28 Şubat 2012 Salı

“ENDOKRİN BOZUCULAR GELECEK NESİLLERİ TEHDİT EDİYOR”

Doğal yollarla üretilmediği için endokrin bozucular içeren birçok sebze-meyve, hormonla büyütülen hayvanların etleri ve yumurtaları, erken ergenliğe neden olabildiğini belirten Gazi Üniversitesi Çocuk Endokrinoloji Bilim Dalı ve Çocuk Endokrinoloji ve Diyabet Derneği Başkanı Prof. Dr. Peyami Cinaz, “Genetik ve çevresel faktörler dışında özellikle erkek çocuklarda çok daha önemli patolojiler erken ergenlik nedeni olabilir” dedi.



Erken ergenliğin “endokrin bozucular” olarak isimlendirilen ve hormonal dengeleri bozarak insan sağlığını olumsuz yönde etkiliyor. Bu durumun dışarıdan alınan maddelerle ilişkili olabileceğini gösteren yayınların giderek arttığını belirten Gazi Üniversitesi Çocuk Endokrinoloji Bilim Dalı ve Çocuk Endokrinoloji ve Diyabet Derneği Başkanı Prof. Dr. Peyami Cinaz, “Örneğin doğal yollarla üretilmediği için endokrin bozucular içeren domates, çilek, fındık, salatalık, elma, portakal ve benzeri birçok sebze-meyve, hormonla büyütülen hayvanların etleri ve yumurtaları, endüstride kullanılan kimyasallarla temas etmek erken ergenliğe neden olabilecek bazı nedenler arasında sıralanabilir. . Endokrin çevre bozucular çocuklarımızı ve gelecek nesilleri etkilemektedir. Bu konuda ciddi önlemler almak durumundayız” dedi.

“Kemiklerdeki Büyüme Plaklarının Olgunlaşması Hızlanır”
Erken ergenliğin çocukta yaşıtlarından farklı bir vücut yapısı oluşturduğunu ve bunun da psikolojik olarak sorun yarattığını dile getiren Cinaz şu bilgileri verdi: “Erken ergenlik ile birlikte çocuğun boyu yaşıtlarından daha ileri olur büyümesi artar. Ancak ergenlik hormonlarının kemiklerdeki büyüme plaklarının olgunlaşmasını hızlandırması sonucu büyüme hatları erken kapanacağından bu çocukların erişkin boyları genetik potansiyellerinden kısa kalır. Bu iki olumsuz sonuç erken ergenliğin zamanında tanınmasını ve tedavi edilmesini gerektirir. Bazen de genetik ve çevresel faktörler dışında özellikle erkek çocuklarda çok daha önemli patolojiler erken ergenlik nedeni olabilirler.

“Önceki Yıllara göre Ergenlik Yaşında Belirgin Farklılık Yok”
Yapılan araştırmalarda, 19. ve erken 20. yüzyıldan itibaren ergenlik yaşının daha düşük yaşlara indiği, ancak son otuz yıldır önemli bir değişiklik olmadığı bildiriliyor. Ülkemizde yapılan çalışmalarda da önceki yıllara göre ergenlik yaşında belirgin farklılık olmadığı gösterilmiştir. Ailelerin doktorlara başvuru nedenlerinden biri de ergenliği erteleyerek çocuğun boy kazanımını artırmak istemeleridir. Zamanında başlayan ergenliği durdurmanın boy uzamasına katkısının olmadığı bilimsel çalışmalarla gösterildi. Gerçekten erken başlangıçlı ergenlik ya da hızlı ilerleyen ergenlik varsa tedavi edilmekte ve tedaviye olumlu cevap alınıyor. Sonuç olarak ergenliğin erkene kaydığı konusunda farklı görüşler mevcuttur. Erkene kayma söz konusu olsa da erişkin boy olumsuz etkilenmemiştir.”

27 Şubat 2012 Pazartesi

“ÇOCUKLUĞA GEÇİŞ SORUNLARINA MUCİZE ÇÖZÜMLER”


Bebek eğitiminde 25 yılı aşkın bir süre çalışmış sertifikalı bebek hemşiresi olan Tracy Hogg’un “Çocukluğa Geçiş Sorunlarına Mucize Çözümler” kitabı, doğumdan üç yaşına kadar geçen süreçte beslenme, uyku alışkanlıkları, tuvalet eğitimi, duygu ve davranış sorunlarına kalıcı, akılcı ve uzlaşmacı çözüm yolları sunuyor.

25 yılı aşkın bir süre boyunca 5 binden fazla bebek üzerinde çalışmış sertifikalı bebek hemşiresi olan Tracy Hogg, aynı zamanda bebek bakımı ve bebek sorunları konularında yazan, pek çok annenin tavsiyelerini takip ettiği bir yazar. Hogg'un Gün Yayıncılık'tan çıkan ve Orhan Tuncay’ın çevirdiği "Çocukluğa Geçiş Sorunlarına Mucize Çözümler" adlı kitabı, doğumdan üç yaşına kadar geçen süreçte beslenme, uyku alışkanlıkları, tuvalet eğitimi, duygu ve davranış sorunlarına kalıcı, akılcı ve uzlaşmacı çözüm yolları sunuyor. Anne babalara bebekleriyle birlikte bir kez daha büyüme ve hayattan keyif alma şansı tanıyan bu kitap, ailelere çocuklarını anlamada ve onların bakımında yardımcı olmayı amaçlıyor. Kitap; geceleri deliksiz uyuyan, gündüzleri iştahla yemeğini yiyen, kendi başına sıkılmadan oyun oynayabilen, ne zaman ne istediğini anlayabildiğiniz bir bebek büyütmenin sırrını veriyor.

Kitapta bebeğinizin doğduktan 2-3 yaşına gelene kadar yaşayabileceği uyku, beslenme, davranış, tuvalet eğitimi, memeden kesme, kardeşe hazırlı gibi durumlara pratik çözümler sunan bir bestseller.

Orhan Tuncay, “Çocukluğa Geçiş Sorunlarına Mucize Çözümler” kitabı hakkında Sağlık Dergisi’ne bilgi verdi.



Kısaca kendinizi tanıtır mısınız?

1952 doğumluyum. ODTÜ işletme fakültesinde pazarlama konusunda MBA derecesi aldım. Özel teşebbüste çeşitli sektörlerde yöneticilik yaptım. Çevirmenliğin yanı sıra, şiir, hikaye ve roman yazıyorum. Sekiz adet yayınlanmış kitabım var. Bugüne kadar 45 adet kitap çevirdim, çocuk bakımı, satranç, tasavvuf, felsefe, kişisel gelişim, roman. Çeviri dilim İngilizce. Edebiyatla ilgili: www.orhantuncay.com

Kitabı çevirmenizdeki etken nedir?

Kendim doktor olmayı seçmememe rağmen doktorlarla her zaman yakın ilişkim oldu. Bu yakın ilişki hala sürüyor. Annem ve babam doktordular. Üstelik annem de çocuk doktoruydu. Gün Yayıncılıktan böyle bir çeviri talebi gelince konuyu ilgi çekici buldum. Böylece Tracy Hogg başta olmak üzere Gün Yayıncılık’a birkaç yazardan çocuk bakım kitabı çevirdim.

Kitaplarda verilmek istenen mesajlar nelerdir?

Çocuğunuz her neyse, onun daha iyisi olabilmesi için ona yardım edebilirsiniz. Biyoloji bir müebbet hüküm değildir. Tüm insanlar ve hayvanlar hem biyolojilerinin, hem içine doğdukları dünyanın ürünüdürler. Bir çocuk, iyi bilmediği şeyler konusunda düşük bir ilişki eşiğine sahip olduğundan utangaç davranabilir. Ebeveynleri ona, bunu aşabilme stratejilerini öğretebilirler. Bir çocuk, serotonin seviyesi nedeniyle rahatlıkla risk alabilir, ama ebeveynler kendisini kontrol etmesini öğretebilirler. Kısaca, çocuğunuzun mizacını bilirseniz, ileriyi planlarsınız. Çocuğunuzun ihtiyaçlarıyla ilgilenmenin yanı sıra, yaptıklarınızın sorumluluğunu da üstlenmelisiniz.

Kitapla ilgili nasıl tepkiler aldınız?

Okuyuculardan gelen eleştirilerin yüzde 97’si olumlu ve teşekkür dolu, özellikle uyku, yemek ve davranış konusunda sorun yaşamadıkları ve bu sebeple çocuklarına ve hayata olan bakışlarının değiştiği yönündeki yorumlar çoğunlukta.

Mutlaka herkesin okuması gereken kitap/ müzik/film sizce hangisi?

Foucault Sarkacı- Umberto Eco, Puslu Kıtalar Atlası- İhsan Oktay Anar, Underground:- Emir Kusturica, Otobüs- Tunç Okan, The Wall filmi de mutlaka izlenmeli-Pink Floyd,

Sağlık haberciliği üzerine düşüncelerinizi öğrenebilir miyim? Sağlık haberlerinde nelere dikkat ediyorsunuz?

Diğer tür habercilikler gibi, sağlık haberciliği de, haberciliğin teknolojik özgürleşmesiyle birlikte yaygınlaştı ve özgürleşti. Bu söylediklerim yazarlık için de geçerli. Özgürleşme, isminden de anlaşıldığı üzere yazan ve okuyan açısından iletişim özgürlüğü sağlamakla beraber, okuyucuya seçici olmakta dikkat etme zorunluluğu kısıtlamasını da getiriyor. Okuyucunun her şeyi okumaya vakti yok. Üstelik güvenilir kaynakları da tespit edebilmeli. Özellikle sağlık konusunda güvenilir olmayan kaynaklardan, farkında olmadan, risk oluşturan bilgiler edinilip bunlar uygulamaya konulabilir. Sizin gibi ciddi bilgiler veren ve uzmanlarla ilişkiler kuran sağlık bilgisi kaynaklarına bugün eskisinden daha fazla ihtiyacımız var.

ÇEKİLİŞ BAŞLIYOR!


Çekilişe katılmak için yapmanız gerekenler:

- Blogu izlemeye almak ( yan tarafta siteye katıl yazan yere tık)

- Facebook sayfamı beğenmek (kullanmayanlar için zorunlu değil)

- Bu yazının altına yorum yazmak

Adsız yorumlar dikkate alınmayacak. Adınızı ve mail adresinizi yazarsanız memnun olurum.
1 Mart Perşembe günü saat 23:00'a kadar yorum bırakabilirsiniz. Çekiliş sonucu 2 Mart Cuma sabahı buradan duyurulacaktır.




ÇEKİLİŞİ Harun KARA  KAZANDI. ADRESİNİ İLETTİĞİNDE KİTABI  http://www.gunyayincilik.com/tr/ tarafından gönderilecek.

26 Şubat 2012 Pazar

SİGARA İLE MÜCADELEDE YENİ EYLEM PLANI VE YENİ YASA TASARI SI GELİYOR


Sigara ile mücadelede çok iyi bir noktaya geldiklerini belirten Sağlık Bakanı Recep Akdağ, ''Başlangıçtaki eylem planımızın aşağı yukarı sonuna geldik. Yeni bir eylem planı hazırlıyoruz'' dedi.

4207 sayılı ''Tütün Mamullerinin Zararlarının Önlenmesine Dair Kanun''un kabul edilmesinin 4. yılı nedeniyle Rixos Otel'de düzenlenen ''Tütün Toplantısı''na Sağlık Bakanı Recep Akdağ katıldı ve sigarayla mücadelede emeği geçenlere ödüllerini verdi. Bu mücadelede çok iyi bir noktaya gelinmesine karşın yapılacakların daha bitmediğini vurgulayan Akdağ, yürütülen stratejiler açısından Türkiye'nin dünyanın en başarılı ülkeler arasına girdiğini söyledi. Akdağ, “Dünya Sağlık Örgütü (WHO)'nün raporlarında 4. sıraya oturduk. Yürütülen çalışmalar sonucunda sadece 2010 yılında 2 milyon 200 bin vatandaşımız sigarayı bıraktı. Bu durum, hakikaten ülkemiz adına, geleceğimiz adına mutluluk verici bir tablonun göstergesidir” diye konuştu.

Yeni Bir Yasa Tasarısı Hazırlıyoruz
Akdağ, son iki yıldır sigaranın zararlarını vurgulamak için paketlerin üzerinde resimli uyarılar olduğunu anımsatarak, “Bu resimli uyarıların biraz daha büyütülmüş biçimde paketlerin üzerinde olması için yeni bir yasa tasarısı hazırlıyoruz. Ayrıca, herhangi bir sigara markasının, sigara dışında başka bir üründe de kullanılmasını önlemek için bu yasa tasarısı üzerinde çalışıyoruz” dedi.

Türk Basını Çok Destek Oldu
Akdağ şunları söyledi: “Kanunun uygulamaya geçtiği dönemlerde Türk basını çok destek oldu. Özellikle televizyonlarda günde 3 dakika Sağlık Bakanlığı tarafından hazırlattırılan sigara karşı filmleri göstermeleri gerekiyordu. Buradaki uyum, beklediğimizin üzerinde olmuştur. Birçok kanal, 3 dakika değil de 5 hatta daha fazla dakika günlük yayın akışları içerisine sokmuşlardır.


WHO'nun Raporlarında 4. Sıradayız
Şimdi başlangıçtaki 5 yıllık eylem planımızın aşağı yukarı sonuna geldik. Yeni bir eylem planımızı hazırlıyor. Bu mücadelede çok önemli bir noktaya geldik ama henüz işimiz bitmiş değil. Yürütülen stratejiler açısından dünyanın en başarılı ülkeleri arasına girdik. WHO'nun raporlarında 4. sıraya oturduk. Yaptığımız çalışmalarda 2008 yılında yüzde 31'lerde olan sigara kullanımı 2010 yılında yüzde 27'lere düştü. Tabi ki bunu yeterli görmüyoruz. Bu, hızlı bir düşüştür ama bu düşüşün mutlaka devam etmesi gerekiyor. Özellikle çocuklarımızın, gençlerimizin sigaraya başlamaması için çok ciddi bir çaba vermeye devam edeceğiz.”

ALO 171 Sigara Bırakma Hattı
ALO 171 Sigara Bırakma Hattı'nın 200 operatörle 24 saat vatandaşların hizmetinde olduğunu anımsatan Akdağ, herkesin buradan yardım alabileceğini söyledi. Akdağ, ayda yaklaşık 200 binin üzerinde çağrı aldıklarını belirten Akdağ, sigarayı bırakmak isteyenlerin sigara bırakma polikliniklerine de müracaat edebileceklerini ifade etti. Bu polikliniklerde 250 bin sigarayı bırakma ilacının ücretsiz dağıtıldığını dile getiren Akdağ, 2010'da 2 milyon 200 bin kuşunun sigarayı bıraktığını söyledi.

Toplumun Başarısı
Programın açılışında konuşan TBMM Sağlık, Aile, Çalışma ve Sosyal İşler Komisyonu Başkanı Cevdet Erdöl, bu konuda elde edilen başarının bir ya da birkaç kişinin değil toplumun başarısı olduğunu vurguladı. Kanunun, toplumun dönüşümünü sağladığını belirten Erdöl, başbakanımızın önderliği ve liderliği olmasaydı, asla başarılamazdı'' dedi.



Raporlarda Türkiye'nin Başarısı Belirtildi
Türkiye Temsilcisi Dr. Maria Cristina Profili de Türkiye'nin bu konuda çok ciddi bir çaba harcadığını ve bunda da oldukça başarılı olduğunu belirterek, WHO olarak gelecekte de Sağlık Bakanlığı ile el birliği içinde daha fazla hayatın kurtulması için daha fazla çalışacaklarını söyledi. Raporlarda Türkiye'nin başarısının belirtildiğini vurgulayan Profili, ''Umuyoruz ki, 2013 Küresel Tütün Epidemi Salgını Raporu yayımlandığında Türkiye, bu anlamda birinci sırayı elde eden ülke konumunu da alacaktır'' diye konuştu.

Sigara İçilmeyen Köylere Ödül
Konuşmaların ardından, sigarayla mücadelede emeği geçenlere Bakan Akdağ tarafından teşekkür plaketi verildi. Ödül alanlar arasında özellikle ''sigara içilmeyen köyler'' dikkati çekti. Bunlardan birisi Şanlıurfa'nın merkeze bağlı 550 nüfuslu Akçamescit köyü. Burada tam 15 yıldır sigara içilmiyor. Köyün girişinde de ''Bu köyde sigara içilmemektedir'' tabelası asılı bulunuyor ve bakkalda tütün mamulleri satılmıyor. Köyün kızlarına talip olan damat adaylarında sigara kullanmama şartı aranıyor. Misafirlerin bile konakladığında sigara içilmesine izin verilmiyor. Tarım işçisi seçiminde köylüler, sigara kullanmayanları tercih ediyor. Sigara içilmemesinden dolayı memnun olan kadınlar, 'sigaraya başlamaları durumunda eşlerini bırakacaklarını' ifade ediyorlar.

Adıyaman'ın Kahta ilçesine bağlı Yeşilkaya köyünde de 2003'ten bu yana sigara içilmiyor ve sigara satışı yapılmıyor. Kastamonu'nun Taşköprü ilçesine bağlı Ortaöz köyünde de aynı şekilde 2009'dan bu yana sigara içilmiyor ve köyün girişinde ''Sigara içilmeyen Ortaöz köyüne hoş geldiniz' tabelası bulunuyor.

BEYNİN SAĞI SOLU BELLİ OLMAZ

Beynin gizemli dünyasında özellikle sağ ve sol loblar arasındaki bağlantılar uzun yıllardır araştırılmaya devam ediyor. Bu konu üzerine yapılan araştırmalarda sol lobun sözel işlevlerde özelleşmişken, sağ yarım kürenin uzaysal ve emosyonel işlevlerde etkin olduğunu belirten Psikiyatrist Prof. Dr. Yankı Yazgan, sağ ve sol lobun farkları, köprü görevi gören “corpus callosum” ve tehlike anlarının çanı olan “amigdala” hakkında Sağlık Dergisi’ne bilgi verdi.



Geçmişte yapılan incelemeler hastalık nedeniyle hasarlanan beynin bir yarımküresinde görülen sonuçların, beynin diğer yarımküresinin hasarlanması sonucunda aynı durumun ortaya çıkmadığını gösterince, beynin yarımkürelerinin “ayrı dünyalara” ait olduğu bulundu. Yapılan araştırmalar da beyin yarım kürelerinin özellikle “ihtisaslaştığı” işlevler olduğunu ortaya konduğunu belirten Psikiyatrist Prof. Dr. Yankı Yazgan şu bilgileri verdi: “Sol yarımküre özellikle iletişime ilişkin, karmaşık sentaksları çözümleme, yakın sözel bellek, fonetik dile çevirme gibi üst düzey sözel işlevlerde özelleşmişken, sağ yarımküre uzaysal ve emosyonel (duygulanımla ilgili) işlevlerde özelleşmiştir. Burada, emosyonel işlevler cinsellik ve saldırganlık olgularını da içerir. Yani sağ yarımküre, sol yarımküre gibi dille ilgili işlevlerde çok fazla etkili olmasa bile, dille ilgili olmayan pek çok süreçte özellikle görsel ve uzaysal değerlendirme ve ödevlerde etkilidir. Ancak, her iki yarımküreye ait bu görev bölümünün yanı sıra beyne ait diğer bazı özelliklerin de yarımküreler arasında farklı ve eşit olmayan dağılımı görülmektedir. Beyindeki kimyasal iletici maddelerden serotoninin daha çok sağ yarımkürede bulunması, sağ yarımkürenin emosyonel işlevlerle ilişkili olmasının neden olarak görülebilir. Ancak, serotoninin etki gösterme biçiminin, bulunduğu yerlerdeki azalış ve artışının her iki yarımkürenin ortak işlevi olduğu da biliniyor.”

“Hangi Yarımküre Egemense, Ona Uygun Hayat”

Beynin her iki yarımküresinin farklı işlevleri olmasının yanında sağ ve sol beyin yarımkürelerindeki nöron yapılarının da birbirinden oldukça farklı olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Yazgan, “NMDA adlı iletici kimyasalı salgılayan reseptörler, sağ yarımküredeki nöronların ucunda yer alırken, sol yarımküredeki nöronların köküne yakın yerdedirler. NMDA öğrenme ve bellek işlevlerinde rol oynar. Sağ ve sol beyin yarımkürelerindeki bilgiyi algılayış ve depolayış tarzları da birbirinden farklıdır. Kişide hangi yarımküre egemense, ona uygun düşünce, duygu ve davranış biçimlerinin o kişinin hayatına egemen olacağı gibi bir düşünce vardır. Ancak kimi kişilerin bir yarımküresinin diğerine göre daha aktif olması, o yarımkürenin uzman olduğu alanlarda daha aktif olmayı getirebilir, ama unutulmaması gereken bir nokta beyindeki aktiflikle bunun yaşantıya yansıması arasında doğrudan bir ilişki olmadığıdır çünkü, yaşantılarımızı belirleyen ya da etkileyen başka pek çok öğe vardır” dedi.

Travma veya Tümörlerden Dolayı Beyin Lobları Hasar Gördüğünde Durum Ne Oluyor?

Sol beyin yarımküresi hasarlanan kişilerde şiddetli konuşma bozuklukları gözlemlendiğini dile getiren Prof. Dr. Yazgan, bu durumun sağ beyin yarımküresi hasarlanan hastalar için geçerli olmadığını kaydetti. Sağ tarafı hasarlanan hastaların çizim yapmakta, renkli küplerle şekil ve cisimler oluşturmakta zorlandıklarını, yüzleri ayırt edemediklerine dikkat çeken Prof. Dr. Yazgan, “Bu sorunlar ise sol yarımküresi hasarlanan hastalarda daha az ciddi bir biçimde mevcuttur. 1960’larda yapılan iki önemli çalışmada, beynin iki yarımküresini bağlayan “corpus callosum” cerrahi bir işlem ile kesilerek, iki yarımküre arasındaki iletişim ortadan kaldırılmıştır. Bu kişiler, sağ elle (sol yarım kürenin kontrol alanı) verilen bir cismi kolaylıkla adlandırabiliyorlarken, sol elle (sağ yarım kürenin kontrol alanı) verilen bir cismi ne adlandırabiliyor, ne de tarif edebiliyorlardı. Kişi sol eliyle tuttuğu cismi, kendisine gösterilen diğer resimlerden ayırt edebiliyordu ama bunu sözle ifade edemiyordu. Yine de, her iki yarımkürenin birbiriyle ilişkisi koparılmış durumdaki bu kişiler, dış dünyada normal bir yaşantı sürebiliyorlar, her iki yarımküre de algılama, düşünme ve yönetme işlevlerini birbiriyle temas olan temasları kopmuş olsa bile yürütebiliyorlardı” şeklinde konuştu.

Tehlike Çanlarını Amigdala Çaldırır

Amigdala korku uyandıran tehlikeli durumlarda en çok çalışan beyin bölgesi olduğunu ifade eden Prof. Dr. Yazgan sözlerini şöyle sürdürdü: “Yani tehlike çanlarını amigdala çaldırır. Ventromedial prefrontal alan amigdaladan gelen “saldır, yok et” sinyalini süzerek, bu sinyallerin doğuracağı refleksleri frenlemekle görevlidir. Eğer ventromedial prefrontal alan amigdaladan gelen saldır sinyalinin doğurduğu refleksi durduramazsa, saldırı gerçekleşir. Ancak ventromedial prefrontal alan kendimize ve yakınlarımıza ilişkin kararları verirken aktifleşir. Yani kendimizle ilgili durumlarda kaygı ve korkunun etkileri ile rasyonel kararlar almamızı zorlaştırır. Bu alanın en önemli özelliklerinden biri kendimizi kontrol becerimizle paralel olarak değişebilme potansiyeli taşımasıdır. Yani, eğitim, kültür ya da görgü ile kendimizi kontrol becerimizi geliştirerek bu alanı da eğitebiliriz. Fakat, geniş kitlelere bir kişiyi ya da kurumu kitlelerin temel değerlerine kastedenler olarak gösterdiğimiz zaman, ventromedial prefrontal alan kontrol görevini yapamaz ve amigdaladan gelen saldır sinyalini durduramaz, böylece kendisi gibi olmayan “öteki”nin düşman olduğuna ikna olur. Ve bunun etkileri de pek kolay tersine çevrilemez.”

25 Şubat 2012 Cumartesi

TEMEL SAĞLIK KANUNU HAZIRLANIYOR

Yabancı hekimlerin Türkiye'de çalışmasıyla ilgili ikincil düzenlemelerin de yakın tarihte yayımlanmasının planladığını açıklayan Bakan Akdağ, 2012'de yapılacak olan Temel Sağlık Kanunu'nu anlattı.

Sağlık Bakanı Recep Akdağ, kahvaltılı basın toplantısında bir araya geldiği gazetecilere gündemdeki konularla ilgili değerlendirmelerde bulundu. Sağlıkta Dönüşüm Programı'nın geniş kapsamlı olduğunu ve hızla yürüdüğünü ifade eden Sağlık Bakanı Recep Akdağ, “Biz öncelikle vatandaşa temas eden kısımlarda hızlı değişiklikler gerçekleştirdik. Yapısal bir değişiklik düşünüldüğünde normalde önce Bakanlık merkezinde yapısal değişiklikler yapılır. Biz, bunu yapmadık. Önce vatandaşın ihtiyacını gözettik. Şimdi yeni teşkilat yapımızı geliştireceğiz. Kanunu yaptık, ama uygulamayla ilgili birçok işimiz var.”

“Temel Sağlık Kanunu Yapacağız”
2012 yılı için önemli bir kanun hazırlığı daha bulunduğunu dile getiren Akdağ, “1920-1928'li yıllardan itibaren yapılmış 20'ye yakın kanunu toparlayarak bir Temel Sağlık Kanunu yapacağız. Bunun için birkaç senedir ciddi bir hazırlık içerisindeyiz. Bu da çok köklü bir değişiklik olacak. Yine işlerimizi, sağlık hizmetlerinin verilmesini kolaylaştıracak'' diye konuştu.

Dönüşüm Programının Başarısı Sağlık Çalışanlarından Kaynaklandı
Sağlık çalışanlarına da teşekkür eden Akdağ, dönüşüm programının başarısının sağlık çalışanlarından kaynaklandığını vurguladı. Akdağ, ''Elbette Hükümet, AK Parti ve Bakanlık olarak kararlı davrandık, ama sağlık çalışanları bunu içselleştirmiş olmasalardı biz bunu gerçekleştiremezdik'' dedi.

“TTB Mevzuat Yayımlanmadığından, Yabancı Hekimin Çalışma Başvurusunu Reddetmeli”
Çalışma izniyle ilgili mevzuat konusunda da Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ile çalışma yürüttüklerini söyleyen Akdağ, yabancı hekimlerin Türkiye'de çalışmasıyla ilgili daha önce yasal düzenlemenin yapıldığını hatırlattı. İkincil mevzuat hakkında da çalışmaların sürdüğünü ifade eden Akdağ, Türk Tabipleri Birliğinin (TTB), mevzuat henüz yayımlanmadığından, yabancı bir hekimin yaptığı çalışma başvurusunu reddetmesinin yerinde olduğunu söyledi.

Yabancı hekimlerin Türkiye'de çalışması için denklik ve Türkçe bilme şartının gerekli olduğunu bir kez daha vurgulayan Akdağ, “Çalışma izniyle ilgili kısımlar, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ile ilgili hususlar, yönetmeliği onlarla birlikte hazırlıyoruz. Detayları yakında kamuoyuna da sizlere de bildirmiş olacağız” dedi.


Tam Günde Esneme Yok
Geçen yıl tam gün ile ilgili tartışmaların devam ettiğini, ama bu konuda ciddi bir paradigma değişikliği yaşandığını kaydeden Akdağ, bu uygulamanın fiilen hayatta olduğunu vurguladı. Ülkedeki 120 bin dolayındaki doktorun 90 bine yakınının kamuda görev yaptığını, bunlardan da bin kadarının tam gün çalışmadığını anlatan Akdağ, “Bunların hepsi üniversitede. Sağlık Bakanlığı hastanelerinde tam gün uygulaması artık tamamen yürürlüğe girmiş durumda. 32 binin üzerindeki uzman arkadaşımızın hiçbirinin dışarıda bir özel hastaneyle ya da muayenehaneyle ilişkisi yok. Vatandaşlar bu uygulamanın yanında. Tartışmanın üniversite tarafında devam eden küçük bir ayağı, ancak bu da 2012'de çözülecek. Bir sosyal devlette vatandaşın desteğini alan bir uygulamaya kim karşı çıkarsa çıksın bu karşı çıkanların benim demokrasi anlayışıma göre, güçleri, vatandaşın lehine olan uygulamaları değiştirmeye ya da baltalamaya yetmez” dedi.

Konsültanlık Sistemi
“Üniversite hastanelerindeki konsültanlığın şartları” ile ilgili bir soru üzerine ise Akdağ, “Üniversite hastanelerinde yapılan yüzlerce, binlerce, milyonlarca işlem hiç bu ihtiyaç olmadan zaten gerçekleştiriliyor. Konuştuğumuz çok şey, çok nadir durumlar için gereken bir husustur. Bunun da şu anda hukuken zaten imkanı var. Acil bir durumda, hasta başka bir hastaneye götürülemediğinde ya da hizmetin bütünlüğü açısından tam gün çalışmayan bir hocanın desteğine ihtiyaç duyulduğunda buna kanunlar izin veriyor. Ancak bunun belgelendirilmesi, tutanak altına alınması gerekiyor. Amacımız dışarıda muayenehanesi olan ya da bir özel hastaneyle ilişkisi olan bir değerli öğretim üyemizin oradaki ilişkiyi üniversite hastanesinin içine taşımasına engel olmaya çalışıyoruz. Çünkü o ilişkinin üniversite hastanesinin içine taşınması çok pahalıya mal oluyor” diye konuştu.


Sözleşmeli Model Geliyor
“Muayenehanesi ya da özel hastaneyle ilişkisi olan öğretim üyelerinin konsültanlık hizmetinden nasıl yararlanılacağı” sorusunu da yanıtlayan Akdağ, “Acil ve çok özel durumlara has konsültanlık hizmeti geniş bir uygulama olarak düşünülmemeli. Tam gün çalışmayı ortadan kaldıracak, istismarlara yol açacak bir uygulamaya müsaade etmeyiz. Ancak YÖK ile de konuştuğumuz biçimde, üniversite ile kadro ilişkisini kesmiş öğretim üyeleri, profesör ve doçentler açısından bir sözleşmeli model üzerinde çalışıyoruz. Yalnız bu sözleşmelilik modelleri de yarın yasalaşırsa hiçbir zaman tam günün ruhunu bozacak şekilde yaygın uygulamalar haline getirilmeyecektir. Çok özel durumlarda, çok özel ihtiyaçlar için uygulanabilecek modellerdir.”

Piyasayla İlişkisi Var Ne Demek?
Bakan Akdağ, sözlerini şöyle sürdürdü: “Türkiye'nin anlı şanlı, yarım asırlık, bir asırlık tarihi olan üniversitelerin, tıp fakültelerinin bir takım özellikli işleri sadece piyasayla ilişkisi olan öğretim üyelerine ait kalacak şekilde geliştirememiş olması da dikkate değerdir. Şöyle düşünün, Ankara'da büyük bir üniversite bir hususta şikayetleniyor, diyor ki, 'biz karaciğer nakli yapamıyoruz, karaciğer nakli yapan hocamızın piyasayla ilişkisi var, onun için artık karaciğer nakli yapamıyor. Piyasayla ilişkisi var ne demek? Karaciğer nakli yapmak için vatandaşla dışarıda pazarlık yapmaktadır. Bunları açık açık konuşalım. Böyle bir şikayet ortaya konurken o üniversitenin ön ayak olduğu, gelişmesini sağladığı Anadolu'daki üniversitelerden biri de dünyanın karaciğer nakli yapan tıp fakültelerinin arasına giriyor. Böyle bir gerçekliği görünce biraz oturup düşünmek lazım. Bir köklü tıp fakültesinde özellikli işlemi yapan hocalar grubu, bunların hepsinin dışarıyla ilişkisi varsa, demek ki geçmişte çok kötü bir sistem varmış. O alana ihtiyacı olan her vatandaş ya muayenehaneye ya da özel hastaneye taşınmak zorunda kalıyordu.”

EMBRİYONUN NÖRAL YOLCULUĞU

Dişi ve erkek embriyonun oluşumu sırasında yaşanan nörolojik farklılıklar hakkında Sağlık Dergisi Yazı İşleri Müdürü Esra Öz’e bilgi veren Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Murat Sönmezer, “Santral Sinir Sistemi Embriyolojisi, Cinsiyet Gelişimi ve İntrauterin Estrojenin Etkisi” üzerine çalışmalarını sürdürüyor.

Üreme sistemi erkekte ve dişide gonadlar, iç genital sistem ve dış genital organlardan oluşur. Embriyonun cinsiyeti döllenme sırasında XX ya da XY kromozomlarının varlığı ile belirlenir. İlk erkeklerde testis ya da dişilerde overi oluşturacak olan ilk gonad gelişimi gebeliğin 5. haftasında başlar. Gonad taslağı, mezonefrozun (ilkel böbrek) orta kenarı boyunca mezotelyumda bir kalınlaşmadan oluşur. Erkek ve dişide morfolojik farklılaşma 7. haftaya kadar başlamaz ve bu dönemde “farklılaşmamış devre” diye adlandırılır. Gonadlar kromozomal yapıya bağlı olarak her iki yönde de, yani hem dişi hem de erkek yönünde farklılaşabilir. Y kromozomu ve üzerindeki SRY geni ve bu genin ürünü TDF (testis belirleyici faktör ) varlığında 7. haftada testis gelişimi başlar. TDF yoksa, yani erkek testisi yok ise 12. haftaya kadar gonadda kortikal bir gelişme görülmez. 12. haftada gonad mezenşimi gelişimini over yönünde gelişerek tamamlar. Y kromozomu yok ise artık gelişim dişi yönünde olacaktır.

Santral Sinir Sistemi Embriyolojisi
“Santral Sinir Sistemi Embriyolojisi, Cinsiyet Gelişimi ve İntrauterin Estrojenin Etkisi” üzerine çalışma yapan Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Murat Sönmezer ve Dr. Egemen Tolunay konu hakkında Sağlık Dergisi’ne bilgi verdi.

Prof. Dr. Sönmezer, erkek iç genital sistemini geliştirecek olan “duktal sistem”, mezonefrik kanaldan gelişirken, dişi duktal sisteminin de “paramezonefrik” kanaldan geliştiğini belirterek şunları söyledi: “Gonadlarin testise farklılaşması ile oluşan sertoli hücreleri antimullerian hormonu salgılar, bu hormon kadın iç genital yapılarını oluşturan paramezonefrik yani mullerian kanalların gerilemesine neden olur. Testiste yer alan diğer bir hücre grubu olan Leydig hücrelerinden salgılanan testosteron, sertoli hücrelerinden salgılanan seks hormon bağlayıcı protein nedeniyle lokal olarak androjen konsantrasyonunun ileri derecede artması her iki tarafta erkek iç genital sistemi oluşturan mezonefrik yani “wolf” kanalların gelişimini sağlar. Erkek tipinde farklılaşma için sadece Y kromozomu yetmez. SRY geni ve TDF reseptörlerinin olması, androjen sentezinde eksiklik olmaması, 5-alfa-redüktaz enziminin, dihidrotestosteron (DHT) sentezinin olması ve androjen reseptörlerinin varlığı gereklidir. Anne karnında yanlışlıkla yüksek oranda androjenlere yani erkek hormonlarına maruz kalan dişi fetuslarda dış genital sistem erkek yönünde farklılaşabilir, ancak iç genital sistem üzerinde bunun hiçbir etkisi olmaz.

“Wolf Kanalından İse Epididims, Cas Deferens, Duktus Ejakulatoryus Ve Seminal Veziküller Gelişir”
Testisin dolayısı ile Antimülleryen hormonun yokluğunda mezonefrik kanallar dejenere olur ve mülleryen kanallar gelişir. Müllerian kanallar iki taraflı olarak gelişir. Her iki mülleryen kanal kısmi birleşime uğrayarak uterusu, vajinanin üst 1/3 kısmını ve tüpleri oluşturur. Erkek iç genital sistemi geliştirecek olan Wolf kanalından ise epididims, cas deferens, duktus ejakulatoryus ve seminal veziküller gelişir. DHT etkisi ile dış genitaller erkek yönünde farklılaşırken, androjen etkisi yoksa dişi yönünde farklılaşma olur.

“Santral Sinir Sistemi İntrauterin Androjen Seviyesinin Maskulanizasyonundan Sorumlu”
“Santral sinir siteminin gelişimi intrauterin (anne rahmi) hayattan başlayarak fetustan salgılanan hormonlardan ciddi bir biçimde etkilenmektedir. Her ne kadar dişi yönünde gelişim pasif, erkek yönünde gelişim aktif bir devamlılık süreci gibi görünse de intrauterin feminizasyonun, yani kadın tipinde dış görünümün ve daha sonra dişi davranış modelinin oluşmasının östrojen bağımlı olduğu öne sürülmektedir. Tıpkı intrauterin androjen seviyesinin santral sinir sistemi maskulanizasyonundan sorumlu oluşu gibi estrojen de nöral farklılaşma ve büyümeden sorumludur. İntrauterin dönemde overden gelen östrojene ilaveten, nöronlarda androjenin aromatizasyonuyla oluşan östrojen de dişi yönde gelişime katkıda bulunur. Bu intrauterin etki daha sonra kişinin cinsiyet gelişimi üzerinde çok önemli bir etkiye sahip olmaktadır.

“Merkezi Sinir Sistemi Beyin Ve Medulla Spinalisten Oluşur”
Gonadlarin mezodermden gelişimine karşılık sinir sistemi ektoderm kaynaklıdır. Sinir sisteminin merkezi ve periferik olmak üzere iki bölümü vardır. Merkezi sinir sistemi beyin ve medulla spinalisten oluşur. Embriyolojik dönemde nöral tübün kaudal (uzak) parçasından medulla spinalis, rostral (yakın) parçasından ise önden arkaya doğru prosencephalon (ön beyin), mesencephalon (orta beyin) ve rhombencephalon (arka beyin) gelişir. Duyular söz konusu olduğunda koku duyusu 1. kranial sinirin, görme duyusu ise 2. kranial sinirin, tat duyusu 9. kranial sinirin, işitme duyusu 8. kranial sinirin, dokunma ise serbest sinir uçlarının kontrolü altındadır. İntrauterin yaşamda en erken gelişen duyu dokunmadır. 8. gebelik haftasında ilk olarak ağız çevresin de ve yanaklarda ortaya çıkar. 10. haftada genital bölgede, 11. haftada avuç içlerinde, 12. haftada ayak tabanlarında dokunma hissi ortaya çıkmıştır. Tat almadan sorumlu reseptörler ise intrauterin hayatın 13-15. haftalarında oluşur. Fetusun bu haftalardan itibaren değişik tatları ayırt edebildiği kabul edilir. Burun gelişimi 11-15. haftalar arasında tamamlanır. Amniyon sıvısı fetusun tüm ağız, burun, farinks, larinks ve akciğer yapısı içinde dolaşarak gelişime katkıda bulunur. Kulak ise 8. haftada oluşmaya başlar. Duyma yeteneğinden sorumlu olan kemikler ve ses iletisini beyne taşıyan sinirler (8. kranial sinir) büyük ölçüde gelişimini tamamlar, ancak fetus annesini ancak 25. haftada duyabilir. Yirmi yedinci haftada ise annesinin sesi dışındaki sesleri duyup tepki verebilir. İntrauterin yaşamda en son gelişen duyu sistemi görmedir. Fetusun göz kapakları 26. haftaya kadar kapalı olmakla birlikte annenin karnı üzerine uygulanan güçlü bir ışık kaynağına yanıt verir. Yirmi altıncı hafta civarında fetus gözlerini açmaya başlar ve göz kırpabilir. Otuz üçüncü haftadan itibaren göz bebekleri ışığa tepki vererek büyüyebilir ya da küçülebilir. Tek yumurta ikizleri 26-27. haftadan itibaren intrauterin hayatta birbirlerini görebilir, birbirlerine dokunabilirler.

“Embriyolojik Dönemden İtibaren Kişi Salgılanan Hormonların Etkisi Altında”
Sonuç olarak embriyolojik dönemden itibaren kişi salgılanan hormonların etkisi altında kalmaktadır. Bu etki kişinin gelecek yaşamında, davranış modelinde ve cinsiyet gelişimi üzerinde çok önemli bir etkiye sahip olmaktadır.”

24 Şubat 2012 Cuma

“HAYATIN KENDİSİ PAZARLAMA”

“Beceri işi iyi yapmak değil artık iyi yaptığın işi, iyi satmak” diyen Banu Akın, ‘Delik Jeton’ kitabında günümüzde pazarlamanın olmazsa olmazı hâline gelen yaratıcılık kavramının önemini, ilham verici örnekler eşliğinde anlatıyor.

“Hayatın kendisi pazarlama” diyen Banu Akın’ın ‘Delik Jeton’ kitabı yaşamın her alanında kullanılabilecek güzel teknikler, Türk insanına özgü örnekler ve hikayelerle dolu. “Beceri işi iyi yapmak değil artık iyi yaptığın işi, iyi satmak” diyen Akın, kitabında her verilen örneğin son derece gerçekçi olması, deneyimlerle oluşturulması, son derece sade, anlaşılır bir dille yazılmış olmasına dikkat etmiş.

Yapboz Tamamlanıyor

Banu Akın, günümüzde pazarlamanın olmazsa olmazı hâline gelen yaratıcılık kavramının önemini, bu topraklara özgü icatlardan biri olan “delik jeton”dan yola çıkarak, ilham verici örnekler eşliğinde anlatan eğlenceli bir şekilde anlatmış. Akın, pazarlamanın püf noktalarını anılar ve keyifli örneklerle bir eğitim verircesine canlı, renkli ve vurucu bir şekilde aktarırken, pazarlamanın değişimini de gözler önüne seriyor. Kilit kelimeler toplanıyor, yapboz tamamlanıyor.

Akın kitabında şunları söylüyor: “Aslında satışın âlâsını biliriz biz, genlerimizde, tarihimizde var. Düşünürsek eğer, dünyadaki ve tarihteki ilk AVM’yi biz kurmuşuz. Sene 1455. İstanbul’daki Kapalı Çarşı, Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırılmış. Tarihteki ilk örnektir. 30 bin metrekarelik bir alana yayılmıştır üstelik. Sırf İstanbul’da değil, pek çok ilimizde vardır “Kapalı Çarşı”lar.

İpek Yolu bizim topraklardan geçer ve yol üzerinde belirli noktalarda alışveriş ve ticaret merkezleri oluşturulmuştur. Birlikler, loncalar gene bizim memlekette görülür. Üstelik en önemlisi, ilk para da gene Anadolu topraklarında ortaya çıkmış. Dünyada ilk “sikke”yi Lidyalılar kullanmışlar. Aslında bizim dünyaya öğreteceğimiz çok şey var. O zaman ders başlasın… Şimdi eğitim salonunda olduğunuzu hayal edin ve siz de katılın dersime.”

“Bilgiye, tecrübeye ve normal bir akla sahip herkes yöneticilik yapabilir. Ancak herkes lider olamaz.” Diyen Banu Akın, Sağlık Dergisi’nin sorularını yanıtladı.


Kısaca kendinizi tanıtır mısınız?

TED Ankara Kolejinde ve Siyasal Bilgiler Fakültesi İşletme Bölümünde okudum. Sonra da tamamen tesadüfen İstanbul’da bir borsa aracı kurumunda çalışmaya başladım. 13 sene bu sektörde çalıştım. 1990-2003 yılları arası oldukça hareketli ve krizlerle dolu yıllarda satış yaptım. 2003’den itibaren de işimi yani pazarlama ve satışı anlatarak çalışmalarıma devam ettim. Ayrıca 2005 yılında marka vekili oldum.

2009 yılında eğitimlerimden birine Elma Yayınevi’nin o dönemdeki genel müdürü Gaye Hanım katılmıştı. ‘Şu eğitimini anlattığın gibi bir kitap yazmalısın’ diyerek aklıma kitap yazma fikrini soktu. Daha doğrusu resmen ‘Kitap yaz’ diye tatlı tatlı baskı yapmaya başladı. İşime katkısı olacağını düşünerek yazmaya başladım. Aslında kitabımın son bölümünde neden bu kitabı yazdığımı çok net anlattım. Bu kısım bazı okuyanlar tarafından çok mantıklı bazıları tarafından ise fazla materyalist bulundu.

Kitabınızı yazmanızdaki etken nedir?

Kitabımda vermek istediğim mesaj adında yatıyor. Delik Jeton’ Türk insanının kıvrak zekasını anlatıyor. Ancak kıvrak zekanın yanı sıra sistemli ve tutarlı çalışamadığımız için doğru düzgün pazarlama yapmayı beceremediğimizi düşünüyorum. Günümüz dünyasında yaratıcılığın çok önemli olduğunu vurguladım. Bir de pazarlama yapabilmemiz için neler yapmamız gerektiğini eski ve yeni örneklerle besleyerek paylaştım. Tamamen Türk insanı örnek alınarak yazıldı kitap. Bu sebepten ötürü içinde çokça anılarım da var. Kitabımın son sayfalarında adı geçen kişiler, yerler ve şarkılar da anlatılıyor. Bu özellik benim daha önce hiç bir kitapta rastlamadığım bir şey. Bir ilk oldu ve biraz da anı kitabı halini aldı.

Devam kitabı yazmayı düşünüyor musunuz?

Teknolojideki gelişmeleri takip eden, pazarlama-satış-marka konularında eğitim veren ve bu konularda yazan kadınlara ülkemizde çok rastlanmıyor. Evli, çocuk sahibi olup da bu işi yapmaya gönül vermiş bir eğitmen ve danışman olarak bir kitap daha yazabilir miyim bilmiyorum açıkçası. Bana pek çok kapı açtı “Delik Jeton”. Hala raflarda görünce heyecanlanıyorum. Umarım okuyan herkes de beğenir. Her ortamda yazar olmadığımı belirtiyorum çünkü, insanın aklındakileri kağıda dökmesi çok zor bir işmiş. Tüm yazarların önünde saygıyla eğiliyorum. Benim ‘yazar ‘ olabilmem için kırk fırın ekmek yemem lazım. Devam kitabını yazabilmem için biraz cesaret toplamalıyım.


Kitabınızla ilgili nasıl tepkiler aldınız?

3 ay önce çıkan kitabımla ilgili tepkiler çoğunlukla olumlu. Bir tek teyzem Prof. Ferhunde Özbay ailemi asabi ve dayakçı gibi gösterdiğimi söyleyip bana kızdı. Bu durum beni epey güldürdü. Beni tanıyanlar ve öğrencilerim kitabımı okurken eğitimlerimden birinde gibi hissetmişler kendilerini. Oldukça kolay okunan, konuşma dilinde bir kitap.

Mutlaka herkesin okuması gereken kitap/ müzik/film sizce hangisi?

Türkiye’de satış alanında yazılmış kitaplar olmasına karşın pazarlama konusunda yazan çok yok. Birkaç usta hocamızın dışında bu konuya çok rastlanmıyor. İlgilenenler için Tom Peters, Seth Godin ve Martin Lindstrom’un kitaplarını öneririm. Rahmetli Arman Kırım’ın kitaplarını ve Güven Borça’yı da listeye eklemek isterim.

Belki bir kez daha ‘Günlerin Köpüğü’ nü veya ‘Tutunamayanlar’ı okuyup biraz da Tom Waits dinlemeli, bir parça Bach eşliğinde Cemal Süreya ve Edip Cansever ile zihnimi zenginleştirmeliyim. Bunları herkese tavsiye ederim

Sağlık haberciliği üzerine düşüncelerinizi öğrenebilir miyim? Sağlık haberlerinde nelere dikkat ediyorsunuz?

Sağlık haberciliğinin çok zor bir iş olduğunu düşünüyorum. İnsanların en önem verdikleri 2 şeyden biri; canları ve paraları..Ben bunlardan ikincisi ile ilgilendim 13 yıl ve sağlığımı kaybettim bu sektörde. Borsacıların mutlaka hepsinde ya mide ya da kalp hastalığı olur. Elbette bende de kalıcı hasar bıraktı bu meslek. Bu nedenle sağlık haberlerini ilgiyle izlerim. Sağlık haberlerinde önem verdiğim konu mutlaka işin uzmanı tarafından anlatılıyor olmasıdır. Bir de benim yaptığım gibi konuşma dilinde anlatılması, meslek jargonuna çok yer verilmemesidir.

Ben sağlığımı şimdi yaptığım iş ile korumaya çalışıyorum. Yani sevdiğim işi yaparak, sevdiğim işi yaşayarak şifa buluyorum. Herkesin bir gün benim gibi sevebilecekleri bir işte çalışmalarını diliyorum


ÇEKİLİŞ BAŞLIYOR!


Çekilişe katılmak için yapmanız gerekenler:

- Blogu izlemeye almak ( yan tarafta siteye katıl yazan yere tık)

- Facebook sayfamı beğenmek (kullanmayanlar için zorunlu değil)

- Bu yazının altına yorum yazmak

Adsız yorumlar dikkate alınmayacak. Adınızı ve mail adresinizi yazarsanız memnun olurum.
26 Şubat Pazar günü saat 23:00'a kadar yorum bırakabilirsiniz. Çekiliş sonucu 21 Şubat Pazartesi sabahı buradan duyurulacaktır.




ÇEKİLİŞİ blackdaisy KAZANDI. ADRESİNİ İLETTİĞİNDE KİTABI GÖNDERECEĞİM



23 Şubat 2012 Perşembe

ŞİZOFRENİNİN “PARMAK İZİ”

Şizofreninin oluşumuna dair yapılan araştırmalarda parmak izinden, ikizlere uzanan çalışmalar hakkında Sağlık Dergisi’ne bilgi veren Psikiyatrist Prof. Dr. Yankı Yazgan, “Kişilerin parmak izlerini incelersek, beyin gelişimini bozmuş "olay"ın izini bulmamız mümkün hale geliyor” dedi. .


Şizofreniyi araştıran bilim adamları parmak izi farklılıklarının beyin gelişimini etkileyen unsurlar hakkında ipucu verdiğini düşünüyor. Parmak ucundaki deri kişiye özgü karakteristiklerine gebeliğin üçüncü ayı ile altıncı ayı arasında ulaşıyor. Bir daha da değişmiyor. Aynı dönem beyin gelişmesi açısından da çok önemlidir. Sinir hücrelerinin beyin bağ dokusu içinde yayılıp yerleşmeleri, parmak izlerinin gelişip, değişmezlik kazanmasıyla eşzamanlı olduğunu belirten Psikiyatrist Prof. Dr. Yankı Yazgan, “Bu eşzamanlılığın önemi şudur: Eğer doğum öncesi dönemde beyin yapısını bozabilecek bir olay olmuşsa, bunun hücresel gelişimin en yoğun olduğu 3.-6. ay döneme rastlaması büyük olasılık. Öyleyse kişilerin parmak izlerini incelersek, beyin gelişimini bozmuş "olay"ın izini bulmamız mümkün hale geliyor. Birçok araştırmacı şizofrenideki beyin yapısı değişikliklerinin anne karnındaki 3.-6. ayda olduğunu öne sürüyor. Buna göre bu dönemde gelişen diğer dokularda da bir değişiklik olması beklenir. Buna göre, eğer şizofrenide görülen beyin yapısı değişikliği, doğumdan önceki dönemde olduysa, parmak izindeki kıvrımların sayısında da bir anormallik olsa gerekir. Ancak, anormal parmak izi diye bir şey yok. Bu yüzden, parmak izine bakarak şizofreniyi araştırma projesi bir süre tarihe karışıyor” dedi.

İkizler ve Şizofreni Şifresi
“Hepimiz hayata belli bir genetik şifre ile geliyoruz” diyen Prof. Dr. Yazgan sözlerini şöyle sürdürdü: “O genetik şifrenin belirlediği sınırlardan ne kadar uzaklaşıldığını belirlemenin de şizofreni gibi beyinde gelişen bir hastalığı tanımlamak için bir yol olduğu varsayılıyor. Buna göre, bu genetik şifreden ne kadar farklılaşıldığına bakmak ancak aynı genetik şifreyi taşıyan biri ise karşılaştırılınca mümkün oluyor. Aynı genetik şifreyi taşıyan tek yumurta ikizleridir. İkizler hayata aynı noktadan başlıyor ama anne karnına düştükten sonra olan bitenler, başlarından geçenler ikisinin birden değil de birisinin hasta oluşunda rol oynuyor. Bu ikizlerde bulunabilecek yapısal farklar o hastalığın gelişimi hakkında bize bilgi veriyor. Bu sadece şizofren için değil, hemen her özelliğin genetik ve epigenetik yönünü anlamak için önemlidir. Şizofrenisi olan bir kişinin tıpatıp ikizinde "hiç bir şey" olmaması olasılığı düşüktür. Aynı genetik yapı farklı hayat tarzları içerisinde farkı şekillerde ortaya çıkabiliyor. Diyelim ki, ikizlerden birisinde şizofreni var. Diğerinde ise, bariz bir ruhsal hastalık yok, ama okuma güçlüğü, dile ilişkin çeşitli zorluklar var. Her bir ikiz eşinde görülen ruhsal durum, aynı genetik şifrenin farklı çözülmesi sonucu oluşmuş problemler olabilir. O zaman birinci ikizde olmayıp, ikinci ikizde olan bir şeyin peşine düşüp, belli bir genetik şifrenin nasıl olup da şizofreniye dönüşmediği, ikinci ikizi ne ve nasıl koruyor, o anlaşılabilir.”

“Epigenetik, Beyinde Gelişen Bir Hastalığın Gelişimine İlişkin İpuçları Veriyor”
Genetik şifrenin hangi bölümlerinin ve ne şekilde çözüleceğini belirleyen sonraki olayların genetik yapı üzerine etkisini ele alan “Epigenetik” hakkında Prof. Dr. Yazgan, şu bilgileri verdi: “Bu etkiler anne karnında maruz kaldığımız dış etkiler örneğin, annenin sigara ya da alkol içmesi ile başlayıp, tuvalet terbiyemize ve geçirdiğimiz hastalıklara kadar uzatılabilecek bir “çevresel etkenler” zinciridir ve “türlü çeşitliliğimizden” sorumludur. Bu şekilde, baştaki genetik şifrenin biçtiği ana çizgilerden ne kadar uzaklaşıldığına bakılarak, özellikle beyinde gelişen bir hastalığın gelişimine ilişkin ipuçları elde edilebilir.”

22 Şubat 2012 Çarşamba

“MEME KANSERİNDE YÜZDE 25 ARTIŞ”

Dünya Sağlık Örgütü'nün (DSÖ) araştırmalarına göre son dönemde meme kanserinin görülme sıklığında yüzde 25-30 civarında bir artış olduğunu belirten Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ayşe Dursun, İngiltere'de 40 yaşından sonra 2 yılda bir, Türkiye'de ise 50 yaşından sonra 2 yılda bir tarama yapılmasının önerdiğini söyledi.

Son dönemde özelikle ünlü isimlerle gündeme gelen meme kanserinin görülme sıklığı her geçen gün artıyor. Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ayşe Dursun, bu konuda ülkemizdeki özellikle büyükşehirlerdeki kadınların oldukça bilinçli olduğunu ve mamografi çektirenlerinin sayısının arttığını açıkladı.

Kadınlarda En Sık Görülen Kanser

Meme kanseri gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde kadınlarda en sık görülen kanser türü olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Dursun, kadınları 20 yaşından sonra kendilerini muayene etmeleri konusunda uyardı. Dünya Sağlık Örgütü'nün (DSÖ) araştırmalarına göre son dönemde meme kanserinin görülme sıklığında yüzde 25-30 civarında bir artış olduğunu anlatan Dursun şu bilgileri verdi: "Meme kanserini 20-25 yaşlarda bile görmeye başladık. Gelişmekte olan ülkelerde sağ kalım oranı yüzde 54 gelişmiş ülkelerde ise yüzde 73. Sağ kalım gelişmiş ülkelerde halkın bilinçlenmesi, erken tanı ve taramalar sayesinde artıyor. Ülkemizde doğu bölgelerde görülme sıklığı 100 binde 20 iken batıda 40-50 civarında. Bunu da yaşam şekli ve beslenme alışkanlıklarıyla açıklanabilir."

Tarama Yaptırmak Önemli

Meme kanserinde risk faktörlerinin önemli olduğunu aktaran Dursun, "Ailesinde meme kanseri olanlar, 10-30 yaşları arasında baş ve boyun bölgesine radyoterapi alanlar, yumurtalık kanseri olanlar, genetik hastalığı olanlar yüksek risk grubunda ve 40 yaşından önce mamografi çektirmeli. Doğum yapmamış olmak, emzirmemek, şişmanlık, fazla alkol ve sigara tüketimi, uzun süre kullanılan hormon ilaçları da meme kanseri riskinin artmasına neden olabiliyor. Sebze ve meyve ağırlıklı beslenmek, egzersiz yapmak, hayvansal gıdaları daha az tüketmek riski azaltıcı faktörler" diye konuştu.

Ancak hiçbir şeyin riski yüzde 100 azaltmayacağını ifade eden Dursun, bu nedenle kontrollerin önemine değindi. Dursun, "Önemli olan tümörün ele gelmeden saptanması. Bu nedenle kadınların eğitimi çok önemli. Kendi kendilerini muayene etmeli ve düzenli doktora gitmeliler. Ankaralı kandınlar bu konuda çok bilinçli ve farkındalık gittikçe de artıyor. Kendi kendilerini muayene ediyorlar ve mamografi sayıları da arttı."

DSÖ ve ABD Kanser Derneği, 40 yaşından itibaren yılda bir mamografiyi önerdiğini belirten Dursun, İngiltere'de 40 yaşından sonra 2 yılda bir, Türkiye'de ise 50 yaşından sonra 2 yılda bir tarama yapılmasının önerdiğini söyledi.

Hamilelik sürecinde meme kanseri tespit edildiğini anlatan Dursun, çünkü bu dönemde hormonlara bağlı olarak lezyonlar büyüyor. Kişi hamileliğe bağlı süt doluyor diye düşünebiliyor.

21 Şubat 2012 Salı

Üreten Eller Işıldar / Çorum Haber



http://www.corumhaber.net/yonetim/resim/bresim/63786.pdf


DAHA SADE BİR HAYAT


Hayatın temposu ve yoğunluğu içinde çocuklar neler hissediyor dersiniz? Onlar da endişeleniyor, sorunlar yaşıyor ve hatta davranış bozuklukları gösteriyorlar. Doğan Kitap’tan çıkan Daha Sade Bir Hayat kitabı çocuklarına yardım etmek isteyen tüm ebeveynlerin okumasını, tavsiye ediliyor.

Kim John Payne ve Lisa M. Ross tarafından hazırlanan ve Doğan Kitap tarafından yayınlanan “Daha Sade Bir Hayat” kitabı 7 bölümde sadeleşmeyi anlatıyor. Çocuk yetiştirmede daha “sade”nin gücünden yararlanmanın faydalarının anlatıldığı kitapta, çocuklarının hayatlarını yavaşlatmak isteyen ama nereden başlayacaklarını bilemeyen ebeveynler için bir ilham kaynağı olacak.

Kitapta özellikle şu sorular üzerinde duruluyor: "Sadeleştirme nedir? Ev ortamını sadeleştirmek çocuk için neden gereklidir? Günlük hayatın çocuk üzerindeki gerilimi nasıl azaltılabilir? Çok fazla aktivite her zaman doğru mudur? Çocuğu tüketim çılgınlığından ve reklam bombardımanından nasıl koruruz?"

“Daha Az Endişelenmeyi ve Daha Fazla Keyif Almayı Öğretiyor”

Günümüz dünyası artık daha hızlı, daha yoğun. Hayatın temposu, çok fazla eşya, çok fazla seçenek ve çok az zaman nedeniyle hiper hızlı bir duruma gelmişken, çocuklar bunun baskısını hissediyorlar. Endişeleniyor, sorunlar yaşıyor, hatta davranış bozuklukları gösteriyorlar. "Daha Sade Bir Hayat" bu durumdaki çocuklara yardım etmek için ebeveynlere hayatı sadeleştirmeyi öneriyor; daha az endişelenmeyi ve daha fazla keyif almayı öğretiyor.

Çok Fazla Oyuncak, Çocukların Kendi Dünyalarını Keşfetme Becerisini Kısıtlar

Kitap, çocuklarının hayatlarını yavaşlatmak isteyen ama nereden başlayacaklarını bilemeyen ebeveynler için, hem bir ilham kaynağı hem de değişime yönelik bir plan sunuyor. Çocukluk döneminin korunması, kişiliğin, sağlığın ve direncin yavaş yavaş gelişmesini sağlar. Tüm sanat çalışmalarında olduğu gibi, ailelerin de taze umutlara ve hayallere ihtiyacı vardır. Çok fazla oyuncak, çocukların kendi dünyalarını keşfetme becerisini kısıtlar, dünyayı daha sığ görmelerine yol açar. Bir çocuğa verdiğiniz şey ne kadar sadeyse o kadar çok ilgisini çeker ve dikkat güçlendirir.

Kim John Payne

Yaklaşık otuz yıldır Waldorf eğitim hareketi kapsamında dünyanın birçok yerinde rehberlik, danışmanlık ve öğretmenlik yapan Kim John Payne ailelere evde ve okulda yaşanan sosyal ve psikolojik sorunlar konusunda yardımcı oluyor.Dikkat bozukluklarının ilaçsız tedavisiyle ilgili bir araştırmanın direktörlüğünü yapıyor. İki çocuk babası olan Kim John Payne New York’ta yaşıyor.

Lisa M. Ross

Lisa M. Ross uzun yıllar boyunca editörlük ve yazar menajerliği yaptı. Daha Sade bir Hayat yazarın ilk kitabı. Kocası ve ailesiyle birlikte New York’ta yaşıyor.


ÇEKİLİŞ BAŞLIYOR!


- Blogu izlemeye almak ( yan tarafta siteye katıl yazan yere tık)

- Facebook sayfamı beğenmek (kullanmayanlar için zorunlu değil)

- Bu yazının altına yorum yazmak

Adsız ve mail adresi olmayan yorumlar dikkate alınmayacak. Adınızı ve mail adresinizi yazarsanız memnun olurum.

23 Şubat Perşembe günü saat 23:00'a kadar yorum bırakabilirsiniz. Çekiliş sonucu 24 Şubat Cuma sabahı buradan duyurulacaktır.

ÇEKİLİŞİ Yeliz Ş. KAZANDI. ADRESİNİ İLETTİĞİNDE KİTABI GÖNDERECEĞİM

19 Şubat 2012 Pazar

Mobbing Nedir? / TV 2023





http://tv2023haberajansi.com/Yazi/Esra_Oz/Mobbing_nedir-36.aspx

YENİ ORGAN NAKLİ MERKEZLERİ AÇILACAK


Sağlık Bakanlığı, ihtiyaç duyulan illerde yeni organ nakli merkezleri açacak. Merkez açma talepleri 2 Ocak-29 Şubat tarihleri arasında Sağlık Bakanlığı Tedavi Hizmetleri Genel Müdürlüğüne iletilecek.

Sağlık Bakanlığı, ihtiyaç duyulan illerde yeni organ nakli merkezleri açılmasına karar verdi. Van'da birer böbrek ve karaciğer, Hatay, Şanlıurfa ve Trabzon'da ise karaciğer nakli merkezi açılacak. Bakanlık, illerin demografik yapısı, organ bekleme listesindeki kayıtlı hasta sayısı, merkezlerin kapasite kullanım durumu, bölgelere göre nüfus ve merkez sayıları, nakil yapılabilecek hekim sayıları ve ülke geneline dağılımı gibi kriterleri dikkate alarak 2012 yılında yeni organ nakli merkezi açılacak illeri belirledi.

Üniversite ile Eğitim Ve Araştırma Hastane Başvuruları Dikkate Alınacak

Bakanlığın kararına göre, Van'da birer böbrek ve karaciğer, Hatay, Şanlıurfa ve Trabzon'da ise karaciğer nakli merkezi açılacak. Bu illerde yeni merkez açmak için başvurular bakanlıkça değerlendirilecek. Kamu hizmetlerinin sürekliliği ve sürdürülebilirliği ile uzman hekim eğitimi bakımından öncelikle bu illerdeki devlete ait üniversite hastaneleri ile eğitim ve araştırma hastanelerinden yapılacak başvurular dikkate alınacak. Kamuya ait hastanelerden başvuru yapılmaması halinde özel hastanelerin başvuruları değerlendirilecek. Belirlenen sayının üstünde başvuru olması halinde hak sahibi, noter huzurunda yapılacak kurayla belirlenecek. Merkez açma talepleri 2 Ocak-29 Şubat tarihleri arasında Sağlık Bakanlığı Tedavi Hizmetleri Genel Müdürlüğüne iletilecek.

AĞRIYA KARŞI NÖRALTERAPİ

Nöralterapinin çeşitli hastalıkların ve özellikle ağrının, lokal anestezik madde kullanılarak, periferik ve santral vejetatif sinir sistemi yoluyla tedavi edilmesi için tercih edildiğini belirten Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı. Dr. Ayşe Zeliha Kaya, tedavide özellikle nörovejetatif sinir sistemi çok önemli olduğunu dile getirdi.



Vücudun kendi Nörovejetatif sinir sistemini uyararak yapılan bir tamamlayıcı tıp tedavi metodudur Nöralterapi, çeşitli hastalıkların ve özellikle ağrının, lokal anestezik madde kullanılarak, periferik ve santral vejetatif sinir sistemi yoluyla tedavi edilmesidir. Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı. Dr. Ayşe Zeliha Kaya, nöroalterapi tedavide yüzde 0.5-1’lik Lidokain ve Prokain kullanıldığını belirtti. Dr. Kaya, “Nöralterapi modern tıbbın temellerine dayanan tek başına veya mevcut terapi metotları ile birlikte kullanılabilen bütünsel odaklı regülasyon terapi formudur. Vücut üzerindeki belli noktalara veya alanlara lokal anesteziklerle bir uyarı verilir ve bu uyarıya vücut tarafından segmental veya segment üstü bir cevap alınır. Bu cevap bize hem teşhis koyma hem de tedavi etme konusunda yön verir. Nöralterapinin etkinliğinin kavranmasında nörovejetatif sinir sistemi çok önemlidir. Nöralterapi ile nörovejetatif sinir sistemi’ndeki parasempatik ve sempatik sistem dengelenir ve vücut kendi ahengi içinde çalışmaya devam eder. Nöralterapinin lokal etkilerinin yanı sıra, kibernetik etkileşim ile birlikte sinirsel, hormonal, hücresel ve psişik düzenleme sistemlerine etkileri kanıtlanmıştır” dedi.

Nöralterapinin Etki Mekanizması Nasıldır?
Tamamlayıcı Tıp’ta vücut regülasyon mekanizmasının önemli bir unsuru olduğunu kaydeden Dr. Kaya, eğer birey sağlıklı ise vücudunun dengeli ve doğru çalıştığını dile getirdi. Bozucu uyarılar sonucunda vücudun üstesinden gelebileceği veya gelemeyeceği reaksiyonlar olduğunu ifade eden Kaya şu bilgileri verdi: “İnsan vücudunun regülasyon sisteminin görevi, iç ve dış değişikliklere karşı en kısa vadede ve en az enerji sarfiyatıyla organizmanın çalışmasını sağlamaktır. Bütünsel bakıldığında regülasyonun sürdürülmesinde gösterilen çaba, tüm organ, kas, sinir, bağ doku ve deri şebekesinin olumsuz uyarılardan uzak kalmasını sağlar. Bu karmaşık gibi görünen Nörovejetatif Sinir Sistemi iletkenliği bozulursa vücut arka arkaya gelen değişik olumsuzluklarla baş edemez ve bozucu alan kaynaklı disfonksiyonu gösteren ağrı gibi semptomlar ortaya çıkabilir.

Vücuda gelen her türlü uyaran mekanik, kimyasal, biyolojik, termal, elektromanyetik, hormonlar, toksinler gibi öncelikle afferent sempatik nöronlara etki ederek, frekans ve amplitutlarında değişikliğe sebep olur.

“Hastalık Klinik Bulgu Vermeden Önce, Vejetatif Sinir Sistemi’nde ve Lenfatik Dolaşımda Değişiklikler Başlar”
Rickers yaptığı çalışmalarda organlarda yapısal herhangi bir değişiklik oluşmadan önce, damarların etrafında yer alan sempatik sinirlerde disfonksiyon ve değişimlerin meydana geldiğini tespit etmiştir. Yani hastalık klinik bulgu vermeden önce, vejetatif sinir sisteminde ve lenfatik dolaşımda değişiklikler başlar. Organlar daha sonra etkilenir ve çeşitli semptomlar ortaya çıkar. İlk olarak difüzyon bozulacak ve doku, organ ve hücreye yeterli oksijen gitmeyecek, ikinci olarak difüzyonun tam sağlanamadığı yerde meydana gelen yıkım ürünleri uzaklaştırılamayacak. Tüm dolaşım sistemi detaylı incelendiğinde arter, ven ve lenfatik sistemin sağlıklı çalışması için sağlıklı bir nörovejetatif sinir sistemi gerekmektedir. Pschinger ve Heine bu çalışmayı genişletmiş ve nörovejetatif sinir sistemi yanında temel madde denen içinde proteoglikan, glikozaminoglikan ve glikoproteinler gibi bağlayıcı proteinlerin, basal membran ve parenkim hücrelerinin, savunma ve mast hücrelerinin, fibrillerin, Fibroblastların, kapiller damarların, lenfatiklerin, VSS ve terminal sinir sonlanmalarının bulunduğu hücreler arası alanda da birçok değişikliklerin olduğunu tespit edilmiştir.

Nöralterapi ile verilen uyarılar hem VSS’deki bozulmuş olan frekans ve amplitutda düzelmeler yaparak hem de temel maddenin yapılarında meydana gelen bozuklukları bertaraf ederek vücudun regülasyon sistemindeki aksaklıkları gidererek organlardaki disfonksiyonu düzeltir.

Nöralterapi Hangi Hastalıklarda Etkilidir?
Nöralterapi başta ağrı olmak üzere birçok hastalığın tedavisinde kullanılmaktadır. Nöralterapi boyun, bel, omuz, dirsek, kalça gibi tüm kas iskelet sistemi problemleri, fibromyalji sendromu, kronik yorgunluk sendromu, kırık sekelleri, myofasyal ağrılar, spor yaralanmaları, baş ağrısı, migren, huzursuz bacak sendromu, adet düzensizliği, premenstrüel sendrom, hormonal düzensizlik, bağırsak problemleri gibi bir çok hastalıkta başarıyla kullanılmaktadır.

Nöralterapi Ne Zamandır Uygulanmaktadır?
Nöralterapi ilk olarak Alman Huneke doktor kardeşler tarafından lokal anesteziklerin ağrıda kullanımı ile ilgili çalışmalar yaparken gözlemledikleri sonuçlar sayesinde ortaya çıkmıştır. Daha sonraları geliştirilerek özellikle Almanya, İsviçre ve Avusturya’da Üniversitelerde kürsü olup 1940’lardan beri Avrupa’da özellikle ağrı ile uğraşan hekimler tarafından uygulanan bir tedavi metodu olmuştur. Ülkemizde Prof. Dr. Hüseyin Nazlıkul’un Bilimsel Nöralterapi ve Regülasyon Derneği çatısı altında Almanya’daki müfredata uygun bir şekilde verdiği eğitimlere katılan Türk hekimlerince 2003’den beri uygulanmaktadır.

“Şu Ameliyatı Oldum Ondan Sonra Ağrılarım Başladı”
Kişisel olarak hastaların daha önceleri ağrı sürekli yer değiştiriyor, “şu ameliyatı oldum ondan sonra ağrılarım başladı” gibi ifadelerini tüm hekimler gibi anlamlandıramazdım. Nöralterapi ile sinir sisteminin bağlantılarını daha ayrıntılı öğrenmeye başladıktan sonra, niçin hastaların ağrıları olduğunu tespit edip sebebe yönelik tedaviyle şikâyetlerinin geçtiğini gözlemleyince Hekimlik daha keyifli hâle geldi.”

18 Şubat 2012 Cumartesi

Esra Öz ile Kitap Dünyası


Yeni çıkan kitapların hem haberlerini okumak hem de çekilişe katılıp kazanmak için doğru adres!
 http://www.esraoz.com ve http://www.saglikdergisi.com.tr  


ORGAN ANKETİ İLE BAĞIŞ DÜŞÜKLÜĞÜ ARAŞTIRILIYOR


Sağlık Bakanlığı organ bağışı sayısının çok düşük olmasının nedenlerini bir yıl sürecek anket ile araştırmaya başladı.

Organ bağışı sayısının çok düşük olduğunu belirleyen Sağlık Bakanlığı bunun nedenlerini araştırmak için bir anket hazırladı. Bakanlık, özellikle organ bağışlamak istemeyen ailelere "Neden?" diye soracak. Bakanlık, Türkiye'de yaklaşık 20 bin kişinin organ nakli beklediğini belirledi. Milyon nüfus başına organ bağışı sayısının sadece 3.6 olarak tespit edildiğini belirten bakanlık yetkilileri bu rakamın kadavradan organ bağışı ihtiyacının çok altında olduğunu söyledi. Bu nedenle Türkiye'de organ bağışını artırmak için etkin çalışmalar yapılması gerektiğine karar veren bakanlık anket yapılmasına karar verdi. Organ bağışı kararını etkileyen faktörleri belirlemek için beyin ölümü gerçekleşmiş kişilerin ailelerine organ bağışını reddetmeleri ya da kabul etmeleriyle ilgili anket yapılacak.

Bağışlamıyorum Çünkü...
Bağış yapan ve yapmayanlara da bunun nedenleri sorulacak. Ankette, "yakınımın organlarını bağışlıyorum çünkü" ya da "yakınımın organlarını bağışlamıyorum çünkü" bölümlerinin bulunuyor. Bakanlık, özellikle organ bağışlamak istemeyen ailelere sebebini soracak. Ankette yer alan soruların seçeneklerinden bazıları şöyle:

"Yakınımın organlarını bağışlamıyorum çünkü; ‘organ bağışından korktuğum için', ‘dini nedenlerden dolayı', 'maddi bir karşılığı olmadığı için', ‘din adamlarını bu konuda vermiş olduğu olumsuz vaazlar nedeni ile', 'bağışlanan organların kimlere gittiğini bilmediğim için', 'bağışladığım organların organ mafyasının eline geçebileceğine inandığım için', ‘ bağışlanan organlar ile ilgili devlet kontrolünde bir sistem olduğuna inanmadığım için', ‘organ bağışıyla vücut bütünlüğünün bozulacağına inandığım için', ‘ailem izin vermediği için'."

Ocak 2012'den 31 Aralık 2012'ye Kadar
Ocak 2012'de başlayan anket çalışması 31 Aralık 2012'ye kadar sürecek. Organ bağışı yapmak istemeyenlerin, sorulara, "tamamen katılıyorum", "katılıyorum", "katılmıyorum", "kesinlikle katılmıyorum", "fikrim yok" yanıtlarından birini vermesi istenecek.

EMPATİ KAYNAĞI AYNA NÖRONLAR

İnsanların gün geçtikçe tahammül sınırlarının azaldığı ve sürekli agresif bir tablo sergilediği dikkat çekiyor. Empati kurmanın beynimizdeki ayna nöronlar tarafından sağlandığını belirten Psikiyatrist Prof. Dr. Yankı Yazgan, “Acı çeken birisini görmek ile bizzat acı çekmek beynimizde aynı bölgeleri aktifleştiriyor. Aktifleşen bu bölgelerde bulunan beyin hücreleri de ayna nöronlardır” dedi.

Son yıllarda şiddet olaylarının empati eksikliğinden kaynaklandığı dile getiriliyor. Peki biz ne kadar empati kurabiliyoruz? Empatinin kaynağı nedir, gibi sorularla karşılaşıyoruz. Beynimizin bir özelliği karşımızdakinin bir hareketinden çıkartabileceğimiz anlamları bize sunan Ayna Nöronlar, bir hareketten çıkartabileceğimiz anlamları, beynimizde aynı hareketi canlandırarak bulmamızı sağlıyor. Konu hakkında Psikiyatrist Prof. Dr. Yankı Yazgan, Sağlık Dergisi’ne ayna nöronlar hakkında bilgi verdi. Ayna nöronların bir eyleme bakarak ya da o eylemi yaptığımızı hayal ederek, eylemi yapmış kadar olduğumuzu sağladığını belirten Prof. Dr. Yankı Yazgan, “Bir eylemi gördüğümüz zaman, beynimizde belli alanlarda, örneğin hareket eden bölgeler görünce canlanan hücrelerle dolu olan superior temporal sulcus’da bir aktivite artışı olur. İzlediğimiz bu eylemi biz yaptığımız zaman veya yapmayı hayal ettiğimiz zaman da beyinde en faal olan alanlar başka birisini seyrederken aktifleşen, hareketlerin planlandığı ve yürütüldüğü bölgeler oluyor. Yani kendimiz eylemi yaparken aktifleşen beyin bölgesi ile o eylemi izlerken aktifleşen beyin bölgesi aynıdır. Aktifleşen bu bölgelerdeki, taklit etmemizi sağlayan beyin hücreleri ayna nöronlardır” dedi.

“Acı Çeken Birisini Görmek İle Bizzat Acı Çekmek Beynimizde Aynı Bölgeleri Aktifleştiriyor”
Ayna nöronlar dünyada kendimizden başkalarının olduğunu fark etmemizi sağlayan beyin mekanizması olduğunu dile getiren Prof. Dr. Yazgan, Sağlık Dergisi Yazı İşleri Müdürü Esra Öz’e şu bilgileri verdi: “Ayna nöronlar insan ilişkilerine bakış açımızı belirler. Empati başkalarının varlığını fark etmenin ve önemsemenin göstergesidir. Empati, insanın kendisiyle sınırlı olmayan bir dünya hayalinin tek psikolojik aracıdır. Mesela, karşınızda esnediğimi hayal edin. En az yüzde 50’niz için bu ‘karşısında esneyen adam’ imgesi bile esnetmeye yeter. Empatisi düşükler, karşısındaki esnediğinde daha az esniyor. Karşısındaki güldüğünde gülüşe pek katılmıyor. Karşımızdakini taklit etme arzumuz ölçüsünde, onu düşünmemiz, onun için dertlenmemiz artıyor. Ayrıca, acı çeken birisini görmek ile bizzat acı çekmek beynimizde aynı bölgeleri aktifleştiriyor. Aktifleşen bu bölgelerde bulunan beyin hücreleri de ayna nöronlardır.”

“Empatisi Olmayan ya da Çok Kısıtlı Olan Kişinin Amacı Kendisi İçin Uygun Olanı Yapmaktır”
Empatinin, bir iyilik aracı olduğu gibi, kötülük etmek için de ‘işe yarayacak’ bir işlev olabildiğini vurgulayan Prof. Dr. Yazgan, “Karşınızdakini en acıtıcı sözleri seçip söylerken empati becerinizden yararlanırsınız. Acıtıcı, incitici olmasını amaçladığınız sözlerin acı verdiğini görüp hissettiğinizde, nasıl davranırsınız? Pişman ya da memnun olmanız, empatinizin doğal sonucu olabilir. Davranışlarının başkaları üzerindeki sonuçlarını umursamadığı, önemsemediği için ‘kötü’, düşüncesizlik genellikle başkalarını rahatsız edici ya da incitici sonuçlar doğurur, diyebiliriz bir sonuç ortaya çıkar. Empatisi olmayanların hep kötü davranacağı ya da iyi davrananların empatik olacağı genel inancına biraz ters düşme pahasına, ‘karşısındakini umursama’, ‘yaptıklarının başkalarını nasıl etkilediğini önemseme’ gibi davranışların bazen iyi, bazen kötü, niyete bağlı veya bağımsız olarak doğurabileceğini kabul edebiliriz. İyi ya da kötü sonuçların, bazen öyle amaçlandığı için, bazen de amaca uygun hareket edilemediği için ‘sehven’ ortaya çıktığını görürüz. Oysa empatisi olmayan ya da çok kısıtlı olan kişinin amacı kendisi için uygun olanı yapmaktır. Bu süreçte iyi ve kötü sonuçlar rastgele ortaya çıkabilir. Empatik olmayanın karşısına hangi noktada çıktığınıza, işine ne kadar yaradığınıza bağlı olarak başınıza gelecek durum belirlenir. Bazı insanlarda bulunan başkalarına duyulan empati zayıflığı doğuştan gelen bir özellik değildir. Bazı insanlar zaten az olan empatilerini geliştirecek biçimde yetiştirilmediklerinde iyice bunu kaybedip, acımasız olabiliyorlar. Empati yoksunluğu psikopat kişilerde görülen biz özelliktir. Sizin,benim dehşete kapılacağımız bir eylemi ‘ne var bunda’ diyerek yapabiliyorlar. Psikopatik yapıda olan insanların başkalarına zarar verici eylemlerde bulunmayı kendilerinde hak görüyorlar” şeklinde konuştu.

17 Şubat 2012 Cuma

ÜRETMEK İÇİN BAHANE ARAYIN!


Girişimcilik, iş kalitesi, dürüstlük, yurt sevgisi ve hoşgörü üzerine odaklanarak, çeşitli örnekler veren Ahmet Şerif İzgören, LÖSEV'in kurucusu Dr. Üstün Ezer ve Manisa'da üroloji uzmanı Dr. Fahrettin Er'in başlattığı kampanya ile yaptığı orman başarısını örnek gösteriyor.

Son dönemlerde insanlar sürekli olumsuz koşulları dile getirerek, bulundukları ortamın kötülüğünden şikayet ediyor. Peki bu durumu değiştirmek için neler yapılıyor? Olumsuz koşullarda kimler neler başarmış? Diğer kitaplarından farklı olarak yazar Ahmet Şerif İzgören, bu kitabında girişimcilik, iş kalitesi, dürüstlük, yurt sevgisi ve hoşgörü değerlerini vurgulayarak okuru toplumsal gelişime davet ediyor.

Ahmet Şerif İzgören kapattığımız gözlerimizi açmamızı ve gerçekleri görmemizi sağlayarak, “Nasıl adam olunur?”, “Ülkeye nasıl daha faydalı olunur?” gibi sorulara yaşanmış hikâyelerle cevap veriyor. Elma Yayınevi tarafından basılan "Süpermen Türk Olsaydı Pelerinini Annesi Bağlardı" isimli kitap, insanların neler üretebilirim sorusunu akıllara getiriyor. Kitap sohbet havasında yazıldığı için kısa sürede okunuyor.


LÖSEV Nasıl Kuruldu?

Birçok kişinin ismini duyduğu ancak kimin yaptığını akıllarına getirmediği başarıları anlatıyor. LÖSEV'i sadece isim olarak duyarken, Dr. Üstün Ezer'in bilinmeyen ve merak edilmeyen hikayesini anlatıyor. Nasıl LÖSEV'i kurduğunu kısıtlı olan durumlarda nasıl başardığını örnek veriyor. İçinde bulunulan durumların düzeltilemese de en azından örnek olunması gerektiğinin altı çiziliyor. Bir kütüphaneci, eşeğiyle kitap dağıtıyor. Bir polis, çocuklara puan kartı veriyor. Herkes görüyor, bir asker fark ediyor. Birileri uçakla ağaç dikiyor. Bir turşucu var ki, seyyarı saraya çeviriyor. Bir taksici, seminer veriyor. Bir kaymakam, delik ayakkabıyla geziyor. Kahramanların bazen adları duyulmaz; pelerinleri ve süper güçleri olmaz, arabaları konuşamaz. Hatta kahraman olduklarının farkında bile değildirler. Merak ettiniz değil mi?

Doktordan Meyve Çekirdeğinden Orman

Manisa'da üroloji uzmanı Dr. Fahrettin Er'in herkesin attığı meyve çekirdeklerinden nasıl orman oluşturduğunu, turşu suyu satan bir satıcının nasıl seyyar satıcı olurken fark yarattığını gözler önüne seriyor. Dürüstlüğün, adaletli olmanın ve üretmenin önemi dile getiriliyor. "Bilginin ışığını yaymaya geliyoruz" sloganıyla başlatılan Türkiye Uğur Böcekleri (TUP) Projesi anlatılıyor. TEMA, LÖSEV, TUP gibi kuruluşlarda çalışarak faydalı olmak gerektiği akıllara kazınıyor. Kitapta yolsuzluklara tepki gösteriliyor. Doğru yolu izlemek yerine neler yapıldığını ve sonunda ne durumdan ne kötü hallere gelindiğinin de örneklerine yer veriliyor.

"Kişisel Gelişmeyin, Toplumsal Gelişin"

Ahmet Şerif İzgören kitabı ile ilgili şunları söylüyor: "Bu kitabı kişisel gelişmeyin diye yazdım, toplumsal gelişin. Etrafa da gram katkınız olsun. Ülkede işsizlik falan yok, bilgisizlik var. Girişimci ruhumuz yok olmuş durumda. Herkes işini idareten yapıyor.

Siz de Bazen Başaramayabilirsiniz, Ama En Azından Örnek Olursunuz

Düzeltmeyi başaramayabilirsiniz, ama en azından örnek olursunuz. Küçük Ahmet’i bir ustanın yanına verirler, iş öğrensin diye. Usta deli mi, dahi mi belli değil; devamlı uçmaya çalışan bir adam. Etraftaki tüm ustalar dalga geçerler. Bir gün kanat takıp atlar usta, çırağının gözleri önünde düşer ölür. Ustayı tanımıyorsunuz ama çırağı tanıyorsunuz. Hazarfen Ahmet Çelebi. Siz de bazen başaramayabilirsiniz, ama en azından örnek olursunuz. Bunun adı zaten başarmak. Dostlar, rüyalarınız gerçek olsun ister misiniz? E, o zaman, önce bir uyanın. Kendini acayip ciddiye alıp işini ciddiye almayan insanlar topluluğu olduk. Keşke ciddiye aldığımız şey kendimiz değil, işimiz olsa.

Pelerininizi Kendiniz Bağlayabildiğiniz Sürece Gerçek Bir Süpermen Olabileceğinizi Göreceksiniz

“Noel Baba yalan Mustafa Amca ise gerçek Geyikler yerine eşeği var. Eşek de daha gerçek, Mustafa Amca da” Okurken pelerininizi kendiniz bağlayabildiğiniz sürece gerçek bir süpermen olabileceğinizi göreceksiniz. Ayaklarınızın yere bastığından emin olun. Gerçekten uçabilirsiniz."

ÇEKİLİŞ BAŞLIYOR!

- Blogu izlemeye almak ( yan tarafta siteye katıl yazan yere tık)

- Facebook sayfamı beğenmek (kullanmayanlar için zorunlu değil)

- Bu yazının altına yorum yazmak

Adsız ve mail adresi olmayan yorumlar dikkate alınmayacak. Adınızı ve mail adresinizi yazarsanız memnun olurum.

19 Şubat Pazar günü saat 23:00'a kadar yorum bırakabilirsiniz. Çekiliş sonucu 20 Şubat Pazartesi sabahı buradan duyurulacaktır.

ÇEKİLİŞİ Merve KAZANDI. ADRESİNİ İLETTİĞİNDE KİTABI GÖNDERECEĞİM

16 Şubat 2012 Perşembe

LOKMAN HEKİM’DEN BÜYÜK ADIM

Lokman Hekim Hastanesi, Bilge Üniversitesi ile işbirliği sonucu üniversite hastanesi oldu. Lokman Hekim Hastaneleri’nin Van’da da hizmet verdiğini belirten Lokman Hekim Hastaneleri Tıbbi Hizmetler Direktörü Dr. Mehmet Altuğ, “Depremden sonra hizmet veren 3 hastaneden biriyiz” dedi.

Özel hastaneler ile vakıf üniversitelerinde afiliasyon konusu gündeme gelince yeni ortaklıklar oluşmaya başladı. İşbirliği çalışmalarına Ankara’da uzun yıllardır hizmet veren Lokman Hekim Hastaneleri güzel bir örnek oldu. Bilge Üniversitesi Lokman Hekim Sincan Hastanesi olarak 2012-2013 yılında hizmet vermesi planlandığını belirten Lokman Hekim Hastaneleri Tıbbi Hizmetler Direktörü Dr. Mehmet Altuğ şunları söyledi: “Bilge Üniversitesi ile afiliasyon (işbirliği) görüşmelerinde önemli bir mesafe aldık. Protokol imzalandı. Lokman Hekim Sincan Hastanesi’nde eğitim verilecek. Hem hastane bünyesinde olan hem de Bilge Üniversitesinin öğretim üyelerinden de ekibe katılacak ve yeni isimlerde olacak.”

Lokman Hekim Hastaneleri Van’da da Hizmet Veriyor

Lokman Hekim Hastaneleri Ocak 2011 tarihinde halka arz olduktan sonra, uygun şartlarda uygun yatırımlar planladıklarını belirten Dr. Altuğ, “Bu çalışmanın ilk adımı Van oldu. Van’da Divan Hayat ve Medisina Van Hastaneleri’ni devraldık. Hastanenin ismi Lokman Hekim Van olarak değişecek. 2011 Şubat ayında devraldık ve depremden sonra hizmet veren 3 hastaneden biriyiz.

32 Yeni Doğan Yoğun Bakım ve 19 Genel Yoğun Bakım

32 yeni doğan yoğun bakım ve 19 genel yoğun bakım hizmeti veriyoruz. Yeşil kartlılara da hizmet veriyoruz. Bizim için işi en iyi şekilde yapıyor olmak önemli. Kalp damar cerrahisi, nöroloji gibi branşlar devraldıktan sonra hizmet vermeye başladı. Buradaki hastanelerimizden de destek gönderiyoruz. 133 hastane yatağı, 300 personeli , 2 koroner yoğun bakım, 3 kalp damar yoğun bakım, 10 gözlem yatağı , 5 ameliyathane ve 39 poliklinik ile hizmet veriyoruz.


Aylık 25 Bin Muayene, 600 Ameliyat

Hastanemizde aylık 25 bin hasta muayene edilmekte, 600 civarında ameliyat yapılıyor. Yoğun bakımlarda yüzde 100’e yakın doluluk oranı ile hastalara hizmet veriliyor. Yeni doğan yoğun bakım servisimize tüm bölgenin hastalarının kabulü yapılıyor. Yakın zamanda Çocuk Cerrahisi ve Plastik Cerrahi branşlarında da hizmet verilmeye başlanılacak” dedi.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...