Pages

28 Mayıs 2012 Pazartesi

ÇÖZÜM BENDE SAKLI!


Çözüm Odaklı Terapi Yönteminin psikoterapilere yeni bir soluk getirdiğini düşünene Klinik Psikolog Olcay Güner, “Çözümün her bireyin kendi içinde saklı olduğu ve psikoterapistlerin “bilirkişi” olmaktan çok bu çözümü bulmaları için danışanlarına yardım etmeleri gerektiği” diyor.


Geleneksel psikoterapi yöntemleri uzun yıllar ‘sorun’a odaklanarak sorun çözmeye çalışırken; ‘Çözüm Odaklı Terapi’ yöntemi ile çalışan terapistler hedefledikleri sonucu daha kısa sürede alıyor, terapileri olumlu bir havada geçiyor, danışanları terapiyi keyifle sürdürüyor. Üstelik bu yöntemi öğrenmek ve uygulamak da kolay oluyor. Şikayet edileceklerini düşünerek geldikleri terapistin olumlu havası, güçlü yönlerine vurgu yapan tarzı, kendilerini ‘başroldeki uzman’ olarak hissetmeleri onları terapi sürecinin merkezine çekiveriyor.

Bu yöntem çocuk ve gençlerle çalışan ve çözüm odaklı terapiyi merak eden, uygulayan uzmanlara faydalı olacak.

Klinik Psikolog Olcay Güner, Efil Yayınevinden çıkan “Çözüm Bende Saklı!” kitabı hakkında Sağlık Dergisi’ne bilgi verdi.

Kısaca kendinizi tanıtır mısınız?
Lisans Eğitimimi İstanbul Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nde yaptım , ardından Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Klinik Psikoloji Bölümü -Yüksek Lisans Derecesi ile 'Klinik Psikolog' ünvanı aldım. Kariyerimin ilk yıllarından itibaren klinik çalışmalar yaptım. 1990 yılından beri Davranış Bilimleri Enstitüsü’nde 21 yıl 'Klinik Psikolog' ve yönetici olarak görev aldım.

2011 yılından itibaren ise kendi kurduğum Arkabahçe Psikolojik Gelişim, Eğitim ve Danışmanlık Merkezinde Klinik Psikolog ve yönetici olarak çalışmaktayım. Danışanlarıma, psikoloji alanında çalışanlara, ailelere ve eğitimcilere yönelik danışmanlık, eğitim ve süpervizyon çalışmaları yapmaktayım. Ayrıca 2007-2011 eğitim öğretim dönemleri arasında Marmara Üniversitesi Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık Bölümü’nde yarı zamanlı öğretim üyesi olarak çalıştım. Şu anda aynı üniversitede doktora çalışmalarımı sürdürmekteyim.

Psikoterapi çalışmalarımda ağırlıklı olarak Dışavurumcu Sanat Terapisi, Çözüm Odaklı Terapi, EMDR Terapisi, Aile Terapisi, Öyküsel Terapi, Oyun Terapisi Tekniklerini kullanıyorum. Ağırlıklı olarak çalıştığım danışmanlık konuları ise, psikolojik travma, okul ve öğrenme sorunları, çocukluk dönemi sorunları, boşanma danışmanlığı, evlat edinme danışmanlığı ve aile içi iletişim sorunlarıdır.
 


Kitabınızı yazmanızdaki etken nedir?
Geleneksel psikoterapi yöntemleri uzun yıllar soruna odaklanarak, sorun çözmeye çalışırken, yaratıcı bir yaklaşımla “Çözüm”e odaklanan Steve de Shazer ve ekibi psikoterapi dünyasına yeni bir soluk getirmiştir. Çözüm Odaklı Terapiyi kullanan pek çok post-modern terapist, bu yöntemi kolay, çabuk öğrenilebilen ve hızla çözüme götüren bir yaklaşım olarak tanımlamışlardır.

Çözüm Odaklı Terapinin özünde şunlar yatar:

• Her bireyin çözüm yolu farklıdır.

• Terapi hedefini yalnızca danışan belirleyebilir.

• Terapide danışanın eksikliklerinden çok kaynakları aranır.

• Geçmişle problem arasında bağlantı yoktur. Geçmişe değil geleceğe odaklanılır.

• İyi sonuç veren hiçbir şey değiştirilmez.

• Yapılanlar işe yaramıyor ise tekrar denenmez. Yeni bir yol aranır.

• Terapiler olumlu bir havada geçer.

• Her seansta ilerlemelerin altı çizilir.

• Her seansın hedefi bir sonraki adımdır.

• Değişim küçük bir hareketle başlar ve çığ gibi büyür.

Bu kitap Çözüm Odaklı Kısa Süreli Terapi yöntemini tanımasını ve yaygın olarak kullanabilir hale gelmesini amaçlamaktadır.

Devam kitabı yazmayı düşünüyor musunuz?
Evet, okul sistemlerinde kullanılabilecek çözüm odaklı terapi yaklaşımı konusunda da bir kitap yazabilirim.

Kitapta vermek istediğiniz mesaj nedir?
özümün her bireyin kendi içinde saklı olduğu ve psikoterapistlerin “bilirkişi” olmaktan çok bu çözümü bulmaları için danışanlarına yardım etmeleri gerektiği.

Okurlarınıza iletmek istediğiniz bir mesaj var mı?
Hızlı, kolay öğrenilebilir, pozitif olan bu metodu pek çok psikoterapistin rahatlıkla ve severek kullanacağına inanıyorum.

Kitabınızla ilgili nasıl tepkiler aldınız?
Okuyan psikoterapistler kitabın kolay anlaşılabildiğini, açık, şeffaf bir anlatımı olduğunu ve uygulamaya dönük örneklerinden çok faydalandıklarını söylüyorlar.

Sağlık haberciliği üzerine düşüncelerinizi öğrenebilir miyim? Sağlık haberlerinde nelere dikkat ediyorsunuz?
Öncelikle bilimselliği kanıtlanmış konularda kolay anlaşılabilir, halkı bilinçlendirmeye yönelik haberlerin çok değerli olduğuna inanıyorum. Ama okuduğum sağlık haberlerinin önemli bir kısmı bilimsel platformlarda henüz yeterince yer almamış, başarısı kanıtlanmamış bir takım yöntemlerin halka kesin bilgiler şeklinde sunulması şeklinde oluyor ki bu etik olmayan bir iletişim biçimi.

Türkiye’deki çalıştığınız alandaki çalışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bilimsel, etik çalışmalar olduğu kadar, geçerliliği kanıtlanmamış deneysel çalışmaların da halka kesin çözümler olarak sunulduğunu görüyorum.

Kendinizi bulunduğunuz alanın neresinde görüyorsunuz? Bütün istediklerini gerçekleştirmiş, hayatından memnun bir yazar mısınız?
Bilimsel çalışmaları elimden geldiğince takip etmeye çalışıyorum. Akademik çalışmalar yapıyorum. Ama hala öğreniyorum ve kendimi geliştirmeye çalışıyorum. Bizim alanımızda “ben oldum” demek imkansız bir şey.

Hâlâ planlayıp gerçekleştiremediğiniz projeniz var mı?
Dışavurumcu Sanat Terapisi alanında bir kitap yazma projem var. Ayrıca terapötik çocuk hikayeleri de yazmayı planlıyorum.

ÇEKİLİŞ BAŞLIYOR!


Çekilişe katılmak için yapmanız gerekenler:
- Blogu izlemeye almak ( yan tarafta siteye katıl yazan yere tık)
- Facebook sayfamı beğenmek (kullanmayanlar için zorunlu değil)
- Bu yazının altına yorum yazmak
Adsız yorumlar dikkate alınmayacak. Adınızı ve mail adresinizi yazarsanız memnun olurum.

31 Mayıs Perşembe günü saat 23:00'a kadar yorum bırakabilirsiniz. Çekiliş sonucu 1 Haziran Cuma sabahı buradan duyurulacaktır.

Ayten GS kazandı.

27 Mayıs 2012 Pazar

HEPATİT A VE SU ÇİÇEĞİ AŞI TAKVİMİNE EKLENİYOR



Pediatri Uzmanlık Akademisi Derneği Kongresi’nde konuşan Prof. Dr. Mehmet Ceyhan, bakanlığın aşı takvimine 2 yeni aşının eklendiğini açıkladı.

Pediatri Uzmanlık Akademisi Derneği Kongresi 'Dünya Aşılama Haftası'nda yapıldı. Pediatri Uzmanlık Derneği Genel Sekreteri ve Sağlık Bakanlığı Aşılama Kurulu üyesi Prof. Dr. Mehmet Ceyhan, bakanlığın aşı takvimine 2 yeni aşının eklendiğini açıkladı. Ceyhan önümüzdeki günlerde bakanlığın çocuklara Hepatit A ve Su çiçeği aşısını da ücretsiz yapacağını kaydetti. Su çiçeği hastalığının yaygınlığına işaret eden Ceyhan şöyle konuştu: "Su çiçeği aşısını 1 yaş grubuna yapmayı düşünüyoruz. Ancak bu henüz netlik kazanmadı. Aşının seneye yapılması planlanıyor. Su çiçeği geçirmeyen kişilerin oranı yüzde 1. Su çiçeği yaşlılıkta ve kanser gibi hastalıklarda zona olarak kendini gösteriyor. Hepatit A aşısının gelişi ise Temmuz ya da Ağustos ayını bulur. Çocuklara 18. ve 24. aylarda iki doz şeklinde yapılması planlanıyor.

Türkiye'de 2006 yılına kadar 6 hastalığa karşı aşı yapılıyorken, şu anda yeni eklenen aşılarla birlikte 13 hastalığa karşı aşı yapılıyor. Türkiye aşıya yılda 300 milyon dolar harcıyor. Bu bir futbol takımının borcu kadar bile değil."

İshallerin En Büyük Nedeni Rotavirüs
Önümüzdeki yıllarda bakanlığın rotavirüs ve rahim ağzı kanserine karşı da aşılama planladığını ifade eden Ceyhan, "Hepimiz birkaç defa rotavirüs geçirmişizdir. İshallerin en sık görülme nedeni rotavirüs. Hastaneye yatan ishal vakalarının yüzde 66'sı rotavirüse bağlı. Aşı takvimine girinceye kadar ailelere çocuklarını rotavirüse karşı aşılamalarını söylüyoruz. Ağızdan damla yoluyla uygulanan bir aşı. İlk doz 3 aylıkken yapılıyor" dedi.

Türkiye'de Aşı Üretimi Çalışması Başladı
Türkiye'de aşılama oranının yüzde 97'lere ulaştığını anlatan Ceyhan, "Eskiden bir Afrika ülkesiyle aynı aşı şemasını uygularken şimdi gelişmiş ülke şemasını uyguluyoruz" diye konuştu.

20'den Fazla Yeni Aşı
Kongreye katılan Glaxo Smith Kline (GSK) Global Medikal Direktörü Anil Dutta, sıtma ve menenjit aşıları da geliştirdiklerini ifade etti. Dutta kanser hastaları için aşı geliştirdiklerini açıkladı. 20'den fazla yeni aşı hazırlığında olduklarını belirten Dutta, "Aşılar hep hastalıktan korunmak için yapılıyor. Ama gelecekte vücuda kanserle mücadeleyi öğreten yeni aşılar olacak. Bunda çok ilerledik. Kanser tedavisinde çığır açacak. Şu anda cilt kanseri, akciğer kanseri aşıları üzerinde çalışıyoruz" dedi.

GSK Medikal Direktörü İpek Demircan ise Türkiye'nin aşılamada lider ülkelerden olduğunu söyledi. Demircan, Türkiye'de aşı üretimiyle ilgili bakanlıkla görüştüklerini ve bununla ilgili çalışmalara başladıklarını açıkladı.

26 Mayıs 2012 Cumartesi

"ŞİDDET GÖREN SAĞLIKÇI İÇİN ÖZEL HAT"



Sağlık Bakanı Recep Akdağ, şiddete maruz kalan sağlık çalışanları için özel bir hat açacaklarını açıkladı.

Gaziantep'te hasta yakını tarafından öldürülen Dr. Ersin Arslan'ın ölümünün ardından Türkiye'nin çeşitli yerlerinde protestolar yapılırken sağlıkçılar iş bıraktı. Türk Tabipleri Birliği (TTB) ile Sağlık Bakanı Recep Akdağ da alınacak önlemler ve yapılması gerekenler hakkında 1.5 saati aşkın bir toplantı gerçekleştirdi. Görüşme sonrasında konuşan Akdağ, sağlık çalışanlarına karşı oluşabilecek şiddetin ortadan kaldırılması için 2 yıldır önemli çalışmalar yaptıklarını söyledi.

“Sağlık Çalışanımızı Asla Yalnız Bırakmayacağız”
Bu konuda koruyucu tebdirlerin artırılacağını ve cezaların da caydırıcı olması gerektiğini anlatan Akdağ şunları söyledi: "Yakında özel bir hat oluşturacağız. Bir sağlık çalışanı kendisiyle alakalı psikolojik ya da fiili şiddetle karşılaşmışsa doğrudan bu hata müracaat edebilecek ve çok seri bir şekilde hakkını bakanlık hukukçuları vasıtasıyla arayacağız. Bu anlamda sağlık çalışanımızı asla yalnız bırakmayacağız. Kendilerini çaresiz hissetmesinler. Bizzat Sağlık Bakanı olarak yanlarındayım.”

Bakan Akdağ, "Doktorluk yaptığınız dönemde sözlü ya da fiziksel şiddet başınıza geldi mi?" sorusu üzerine, "Elbette geldi. Bizi çalıştığımız dönemin şartları şimdikine göre çok daha zordu. Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde uzun süre çalıştım. Ben doğrudan fiziksel bir şiddetle karşılaşmadım ama sözlü olarak en aşağı 20 kere karşılaşmışımdır. Asistanlığımın 2. gününde acilde hayatını kaybeden bir yavrumuz için bir savcı arkadaşımızın karşısında hazır olda bekletildim" dedi.

Caydırıcı Maddeler TCK'ya Konulacak
Akdağ, Adalet Bakanıyla daha kuvvetli caydırıcı maddelerin TCK'ya konulması konusunu da görüşeceğini açıkladı. Akdağ ayrıca, AK Parti olarak da bir meclis araştırması vereceklerini söyledi. Vatandaşla sağlık çalışanı arasında bir sevgi ilişkisinin oluşmasının çok önemli olduğunu ifade eden Akdağ, "Her toplumda hastalıklı ruhlar, psikopatlar olabilir. Ama biz toplum olarak sağlık hizmeti aldığımız yerde bu tip kimselerle karşılaşıyorsak bunlara karşı müsammahalı davranmamalıyız. Hastanelerimizde almakta olduğumuz tedbirleri de artıracağız. Kamera sistemleri, güvenlik elemanlarının daha iyi eğitilmesi gibi hususlar var. Ayrıca hastaneye giriş çıkışlarında vatandaşı rahatsız etmeyecek şekilde güvenlik tedbirleri düşünüyoruz. Üst araması düşünmeyiz ama X-Ray meselesi üzerine çalışıyoruz. Dünya ülkelerini inceliyoruz" dedi.



İş Bırakma Eylemi Hizmeti Aksatmadı
Doktorlar, sağlık çalışanlarının toplumun en çok çalışan ve fedakarlık yapan meslek grubu olduğunu dile getiren Akdağ, vatandaşın sağlıkçıların yoğun iş yükü altında çalıştığını unutmaması gerektiğini söyledi.

Sağlık çalışanlarının iş bırakma eylemini de değerlendiren Akdağ, "Bende bu acıyı tüm meslektaşlarımla paylaşıyorum. Doktorlar ve sağlık çalışanların vatandaşın hizmet ihtiyacını aksatmayacaklarını biliyordum. Şu saate kadar hizmet aksamasıyla ilgili bir problem gelmedi" şeklinde konuştu.

Akdağ, TTB'nin hayatını kaybedenlerin ailelerinin geleceğini güvence altına alınması talebini de doğru bulduklarını belirtti.

TTB Başkanı Eriş Bilaloğlu da Akdağ ile görüşmelerinin son derece olumlu geçtiğini belirterek, taleplerin 2-3 ay gibi kısa bir sürede gerçekleşmesini beklediklerini ifade etti. TCK'ya bu konuya ilgili bir kanun eklenmesini istediklerini söyleyen Bilaloğlu, yasaya da Ersin Arslan'ın adının verilebilineceğini kaydetti.


'Yastayız Sağlık Hizmeti Veremiyoruz'
Doktor Ersin Arslan'ın hasta yakını tarafından öldürülmesini protesto eden sağlıkçılar iş bıraktı. Ankaralı sağlık çalışanları Numune Hastanesi'nde toplanarak yaşanan üzücü olayı protesto etti. Hastane bahçesinde toplanan Ankaralı sağlıkçılar sloganlar atarak Sağlık Bakanlığı önüne yürüdü. Yakalarına siyah kurdeleler takan grup, Dr. Arslan'ın fotoğrafı ile 'Yastayız sağlık hizmeti veremiyoruz', 'Hekimlerin tahammülü kalmadı, artık yeter', 'Hekime yönelik şiddete hayır' yazılı dövizler taşıdı.

Sağlık çalışanlarının eylemine CHP Genel Başkan Yardımcısı Gürsel Tekin, CHP Milletvekilleri Aytuğ Atıcı ve Muharrem Işık ve BDP milletvekili İdris Bölüken de destek verdi.

25 Mayıs 2012 Cuma

GÜÇ VAKALARA ELEKTRO ŞOK ÖNERİLİYOR



Sağlık Bakanlığı, psiko-tedavinin sonuç vermediği ve intihar riskinin çok olduğu depresyonlarda elektro şok yöntemini önerdi.

Sağlık Bakanlığı, psiko-tedavinin sonuç vermediği ve intihar riskinin çok olduğu depresyonlarda elektro şok yöntemini önerdi. İnternet sitesinde depresyonun tedavisiyle ilgili bir video hazırlayan bakanlık, elektro şok yönteminin yan etkisinin çok az olduğunu ve sadece kısa süreli bir hafıza kaybı yaşandığını kaydetti. Bakanlık, yöntemin gebelerde de kullanmanın sakıncasının olmadığını aktardı.

Bakanlığın internet sitesindeki videoda depresyonun tedavisiyle ilgili bilgiler yer aldı. Videoda depresyonun tedavi edilen bir durum olduğunu belirtilirken şu bilgilere yer verildi: "Psiko-tedavi depresyon tedavisinin oldukça etkili ve popüler bir yoludur. Depresyon hafif, orta ve şiddetli diye ayrılıyor. Psiko-tedavinin sonuç vermediği durumlarda özellikle dirençli depresyonlarda, intihar riskinin çok olduğu depresyonlarda hastaya ulaşılamayan durumlarda elektro şok yöntemi kullanılıyor. Bu yönteme yıllardır tedirginlikle yaklaşılmış olsa da çok güvenli ve etkili bir tedavidir. Anestezi altında, kontrollü ortamda hastanın herhangi bir şey hissetmesine izin vermeden, son derece rahat şartlarda yapılabilen, hızlı etki gösteren bir tedavidir. Mekanizma tam olarak anlaşılamamış olsa da bilim insanları bu terapinin beyne gönderilen elektrik uyarısı sayesinde küçük bir nöbet oluşturarak etki ettiğini düşünmektedirler. Bu yöntem tam tedavi alan hastaların yüzde 80'inde etkili olmaktadır. Yan etkisi çok azdır, kısa süreli hafıza kaybına neden olabilse de kalıcı hafıza kaybı nadiren gerçekleşmektedir. Gebelerde güvenli ve etkilidir."

"Depresyonun ve ruhsal bozuklukların beyinde oluşan maddeler boşalıyor"
Türkiye Psikiyatri Derneği Üyesi Doç Dr. Burhanettin Kaya da elektro şokun 115 yıldır uygulanan bir tedavi yöntemi olduğunu söyledi. Bunun hayat kurtarıcı bir yöntem olduğunu anlatan Kaya şöyle konuştu: "Önceleri anestezisiz yapılırdı. 10 yıldır anestezili yapılıyor. Sanki çağ dışı yöntem gibi algılanabilir. Ancak bütün dünyada kullanılır ve vazgeçilmez bir yöntemdir. Son derece çağdaş bir yöntem olarak kullanılıyor. Hastanın şakaklarına takılan elektrotlarda bir miktar elektrik verilerek epilepsi nöbeti geçirmesi sağlanıyor. Hastalar uyurken yapılıyor o yüzden hasta bir şey hissetmiyor. Bu epilepsi nöbeti, var olan ruhsal bozukluğun düzelmesini sağlıyor. Depresyonun ve ruhsal bozuklukların beyinde oluşmasında rol alan maddelerin deposunu boşaltarak düzenleme sağlıyor."

Elektro şok yönteminin intihar riski olan, tedavi reddi olan, saldırganlık gösteren hastalarda, katatonik şizofreni hastalarında, taşkınlık nöbetlerinde kullanıldığını belirten Kaya, "Hastaların kardiyolojik değerlendirme ve tetkiklerin ardından herhangi bir risk yoksa elektro şok yöntemi uygulanabilir. Tedaviye yanıt oldukça yüksek. Yan etki olarak kısa süreli hafıza sorunları olabilir, bu da düzelir" dedi.


“İlaca Dirençli Psikotik Hastalıklar Gibi Birçok Durumda Neredeyse Tek Çözüm”
Maryland Üniversitesi Hastanesi’nden Psikiyatrisit Dr. Ulaş Çamsarı şunları söyledi: “Elektrokonvülsif Tedavi (EKT) halk arasındaki kötü şöhretine rağmen psikiyatride onyıllardır kullanılan en etkili tedavi yöntemlerinden biridir. EKT’nin halk tarafından olumsuz algılanmasında şüphesiz ki, bazı sinema filmlerinin (Milos Forman- “Guguk Kuşu”) ve psikiyatri aleyhinde sistemli çalışan bazı tarikatların (Scientology) büyük etkisi vardır. EKT, modern psikiyatride ilaca dirençli majör depresyon, katanonik durumlar, ilaca dirençli psikotik hastalıklar gibi birçok durumda neredeyse tek çözümdür ve pek çok durumda hayat kurtarıcıdır.

“ABD’deki Geleneksel EKT Uygulaması, Haftada 3 Gün”
Elektrokonvülsif Tedavi çok basit ve zararsız bir işlemdir. Bir EKT seansı özetle bir hastaya kontrollü bir şekilde yaklaşık 45 saniye sürecek bir epilepsi nöbeti (sara) geçirtmekten ibarettir. Bu işlem yapılmadan önce hasta genel aneztezi altına alınır ve artık bu bir rutindir. Hasta bu işlemi hiçbir şekilde hatırlamaz, işlem bittikten hemen sonra hasta genel anezteziden uyandırılır. İşlem bir psikiyatri uzmanı ve bir anezteziyoloji uzmanı denetiminde tamamlanır, hazırlığı ile birlikte tüm tedavi yaklaşık 1 saatten ibarettir. ABD’deki geleneksel EKT uygulaması, haftada 3 gün (pazartesi, çarşamba ve cuma günleri) toplam iki hafta sürecek 6 seans şeklindedir. Hasta bu seansların genellikle ilk 3 tanesinde yataklı serviste takip edilir, eğer herhangi bir sıradışı durum ile karşılaşılmamışsa, hasta taburcu edilir ve kalan EKT seansları ayaktan yapılır. Hasta sabah hastaneye gelir, uyutulur, EKT seansı tamamlandıktan sonra öğlen evine döner ve normal yaşamına devam eder.

“Hiçbir Durumda Asla Kaçınılması Gereken Bir Tedavi Değil”
EKT’nin hiçbir mutlak kontrendikasyonu yoktur, hiçbir durumda asla kaçınılması gereken bir tedavi değildir. Diğer psikiyatrik ilaç tedavileri ile karşılaştırıldığında bu kadar güvenli ve etkisini bu kadar çabuk gösteren başka bir tedavi yoktur. Özellikle ağır depresyon vakalarında, hiçbir ilacın etkisini gösteremeyeceği bir hızda hastayı ağır depresif episodundan çıkarabilecek günümüzde bilinen tek tedavidir. Son yıllarda özellikle Cleveland Clinic ve birkaç merkezde uygulanan ketamin infüzyon tedavisi gibi tedaviler de depresyonun hızlı tedavisinde kullanılmaktadır ancak hiçbirisi EKT kadar güvenli değildir. Günümüzde EKT’nin en büyük komplikasyonları, genel anezteziden kaynaklanan komplikasyonlardır, ki bu komplikasyonlar genel aneztezi gerektiren tüm cerrahi işlemler için de geçerlidir ve EKT’ye özel bir durum değildir. EKT’nin en sık karşılaştığımız yan etkisi kısa süreli ve geçici unutkanlıktır.

“EKT’nin Etki Mekanizması Tam Olarak Bilinmiyor”
EKT’nin etki mekanizması tam olarak bilinmemektedir. Belli aralıklarla indüklenen kontrollü epileptik nöbetlerin psikiyatride görülen en ağır depresyon olgularını nasıl hızlı bir şekilde tedavi ettiği konusunda ileri sürülen birçok hipotez olmasına rağmen net bir fizyolojik açıklama halen önerilememiştir. Çok uzun süredir kullanılan bu yöntemin tam olarak nasıl işe yaradığından çok, hangi durumlarda işe yaradığı konusunda çok büyük bir bilimsel birikim oluşmuştur. Modern psikiyatride vazgeçilmez girişimlerden biri olmaya devam etmekte, ABD’de bütün modern hastanelerin psikiyatri servislerinde rutin bir şekilde uygulanmaktadır. Cleveland Clinic, Johns Hopkins gibi hastanelerin Psikiyatrik Nöromodülasyon birimlerinin en yoğun servis alanını oluşturur. Johns Hopkins’de erişkine ek olarak çocuklarda da sıklıkla uygulanmaktadır. Bu kadar faydalı, yan etkisi az, risksiz ve hızlı etkisini gösteren hayat kurtarıcı bir tedavinin halk arasındaki bilinirliğinin artırılması, bu tedavinin halk tarafından olumsuz algılanıyor olması durumunun değişmesi gerekir. Bu anlamda olarak Türkiye Cumhuriyeti Sağlık Bakanlığı’na ve tüm Türk ruh sağlığı çalışanlarına büyük görevler düşmektedir.”

120 Milyon İnsan Depresyonda
Sağlık Bakanlığı internet sitesinde ayrıca depresyon ve belirtileriyle ilgili de bilgiler yer aldı. Buna göre tüm dünyada 120 milyon insanın yaşadığı durum olan depresyonun belirtileri ilgi kaybını, sık ağlamayı, umutsuzluk hislerini, aşırı uykuyu veya uyumakta sorun yaşamayı ve odaklanma güçlüğü. Bakanlığın verdiği bilgilere göre depresyonun nedeni ise büyük oranda, beyin hücrelerinin uygun iletişimini önleyen bir kimyasal dengesizliğe bağlı. Ayrıca depresyona çevresel, biyokimyasal, psikolojik ve genetik faktörlerin birleşimi neden olabileceği kaydedildi.

24 Mayıs 2012 Perşembe

“Biyoloji Çözümlemeleri Etkinlik Sergisi” ESOGÜ BİYOLOJİ MEZUNLARI Etkinliği


TÜRKİYE’NİN GİZLİ TOPLUM SAĞLIĞI SORUNU



Türkiye’nin gizli toplum sağlığı sorunu “Primer İmmün Yetmezlik” (PİY) hastaları için merkez kuruldu.

Tıpta Primer İmmün Yetmezlikleri (PİY) olarak ilk kez 1952 yılında Colonel Ogden Bruton isimli çocuk doktoru tarafından tanımlanan, kalıtımsal bağışıklık sistemi yetersizliklerinden kaynaklanan hastalıklar için Ankara’da bir araştırma ve tanı merkezi kuruldu. Ankara ve Hacettepe Üniversitelerinin ortak çalışması ve Eczacıbaşı-Baxter’ın koşulsuz katkıları ile hayata geçilen Jeffrey Modell Vakfı Ankara Tanı ve Araştırma Merkezi ile Türkiye çapında PİY hastalıkları hakkında hekimlerin ve toplumun bilgilendirilmesi ve bu hastaların erken tanı ile tedavi olanaklarının artırılması hedefleniyor.

Akraba evliliklerinin sıklıkla yaşandığı Türkiye’de bu hastalıkların görülme oranı Avrupa ve ABD’ye kıyasla 5 ila 10 kat daha fazla. Türkiye’de her yıl 1 milyon 300 bin yeni bebek dünyaya geliyor ve bunların 130 kadarı en ağır bağışıklık sistemi hastalığı olan “Ağır Kombine İmmün Yetmezlik” ile doğuyor. Kulak enfeksiyonları, zatürre ve ağızda pamukçuk gibi tekrarlayan enfeksiyonların görüldüğü bu bebeklerin sadece 1/3'ü tanı alarak tedavi şansı bulabiliyor. Bu hastalıklar sadece bebek ve çocuklarda değil, yetişkin yaşlardaki insanlarda da ortaya çıkabiliyor.



Jeffrey Modell Vakfı Ankara Tanı ve Araştırma Merkezi doktorları adına konuşan Prof. Dr. Aydan İkincioğulları, basın toplantısında PİY hastalıklarına ilişkin şunları söyledi; “Tahminlere göre bugün dünya genelinde 10 milyon kişiyi etkileyen ve bu da yaklaşık olarak her 500 kişide bir görüldüğü anlamına gelen Primer İmmün Yetmezlikleri, bağışıklık sisteminin yetersiz kaldığı durumlarda mikroplara karşı yeterli savaş verilememesi olarak tanımlanmaktadır. PİY hastalıkları genetik geçişlidir. En karakteristik özellikleri sık ve tekrarlayan enfeksiyonlardır. Bazılarının doğal seyri o kadar ağır olmaktadır ki (Örneğin; Ağır Kombine İmmün Yetmezlik) bebek 1 yaşına bile ulaşmadan hayatını kaybetmektedir. Bu hastalığın farkında olmak ve akla getirmek çok önemli. Hastalar hekime gidiyorlar ancak hekim bu konuda yeterli bilinçte ve farkındalık düzeyinde değil ise erken ve doğru tanı atlanıyor. Bu çocukların bağışıklık sistemleri ya hiç olmadığı ya da yetersiz olduğu için zatürre, kulak, bağırsak, sinüzit gibi enfeksiyonlar birbirini takip ettikçe ve tanı geciktikçe organ hasarları oluşuyor ve tedavi şansı azalıyor, hatta yok oluyor.”



Türkiye’de Sadece 25-30 Pediatrik İmmünoloji Uzmanı Var
Türkiye’de sadece 25-30 Pediatrik İmmünoloji uzmanı ve bu hastaları takip eden 15 merkez bulunduğunu dile getiren İkincioğulları “Bu alanda çalışacaklara kadro ve öncelik tanınmalı. Halen çok az sayıda olan Çocuk İmmünologlarının sayısını arttırmaya yönelik eğitim olanakları oluşturulmalı. Sağlık otoritelerine bu kapsamda çok iş düşüyor” dedi.

“Türkiye’de de Genetik Tanı Merkezi Kurulmalı”
Genetik tanı yöntemlerinde zaman zaman sıkıntı yaşadıklarından da bahseden İkincioğulları, Türkiye’deki hastaların genetik tanılarının çoğunlukla yurt dışında konduğunu ve vakfın bu konuda da Türk hastalara katkısı olacağını söylüyor, ayrıca Türkiye’de de genetik tanı merkezi kurulmasına yönelik amaçları olduğunu da kaydediyor.

“Hekimler PİY Hastası İle Karşılaştığında Ne Yapacağını Bilemiyor”
Çocuk doktorlarına, aile hekimlerine ve pratisyen hekimlere yönelik bir anket çalışması yaptıklarını dile getiren İkincioğulları, “Bu anket çalışması ile amacımız, ülkemiz hekimlerinin Primer İmmün Yetmezliklere bakışını değerlendirmekti. Anket çalışması sonunda gördük ki hekimlerin yaklaşık yüzde 80’i böyle bir hasta ile karşılaştığında kendini rahat hissetmiyor ve ne yapacağı konusunu net cevaplayamıyor” diyor.

Kök Hücre Nakli İle Tedavi
150’den fazla tanımlanan çeşidi olan PİY hastalıklarının iki ayı yöntemle tedavi edildiğinden bahseden İkincioğlulları, Ağır Kombine İmmün Yetmezliğin ise ancak kök hücre nakli ile tedavi edilebileceğinin altını çizdi. Tanı için çoğu zaman genetik testlere ihtiyaçları olmadığını kaydeden İkincioğulları, “Hastalığa ilişkin tanı için, aile öyküsü, hastanın klinik bulguları ve tam kan sayımında görülen lenfosit hücrelerinin miktarını ölçerek şüphemizi yoğun hale getiriyoruz. Günümüzde, Ağır Kombine İmmün Yetmezlikte kök hücre nakli nihai tedavidir. Uygun donörden alınan kök hücre erken nakledildiğinde hasta tamamen sağlığına kavuşuyor” dedi.

İlaç (Ig Replasmanı) ile Tedavi
PİY hastalıklarının diğer tedavisi, 3-4 haftada bir damardan verilen ilaçlarla yapılıyor. Ankara Üniversitesi Çocuk İmmünoloji Bölümü’nün 1996 yılından bu yana takibinde ilaç tedavisi gören bir hasta, şu an 24 yaşında ve IVIG replasmanı ile yaşamını sağlık bir şekilde sürdürüyor.

23 Mayıs 2012 Çarşamba

TOD NİSAN KURSUNDA İLKLER


32. TOD Nisan Kursunda bu yıl ‘Pediatrik Oftalmoloji’ ele alındığını belirten TOD Ankara Şubesi Başkanı Doç. Dr. Özlem Evren Kemer, toplantınin yaşama sevinci ve azmi ile meslektaşlarına örnek olan hekimlerden Op. Dr. Alper Kaya Adına gerçekleştirildiğini belirtti.

Türk Oftalmoloji Derneği (TOD) tarafından geleneksel hale gelen Nisan Kursunun bu yıl 32.’si 6-8 Nisan 2012 tarihleri arasında bin 100 hekimin katılımıyla Ankara’da gerçekleştirildi. Her yıl bir önceki yıldan daha büyük sayıda katılımcının ilgisini gören kursun bu yılki konusu ‘Pediatrik Oftalmoloji’ olarak belirlendi. Oftalmolojide çocukluk çağında en sık görülen hastalıkların ve bu konulardaki güncel yaklaşımların ele alındığını belirten TOD Ankara Şubesi Başkanı Doç. Dr. Özlem Evren Kemer, katarakt, glokom ve şaşılık cerrahilerinin çocuk hastalarda uygulanması konusunda bilinmesi gereken önemli noktaların tartışıldığı geniş kapsamlı bir video panelinin de yapıldığını kaydetti. Doç. Dr. Kemer şu bilgileri verdi: “TOD alt birimleri arasında henüz ‘Pediatrik Oftalmoloji’ alt birimi yer almıyor. Bu oluşumun gerekliliğini vurgulamak için bu konuyu seçtik.’

Çocuk Hasta Görmemiş Asistanlar İçin Çok Önemli Bir Toplantı
Çocuk hastalar erişkinlerden çok farklı, bu yüzden herkesin çok tecrübesi yok. Konjenital glokom ve kataraktı olan hastalar için daha özgün cerrahiler ve hesaplamalar gerekiyor. Bu yüzden bu hastalar daha çok belirli merkezlere yönlendiriliyor. Özellikli çocuk hastalıkları konusunda sınırlı tecrübesi olan asistanlar için çok önemli bir toplantı oldu. Canlı cerrahi yapmadık çünkü çocuklarda bu durum etik değil. Bunun yerine cerrahilere ‘ Video sempozyum’ şeklinde yer verdik.

Dr. James P. McCulley ve Dr. Jeffrey Marx Katıldı
Toplantının konusunun geniş kapsamı nedeniyle fazla sayıda konferansa yer verildi. Amerika Birleşik Devletleri’nden Dr. James P. McCulley ve Dr. Jeffrey Marx davetli konuşmacı olarak toplantımıza katıldı. Tam bir Türk dostu olan Dr. James P. McCulley’in yanında eğitim görmüş 8 Türk fellow var. Biri de ben olma ayrıcalığına sahibim. Dr. McCulley gibi Türk hekimlere Amerika’da eğitim alma şansı veren bir hekimi ülkemizde ağırlıyor olmak bizi mutlu ediyor. Kurs dışındaki zamanlarında Anıtkabir’i ziyaret eden Dr. McCulley, türlü vesilelerle Atatürk’e olan hayranlığını beyan etti. Bu tür davetler Türkleri tanıtmak için çok önemli.

Op. Dr. Alper Kaya Adına
Kursumuzu bu yıl ALS hastalığı ile mücadele ederken, yaşama ve mesleğine dair motivasyonunu kaybetmemiş, azmi ile hepimize örnek olan bir meslektaşımız, Op. Dr. Alper Kaya adına yaptık. Dr. Kaya’nın tek parmağı ile yazdığı ve I.Engelliler Edebiyat Yarışması Öykü dalında birincilik alan ‘İşaret Parmağım’ isimli kitabı tüm kurs katılımcılarına hediye edildi. Kaya’nın hastalıkla mücadelesinin belgesele dönüştüğü ve 24 saatini anlatan “Dört Duvar Bir Pencere” isimli filmi Altın Koza Film Festivali’nde belgesel dalında en iyi film ödülüne layık görülmüş. Toplantımızda hayata sımsıkı sarılan meslektaşımızla beraber olmanın ve onu camiamıza daha yakından tanıtmanın hepimize bir motivasyon kaynağı olacağını düşündük. İnsanlar hayattayken, onlara ne kadar değerli olduklarını anlatmak çok önemli. Bunun başlangıç olmasını diliyorum.”

“Ben Mesleğimi 10 Sene Kadar Sürdürdüm”
ALS hastalarının sesini duyurabilmek için çaba harcayan Op. Dr. Alper Kaya Sağlık Dergisi’ne şunları söyledi: “Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp fakültesini bitirdikten sonra Çukurova Üniversitesi Göz Anabilim Dalında uzmanlığımı aldım. Asistanlığım sırasında bazı fiziksel hareketlerimde zorluk hissettim. Özelikle ayağımda topallama hissettim, yapılan tetkiklerde motor nöron hastalığı teşhisi kondu. Motor nöron hastalığı teşhisi için birçok yerlere gittim. Erken yaşta görülen bir hastalık olmadığı söylendi. Bende sıra dışı olarak erken yaşta çıktı. Böyle bir hastalığın özelliği aslında 3-5 yıl içerisinde ölümcül bir hastalık. Çünkü istemli kasları çalıştıran sinirleri solunum fonksiyonu bozuluyor. Solunum yetmezliğinden kaybediyoruz, böyle bir şey olacağı için önemli problemler yaşadık, mesleğe devam etmek ya da etmemek gibi. Özellikle hocalarım ve arkadaşlarımın desteğiyle ihtisasımı bitirdim. Öngörülen durum olmadı ve ben mesleğimi 10 sene kadar sürdürdüm. 10 sene sonra solunum cihazına bağlanmak zorunda kaldım. 2004 yılından beri solunum cihazına bağlı olarak giderek yürümemde, elimde ve kolumdaki hareketlerimi biraz daha zor kullanmaya başlayınca, tekerlekli sandalye ile yaşama devam ediyorum. Bu hastalık yüz bin kişide 2 kişide görülüyor. Benim gibi uzun süre yaşayanlarda milyonda 1 civarında, olan şans beni buldu. Göz camiasında hatırlanmak, yaşamda insanların yanımızda olduğunu bilmek çok önemli.

İşaret Parmağım
Düşünmeye çok vaktim oldu. Sanal klavye ile küçük öyküler yazmaya başladım ve "İşaret Parmağım" kitabının içeriğini böylece oluşturdum. Engelliler Edebiyat Yarışmasına gönderdiğim öykü, Öykü dalı Birincisi seçildi.

Dört Duvar Bir Pencere
ALS hastalarının sesini duyurabilmek için çaba harcıyorum. Ülkemizde ise Fenerbahçeli Sedat ile tanınan ALS, bir başka deyişle sinirlerin erken yaşlanması hastalığı. Hastalıkla mücadelesi belgesele dönüştü ve 24 saatimi anlatan "Dört Duvar Bir Pencere" isimli film Altın Koza Film Festivali’nde belgesel dalında en iyi film ödülüne layık görüldü. Ödülün ötesinde bu filmde bu hastalıkla nasıl baş ettiğimizi gösterebildiğimiz için çok faydalı oldu. Doktorlar reçete yazıp hastalar evlerine döndüğünde de onların bir hayatı var. Bunu anlatmaya çalıştık.”

Fotoğraf Sergisi
Toplantıda yer alan fotoğraf sergisi hakkında Göz hastalıkları ve Mimar Sinan Üniversitesi’nde fotoğrafçılık alanında doktora yapan Op. Dr. Hilmi Or Sağlık Dergisi’ne şu bilgileri verdi: “Temel fotoğrafçılık eğitimi alanların belgesel fotoğrafları sergilendi. Sergide “İstanbul” için 41 konu işlendi. Proje olarak öğrencilerle birlikte üzerinde çalıştık ve TOD Nisan Kursunda sergiledik.”
Bayrampaşa Göz Hastanesi Başhekimi Göz Doktoru Op. Dr. Zerrin Tuncer sergide yer alan fotoğrafları ile ilgili şunları söyledi: “Dr. Hilmi Or tarafından hazırlanan fotoğraf projesinde hocamızın verdiği tavsiyeleri dinledim. Eserleri çektik.”

22 Mayıs 2012 Salı

BAKANLIK ORGAN BAĞIŞINDA HEDEF BÜYÜTTÜ

Sağlık Bakanlığı, Organ ve Doku Nakli Koordinatörlüğü Sempozyumu'nda 3 yıllık organ bağışındaki hedefin milyon nüfusa 15 kadavra bağışı sağlamak olduğunu açıkladı.

Sağlık Bakanlığı Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü tarafından Antalya'da düzenlenen, ''Organ ve Doku Nakli Koordinatörlüğü 2. Sempozyumu'' yapıldı. Sempozyum sonrasında Türkiye’nin yüz naklinde başarılı olan iki hocası Doç. Dr. Ömer Özkan ile Doç. Dr. Selahattin Özmen ve Sağlık Bakanlığı Tedavi Hizmetleri Genel Müdürü Prof. Dr. İrfan Şencan basın toplantısı düzenledi.

Sağlık Bakanlığı, organ bağışındaki hedefinin milyon nüfusa 15 kadavra bağışı sağlamak olduğunu açıkladı. Tedavi Hizmetleri Genel Müdürü İrfan Şencan, bağışın Türkiye’de az olmasının nedeninin dini değil, kültürel olduğunu söyledi.

4 Bin Kişi Göremiyor
“Dünyada en çok kadavradan organ bağışı yapılan ülke milyon başına 33 kadavra ile İspanya. Avrupa ve Amerika ortalaması ise 15 ile 20 aralığında” diyen Şencan, Türkiye’de 62 böbrek, 40 karaciğer, 13 kalp nakli, 3 akciğer, 5 pankreas, 4 incebağırsak, 5 kompozit doku, 21 de kornea nakli yapmaya yetkili merkez bulunduğunu söyledi. Şencan, “Korneaya ulaşamadığı için 4 bin kişinin göremiyor. 18 bin 620 böbrek, bin 778 kayıtlı karaciğer, 212 pankreas, 17 akciğer, 277 kalp bekleyen hasta bulunuyor. Organ bağışı için toplumsal duyarlılık şart” dedi.

Şencan, Malatya İnönü Üniversitesi Karaciğer Nakil Merkezi'nin karaciğer nakletme sayısında dünyada ikinci sırada olduğunu bildirdi.

2010 yılında kadavra bağışı milyon kişide 3.6 iken bu sayı, 2011’de 4.7’ye çıktığını belirten Şencan, “Şu an 20 bin 287 kişi organ bekliyor. Hedefimiz 3 yılda milyon başına kadavradan organ ve doku bağışını 15'e çıkarmak” diye konuştu.


 
“Sadece Bu Kişiye Organ Nakli Yapılması Konusunda Bir Eksiklik Tespit Edildi”
Nakillerde başarı oranlarının nakil sayısı ve sonuçlarıyla ilgili hedeflerin altında kalması halinde merkezin yakın gözlem altına alınacağını kaydeden Şencan, merkezde iyileşme olduğu takdirde gözlemin kaldırılacağını ancak başarısızlık sürerse ruhsatların iptal edileceğini söyledi.

Yüz nakli için bir bekleme listesinden bahsedilemeyeceğini anlatan Şencan şunları söyledi: “Hacettepe’de acı bir kaybımız oldu. Bu kişi organ nakli yapılmasaydı kaybetmeyecektik, ama bir hata olduğuna dair herhangi bir bilirkişi raporu yok. Sadece bu kişiye organ nakli yapılması konusunda bir eksiklik tespit edildi. Ruhsat da bu nedenle iptal edildi. Mevzuatta hata yapılmasını engelleyecek başka bir şey yapılabilir miydi diye tartışıyoruz.”

Yüz Nakli Bekleyen Sayısı Çok
Akdeniz Üniversitesi’ndeki yüz nakli ekibinin başındaki isim Doç. Dr. Ömer Özkan, yüz naklinde bekleyenlerin sayısının çok yüksek olduğunu söyledi. Her hastaya yüz nakli yapamayacaklarını belirten Özkan, “Çünkü bu yapana da yapılana da çok büyük yükümlülükler getiren bir ameliyat” dedi. Özkan, mevzuatı hazırlayanlar arasında kendisinin de bulunmasına rağmen neden nakilde ihlal yaptıklarına ilişkin soruyu, “Ameliyatı yaparken de biliyorduk ama o hastaya gereken yapıldı. Mevzuata uymak için belki de yapmamam gerekiyordu. Sonuçta ama idari olarak gereken yapıldı” diye yanıtladı.


“Benim Rekabet İçinde Olmam Gibi Bir Şey Söz Konusu Bile Değil”
Özkan, Hacettepe’deki yüz, kol ve bacak nakillerinin başındaki isim olan Serdar Nasır ile aralarında rekabet olmadığını söyledi. Özkan, “Benim rekabet içinde olmam gibi bir şey söz konusu bile değil. Olayı başlatan benim zaten. Ama bilimsel bir hırs tabi ki var” dedi.

“Yüzümden Sıkıldım Diyene Yapılacak Bir Uygulama Değil”
Türkiye'nin üçüncü yüz naklini gerçekleştiren Gazi Üniversitesi Plastik ve Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Selahattin Özmen, ‘yüz nakli ameliyatının yüzümden sıkıldım’ diyene yapılacak bir uygulama olmadığını söyledi. Özmen, “Tavşan dudaklı olup yüzünden sıkılan ve dudağının üzerindeki çizgi için dudak nakli isteyen bile oluyor ama bunları eliyoruz” dedi.

21 Mayıs 2012 Pazartesi

ARTIK BAĞIŞÇININ KİMLİĞİ GİZLENECEK

Sağlık Bakanlığı, organ bağışını artırmak için yeni bir çalışma başlatacak. Bakanlık, organ bağışlayanın kimliğini gizleyecek. Alıcı donörün ailesine bakanlık aracılığıyla sadece “minnet mektubu” yazacak.

Organ ve Doku Nakli Koordinatörlüğü 2. Sempozyumu Antalya’da yapıldı. Sağlık Bakanlığı organ bağışını teşvik için yeni çalışmalar yapacak. Sempozyum sonrasında düzenlenen basın toplantısına katılan Amerikan Ulusal Organ Nakli Koordinatörlüğünü yürüten Yale Üniversitesi'nden Prof. Dr. Şükrü Emre, Türkiye'de organ bağışlarının artırılması için Amerika'da uygulanan sistemle ilgili önerilerde bulundu. Son olarak organ bağışı kart başvurusu için Guiness rekoru denemesi yaptıklarını ve böylece 8 saat içinde binlerce kişinin organ bağışı gönüllüsü olduğunu söyledi.

“Donörün Kimliğinin Kesinlikle Gizli Kalıyor”
Amerika’da donörün kimliğinin kesinlikle gizli kaldığını anlatan Emre şu bilgileri verdi: “Orada yasalar da bu şekilde düzenlenmiş. Alıcıya sadece donörün yaşı ve nereden olduğu konusunda bilgilendiriliyor. Bunun dışında donörün ailesine istiyorsa bir minnet mektubu yazmasının uygun olacağı belirtiliyor. Ancak bu mektupta kendi kimliği konusunda da bilgi verilmemesi isteniyor. Kurallara uymayanlara para ve hapis cezası veriliyor.”

Amerika’da yılın doktoru seçilen Yale Üniversitesi Organ Nakli ve İmmünoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Şükrü Emre, Türkiye’de yapılan yüz nakli operasyonundan bir Türk doktor olarak gurur duyduğunu söyledi. İnsan kopyalamaya karşı olduğunu belirten Emre, organ kopyalamanın ise çok önemli bir başarı olacağını dile getirdi.

“Minnet Mektubu” Uygulaması
Tedavi Hizmetleri Genel Müdürü İrfan Şencan ise Amerika’daki “minnet mektubu” sisteminin Türkiye’de de uygulanabileceğin belirterek şunları söyledi: “Biz de çalışmalarımızı yapacağız. Önümüzdeki aylarda sempozyumda tartışılan ve Türkiye’de uygulanabilecek olan konuları hayata geçireceğiz. Bunlardan biri de donörün kimliğinin kesinlikle gizlenmesi ve bağışladıkları organ ya da uzvun akıbeti hakkında bilgi verilmesi.”

“Biz Önce Kendi Doktorlarımızı Ve Personelimizi Eğitmekle İşe Başladık”
Şencan, organ bağışı konusunda Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) ve Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) ile de görüşeceklerini söyledi. Şencan, "Bu kapsamda, lise ve üniversitelerde okutulan derslerde öğrencilere organ bağışının ne olduğu ve önemine ilişkin bilgilendirme de yapılacak. Bakanlık, organ bağışının teşvik edilmesi için din adamlarına da eğitim verecek. Biz önce kendi doktorlarımızı ve personelimizi eğitmekle işe başladık. Bugüne kadar 5 bin doktorumuzu eğitime aldık. Tüm personelimiz bu eğitimleri alacak” dedi.

Bağışçıya Şeref Madalyası
ABD’nin tüm eyaletlerinde, her yıl valiliklerin girişimiyle düzenlenen, medyanın da katılımının sağlandığı resmi törenlerde, organ bağışı yapan kişi ve ailesine “hayat kurtarma sertifikası” ile “eyalet şeref madalyası” veriliyor. Ayrıca yine ABD’de, organ bağışı ve organ nakil üniteleri de, bağışçı sayısını artırmak amacıyla, gönüllü bağışçılara çeşitli hediyeler vererek, konuyu dikkat çekici ve cazip hale getirmeye çalışıyor. 12 yıldır uygulanan vergi indirimi ve iş kaybını karşılama uygulamalarından da olumlu sonuçlar alındığı belirtiliyor.


Dünyadaki Bağış Yöntemleri
Temelde organ bağışıyla ilgili 4 yöntem var. Bu yöntemler, bağış yapan kendi isteğiyle organ bağışı yapmaya hazır olmadığı zamanlarda devreye giriyor. Bu düzenlemeler şimdilik her yerde aynı şekilde kullanılmıyor. Her ülke kendi kararlarını kendisi veriyor.

*İtiraz yöntemi: Bu yöntemde sağlığında kesin itirazı olmayan herkesin organı bağış olarak kabul edilir. Birçok Avrupa ülkesinde bu yöntem uygulanır.

*Genişletilmiş itiraz yöntemi: İtiraz yönteminin yanı sıra, bağışçının ölümünden sonra, potansiyel bağışçının akrabaları organ bağışını, ölen kişinin, yaşarken yaptığı vasiyet olarak kabul eder.

*Gönüllülük yöntemi: Bu yöntem, bağışçının yaşarken organlarını bağışlayacağını kabul etmiş olması zorunluluğunu getirir. Kesin bir organ bağışı yapmayı kabul etme prosedürü gerektirir.

*Genişletilmiş gönüllülük yöntemi: Bağışçının ölümünden sonra, ailesi de bağış için onay verebilir.

18 Mayıs 2012 Cuma

İKİLİ İLİŞKİLERDE ÖDÜL VE CEZA


Tokat atma, ağza biber sürme gibi fiziksel şiddet ya da küfür etme, bağırma gibi psikolojik şiddet içeren uygunsuz cezalara başvurmanın, cezalandırılan ve cezalandıran birey üzerinde ne denli yıkıcı ve tehlikeli sonuçlar doğurabileceğini biliyor musunuz? Uzman Psikolog Evren Hoşrik’in davranışçı kuramı temel alarak yazdığı “Kadın Erkek İlişkilerinde ve Çocuk Yetiştirmede Ödül-Ceza” kitabında ödül ve cezanın doğru zamanlarda yapılması, bilimsel çalışmalar ve güncel örnekler eşliğinde sunuluyor.

İkili ilişkilerde yaşanan ödül ceza davranışının doğru adım atılarak yapılması gerekiyor. Eğer yanlış davranış ödüllendirilirse karşınızdakinin yaptığı davranış farkında olmadan tekrarlaması için teşvik edilebiliyor.

Sevgilinizin ya da eşinizin size karşı, ilişkinizin ilk günlerindeki gibi yoğun duygular hissetmesi; çocuğunuzun, uygun olmayan davranışlarından vazgeçmesi nasıl olurdu? Peki, trafik cezaları kural ihlali yapılmasını neden yeterince engelleyemiyor olabilir? Tokat atma, ağza biber sürme gibi fiziksel şiddet ya da küfür etme, bağırma gibi psikolojik şiddet içeren uygunsuz cezalara başvurmanın, cezalandırılan ve cezalandıran birey üzerinde ne denli yıkıcı ve tehlikeli sonuçlar doğurabileceğini biliyor musunuz? Uzman Psikolog Evren Hoşrik bu gibi soruların yanıtını Efil yayınlarından çıkan “Kadın Erkek İlişkilerinde ve Çocuk Yetiştirmede Ödül-Ceza” kitabında veriyor. Yazar, bu kitapta, psikolojinin mihenk taşlarından biri olan davranışçı kuramı temel alarak tüm bu ve benzeri sorulara, sınırlarını zorlamadan, yalın ve anlaşılır bir dille yanıtlar sunuyor.

Uzman Psikolog Evren Hoşrik, “Kadın Erkek İlişkilerinde ve Çocuk Yetiştirmede Ödül-Ceza” kitabı hakkında Sağlık Dergisi’ne bilgi verdi.

Kısaca kendinizi tanıtır mısınız?
1980 yılında Ankara’da doğdum. 2005 yılında Ankara Üniversitesi D.T.C.F. psikoloji bölümünden mezun oldum. Aynı yıl Abant İzzet Baysal Üniversitesi’nde Deneysel Psikoloji ABD’de araştırma görevlisi olarak çalışmaya başladım. Burada iki yıl çalıştıktan sonra Ankara Üniversitesi Din Psikolojisi ABD’de yüksek lisans yapmaya başladım. Tez konum siğiller için okunan duanın etkinliği üzerineydi ve Türk Sosyal Bilimler Derneği geçen sene, bu tezi “mansiyon” derecesine layık gördü. Şu anda aynı alanda doktora yapıyorum. Ayrıca özel bir danışmanlık merkezinde psikolog olarak çalışıyorum.

Mesleki çalışmaların yanı sıra, flamenko sanatına ve gitarına gönülden bir bağım olduğunu söylemeliyim. Yaklaşık on yıldır flamenko gitar çalıyorum ve kurucu üyesi olduğum Flamenko Ankara Derneği bünyesinde uluslararası festivaller düzenliyoruz. Akademik çalışmalarla birlikte müzik ile uğraşmanın hayatı yorumlayışımı ve olaylara bakış açımı olumlu anlamda etkilediğine inanıyorum. Kitabımın da sanatsal ve bilimsel çalışmalarımın iç dünyamda bütünleşmesi ile ortaya çıktığını düşünüyorum.

Kitabınızı yazmanızdaki etken nedir?
Kişisel, yani içsel dürtülerimin dışında; öncelikle bu alandaki kaynakların dilinin oldukça ağır olması beni bu kitabı yazmaya yöneltti. Kadınlara ve çocuklara karşı şiddetin hala devam ediyor olması, boşanmaların artması, bireylerin evlilikten korkar olmaları, danışanlarımdan gelen soruların bu konuda yoğunlaşması ve çocuk yetiştirme konusunda insanların zihninde soru işaretlerinin olması da bu kitabı yazma nedenlerim arasındaydı. Bunlardan başka, ruh sağlığı alanındaki denetimlerin yeterli ve caydırıcı olmayışı nedeniyle ruh sağlığı uzmanı olmayan kişilerin insanlara “hayali umutlar” aşılamaya çalışmaları, “gerçekçi olmayan sınırsız mutluluk vaatleri”nde bulunmaları beni bir psikolog olarak bu kitabı yazmaya zorladı diyebilirim.

Devam kitabı yazmayı düşünüyor musunuz?
Psikoloji ile ilgili, hemen herkesin merak ettiği konularda yazmaya devam edeceğim. Biz psikologlar bu konuda, yani bireylerin merak ettiği konuları, basit ve anlaşılır bir dille kaleme almakta biraz ihmalkar davranabiliyoruz. Belki de bu nedenle, uzmanlığı olmayan bazı kişilerin insanları yanlış yönlendirmelerine de izin vermiş oluyoruz.

İlgi ve merak uyandıran bir konu olduğunu düşündüğüm “duanın hastalıklar üzerindeki rolü” üzerine tamamen bilimsel araştırmalara dayalı bir kitap hazırlıyorum. Sanırım, onu da önümüzdeki aylarda tamamlamış olurum.

Kitapta vermek istediğiniz mesaj nedir?
Kitapta, bazen doğrudan bazen de satır aralarında birden fazla mesaj vermeye çalıştım. Bunları kısaca özetlersek: İnsan karmaşık bir varlıktır; psikoloji de bir bilimdir. Bu nedenle hiçbir yöntem, tek başına, yaşamımızda karşılaşacağımız sorunların tamamına yönelik çözümler sunamaz. Çaba sarf etmeksizin, sadece bekleyerek ya da dileyerek mutluluğa kavuşamayız.

Ödül ve cezaların yaşantımızı şekillendirmede oldukça etkin bir rolü vardır. Öyle ki tarafsız bir pencereden bakabilirsek bir ödül olmaksızın davranışlarımızın çoğunun devam etmediği kolayca görülebilir. Bu noktada önemli olan davranışı biçimlendirmenin inceliklerini bilmektir. Örneğin, lezzetli bir yemek yapmak için tarif bilmek yetmez, o yemeği yapmanın püf noktalarını da bilmek gerekir. İşte bu kitap, ödül ve cezanın püf noktalarını, gerçek yaşamda nasıl uygulanacağını anlatmaktadır.

Okurlarınıza iletmek istediğiniz bir mesaj var mı?
Bence bir okur, okuduğu kadar da düşünmelidir. İster bir kitap olsun isterse internette bir yazı, mutlaka sorgulamalıdır okuduklarını. Söyleyene bakıp hemen kabul etmemelidir söylenenleri. Biraz da söylenene bakmalıdır; mantıklı mı deli saçması mı diye.

Kitabınızla ilgili nasıl tepkiler aldınız?
Konu başlıklarını ve örnekleri gündelik hayattan seçmeye özen gösterdim bu da okurları oldukça mutlu etti. Davranışçı kuram çerçevesinde açıklanan, en çok ilgi gören konular ise şunlar oldu:

- Evlilik aşkı öldürür mü?

- Çok naz aşık usandırır, peki bunun bilimsel temeli nedir?

- Sevgilinizin ya da eşinizin size olan aşkının devam etmesinin yolu nedir?

- Kumar neden güçlü bir bağımlılığa neden olur?

- Şiddetin olumsuz sonuçları nelerdir?

- Dayak, cennetten çıkma mıdır?

Bunların dışında, kitabın yalın dili ve bilimsel yaklaşımların gündelik yaşamımıza aslında kolayca uygulanabilir olduğunu fark etmek okurları şaşırttı.


Kitabınız yazar olarak size neler kazandırdı?
Bilgi ve düşüncelerimi aktarmak için önemli bir fırsat kazandırdı. Bunun yanında bilim ile toplum arasında kurulmuş olan köprüye bir halat eklememi sağladı, diyebilirim. Bunun okurlar tarafından da bir ihtiyaç olduğunun iletilmesi, bana daha da çok yazma cesareti verdi.

Yazdığınız kitaplar arasında en çok etkilendiğiniz kitabınız hangisi?
Bu ilk kitabım. Dua ve hastalıklar üzerine yazmakta olduğum ikinci kitabı ise henüz tamamlamadım. Bunların dışında bir de roman yazıyorum; yaklaşık beş yıldır. Ne zaman biteceğini kestiremiyorum. Acelesi de yok zaten. Beni en çok etkileyen o. Öyle ki eğer yazmayı bitirirsem, sanki bir daha yazamazmışım gibi hissediyorum, ondan sonra söyleyecek bir sözüm kalmazmış gibi. Garip bir duygu, sözcüklere dökmesi biraz zor geliyor.

Mutlaka herkesin okuması gereken kitap/müzik/film sizce hangisi ?
“Mavi Siyah” grubunun flamenko albümü mutlaka dinlenmeli. Grubun kurucusu ve eşsiz gitarist Ceyhun Güneş’in bizzat şahit olduğum büyük çabaları sayesinde yapıldı bu albüm. Yalnızca duygularımla bir kitap önerisinde bulunmak istiyorum; Ilgın Olut’un bir romanı; “Neva”. Mutlaka izlenmesi gereken film ise Donnie Darko.

Sağlık haberciliği üzerine düşüncelerinizi öğrenebilir miyim? Sağlık haberlerinde nelere dikkat ediyorsunuz?
Sağlık haberciliğinde, uygulamalarında olduğu gibi, etik ilkelerin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Yeterince denenmemiş, yan etkileri saptanmamış ilaçların (sözde ilaçlar demeliyim), cihazların ya da gıda ürünlerinin tanıtımı ve tavsiyesi konusunda oldukça titiz davranılmalıdır. Unutmamak gerekir ki burada konu bir canlıdır; insandır, bir masa ya da sandalye değil.

Türkiye’deki çalıştığınız alandaki çalışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türkiye’de bilimsel yayınlar söz konusu olduğunda “yayın çöplüğü” ifadesi ile karşılaşırız. Çünkü var olan sistem yüzünden, akademik ünvan sahibi olabilmek için yapılmış niteliksiz araştırma yığınladır. Ancak, ruh sağlığı alanı büyük oranda bu olumsuz nitelemeden sıyrılmayı başarmıştır. Her ne kadar böyle olsa da şahsen psikoloji alanındaki çalışmaları, genelde beğenmekle birlikte, toplumun ilgi ve merakına çok da hitap etmediğini düşünüyorum. Biraz da toplumun, psikoloji alanından ne beklediği ve hangi sorulara yanıtlar bulmak istediğine dikkat edilmelidir, diye düşünüyorum. Hali hazırda böyle olmadığı için atı alan Üsküdar’ı geçiyor, ruh sağlığı uzmanları ise Topkapı Sarayı’ndan meydanı boş bulup at koşturanları eleştiriyor. Sarayın ihtişamlı ve yüksek kulelerinden çıkan sesi ise aşağıdan pek de duyan olmuyor.

Kendinizi bulunduğunuz alanın neresinde görüyorsunuz? Bütün istediklerini gerçekleştirmiş, hayatından memnun bir yazar mısınız?
Bulunduğum alandaki yerimi tanımlayabilmem zor, ancak bir süredir gözlemci konumunda olduğumu söyleyebilirim. Eleştirdiğim hatalara düşmemeye özen gösteriyorum. Örneğin, toplumun ve tabii ki benim de merakımı uyandıran konular üzerinde çalışıyorum. Hepimiz biliyoruz ki insan oldukça doyumsuz bir varlık. Ben, bırakın yanmayı piştiğimi bile düşünmüyorum. Yani, istemeye devam ediyorum. İstediklerimi gerçekleştirdikçe de yeni bir istek doğuveriyor. Sanırım isteklerim tavşanlardan daha hızlı çoğalıyor. Hayatımdan genelde memnunum, ama yeterince memnun olsaydım, yani derdim olmasaydı yazamazdım sanırım.

Hâlâ planlayıp gerçekleştiremediğiniz projeniz var mı?
Gitar, içimde bir ukde olarak kalmıştır. Hatta bir şeyler yazmak, gitarda istediğim noktaya gelemeyişimin bir ödünlemesi gibi gelir bana. Bir de romanım var bitirmek istediğim. Bazense istemez oluyorum. Her bir sözcük üzerinde tekrar tekrar düşünmek, oynamak, anlatmak istediğimi adam gibi anlatabilmek güç elbet, ancak ürkütücü olan bu romanın tamamlanması, benim için sanki soyut bir göç etmek.


ÇEKİLİŞ BAŞLIYOR!


Çekilişe katılmak için yapmanız gerekenler:

- Blogu izlemeye almak ( yan tarafta siteye katıl yazan yere tık)
- Facebook sayfamı beğenmek (kullanmayanlar için zorunlu değil)
- Bu yazının altına yorum yazmak
Adsız yorumlar dikkate alınmayacak. Adınızı ve mail adresinizi yazarsanız memnun olurum.
20  Mayıs Pazar günü saat 23:00'a kadar yorum bırakabilirsiniz. Çekiliş sonucu 21 Mayıs Pazartesi sabahı buradan duyurulacaktır.
Çekiliş Harun Kara'ya çıktı. Adresini ilettiğinde kitabı Efil Yayınları gönderecek.

17 Mayıs 2012 Perşembe

“ARTIK ACİL TIP TEKNİSYENLERİ AMBULANSLARDA ÇALIŞABİLECEK”


Ambulanslar ve Acil Sağlık Araçları ile Ambulans Hizmetleri Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik değişikliğiyle bağışçı isimlerinin ambulanslara verilmesi de artık mümkün. Sağlık Bakanlığı Acil Sağlık Hizmetleri Genel Müdürü Ali Coşkun, “Belirli bir eğitimden geçen acil tıp teknisyenlerini ambulanslarda görevlendireceğiz” dedi.

Sağlık Bakanlığınca, kamu kurum ve kuruluşlarına hibe edilen ambulans ve hasta nakil araçlarına hayırsever adı yazılabilmesi için düzenlemeye gidildi. Ancak bu bağışlarda kişi ya da kuruluşlar için reklam amacı güdülmeyecek, yüz kızartıcı suç işleyenler bağışçı olamayacak.

Ambulanslar ve Acil Sağlık Araçları ile Ambulans Hizmetleri Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Değişiklikle ambulans hizmetleri ve ambulans servislerinin kuruluş, işleyiş ve denetlenmesine ilişkin usul ve esaslar ile ambulans, acil sağlık aracı ve hasta nakil araçlarının tıbbi ve teknik donanım özellikleri yeniden düzenlendi.

Yönetmelik değişikliğiyle bağışçı isimlerinin ambulanslara verilmesi de artık mümkün. Kamu kurum ve kuruluşlarına hibe edilen ambulans ve hasta nakil araçlarının arka kapı şerit alt bölümüne, 20x50 santimetre ebatlarını geçmemek kaydıyla bağışta bulunan kişi, kuruluş veya bunların önerecekleri kişi veya kuruluşlarla ilgili yazı ve ibare yer alabilecek.

Ambulansta Bağışlayan Kuruluşun Logosu Yer Alabilecek
Sağlık Bakanlığı Acil Sağlık Hizmetleri Genel Müdürü Ali Coşkun, Ambulanslar ve Acil Sağlık Araçları ile Ambulans Hizmetleri Yönetmeliğinde yapılan değişiklikle ambulans bağışının önünü açtıklarını söyledi. Bu bağışların belirli şartlara bağlandığını bildiren Coşkun şunları söyledi: ''Bir kişi ya da kuruluş için reklam amacı güdülemeyecek. Ancak ambulansta bağışlayan kuruluşun logosu yer alabilecek. Ayrıca yüz kızartıcı suçtan hüküm giyenlerin bağışları kabul edilmeyecek.''

“Eğitimden Geçen Acil Tıp Teknisyenleri Ambulanslarda Görevlendirecek”
Yeni düzenlemeyle acil tıp teknisyenleri ve paramedikleri sisteme entegre ettiklerini anlatan Coşkun, şu bilgiyi verdi: ''Ülkemizde hekim sayısının yetersiz olduğu biliniyor. Buna karşın çok sayıda acil tıp teknisyenine sahibiz. Belirli bir eğitimden geçen acil tıp teknisyenlerini ambulanslarda görevlendireceğiz. Bazen basında olay yerine giden ambulanstan doktor çıkmadığı konusunda eleştirel haberler yer alıyor. Oysa her ambulansta doktor bulunması gerekmiyor. Ayrıca, sadece doktorun görev yaptığı acil istasyonlarımız da var. Zaten dünyanın birçok gelişmiş ülkesinde de bu uygulama terk edildi. Bizim ülkemizde ise bazı istasyonlarda hem doktorlar hem paramedikler görev yapıyor. Doktorlarımız sadece özel olarak tanımlanmış istasyonlarda görevlendiriliyor.''

Acil Yardım Ambulanslarında Görev Yapacak Ekip
Yapılan düzenlemeye göre, acil yardım ambulanslarında en az üç personelden oluşan bir ekip görev yapacak. Ekipte en az bir hekim veya bir paramedik veya Sağlık Bakanlığınca belirlenen modül eğitimlerini tamamlayan bir acil tıp teknisyeni ile diğer bir sağlık personeli ve bir şoför bulunacak. Ambulansta sürücülük görevini öncelikle acil tıp teknisyeni veya zorunlu hallerde paramedik yürütebilecek. Bu durumda şoför bulundurulmayacak. Hekim bulundurulmayan acil yardım ambulanslarında, hasta kabininde nakil esnasında hastaya müdahale etmek üzere görev yapan personelden en az biri paramedik olacak. Hekim veya paramedik bulunmayan acil yardım ambulanslarında çalışacak acil tıp teknisyeni temel modül, travma resüsitasyon, çocuklarda ileri yaşam desteği ve erişkin ileri yaşam desteği kurslarını başarı ile tamamlayarak sertifika almış olacak.

16 Mayıs 2012 Çarşamba

TÜRKİYE’DE TIPTA İLK X IŞINLARINI KULLANAN DR. ESAD FEYZİ

GEÇMİŞTEN GELEN SAĞLIK


Ülkemizde tıbbi ortamda ilk X ışınını üreten Dr Esad Feyzi’nin yaşamı ve çalışmaları hakkında Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Tamer Kaya, Sağlık Dergisi’ne bilgi verdi.

X ışınlarının 8 Kasım 1895 yılında Wilhelm Conrad Röntgen tarafından keşfedilmesinden hemen sonra, röntgen tekniğini bir Fransızca tıp dergisinden öğrenen Dr. Esad Feyzi, ilk basit röntgen cihazını Tıbbiye’de mütevazi olanaklarla kurmuş ve ilk radyografileri almayı başarmıştır. O sırada Tesalya’da patlak veren Türk-Yunan savaşında cepheden getirilen yaralı askerler üzerinde röntgen tekniğini uygulama önerisinde bulunmuştur. Opr. Dr. Cemil Paşa’nın da desteğiyle, arkadaşı Dr. Rıfat Osman ile beraber, Yıldız Hastanesi’nde, bu tekniği yaralı erlerin vücutlarındaki kırık, çıkık ve mermi parçalarının radyografiyle tespit edilmesini sağlayan hekim grubu içinde yer almıştır. Dr Esat Feyzi, ülkemizde tıbbi ortamda ilk X ışınını üreten kişidir.

X-ışınlarını Ders Yaptı
1897 senesinde yüzbaşı rütbesiyle Tıbbiye’den mezun olan Esad Feyzi, burada röntgen ışınlarını tanıtarak Tıbbiye’nin ders programına dahil etti. Ayrıca Baş Cerrah Cemil Topuzlu Paşa’ya ricada bulunarak cerrahi bölümünde “Röntgen Şu’a’atı il Muayene Şubesi” adında bir şubenin açılmasını sağladı.

Dr Esad Feyzi'nin Kitabından bir resim
Röntgen Şuâ’âtı ve Tatbikat-ı Tıbbiye ve Cerrahiyesi
Esad Feyzi savaş sonrasında x-ışını ile ilgili çalışmalarını bir kitapta topladı. “Röntgen Şu’â’âtı ve Tatbikât-ı Tıbbiye ve Cerrahiyesi” 1898 yılı el yazması tek nüsha, 176 sayfa kitabın bölümleri; Elektrik bilgisi, Röntgen çekim tüpleri ve çekimin nasıl yapılacağı, Film banyosu, X-ışınlarının tıptaki çeşitli uygulamaları, Çizimler. Kitabın sonunda birisi kendi sağ eline ait olan 12 röntgen filminin fotoğrafları bulunmaktadır. Önsözü yazan Cemil Paşa’nın ifadesine göre, 176 sayfalık bu kitap, röntgen konusunda ülkemizde yazılmış ilk klinik radyoloji eseridir. Ne yazık ki basılamadığı için uluslararası literatüre geçememiştir. Kitap, Esad Feyzi’nin iki yıl boyunca radyolojik uygulama ve denemelerini, bu konudaki gözlem ve düşüncelerini ve kendisinin çizmiş olduğu sulu boya resimleri içerir.

Savaş Gazisi Boyabatlı Mehmed'in Röntgeni çekilirken
Kitapta Bahsedilen X Işınlarının Kulanım Alanları
*X ışınları Kurşun ve top parçalarının bedendeki yerlerinin tayininde

*Özellikle çocuklarda rastlandığı üzere yemek borusuna kaçan yabancı cisimlerin yerlerinin tayininde

*Vücudun herhangi bir bölgesine batan ve kırılan iğne, tığ gibi cisimlerin yerlerinin tayininde

*Kırık, burkulma ve eklem çıkıkları tedavisinde

*Kemik hastalıklarının (kemik zarı iltihabı, kemik iltihabı, ilik iltihabı, kemik tüberkülozu, kas tüberkülozu, kemik sertleşmesi gibi) tanısında

*El ve ayak çarpıklıklarının incelenmesinde

*Böbrek ve mesane taşlarının teşhisinde

*Adli tıp sahasında

Tabib Esad Feyzi
Esad Feyzi, 1897 Türk-Yunan harbinde, radyografi ve radyoskopi uygulamalarını, gözlem ve istatistiklerini yayın haline getiremediğinden, bu öncü uygulama dünya literatürüne geçememiştir. Ancak 1899’da klinik radyoloji uygulamalarını ve Yıldız Hastanesi’ndeki çalışmalarını kapsayan uzunca bir makale hazırlamıştır. X- ışınları konusunda ülkemizde yayınlanan ilk makale “Röntgen Şu’â’âtının suret-i istihsali, havassı, mahiyeti, tatbikat-ı tıb-biyesi”, Nevsal-i Afiyet’te yayınlamıştır.

Esad Feyzi Mekteb-i Tıbbiye-i şahane den mezun olduktan 4 yıl sonra 1901 yılında 28 yaşında ve 3 aylık evli iken en verimli çağında yüzünde çıkan bir yaranın (erisipel) menenjite çevirmesi nedeniyle yaşamını kaybeder.

15 Mayıs 2012 Salı

YÜZ NAKLİ SERÜVENİ FAREYLE BAŞLADI


Türk cerrahların aslında 1997 yılından bu yana yüz ve kol nakilleri yaptığı ortaya çıktı. Türk bilim adamları dünyada fareden yapılan ilk yüz ve penis nakline de imza attı.

Türkiye'de 3 yüz nakli ve çift kol nakli yaparak gündeme oturdu. Ancak tüm dünyanın da dikkatini çeken bu nakilleri Türk cerrahların aslında 1997 yılından beri yaptığı ortaya çıktı. İlk olarak fareden fareye arka bacak nakilleriyle başlayan Türk bilim adamları dünyada fareden yapılan ilk yüz ve penis nakline de imza attı. Amerika'da kompozit doku nakillerine fareler üzerinde başlayan cerrahlardan Gazi Üniversitesi'nde Hatice Nergis'e yüz nakli yapan Doç. Dr. Selahattin Özmen de bulunuyor. Hacettepe Üniversitesi'nde yapılan kompozit doku nakil ekibinin başında bulunan Doç. Dr. Serdar Nasır'ın da içinde bulunduğu grup ise ABD'de fareden fareye ilk penis naklini yaparak tarihe adını yazdırdı.

İlk Yüz Nakli Yapılan Fare “Zorro”
Doç. Dr. Selahattin Özmen, Türk doktorların, ilk başlandığından beri bu tür çalışmaların içinde olduğunu söyledi. 2002 yılında ABD'ye gittiğini anlatan Özmen, "Yüz nakli fikri Türk bir hocadan çıktı. Betül Ulusal ve eşi Ali Ulusal ile birlikte ilk yüz nakillerine başladık. Ama daha öncesinden fareler üzerinde arka bacak nakilleri yapıyorduk. İlk yaptığımız yüze “Zorro” dedik. Maskeli gibi olduğu için. Sonra Yavuz Demir ile yarım yüz nakillerine başladık. O dönemde ben sırta yapılan nakilleri yaptım. Bunları çok garipsediler. Çünkü hayvan oturunca iki kafalı gibiydi. Fareler nakilden sonra en az 400 gün kadar yaşadılar. Ömürleri zaten 2 yıl kadar" dedi.


Hedef 3 Türü Bir Arada Yaşatmak
Sıçanların bağışıklık sistemi çok güçlü olduğu için nakilden sonra sadece bir hafta ilaç verildiğini anlatan Doç. Dr. Özmen, "Bu sürenin sonunda hiç ilaç vermiyorsunuz ve ölünceye kadar hayvan o dokuyu taşıyor, reddetmiyor. İnsanların ise nakilden sonra dozu azalsa bile ömür boyu ilaç kullanmaları gerekiyor. Hedefmizim farelerde olduğu gibi insanlara da kısa süre ilaç vererek yaşatmak. Ayrıca 2 ayrı dokuyu bir sıçana naklettik. Yani 3 tür bir arada yaşayabiliyor. Sıçanlarda bunu yakaladık. İnsanda da olur umarım. Esas hedefimiz bu" diye konuştu.

İnsana İlk Yüz Naklini 2007'de Yapabilirdik
2007 yılında Türkiye'de yüz naklinin yapılabilmesi için TUBA'ya başvurduğunu anlatan Özmen, şunları söyledi: "2005'te Fransa deneysel hiçbir çalışma yapmadan yüz nakli yapıverdi. Sonra Çinliler, ondan sonra da ABD'de bizim çalıştığımız Cleveland Clinic yaptı. 2007 yılında TUBA'ya başvurdum. 'Yüz naklini biz de yapabiliriz' dedim. Hocalar çok beğendiler ama 'sıçanlarda biraz daha mı deney yapsanız' dediler. Evet deselerdi biz çoktan girişmiştik işe."


28 Türk Bilim Adamı 50 Makale
Türk hekimlerin ABD'de katıldıkları çalışmaları ve başarılarını anlatan Özmen, “Plastik Cerrahi ve Ortopedi alanında uzmanlık eğitimi almış olan Türk cerrahlar, 1997 yılından bugüne dek ABD'nin Cleveland kentinde bulunan, The Cleveland Clinic Foundation, Mikrocerrahi Biriminde araştırma ve kompozit doku nakilleriyle ilgili deneysel araştırmalarda bizzat çalıştı, modeller geliştirdi ve makaleler yazdı. Bugünkü kompozit doku naklinin temellerinin atılmasında büyük rol oynadı. Bugüne dek 28 Türk cerrahın 50'den fazla bilimsel yayına imza attı” dedi.

İşte Kompozit Doku Naklinin Temelini Atanlar
Dr. Ferit Demirkan, Dr. Kağan Özer, Dr. Gökhan Adanalı, Dr. Murat Türegün, Dr. Eftal Güdemez, Dr. Sühan Ayhan, Dr. Turgut Ortak, Dr. Cemil Tugay, Dr. Orhan Babuçcu, Dr. Ramadan Öke, Dr. Rafi Gürünlüoğlu, Dr. Betül Ulusal, Dr. Ali Ulusal, Dr. Selahattin Özmen, Dr. Yavuz Demir, Dr. Şakir Ünal, Dr. Alper Sarı, Dr. Murat Ünsal, Dr. Emrah Arslan, Dr. Galip Ağaoğlu, Dr. İlker Yazıcı, Dr. Yalçın Külahçı, Dr. Serdar Nasır, Dr. Mehmet Bozkurt, Dr.Erhan Sönmez , Dr. Fatih Zor, Dr. Can Öztürk, Dr. Şafak Uygur.

14 Mayıs 2012 Pazartesi

GELECEĞİN ECZANESİNİ TASARLAMAK İSTER MİSİNİZ?

Eczacı Bengü Özdemir’in eczane işletmeciliğinin inceliklerini paylaştığı sektöre ait ilk ve tek kılavuz olma özelliği taşıyan “Geleceğin Eczanesini Tasarlamak” kitabı ile bir ilke imza attı.

İnsanlar sağlıklarını emanet edecek kadar güveniyorlar bize, saygı duyuyorlar. Toplumun gözünde ayrı bir yerimiz var. İnsanların yaşam kalitelerini artırmaya yönelik hizmet veren bir mesleğin mensuplarıyız. Elimizde böyle bir güç varken neden bu algıyı daha da sağlamlaştırmayalım? Bizi ayakta tutacak, vazgeçilmez ve sürdürülebilir kılacak olan işte bu algıdır. Tabii biz değişime ayak uydurabilir ve kendimizi yenileyebilirsek.

Doğru olan, dünyanın gittiği yeri, sektörün gittiği yolu görüp ona göre strateji belirlemektir. Artık biz eczacıların da farklı disiplinlerden, farklı kültürlerden, farklı bakış açılarından etkilenmemiz, bunları öğrenip bilgi sahibi olmamız ve meslek hayatımıza bir şekilde entegre etmemiz gerekiyor. Eczanelerimizi artık eski usul eczanelerden çok daha farklı şekilde konumlandırmamız gerekiyor. Sürdürülebilirliğimiz için yegâne unsur bu: DEĞİŞİM.

Eczacı Bengü Özdemir, “Geleceğin Eczanesini Tasarlamak” kitabı hakkında Sağlık Dergisi’nin sorularını yanıtladı.

Kısaca kendinizi tanıtır mısınız?
1977 yılında Ankara’da doğdum. 1999 yılında Ankara Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Gazi Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Farmasötik Teknoloji Anabilim Dalı Kozmetoloji bölümünde bir yıl eğitim aldım. Eczanemi ilk olarak Kırıkkale de açtım. 2009 yılında Bilkent Üniversitesi İşletme Fakültesi’nde İşletme Yönetimi üzerine MBA (Master of Business Administration) yüksek lisansı yaptım. Halen Ankara’da Atahan Eczanesi’nin sahibi ve mesul müdürü olarak çalışmaktayım. Evli ve bir çocuk annesiyim. Pharmetic Girişimci Eczacılar Derneği üyesiyim. Eğitim yolculuğuma üniversiteden mezun olduktan sonra hiç ara vermedim diyebilirim. Bugüne kadar hem meslek içi hem Yönetim Bilimleri ile ilgili birçok sertifikalı eğitimlere katıldım aynı zamanda eğitmenlik sertifikası sahibiyim. Eczacılık sektörüne katkıda bulunmak amacıyla bilgilerimi çeşitli seminerler vererek eczacı meslektaşlarımla paylaşmaktayım. 2012 yılının Nisan ayında sürdürülebilir eczane işletmeciliğinin inceliklerini paylaştığım sektöre ait ilk ve tek kılavuz kitap olan “Geleceğin Eczanesini Tasarlamak” Elma yayınevinden çıktı.

Kitabınızı yazmanızdaki etken nedir?
Yıllardır kitapevlerinde, raflarda eczane eczacılığı veya eczane işletmeciliği ile ilgili bir kaynak kitap aramaktayım. Ne yazık ki bugüne kadar kitapevlerinden hep elim boş çıkmak zorunda kaldım. Bir başvuru kitabı bulamayınca ben de, yönetim bilimleri ile ilgili aldığım eğitimden sonra kişisel ilgimin de etkisi ile bu alanda öğrendiklerimi kendi eczanemde uygulamaya başladım. Ve sonuçların ne kadar şaşırtıcı olduğunu görünce, bu birikimimi meslektaşlarımla paylaşmaya karar verdim.

Bu kitabı yazarken, hem mesleğe yeni adım atmış genç meslektaşlarıma, hem de artık değişmek isteyen fakat değişime nereden başlayacağını bilemeyen diğer meslektaşlarıma bir katkım olur diye yola çıktım. Hepimizin birbirimizden öğreneceği çok şey var, yeter ki paylaşalım. Umarım paylaştıklarımla meslektaşlarıma değişim yolculuklarında bir katkım olur.


Kitapta vermek istediğiniz mesaj nedir?
Bizler eczacılar olarak çok büyük bir birikime sahibiz ve elimizde çok önemli, değeri ölçülemez bir algı var: “Güven”.

İnsanlar sağlıklarını emanet edecek kadar güveniyorlar bize, saygı duyuyorlar. Toplumun gözünde ayrı bir sosyal statümüz var. İnsanların yaşam kalitelerini artırmaya yönelik hizmet veren bir mesleğin mensuplarıyız. Elimizde böyle bir güç varken neden bu algıyı daha da sağlamlaştırmayalım?

Bu kadar önemli bir mesleğin üyesi olan bizler sürdürülebilirlik için bir fark yaratmalıyız. Kendimize sürekli şu soruları sormalıyız: Dünyada neler oluyor? Mesleğimiz nereye doğru gidiyor? Gelecekte bizi neler bekliyor? Geleceğin eczacılık sektöründe neler olacak? Biz bu değişime nasıl ayak uyduracağız? Mesleğimizi daha ileriye nasıl götürebiliriz?

Artık biz eczacıların da farklı disiplinlerden, farklı kültürlerden, farklı bakış açılarından etkilenmemiz, bunları öğrenip bilgi sahibi olmamız ve meslek hayatımıza bir şekilde entegre etmemiz gerekiyor. Eczanelerimizi artık eski usul eczanelerden çok daha farklı şekilde konumlandırmamız gerekiyor. Sürdürülebilirliğimiz için yegane unsur bu: “Değişim”.

Değişmek zorunda olduğumuzun farkına varmak güzel, ama ne yazık ki yalnızca farkındalık yetmiyor, aynı zamanda istemek de gerekiyor. Farkına vardık ve istedik. Bu da yeterli değil. İnsanların çoğu değişmek zorunda olduklarının farkına varırlar, isterler, fakat çoğu zaman buna cesaret edemezler. Çünkü değişim zordur ve çok sancılı bir süreçtir. İnsanların konforlu ve kendilerini güvende hissettikleri alanlardan çıkmalarını gerektirir. Çoğu insan ya da işletme ise girdiği ataletin içinden nasıl çıkacağını bilemez. Diyelim biz farkına vardık, istedik ve cesaret ettik. Bu sefer de nereden başlayacağımızı bilemeyiz. İşte, benim de bu kitabı kaleme almamın başlıca nedenlerinden biri bu. Değişime nereden başlayacağımızı ve bu süreçte neler yapacağımızı okuyucularımla paylaşmak. Bu kitapta değişimin öneminden ve değişmeye nereden ve nasıl başlamamız gerektiğini vurguladım.

Okurlarınıza iletmek istediğiniz bir mesaj var mı?
Okurlarım ile sohbet ediyormuşçasına samimi bir dil kullanarak yazdığım bu kitaptan umarım keyif alırlar. Alacakları keyfin benim için çok değerli olduğunu bilmelerini isterim. Mesleki yolculuklarına paylaştıklarım sayesinde katacağım ufacık bir yenilik benim için en büyük zenginlik olacaktır.

Kitabınızla ilgili nasıl tepkiler aldınız?
Sektörde ki eczane işletmeciliği alanındaki tek ve ilk kitap olmasından dolayı meslektaşlarım ve sağlık sektöründeki paydaşlarımız tarafından çok olumlu karşılanan kitabımın okunduktan sonra da birçok meslektaşım tarafından kılavuz bir kitap olarak değerlendirilmesi beni çok mutlu etti.

ÇEKİLİŞ BAŞLIYOR!


Çekilişe katılmak için yapmanız gerekenler:

- Blogu izlemeye almak ( yan tarafta siteye katıl yazan yere tık)
- Facebook sayfamı beğenmek (kullanmayanlar için zorunlu değil)
- Bu yazının altına yorum yazmak
Adsız yorumlar dikkate alınmayacak. Adınızı ve mail adresinizi yazarsanız memnun olurum.
17 Mayıs Perşembe günü saat 23:00'a kadar yorum bırakabilirsiniz. Çekiliş sonucu 18 Mayıs Cuma sabahı buradan duyurulacaktır.

Çekilişi Gökhan Bey kazandı. Adresini ilettiğinde kitap kendisine gönderilecek.


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...