29 Nisan 2012 Pazar

BU TOPLANTININ AMACI FARKLI


Bu yıl 17.’si yapılan Hacettepe Üniversitesi İç Hastalıkları Mezuniyet Sonrası Eğitim Kursunun geliri tıp fakültesi öğrencilerinin okutulması için harcanıyor.

Türkiye’de ilk mezuniyet sonrası eğitimini başlatan Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları, Kardiyoloji ve Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalları bu sene 17. Mezuniyet Sonrası Eğitim Kursu'nu düzenledi. Kursu düzenleyen Hacettepe Üniversitesi İç Hastalıkları Eğitim ve Sosyal Yardımlaşma Derneği Yönetim Kurulu üyeleri bu toplantıların asıl amacının, hekimleri mezuniyet sonrası yeni gelişmelerden haberdar etmek ve iç hastalıkları alanında bilgi eksikliğini tamamlamak; kursun bir diğer amacının ise kursun gelirini tıp fakültesi öğrencilerinin okutulması için harcamak olduğunu belirttiler. Halen 30'un üzerinde ihtiyacı olan tıp fakültesi öğrencisine aylık düzenli burs verildiğini ifade ettiler.

Kursun bilimsel sekretaryasını yürüten ve Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Hematoloji Ünitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Nilgün Sayınalp toplantı hakkında Sağlık Dergisi’ne şu bilgileri verdi: “İç Hastalıkları, Kardiyoloji ve Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyelerinin konuşmacı olduğu17. Hacettepe Üniversitesi İç Hastalıkları Mezuniyet Sonrası Eğitim Kursuna (MSEK) aile hekimleri, pratisyen hekimler ve iç hastalıkları uzmanları ile asistanları katıldı. Kursta interaktif toplantılara ağırlık verilerek iç hastalıkları alanındaki en güncel bilgiler çeşitli olgu örnekleri ile tartışıldı. Amacımız iç hastalıkları alanında sık karşılaşılan sağlık sorunlarına öncelikli olarak yer vermek, bu konulardaki yeni gelişmelerden katılımcıları haberdar etmek ve bunları, konusunda uzman konuşmacılarımızla detaylı olarak tartışarak ortak yaklaşım ve çözüm yolları önermek. Kursumuz 1995 yılından bugüne kadar düzenli olarak her yıl düzenlenmektedir. Bu alanda öncü olan kursumuz artık gelenekselleşmiş bir konumdadır. Türkiye'nin her yerinden yıllardır düzenli olarak gelen katılımcılarımız var. Bu yılki toplantı yaklaşık 250 katılımcı ile gerçekleştirildi. Gördüğümüz ilgi karşısında toplantının hedefine ulaştığını düşünüyor ve önümüzdeki yıllarda da devam etmek istiyoruz. Kurstan elde edilen gelirin tamamının tıp fakültesi öğrencilerine burs olarak verilmesi ve bu yolla öğrencilerin eğitimine katkıda bulunmamız bizim için en önemli motivasyon kaynağı oluyor.”

Uzun Yaşamın Sırları
Toplantı süresince alanında uzman konuşmacılar iç hastalıklarının değişik dallarında konferanslar verdiler. Geriatri Ünitesi Başkanı Prof. Dr. Servet Arıoğul, “Uzun ve sağlıklı yaşamın sırları” konulu, ilgiyle izlenen bir konferans verdi. Kardiyoloji Anabilim dalından Prof. Dr. Giray Kabakçı kardiyovasküler hastalıklarda yeni ruhsatlanan pıhtılaşmayı önleyici ilaçlar ile ilgili bilgileri aktardı. Prof. Dr. Murat Akova son bir yılda infeksiyon hastalıkları alanındaki gelişmeleri özetledi.
Prof.Dr. Miyase Bayraktar'ın başkanlık yaptığı panelde ülkemizde görülme sıklığı yüzde 10'u geçen bir hastalık olan Diabetes Mellitus'un bakım ve tedavisi, konunun uzmanları tarafından tartışıldı.


Anemide Yanlış İlaç Seçimi
Prof. Dr. Nilgün Sayınalp anemiye klinik ve laboratuvar yaklaşımı anlattı. Dr. Sayınalp aneminin özellikle gelişmemiş ve gelişmekte olan ülkeler için önemli bir halk sağlığı problemi olduğunu vurguladı, dünya nüfusunun yüzde 30’unun anemik olduğunun kabul edildiğini ve bunların çoğunluğunun demir eksikliğine bağlı olduğunu belirtti. Prof. Dr. Sayınalp, sözlerine şöyle devam etti: " Demir eksikliği anemisinin nedeni beslenme yetersizliği olabileceği gibi o ana kadar hiçbir belirti vermemiş kolon kanseri de olabilir. O nedenle demir eksikliği olan hastaların tanısının doğru konulması, demir eksikliği nedeninin araştırılması, uygun tedavi verilmesi ve iyi izlenmesi gerekir. Tedavide en sık karşılaşılan problemler yanlış ilaç seçimi veya hastanın ilacı yanlış ya da yetersiz kullanımıdır. Katılımcılar yoğun ilgilerini çeken bu konuda çok sayıda soru yönelttiler, konuyu detaylı olarak konuşma imkanı bulduk. "

28 Nisan 2012 Cumartesi

“KIKIRDAK VE MENİSKUS BAĞIŞI TEŞVİK EDİLMELİ”

İnsanların kemik bağışı yapıldığını bilmediğini belirten Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Mehmet Binnet, “Avrupa’da yılda 250 transplantasyon yapılıyor. Ülkemizde 10’da biri olan rakamlarla uğraşıyoruz” dedi.

Kıkırdak, doku ve menİsküs bağışının, Türkiye’de yasal hale gelmesiyle birlikte Ankara Üniversitesi bünyesinde bağışlanan kıkırdak, doku ve menİsküslerin korunup saklanabileceği bir doku bankası kuruldu. Günümüzde giderek artan kıkırdak, doku ve menİsküs yaralanmalarının tedavisinde yapılan kıkırdak yenileme teknikleri ve menisküs transplantasyonları hayat kurtararak hareket sistemi hastalıklarına çözüm oluyor ve çok sayıda hastayı hayata bağlıyor. Doku bağışı ve doku nakli ile hareket sistemi hastalıklarının tedavi edilebileceğine dikkat çeken Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Mehmet Binnet, hareket sistemi hastalıkları ile mücadele en önemli etkenin doku bağışı ve doku nakli olduğunu kaydetti.

İlk Menisküs Nakli
Ülkemizde ilk menisküs nakli 1991 yılında Prof. Dr. Mehmet Binnet tarafından yapıldı. Transplantasyonların rejeneratif tıbbın en önemli bölümü olduğunu kaydeden Prof. Dr. Binnet, Sağlık Dergisi’ne şu bilgileri verdi: “Aynı ölçüleri içeren bir kadavradan dokuyu alıp, gereksinimi olan insana naklediyorsunuz. Mevcut sistem içerisinde de en başarılı olduğumuz nakiller, hareket sistemi yani iskelet sistemi, kemik, kıkırdak, menisküs ve bağ doku. Vücudun kabul etmeme sorunu böbrek ve karaciğer gibi değil. Vücut bu konularda daha hoşgörülü, belli bir disiplinle de içine alıyor ve kendi parçası haline getiriyor. Bu yüzden transplantasyonlar önümüzdeki yıllarda özellikle hareket sisteminde Türkiye’de çok gündeme gelecek.

Avrupa’da Yılda 250 Transplantasyon
Bu zamana kadar Amerika’da menisküs transplantasyonu sayısı 5 bin vakayı buldu. Avrupa’da yılda 250 transplantasyon yapılıyor. Ülkemizde 10’da biri olan rakamlarla uğraşıyoruz.

Kemik Naklinin Önü Açılmalı
Kemik sorunu olanlara kadavradan kemik transplantasyonu yapılıyor. İnsanlar böyle bir organ bağışı olduğunu bilmiyor. Hareket sisteminin bağışını kimse istemiyor. Kemik tümörü ya da kanserde transplantasyon yapılıyor. Gerekli olduğunda yurt dışından getirtiliyor ancak kendi ülkelerinde kullandıkları için kalırsa Türkiye’ye geliyor. Türkiye’ye gönderirken de risk almamak için steril ediyorlar ve çok uzun mesafe geleceği için canlı gelmiyor. Taze kadavranın çok büyük avantajları var. Kemik naklinde uyum sorunu yaşanmıyor. Önemli olan boyutlarının uyması ondan sonrası nakil yapılıyor.”

Kıkırdak Nakli
Prof. Dr. Mehmet Binnet, kıkırdak tedavisinde kök hücrelerin kullanımının Türkiye’de daha eskiye dayandığını, yaklaşık 12 yıl önce kıkırdak tedavisini gerçekleştirdikleri hastanın şuan askerlik görevini yaptığını ve hiçbir sorun yaşamadığını söyledi. Binnet, “ Türkiye’de ilk kez bu tedavi 1994 yılında İsveç’ten gelen iki bilim adamı tarafından uygulandı. Kişiden kıkırdak dokusu alarak laboratuvarda 3 ila 4 bin hücreden milyonlarca hücre yaptılar. Sonrasında da problemli bölgenin üzerine yerleştirdiler. Bu bizdeki kıkırdak tedavileri için bir devrimdi.

1994’te ki bu gelişmeyi takiben biz ilk vakamıza uygulamayı yaptık. 13 yaşında bir çocuktu o zamanlar şuanda askerlik görevini yapıyor. Hiçbir sorunu yok ve artık bize kızıyor, artık beni kontrole çağırmayın ikide birde şeklinde. Bu delikanlıyı 12 yıla yakındır takip ediyoruz. 2000 yılında yaptığımız ikinci kişi şuanda mühendislik yapan genç bir arkadaşımız. O da şuanda güneydoğuda görevli ve normal yaşantısına devam ediyor Ondan sonraki yıllarda Türkiye’de laboratuvar alt yapısının olmamasından dolayı çalışmalara ara verildi. Bu süre içerisinde bizlerde üniversitemizde laboratuvar alt yapılarını hazırladık. 2004’de Ankara Üniversitesi Biyoteknoloji Enstitüsünde bu çalışmalar başladı. 2006 ile 2008 arasında 20 hastaya bu tedaviyi uyguladık. Büyük oranda da başarılı sonuçlarını izledik. Daha sonrada bu yaygınlaşmaya başladı. Geçtiğimiz Ekim ayında hücresel tedavilerle ilgili mevzuat yayınlandı. Türkiye’de sistem belirli temellere kurallara bağlanmaya başlandı. Şuanda da bu tedavi yapılıyor.” diye konuştu.

27 Nisan 2012 Cuma

TIP BAYRAMINDA SAĞLIK DEĞERLENDİRİLDİ

14 Mart Tıp Bayramı etkinlikleri kapsamında Ufuk Üniversitesi'nde düzenlenen toplantıda konuşan Bakan Akdağ, sağlık çalışanlarının sorunlarından, hekimlerin emeklilik ücretlerine kadar birçok soruna ve konuya değindi. Akdağ, sağlık alanında çalışanların ciddi iş yüküne rağmen topluma ve hastalarına sahip çıktıklarını görmenin kendisine verdiği memnuniyeti dile getirdi.

Sağlık Bakanı Recep Akdağ,Ufuk Üniversitesi'nde düzenlenen 14 Mart Tıp Bayramı törenlerine katıldı. Sağlığın insan hayatındaki en önemli değerlerden biri olduğunu belirten Akdağ, bu alanda görev yapan sağlık çalışanlarının özveri ve gayretlerinin her türlü övgünün üstünde olduğunu kaydetti. Akdağ, buna gönülden inandığını vurgulayarak, tüm çalışanların bu özel gününü kutladı.

Akdağ, "Toplumla, bireyle, insanla, hemşire arasında bir sevgi ilişkisi kurmak, en azından sistemler kadar kıymetli, en azından teknoloji kadar kıymetli ve en azından tedavi edici şartlar kadar kıymetlidir. Çünkü, biz sağlık çalışanları doğrudan insanla muhatap oluyoruz ve bu kişiler kırılgandır. Dolayısıyla sevgi ilişkisini geliştirmek çok önemli. Eleştirel yaklaşımlarda da sevgi ilişkisini zedeleyecek tavırlar içerisine girilmemesi gerekli. Örneğin, performanstan, paradan, kazançtan bahsederken, bu ülkede insanların 750 TL asgari ücretle aile geçindirmek durumunda oldukları hatırlamak gerekiyor. Bu ülkede, emeklilerin, işçilerin kazançlarını dikkate almak gerekiyor. Aksi takdirde tartışmaları bu çerçevenin dışında götürürsek, kendi fil dişi kulemize hapsedersek, bir süre sonra biz sağlık çalışanlarının toplumla, bireyle ilişkilerinde arazılar ortaya çıkabilir" dedi.


“Sorunlarımızı Böyle Çözemeyiz”
Konuşması sırasında Ankara Tabip Odası Başkanı Bayazıt İlhan'ın eleştirilerine de cevap veren Bakan Akdağ, "Konuşmasında bir olumlu cümle sarf etsin. Dikkatle takip ettim arkadaşın konuşmasını ve elimdeki kartlara 10 sayfa da not aldım. Bir tek olumlu cümlesi yok. Sorunlarımızı böyle çözemeyiz. Vatandaş sağlık sisteminden memnun. Bu Türk halkı herhalde hiç önünü göremiyor ya da Ankara Tabip Odası Başkanı böyle görüyor" dedi.

Bakan Akdağ, sağlıkta dönüşüm programının başladığında Tabip Odası Başkanı ve onun arkadaşlarınca karalama kampanyaları yapıldığını ve sistemin 3 ay içinde çökeceğini iddia ettiklerini söyledi. Bakan Akdağ, "İzmir'de şunu da söylediler. 'Aile hekimliğini denize gömeceğiz' dediler. Bu anlayışla hiçbir sorun çözülmez. İdeolojiden kaynaklanan karşı çıkmalarla hiçbir şey çözülmez" şeklinde konuştu.


“2011 Yılı TÜİK Memnuniyet Anketlerinde Vatandaşımız Yüzde 76 Memnun”
Kendilerinin 2003 yılından beri memnuniyet anketleri yaptıklarını belirten Bakan Akdağ, "2003'te verilen sağlık hizmetinden halkın memnuniyeti yüzde 39,5’ti. 2011 yılında Türkiye İstatistik Kurumu(TÜİK) memnuniyet anketlerinde vatandaşımız yüzde 76 oranında sağlık hizmetlerinden memnundur. Birileri bilmez ama bu halk çok iyi bilir arkadaşlar. Bu halk bodrumlarda saatlerce ilaç kuyruğunda beklediğini unutmaz. Bu halk ambulans istediğinde, biz araç göndermiyoruz siz kendi aracınızla gidin denildiğini unutmaz. Önceden hiçbir köye ambulans gönderilmezdi. Biz iktidara geldikten sonra her köye ambulans gidiyor. Hatta ambulans helikopterlerinden bütün vatandaşlarımızın hizmetinde” dedi.


“Hekimlerin Emeklilik Maaşları Gerçekten Düşük”
Bakan Akdağ, hekimlerin emeklilik maaşları ile ilgili de bir açıklama yaptı. Hekimlerin emeklilik maaşlarının gerçekten düşük olduğunu vurgulayan Bakan Akdağ, ekonomi yönetimi ile ilgili bu konuda bir çalışma yaptıklarını açıkladı.

Ağır İş Yükünün En Önemli Sebebi, Türkiye'deki Hekim Eksikliği
Akdağ, 90'lı yıllarda düzenlenen tıp bayramlarında yapılan konuşmalarda ise Türkiye'de doktor sayının fazla olduğunun, bu sebepten dolayı da tıp fakültelerinin boşaltılması gerektiğinin söylendiğini belirtti. "Bunu kim söylüyor; Tabipler Odası" diyen Akdağ, Türkiye'de hekimlerin, asistanların, hemşirelerin, diğer sağlıkçıların hatta tıp öğrencilerinin üzerindeki ağır iş yükünün en önemli sebebinin, Türkiye'deki hekim eksikliği olduğunu kaydetti. Türkiye'de kişi başına hekime başvuru oranının 2010 yılında yüzde 7.3 olduğunu söyleyen Akdağ, bu oranın ise İspanya'da yüzde 11'lerde, Avrupa genelinde ise ortalama 8'lerde olduğunu belirtti. Bazı öğretim üyelerinin dergilerde sağlık sistemini eleştiren zehir zemberek yazılar yazdıklarını da söyleyen Akdağ, "Bu dergilerde makalelerin nasıl yazıldığını herkes çok iyi biliyor. Ülkeyi karalamakla bir yere gidemezsiniz. Yanlış yaparsınız" dedi.

“Nobel Ödülü Alanın, Altınları Başından Aşağı Dökeceğim”
Bakan Akdağ, bir doktorun Nobel Ödülü'nü alması halinde, başından aşağı altın dökeceğini söyledi. Akdağ, "Bir meslektaşım Nobel Ödülü alsın, ben kaynağını nereden bulursam bulacağım, altınları başından aşağı dökeceğim. Çünkü layık" diye konuştu.

“Beyaz Önlük Giyinmek İçin Çok Emek Sarf Edilmesi Gerektiğini Biliyoruz”
Akdağ, hekimlerin hastalar için var olduğu anlayışının kaybolduğunda "hakikaten her şey bitmiş demektir" yorumunda bulunarak, hekimliğin zor olduğunun bilinerek tercihte bulunulduğunu söyledi. Öğrencilerin geçtiği dönemlerden zamanında kendisinin de geçtiğini, yaşanan birçok sıkıntıyı kendisinin de yaşadığını dile getiren Akdağ, "Beyaz önlük giyinmenin ne kadar sıkıntılı bir iş olduğunu ve bunu hak etmek için ne kadar çok emek sarf edilmesi gerektiğini biliyoruz" dedi. Akdağ, bu emeğin sonucunda bir "altın bilezik" kazanıldığını anlatarak, "Bu altın bilezik, hekimlik, uzmanlık, hemşirelik mi? Bana göre değil. Bu altın bilezik, insana ömür boyu hizmet edebileceğimiz özelliklerle donanmış olmamızdır. Bundan daha önemli birşey olamaz.


“İlk Kez Yeni Doğan Nakil Küvezi Geldiğinde NASA'dan Gelen Bir Cihaz gibi İlgi Gördü”
Geçmiş yıllarda sağlık sorunlarına ilişkin örnekler veren Akdağ, çok sayıda bebeğe gerekli cihaz olmadığından ağız ağza solunum yapıldığını anlattı. Akdağ, ilk kez yeni doğan nakil küvezinin 1990'ların sonunda hastaneye geldiğini ifade ederek, cihazın NASA'dan gelen bir cihaz gibi ilgi gördüğünü belirtti. Bugün Türkiye'nin her ilçesinde söz konusu nakil kuvözlerinin bulunduğuna işaret eden Akdağ, hekimlerin sorunlarının bulunduğunu kabul ettiklerini, sorunların özlük haklarından ya da sistemden kaynaklanabildiğini söyledi.

“Hastanelerde Şiddet”
Bakan Akdağ'ın daha önce dile getirdiği Sağlıkta Dönüşüm Programı'nın sadece Türkiye'ye özgü olduğu şeklindeki ifadelerini hatırlatan Ankara Tabip Odası Başkanı Beyazıt İlhan'ın, bu programın sadece Türkiye'ye ait olup olmadığını sordu. Özel sağlık kuruluşlarında çalışan hekimlerin çok ciddi sıkıntıları olduğunu belirten İlhan, özel hastane sahipleri ile Sağlık Bakanlığı'nın 14 Ekim'de bir mutabakat metni imzaladığını hatırlattı. Bu mutabakat metninden bölümler okuyan İlhan, bu mutabakat metniyle hekimlerin ücretlerinin düşürüldüğünü söyledi. Sağlık Bakanlığı'nın hastanelerde şiddeti önlemek için bir kampanya başlattığını dile getiren İlhan, "Ama ne olursa olsun, bunların yetersiz olduğunu görüyoruz. Döner bıçağıyla kadın hekime saldırıldığını ya da doktorun kalkıp hemşire dövdüğünü görüyoruz" diye konuştu.

Bu konuda adımlar atılmasını istediklerini belirten Beyazıt, 2005 yılında Sağlık Bakanlığı'nın internet sitesine konulan bir yazıyla, bin 600 hekimin sürgün edildiğini ifade etti. "Eğitim araştırma hastanelerindeki hekimleri tekrar sürgün etmek mi istiyorsunuz?" diye soran Beyazıt, ayrıca sağlık alanında üniversitelere uğramadan, hemşire kökenli olup Profesör olan kişilerle bile karşılaştıklarını söyledi.

26 Nisan 2012 Perşembe

“FIRSATINIZ OLSAYDI MESLEĞİNİZİ DEĞİŞTİRİR MİYDİNİZ?”

14 Mart Tıp Bayramı dolayısıyla Sağlık-Sen tarafından düzenlenen toplantıda 'Türkiye'de Sağlık Çalışanlarının Tükenmişlik Araştırması' sonuçlarını açıklayan Sağlık-Sen Genel Başkanı Metin Memiş, “'Fırsatınız olsaydı mesleğinizi değiştirir miydiniz?' sorusuna sağlık çalışanlarının yüzde 60.80'i 'Evet, fırsatım olsa başka bir meslek seçerdim', yüzde 39.2'si 'Hayır' cevabını verdi” dedi.

Sağlık-Sen Genel Başkanı Metin Memiş, 14 Mart Tıp Bayramı dolayısıyla düzenlenen basın toplantısında, 'Türkiye'de Sağlık Çalışanlarının Tükenmişlik Araştırması' sonuçlarını açıkladı. Memiş toplantıda yaptığı konuşmada, sağlık çalışanlarının sorunlarına dikkat çekerek, sağlık alanındaki istihdam yetersizliğinin, çalışanların iş yükü altında ezilmesine neden olduğunu, bunun da AB ülkelerindeki çalışanlara göre Türkiye’deki sağlık çalışanlarının en az 3 kat fazla çalışmaya mecbur bırakıldığını söyledi. ‘Tam Gün Yasası’ndaki resmi düzenleme ile haftalık 8 saate indirildiği söylenen mesai saatleri ve nöbet sürelerinin, halen ve fiilen 9 saat olarak uygulanmaya devam edildiğini kaydeden Genel Başkan Metin Memiş, mesai saatlerinin belirsizliği ve nöbet sürelerinin uzunluğunun sağlık çalışanları için önemli bir sorun olduğunu kaydetti.

“Sözleşmeli Personel İstihdamı Ve Taşeron Firma Çalışanlarının Durumu En Çok Tartışılan Konular”
Döner sermaye oranlarındaki belirsizlikler ve değişikliklerin çalışanların motivasyonunu da etkilediğini söyleyen Metin Memiş, "Döner sermaye bir bahşiş değil, çalışanın emeği sonucunda elde ettiği haktır" diye konuştu. Memiş, sağlıkta daha adil bir ek ödeme sisteminin bir an önce ikame edilmesi gerektiğine de vurguladı. Sağlıkta farklı istihdam modellerine bir an önce son verilmesini isteyen Memiş, " Sözleşmeli personel istihdamı ve taşeron firma çalışanlarının durumu sahada en çok tartışılan konulardan biridir. İş güvencesi tehdidi altında olan çalışanlar ile sağlıkta daha nitelikli bir sonuç elde etmeye çalışmak haksızlıktır. Sağlıkta farklı istihdam modellerine bir an önce son verilmelidir. Sağlık hizmetleri, kadrolu kamu çalışanı eli ile gördürülmelidir." dedi. Şiddet olaylarına da değinen Memiş, "Sağlık ortamında yaşanan şiddet, diğer çalışma oranlarına göre 16 kat fazladır ve günden güne de artmaktadır." şeklinde konuştu.


“Türkiye’de Sağlık Çalışanları Tükenmişlik Araştırması”
Sağlık-Sen Genel Başkanı Metin Memiş tarafından açıklanan“Türkiye'de Sağlık Çalışanları’nın Tükenmişlik Araştırması’nda” katılımcılara yöneltilen sorulara verilen cevaplardan bazıları ise şu şekilde yer aldı:

'Fırsatınız olsaydı mesleğinizi değiştirir miydiniz?' sorusuna sağlık çalışanlarının yüzde 60.80'i 'Evet, fırsatım olsa başka bir meslek seçerdim', yüzde 39.2'si 'Hayır' cevabını verdi.'Fırsatınız olsa çalıştığınız hastaneyi değiştirir miydiniz?' sorusuna ise, katılımcıların yüzde 55.5'i 'Evet değiştirirdim' derken, yüzde 44.5'i değiştirmeyeceğini belirtiyor.

-'Sağlık Bakanı olsaydınız yapacağınız ilk icraatınız ne olurdu?' sorusuna sağlık çalışanlarının yüzde 45'i, 'Döner sermaye dağılımı ve performans sistemini değiştirirdim' cevabını verdi. Katılımcıların yüzde 14.1'i 'Çalışanlarımla iletişim halinde olurdum' derken yüzde 12.1'i 'Sözleşmelileri ve şirket elemanlarını kadroya alırdım' diyor.

-Sağlık çalışanlarını en çok kızdıran üç seçenek işaretlenmesi istendiğinde, 'hastane yönetimi' yüzde 24.6 ile ilk sırada, 'Sağlık Bakanlığı' yüzde 24.3 ile ikinci sırada, 'hasta ve hasta yakını' seçeneği ise yüzde 22.1 ile üçüncü sırada yer alıyor.

-Türkiye’de en zor mesleklerden biri olarak bilinen polislikte duygusal tükenmişlik düzeyi 25,85 iken sağlık çalışanlarında bu oran 23,96 düzeyindedir. Bu rakamlar da göstermektedir ki sağlık çalışanlarının mesleki anlamda yaşadıkları zorluklar polislerin yaşadığı zorluk düzeyine yakındır. Bu husus araştırmamızda dikkat çekici bir unsur olarak yerini alıyor. Bundan dolayı bütün sağlık çalışanlarına da polislik mesleğinde olduğu gibi fiili hizmet zammı (yıpranma payı) verilmelidir.

-Kadın sağlık çalışanları, duygusal tükenmeyi erkek çalışanlara göre daha fazla yaşıyor. Yaş ilerledikçe tükenmişlik düzeyleri düşüyor. Tükenmişliğin en yoğun yaşandığı sağlık kurumları arasında üniversiteler ilk sırada yer alıyor. Bunu Sağlık Bakanlığı'na bağlı hastaneler ile 112 Acil sağlık hizmetleri takip ediyor.

-'Hangisi olsaydı daha mutlu olurdunuz' sorusuna 'Adil yöneticiler' diyen sağlık çalışanlarının oranı yüzde 23 iken, 'Değer ve saygınlık' diyenlerin oranı yüzde 18.6 olarak yer aldı. 'Daha anlayışlı hasta ve hasta yakınları' diyenlerin oranı ise yüzde 14.1 oldu.

25 Nisan 2012 Çarşamba

14 MART’TA YENİ LOGO

14 Mart Tıp Bayramı kutlamalarında Sağlık Bakanlığı'nın yeni logosunu ve sitesini tanıtan Sağlık Bakanı Recep Akdağ, “Sağlık çalışanlarının Türk insanına verdiği kıymeti, bu logoyla halkımıza göstermiş olacağız” dedi.

81 ilden 'Yılın Doktorları', 'Üstün Hizmet Ödülleri', 'Altın Steteskop' ve 'Medya Ödüllerinin' verildiği, ATO Congresium'da düzenlenen 14 Mart Tıp Bayramı kutlama törenine Sağlık Bakanı Prof. Dr. Recep Akdağ, AK Parti Malatya Milletvekili Öznur Çalık ve AK Parti Ankara Milletvekili Cevdet Erdöl katıldı. Törende bir konuşma yapan Bakan Akdağ, Tıp Bayramı'nı kutlayarak, "Bugün bireyin en değerli varlığını korumak için yemin eden sağlık çalışanlarımızın bayramı, bugün bizim bayramımız" dedi. Akdağ, sağlık alanında, emeklilikte sorunlar olduğuna dikkati çekerek, Başbakan Erdoğan'ın bu sorunun giderilmesi için talimat verdiğini ve emeklilikte iyileştirmeler yapmak için elinden geleni yapacağını söyledi.

Hasta Hekim İlişkisi DNA Sarmalı
Sağlık Bakanı Prof. Dr. Recep Akdağ, büyük ilerlemelerin yaşandığı tıp alanında hasta merkezli anlayışın tartışılmaya başlandığını söyledi. Hasta, doktor ya da başka bir merkezi esas alan tanımlamaların yanlışlığına dikkat çeken Akdağ, "Biz burada hizmet veren doktor, hemşire ya da bakanlık görevlisi ile her ne ise adı, hastayı ve hasta yakınını aynı düzlemde, iki eşitler olarak görmeye başladığımız zaman sistemimizi, aklımızı, vicdanımızı bu düzleme getirdiğimiz zaman işimiz çok kolaylaşacak" dedi.

Hasta ile doktor arasındaki ilişkinin DNA sarmalına benzetildiğini anlatan Akdağ, hastaların tüm problemlerinin yakından bilinmesinin önemine dikkat çekti. Akdağ, şunları söyledi: ''Birbirimize yakın durmamız gerekiyor. Masanın bir tarafına doktoru, öbür tarafına hastayı ya da yakınlarını koyarak bu işi olması gerektiği gibi götüremediğimiz bir gerçek. Kimseyi merkeze koymayalım. Herkesi olduğu yere birbirinin eşitleri olarak koyacağımız bir sistemi geliştirmeye devam edeceğiz. Dünyada da Türkiye'de de buna ihtiyacımız var.''


"Sağlık Çalışanları ile Gurur Duyuyorum"
Ülkedeki sağlık çalışanlarıyla gurur duyduğunu dile getiren Akdağ, "Bir taraftan yankıları hala devam eden başarılı nakil ameliyatları, öte yandan bu nakil ameliyatlarına aileleri, organları ya da dokuları vermeye hazırlayan arkadaşlarımızın katkıları, öbür taraftan o nakli yapan doktorlar ya da ekiple bağışçıyı bir araya getiren hava ambulans sisteminin kullanıcıları. Bu meselenin bir ekip çalışmasıyla bizi bu başarılara götürdüğü muhakkaktır" diye konuştu.


“Şiddete Sıfır Tolerans”
Türkiye'de Sağlıkta Dönüşüm Programı ile yaşanan gelişmelere de değinen Akdağ, son 10 yılda sağlığa erişimin 2,5 kat arttığına işaret etti. Anne ve bebek ölümlerinde büyük düşüşler yaşandığını, OECD ülkelerinin 10 yılda kat ettiği yolu Türkiye'nin 8 yılda katettiğini belirten Akdağ, sağlık hizmetlerinden memnuniyet oranının yüzde 76'ya çıktığını bildirdi. Sağlık personeli sayısındaki yetersizliğe de işaret eden Akdağ, bunların sayısını artırmak için gayret gösterdiklerini söyledi. Sağlık çalışanlarına yönelik şiddeti önlemek için tedbirlerini geliştireceklerini ifade eden Akdağ, "Şiddete sıfır tolerans göstermeye devam edeceğiz" diye konuştu. Sağlık çalışanlarının şiddete maruz kaldığını hatırlatan Akdağ, "Bazı kendini bilmezlerin sağlık çalışanlarına gösterdiği şiddete asla kayıtsız kalmayacağız. Sağlık çalışanları şiddete maruz kaldığında haklarını kendi arıyorlardı, şimdi Sağlık Bakanlığının avukatıyla bu sorunu çözeceğiz" şeklinde konuştu.

Van depreminde sağlık çalışanlarının gösterdiği fedakarlığa da değinen Akdağ, UMKE ekiplerinin burada insanüstü gayret gösterdiğini belirtti. Akdağ, ''Sağlık çalışanları bu ülkenin şerefli evlatları olduklarını Van depreminde gösterdiler'' dedi.


Yeni Logo ve Site
Sağlık Bakanlığı'nın yeni logosunu tanıtan Akdağ, "Logomuzun tanıtımını 14 Mart Tıp Bayramı'nda yapıyoruz. Belki 200'ün üstünde örnek üzerinde çalışıldı. Kendi hilalimiz ve yıldızımızla insanı öne çıkaran bir logo benimsedik. İnşallah sağlık çalışanlarının Türk insanına verdiği kıymeti, bu logoyla halkımıza göstermiş olacağız" dedi.

Sağlık Bakanlığı'nın yenilenen web sitesi http://www.saglik.gov.tr 14 Mart Tıp Bayramı'nda hizmete girdi. 'Sağlık Bakanlığı'nın internet portalı tek tıklamayla doğru sağlık hizmetine ulaşabileceğimiz bir portal' başlığıyla yapılan tanıtımda Bakanlığın yeni web sitesinde sunulan hizmetlere yer verildi.


Yılın Sağlık Çalışanları
Törende ''Yılın Sağlık Çalışanları'' ödüllerine organ nakli yapan ve bu nakillerin gerçekleşmesini sağlayan ekiplere layık görüldü. Malatya İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde yaptıkları karaciğer nakillerindeki başarılarından dolayı Prof. Dr. Sezai Yılmaz ve organ nakli ekibi, kol, yüz, rahim, kalp ve diğer nakillerle Türkiye'nin gündeminde olan Akdeniz Üniversitesi Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ömer Özkan ile nakil ekibi, aileleri organ bağışına ikna ettikleri için Uşak Devlet Hastanesi'nden Uzm. Dr. Cenk Şahin Güler ve Dr. Zafer Aydın ''Yılın Sağlık Çalışanları'' ödülünü aldı.

Sağlık Bakanı Recep Akdağ, yaptığı konuşmada, sağlık hizmetinin bir ekip işi olduğunu belirterek, bunun organ ve doku nakilleri için de geçerli olduğuna dikkati çekti. Akdağ, ödüllerle bunu Türkiye'nin görmesini istediklerini söyledi.

Prof. Dr. Özkan da nakil yaptıkları gece yaşadıkları heyecanı dile getirerek, ödülden dolayı büyük mutluluk duyduklarını belirtti. Van depremi sırasında yaptıkları çalışmalarla Türkiye'nin takdirini kazanan sağlık çalışanları arasından seçilen 20 personele de ''Yılın Sağlık Çalışanları'' ödülü verildi.

İllerde yılın doktoru seçilenlerin ödüllerini Sağlık Bakanı Recep Akdağ'dan aldığı törende, ''Üstün Hizmet Ödülü'', tıp mesleğine uzun yıllar hizmet eden halk sağlığı uzmanı Prof. Dr. Çağatay Güler ve genel cerrahi uzmanı Prof. Dr. Hüsrev Hatemi'ye verildi. Aynı ödülü alan ancak törene katılamayan genel cerrah Hüseyin Talha Demirağ'la bir tanıtım filmi sunuldu.

Tören, doktor ve aynı zamanda şarkıcı olan Ferhat Göçer'in konseriyle son buldu.

24 Nisan 2012 Salı

YEME BOZUKLUKLARININ BAŞARILI TEDAVİSİ

Harvard Tıp Okulu Uzmanlarından D.B.Herzog ve D.L.Frank tarafından hazırlanan “Yeme Bozukluklarının Başarılı Tedavisi” kitabı Optimist Yayınları tarafından çıktı.


Toplumun aydınlatılmasını ve sağlık bilincinin gelişmesini hedefleyen Acıbadem, dünya çapında uzman doktorlarca hazırlanan ve toplumda yaygın olarak görülen sağlık konularıyla ilgili en yeni, güvenilir bilgileri içeren “Harvard Tıp Fakültesi Sağlık Dizisi Kitapları”nı Türk okurlarına sunuyor.

Çocuklarda yeme alışkanlıklarında meydana gelen değişiklikler aileler tarafından yeme bozukluğu olup olmadığı anlaşılmıyor. Harvard Tıp Okulu Uzmanlarından D.B.Herzog ve D.L.Frank tarafından hazırlanan “Yeme Bozukluklarının Başarılı Tedavisi” kitabında, birçok çocuk ve anne baba öyküsü yer alıyor. Çocuklarda yeme bozukluklarının işaretleri nelerdir? Çocuğunuz için doğru tedavi yöntemleri neler olabilir? Oğlunuza ya da kızınıza iyileşme sürecinde nasıl destek olabilirsiniz? Yeniden yeme bozukluğunun eline düşmesinin önüne nasıl geçebilirsiniz? gibi soruların yanıtı yer alıyor.

Yeme bozuklukları daha çok ergenlik ve genç yetişkinlik döneminde başlayan karmaşık hastalıklardır; kadınlar arasında erkeklere göre, daha yaygındır. Sanılanın aksine, yeme bozuklukları sadece zengin ailelerin problemi değildir. Hem zenginleri hem de yoksulları etkiler.

Maudley Terapisi
Kitabın birinci kısmında çocukta yeme bozukluğu olup olmadığının nasıl anlaşılacağı çeşitli ipuçlarıyla gösteriliyor. İkinci kısım tedavi ve iyileşmeye ayrılmış. Farklı hastalıkların fiziksel sonuçları, bunların nasıl giderilebileceği ve ilaçların yardımı üzerinde duruluyor. Bu arada aileyi temel alan Maudley terapisi tanıtılıyor. Üçüncü kısım ise, yeme bozukluklarını önlemeye ve farkındalığı artırmaya odaklanıyor. Kitabın son bölümünde ise, yeme bozuklukları alanında kaydedilen ilerlemeler anlatılıyor.

Kitapta yer alan çok sayıda çocuk ve anne baba öyküsü hem bireysel terapi konusunda bir fikir edinilmesini sağlıyor, hem de çocukla bu konuda yürütülecek diyalog konusunda önemli ipuçları veriliyor.

Yazarlar Hakkında
Dr. David B. Herzog Harvard Tıp Okulu ile Massachusetts Hastanesi Harris Merkezinde yeme bozuklukları alanında psikiyatri profesörüdür. Aynı zamanda bu merkezin yöneticiliğini yapmaktadır.

Dr. Debra L. Franko Northeastern Üniversitesinde Eğitim Psikolojisi ve Rehberlik Bölümünde profesördür. Aynı zamanda Massachusetts Hastanesi Harris Merkezinde yönetici yardımcısıdır. Pat Cable Harris Merkezi yayın bölümü yöneticisidir.

ÇEKİLİŞ BAŞLIYOR!


Çekilişe katılmak için yapmanız gerekenler:

- Blogu izlemeye almak ( yan tarafta siteye katıl yazan yere tık)

- Facebook sayfamı beğenmek (kullanmayanlar için zorunlu değil)

- Bu yazının altına yorum yazmak

Adsız yorumlar dikkate alınmayacak. Adınızı ve mail adresinizi yazarsanız memnun olurum. 26 Nisan Pazar günü saat 23:00'a kadar yorum bırakabilirsiniz. Çekiliş sonucu 27 Nisan Pazartesi sabahı buradan duyurulacaktır.



Kazanan belli oldu, Lerzan Kara.. Adresini ilettiğinde kitabı göndereceğim.

23 Nisan 2012 Pazartesi

LONDRA’DA İLK TIP BAYRAMI FESTİVALİ

14 Mart Tıp Bayramı kapsamında, Londra’da, Avrupa Türk Sağlık Elemanları Federasyonu (ATSEF) tarafından ilk kez Tıp Bayramı Festivali yapıldı.

Londra’da 14 Mart Tıp Bayramı kapsamında Avrupa Türk Sağlık Elemanları Federasyonu (ATSEF) tarafından Tıp Bayramı Festivali yapıldı. ATSEF’in, İngiliz- Türk Sağlık Elemanları Derneği (ATHPA) ve Türkiye Londra Büyükelçiliği ile beraber düzenlediği Festivale, İngiltere, Fransa, Hollanda, Avusturya, Kıbrıs ve Türkiye’den 70 kadar Türk doktor ve sağlık çalışanları katıldı. Türkiye Londra Büyükelçiliği, Türkiye Londra Başkonsolosluğu, Anglo-Turkish Society temsilcileri ve politikacılar ile beraber Yunus Emre Türk Kültür Merkezi’nde bir resepsiyon ile kutladı.

Toplantıyı açan ATSEF Büyük Britanya temsilcisi ve ATHPA kurucu başkanı Dr Müge Herrewegh-Trak ve ATHPA Başkan Yardımcısı Dr. Turan Hüseyin 5 Eylül 2011 tarihinde ATSEF’in Büyük Britanya kolunu oluşturmak üzere resmi kaydını yaptırmış olan ATHPA’nin 50 kadar resmi üyesinin bulunduğunu ve şimdiye kadar yaptıkları çalışmaları ve gelecekteki planlarını anlattılar. İlk konuşmacı olan Türkiye Başkonsolosu Ahmet Demirok İngiltere’de yaşayan Türk toplumunun sağlık sorunları ile ilgili gözlemlerini ve bu tür organizasyonların önemini belirtti. Konsolosluk olarak ATHPA’ya her türlü desteği vermeye hazır olduklarını söyleyen Başkonsolos Türk doktorları ve sağlıkçılarının Tıp Bayramlarını kutladı.

ATHPA ile Türk Hekimlere Tam Destek
ATHPA kurucu başkanı Dr Müge Herrewegh-Trak, Sağlık Dergisi’ne toplantı hakkında şunları söyledi: “Diploma denkliği konusunda İngiltere’deki Türk Büyükelçiliğimiz bize bu mücadelede sonuna kadar yanımızda olduklarını söylediler. ATHPA'nın 6 Ocak’ta Büyükelçiliğe yaptığı ziyaretin sonucunda yapılan plana göre, İstanbul'da görev yapmakta olan Dr. Dilek Uzer Göz Hastalıkları Uzmanı ve Dr. Mustafa Bekerecioğlu Diş Hekimi diploma denkliği için ATHPA'ya resmi dilekçe ile başvurularını yollayıp bu konudaki mücadelemizde öncülük etmeyi kabul ettiler.

Dr Yunus Gökdoğan ve Dr Akan Emin Müsteşarımız Sadık Doğan'ın istemiş olduğu GMC (General Medical Council) raporunu hazırlamak için gönüllü oldular ve raporun son aşamasına gelmiş bulunuyorlar. Rapor hazırlanır hazırlanmaz Büyükelçiliğe sunulacak. Eski çalışma ataşemiz Ayşegül Yeşildağlar ise başlatacağımız bu hukuki mücadelemizde bizlere rehberlik etmekten memnuniyet duyacağını belirtmişti. Ona ve bize sonsuz güveni ile güç veren Müsteşarımıza ATHPA olarak şimdiden teşekkürü bir borç biliriz.

Tirkiye. Londra Büyükelçiliği Müsteşarı Ahmet Sadık Doğan diploma denkliği mücadelemizde hem madden hem de manen sonuna kadar ATHPA'nın arkasında olduklarını belirtti. Ayrıca Türkiye Londra eski çalışma ataşesi ve Ankara Anlaşması uzmanı Ayşegül Yeşildağlar ATHPA'nın bu mücadelesinde seve seve danışmanlık hizmeti vermeye hazır olduğunu belirtti.

Hollanda'da verdiği diploma denkliği mücadelesinde İnsan Hakları Mahkemesi'ne kadar giden Hacettepe Üniversitesi İngilizce Tıp mezunu Dr. Müge Herrewegh-Trak bireysel mücadelenin sonuçsuz kaldığını ancak10 yıldan sonra gelinen bu aşamadan dolayı memnuniyetini ifade etti.

ATHPA İngiltere’de çalışmakta olan uzman doktorlar tarafından kurulmuş kar amacı gütmeyen bir dernektir. Diploma denkliği mücadelesinin öbür ucu da tabii Türkiye’nin yurtdışında yapılmış olan eğitim ve ihtisasları kabul etmesi için olacak. YÖK Avrupa ülkelerinden alınmış olan diplomaların kabulünde bir sorun olmadığını söylediği halde Türkiye Sağlık Bakanlığı İhtisas Kurulu İngiltere’deki ihtisasları otomatik olarak kabul etmeyeceklerini belirtti.”


Avrupa'da Yaşayan ve Türkçe Konuşan Sağlıkçılar
Viyena’dan katılan ATSEF kurucu başkanı Dr. Serdar Beklen ATSEF’in öncelikli hedefleri arasında Avrupa'da yaşayan ve Türkçe konuşan sağlıkçıları bir araya getirerek diploma denkliği başta olmak üzere sağlıkçıların yasadıkları sorunlara çözüm bulmak, araştırma ve bilim alanında Türkiye ile Avrupa arasında köprü görevi sağlamak ve Türkçe konuşan hastalara daha organize bir şekilde hizmet verme idealinin yer aldığını belirtti.

Toplantıya katılanlar tarafından büyük bir ilgi gören dünyaca ünlü Imperial Koleji Kanser Araştırma Merkezi’nin kurucusu ve başkanı Prof. Mustafa Camgöz’ün kanser araştırmaları ile ilgili sunumunu büyük ilgi gördü. ATSEF’in Avrupa Birliği Projesi kapsamında başlattığı Avrupa’da yaşayan Türk gençlerindeki uyuşturucu problemleri ile ilgili araştırma projesi ve ATHPA’nın İngiltere’de yaşayan Türk halkında görülen depresyon ve intiharlarla ilgili projesi takip etti.

Toplantıya onur konuğu olarak katılan Baroness Meral Hussein-Ece ATHPA’nın faaliyetlerini medya aracılığı ile hayranlıkla takip ettiğini, Türk toplumunun sağlık problemlerinin çözümü için ATHPA gibi organizasyonların oynayacağı rolün ve bunun mecliste temsil edilmesinin önemini vurguladı. Dernek üyelerini tebrik eden Barones Ece kendilerini Lordlar Kamarası’na davet etti. Toplantıya Türkiye Londra Müsteşarı Ahmet Sadik Doğan, Muavin Konsolos Bilal Camlık, Eski Çalışma Ataşesi Ayşegül Yeşildağlılar ve Liberal Demokrat Parti’den Turhan Özen, Yunus Emre Türk Kültür Vakfı Başkanı Mevlüt Ceylan, Anglo-Turkish Society temsilcileri, ATSEF Avusturya, İngiltere, Hollanda, Fransa ve KKTC temsilcilerinin yanı sıra Türkiye dahil olmak üzere birçok Avrupa ülkesinden gelen Türk doktorları ve sağlıkçıları, bilim adamları ve öğrenciler de katıldılar.

Bu yıl Berlin’de resmileşmesi planlanan Federasyona İngiltere, Almanya, Hollanda, Fransa, Avusturya ve Kıbrıs’ın yanı sıra İsviçre, Belçika ve Türkiye’nin de katılması bekleniyor.

20 Nisan 2012 Cuma

ONLAR DA BİR ZAMANLAR ÖĞRENCİYDİ

Birçok ünlü ve siyasetçinin üniversite maceralarını konu alan ve Kent Kitap’tan çıkan “Eyvah Mutfakta Üniversiteli Var” hakkında yazarı İsa Yılmaz, farklı isimlerin okul yıllarını konu alarak olumlu ve olumsuz taraflarını irdelediğini söyledi. .

Birçok ünlü ve siyasetçinin üniversite maceralarını konu alan “Eyvah Mutfakta Üniversiteli Var” kitabının yazarı İsa Yılmaz, farklı isimlerin okul yıllarını konu alarak olumlu ve olumsuz taraflarını irdeliyor. Acun Ilıcalı'nın üniversite maceralarından, , düdüklü tencerede makarna pişiren tıp öğrencisinin dramına kadar binlerce üniversitelinin ortak hikâyesi bu kitapta yer alıyor.


İsa Yılmaz, “Eyvah Mutfakta Üniversiteli Var” kitabı hakkında Sağlık Dergisi’nin sorularını yanıtladı.

Kısaca kendinizi tanıtır mısınız?
1981 Kars doğumluyum. Liseyi Kars’ta, üniversiteyi Adana’da okudum. Üniversite yıllarında hayatımın dönüm noktalarından biri olan gazeteciliğe başladım. Üniversite bitene kadar Adana’da Zaman Gazetesi’nde muhabirlik yaptım. Diplomayı aldıktan sonra İstanbul’a gelip Cihan haber ajansında muhabirliğe devam ettim. Bir yılı doldurmadan belki de bir daha dönmemek üzere gazeteciliğe veda ettim. Asıl amacım roman yazmaktı. Dünyanın acımasız geçiciliğini kelimelerin ölümsüzlüğü ile durdurmak güzel bir hayaldi. Bazen tüm gerçeklerinizi verip bir hayal satın almak istersiniz. Bu çılgınca fikre kapıldığınızda, tüm sesler susar, koşan sadece hızla çarpan kalbiniz olur. Benimki de böyle bir şeydi. İşi bırakıp giderken hiç roman yazmamıştım, yazma girişimde bile bulunmamıştım. Sadece bir his, bir düşünce ve bir hayaldi; ama inandıktan sonra her şeyin mümkün olacağına yürekten inanmıştım. Çok geçmeden (2006) yılında Başımda Örümcek mi Var Öğretmenim adlı romanı çıkardım. Bu kitabı Zümrüdü Anka Empatileri adında bir başka roman takip etti. Sonra bir şiir kitabı, ardından başka bir roman… En sonra Ocak ayında Melekler ve Generaller çıktı. Ve bu ay Hayat Yayınları’ndan çıkacak olan Ergenekon’un Son Düellosu’yla ilk 10’nu tamamlamış olacağız. En kısa haliyle hayatım kelimelerden ibaret…

Kitabınızı yazmanızdaki etken nedir?
Eyvah Mutfakta Üniversiteli Var’ı çok önemli bir boşluğu doldurmak için yazdım aslında. Nedir o boşluk? Milyonlarca üniversitelinin yazılmamış hikayesidir. Bana göre en büyük cinayet insanların hayallerini çalmaktır, yok etmektir. Üniversitelilerin mizah dolu hikayesine ışık tutarken aynı zamanda birer tarihi vesika olarak kitaba aldım.

Devam kitabı yazmayı düşünüyor musunuz?
Devam kitabı olacak. Aynı zamanda ikinci baskı için ek yapılmış durumda. Daha hacimli bir kitap, raflardaki yerini alacak. Üniversiteliler var oldukça, güzel hikayeler yaşandıkça devam kitabı olacaktır. Normalde acıyı ve hüznü anlatmayı severim, ama bazen de insanları güldürmeli edebiyat.

Kitapta vermek istediğiniz mesaj nedir?
Her kitap bir mesaj vermek için yazılır. Benim Eyvah Mutfakta Üniversiteli Var’da vermek istediğim birçok mesaj var aslında. Her şeyden önce üniversitelilerin hikayesini anlatan hiç kitap olmaması, bir çok anının yok olup gitmesine üzüldüm. Milyonlarca insanı ilgilendiren bir konuda yazılı kaynağın olmaması acı bir durum. Öte yandan mesajı aslında veren ben değil, bu kitapta hikayesi olan insanlar verdiler. Birçok kesimden insanın başına gelen olayları derledim. Bir öğrenci üniversite hayatı boyunca ne yer, ne içer, nerelere gider, arkadaşlık ortamları nasıldır, hocalarla ilişkisi ne düzeydedir?… Bunun yanında dünyadaki sayılı üniversiteler arasına bizim üniversitelerimiz neden giremezler, sistemdeki bozukluk ve çarpıklıklar nelerdir? gibi bir çok konuya ışık tutmaya çalıştım.

Okurlarınıza iletmek istediğiniz bir mesaj var mı?
Zaman hızla akıp giden muhteşem bir şey ve hayat herkese kendi hikayesini yaşasın diye hediye edilen büyük bir seyahat… Maalesef çoğu insan bu seyahati gerçekleştirmek yerine oturur bir televizyon karşısına büyülü ekranın önünde öldürürler hikayelerini. Şimdi yazmakta olduğum “Maskedeki Mutluluk” romanımda şöyle bir yazı geçer: Hayat kendi hikayeni yazman için sana hediye edilmiş bir yolculuktu, sense oturduğun yerden başkalarının hikayesini seyrettin. Oysa o şarkıyı sen söylemedin, o filmi sen çekmedin, o golü sen atmadın… Hiçbiri senin hikayen değildi... Maalesef çoğu insan en değerli zamanlarını oyun ve eğlenceyle geçiriyorlar. Hayal kurarken bile ne de cimridirler. Bir evim, bir eşim, bir maaşım olsun yeter mantığındalar. Bence hayaller sadece mezara kadar kurulmamalı, insan şuanı yaşarken sonsuzluğu da düşünmeli. Dünyada yaşamak ve nefes almak marifet değil, hayvanlar da yaşıyor; belki de marifet insan gibi ölebilmektir, onu da insan gibi yaşamak sağlayacaktır. Gittikçe kalpsizleşen, duygularını yitiren bir toplum var karşımızda, bu noktada kendimize sormamız gereken bir şey var: “Acaba ben bu düzeni değiştirmek için ne yapabilirim?” Kıyamete kadar iyilik de, kötülük de var olacak. Özgür irade olduğu sürece ve hayatın bir imtihan olduğu düşünülürse kıyamete kadar böyle gidecek. Mesele acaba ben iyilerden mi yoksa kötülerden mi olacağım? Dünyayı gençler değiştirecek. Lütfen o genç insanlar önce kendilerini değiştirip biraz idealist olsun ve çalışsınlar. Kazanan en çok ter akıtanlar olacak.

Kitabınızla ilgili nasıl tepkiler aldınız?
Kitabın ilk baskısı kısa sürede tükendi, tepkiler genelde insanların kitapta kendilerini bulduğu yönünde. Yani okuyan insanlar “Ya ben de böyle bir şey yaşamıştım.” diyorlar. Anıları tazeleniyor, yeri geldiğinde gülüyor, yeri geldiğinde belki de hüzünleniyorlar. Geçmişe gitmek ve o günleri yeniden yaşamak ister insan. Şahsen bunu isterim. En çok kitap okuduğum, en faal çalıştığım dönem üniversite yıllarıydı. Neyse ki ben o yılları çok iyi kullanmışım diyorum. Çünkü geçmiş zaman görünmez bir duvarın ardında mahkum şimdi…

Kitapla ilgili tek olumsuz eleştiri, sistemle ilgili, yani üniversitede dönen yolsuzluklar, vurdum duymazlıklar, anti-demokratik yaklaşımlara yer vermem. Lakin bu bana göre yapılması gereken bir şeydi. Çünkü insanlar çocukları daha iyi eğitim alsın diye büyük fedakarlıklar yapıyor, onların emeklerini hiçe sayan, yönetimden anlamadığı halde ideolojik kayırmalarla bir yerlere gelen insanların neler yaptıkları da bilinmeli. Torpil çarklarının nasıl döndüğünü herkes bilmeli.

Kitabınız yazar olarak size neler kazandırdı?
Her kitap insana yeni dostlar, okurlar kazandırır. Güzel olan da hayatı çok uzakta bile insanlarla paylaşmaktır belki de. Yazarlık açısından mizah yazmak ve bu alanda yetenek kazanmak da oldukça faydalı oldu. Ki zaten her romanda yeri geldiğinde mizahi öğelerden de faydalanmamız gerekiyor. Yeteneklerin kullanıldıkça ortaya çıktıklarını, geliştiklerini düşünürsek bu yeni tür diğer türlerde daha rahat yazmamı sağlayacaktır. Mesela üniversite yıllarında tiyatro yapmam roman yazarken çok işime yaramıştı. Yazmak sahnede oynamak, canlandırmak değil midir hikayeleri?..

Yazdığınız kitaplar arasında en çok etkilendiğiniz kitabınız hangisi?
Aşk-ı Ekber adında yeni bitirdiğim, yakın bir zamanda çıkacak olan bir roman var. Şizofren bir adamın gerçek aşkı arayışını konu alıyor. Kendisini bulduğunda onu da bulmuş olacak. Bir felsefe profesörüdür kendisi… İlginç bir konusu var, yazarken oldukça şaşırdım ve mutlu oldum. Yeni bir dünya gibiydi… Sonra Melekler ve Generaller benim için çok önemli, Ocak ayında Paradoks Yayınları’ndan çıktı. Bu romanı yazarken inanılmaz heyecan duydum. Gece ve gündüz durmaksızın devam etti. Kalp hastası oldum, ama buna değdi. Şimdi İngilizceye çevirmekte olduğumuz “Seni Vurmasınlar Annem” romanı da benim için çok etkileyiciydi. Konya’da üniversite okuyan Aziz’in ve duvarlar arasına hapsolmuş Filistin’in kanlı hikayesini yazarken çok etkilenmiştim. Bazı şeyleri uzaktan çok küçük görürüz; çok uzaktan bakılan bir dağdır aslında acı… Ona biz uzakmışız meğer…


Sağlık haberciliği üzerine düşüncelerinizi öğrenebilir miyim? Sağlık haberlerinde nelere dikkat ediyorsunuz?
Sağlık haberleri yapardım gazetedeyken, kavgaların olduğu hastanelerde. Adana’da canlı canlı bıçaklamalar çekmiştim. Bunu neden söylüyorum, bizim toplumumuz akşam haberlerinde izledikleri hastane kavgalarını sağlık haberi izledim sanıyorlar. Oysa sağlık haberi uzman doktorların çıkıp sağlık konularını konuşup tartıştıkları programlardır. Bu tarz programlar hemen hemen her kanalda var, ama kim izleyebiliyor bilemiyorum. Çünkü herkesin evde olduğu akşam saatlerinde insanların maddi ve manevi sağlıklarını bozacak bir sürü dizi yayımlanıyor. Sağlık programı televizyonun atıl zamanlarını doldurmak için kullanılıyor gibime geliyor. Bir de sağlık kitapları var. Adam bir televizyonda sabah programı yapıyordur ya da kadın programı yapıyordur, 100 kilo falandır, derken birkaç ay içinde 60 kiloya düşer ardından “İşte büyüleyici zayıflama!” tarzında kitap çıkartır, televizyonlarda dersler verir. Al sepetten bir sağlık haberi… Eskiden bizim köydeki insanlara kızardım. Onların en bariz özellikleri, biri ne alırsa herkes gider aynısını alırdı. Meğer bu sadece bizim köyün hastalığı değilmiş, memleket hep aynı… Her ilaç her derde devadır mantığı ölmeli bence… Şimdi kendisiyle çalışmaktan mutluluk duyduğum Nurettin Bey’in (Postiga Yayınları’nın sahibi) yayına hazırladığı Uzman Dr. Elif Güveloğlu’nun kaleme aldığı Kansere Karşı Savunmasız Değilsiniz adlı çalışmayı okuyorum. Bana göre en güzel tedavi yöntemi hasta olmamaktır. Benim gibi iğne yapıldığında bayılan, boks yaptığı zamanlarda burnunu kırdırmış, ama iğneden korktuğu için ameliyat olamayan biri için hasta olmamak çok önemli. Bu sebeple sağlık dergilerini, sağlık kitaplarını, gazete haberlerini takip ediyorum.

Türkiye’deki çalıştığınız alandaki çalışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türk edebiyatı bugünlerde tabiri caiz ise “Aşk Manyağı” olmuş. Her kitap ismi illa ki aşktan beslenmeli. Şuan aşk’ın yerinde olmak istemezdim. Hadi oturur hayali bir aşk kitabı yazarsınız, ama tarihi şahsiyetleri aşk için parçalamanın bir alemi yok. Bir insanın söylemediği sözleri ona isnat etmek, onun hissetmediklerini hissetmiş gibi lanse etmek çok tehlikeli bir vebaldir. Şems, Mevlana, Mimar Sinan, Kanuni Sultan Süleyman vb. kalkıp gelseler birçok insanın kafası kırılır. Ne acı ki dünyanın mahkemeleri belgelerle ve tanıklarla iş yapar, ölülerin şahitliği geçmez… Genel olarak Türk edebiyatını değerlendirecek olursak her şeye rağmen iyi yolda. Dünyaya açılmanın zamanı geldi.

Kendinizi bulunduğunuz alanın neresinde görüyorsunuz? Bütün istediklerini gerçekleştirmiş, hayatından memnun bir yazar mısınız?
Kelimeler geldiği sürece hayat büyüleyici bir şekilde akıp gidiyor. Allah’a şükür kelime kıtlığı yaşadığımı düşünmüyorum, çünkü yedi yıldır hayatımı kitaplara adadım ve birkaç haftaya çıkacak son kitapla beraber onuncu kitap raflardaki yerini alacak. Hazır olan ve yayımlanma sırasını bekleyen roman ve şiir kitaplarını da hesaba katarsak yaptığım çalışmalar yirmiyi buluyor. Şimdilerde daha çok yazı işlerini devam ettiriyorum, tek düşüncem bu. Edebiyat dünyasının neresinde olduğumu bilemiyorum. Ben her kitabın bir kaderi olduğunu düşünüyorum. Elimden geleni yapıyor gerisini kitabın kaderine bırakıyorum. Belki de bu yüzden birine saplanıp kalmıyor, hemen yeni bir konuya ve yeni bir romana başlıyorum. Zaman her şeyi çok daha net gösterecek. Kitaplar bir annenin evlatları gibidirler. Onlar annelerinden çok yaşayacaklar… Bazen evladını taşkın sulara kaptıran bir anne gibi bakıyorum nehirlere…

Hâlâ planlayıp gerçekleştiremediğiniz projeniz var mı?
Kitapların genelde sadece konularını hayal ederim ve aklımda bir isim dolaşır, yazarken de çoğu zaman plan yapmam. Romandaki kahramanlar yaşar ve ben çoğu zaman şaşkınlıkla kapıların arasından geçerim. Maskedeki Mutluluk’tan sonra Gemileri Yakmak adında tarihi bir romana başlamayı düşünüyorum. Melekler ve Generaller’in ikinci cildi olacak, Ekselans’ın ikinci cildi olacak. Iraklı Dul’a başlayacağım… Bakalım zaman ne gösterecek… İnsanlar hayalleriyle yaşar, ama gerçekleriyle gömülürler… Benim için gökyüzünde bir kum saati var ve ben ne zaman tükenir kumlar bilemiyorum.


ÇEKİLİŞ BAŞLIYOR!


Çekilişe katılmak için yapmanız gerekenler:

- Blogu izlemeye almak ( yan tarafta siteye katıl yazan yere tık)

- Facebook sayfamı beğenmek (kullanmayanlar için zorunlu değil)

- Bu yazının altına yorum yazmak

Adsız yorumlar dikkate alınmayacak. Adınızı ve mail adresinizi yazarsanız memnun olurum. 22 Nisan Pazar günü saat 23:00'a kadar yorum bırakabilirsiniz. Çekiliş sonucu 23 Nisan Pazartesi sabahı buradan duyurulacaktır.

Kazanan Selen Türkan  oldu. Adresini ilettiğinde kitabı göndereceğim.

19 Nisan 2012 Perşembe

NÖROGELİŞİMSEL BOZUKLUKLARDA YENİ UFUKLAR


''Nörogelişim Bozukluklarda Yeni Ufuklar'' konulu sempozyuma katılan Sağlık Bakanı Prof. Dr. Recep Akdağ, “Otizm mükemmeliyet merkezi kurduk. Bu meselenin çocuğun kendisine dokunan yönü işin en önemli tarafıdır" dedi

Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Kongre Merkezi'nde ''Nörogelişim Bozukluklarda Yeni Ufuklar'' konulu sempozyumda, otizm konusunda uluslararası bir toplantı düzenlendi. Harvard Üniversitesi ile ortak gerçekleştirilen sempozyuma katılan Sağlık Bakanı Prof. Dr. Recep Akdağ, "Otizm mükemmeliyet merkezi kurduk. Bu meselenin çocuğun kendisine dokunan yönü işin en önemli tarafıdır. İhtiyacı olan her çocuğu bundan yararlanabilir hale getireceğiz" dedi.

“Otizm Mükemmeliyet Merkezi Kurduk”

Akdağ sözlerini şöyle sürdürdü: “Otizmin de içinde olduğu psiko-sosyal erken teşhisin çocuk ve ailenin hayatını nasıl değiştireceğini biliyoruz. Bir otizmli çocuğun erken teşhisini yapmak son derece önemli. Aslında Hacettepe bu konularda son derece önemli görevler yaptı. Buradaki çocuk psikolojisiyle ilgili doktorlarımıza çok büyük iş düşüyor. Her çocuğun bu ilgiye hakkı var. Sadece otizm için değil, hiperaktivite, dikkat eksikliği, disleksi gibi hastalıklar için de böyle. Bir taraftan Milli Eğitimi de bu işin içine katmak zorundayız. Öğretmenlerimizin bu konuda iyi eğitilmesi gerekiyor. Disleksi olan bir çocuğu öğretmeni anlayamazsa ailesi nasıl anlayabilir? Zamana ihtiyaç var, bu bir süreç ama bu ihtiyacımız olan zaman sizin azminizle çok alakalı. 10 senede yapılabilecek bir işi 3 senede yapabilirsiniz ya da 3 senede yapılabilecek bir işi 10 senede de yapabilirsiniz. Ama kayıplar sizin kayıplarınız olur. İşin sosyal tarafını üniversitelerimiz sahiplenmeli, kendi başarıları, yaptıkları fildişi kulesinde kapalı kalmamalı, dışarıyı araştırmalıdırlar. Bireyin kendisi için, aile ve sonra da toplum için hiçbir kör nokta bırakmadık. Otizm mükemmeliyet merkezi kurduk. Bu meselenin çocuğun kendisine dokunan yönü işin en önemli tarafıdır. İhtiyacı olan her çocuğu bundan yararlanabilir hale getireceğiz. Nerede eksik kalmışsa o eksiği tamamlamaya çalışıyoruz. Şimdi enerjimizi bu alanlara yoğunlaştırmak için zamanımız da, imkanımız da var. Türkiye'de kısa zaman içinde bilimsel yönden çok sağlam tarama çalışmalarına başlayacağız. Otizm konusunda toplumu bilinçlendirmeye kendini adayan derneklere de çok teşekkür ediyorum.”

Hacettepe Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Murat Tuncer ise, üniversite olarak önlem almanın, erken teşhis koymanın hedefleri olduğunu belirterek, "Son aylarda önemli inovasyon programlarına imza atmaya çalıştık. Harvard Üniversitesi ile bu konuda ortak global çalışmalar planladık. Önümüzdeki yılların çok önemli konusu olan sıkıntıları çözmeye çalışacağız" diye konuştu.

18 Nisan 2012 Çarşamba

PRİMER İMMÜN YETMEZLİK HASTALARI İÇİN MERKEZ KURULUYOR

Primer İmmün Yetmezlik (PİY) li bebek ve çocukların, erken ve doğru tanısı ile yeterli tedavisinde etkili olmak için, Jeffrey Modell Vakfı Ankara Tanı ve Araştırma Merkezi kuruluyor. Ankara Üniversitesi ve Hacettepe Üniversitesi’nin ortak çalışması olan proje kapsamında Türkiye çapında Primer İmmün Yetmezlik hastalıkları hakkında hekimleri ve toplumu bilgilendirmek ve bu hastaların erken tanı ile tedavilerini sağlamak hedefleniyor.

Primer İmmün Yetmezlikler (PİY) olarak tanımlanan bağışıklık sistemi yetersizlikleri, kalıtımsal bir grup hastalık ve Türkiye’de –özellikle akraba evliliklerinin sık olmasına bağlı olarak- batılı toplumlara kıyasla çok daha yaygın görülmekte. Tekrarlayan, ağır ve ciddi seyir gösteren, tedaviye geç ve güç yanıt veren kulak enfeksiyonları veya zatürre gibi durumların mutlaka PİY hastalıkları açısından değerlendirilmesi gerekir. Sadece 25-30 civarında pediatrik immünoloji uzmanının bulunduğu ülkemizde, hastalığın tanı ve tedavisini yapabilecek kaynaklar maalesef istenilen ölçüde ve yeterli değil.

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Cebeci Araştırma ve Uygulama Hastanesi, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı, Çocuk İmmünoloji ve Allerji Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Aydan İkinciogulları, hem hastalık hem de Jeffrey Modell Vakfı ve Vakfın Ankara merkezi hakkında şu bilgileri verdi: “Primer İmmün Yetmezikler, genetik geçişli ve heterojen bir grup hastalıktır. En karakteristik özellikleri sık ve tekrarlayan enfeksiyonlardır. Bazılarının doğal seyri o kadar ağır ki örneğin; Ağır Kombine İmmün Yetmezlik hasta en geç 1 yaş civarında yaşamını kaybediyor. Bu hastalığın farkında olmak ve akla getirmek çok önemli. Hastalar hekime gidiyorlar ancak hekim bu konuda yeterli bilinçte ve farkındalık düzeyinde değil ise erken ve doğru tanı atlanıyor. Tanının erken olması çok önemli, çünkü tanı geciktikçe hastalık ilerliyor. Bu çocukların savunma sistemleri ya hiç olmadığı ya da yetersiz olduğu için enfeksiyonlar birbirini takip ettikçe ve tanı geciktikçe organ harabiyetleri oluşuyor ve tedavi şansı azalıyor, hatta yok oluyor.

“Türkiye’de Bazı Bölgelerde Selektif IgA Eksikliği 133’te 1 Görülüyor”
Örneğin Selektif IgA eksikliği dünyada en sık rastlanan PİY çeşidi. Hastalarda solunum yolu ve barsak enfeksiyonlarına yatkınlık söz konusu. Ancak ilginç olarak bu hastalıkta her hasta semptomatik olmuyor, yani her hasta bulgu vermeyebiliyor. Hastaların çoğu hasta olduklarının farkında bile değiller. Selektif IgA eksikliği, dünyada 300 ila 700 canlı doğumda 1 görülüyor. Türkiye’de ise genel anlamda 188’de 1, bazı bölgelerde ise 133’te 1 görülüyor.

“Ağır Kombine İmmün Yetmezlik Ülkemizde Avrupa ve Amerika’dan 5-10 Kat Fazla”
Doğumdan sonra çok erken başlayan, ağır seyirli enfeksiyonlara yol açan ve kök hücre nakli yapılmazsa 1 yaş civarında ölümle sonuçlanan Ağır Kombine İmmün Yetmezlik, ABD’de 70 bin-100 binde 1, Avrupa’da 50 bin-100 bin’de 1 görülürken Türkiye’de bu hastalık için Konya’da yapılan çalışmaya göre görülme sıklığı 10 binde 1. Yani PİY hastalıkları Türkiye’de, Avrupa ve ABD’ye kıyasla 5 ila 10 kat daha fazla görülüyor. Ülkemiz bu hastalık bakımından ciddi bir risk altında.

“Sebep Yakın Akraba Evlilikleri”
Ülkemizde PİY görülme sıklığının fazla olmasının en önemli nedeni akraba evlilikleri. PİY hastalıklarının 150’den fazla çeşidi var, bunların yaklaşık 120’sinden otozomal resesif denilen akraba evlilikleriyle ortaya çıkan genetik hatalar sorumlu. Yani anne veya babada hastalık tablosu oluşturmayan, ancak genlerinde taşıdıkları hatalar nedeniyle çocuklarında ortaya çıkabilen kalıtımsal hastalıklar. Her yeni doğumda yüzde 25 risk var.

Erken Tanı Yaşam Kurtarıcı
Erken tanı, yaşam kurtarıcı ve kaliteli yaşam demek. Erken tanıda en geçerli yöntem “Yenidoğan Taramasi.” Son 3 yıldır ABD’de bazı eyaletlerde ağır kombine immün yetmezlik Yenidoğan tarama programına dahil edildi ve hastalığın tahmin edilenden daha sık olduğu belirlendi. Nitekim 2012 itibari ile ABD de Ulusal tarama programına alındı. Ağır Kombine Immün Yetmezlik hastalığının Yeni doğan tarama programlarına konması erken tanı için çok çok önemli ve de tek yol.

Jeffrey Modell Vakıf, erken tanı için yardımcı olacak. Ankara Üniversitesi ve Hacettepe Üniversitesi olarak, tek bir merkez kurmadaki amacımız; ekip zihniyeti ile çalışıp güç birliği oluşturarak ülkemizde bu hastaların erken ve doğru tanı ile yeterli ve doğru tedavisi için katkı sağlamak. Bu bağlamda ülkemizde de her yeni doğan bebeğin topuğundan alınacak birkaç damla kan sayesinde bu hastalarda erken tanıyı ve kök hücre nakli ile de erken ve yaşam kurtarıcı tedaviyi hedefliyoruz.

Çocuklarda immün yetmezlik hastalığının tanısında uyarıcı ve önemli olduğu bilinen ve aşağıda sıralanan 10 belirtiden 2 tanesi mevcutsa, bu sistemle ilgili ileri araştırma yapılması gerekmektedir: • Bir yılda 4 veya daha fazla kulak enfeksiyonu, Bir yılda 2 veya daha fazla ciddi sinüs enfeksiyonu, İki ay veya daha uzun süren etkisiz antibiyotik kullanımı, Bir yılda 2 veya daha fazla zatüre geçirme, Büyüme ve gelişme geriliği, Yineleyen derin doku veya organ apseleri, Ağızda veya ciltte uzun süre devam eden mantar enfeksiyonu, Enfeksiyonu iyileştirmek için damar içi antibiyotik kullanımı gereksinimi, İki veya daha fazla derin doku yerleşimli enfeksiyon, Ailede primer immün yetmezlik öyküsü ve/veya eş akrabalığı
“Hekimlerin Yaklaşık Yüzde 80’i Böyle Bir Hasta İle Karşılaştığında Ne Yapacağını Bilmiyor”
Çocuk hastalıkları uzman hekimleri ile aile hekimi ve pratisyenlere yönelik olarak yaptığımız anket çalışmalarındaki amacımız, ülkemiz hekimlerinin Primer immün yetmezliklere bakışını değerlendirmekti. Hekimlerin yaklaşık yüzde 80’i böyle bir hasta ile karşılaştığında kendini rahat hissetmiyor ve ne yapacağı konusunu net cevaplayamıyor.

Bebeği İlk Gören Hekimler Çok Dikkatli Olmalı
Türkiye’de her yıl bir milyon 300 bin yeni bebek doğuyor. On binde 1 dediğimiz orana göre her yıl 130 civarında ağır kombine immün yetmezlikli dünyaya geliyor. Bu bebeklerin sadece 1/3'ü tanı alarak tedavi şansı bulabiliyor. Çocuklar doğduklarında sağlıklı normal görünüyorlar, ilk şikayetler doğumu takiben ilk haftalarda veya aylarda başlıyor. Ağızda pamukçuk, ishal, solunum yolu enfeksiyonları oluyor ailede erken aylarda benzer şekilde kaybedilen bebek öyküsü ve eşler arasında akrabalık varlığı da tanıda çok değerli. Bebeği ilk gören hekimler çok dikkatli olmalı. Hastalığın erken tanınabilmesini sağlayan halihazırdaki en geçerli yöntem hastalıktan şüphe etmek. İşte tam bu noktada bebeği ilk gören hekime çok iş düşüyor. Pratisyen doktor ve aile hekimlerine eğitimler veriyoruz. Şüphe indekslerini yüksek tutmalarını istiyoruz.

Küratif Tedavisi Kök Hücre Nakli
Tanı için çoğu zaman genetik ya da sofistike testlere ihtiyacımız yok. Aile öyküsü ve/veya hastanın klinik bulguları ve tam kan sayımında total lenfosit sayısı dediğimiz lenfosit hücrelerinin miktarını ölçerek şüphemizi yoğun hale getiriyoruz. Günümüzde, Ağır kombine immün yetmezlikte kök hücre nakli küratif tedavi. Uygun donörden ve erken yapıldığında hasta tamamen sağlığına kavuşuyor. Bizim serimizde en küçük nakil olan hasta 21 günlük. Tanı alma şekli daha önce kaybedilmiş kardeşler. 2-3 kardeş bebek ölümünden kaybedildiğinden tarama testleri yapılmış. Bu hastamıza ablasından nakil yaptık, şu anda 4 yaşında. Bir başka örnek: 40 yaşında anne ve babanın ilk çocukları sarılık oluyor. Süreç uzuyor ve kan sayımında lenfopeni fark edilmiyor. Çocuk 3,5 aylıkken bronşolit oluyor. Bize geldiğinde 7 aylıktı, ciddi akciğer enfeksiyonu ve harabiyeti vardı. Anneden hücre toplayıp bebeğe verdik. Ancak çocuk için çok gecikilmişti ve kaybedildi maalesef. Bu ailenin ikinci bebeği 7 günlükken bize getirildi. Babadan nakil yaptık ve bebek simdi 14 aylık oldu, tamamen sağlıklı. İsşte erken tanı ve kok hücre naklinin önemi görülüyor bu hastalarda. 1997 yılında 6 aylık iken nakil olan ve Kok Hücre Nakil Ünitemizin ilk vakası şimdi 15 yaşında, hayatını sağlıklı şekilde sürdürüyor.

Ig Replasmanı ile Tedavi
Bir diğer tedavi şekli, immünglobülin replasmanı. 3-4 haftada bir damardan verilen ilaçlarla bu hastalarımızın hayatlarını değiştirebiliyoruz. 1996 yılından bu yana takibimizde tedavi gören bir hastamız şu an 24 yaşında ve IVIG replasmanı ile yaşamını sürdürüyor.

Sağlık otoritelerine çok iş düşüyor. Madem ki PİY’ler Türkiye’de önemli bir çocuk sağlığı sorunu; tanı ve tedavi merkezleri desteklenmeli. Bu alanda çalışacaklara kadro ve öncelik tanınmalı. Halen az sayıdaki Çocuk İmmünologlarının sayısını arttırmaya yönelik ağıtım olanakları oluşturulmalı. Ayrıca halen hizmet vermekte olan merkezlerin yatak kapasitelerini, personel ve tedavi kapasitelerini artırmak da ülkemizin öncelikleri arasında yer almalı.

Jeffrey Modell Vakfı
1987 yılında 15 yaşındaki oğullarını bağışıklık sistemi yetmezliği nedeniyle kaybeden Fred ve Vicki Modell tarafından Amerika’da “Jeffrey Modell Foundation (JMF)” kurulmuştur (www.info4pi.org). Vakfın amacı tüm dünyada tanı ve tedavi merkezleri kurarak İmmün Yetmezliğe sahip çocukların erken tanı alması ve tedavisini sağlamaktır. Vakfın dünya üzerinde 100’den fazla tanı ve araştırma merkezi bulunuyor. Jeffrey Modell Ankara Tanı ve Araştırma Merkezi, vakfın Türkiye’de ikinci şubesi olacak. 25 yıldan bu yana dünyanın çeşitli ülkelerinde faaliyetlerini sürdüren Jeffrey Modell Vakfı’nın Türkiye’de PİY hastalığının tedavisi için Ankara’da faaliyet gösterecek merkezi Nisan ayında resmi olarak açılacak. Merkez, Eczacıbaşı-Baxter’ın koşulsuz katkılarıyla kurulacak ve ülkemizde çocukların erken ve doğru tanı alarak tedavisini sağlamaya yönelik olarak araştırma ve bilinçlendirme çalışmaları yürütecek. Zaman zaman genetik tanı yöntemleri bakımından sıkıntıdayız. Bizim hastalarımızın genetik tanıları çoğunlukla yurt dışında konuyor. Vakfın bu konuda da bize büyük katkısı olacağını düşünüyoruz. Ülkemizde de genetik tanı merkezi kurmayı amaçlıyoruz.”

17 Nisan 2012 Salı

ALZHEIMER TEDAVİSİNDE YENİ UMUTLAR

Alzheimer hastalığında en yeni tedaviler hakkında bilgi veren Doğu Akdeniz Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Kurucu Dekanı Prof. Dr. İlkay Erdoğan Orhan, “Desteklenirse Türkiye’de yetişen bitkisel kaynaklardan anti-Alzheimer ilacı geliştirilebilir” dedi.

Nörodejeneratif bir hastalık olan Alzheimer’ın, özellikle yaşlı nüfusta insidansı artmaya başlıyor. 80-85 yaş üzerinde insidans pik yapıyor. İlaç tedavisi ile semptomlarını azaltıyorsunuz, hatta belli bir dereceye kadar yavaşlatıyorsunuz. Hastalığın erken aşamada teşhis edilmesinin çok önemli olduğunu kaydeden Doğu Akdeniz Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Kurucu Dekanı Prof. Dr. İlkay Erdoğan Orhan, hastalığın ancak erken aşamada teşhis edildiğinde semptomatik tedaviye yanıt verdiğini belirtti. Orta ve ileri safhalarda hastaların ilaç tedavisine pek yanıt vermediğini dile getiren Prof. Dr. Orhan şu bilgileri verdi: “Hastaya profesyonel bakım verilmesi gerekiyor. İlaç tedavisinde seçenekler oldukça kısıtlı ve mevcut ilaçlarla tedavi hastalığı yüzde yüz geri çeviremiyor. Asetilkolin nöronlar arasında taşıyıcı madde, nörotransmitter. Şu anda kabul edilen hipoteze göre; asetilkolinesterazı inhibe ederek beyinde asetilkolin’i belli bir seviyede tutmak zorundayız. O nedenle aşırı parçalanmasını önlememiz gerekiyor. Bu sebeple, günümüzde en çok reçetelenen ilaç grubu olarak asetilkolinesteraz inhibitörlerini görüyoruz.

“Kolinerjik Hipotez”
Kolinerjik hipoteze göre, asetilkolinesteraz inhibitörleri kullanılıyor. Başka bir patolojik bulguya göre de; Alzheimer hastalarının beyinlerinde “beta amiloit” taşıyan plaklar oluştuğu görülmekte. Bu plaklar nöronların etrafını sararak nöronların fonksiyonunu bozuyor. Böylece sinir iletimi yavaşlıyor ve bu hastalarda “evin içindeki odaların ışıklarının birer birer sönmesi” gibi, nöronlar fonksiyonunu kaybetmeye başlıyor ve beyindeki sinir ve duyu iletimi yavaş yavaş azalıyor. Hasta o nedenle davranışsal ve duygusal bozukluklar yaşıyor, halüsinasyonlar görmeye başlıyor. Etrafını tanımıyor, akrabalarını tanımıyor, ne yaptığını bilmiyor ve hırçınlaşıyor.

Kardelen Soğanlarından Galantamil ile Tedavi
Bu hastalığa karşı kullanıldığı bilinen ilk ilaç 1900’lü yıllarda keşfedilen “fizostigmin” (=ezerin) denilen etken madde. “Kalabar baklası” olarak bilinen ve bilimsel olarak Physostigma venenosum olarak adlandırılan bitkiden elde edilen alkaloit yapısında bir madde. Ancak ilacın ciddi yan etkileri olunca klinikte kullanımından vazgeçildi. Daha sonra bu molekülün yapısı temel alınarak bir takım sentetik ilaçlar geliştirilmeye başlandı. Ancak hepsi de fizostigmin iskeletine benzer kimyasal yapıda takrin, rivastigmin ve donapezil olarak bilinen kolinesteraz inhibitörü etkiye sahip ilaçlar. Fakat bunların da çeşitli yan etkileri var. Hastada bulantı, kusma, baş dönmesi gibi yan etkiler oluşturabiliyor. Aynı etkiye sahip piyasaya çıkan en son ilaç olan galantamin de bitkisel kökenli bir molekül. “Kardelen” olarak bildiğimiz Galanthus bitkisinin soğanlarından elde edilen yine alkaloit yapısında bir madde. Çok güçlü bir kolinesteraz inhibitörü ve şu an en çok reçetelenen ilaç bu.

Bunun dışında NMDA reseptör antagonisti olarak keşfedilen diğer bir anti-Alzheimer ilaç ise memantin. Bu ilaç daha farklı bir etki mekanizmasına sahip.

“Çin’de Yeni İlaç Çalışmaları Faz 4 Aşamasına Geldi”
Bitkisel kaynaklı ilaç etken maddeleri üzerinde yapılan araştırmalar sonucunda, Çin’de “Huperzin A” adlı bir molekül geliştirildi. Çin’de yetişen ilkel bir bitki cinsi olan Huperzia’dan izole edilen alkaloit yapısında bir madde. Çin geleneksel tıbbı 5000 yıllık maziye sahip, yazılı dökümanları ve reçeteleme sistemi olan, devlet tarafından tanınan ve geri ödenen bir bir tıp sistemi. Buradaki bitkileri dünyada yoğın şekilde bilimsel bazda inceleniyor. İşte Huperzia da Çin geleneksel tıbbında unutkanlığa karşı kullanılan bir bitki. Çinli araştırmacılar bunu incelediklerinde çok güçlü kolinesteraz inhibitör etkiye sahip olduğunu buldular. Klinik çalışmalar faz 4’e kadar geldi. Yeni ilaç olarak en kısa zamanda piyasaya çıkması bekleniyor. Amerika’da gıda takviyesi şeklinde preparatları mevcut. Huperzin A bitkisel kökenli bir molekül. Biyoyararlanımı oldukça yüksek, yan etkileri çok az. Çin’de ilaç halinde piyasaya sürülmek üzere ruhsat aldı ancak tüm dünyada kullanıma başlanmadı henüz.

“Avrupa Halk Tıbbında Unutkanlığa Karşı Kullanılmış”
Türkiye florası çok zengin, 10 bin civarında bitki türünün yetiştiğini biliyoruz. Ben uzun süredir bitkisel kaynaklı kolinesteraz inhibitörleri üzerinde çalışıyorum. Şimdiye kadar 300’ün üzerinde bitki türünü taradım ve bunlardan en dikkate değer olanlarından birisi adaçayı (Salvia) bitkisi. Geleneksel bilgi bu anlamda önemli. Eğer halk belli bir rahatsızlığa karşı uzun zamandır kullanıyorsa, bunda bir benzer etki ortaya çıkabiliyor, ancak bazen plasebo da olduğu saptanabiliyor. Ancak bu tip bitkilerin araştırılmasıyeni ilaç adayı moleküllerin keşfi açısından çok önemli. Salvia türleri (adaçayı) bizde değil ama Avrupa kalk tıbbında unutkanlığa karşı kullanılmış. Bunun üzerine bir İngiliz araştırmacı grubu kolinesteraz inhibisyonu açısından, bitkinin bazı türlerinin yüksek etkiye sahip olduğunu tespit etmişler. Bizde de adaçayının 96 türü var. Bunların yüzde 50’si endemik, yani sadece ülkemizde yetişiyor, öyle olunca bunları aynı şekilde taradık. Şu ana kadar bu bitkinin yaklaşık 90 türünü inceledik, geri kalan 6 bitkiye ise ulaşılamadı. Bunlardan birkaç türde umut verici sonuçlar yakaladık. İn vivo deneylerimiz de olumlu sonuçlar aldık.

“Desteklenirse Türkiye’deki bitkilerden Alzheimer hastalığına karşı ilaç adayları bulunabilir”
Gül bitkisinin Osmanlı tıbbında ve İbni Sina’nın “Al kanun” kitabında unutkanlığa karşı kullanıldığı üzerine bilgi edindim. “Beyin toniği” olarak kullanıldığı hakkında geleneksel bir bilgi elde ettik. Bunun üzerine gül yağı ile ilgili bir çalışma yaptık. Hem gülyağı, hem de bileşimini oluşturan saf maddeleri enzim deneylerimizde test ettik ve gülyağının etkili olduğunu bulduk. Bileşimindeki maddelerden ise feniletil alkol’ün en yüksek etkili olduğunu bulduk. Bunun üzerine daha derin araştırma yapmak istiyoruz. Bu in vitro sonuçları desteklemek için in vivo çalışma yapmamız da gerekiyor mutlaka. Daha sonrasındaki çalışmalar ise bizi biraz aşıyor. Bu ve benzeri çalışmalar desteklenirse Türkiye’de yetişen bitkisel kaynaklardan unutkanlığa karşı bir ilaç geliştirilmesi sözkonusu olabilir.

“Kersetin üzerinde in vitro çalışmalar yaptık”
Kersetin önemli bir biyomolekül, antioksidan ve diğer biyolojik etkilere sahip bir madde ve bir çok bitkide bulunuyor. Flavanoit yapısında, “gıda takviyesi” adı altında bir çok preparatı mevcut, iyi bir ilaç da olabilir. Biz kendi çalışmalarımızda in vitro koşullarda yüksek kolinesteraz inhibisyonu yaptığını bulduk, ve sonuçlarımızı çeşitli bilgisayar programları kullanarak “in silico” dedigimiz üç boyutlu ortamda enzimle molekülü reaksiyona soktuk. Bu çalışma ortak çalıştığımız Chicago’da biyoinformatik alanında uzman meslektaşımız tarafından yapıldı. Burada enzim ve molekülü sanal ortamda bir araya getirerek, inhibisyonun mekanizmasını çözmeye çalıştık ve sonuçlar in vitro deneylerimizden elde edilen sonuçlarımızı destekledi.

Gingko biloba Damar Dilate Edici, Antioksidan ve Tinnutus Tedavisi
Gingko biloba preparatları da Alzheimer hastalığının tedavisinde kullanılıyor ancak kolinesteraz inibisyonu yapmıyor. Etki mekanizması farklı, serebrovasküler yetmezlikte kullanılıyor. Damar dilate edici ve antioksidan etkisi çok fazla. Beyin damarlarını genişletip mikrosirkülasyonu artırarak beyinin kanlanmasını sağlıyor, semptomatik etki gösteriyor. Tinnutus tedavisinde de çok etkili olduğu bulundu. Belçika Liege Üniversitesi’nin yürüttüğü Ginkgo biloba üzerindeki bir çalışmanın 11 ortağından biri de bizim laboratuvarımız. Bir takım antioksidan testlerini yapıp bizden de çalışmaya katılmamız istendi.

13 Nisan 2012 Cuma

DNA İLE “YANSIMA” MÜMKÜN MÜ?


İnsan DNA’sına etki ederek üstün bireysel korumayı sağlayan maddeyi konu alan ve bilim kurgu alanında ilk kitabı ile dikkat çeken İlknur Uğur, “Yansıma” ile okurlarıyla buluştu.

Bilim kurgu alanında ülkemizde yeni kitaplar çıkmaya başladı, onlardan biri de İlknur Uğur’un ilk kitabı “Yansıma”. Kitapta “koruyucu” adı verilen buluş, insan DNA’sına etki ederek üstün bireysel korumayı sağlıyor. Bir insanın düşüncesinin okunarak korunması anlatılan kitap, alanındaki nadir yapıtlardan biri olma özelliği taşıyor.

Kitapta hem DNA üzerine yapılan araştırmalar hem de insanların bilerek hasta edilmesi de konu alıyor. Konusu kısaca şöyle; Yaren beklenmedik bir kaza sonucu ailesini kaybetmiş, uzun bir bunalımın ardından yeni bir hayat kurmak için büyük bir köşkte yaşayan Sümeyye Hanım’ın bakıcılığını üstlenmiştir. Ne var ki yeni hayatı göründüğü kadar sakin geçmeyecektir. Çünkü Yaren’in ölen babası Turgut Artul, gizli biyoloji savunması alanında çalışan bir bilim adamı ve bütün insanlığı etkileyecek bir buluşa imza atmıştır. “Koruyucu” adı verilen bu buluş, insan DNA’sına etki ederek üstün bireysel korumayı sağlıyor. Bu buluşu elde etmeyi isteyen kötü güçler, emeline kavuşmak arzusuyla ellerinden gelen bütün kötülüğü Yaren'in üzerine salacaklardır. Korel, Yaren'in koruyucusudur ve Yaren’in düşüncelerini ve hareketlerini kontrol edebilme yeteneğine sahip. Bu da kitabın ismiyle alakalı yani bir bedenin diğer bedene yansıması olarak izah ediliyor.

İlknur Uğur, “Yansıma” kitabı' hakkında Sağlık Dergisi’nin sorularını yanıtladı.

Kısaca kendinizi tanıtır mısınız?
16 Aralık 1986 yılında İstanbul'da doğdum. İlk ve ortaöğretimini İstanbul’da tamamladım. Nuri Cıngıllıoğlu Lisesi Sosyal bölümlerden mezun oldum. Eğitim ve öğretimimi üniversite ile tamamlamak istememe rağmen bazı problemler nedeniyle bu isteğimi ertelemek zorunda kaldım. Mezuniyetin hemen ardından iş hayatına atıldım ve birçok özel şirketlerde müşteri temsilciliği yaptım.

Şu an çalışma hayatımı özel bir şirkette asistan olarak devam ettiriyorum. Bu zaman içerisinde birçok alana ilgi duydum. Modelistlik ve stilistlik eğitimleri de aldım, karakalem çalışmalarım ve yağlı boya resimlerim var. Bazen kendi kendime yazar olmasaydım kesinlikle ressam olurdum diyorum.

Kitabınızı yazmanızdaki etken nedir?
Galiba sıradanlık! Yani her gün aynı eylemlerde bulunmak beni bunalttı. Yazarak bu açığı kapatmaya çalıştım. Tabii tek neden bu değil, sadece beni yazmaya iten unsurlardan biri.

Devam kitabı yazmayı düşünüyor musunuz?
Şuan Yansıma fantastik üçlemenin sadece birinci kitabı. Tabii bunun devamı niteliğinde iki kitap Yansıma’yı takip edecek. Bu seri bittiği zaman başka hikâyelerle ve yeni kitaplarla devam edeceğim.

Kitapta vermek istediğiniz mesaj nedir?
Aşk, mücadele, kararlı olmak ve bildiğin doğrulardan hiç bir zaman ayrılmamak!

Okurlarınıza iletmek istediğiniz bir mesaj var mı?
Bu benim ilk kitabım ve bundan dolayı çok heyecanlıyım. Kitabımla alakalı bazı talihsizlikler yaşadım. Zaman zaman ruhsal açıdan çok zorlandığımı itiraf etmeliyim. Ama internet aracılığı ile yorumları takip ettiğimde ve okuduğumda dünyanın en mutlu kişisi ben oluyorum.

Kitabınızla ilgili nasıl tepkiler aldınız?
Şuan her şey çok yeni! Daha yolun başındayım ama okuyucuların genel olarak yorumları çok güzel. Bir Türk yazarından fantastik kitap okumaları onları da mutlu etmiş gibi görünüyor. Tabii bu beni çok sevindiriyor. Çünkü birincisi bu benim ilk kitabım ve ilk kitabımı zor bir kulvardan çıkarttım. Genel olarak fantastik roman âşıkları; fantastik öğelerle süslü romanlarını yabancı yazarlardan okumaya alışkın. Bu durum ise bir önyargıyı doğuruyor. Tabi herkes böyle düşünmese de çoğunluk bu yönde.

Kitabınız yazar olarak size neler kazandırdı?
Öncelikle kitabım bana mücadeleci olmayı öğretti. Hayallerime sıkı sıkıya bağlı kalmayı ve ne olursa olsun pes etmemeyi öğretti. Sadece ne istediğimi iyi bilmem gerekiyordu. Çünkü hayatın her alanında bu var. Karşınıza engeller çıkabiliyor ve bununla mücadele etmenin tek yolu ne istediğini iyi bilmek ve kendine güvenmekten geçiyor.

Mutlaka herkesin okuması gereken kitap sizce hangisi?
Khaled Hosseini’nin Uçurtma Avcısı kitabı gerçekten güzel bir romandı. Her ne kadar yazdığım türle bir alakası olmasa da çok severek okumuştum. Dünyanın İlk Günü- Beyazıt Akman’ın tarihi romanı harikaydı. Hatta o kadar çok beğendim ki imza gününe gitmek için elimden gelen bütün çabayı sarf ettim. Ama ne yazık ki o koşuşturma sonucu imzalatamadan evime geri döndüm. Nedeni ise yarım saat geç gitmemdi. Çok üzülmüştüm. Aslında son zamanlarda o kadar çok kitap çıkıyor ki hemen hemen hepsi de farklı ve yaratıcı. Seçim yapmak zor!

Sağlık haberciliği üzerine düşüncelerinizi öğrenebilir miyim? Sağlık haberlerinde nelere dikkat ediyorsunuz?
Habercilik titiz ve dikkat gerektiren bir meslek! Eğer bunun içine insan sağlığı giriyorsa iş daha da zor bir hale dönüşebilir. Çünkü insanlara sunduğunuz bilgiler üzerinden büyük bir mesuliyet kazanırsınız. Bence yaptığınız iş çok kutsal!

Sağlık söz konusuysa bence şunlara dikkat ediyorum diyerek sınıflara ayırmamız çok yanlış olur. Sağlık A’dan Z’ye önemli. Bazen en ufak rahatsızlık bütün hayatımızı etkileyecek sorunlar doğurabiliyor. Bu yüzden sağlıkla ilgili her haber benim ilgi alanıma giriyor. Çünkü sağlık en önemlisi!

Kendinizi bulunduğunuz alanın neresinde görüyorsunuz? Bütün istediklerini gerçekleştirmiş, hayatından memnun bir yazar mısınız?
Şuan bulunduğum alanın kesinlikle sonuncu sırasındayım. Çünkü tam olarak şimdi varım. Beni şimdi var edense ilk kitabım. Kitabımla sıkı bir dost olduk. Bu yolda her ne olursa olsun beni bırakmayacağına kesin gözüyle baktığım tek şey kitabım. Ben ondan eminim oda benden. Galiba güzel bir ikili olduk.

Hayattan isteklerimiz hiç bitmiyor. İstekler gerçekleştiğinde ve nefes almaya devam ettiğimiz sürece liste kabararak büyümeye devam ediyor. Galiba bu hep böyle devam edecek. Aslında bu isteklerin önemli bir görevi var. Bizi hayata daha sıkı bağlanmamızı sağlıyorlar. İstekler eyleme dönüştüğünde ve sonuçları gördüğümüzde kendimizi mutlu hissediyoruz. Benim hayallerim isteklere dönüştü ve şuan hayallerimle ilgili hiç tanımadığım bir kişinin güzel yorum yapması ve takdir etmesi beni memnun eden en güzel taraf. Bu yüzden evet, ben memnunum.


Hâlâ planlayıp gerçekleştiremediğiniz projeniz var mı?
Şuan için gerçekleştirmem gereken bir projem varsa oda kesinlikle serimi tamamlamak. Bunun için ön araştırmalara devam ediyorum. Materyaller topluyorum. İkincisinin en az birincisi kadar güzel hatta daha iyi olması için çok çalışmam gerektiğini biliyorum. En azında birinci kitabın hazzından uzaklaşmamalı ama devam eden bir kurguyu daha da çok beslemeliyim.

Kitabınız birbirinden ilginç karakterler var. Siz hangisisiniz?
Bu soruya cevap vermek oldukça zor aslında. Çünkü yazarken karakterlere bürünüyorsunuz. Yeri geldiğinde yarattığınız karakterlerin davranışları sizin davranışlarınıza benzeyebiliyor. Ya da kurduğunuz kurgudan uzaklaştığınız da ve gerçek dünyaya döndüğünüz de yarattığınız karakterlerin davranışları sizin üzerinize yapışabiliyor. Bu sizin kişiliğinizi korumanız gereken bir an. Kısacası zor bir ikilem! Ama kesin ve kesin kim olmak isterdiniz deseniz bu soruya cevabım kesinlikle Yaren olurdu. Nedeni ise Yaren, hikâyenin en şanslı karakteri! Aşkı, sevilmeyi, korunmayı, macerayı, mücadeleyi... Kısacası bütün güzel ve bir insanı var olduğunu hissettiren duyguların hepsini yaşıyor.

Roman filme alınsa, en çok hangi karakteri oynamak istersiniz?
Bunu daha önce hiç düşünmedim. Galiba hemen hemen bütün yazarlar kendi kitaplarını filme uyarlanmasından büyük zevk alırlar. Ama yarattığınız karakterleri oynamak galiba benim yapabileceğim bir şey değil. Yalnız benim kitabımın kurgusu ve karakterler arasındaki diyalogların beyaz ekrana güzel bir enerji yayabileceğini düşünüyorum. Yurtdışında yapılan fantastik filimler çok iyi. Ama Türkiye de henüz böyle iddialı yapımlar maalesef ki yok. Ama bu hiç bir zaman da olmayacak anlamına da gelmiyor tabi ki.


ÇEKİLİŞ BAŞLIYOR!


Çekilişe katılmak için yapmanız gerekenler:

- Blogu izlemeye almak ( yan tarafta siteye katıl yazan yere tık)

- Facebook sayfamı beğenmek (kullanmayanlar için zorunlu değil)

- Bu yazının altına yorum yazmak

Adsız yorumlar dikkate alınmayacak. Adınızı ve mail adresinizi yazarsanız memnun olurum.
15 Nisan Pazar günü saat 23:00'a kadar yorum bırakabilirsiniz. Çekiliş sonucu 16 Nisan Pazartesi sabahı buradan duyurulacaktır.

Kitabı Ebru Hanım kazandı. Tebrik ediyorum, adresini ilettiğinde yazar İlknur Uğur tarafından kitabı iletilecek.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...