği ile birlikte başarıyla uygulandığını dile getiren Dr. Girginer, şunları söyledi: “Aile hekimliği uygulaması öncesinde, 2000 yılında aşılama oranları yüzde 80’ler seviyesinde iken aile hekimliği uygulaması ile aşılama oranları yüzde 97’ye ulaştı. Türkiye, aile hekimliğiyle, aşılama oranlarında yakaladığı başarılarla dünyada örnek ülkelerden biri haline geldi. Yapılan çalışmalarda, 1994 yılında Türkiye’deki aşılama oranı yüzde 81’lerdeyken, Avrupa’daki aşılama oranı yüzde 89’lardaydı. 2002 yılında Türkiye’deki aşılama oranı yüzde 78, Avrupa da ki aşılama oranı ise yüzde 94’lerdeydi. Ancak 2011 yılı verilerine baktığımızda Türkiye de ki aşılama oranının yüzde 97 olduğu, Avrupa da aşılama oranının ise yüzde 94 seviyelerinde kaldığı görüldü.”
Yapılan basın toplantısının ardından federasyon üyesi aile hekimleri Sağlık Bakanlığı'na yürüdü. Doktorlar üzerinde 'Aile hekimliğinde nöbete hayır' yazılı tişörtleri Sağlık Bakanlığı önünde bıraktı.

Med-Index

26 Temmuz 2013 Cuma

ECZACILARIN KİŞİYE ÖZEL İLAÇ ÜRETMESİNİN YOLU : “MAJİSTRAL REÇETELER”

"Majistral Reçeteler" adlı yeni kitabı çıkan Uzm. Ecz. Anooshirvan Miandji, “Eczanelerden havan sesi gelmeli. Yakın zamanda portatif camdan laboratuarlarla farklı bir hizmet daha vereceğim” diyor.

Eczanede laboratuarın olması ve eczacının aktif olarak ilaç hazırlaması sadece hastaların özel formülasyon ihtiyaçlarını gidermek için değil, eczacının prestiji ve güvenilirliği için vazgeçilmez ve son derece önemli bir uygulama. Uzm. Ecz. Anooshirvan Miandji, bu kitabı hazırlarken pek çok uluslararası farmakope, yerli anonim reçeteler ve diğer yayınları incelediğini ve bugünkü eczaneler için uygulanabilir ve çağdaş bir kaynak hazırladığını söyledi. 

8 senelik bir çalışma sonucu ortaya çıkan “Majistral Reçeteler” kitabı, çizimli, renkli ve modern tasarımı ile majistral ilaç problemleri için sade ve anlaşılır çözümler sunuyor.
Uzm. Ecz. Anooshirvan Miandji, “Majistral Reçeteler” isimli kitabı hakkında Med-Index’in sorularını yanıtladı.

Kısaca kendinizi tanıtır mısınız?
İran doğumlu Azeri kökenliyim, 95 senesinden beri Türkiye’de yaşmaktayım ve Türk vatandaşıyım. Gazi Eczacılık Fakültesi’nde Eczacılık ve Medisinal Kimya uzmanlığı okudum ve derece ile mezun oldum. Bilkent Üniversitesi’nde 2004 yılından bu yana Farsça Filoloji dersleri veriyorum. İlaç hatırlatma cihazımla Mucitler Yarışmasında dereceye girdim. Şu anda özel öğrenci olarak felsefe doktora dersleri alıyorum. Farsça, felsefe ve eczacılık üzerine New York, Ankara ve Tebriz’de basılmış kitaplarım var.

Kitabınızı yazmanızdaki etken nedir?
Eczacılık, ilaç yapılan ve araştıran bir meslek. Eczanede yapılan ilaçlara majistralilaçlar deniyor. İlaç fabrikaları birçok ilacı ürettiği için, eczacıların ilaç yapımı azaldı. Cam bir bölmede eczacıların ilaç hazırlaması, prestij için çok önemli. İlaç yapımı eczacının, uzmanlığını gösteren bir durumdur. Eczanelerden yeniden havan sesi gelmesi ve eczacının ilaç yaptığı hatırlatmak için bu kitabı hazırladım. 
Eczacıya güveni artan hastalar, danışmanlık hizmeti de almaya başlıyor. Hazırladığım pişik kremini alan hasta sonra, başka ürünler de alıyor. Mesleğin prestij, etkinlik ve ekonomik boyutu var.

Ayrıca hekimlerin ve dermatologların yazdıkları majistral reçeteler son derece önemli, hem hastaya özel oldukları için, hem de ülke ekonomisine katkıda bulundukları için. Bir hekim 4 madde yazar, yabancı muadilinden 5 kaç daha ekonomik olur, eczacı bunu hazırlar ve hasta iyileşir. Bu kitap hekimler ve eczacılar arasında yeni köprüler kuracağına inanıyorum.


İlaç Firmaları 5 Kişiye Özel İlaç Üretemez
Standart ilaç firması bir ilacı, bir milyon adet üretiyor. İçindeki bir maddeye 1 milyon kişiden 5 kişinin alerjisi olduğunda, o madde olmadan 5 kişi için ilaç üretemez. Ancak eczacı o madde olmadan ilacını yapar. Dozunu düşürebilir, başka bir ilaç ile etkileşim olduğu için kişiye özel ilaç üretebilir. Çocuklar için dozunu azaltabilir veya farmasötik formunu değiştirebilir.

İlaç Yapımını Grafiklerle Anlattım
Kitapta, hem oranlar hem de kullanılacak maddelerin sırasını anlaşılır bir dille grafiklerle anlattım. Ayrıca, kısaltmalar sözlüğü, Latince sözlüğü, laboratuar güvenliği maddeleri ve ilaç formları var. 
Eczacıların çok ilgisini çeken kitap, dermatologlar, aile hekimleri, veterinerler için rehber olma özelliği taşıyor. Kitaptan okuyucuların geri dönüşleri dikkate alınarak ikinci baskısında daha da zengin bir içerik oluşturulacak. Böylece bu kitap canlı olacak, sürekli kendini güncelleyecek. 


Kitapta vermek istediğiniz mesaj nedir?
Uçmayan bir pilota pilot diyebilir misiniz? İlaç yapmayan bir eczacıya eczacı diyebilir misiniz? Fransa’da majistral yapan bir eczaneye girdiğinizde, ilaç şişesinin kapağını kapatma makinesinden tutun, tablet dolum makinesine kadar birçok cihaz var. Eczaneler, küçük bir ilaç fabrikasıdır. Bizim ülkemizde böyle bir eczane neredeyse yok.
Majistral reçeteler kitabı, çizimli, renkli ve modern tasarımı ile majistral ilaç problemleri için sade ve anlaşılır çözümler sunmaktadır. Bu kitap 8 senelik bir çalışma sonucu ortaya çıkmıştır, içeriği iki ana bölümden oluşmaktadır.
Birinci Bölüm reçete matematiği ve tabloları, tüm kısaltmalar, ölçü tabloları, alkol hesapları ve sözlük, laboratuar tasarımı ve güvenliğini içeriyor.İkinci bölüm ise 230 formülün tam yapılışı, haricen, dâhilen, kozmetik ve veteriner formüller APF, BP, USP ve diğer tüm uluslararası kaynaklardaki güncel formüller ve anonim formüller kapsar.

Eczanelerde Havan Sesinin Duyulmasını Sağlayacak 
Arşivimde 15 bin adet formül var. Bir filtre geliştirdim, maddeler Türkiye’de bulunacak, bizim ihtiyaçlarımızı karşılayacak, sade ve kısa olacak. 50 maddeden oluşan saç jölesi için hiçbir eczacı uğraşmaz. Maddelerin bir tanesi eksikse, o ilaç yapılamaz. Kitapta 10 maddeyi geçmeyecek reçeteler yer alıyor. Kitap, eczanelerde kolayca uygulanabilecek, eczacıların ve hekimlerin ihtiyaçlarını karşılayacak şeklide hazırlandı.


Okurlarınıza iletmek istediğiniz bir mesaj var mı?
Eczacıları harekete geçirip, anlaşılır ve sade şekilde hazırladım. Eczacıları heyecanlandırsın istiyorum. Bu kitabı kullananlar belli bir düzeye gelecek. Sadece ilaç satmaktan öte, hastalarla daha iyi iletişim kurup kendi laboratuarlarını oluşturarak ilaç yapmalarını teşvik etmeyi hedefliyorum. 
Eczacı, deontoloji ile ilgilenen, ilaç yapan ve danışmanlık hizmeti veren olmalıdır. Eczacının sadece kendisinin yapabileceği başka kuruluşların yapamayacağı hizmetlere vurgu yaparsa, mükemmel bir noktaya gelinir. Bu eşik çok önemlidir ancak maalesef uzun zamandır göz ardı edilmiştir. Eczacılar kesinlikle onlara özgün yeteneklerine yoğunlaşmalı aksi durumda rekabet gücünü dramatik şeklide kaybedecekler.

Eczacıların Kendilerini Geliştirmeleri ve Uzmanlaştırmaları Gerekiyor
Eczacıların, kendilerini geliştirmeleri ve uzmanlaştırmaları gerekiyor. Önceki kitabım olan Tıbbi Bitkiler Atlası’nda, tedavide kullanılan 3 bin çeşit bitki içinde onaylanmış bitki sayısı, klinik çalışması yapılmış 150 geçmez. Tıbbi bitkiler atlası, eczacıların eczaneden çok anlaşılır şeklide 180 hastalık ve 100 farklı bitki için pratik fitoterapi dozlarını uygulaması için tasarlanmıştır. Örneğin, çörek otu her deva deniyor ancak her derde deva diye bir durum yok. Bu sözde bilimdir. Bilimde ölçüler var. 



Bilimi Sadeleştirip İnsanlara Aktarmak Her Bilimcinin Sorumluluğudur
Bilim olması için; gözlem yapılabilmeli, ölçülebilir olmalı, tekrar edilebilmeli ve başkalarına aktarılabilmeli. Bilim insanları bilgilerini ürüne dönüştürmeli, paylaşmalı ki bilim olabilsin. Bilimi sadeleştirip insanlara aktarmak her bilimcinin sorumluluğudur. 
Eczanelere camdan bir pratik laboratuar kurmak isteyenlere farklı bir hizmet daha vereceğiz. Eczacılar artık kendi kararlarını almalılar. Bunun için de entelektüel düzeyde kendilerini geliştirmeleri gerekiyor. 

İsviçre’deki Bir Eczacı Yerini Değiştirirse Hastalarının Yüzde 80’i Onun Peşinden Gider
İngiltere’deki 100 kitaptan 3 tanesi çeviri iken, bizde 100 kitabın 75’i çeviridir. Bir işi iyi yapıyorsanız, dünyanın neresine giderseniz gidin iyi yaparsınız. Biz kitaptaki durumu eczanelerimizde yaşamayalım. Çankaya’daki bir eczacı, dükkânınıkapatıp başka semte eczane açtığınızda kaç hasta ondan hizmet almaya başlar? Kaç hasta eczacısını takip ediyor? İsviçre’deki bir eczacı yerini değiştirirse hastalarının yüzde 80’i onun peşinden gider, çünkü; hastanın geçmişini biliyor, takip ediyor ve arşivliyor. Biz de arşivleme yok. 

Türkiye’de Bir Eczacının Bir Hastaya Ayırdığı Süre 1 Dakika, Almanya’da 7 Dakikadır
Türkiye’de bir eczacının bir hastaya ayırdığı süre 70 saniye yani 1 dakika, Almanya’da 7 dakikadır. Bu çok önemlidir. Almanya’da bir ağrı kesici almak istediğinizde, “nereniz ağrıyor?” neden başınız ağrıyor?” gibi sorular sorulur. Nedenine göre ilaç verirler. Parayla değil, ihtiyaca göre ilaç verilir. 

Tıp Teşhis Koyar, Tedavi Eczacılığın İşidir
Tedavide ilacın payı çok büyüktür. Hekim fizyoloji uzmanıdır, hastayı en ayrıntılı şeklide inceler testler yapar ve teşhis koyar, sonra reçete yazar. Reçete bir kağıt parçasıdır ve doğrudan hastayı tedavi etmez. Eczacı ise farmakoloji ve kimya uzmanıdır. İlacı nasıl bulacağını, araştıracağını, sentezleyeceğini bilir. İlaç uzmanı eczacı olduğu için aslında tedaviye o yapar. Bu yüzden eczacının kalitesinin artması çok önemlidir, eczacıların çok iyi yetişmiş olduğu ülkelerde ilaç sanayi de gelişmiştir ve pek çok hekim-eczacı ortak çalışması sonucu dünyada önemli sorunlar için ilaçlar bulunmuştur.İbn-i Sina hem doktor hem eczacıydı. Gelişmiş ülkelerde hastanelerde, doktor hastanın teşhisini koyuyor, eczacı reçeteyi yazıyor. Bu bir klinik eczacılık uygulamasıdır.

Kitabınızla ilgili nasıl tepkiler aldınız?
Kitabı aldıktan yarım saat sonra formülasyon hazırlayanlar olduğundan kitabı büyük bir eksiği kapatacağını söyleyenlere kadar çok farklı mesajlar alıyorum. 
İletişim için: amiandji@gmail.com  ve www.botafarma.com.tr

25 Temmuz 2013 Perşembe

HARVARD'LI TÜRK HEKİMİNİN ŞAŞIRTAN PROJESİ

Ülkemizden yurt dışına beyin göçü olduğu söylenirken bu kez tersi için bir proje geliştiren Harvard’dan Dr. Mehmet Furkan Burak, Amerika'nın en önemli Halk Sağlığı Okulundan Kocaeli Üniversitesi’ne eğitim verilmesi için burslu program başlatılmasını sağladı. 

Dünyada Halk Sağlığı okulları arasında en iyisi olarak gösterilen Harvard Halk Sağlığı Okulu (Harvard School of Public Health - HSPH), Beyaz Saray’a sağlık politikaları konusunda danışmanlıkta birinci sırada yer alıyor.

Harvard Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde Genetik ve Kompleks Hastalıklar Departmanında Postdoctoral Fellow (doktora sonrası araştırmacı) olarak çalışan Dr. Mehmet Furkan Burak, hazırladığı proje sayesinde Harvard’dan bilim insanlarını Türkiye’ye gelerek eğitim vermelerini başardı. Harvard’dan Kocaeli Üniversitesi’ne gelen araştırmacılar, farklı araştırma dinamiklerini tanıyor ve kariyerlerinde çok önemli olan ders verme (lecturing), akademik danışmanlık (consulting) ve uluslararası işbirliği projeleri geliştirme konusunda tecrübe kazanıyor.
Proje, için hazırladığı ayrıntılı kılavuzları, şartları ve aşamaları ilgili bütün tıp fakülteleriyle paylaşmaktan mutluluk duyacağını belirten Burak, Med-Index’in sorularını yanıtladı. 

Harvard Halk Sağlığı Okulu (HSPH) nedir? Bu okulun amacı nedir? 
Harvard Halk Sağlığı Okulu (HSPH), multidisipliner çalışan sadece master ve doktora öğrencilerinin eğitim gördüğü, araştırma ağırlıklı bir okul. Bünyesinde biyoistatistik, epidemiyoloji, sağlık politikaları gibi halk sağlığı alanında teorik çalışmalar yapan departmanların yanı sıra, immünoloji, enfeksiyon hastalıkları, genetik ve kompleks hastalıklar departmanları gibi daha çok hastalar ve hastalık mekanizmaları üzerine pratik (experimental) çalışmalar yapan bölümleri barındırır. Örneğin Dünya’da Kuş gribi, domuz gribi gibi pandemiler olduğunda bu salgının sosyo-ekonomik, tıbbi, siyasi gibi her türlü boyutunu HSPH departmanları ortak olarak analiz eder ya da AIDS gibi kontrol edilmesi zor hastalıklarla mücadelede ülkeler adına stratejiler belirler. Amerika Birleşik Devletlerinin ve bütün dünyanın sağlık politikalarını takip ve analiz eden, tavsiyelerde bulunan, örnek modeller hazırlayan teorisyenler Halk Sağlığı okullarında çalışmalarını sürdürürler.

Genetik ve Kompleks Hastalıklar Departmanında ise, diyabet, obezite gibi hastalıkların mekanizmaları ve yeni tedaviler üzerine genetik ve moleküler yöntemlerle fareler üzerinde çalışıyoruz. 
HSPH ise dünyada Halk Sağlığı okulları arasında en iyisi olarak gösterilmektedir. Ayrıca Beyaz Saray’a sağlık politikaları konusunda danışmanlıkta 1. sırada yer almaktadır.


Kimler bu uygulamaya katılabilir? 
Bu model uygulamada her yıl HSPH post doctoral fellowları ( doktora sonrası araştırmacı ) Kocaeli Tıp Fakültesinde yürütecekleri projeleri, nasıl faydalı olabileceklerini içeren bir mektup (personal statement) ve beraber çalıştıkları profesörden aldıkları referans mektubuyla birlikte özgeçmişlerini Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesinin kendi ismiyle verdiği ödüle başvurabilirler. Aralarından HSPH öğretim üyelerinden oluşan jürinin puanlamasına göre ilk 3’e girenler ödülün sahibi oluyor ve 1 haftalık akademik program yapmak için Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesini ziyaret ediyorlar. Uçak biletinden, şehir içi transfer ve ulaşımlarına kadar bütün masrafları Kocaeli Üniversitesi tarafından karşılanıyor. Ders ve konferans veriyorlar, öğrencilerle bir araya gelip, bilimsel yöntemleri tartışıyorlar, uzmanlık alanlarıyla ilişkili Kocaeli Tıp departmanlarıyla yakın çalışarak ortak araştırma projeleri başlatıyorlar. Böylelikle Kocaeli üniversitesindeki bilimsel dinamizm artıyor, uluslararası standartlarda projeler oluşturma ve yayın yapma noktasında somut adımlar atılıyor. Tıp eğitiminden, endüstri ile ilişkiler, iş ve işçi sağlığına kadar birçok akademik konuda fikir alışverişi oluyor.

Harvard’dan gelen araştırmacılar ise farklı araştırma dinamiklerini tanıyor, farklı kültürlerle tanışıyor, kariyerinde çok önemli olan ders verme (lecturing), akademik danışmanlık (consulting) ve uluslararası işbirliği projeleri geliştirme konusunda tecrübe kazanıyor.

Destek vermek isteyen okullar nasıl başvurabilir?
Bence Türkiye’deki her tıp fakültesi buradaki tıp fakülteleri yada halk sağlığı okullarına bu tarz işbirliği projeleriyle gidebilir. Şartları iyi düşünülmüş, somut bilimsel çıktıları olan her türlü programa, Amerika'daki okullar son derece ılımlı yaklaşıyorlar. Karşılıklı fikir alışverişi, tecrübe aktarımı gibi konuların ülkemiz için önemini düşünürsek, bilimsel ve tıbbi vizyonumuzu daha ileri taşımak aynı zamanda sahip olduğumuz değerlerimizi de Dünya’ya tanıtmak adına bu tarz programların sayısını ciddi şekilde arttırmalıyız. Proje, için hazırladığım ayrıntılı kılavuzları, şartları ve aşamalarını ilgili bütün tıp fakülteleriyle paylaşmaktan mutluluk duyarım.


Neden böyle bir proje yapmayı düşündünüz?
Tıp fakültelerimiz maddi olarak iyi durumda olsalar da araştırma alanında ülke olarak daha çok yol kat etmemiz gerekiyor. Özellikle bilimsel destek fonlarının önceki yıllara oranla dramatik olarak artmış olduğu bir dönemde biz ülke ve tıp fakülteleri olarak gerekli adımları atmalı, uygun yatırımları yapmalıyız. Dünya standartlarında kaliteli bilim ve tıp eğitimi almış araştırmacıları, doktorları ülkemize getirmeli, tecrübelerinden yararlanmalı, aynı zamanda biyoteknoloji gibi alanlarda gerekli atılımları yapmalı bunun içinde araştırma alt yapısını kuvvetlendirmeliyiz. 

Bütün bunlar düşünüldüğünde alanında Dünyanın sayılı uzmanları arasında bulunan Harvard araştırmacılarını, mezun olduğum okuldaki bilimsel dinamikleri arttırmak, buradaki tecrübeleri en uygun ve sürdürülebilir şekilde ülkemize aktarmak, aynı zamanda programı exchange haline dönüştürüp Türkiye’den de araştırmacıların belirli süreler için buraya gelmelerine vesile olmak için böyle bir program tasarladım. 

Bilimsel vizyonlarıyla beni en iyi şekilde yetiştiren Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi de rektöründen dekanına kadar her zaman bana destek oldular. Gelen araştırmacıları çok disiplinli, özenle hazırlanmış kaliteli bir bilimsel programla ağırladılar. Programının başarılı olması için hiçbir detayı atlamadan mükemmel bir organizasyon örneği sergilediler. Buna birde Türk misafirperverliği de eklenince Harvard School of Public Health’te artik herkes tarafından tanınan ve saygıyla anılan bir Kocaeli Üniversitesi var. Dileğim bu tarz programları diğer tıp fakültelerimizin de başlatması, bunun için caba harcaması ve yıllar içinde çok ciddi birikimlerin oluşmasıdır.

Med-Index

24 Temmuz 2013 Çarşamba

“ESTETİK DEDİĞİMİZ ŞEY ASLINDA DOĞALA YAKIN OLMAK”

Güzelliğin estetik operasyonla aynı anlama geldiği günümüzde, bu alanda başarılı bilimsel çalışmalara imza atan Prof. Dr. Selahattin Özmen, “Güzellik, medyanın ve Hollywood’un öne çıkarttığı bir şey. Önemli olan doğalı yakalamaktır” diyor.

Günümüzde güzellik uğruna çok farklı işlemler yapılıyor. 
Bunların doğru olup olmadığı sorgulanmadan ve uygulayanın işin uzmanı olup olmadığı araştırılmadan uygulamalar gerçekleştiriliyor. Yapılan yanlışlar, etik dışı davranışlar ve bu alandaki bilim dışı birçok yönteminincelenmeden tanıtılması ve uygulanması… Peki, güzellik alanında aslında neler yapılmalı? Bunun bir kuralı var mı? Bilimsel temellere dayanarak neler yapılabilir? Güzellikte etik davranış sergilenebilir mi? Alanında uzman bilim insanlarından bu konu hakkında bilgi alarak, doğru seçimlerin neler olduğunu araştırıyoruz.
Türkiye’nin üçüncü yüz nakli operasyonunu başarıyla gerçekleştiren Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Plastik Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Anabilim Dalı’ndan ayrılarak yakın zamanda Amerikan Hastanesi Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahi Kliniğinde göreve başlayacak olan Prof. Dr. Selahattin Özmen, Med-Index Yayın Yönetmeni Esra Öz’ün sorularını yanıtladı.

Ne üzerine çalışıyorsunuz?
Deneysel olarak kompozit doku nakilleri üzerine çok sayıda yayınım var, yine domuz modelinde liposuction üzerine çalışma yaptık. Türkiye ve ABD’de sıçan, tavşan, domuz, koyunlar üzerinde çalışmalara katıldım. Klinik olarak burun ameliyatında kendi tanımladığım ve uyguladığım teknikler var. Meme ameliyatları, yüz ve baş boyun cerrahisi, uzuv cerrahileri konularında ulusal ve uluslararası yayınlarım var. http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/?term= ozmen s

Bu operasyonların bulguları, belirtileri ve tedavileri hakkında bilgi verebilir misiniz?
En sevdiğim ameliyatlardan biri burun cerrahisidir. Eskiden burun ameliyatı küçültme ameliyatı olarak algılanırdı. Ancak günümüzde ameliyatlarımızda hedefimiz anormal olanı doğal hale getirmek. Hastalarımdan, “Nefes ile ilgili bir problemim var, ameliyat olmuşken görüntüsü de düzelsin” diyenler oluyor. Bir işlem yaparken diğer bir işlemi özenmeden “yapıvermek” doğru değil. Bunlar ciddi ameliyatlar, hastaya içini yapıp, dışını yapmıyorum diyemem. Tersi de doğru, sadece estetik yaparım diğer kısımları ben yapmıyorum diyemem. Bu cerrahi işlem bir bütün olarak ele alınmalı. Kullandığım ameliyat tekniklerinde ve kendi tanımladığım tekniklerde hedefim hep doğalı yakalamak. Çünkü doğal olan fonksiyonel olarak da iyidir, estetik olarak da.


Burnunu yaptığım birinin ameliyatlı olduğu anlaşılsın istemem. Estetik dediğimiz kavram aslında doğala yakın olmak. Hasta benden bilgilerim dahilinde aklıma yatmayan bir şey isterse,“kusura bakmayın sizi başkası ameliyat etsin, ben uygun görmüyorum” diyorum. Hastanın memnun olması içinde bu önemli, çünkü hasta bazen ne istediğini bilmiyor. İnternetten bir şeyler okuyor ancak okuduğunu değerlendirecek bilgi birikimine sahip olamayabiliyor. İnternette her yazılana inanmamak, kimin yazdığına dikkat etmek şart. Çeşitli forumlarda bazı doktorların veya doktor bile olmayanların değişik rumuzlarla kendi reklamlarını yaptıklarını veya yaptırdıklarını duyuyoruz, bunun doğru olmadığını temenni ediyorum. Ancak internet, kontrolü hemen hemen imkansız bir alan. Bu nedenle İnternette her okuduğunuza, televizyonda seyrettiğiniz her habere, ciddi bir kanalda ana haber bülteninde yayınlanıyor olsa bile iyice araştırmadan inanmamak gerekiyor. 

Türkiye’de hastaların çoğu estetik görünen ancak ameliyat olduğu belli olmayan bir burun istiyor. Bazen “altın oran” kullanılaraktamamen simetrik bir sonuç yakalanmaya çalışılıyor. Bu çoğu zaman mümkün değil, hatta gerekli de değil. Bilgisayar ortamında oluşturulan tamamen altın oranlara göre şekillendirilmiş bir yüz insanlara gösterildiğinde en beğenilen yüz seçilmiyor. Tüm insanlarda doğal bir asimetri var. Bu bizim doğal algılarımız çerçevesinde normal olarak tanımlanan bir durum, aşırı asimetri ise düzeltilmesi gereken bir durum tabii ki. Tek tek bakacak olursak kulaklarımız da çok şekilli ve simetrik yapılar değil, ancak kulağı olmayan biri bize estetik için gelmez. Bu nedenle önemli olan doğalı yakalamaktır. 

Yüz bölgesinde kepçe kulak ameliyatları veya doğumsal olarak gelişmemiş kulakların kaburga kullanılarak yeniden yapılması, alın ve kaş kaldırma, göz kapağı estetiği, düşüklüğünün veya kapanmamasının onarılması ameliyat alanlarımız. Yüz bölgesine çeşitli dolgular ve botoks uygulamaları, dermaroller, peeling ve çeşitli mezoterapi uygulamaları yapıyorum. Yüz ve boyun germe, deri gençleştirme de uygulamalarımız arasında. Çene cerrahisi (ortognatik cerrahi) uygulamaları uygun yapıldığında hastalarda estetik olarak çok ciddi düzelmeler sağlıyor. Dudak-damak yarıklı hastalara özellikle önem veriyorum, çünkü hatalı ameliyatlar bu çocukların tüm geleceğini etkileyebiliyor, bu nedenle ehil ellerde plastik cerrahlarca yapılması gereken ameliyatlar olduklarını özellikle vurgulamak istiyorum.



Gövdede en sık meme ameliyatları yapıyoruz. Türkiye’de meme küçültme sayısı daha fazla, ancak meme büyütmede genellikle silikon protezleri tercih ediyorum. Meme dikleştirme ameliyatları da sık yaptığımız ameliyatlardan. Tabii meme kanseri nedeniyle memesi alınmış hastalara da yeni meme yapıyoruz. Gövdede bir diğer önemli ameliyat karın germe ve liposuction uygulamaları. Kol ve uyluk germe ameliyatları da sayıca daha az ihtiyaç duyulan estetik cerrahinin alanına giren ameliyatlar. Genital bölgede peygamber sünnetiyle doğmuş çocuklarda onarım, bayanlarda genital bölgenin genellikle yağ bazen diğer dolgularla gençleştirilmesi, sarkmaların giderilmesi veyadaraltma ameliyatları da uygulamalarımız arasında. Uyluk ve bacaklarda liposuction da sık uygulanan ameliyatlardan. Hastanın ihtiyacı neyse onu çözmeye çalışıyorum, bu uygunsuz bir ben, kist veya tırnak batması gibi basit bir işlem de olabilir, ciddi bir kafa ve yüz anomalisinin onarımı da olabilir. 

Ameliyat ettiğim hastalar memnun kalınca kontroller sırasında yanında başka arkadaşları geliyor. “Hocam, bende estetik yaptırmak istiyorum” diyorlar. “Size nasıl yardımcı olabilirim?” diye soruyorum, aslında şikâyet ettikleri bir alan yok ancak, arkadaşlarının ameliyat sonrası değişimi o kadar olumlu olmuş ki kendilerine de bir şey yaptırmak istiyorlar. Ben bu taleplerle gelenlere genelliklebir işlem önermiyorum. Yüzüne, vücuduna baktığımda bir sorun görmüyorsam, bir operasyon yapmıyorum. Hastanın özellikle memnun olmadığı bir yer varsa ve gerçekten ameliyattan fayda görecek bir alansa ameliyatını yaparım. Bunun dışında hastanın aklında olmayan, şikâyetçi olmadığı bir alanı aklına düşürüp ameliyata zorlamayı uygun bulmuyorum. Ancak başka bir grup hasta da var. Örneğin hasta gelir ve burun ameliyatı ister, ancak çenesinde sorun olduğunun farkında değildir ve bir çene ameliyatı veya yüzüne, dudağına bir dolgu uygulaması, çenesine bir implant koymak sonucu çok değiştirecektir, bu durumda bu konuda da hastaya bilgi veririm ve hasta isterse bu ameliyatı da yaparım.Doktor sadece belli oranda müdahale etmeli hastanın fikirlerine, hastayı bilgilendirmeli ancak ameliyata ikna etmeye çalışmamalıdır. Tabii ki kanser hastaları gibi ameliyatı zorunlu olan hastaları bu grubun dışında tutmak gerekir. Biz profesyoneliz, karşımızdaki dünyanın en güzel kadını bile olsa, bir estetik plastik cerrah olarak “Yanakların ne kadar çökmüş, dudakların çok ince” derseniz o kişi bunu kafasına takar ve hiç ihtiyacı yok iken ameliyat olmayı düşünmeye başlayabilir. Bu nedenle etik değerlerimizi çok iyi korumamız gerekiyor. 


 Pratiğini yaptığınız plastik, rekonstrüktif ve estetik cerrahi Türkiye ve Dünya’daki durumunu karşılaştırabilir misiniz?
Türk plastik cerrahisi Dünya’da Türk tıbbını en iyi temsil eden branşlardan birisi. Günümüzde birçok plastik cerrah uluslararası arenada bir yerlerde sunumlar yapıyor, ameliyatlar yapıyor, eğitimler veriyor. Yurt dışında çok iyi tanınıyoruz. Hem estetik hem mikrocerrahi ve rekonstrüktif cerrahi konusunda hem de deneysel alanda dünyada saygın bir yerimiz var. 

Türkiye’de estetik cerrahi uygulamalarını plastik cerrah olmayan doktorların da yapmakta oldukları şeklinde duyumlar alıyoruz. Bunun Doğruluğu var mı?
Bu haber hem ülkemizde hem de dünyada ciddi komplikasyonlara yol açabilen ve maalesef gerçek olan bir durum. Dünyada estetik cerrahiye talep çok yükseldi, iyi uygulamalar insanların yaşam kalitelerine önem vermesi talebi arttırıyor. Dünyada, özellikle botoks ve dolgu talebi çok hızlı artış gösterdi, uygulama sayıları ameliyatları bile geçiyor. Bu nedenle bu pastadan birşeyler kapmak isteyen her branştan doktor olan veya hiç tıp hekimi ünvanı olmayanların bile çeşitli uygulamalar yapmakta olduklarını duyuyoruz. Aynı konu saç ekimi için de geçerli, tıp doktoru olmayan hatta ortaokul mezunlarının dahi bu işin içinde olduğuna dair haberler var. Biz, tıpta uzmanlık sınavında çok yüksek puanlar alarak kazandığımız bu branşta 6 yıl plastik cerrah olmak için eğitim gördük. Ancak bizim 6 yılda öğrendiğimiz uygulamaları 3 haftalık kurslara giderek öğrenen çok “süper yetenekli (!)” doktor arkadaşlarımız olduğunu görüyoruz. Üç haftalık kurs ile “medikal estetik uzmanı” ilan edilen, Sağlık Bakanlığı Uzmanlık Tüzüğü’nde hiç yer almayan bir grup türedi. Kimin, ne amaçla yaptığını anlamadığımız bir uygulamayla kendilerine Sağlık Bakanlığı’ndan sertifikalar verildi. Bu arkadaşlarımız genellikle Tıpta Uzmanlık Sınavını kazanamamış veya bu sınava hiç girmemiş pratisyen hekimler, çeşitli alanlarda kendilerini plastik cerrah olarak tanıttıklarını, hatta bazılarının plastik cerrahlardan daha iyi olduklarını ima ettiklerini görüyoruz. Sadece medikal estetikçiler değil, diğer branşlardan uzmanlar, pratisyen doktorlar, diş hekimleri, hatta ve hatta berber veya kuaförlerin bile iğneyle bir yerlere botoks veya dolgular yapmaya çalıştıklarını duyuyoruz. Bunları yaparken uygulama yaptıkları bölgenin anatomisini hiç bilmiyorlar, oluşabilecek sorunlarla ilgili bilgileri yok veya bu sorunlar oluştuğunda çözebilecek birikimleri de yok. Bu tür uygulamalara tamamen karşıyız ve çok sıkı denetim uygulanması gerekiyor. Bu yetkinliği kazanabilmek için estetik cerrahi alanında 5-6 yıleğitim almanız gerekiyor, bunlar bir aylık ya da 2-3 haftalık kurslarla olacak şeydeğil. Diğer branşlardan bazı doktorların da plastik cerrah olmadıkları halde çeşitli isimlerle bunu ima etmeye çalıştıklarını görüyoruz; fasiyal plastik cerrah, genital plastik cerrah, meme estetiği uzmanı vb. kanuni olarak böyle uzmanlıklar yok ve bu ünvanları kullanmak suç, ancak Türkiye’de bunu kimse denetliyor veya cezai işlem uyguluyor mu soru işareti. Aslında bir yarışmada ödül de alan bir çalışma yaptık tıp fakültesi öğrencileriyle ve “Estetik cerrah olmayan birine estetik ameliyat olur musunuz?” diye yöneltilen soruya kaç kişi evet dedi bir tahmin edin, sıfır. Bu nedenle diğer branşlardan hekimler kendilerini estetik  plastik cerrah olarak tanıtmaya çalışıyor. Ama hem etik hem de kanuni olarak suç olduğunu tekrar vurgulamalıyım.


Cerrahide temel bir prensip vardır, komplikasyonunu çözemeyeceğiniz uygulamayı yapmayın! Çünkü bir yerleri kesmek, iğne yapmak kolay, ancak işin uzmanı çok iyi bir sonuç alabilecekkenyetkisiz bir kişi aynı hastanın sakat kalmasına ve hatta ölmesine bile sebep olabilir. Bununla ilgili başka branşlarla da sorunlar yaşanıyor, hatta tıp doktoru olmayanlarla bile karşılaşıyoruz. Çok yakın zamanda hekim olmayan bir kişinin internetten indirdiği diplomaya resmini yapıştırarak kendisini estetik cerrah olarak tanıttığını, ameliyatlar yaptığını, yüz ve vücuda dolgular yaptığını ve birçok insanı mağdur ettiğini dehşetle okuduk (Süzgeçli estetik başlığıyla haber yayınlandı). Hastalar çok ucuz görünen bu işlemlere rağbet ediyorlar ve sorun çıkınca uzmanlardan yardım almaya çalışmıyorlar. Sağlıkta tasarruf bir yere kadar olur, en ucuzunu aramak bazen insana çok pahalıya mal olabilir. 

Estetik cerrahi işlemlerini alanında uzman plastik, rekonstrüktifv e estetik cerrahlar yapmalı. Herkes her işi yapmaya çalışmamalı. Aslında sorun temelde uluslararası alanda diğer ülkelerle olan düzenleme farklılıklarımızdan kaynaklanıyor. Örneğin meme kanseri ameliyatını Türkiye’de genel cerrah yaparken, Almanya’da kadın hastalıkları ve doğum uzmanları yapıyor. Yurt dışında toplantıya giden bir hekim bu uygulamayı görünce “Oradaki doktor yapıyorsa ben de yaparım” diye düşünüyor. Ancak bu sakat bir düşünce, oradaki doktor o işin eğitimini asistanlığın başından itibaren almışken, “Burada ben de yaparım” diye işe girişmek ciddi komplikasyonlara yol açabilir. Benzer bir sorunu diş hekimliğinin uygulamalarında da görebiliyoruz. Birçok Avrupa Ülkesinde çene cerrahisi yapabilmek için tıp fakültesine gitmiş olmak şart, bu grubun yapabildiği çene ve baş boyun bölgesi ameliyatlar var. Ülkemizde ise hiç tıp fakültesi kazanmamış ve tıp fakültesinde eğitim almamış bazı diş hekimi meslektaşlarımız,“Avrupa’daki diş hekimi yapıyorsa, ben de dudak-damak yarığı yaparım, yüzden tümör çıkarırım, yüze botoks, dolgu, yağ enjeksiyonu yaparım, hatta burun ameliyatı bile yaparım”şeklinde düşünüyor. Sonuçta bazen geri dönüşü olmayan komplikasyonlarla karşılaşıyoruz. Tabii bu konuları kişilerin şahsi düşüncesine bırakmak doğru değil, Sağlık Bakanlığı’nın bu konuda ciddi düzenlemeler yapması ve sınırlar belirlemesi şart. Uğraştığımız alan insan hayatı, yaptığınız hata birilerinin hayatını karartabilir. Ancak hasta da yetkili olmadığınız bir konuda yaptığınız işlemle ilgili sizi mahkemeye verebilir bu nedenle herkesin yaptığı uygulamalara dikkat etmesi ve sınırlarını bilmesi kendi yararına. Herkes kaza yapabilir, ancak ehliyetiniz yoksa kesin olarak suçlu duruma düşersiniz.

Kısaca kendinizden bahsedebilir misiniz?
Mardin, Kızıltepe doğumluyum. İki – üç yaşlarında İzmir’e taşınmışız ve liseye kadar İzmir’de yaşadım. İzmir’in önemli eğitim kurumlarından biri olan ve öğrencisi olmakla gurur duyduğum İzmir Atatürk Lisesi’nden mezun oldum. Yabancı dilim Almanca idi. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni kazandım ve tıp için İngilizcenin şart olduğunu öğrendim, İngilizceyi tamamen üniversitede öğrendim. Plastik cerrah olmak istiyordum ve o sırada Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde plastik cerrahi asistanlığı yapan ve şu anda profesör doktorolan Yavuz Demir Gazi Üniversitesi Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahi Anabilim Dalı’nı tercih etmemi önerdi. O zamanlar sadece eski küçük binamız vardı ve kliniğimiz küçük bir yerdi. Başta yadırgamıştım, ancak hocalarımız o kadar ileri görüşlü insanlardı ki "Gazi" benim ailem oldu, hepimiz de kendimizi Gazi Plastik Cerrahi Ailesi’nin bir üyesi sayarız ve nereye gidersek gidelim bununla gurur duyarız. Plastik cerrahiyi çok değerli hocalarım ve ağabeylerimden burada öğrendim. Bunun yanında başta Amerika olmak üzere İsveç ve Almanya’da da eğitimler aldım. 
Herkesten bir şeyler öğrenmeye çalışırım. Bütün komplikasyonları görüp tecrübe etmek için bir insan hayatı yeterli değil, bu nedenle başkalarının yaptığı hatalardan ders almamız gerekiyor. Hep iyileri değil kötüleri de görmek lazım, kötü cerrahlardan da çok şey öğrenebilirsiniz, neyi yapmamanız gerektiğini öğrenirsiniz. 


Kişilik olarak detaycı biriyim. İnsanları kırmamaya çalışırım, ancak işimde çok titizimdir ve hastaya zarar veren uygulamalar karşısında sinirlenebiliyorum. Hasta ile ilgili sorun yaşamadıkça birçok hatayı kabul edebilirim. Bir durum hastaya bir sorun oluşturuyorsa, istemeden olursa anlarım, ancak dikkatsizlikten dolayı olursa asistana da, arkadaşıma da, kendime de kızarım. En çok kendime kızarım. Mümkün oldukça hata yapmamaya çalışırım. Ancak hepimiz insanız, mutlaka hatalar olacaktır. Hatalar olsa dahi hastalar samimiyetinizi, üzüntünüzü görünce çok daha toleranslı oluyorlar. Hiçbir hekim hastasının mağdur olmasını, zarar görmesini istemez, bunu hastaya hissettirmek gerekir.

Hastalar “Sonuç iyi olur mu? Garanti verebilir misiniz?” dediklerinde, her zaman şunu söylerim: “Söz veremem, insan ile ilgili işlemler bir metali veya tahtayı kesmeye benzemez. Beninizi bile alırken ölebilirsiniz, önemli olan her tedbiri almak. İnsan canlı bir organizma ve yaptığımız işlemler aynen yaptığımız şekilde kalmıyor, değişime uğruyor. Size bir sonuç garanti edemem ancak size şunun için söz verebilirim, elimden gelenin en iyisini yapacağım”. Sanırım elimden geleni yapmam hastalarımı oldukça tatmin ediyor.

Sizce güzellik uğruna yapılanların ne kadarı bilimsel ve etik?
Etik deyince, geçtiğimiz aylarda tıp etiği konusunda uzman ve çok saygıdeğer bir hekim olan Sayın Prof. Dr. Nesrin Çobanoğlu’nun başında olduğu bir organizasyon bana “En Etik Plastik Cerrah Ödülü” verdi. Çok gurur duyduğumu ve bana bu ödülü uygun görenlere çok müteşekkir olduğumu buradan duyurmak isterim.

Tıpta etik, özellikle estetik cerrahi işin içine girince çok tartışmalı bir konu, neyi, ne kadar yapmak lazım, sınırlarımız ne olmalı? Mesela birinin yüzünü leopara çevirecek uygulamalar yapmamak lazım. Biz cerrahız insanlara sağlık vermeye çalışıyoruz. Bir hanımın yüzünü "sırf hasta istedi" diye kediye benzetmek için ameliyatlar yapan kişi bence hekim değil. Toplum içerisinde herkese komik veya absürt gelen uygulamaları yapmak etik değil. Yüz nakli yaptığımızda bile kimsenin fark etmeyeceği şekilde bir sonuç elde etmek ana hedefimiz, bu insanlar toplum içine karışsın fark edilmesin istiyoruz. Mesela, yüz nakli hastamı sürekli basında göstermek istemiyorum, hastam da çok aklı başında bir hanımefendi, o da uzak duruyor bu ortamlardan. Birçok gazeteci arkadaşıma şunu söylüyorum: “Bir genç kızın (bu erkek de olabilir) çeşitli şekillerde medyada gösterilip yıpranmasını istemiyorum. Çünkü bu genç kız bir gün evlenebilir, yuva kurabilir, geleceğini olumsuz etkileyecek bir girişimde bulunamayız. Ameliyat ekibi olarak bizim amacımız hastamızla yan yana durduğunda kimsenin nakil hastası olduğunu fark etmemesi, bunu da kendi yüz nakli hastamız için hastanede defalarca gördüm, bu beni çok mutlu ediyor. 

Onun dışında güzellik, medyanın ve Hollywood’un öne çıkarttığı, pompaladığı bir kavram. Her ırkta geçerli olan “Hollywood tarzı” standart bir yüz, vücut şekli olamaz, bunu yapmaya çalıştığınızda komik sonuçlar ortaya çıkabilir, ırksal özellikler kaybolabilir. Zaten güzellik kavramı da zaman ve mekan dahilinde değişimler gösteren bir kavram.

İnsanların güzellik için çaba harcaması profesyonel olarak benim işim için iyi, daha çok ameliyat yaparım. Ancak olaya bir insan olarak bakıyorum, hasta bir materyal değil, bir canlı, daha da ötesi bir insan, bu nedenle başvuran herkesi ameliyat etmiyorum. Bizi yetiştiren hocalarımızdan böyle gördük ve böyle yetiştik. Bana göre hasta benim yakınımdır. Hasta bir şey istiyor diye kendisine yararı olmayacak veya zararı olacak bir işlemi şahsen ben yapmıyorum. Hasta mutlaka istediğini yapacak birini bulur, ancak ben yapmam, kendisini de bu konuda detaylı olarak bilgilendirmeye ve uyarmaya çalışırım.

Çalıştığınız alandaki hekimlerin etik davranması için sizce neler yapmaları gerekiyor?
Herkesi kendi yakınınız gibi görmelisiniz. Ailemin üstüne nasıl titriyorsam, hastanın da üstüne titremeliyim. Hasta denek değildir, meta değildir, bir insandır. Bakın aslında yaşayan bir insan da demiyorum, organını aldığımız kadavra da bizim için kutsaldır, ölmüş olsa da işlem yaparken insan bütünlüğüne saygı duyarız. Özetle hastayı kendiniz gibi, anne-babanız, kardeşiniz gibi görürseniz o zaman etik davranıştan uzaklaşmazsınız. 


Sağlık haberciliği üzerine düşüncelerinizi öğrenebilir miyim? Sağlık haberlerinde nelere dikkat ediyorsunuz? 
Gazetecilikteki amaç,  dikkati çekecek haber yapmak. Klasik olarak "bir insan köpeği ısırırsa" haber değeri var denir. Evet, gazeteciler ses getirecek sansasyonel haberler yapmaya çalışıyorlar, bizim yaptığımız şeyleri dikkat çekecek şekilde sunmaya çalışıyorlar. Nakil olayından sonra birçok gazeteci arkadaşım oldu. Şunu fark ettim; gazetecilerde insan gibi insan, her şeyin farkındalar, etik değerleri var. Bunu sizinle konuşmamda da çok net hissediyorum.Şunu içtenlikle söyleyebilirim, biz düzgün, dürüst olduğumuzda, açık ve net olarak konuştuğumuzda hiçbir sorun çıkmıyor. Siz biraz sansasyona yatkınsanız, çok doğal olarak basın bunu kullanıyor. Benim tanıştığım gazetecilerin hepsi çok düzgün, etik insanlardı. Hepsine buradan çok teşekkür ediyorum, süreç boyunca hep etik davrandılar. Nakilden sonra da onlarla görüştüm, hala da görüşüyorum. Biliyorsunuz nakil sonrasında uzun süre hastanın görüntüsünü ve kendimizin resimlerini basına sunmadık, ancak basınla görüşüyorduk tabii ki. Bize nakil sürecinde şunu söylediler: “Bu yaptığınız hiç hoşumuza gitmiyor ancak, herkese aynı haberi vererek en doğrusunu siz yapıyorsunuz”. Basın hoşuma gitmeyen bir şeyler yazıyorsa kendimde de bir şeyler ararım. Ben nasıl davranıyorsam onlarda öyle yansıtıyorlar. 

Med-Index
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...