28 Ocak 2013 Pazartesi

DOKTORLAR NEDEN İNTİHAR EDİYOR?

Son günlerde sıkça duyulur hale gelen doktor intiharlarının nedenlerini alanında uzmanlara soruduk, çözüm önerlerini araştırdık.

İstanbul Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde geçici görevle çalışan asistan hekim, 6. kattan atlayarak intihar etti. Ardından Karabük'te, 25 yaşındaki genç doktor bir binanın üçüncü katından atlayarak intihara kalkıştı, ağır yaralanan doktor tedavi altına alındı. Peki doktorlar neden intihar teşebbüsünde bulunuyor? Doktorlar hastalarını tedavi ederken neden kendileri hayattan ümitlerini keser hale geldiler? Çözüm nedir? Neler yapılmalı?

DSA olarak görüşünü aldığımız doktorların bu durumdan ne kadar tedirgin olduğunu gördük. İsmini vermeden görüşünü iletenler; mesleğinden, eşinden, çocuklarından, sağlığından beklenti kalmamışsa intihar duygusu belirti vermeye başladığını söylüyorlar. Konu hakkında uzmanlardan farklı çözüm önerileri dile getirildi.


“Neticede Bir Can Kurtarmak için Saniyelerle Mücadele Eden Sağlık Çalışanlarıyla Halkımız Arasında Sağlıklı ve Sürdürülebilir Bir İlişki Kurulmalı”
AK Parti İstanbul Milletvekili Prof. Dr. Türkan Dağoğlu konuyla ilgili şunları söyledi: “Sağlıkta Dönüşüm Programı sayesinde halkımızın sağlık hizmetlerine erişiminde çok büyük olanaklar sağlandı ve sağlık sistemine tamamen demokratik ve halkın yararını gözeten bir mekanizma kazandırıldı. Ancak bu olumlu seyir karşısında halkımızın da saygılı yaklaşması ve gece gündüz hayat kurtarmak için didinen sağlık çalışanlarıyla empati kurması gerekiyor. Dolayısıyla Sağlık Bakanlığı’nın kurduğu SABİM gibi önemli iletişim araçları da sorumluluk dahilinde kullanılmalı, kıymetleri bilinmelidir. Neticede bir can kurtarmak için saniyelerle mücadele eden sağlık çalışanlarıyla halkımız arasında sağlıklı ve sürdürülebilir bir ilişki kurmanın yolu bu tür bir titizlikten ve kıymetbilirlikten geçmektedir.

“Hasta Hakları Birimleri Yerine Hasta İletişim Merkezleri Kurulmalı”

Sağlık çalışanlarına fiziksel veya psikolojik şiddete dair Bakanlığın oluşturduğu kırmızı şiddet hattı, bu anlamda önemli bir destek mekanizması oluşturmuş, devletimizin sağlık çalışanının ruhsal ve bedensel bütünlüğüne verdiği önemi göstermiştir. Öte yandan, Sağlık-Sen'in geçtiğimiz aylarda önerdiği üzere hastanelerdeki hasta hakları birimleri yerine hasta iletişim merkezleri kurularak; hasta-çalışan arasındaki ciddi iletişim sorunlarının önüne geçilmesi mümkün olabilir. Emeğe saygı ve şiddete sıfır tolerans ilkesini benimsemiş olan hükümetimize bu süreçte tüm ilgili meslek örgütlerinin, hasta ve hasta yakınlarına ait Sivil toplum kuruluşların ve medyanın desteği gerekiyor. Sağlık çalışanları intihara sürükleyen hizmet sunum süreci ve iletişim kopukluklarının tüm nedenleri incelenmelidir. Bu konuda toplumu bilinçlendirici sempozyumlar da yararlı olacaktır.”


“Tüm Dünyada Acil Çalışanlarının Farklı Özlük Hakları Vardır”
Acil Tıp Uzmanları Derneği (ATUDER) Başkanı Prof. Dr. Başar Cander; “Sağlık hizmeti kutsal bir hizmet olmakla birlikte zor durumda olan insanlarla doğrudan temas ortamında verildiği için stres ve risk katsayısı en zor olan hizmetlerdendir. Bu durum özellikle acil servislerde ve acil durumlarda daha çok kendini göstermektedir. Bütün dünyada acil hizmetler kendine özgü zor koşullar içermekle birlikte ülkemizde bu durum çok daha vahimdir. İnanılmaz sayıda acil hasta başvurusu vardır.
Özlük hakları riskle orantılı olarak iyileştirilmemektedir. Tüm dünyada acil çalışanlarının farklı özlük hakları vardır. Acil servis çalışanlarına farklı baskılar mevcuttur. Sağlık Bakanlığı ve Üniversiteler Acil sağlık hizmeti üretenlere gerekli hassasiyeti göstermediği gibi çalışma şartlarını sürekli zorlaştırmaktadır. Yanlış politikalarla sağlık çalışanları potansiyel suçluymuş gibi bir algı oluşturulmaktadır.

“Çok Ağır Şartlarda Hizmet Verirken Bir de Her Seferinde Suçluymuş gibi Belli Belirsiz İnsanların Ne Amaçla Yaptıkları Bilinmeyen Şikayetleriyle Uğraşmak”
En gelişmiş ülkelerde bile “Burn out” dediğimiz Tükenmişlik sendromu Özellikle acil çalışanları başta olmak üzere sağlık çalışanlarında daha fazla görülmektedir.Bu Burn out (tükenmişlik sendromu) çalışma koşullarıyla ilgili ve maalesef ülkemizde özellikle acil çalışanlar başta olmak üzere bu hizmeti üreten herkesin bu sendroma girmesi için adeta her türlü ortam sağlanmaktadır. Bu durum çalışanların psikolojisini son derece etkilemekte, şartların düzelmeyeceğine dair oluşan algıdan dolayı eklenen umutsuzlukta intiharlara sürüklemektedir. Çok ağır şartlarda hizmet verirken bir de her seferinde suçluymuş gibi belli belirsiz insanların ne amaçla yaptıkları bilinmeyen şikayetleriyle uğraşmak en önemli faktör olarak göze çarpmaktadır.”


“Tükenmişlik Sendromunu Kaldıramayan Bazı Meslektaşlarımız Çıkışı İntiharda Gördüler”
Ankara Üniversitesi Adli Tıp Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Hamit Hancı ise; “Hekimlerin üzerindeki yük son zamanlarda çok arttı. Beklentiler yükseldi. Buna karşın yaşam kalitelerinin artışını sağlayacak özlük ve sosyal haklarında bir gelişme olmadı.  Çalıştıkları yerlerden ve toplumdan yeterli desteği bulamadılar. Bu da hekimlerde tükenmişlik sendromu denilen durumun artışına yol açtı. Bunu kaldıramayan bazı meslektaşlarımız çıkışı intiharda gördüler.”



“Ülkemizde Hekimlerin ya da Sağlık Çalışanlarının Diğer Meslek Gruplarına göre Daha Fazla İntihar Ettiğine Dair Bir Veri Bulunmuyor”
Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı öğretim üyesi Doç. Dr. Mustafa N. İlhan; “Sağlık çalışanları topluma kesintisiz, yoğunluğu değişken biçimde yüz yüze hizmet veren bir meslek grubudur. Hekimden, hemşireye, sağlık teknisyenine, eczacıya çok farklı meslek grupları ile hem çok çeşitlilikte, hem de çok farklı düzeylerde görev yapan sağlık çalışanları ürettikleri hizmet doğrudan insana dair olduğundan,  gerek kişisel, gerek organizasyonel etmenler nedeni ile yabancılaşmaya daha çok uğramaktadır. Yabancılaşma olgusu farklı biçimlerin yanı sıra sağlık çalışanlarında tükenmişlik olarak da kendisini gösterebilmektedir. Duygusal tükenme, duyarsızlaşma ve kişisel başarı eksikliği unsurlarından oluşan tükenmişlik sendromu ise topluma yüz yüze hizmet veren hekim, öğretmen gibi meslek gruplarında yoğunlaşmaktadır. Tükenmişlik sendromunu yaşayan kişiler ise elbette kişisel etmenlerin de etkisi ile bazen intiharı bir çıkış yolu olarak görebilmektedir. Ülkemizde hekimlerin ya da sağlık çalışanlarının diğer meslek gruplarına göre daha fazla intihar ettiğine dair bir veri bulunmamakla birlikte, son dönemlerde medyada yer alan kayıpların  nedenlerinin araştırılması ve koruyucu-önleyici yaklaşımların geliştirilmesi uygun bir yaklaşım olacaktır.”

“En Yüksek İntihar Oranı Psikiyatri Uzmanlarındadır”
Üsküdar Üniversitesi Psikiyatrist Öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Alper Evrensel ;”Terzi kendi söküğünü dikemez derler. En yüksek intihar oranı psikiyatri uzmanlarındadır. Her insan gibi doktorlar da, psikiyatristler de depresyona girebilir. Ancak hastalarında bu tanıyı kolaylıkla tespit edip tedavi ile sorunu çözebilirlerken kendileri için körleşebilirler. Kendilerindeki gidişatın farkında olamayabilirler. Buna içgörü kaybı denir. Zaten depresyon sinsi bir hastalıktır. Pekiyi depresyona girmelerine ne sebep olabilir? Ağır eğitim ve çalışma koşulları. Yoğun mesai nedeniyle kendisini sosyal ya da ailevi bir grubun içinde güvende hissedememeleri. Hasta şikayetleri ve bir takım hukuki baskılar. Çalıştığı kuruma aidiyet hissedememe. Alınan eğitim ve sorumlulukla orantılı olmayan gelir düzeyi ve maddi sorunlar.

“Hekimlerin İntiharlarının Önlenebilmesi için En Önemli Faktör Hekimlerin Sıkı Arkadaşlık İlişkileri İçinde Olmasıdır”
Hekimlerin intiharlarının önlenebilmesi için en önemli faktör hekimlerin sıkı arkadaşlık ilişkileri içinde olmasıdır. Bir hekim kendisine tanı koyamayabilir ancak yakın hekim arkadaşı olumsuz gidişi görebilir ve gerekli tedbir alınabilir. Zira intihar “geliyorum” der. Sinyaller algılanabilirse önlenebilir.”

“İntihar Etmeye Çalışan Kişi: Maddi ve Manevi Bütün Kaynaklarını Tükettiğinden, Yaşama Bağlayan Hiç Bir Faktör Kalmadığını Düşünüyor ”
Fatih Üniversitesi Psikoloji Bilim Dalı Öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Nalan Linda Fraim; “İntihar vakalarını ele alırken lineer bir perspektiften yola çıkmak hata olur. Temelde ciddi bir patoloji veya fizyolojik hastalık söz konusu değil ise, intihar etmeye çalışan kişi maddi ve manevi bütün kaynaklarını tükettiğinden ve artık onu yaşama bağlayan hiç bir faktör kalmadığından dolayı en nihayetinde yaşadığı maddi ve manevi acılara son vermek adına intihar eder. İntihara teşebbüs eden insanlar, eğer ki bu intihar teşebbüsünü ilgi için yapmıyorsa, intiharı gerçekleştirinceye yöntemini değiştirerek ardışık denemeler yapar - dahası istatistikler bunu gösteriyor.

“Neden-Sonuç İlişkisini Yüzeysel Olarak Kurarız”
Başarısız bir intihar girişimi olan asistan hekimi, burada bu teşebbüsün altında yatan sebepleri incelememiz gerekiyor. Lineer bir yaklaşımla bu hekimin intiharına bakarsak tek düze, muhtemelen kişilik bozukluğu veya depresyon teşhisi konularak çeşitli ilaçlar yazılıp psikoterapi desteği almadan ilaçlarla yaşamayı öğrenmesini isteyebiliriz ve ikinci teşebbüsünü gerçekleştirmesini bekleriz. Neden-sonuç ilişkisini yüzeysel olarak kurarız. Ancak bu lineer yaklaşım bizi çok fazlasıyla zorlar ve adam akıllı bir vaka formülasyonu yapmamıza engel olacağı gibi yanlış teşhis, yanlış yaklaşım ve yanlış olan her şeyi yapmamıza sebebiyet verecek. Dolayısıyla asla lineer bir pencereden bakamayız! Biyopsikososyal bir perspektiften bakmak çok daha mantıklıdır. Yani daha geniş bir perspektifle baktığımız zaman daha fazla faktörü "neden" denklemine yerleştirme şansımız olur. İşyerindeki sıkıntılar, ailevi problemler, kişisel sorunlar, ilişki problemleri, finansal sıkıntılar, örtüşmeyen beklentiler, kaldıramayacağından fazla strese maruz kalmak gibi bu liste uzayıp gider.

“Özellikle Asistan Hekimden Beklenilenler Çok Fazla”
Hekimlerimizin çalışma şartlarını göz önünde bulundurduğumuz zaman yükleri oldukça ağır. Özellikle asistan hekimden beklenilenler, performans kriterleri, uzun çalışma saatleri, yapılan işin yaratmış olduğu stres ve yük, ailevi baskı ve beklentiler, kendini ispatlama ihtiyacı, ülkemizin şartlarında çalışıp yaşamını idame ettirmeye çalışmak, kariyer çekişmesi, iş yerindeki mobbing olayları ve dönen küçük hesaplar, yaşanmış olan romantik ilişkiler ve işyerinde daha nice potansiyel sorun. Tabii ki bunlarla sınırlı değil ve olmamalı da. Fakat bunlar tabii göz önünde bulundurulması gereken etmenlerden sadece bir kaçı. Daha detaylı analiz ancak uzman hekimimizden alınabilir.

“Artık Hiçbir Şeyin Anlamı Yok”
İntiharların en önemli sinyallerinden bir tanesi "artık yapamıyorum", "artık hiçbir şeyin anlamı yok" veya "her şeye artık bir son vermek istiyorum" gibi cümleler son derece ciddiye alınmalıdır. Tabii intihar hakkında yapılan şakalaşma veya konusu olduğunda da mutlaka ciddiye alınmalıdır. Diğer belirtiler arasında içe kapanmak, duygu durumunda tepkisiz kalmak veya depresyonda olmak, tehlikeli davranışlarda bulunmak. İşlerini yoluna sokmaya çalışmak ve değerli olan eşyalarının dağıtılması, davranışlarında tutumlarında veya görüntüsünde fark edilecek bir değişimin olması, daha önce olmamasına rağmen madde istismarının olması ve ciddi bir kayıp veya yaşam değişimi yaşamış olmaktan oluşmaktadır.

“Yurt Dışında Ruh Sağlığı Alanında Çalışanlar Düzenli Olarak Bir Psikoloğa veya Bir Psikoterapiste Görünmek Zorundadırlar”
 Çözümü nedir? Temelde bu değişimleri fark etmek - tabii bu her zaman mümkün olmuyor. Kurumlar çalışanlarını takip etmekle bir adım atabilir. Performans sistemine benzer bir şekilde psikolojik bir takip. İş yükünü kaldırma kapasitesi ile realiteyi ölçen bir takip sistemi. Kısaca rutin ölçme ve değerlendirmeler yapılarak stres seviyesi yükselen hekimlerin potansiyel risk altında olduklarını tespit eden ve bu tespit sonrasında da deşarj, rehabilitasyon ve tekrardan işlevselliğe geri döndürebilecek detaylı bir gözetim ve değerlendirme sistemi. Gerektiği yerde bireysel terapi, gerektiği yerde de aile terapisi ve gerekiyorsa da çift terapisi önererek bir erken tanı - erken uyarı sistemi geliştirilebilir.  Yurt dışında ruh sağlığı alanında çalışanlar düzenli olarak bir psikoloğa veya bir psikoterapiste görünmek zorundadırlar. Bu ihtiyaca göre haftalık, her iki haftada bir, üç haftada bir veya ayda bir olacak şekilde kendi birikimlerini boşaltmaları adına ve kendi problemleriyle de baş etmeleri için zorunlu bir uygulamadır. Özellikle bu alanda eğitim alan öğrenciler için. Böyle bir sistem getirilse, eminim ki hekim intiharları minimum sayıya inecektir.

“İntihar Hakkında Konuşmak İntihara Teşvik Etmez”
İntihar hakkında konuşmak intihara teşvik etmez, aksine intiharı düşünen veya düşünmeye meyilli olan kişi için bir farkındalık kazanma süreci olabilir. Nitekim intihara teşebbüs veya düşüncesi genellik bir "imdat! bana yardım edin" çağırısından ibaretidir ama, bu uyarı sinyallerini gözümüzden kaçırıyoruz ve farkına vardığımızda da ne yazık ki çok geç oluyor.”

26 Ocak 2013 Cumartesi

DOKTOR HAYATI TUS İLE ŞEKİLLENİYOR


Tıpta Uzmanlık Sınavı (TUS) ile mezuniyetten sonra hekimlerin zorlu bir süreci başarıyla atlaması gerekiyor. Birçok hekim günlerce ve uzun saatler boyunca hedefine ulaşmak için çalışıyor. Çalışmalarının her zaman karşılığı alamayan hekimler için TUS’ta başarılı olmak neler yapılmalı? TUS kazanılmadığında dünyanın sonu mu? Uzmanlar tüm merak edilenleri yanıtladı.   
Hekimlerin üniversiteden mezun olduktan sonra hayatlarının yönünü belirleyen TUS, gün geçtikçe korkulu rüya haline gelmeye başladı. Doktorların bu zorlu sınav sürecinde neler yapmaları gerektiği ile ilgili bu alana gönül vermiş hekimlere sorduk, DSA için yanıtladılar.
“Hekimler, Huzuru Yakalamak İçin Hayatlarını Erteliyor”
Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Onkoloji Bilim Dalı’nda yan dal yapan Dr. Erdinç Nayır şunları söyledi: “Tıpta Uzmanlık Sınavı (TUS), bir hekimin mesleki anlamda hayatta ilerleyebilmesi için aşması gereken önemli bir sınavdır. Bu süreç maalesef, birçok hekim hayatı için travmatik olmaktadır. Herhangi bir sebeple hayatını erteleyen bir insan bu travmatik durumu hissedebilir. Hekimler, tıp fakültesinden mezun olduktan sonra artık rahatladık diyemiyorlar. Çünkü ülkemizin sağlık sisteminden dolayı uzman olma düşüncesi içerisinde daha 4.-5. sınıftayken TUS’u hedefliyorlar. Bu sebeple birçok hekim, tıp fakültesinden mezun olduktan sonra mezuniyetin sevincini ve keyfini çok çok kısa yaşayabiliyorlar. Hayatınızda ne kadar belirsizlik varsa istediğiniz huzuru yakalamak o kadar zor oluyor. İşte hekimler, huzuru yakalamak için hayatlarını erteliyor.
“TUS’da Çelişkili ve Hatalı Sorular Yer Almamalıdır”
Bence öncelikle TUS, hekimlerin hayatını travmatize edecek düzeyde olmamalıdır. Zaten 6 yıl maddi manevi türlü zorluklarla geçiriliyor. Birde üzerine TUS olunca hayatta derin izler bırakabiliyor. TUS, çalışanın ve emek verenin karşılığını aldığı bir sınav olmalıdır. Son dönemde TUS’un uygulamasında değişiklikler oldu. Soru sayılarında artış yapıldı, iki oturumda yapılmaya başlandı. Bu güzel bir gelişme oldu, fakat soruların hazırlanmasında hala sıkıntılar devam ediyor. Son yapılan Eylül 2012 TUS’unda 6 soru iptal edildi. Bu bence çok ciddi bir rakamdır. Ayrıca sırf insanları elemek uğruna, branşın uzmanlarına, akademisyenlerine yöneltilecek soruları, tıp fakültesinden mezun olan pratisyen hekime sorulması da ayrı bir sorundur. Çelişkili, yanlış ve yan dal uzmanlık sınavına yönelik soruların TUS’da yer alması hekimin bu sınav sürecinde emeğini almasını engellemektedir. Böyle sorulara maruz kalan hekimler, başarısızlık sonucunda kendilerine inançlarını yitirmektedir. Başarı inancını kaybetmiş bir hekim de nasıl sağlık sistemi içerisinde mesleğini mutlu yapabilir, sorgulanması gerekmektedir. TUS’da çelişkili ve hatalı sorular yer almamalıdır. Sorular özenle hazırlanmalıdır.
“TUS’a Hazırlanmak, Kişiye Göre Değişen Bir Durum”
TUS’a hazırlanmak, kişiye göre değişen bir durumdur. Nasıl çalışılmalı konusu, kişinin hedeflerine, mevcut durumuna, kişilik yapısına göre değişmektedir. Bir kişinin uyguladığı, derece yaptığı bir sistem, bir başkasına uymayabilir, kişilik farklılığından dolayı. Önemli olan bu sınavı kazanmayı yürekten isteyip, akıllı adımlar atmak lazım. Bu sınavı akıllı adımlar atan kişiler kazanmaktadır. 2005 yılından beri TUS ile iç içeyim ve bu zorlu dönemde meslektaşlarıma destek olmaya çalışıyorum, bu konuda çok fazla yazım var. TUS’da başarıya giden yolda neler yapılmasıyla alakalı en özel yazılarımı kendi sitemde (www.erdincnayir.com) paylaşmaktayım.
“TUS, Bir Sıralama Sınavıdır”
TUS’u kazanamayan doktorlar hiçbir zaman inançlarını kaybetmemelerini dilerim. Bu ülkede en çok üzüldüğüm noktalardan biri, bir hekim meslektaşımın başarıya giden yolda inancının, hırsının azalmasıdır. Meslektaşlarım hedefledikleri alanda başarılı olmalıdır. Başarılı hekimlere bu ülkenin gerçekten çok ihtiyacı var. TUS, bir sıralama sınavıdır ve her hekimin kazanacağı bir TUS vardır. Birçok hekim arkadaşım bu sınavı kazandıysa, hedeflerine ulaştıysa tıp fakültesinden mezun olan herkesin bu sınavda başarıyı hedeflemesi, koşması gerekmektedir, inançlarını kaybetmesinler.
“Tıp Fakülteleri, TUS’a Yönelik Bir Eğitim Vermiyor”
Şuan tıp fakülteleri, TUS’a yönelik bir eğitim vermiyor. Bu da çok doğal ve olması gereken. Tıp fakültelerinin eğitiminde amaç, iyi bir hekim yetiştirmektir. Bu hem mesleki anlamda, hem de sosyal anlamda olmalıdır.”

“Doktorların Özgürlük Heykeline Kadar Yüzüp, Amerika Kıtasına Çıkmalarını Sağlayacak Sınav”
SENATÜRK Meme Bilimleri Akademisi Öğretim üyesi Op. Dr. Ahmet Erkek, şu bilgileri verdi: “TUS her Doktorun kazanması gereken veya bir gün kazanması gerektiğini anlayacağı Dünyanın en zor ve kaliteli tıp sınavı ya da benim naçizane deyişimle; Doktorların özgürlük heykeline kadar yüzüp, Amerika kıtasına çıkmalarını sağlayacak sınav. Bence şu anki şekli gayet profesyonel, ancak özellikle hazırlanırken biraz daha özen gösterilmeli ve yanlış soru ihtiva etmemeli. Yine özellikle soru sorulan referans kitaplar kurumlarca belirtilmeli ve öğrenciler bu şekilde yönlenerek çalışmalı.


“15 Bin Doktor Yarışıyor ve Her Sınavda 2 Bin Civarı Doktor Kazanabiliyor”

TUS çok zor bir sınav olduğundan ve şu an için 15 bin, 3-4 yıl sonra 30 bin doktorun yarıştığı ve sadece her sınavda 2 bin civarı doktorun kazanabildiği bir sınav olduğundan çok ciddi hazırlanılması gereken bir sınav. Çalışırken öncelikle sınava yönelik profesyonel ve giderek temponun arttığı bir sistemle hazırlanılmalı ve asla çalışmaya başlandıktan sonra büyük aralar verilmemeli, çünkü her büyük ara ciddi bilgi kayıplarına neden oluyor. TUS hazırlığında  ders ders stratejiler geliştirilmeli ve o yönde özel hazırlanılmalı. Saat vermek gerekirse yüksek başarı için; 5 saat ile başlayan 10’lu saatlerle finale kadar devamlı çalışılması gereken bir sınav.
“TUS’tan Asla Korkmamalısınız”
TUS’tan asla korkmamalı ve profesyonel destek almalılar. Onlar doktor olarak daha önce çok büyük bir olay başardılar, her ne kadar 2 yıllık okulu 9 yılda bitiren komedyenlerin diline dolanan pratisyen sıfatını alsalar da önce yüzde 1-2’lik dilimlere girerek o fakülteleri kazandılar. 6 yıllık zor bir eğitimi başarıp doktor oldular, bu yüzden TUS’u da başarabilirler. Bunun dışında meslektaşlarıma ciddi ve devamlı bir programla hazırlanmalarını öneririm. www.ahmeterkek.comadresinden de bana ulaşabilirler.


“Çoğu Fakülte İyi Pratisyen Yetiştirmek İddiasıyla İntörn Doktorları Hastane Personeli Olarak Çalıştırıyor”
Türkiye’de hiç bir tıp fakültesinde TUS’a yönelik eğitim verilmiyor. Çoğu fakülte iyi pratisyen yetiştirmek iddiasıyla intörn doktorları hastane personeli olarak çalıştırıyor. Bu da yetmezmiş gibi tüm personel ve nöbet açıklarını intörn doktorlarla kapatmaya çalışıyorlar. Yine Türkiye’de iyi eğitim verilen bazı tıp fakültelerinde bile TUS için ayrı bir eğitim ya da danışmanlık verilmemekte. Bazı özel üniversiteler TUS dershaneleriyle anlaşarak kendi bünyelerinde TUS’a yönelik ders anlatımı yaptırmaktalar. Ancak bu da çok sayılı fakültede var.”


“TUS Olmak İstediğime Götüren Bir Yol”
İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi Anabilim Dalı Asistan Dr. Yağmur Gündüz, şunları dile getirdi: “TUS hayatımızdaki bir köprü gibi. 6 yıl süren tıp eğitimi sonrası pratisyen hekim olarak mı kalmak istiyoruz yoksa merdiveni biraz daha tırmanıp uzman hekim mi? Bu soruyu tıp fakültesinin özellikle son 3 yılında pek çok hekim defalarca kafasından geçirmiştir. Benim için TUS olmak istediğime götüren bir yol demekti. Hekim olmak için senelerce bir sürü sınavdan geçiyoruz ancak benim için hayatımın sınavıydı. Çünkü benim için sevdiğim işi yapmak her şeyden önce geliyor.
“Hangi Tıp Dalında Yeteneğimiz Vardır ya da Yoktur Bu Ölçülmüyor”
TUS, 200 sorudan 240 soruya çıkarılan, sabah ve öğleden sonra iki oturum halinde yapılan ilk sınavda yerleştim. Bu haberi aldığımda açıkçası sevindim. Aylarca ya da yıllarca süren emeğin sonunda 3,5 saat boyunca sınavda kalmak ve insan beyninin maksimum dikkat süresi arasındaki çelişki çok netti.  Ancak halen eksikler var bana göre.. Bir sınavda bir kağıt üstünde sıralamaya girip tercih yapıyoruz. Hangi tıp dalında yeteneğimiz vardır ya da yoktur bu ölçülmüyor. Ülke şartlarına ve bunların hekimler üzerindeki etkilerine göre branşların puanları belli oluyor ve bu durum ciddi bir adaletsizlik doğuruyor. Madem TUS biz hekimlerin hayatında böylesine büyük önem taşıyor öyleyse tıp eğitimi ile entegre edilmeli diye düşünüyorum. Tıp fakültesi süresince alınan eğitimle ilgili becerilerin sınava yansıtılması gibi.
“Ben Nasıl Çalışınca Daha Başarılı Oluyorum?”
TUS’a hazırlanırken bence hekim önce kendini tanımalı, bu zorlu ve uzun bir yol. Zaten hekim olmak da zorlu ve uzun bir yol değil miydi? Eğitim geçmişine bakarak “Ben nasıl çalışınca daha başarılı oluyorum?” “Hangi yöntemleri kullandığımda sonuçlar istediğim gibi oldu?” soruları cevaplanmalı. Başkalarının nasıl çalıştığı, hangi kaynaklardan çalıştığı, dershaneye gidip gitmediği, kaç tekrar yaptığı, kaç saat çalıştığı hekimlerin en çok takılıp boşuna zaman kaybettikleri alanlar. TUS’u kazanamama ve istediği mesleği değil istemediği mesleği yapma korkusu, yıllarca geçilen sınavlara rağmen TUS’un en büyük sınav olarak görülmesi bunun sebebi.
“Son 3 Ay Günde 8-10 Saat Çalışmak, İpin Ucunu Asla Kaçırmamak Gerekiyor”
Hekim kendini tanıyıp gerekirse yardım alarak plan ve programını oluşturduktan sonra süreç başlıyor. Bu zaman dilimi içerisinde pek çok sıkıntıyla karşılaşılıyor, buna bağlı olarak çalışma saatleri ve toplam zaman dilimi kişiden kişiye değişiyor. Bence en önemli kısım son 3 ay, öncesinde yapılan hazırlık ne olursa olsun son 3 ay günde 8-10 saat çalışmak, ipin ucunu asla kaçırmamak gerekiyor.
TUS’u kazanmayı gerçekten isteyen hekim arkadaşlarıma tavsiyemi 3 maddeyle özetleyebilirim aslında;
  • “Kendini tanı, planını yap, esnek ol.”
  • “Hedefe kilitlen, harekete geç (geriye kalan her şeyi çözmek için yeterli zamanın olacak, olmayanları şimdi de çözemeyeceksin)”
  • “TUS’un hayatının en büyük olayı olmadığını, sadece sevdiğin işi yapmak için atlaman gereken bir engel olduğunu, kazanamama ihtimali her zaman varken kazanma ihtimalinin de her zaman var olduğunu, kazanmayı başaranların senden çok da farklı yollardan geçmediklerini yani ‘kazanmanın mümkün olduğunu’ hatırla.”
Ama hepsinden önce insan kendine gerçekten ne istediğinin cevabını verebilmeli.
“Tıp Eğitiminin Sadece Sınav Üzerine Olması da Zaten Düşünülemez”
Tıp fakültelerinde sınava yönelik eğitim konusunda bir denge yok. 6.sınıfta bazı tıp fakültelerinde TUS’a odaklanmak çok mümkünken bazılarında düşünmek bile mümkün olamayabiliyor. Ayrıca sınava yönelik eğitim de çok farklı ancak genel olarak söylemek gerekirse tıp fakültelerinde eğitim TUS’a yönelik değil. Daha çok hekimlik becerileri üzerine.  Tıp eğitiminin sadece sınav üzerine olması da zaten düşünülemez, herkes uzman olmak zorunda olmadığı gibi pratisyen hekimliği gönülden seven arkadaşlarımız da var.”



25 Ocak 2013 Cuma

OSMANLI HEKİMLERİNİN SAĞLIK KURALLARI


Osmanlı hekimlerinin sağlıklı yaşam konusunda verdikleri bilgileri o zamanki tıp kitaplarına sadık kalarak anlatan İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Tıp Tarihi ve Etik Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ayten Altıntaş, “Osmanlı Hekimlerinin Sağlık Kuralları”nı bir kitapta topladı.
Osmanlı hekimlerinin sağlıklı yaşam konusundaki bilgileri bir kitapta toplayan İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Tıp Tarihi ve Etik Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ayten Altıntaş, “Osmanlı Hekimlerinin Sağlık Kuralları”kitabı ile ilgili şunları söyledi: “Duyguların insan sağlığındaki önemli yeri anlatılır, korku, endişe, öfke vb. gibi duyguların zararları ve nasıl aşılacağı bildirilir. Yemek içmek konusunda çok önemli detaylar anlatılır, Türk hamamında yıkanmanın sağlık açısından neden faydalı olduğu da belirtilir. Bazı bölümleri anlaşılmasa da zamanla bu büyük birikimin ne kadar isabetli kurallar getirdiği anlaşılacaktır. Sağlıklı yaşamak isteyenlerin dikkatle okumaları ve uygulamaları gereken bir kitaptır.”
İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Tıp Tarihi ve Etik Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ayten Altıntaş, DSA’nın sorularını yanıtladı.
 Kitabınızı yazmaktaki etken nedir?
Bir tıp tarihçisi olarak asistanlığımın ilk dönemlerinden bu yana Osmanlı Tıbbının sağlıklı yaşam bilgileri beni çok etkilemiş ve bu bilgilerin bugüne aktarılması gerektiğini düşünmüştüm. Uzun deneyimler sonucu elde edilen bu bilgiler bugünkü tıbbın görüşüyle ve farklı yaşam şekilleriyle değişse de büyük bir kültür ve bilgi birikimi olarak önümüzde idi. İşin güzel tarafı burada yer alan birçok bilgi bazı ailelerde ve geleneksel ortamlarda biliniyor ve sürekliliğini koruyor olmasıydı. Sağlıklı yaşam kuralları çok uzun seneler günlük yaşamın her bölümüne etki etmiş, kendi kültürümüz ve geleneğimizin çok önemli bir parçası olmuştu. Bu sebepten bu bilgilerin ilgilenenlere ulaştırılmasını uygun buldum.
Kitapta vermek istediğiniz mesaj nedir?
Sağlıklı Yaşam konusu insanlar için her devirde çok önemli olmuştur. Bu konuda yazılan pek çok kitap var. Ben burada 1000 yıllık bir deneyimden gelen Osmanlı Tıbbının bu konuda ne söylediğini bildirmek istedim. Çünkü Osmanlı hekimleri bu konuda çok önemli bilgilere sahiptiler. Bu konu o kadar ince ve geniş bir şekilde incelenmiştir ki her kural önemli mesajlar veriyor. Bugün bu kuralların pek çoğunun doğru olduğunu biliyoruz. Bilmediğimiz pek çok bilgi de içeriyor. Bu kitabı aslına sadık kalarak yazdım. Daha önce bu konuda bir bilgi olmadığı için okuyucunun esas kaynağın nasıl olduğunu anlamasını istedim. Bu bizim kültürümüzün, bizim hekimlerimizin önerileri. Bu sebepten kitap hem sağlıklı yaşamak konusuna önem verenler için hem de Osmanlı Tıp kitaplarının bu konuda yazdıklarını öğrenmek isteyenler için faydalı olacağına inanıyorum.
Okurlarınıza iletmek istediğiniz mesajınız var mı?
Bu kitap Osmanlı hekimlerinin sağlıklı yaşam konusunda öngördükleri bilgileri içerir.
Klasik dönem Osmanlı tıp kitaplarının hepsinde sağlıklı olmak için neler yapılması gerektiği öncelikle ve önemle yer almıştır. Osmanlı hekimleri sağlıklı yaşam kurallarını
“esbâb-ı sitte-i zarûriye” (Zorunlu olan altı sebep) başlığıyla altı bölümde anlatmaktadırlar.
Bu bölümler; 1- Hava ve onunla ilgili konular (mevsimler, yaşanan yerler, giyim kuşam).  2- Yemek-İçmek konusundaki bilgiler.  3-Spor, hareket ve hareketsizliğin sağlığa etkisi, 4- Duyguların sağlığa etkisi, 5-Uyku ve onunla ilgili kurallar ve 6-  Vücutta kalıp atılamayan maddelerden kurtulmak için yapılacaklar (müshille temizlenmek, lavman, kan aldırmak, hacamat sülük, hamam)  gibi yöntemler anlatılmaktadır. Hekim öncelikle sağlıklı olmak için uyulması gereken kuralları bildirir böylece sağlıklı yaşamak sağlanır, eğer her şeye rağmen hastalık ortaya çıkarsa tedaviye geçilirdi.
Kitabın önemi nedir?
Bu kitap Osmanlı hekimlerinin sağlıklı yaşamak konusunda verdikleri bilgileri o zamanki tıp kitaplarına sadık kalarak anlatmaktadır. Burada özellikle insanların mizaçlarına göre beslenmesi ve yaşaması öngörülür. Mevsimlerin ve buna bağlı olarak havanın sağlığı nasıl etkilediği, sıcak, soğuk havalarda neler yeneceği, nasıl giyinileceği konusu anlatılır. Sporun sağlıklı yaşam konusunda çok önemli olduğu yazılır ve en faydalı sporun ata binmek olduğu vurgulanır. Ata binmek hem bedenin hem de organların sporudur, ruha ferahlık verir. Duyguların insan sağlığındaki önemli yeri anlatılır, korku, endişe, öfke vb. gibi duyguların zararları ve nasıl aşılacağı bildirilir. Yemek içmek konusunda çok önemli detaylar anlatılır, Türk hamamında yıkanmanın sağlık açısından neden faydalı olduğu da belirtilir. Bazı bölümleri anlaşılmasa da zamanla bu büyük birikimin ne kadar isabetli kurallar getirdiği anlaşılacaktır. Sağlıklı yaşamak isteyenlerin dikkatle okumaları ve uygulamaları gereken bir kitaptır.
Osmanlı Tıbbına giriş niteliğinde olan bu kitabın ilgi görmesi bu konuda yazılacak birçok kitaba öncülük yapacaktır. Bunu ümit ediyor ve bekliyorum.
Devam kitabı yazmayı düşünüyor musunuz?
Evet. Bu kitabın arkasından;
  • Osmanlı Hekimlerine Göre Çocuk Bakımı ve Eğitimi
  • Osmanlı Hekimlerine Göre Yaşlıların bakımı ve sağlığı
  • Osmanlı Hekimlerine Göre Kokularla Tedavi
  • Osmanlı Hekimlerine Göre Yemek ve Diyet

Kitapları hazırlıklarım tamamlandı. 
Kendinizi bulunduğunuz alanın neresinde görüyorsunuz?
Bugün dönüp arkama baktığımda çok önemli bir bilgi birikimine sahip olduğumu fark ettim. Kendi alanımda iyi bir yerdeyim.
Bütün istediklerini gerçekleştirmiş, hayatından memnun bir yazar mısınız?
Her kitabımın basılmasında destekleyici ve yayın evi sorunu yaşıyorum. Bu benim yazma şevkimi kırıyor.  Kitaplarım klasik kitaplardan olduğu için gelecekte değerinin daha iyi anlaşılacağını düşünerek tekrar yazıyorum.
Hâlâ planlayıp gerçekleştiremediğiniz projeniz var mı?
Planladığım ve hazırladığım pek çok çalışmam var, projelerim de onlardan daha çok. Ümit ederim ömrüm bunları gerçekleştirmeme yeter.
Prof. Dr. Ayten Altıntaş Kimdir?
Tokat’ta doğdum. İlk, orta, lise tahsilimi Konya’da yaptım. İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesini bitirdim. 1975 yılından itibaren Tıp tarihi çalışmalarına başladım. 1978 yılında Cerrahpaşa Tıp Fakültesinde Tıp Tarihi ve Deontoloji kürsüsüne geçtim 1982 yılında Doktor, 1988 yılında Doçent, 1996 yılında Profesör unvanını aldım. Çalışmalarımda öğrenci eğitimini her zaman ön planda tutmaktayım. Tıp Tarihi bilinci vermek ve Tıpta Etik uygulamaları aydınlatmak için çaba göstermekteyim. Araştırmalarımı öncelikle Türk Tıp Eğitimi konularında yoğunlaştırdım, zamanla Osmanlı tıbbında tedavi,  Kokulu gülün tedavideki yeri de önemle öne çıktı. 9 adet kitabım, 160 tane bilimsel yayınım var.  Halen Cerrahpaşa Tıp fakültesinde görev yapmaktayım. Evli ve iki çocuk annesiyim.

23 Ocak 2013 Çarşamba

FARKINDALIK TERAPİSİ İLE MİGRENDEN KURTULMAK MÜMKÜN MÜ?


Ülkemizde yapılan çalışmaya göre migrenlilerde majör depresyon sıklığı genel toplumdan 3 kat daha yüksek oranda olduğunu belirten Uzm. Klinik Psikolog Nuray Sarp, hastalarına uyguladığı Farkındalık Terapisinin kronik ağrı ve migren uygulamaları sayesinde gözle görülür sonuçları daha ilk seanstan itibaren olduğunu söyledi.
Migren, yaygın kortical depresyon ile oluştuğu öne sürülen ve nöral aktivitenin deprese olması, krenial sinirlerde irritasyona sebep olmaktadır. Özellikle beynin baş ve yüz ile ilgili bilgiyi ileten duyularında (trigeminal sinir)  gerçekleştiğini kaydettiğini Uzm. Klinik Psikolog Nuray Sarp konu hakkında şu bilgileri verdi: “Bu teori nörogörüntüleme teknikleriyle de desteklenmektedir. Yaygın bir depolarızasyon (elektrik değişimi)  ataktan 24 saat önce başlar ilk baş ağrısı belirtileri de bu depolarizasyon bölgesinde görülür. Bazı araştırmalar seroternerjik sistemin etkili olduğunu söylemektedir (5-HT2A  geni ve 5-HT2Creseptörü ) Bir başka teori gen haritalama çalışmalarından kromozom 19 ile ilişkili; migrenli ailelerde yapılan çalışmada  kalıtsal migrenlerde ilişki bulunmuştur.
Migrenin Psikolojik Yönü
Migrende özellikle; öfke, suçluluk, aşırı duyarlılık veya kişiler arası ilişki  vurgulanıyor. Ağrılı tabloların ortaya çıkısında ve süreğen hale gelmesinde; anksiyöz kisilik yapıları, kaygı, bedensellestirme (somatizasyon) ve duygusal çökkünlük önemli rol oynar. Migren de dahil, nörolojik bir hastalığı olan kisilerin intihar davranışlarında umutsuzluk, çökkünlük, yalnızlık ve desteksizlik hislerinin önemli rol oynadığı saptanıyor.Migren hastalarında somatik yakınmalar sıktır ve bu yakınmalar anksiyete ve depresyon düzeyleri ile ilişkilidir.
Migren ve Depresyon Arasında Çift Yönlü Bir İlişki Var
Ülkemizde yapılan bir çalışmada migrenlilerde majör depresyon sıklığı genel toplumdan 3 kat daha yüksek oranda bulunmuştur. Prospektif bir çalışmada, 1007 genç yetişkinde major depresyonun ve panik bozukluğun ilk tekrarı arasında migren atağı bulunmuştur. Daha sonraki çalışmalarda, major depresyon için risk daha önceki migren atakları ile ve daha önceki depresyonla  ilişkili bulunmuştur. Bu sonuçlar,  migren ve depresyon arasında çift yönlü bir ilişki olduğunu göstermektedir. Bir bozukluk diğerinin riskini artırmaktadır. Migrenlilerin major depresyonunun altında yatan sebepler  şiddetli baş ağrısı çekenlerden  farklıdır. Benzer sonuçlar, Merikangas ve arkadaşları araştırmasından da elde edildi. Migren, major depresyon, bipolar depresyon, anksiyete bozukluğu, yaygın kaygı bozuklukları ve sosyal fobi arasında ilişki bulunmuştur. Geriyedönük (retrospektif) data çalışması sonucunda ilk anksiyete atağının çoğunlukla migrenden  önce geliştiğini düşünmüştür.
Başlangıçtaki anksiyetenin çoğunlukla çocukluktaki  ifadesi  olabilir ya da yetişkinlikteki depresyonun episodlarının arasında  çıkmış olabilir. Araştırmacılar, kaygı bozukluklarının migrenle, depresyonun ise kronik baş ağrısı ile kendisini gösterebileceğini belirtmişlerdir.
Migren Hastaları Yüksek Öfke İç Puanları Almışlar
Perozzo ve arkadaşlarının yaptıkları çalışmada migren hastalarının migrenle ilişkili kronik GTBA (Gerilim Tipi Baş Ağrısı) hastalarına göre daha düşük düzeyde, sürekli öfke düzeyine sahip olduklarını göstermişlerdi. Öfke, kaygı, karşıtlık gibi negatif duygu durumların ağrının duygusal deneyimi ile ilişkili olduğu gösterilmiştir. Yapılan bir başka çalışmada migren hastaları daha yüksek öfke iç puanları almışlardır ve bu durum artmış olan öfkenin bastırıldığını düşündürmektedir. Migren hastalarının ortaya koydukları düşük öfke-dış puanları  ise öfkenin kolayca ifade edilemediğini göstermektedir (Öz ve ark. , 2011)
Farkındalık Terapisi ile Migreninize Veda Edin!
Terapide nevrotik yapı ve özellikler ele alınmakta ancak ilk aşamada kişinin hayatını düzenlemesine öncelik verilmelidir. Özellikle, farkındalık terapisi ile migren hastaları hızlı bir  fayda görmektedir. Farkındalık terapisinin kronik ağrı ve migren uygulamaları sayesinde gözle görülür sonuçları daha ilk seanslardan almak mümkün. Bu terapinin özelliği migrenle savaşmamayı sağlamak. Yurtdışında oldukça fazla uygulanan ve başarılı sonuçlar alan bu terapi yöntemi, kişiye yargısızlık ve kabullenmenin yarattığı faydaları görme imkanı sağlıyor.
Migren Nedir?
Nörolojik bir hastalık olan Migren, çoğunlukla başın bir tarafında zonklama tarzında ağrı yapan, ataklar halinde gelen, bulantı, kusma, ışık ve sese karşı duyarlılaşıp rahatsız olma ile birlikte olan, hastaların bir kısmında aura belirtileri bulunan, genetik yüklülüğü olan bir başağrısı tipidir. Başın özellikle yarısında (hemicrenia-yarım baş) başlayan, gastroinsestinal rahatsızlıkların eşlik ettiği şiddetli bir baş ağrısıdır. Auralı, aurasız, ailesel migren, basilar, hemiplejik migren, asefalik,ve abdominal migren.
Ülkemizde prevalansı yaklaşık yüzde 15–20 oranında bildirilmektedir. Migrenin her tipi için; migren atakları ortalama başlama yaşı 4 sene önce görülmektedir Kadınlarda 13.7 iken , erkeklerde 17.6 ‘dır.
Önce hayatını düzenle! Tetikleyicilere dikkat et!
Değişken hava, Keskin kokular, sıkı saç toplama, kötü postür, Tyramine peynirin chedar,mozerella vb çeşitler, kırmızı şarap ve bazı likör çeşitleri, pişmemiş et, öğün atlama, nikotin, fazla kafein, fazla ağrı kesici, stresli olaylar, bireysel farklılıklar, stres veya stresin kesilmesi “haftasonu” migreni, hormonal değişiklikler menstural döngü ve oral kontraseptif migrenin tetikleyicileri arasındadır. Bir migren hastasının kendisini neyin tetiklediğini iyi gözlemlemesi gerekir.
Migren Hastalarının Kişilik Özellikleri
Nevrotik özellikler başlıca ele alınan konudur. Migrenli hastaların kişilik özellikleri incelendiğinde; süperegolarının çok katı olduğu, aşırı duyarlı ve alıngan kişilik özellikleri gösterdikleri, narsisistik yaralanmaları tolere etmede zorlandıkları görülmektedir.   Hastalar bu narsisistik yaralanmalardan kendilerini korumak için bazı obsesif kişilik özellikleri sergileyebilirler. Bu amaçla her şeyi tam, eksiksiz ve en iyi yapma biçiminde görülür.”
Kaynaklar

  • KıvrakY., Özen Ş. ve Yücel Y. (2009).  Migren ve gerilim basağrısı olan hastalarda anksiyete ve umutsuzluk düzeyleri. Dicle Tıp Dergisi 36, 3, 173-177
  •  Öz. O,  Erdem M. Ve ark. (2011) Migren hastalarında öfke düzeyi ve öfke ifade tarzı. Gülhane Tıp Derg 2011; 53: 85-88
  •  Tan H J, Suganthi C,  Dhachayani S et al. (2007). The coexistence of anxiety and depressive personality traits in migraine. Singapore Med J 48 (4) : 307
  •  Breslau N.& Rasmussen, B.K. (2001) The impact of migraine epidemiology, risk factors, and co-morbidities.Neurology 56(1):S4–S12
  •  Mongini F., Keller R.& Deregibus A. et al.(2003). Personality traits, depression and migraine in women:a longitudinal study. Cephalalgia, 23 , 186–192
  • Dinn W.M., Aycicegi-Dinn A.et al.(2005). Migraine Headache and Obsessive-Compulsive Symptoms in a Student. Bulletin of Clinical Psychopharmacology, 15, 4.
  •  McGrath P.J. (1999).Clinical Psychology Issues in Migraine Headaches Can. J. Neurol. Sci. 26: 3, S33-S36
  •  Rosenzweiga S, M. Greesonb J. et al. (2010) Mindfulness-based stress reduction for chronic pain conditions: Variation in treatment outcomes and role of home meditation practice Journal of Psychosomatic Research 68, 29–36
  • Sun T.F, Kuo C.C. et al.(2002). Mindfulness Meditation in the Control of Severe Headache Chang Gung Med J 25:538-41

21 Ocak 2013 Pazartesi

AŞKI BEYNİNİZDE HİSSEDİN- 4


Karar verme aşamasında kadın ve erkeklerin farklı olmasının nedenlerinden biride beyindeki hacim değişiklikleri mi? Aşk ve sevgi ilişkileri limbik sistemle ilişkili bir süreç mi?

“Aşk ile sevgi arasındaki fark, aşkta abartılı bir tutku vardır. Tutkunun içinde de cinsellik. Karşı tarafı özlemek, sürekli onunla meşgul olmak, kendi hayatınızı onunkiyle birleştirmek istenir. Sevginin içindeyse şefkat ve hoşgörü vardır” diyen Ondokuz Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Öğretim üyesi Prof. Dr. Hatice Güz beyin ve aşk konusunda şunları söyledi: “Aşkta mantıklı davranabilmek için neden o kişiyi seçtiğimiz, diğer hayatımıza giren kişilere göre ne farklılıkları olduğunu anlamamız, ne istediğini bilmemiz gerekir. Neden O? Niye bu zaman? Ne istiyorum? gibi soruların yanıtlarını kendimizde bulmamız gerekir. Eğer kafamıza takılan soru işaretleri varsa biraz olayları uzaktan biri gibi gözlemekte fayda olacaktır. Çünkü duyguların çok yoğun olduğu durumlarda mantık devreden çıkmakta ve zayıflamaktadır. Onun için uzaktan bakmak faydalı olabilir.

Aşk ve Sevgi İlişkileri Limbik Sistemle İlişkili Karmaşık Bir Süreç
Son zamanlarda bilimsel araştırma yollarının artmasıyla birlikte aşkla ilgili çalışmalarda da artma olmuştur. Görüntüleme yöntemleri, nörobiyolojik çalışmalarda aşkın neden oluştuğuna dair çalışmalar yapıldığı gibi psikolojik açıdan da hangi durumlar altında daha çabuk aşık olunacağı, aşkı oluşturan etmenlerin neler olabileceği gibi araştırmalar yapılmıştır. Aşk ve sevgi ilişkilerinin limbik sistemle ilişkili karmaşık bir süreç olduğu, oksitosin, dopamin, serotonin, vazopressin, endorfin ve endojen opiatların değişime uğradığı gösterilmiştir. Dinamik açıdan ise günümüzde en çok üzerinde durulan konulardan biri aşk ile bağlanma fenomeni arasındaki ilişkidir.

Aşk Beyinde mi Kalpte midir?
Tüm organlara yön veren organımızın beyindir. Aşık olduğumuz kişiyi gördüğümüzde kalbimizin hızlı hızlı atması, beynimizin verdiği komut ve sonrası adrenerjik sistem gibi devrelerin araya girmesi ile olur. Zaten kişiyi bu anlamı yükleyende beyindir. Bu nedenle bazı yazarlar aslında aşkın bir psikoz hali olduğunu, kişideki gerçeği değerlendirme duygusunun yok olmaya başladığını, kişiyi idealleştirip görmek istediğimiz gibi gördüğümüzü, algılamada bozukluk olduğunu söylerler. bazı araştırmacılarda aşkın aynı bir Obsesif Kompulsif bozuklukta olduğu gibi bir takıntı olduğunu, kişinin bazen saçma olduğunu bilmesine karşın bu takıntıdan kurtulamadığını ve bu nedenle kaygıya kapıldığını, hatta aşık olan kişilerde obsesif kişilerdeki gibi serotonin sisteminin bozulduğunu ispatlamışlardır.


Aşk Kadın ve Erkek Beyninde Nasıl İşler?
Kadın ve erkek beyninde farklıklar vardır. Kadınlarda Corpus Callosum ve Anterior Comissur erkeklere göre daha büyük iken, erkeklerde de Striata Terminalis ve Hipotalamustaki bazı çekirdeklerin büyük olduğu saptanmıştır. Özellikle Medial Preoptik alan ile Amigdala arasındaki ilişki erkeklerin cinselliği ve saldırgan davranışları ile ilişkili bulunmuştur. Beyin Korteksi kalınlığı da cinsiyete göre farklılık göstermektedir. Karar verme aşamasında kadın ve erkeklerin farklı olmasının nedenlerinden biride beyindeki hacim değişiklikleridir.

“Normal Kişilerle Karşılaştırıldığında Aşık Olanlardaki Serotonin Düzeyi Yüzde 40 Oranında Düşük”
Noradrenalin duyuların algılanması, algılanan sinyallerin düzenlenmesi ve işlenmesi,  dopamin arama davranışı, güdülenme ve afektif uyarılma, asetilkolin dikkat ve bellek, serotonin davranışsal inhibisyonda rol almaktadır.  Aşkta da bu nörotransmitterlerde değişiklikler olmaktadır. Ayrıca endorfinin zevk algısında, kortikotropin salgılatıcı faktörün streste, oksitosinin cinsel davranışlarda etkili nöropeptidler olması nedeniyle aşkta bu hormonların değiştiğide araştırılmıştır.Normal kişilerle karşılaştırıldığında aşık olanlardaki serotonin düzeyinin yüzde 40 oranında düşük olduğu görülmüş. Aşıklarda mutluluk hormonu olarak serotoninin azalmasının yanı sıra dopamin denilen bir diğer beyin maddesi de değişikliğe uğruyor. Dopamin heyecan, istek, motivasyon gibi olayların dengesinde önemli bir madde. Bilim adamları şu anda ‘Acaba insanların aşık olduğunda aklını yitirmesinin nedeni bu mu?’ diye soruyor. Kişinin yetiştiği ortam, çocukluktan itibaren aldığı ve öğrendiği davranış kalıpları, bunlarla beraber kendi kişilik özelliklerinin getirdiği bazı davranış biçimleri ve beyin kimyasalları hepsi yoğrularak aşk denilen olgu varlığını hissettiriyor

“Farklılıklar Az ise Doyumun Ardından Sevgi Oluşur”
Aşkın ömrü genelde 3 yıl olarak bilinir. Bu süre bazen daha da kısa sürebilir. Çünkü aşk zamanla yerini sevgiye bırakır. Kişiler birbirini yakından tanıdıkça aslında yüceleştirdikleri kişinin gerçek yönlerini de kabul etmek veya etmemek durumunda kalır. Aslında aşık olduğu kişi ile yaşadığı kişinin çok farklı olduğunu görünce aşk biter. Farklılıklar az ise doyumun ardından sevgi oluşur. Zaten tüm aşk romanlarında kavuşmadan sonraya ait bilgi yoktur. Leyla ile Mecnun kavuşsa ne olurdu veya 20 yıllık evli olup hala eşini gördüğünde kalbi çarpan, başı dönen, midesi bulanan birine rastladınız mı?
“Aşık Olan Kişi Kendini Beğendirmek Amacıyla Motive Ederse Ancak Avantaja Dönüşebilir”
Aşkın avantajının olması için mantığında devrede olması gerekir. Mantık işlemediği sürece önünüzdeki hiçbir avantajı değerlendiremezsiniz. Aşık olan kişi kendini beğendirmek amacıyla motive ederse ancak avantaja dönüşebilir. Örneğin kendine bakımının artması, kişiliğinin gelişmesi için çalışması, hedeflerini yükseltmesi gibi. Ancak kendini bırakması durumunda dezavantajı olduğu da aşikardır.”

16 Ocak 2013 Çarşamba

MARYLAND ÜNİVERSİTESİ’NDE YÜKSEK RİSKLİ GEBELİKLERDE FETAL KARDİYOLOJİ BÖLÜMÜNÜ KURAN VE ABD’DE İLK KEZ ILK TRIMESTER‘DE KALP ANOMALİLİLERİNİN TANISINDA RUTİN TARAMA YAPAN YRD. DOÇ. DR. ŞİFA TURAN

DÜNYA’DA TÜRK HEKİMLERİ VE BAŞARI ÖYKÜLERİ

Amerika’da Fetal Kardiyoloji alanında bölüm kuran ve yeni uygulamalar geliştiren Maryland Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Doğum Anabilim Dalı Perinatoloji Bölümünden Yrd. Doç. Dr. Şifa Turan, araştırmaları ve eğitimdeki yaşadıkları ile ilgili genç meslektaşlarına rehber olacak bilgiler verdi.


Maryland Üniversitesi Tıp Fakültesi Perinatoloji bölümünde “Fetal Kardiyoloji” bölümünü kuran ve Amerika’da ilk trimesterde Eko’yu konjenital kalp hastalıklarının taranmasını 4 boyutlu ultrasound kullanarak yapan ilk merkez haline getiren Yrd. Doç. Dr. Şifa Turan,  üniversitedeki akademik kariyerinin yanında “American Registry of Diagnostic Sonography“ kuruluşunda, Amerika’daki fetal eko standartlarını belirleyen komitede görev alıyor. Yrd. Doç. Dr. Turan, Tıp fakültesinde Anatomi Anabilim Dalında Kalp Embriyolojisi derslerinden, Kadın Doğum Bölümü’nde de Kadın Doğum ve Perinatoloji yan dal yapan asistanların bu konudaki didaktik ve pratik eğitiminden sorumlu. Yrd. Doç. Dr. Turan, çalışmaları, bulunduğu farklı ülkelerdeki eğitim sistemleri ve tıp eğitimi hakkındaki görüşlerini DSA’ya anlattı.

Ne üzerine çalışıyorsunuz?
Benim branşım perinatoloji yani yüksek riskli gebelikler. Buna ek olarak Fetal Kardiyoloji özel ilgi alanım ve daha çok çalışmalarımı yaptığım bir yan dal diyebilrim.   Fetal kardiyoloji aslında Kadın Doğum Anabilim dalında, perinatloji yan dalında yeni bir branş. Bugüne kadar fetal kalp hastalıkların tanısı ile daha çok pediatrik kardiyologlar ilgilenmiş. Ama teknolojinin ilerlemesi ile fetal ultraosund’un prenatal tanıda yaygın olarak kullanılması, fetüsün çok erken dönemde perinatologlar tarafından değerlendirme imkanının gelişmesi sayesinde fetal kalp hastalıklarının tanınması günümüzde yavaş yavaş perinatologların işi olamaya doğru gidiyor diyebiliriz.

Hangi tip hastaları ve hastalıkları tedavi ediyorsunuz?
Konjenital kalp hastalığı olan fetüslerin tanısı ve tedavisi esas ilgi alanım. Konjenital kalp hastalıkları fetal anomaliler içerisinde en yüksek insidansa sahip. Yaklaşık 7/1000 oranın da gözükmekte. En önemli anomalilerin başında sol kalp hipoplazisi (HLH),  büyük arterlerin transpozisyonu (TGA). Çift çıkışlı sağ ventrikül ( DORV) , konotrunkal anomaliler, aort ve pulmoner stenoz, ventriküler ve atriyal septal defektler gelmekte.

Bu hastalıkların bulguları, belirtileri ve tedavileri hakkında genel bilgiler verebilir misiniz?
Konjenital kalp defektleri fetal ultrasound sırasında teşhis edilebilir. Bu defektler kendilerini farklı zamanlarda farklı şekillerde belli edebilir. Örneğin ilk trimesterde yani 12. haftada yapılan sonografide fetüsün ense kalınlığı dediğimiz Nukal kalınlığın artmış olarak ölçülmesi özellikle de 3.5 mm üzerinde olması o gebelikte konjenital kalp defekti riskini ciddi oranda artırır. Bu tip hasta grubuna ilk trimester de fetal eko yaparak, kalpteki 4 odacık ve ana damar çıkışlarının gösterilmesi mutlaka gerekmektedir. Eğer birinci trimester de değil de hasta size ikinci trimesterde gelmişse rutin yapılan sonografide kalp anomalileri farkedilebilir ve eğer bilir kişi tarafindan eko yapılırsa tam olarak tanısı konulabilir. Konulan bazı konjenital  defekt tanıları örneğin “ Aort Stenozu”, ” Pulmoner stenoz” gibi sorunlar intrauterin olarak balonla dilatate edilip, anomalinin ilerlemesine fetusun tek ventrikül onarıma girmesine engel olunabilir veya tek ventrikülle sonuçlanan anomalilerde özellikle de sol kalp hipoplazisinde sağ atriyumdan doku alınarak operasyonda kullanılmak üzere stem cell transplantasyonu gerçekleştirip dominant ventrikül olması gerek sağ ventrikülün stem cell transplantasyonu ile ejeksiyon fraksiyonunun ciddi oranda artması ve yeni doğanını geçireceği 3 aşamalı, yüksek mortalite ile sonuclanan  ( ortalama %40); Norwood operasyonun başarı oranın artması bile sağlanabilir.

Bu hastalığın Dünyada ve Türkiye’de görülme sıklığı nedir, bu konuda istatistikî bilgileri paylaşabilir misiniz?
Konjenital kalp hastalıkları konjenital anomaliler içerisinde en sik insidansı olan grup. Görülme sıklığı yaklaşık 7/1000.  Risk faktörlerine bakacak olursak maternal, fetal ve çevresel faktörler olarak genel anlamda 3’e ayrılabilir. Maternal fakörlerden maternal diyabet buna sebep olan hastalıkların başında geliyor. Ama yüzde 75 konjenital kalp hastalıkları da düşük riskli popülasyonda görüldüğü için düşük riskli hastaların bile taranması en sık görülen konjenital anomalinin tanınmasında büyük rol almakta. Bu nedenle düşük riskli hasta grubunun da taranması daha çok konjenital kalp anomalisinin in-utero tanısında önemli.


Kısaca kendinizden bahsedebilir misiniz?
23 Mayıs 1971’de Kıbrıs’ta doğdum. İlköğrenimimi ve liseyi Kıbrıs’ta bitirdim. Üniversite eğitimime lise sonrası kazandığım bursla Sovyetler Birliğinde başladım. İlk yıl Ukrayna’da Lvov Ivana Franko devlet üniversitesinde Rusça öğrendim. Daha sonra Kiev Tıp fakültesinde tıp eğitimime başladım. Tıp fakültesi ikinci sınıftan sonra eğitimime İstanbul Tıp fakültesinde devam ettim. Süleymaniye Doğum Evin’de Kadın Hastalıkları ve Doğum uzmanlığı üzerine ihtisas yaptım. İhtisas sonrası bir yıl genel kadın doğumcu olarak çalıştıktan sonra üst ihtisas yapmak için İngiltere’ye gittim. King’s College Hospital, Harris Birthright araştırma merkezinde 3 yıl “Fetal Tıp“ dalında üst ihtisas yaptım. İngiltere’den sonra Amerika’da Yale Üniversitesinde Perinatoloji bölümünde çalıştıktan sonra, Maryland Üniversitesi Tıp fakültesinde Yardımcı Doçent olarak çalışmaya başladım. Burada Perinatoloji bölümünde “Fetal Kardioloji “ bölümünü kurdum. Özellikle de ilk trimester Eko’yu konjenital kalp hastalıkların taranmasında rutin hale getirdim. Bunu kolaylaştırıp daha yaygın uygulanabilirliğini sağlamak için 4 boyutlu ultrasound kullanarak tarama tekniğini standardize ettim. Şu anda Amerika’da ilk trimesterde bu teknikle konjenital kalp hastalıkların taramasını yapan ilk merkez haline geldik. Üniversitedeki akademik kariyerimin yanında “Amerikan Registry of Diagnostic Sonography“ kuruluşunda,  Amerika’daki fetal eko standartlarını belirleyen komitede görev almaktayım. Buradaki Tıp fakültesinde Anatomi Anabilim Dalında Kalp Embriyolojisi derslerinden, kadın doğum bölümünde de kadın doğum ve perinatoloji yan dal yapan asistanların bu konudaki didaktik ve pratik eğitiminden sorumluyum.

Bugüne kadar eğitim aldığınız ve çalıştığınız kurumlar hakkında bilgi verebilir misiniz?
İlkokul ve Lise eğitimimi Kıbrıs’ta, Tıp fakültesi eğitimi İstanbul’da Çapa Tıp Fakültesinde tamamladım. Kadın hastalıkları ve Doğum uzmanlığımı Süleymaniye Doğumevi, İstanbul’da 2000 yılında bitirdikten sonra, iki yıla yakın Acıbadem Sağlık Grubu’nda Kadın Doğum uzmani olarak çalıştım. 2002-2005 yılları arasında King’s College, Harris Birthright Research Center’de perinatoloji yan dal uzmanlığı yaptım. 2005 de Amerika’ya yerleştim. 2005-2006’da Yale School of Medicine’da, 2006 yılından bu yana da University of Maryland School of Medicine görevimi sürdürmekteyim.  2009’dan bu yana da University of Maryland School of Medicinda Kadın Doğumda Yardımcı Doçent olarak çalışmaktayım.

Eğitim aldığınız kurumların  bulunduğunuz mevcut konuma gelmenizdeki katkıları nelerdir, şu anda çalıştığınız kurumu neden seçtiniz?
King’s Collage Hospital, Harris Birthright araştırma merkezi dünyada fetal tıp konusunda sanırım ilk sırada yer alıyor. Bu merkezde üç yıl yan dal yaparak bu konuda deneyim kazanmam, Amerika’da Yale Üniversitesi Tıp Fakültesinde de çalışmama olanak sağladı. Orada da çok değerli perinatologlarla çalışıp çalışmalar yapmam, bana özellikle Amerika’da çok yaygın olmayan, ama Avrupa’da daha sıklıkla uygulanan ilk trimester fetal ekonun şu anda çalıştığım kurumda Maryland Üniversitesi ıip Fakultesi, Kadın Doğum Anabilim dalında perinatolojinin bir yan dalı olarak” fetal kardiyoloji” bölümünü kurmamı sağladı. Şu anda çalıştığım kurum benim özel ilgi alanım olan 3-4 boyutlu ultrasound ile fetal ekonun yaygın olarak kullanabilmemi ve bu konuda araştırmalarıma devam etmemi sağladı. Ayrıca bu kurumdakideneyimlerim ve gelistirigidim teknik sayesindeAmerika’nın diğer eyaletlerinde, gerekli ekspertizin olmadığı hastanelerde bir çok farklı kurum tarifinden 3-4 boyutlu USG ile görüntülerin alınıp, telemedicine sistemi online olarak bilir kişiye gönderilmesine neden oldu.

Halen pratiğini yaptığınız branşın Türkiye ve ABD’deki durumunu karşılaştırabilir misiniz?
Fetal kardiyoloji,  teknolojinin gelişmesi ile günümüzde çok popüler bir branş.  Konjenital kalp hastalıklarının prenatal tanısı gittikçe ciddi oranda artıyor. Sanırım iki ülke arasındaki en önemli fark, Amerika’daki aileler herhangi bir konjenital hastalığı olan fetüsü dünyaya getirme eğilimindeler. Oysa Türkiye’de aileler bu tip problemlerle karşılaştıkları zaman daha çok terminasyon seçeneğini seçerler. Türkiye deki konjenital kalp hastalığı ile doğan bebeklerinin çoğunun tanısının prenatal dönemde değil de postnatal dönemde konulduğu kanısındayım. Dolayısı ile hem geç dönemde terminasyonu ve beraberinde getireceği komplikasyonları minimuma indirmek için ilk trimesterde erken taninin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Burada aileler bu çocukları dünyaya getirdikleri taktirde ciddi olarak manevi ve maddi destek ile karşılaşmaktadırlar. Oysa Türkiye’de bu durum daha çok ailenin bireysel çabalarına bağlı kalmaktadır. Bu çocukların okul cağında özel olarak gidebilecekleri bir eğitim sistemi de bulunmamaktadır. Bu sebeplerden dolayı burada konjenital kalp hastalıklarını daha sıklıkla görüp gebelik süresinde takip etme imkanımız sanırım Türkiye’den daha fazla sayıda olabilir.

Halen çalışmakta olduğunuz kurumu, ya da çalışmış olduğunuz kurumları eğitim, tıbbi pratik ve sağlık hizmetleri konuları açısından Türkiye’de kurumlar ile karşılaştırabilir misiniz?
Sanırım daha çok araştırmaya yönelik ve araştırmaların ışığında elde edilen sonuçların neticesinde bir yol izleniyor daha çok burada. Genelde de genel bir konsensüs oluşuyor ve hekimler o genel, standartize edilmiş tedavi yöntemlerini kullanıyor. Türkiye’deki kurumlarda ise daha çok hekimin kendi kendine, kendi deneyimleri ile elde ettiği bir pratik uygulama var. Daha farklı olması için de gereken yaptırımlar henüz yok. Onun dışında pratik uygulamada çok da büyük farklılıklar olduğunu zannetmiyorum.


Türkiye’de halen eğitim almakta olan tıp öğrencilerine ya da genç hekimlere neler önerirsiniz?
Öğrendikleri her şeyi sorgulamayı öğrenmelerini tavsiye ediyorum. Neden ve nasıl olmuş sorularını sık sık sormalarını. Birkaç kaynaktan okuyarak merak ettikleri soruları öğrenmelerini tavsiye ediyorum. Ezbere yönelik eğitim sisteminden çıkıp daha araştırmacı bir yapıya sahip olmanın yollarını aramalarını tavsiye ediyorum.
12. haftada kalbin normal ya da anormal anatomisini gösteren teknik.

Hangi bilimsel dergileri takip ediyorsunuz?
Ben daha çok kendi alanımla ilgili dergileri takip ediyorum.
1)      Ultrasound Journal of Obstetrics and Gynecology
2)      Pediatric Cardiology
3)      American journal of Obstetrics and Gynecology
4)      New England Journal

Mesleğinizle ilgili en çok ziyaret ettiğiniz internet sitesi nedir?
www.pubmed.com ve www.uptodate.com


Alanınızda araştırma yapanlara mutlaka okumalarını tavsiye ettiğiniz kitaplar hangileri?
1)Textbook of Fetal Cardiology ( L. ALLEN )
2) Fetal Cardiovascular Imaging : A Disease based appraoch ( J.Raychik, Z.Tian)
3) A Practical Guide to Fetal Echocardiography: Normal and Abnormal Hearts (Abuhamad)
4) Fetal Echocardiography: A Practical Guide ( L Allan )

Yurt dışında hekimlik yapmanın sıkıntıları nelerdir?
Tıp fakültesi eğitiminiz dışında tüm eğitiminizi tekrarlamanız gerekiyor. En azından Kadın Doğum dalında. Buradaki sisteme Türkiye’den mezun olan bir doktor olarak girmeniz de zaman alabiliyor. Bunun için çalıştığınız ortamlarda belki de herkesten daha fazla çalışıp kendinizi ispat etmeniz gerekebilir çoğu zaman.

Türkiye’de tıbbın durumu nedir? Ülke dışında tahsil almak gerekli midir? Kimler için daha uygundur?
Türkiye’de tıbbın durumu, genel olarak hekimlerimizin yaklaşımını son derece iyi buluyorum. Eğer hayatlarını Türkiye’de kendi ülkelerinde geçireceklerine eminlerse ülke dışında tahsil yapmaları çok da gerekmemektedir. Ama gelip görmelerini belli bir dönem kendi konuları ile ilgili bir kurumda yurt dışında zaman geçirmelerini ileride kendilerini geliştirme imkanı sunması acısından tavsiye ediyorum.

ABD’deki hasta popülasyonunun karakteristik özellikleri nelerdir? Türkiye’ye göre ne gibi farkları vardır?
Hasta popülasyonu çok farklı. Burada çok fazla obez ve kötü beslenme alışkanlığı olan bir hasta grubu ile çalışıyoruz. Dolayısı ile bu grup hastada her türlü komplikasyon çıkma olasılığı daha yüksek.


ABD’deki kurumların yabancı doktorlara ve özellikle Türklere karşı özel bir tutumu var mıdır?
Bence bu konuda dürüst olmak gerekirse hem Avrupa’da hem de Amerika’da çalışan bir hekim olarak dünyanın neresine giderseniz gidin, Türk olduğunuz için değil de sadece başka bir eğitim sisteminden geldiğiniz için, yaklaşımda ilk başta farklılıklar mutlaka olur. Kendinizi ispat ettikten sonra çok önemli farkların olmadığı kanısındayım. Bunun içinde hem efor hem de zaman gerekli sadece.

ABD’deki ünlü tıp kurumlarına / hastanelerine eğitim amaçlı olarak girebilmek mümkün müdür?
Çok kompetitif olmasına rağmen mümkündür. Sadece ne istediğinizi bilmeniz ve isteğinizde kararlı olmanız gerekmektedir.

ABD’de Türk hekimler arası dayanışma ne durumdadır?
Burada kendi aramızda iyi bir dayanışma olduğunu düşünüyorum. Genelde sistem maddi olarak kimseyi çatıştırmadığı için birbirimize her konuda her zaman rahatlıkla destek olabiliyoruz.
ABD’de Türk hekimlerin orası diğer yabancı hekimlerle karşılaştırıldığında ne durumdadır?
Avrupa’da oran az. Amerika’da Türk hekimlerinin oranı diğer yabancı hekimlerle kıyaslandığında sanırım eşdeğer durumdadır.

Halen üzerinde çalışmakta olduğunuz araştırma konusu nelerdir?
Konjenital kalp hastalıkların erken tanısı ve Konjenital kalp hastalıkları olan fetüslerin intrauterine beyin gelişimi.

Bu çalışmaları hangi kurumda yapmaktasınız, ekibinizden bahsedebilir misiniz?
Maryland Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Doğum Anabilim Dalında araştırmalarımı sürdürmekteyim. Ekibimde iki perinatolog, beş ultrasound teknisyeni ve bir tane araştırmacı hemşire bulunmaktadır.

Bize araştırma ekibinizin bir rutin gününü anlatabilir misiniz?
Genelde konjenital kalp problemi olan hastalar kliniğimizde her iki hafta da bir fetal eko ile takip edilir.  Bu fetüslerin beyin gelişimi de yakin bir şekilde USG ile longitudinal olarak monitorize edilir.  Yılda bu problemle bize başvuran hasta sayısı refere merkez olduğumuzdan dolayı çok fazla olduğu için genellikle günümüz yeni hasta kabul etmek onları değerlendirip takip protokolü hazırlamakla ve mevcut hastaların takibini yapıp onların tüm ekibin hazır olduğu bir günde doğumlarını gerçekleştirmekle geçiyor.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...