29 Eylül 2011 Perşembe

“YILDA 120 BİN İŞİTME CİHAZI SATILIYOR”

Türkiye'de yılda 120 bin tane işitme cihazı satıldığını belirten Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Nebil Göksu, "Türkiye'de bu zamana kadar da toplam 2 bin 500 hastada biyonik kulak uygulandı" dedi.

Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Nebil Göksu, her sağlıklı doğan bebeğin yaklaşık 3,7'sinde işitme sorunu yaşandığını söyledi. Bebeklerde doğum sonrası taramanın önemine değinen Prof. Dr. Göksu şöyle konuştu: "Her sağlıklı bin doğumun yaklaşık 3,7'sinde işitme sorunu yaşanıyor. Ülkemizde yapılan doğumların yaklaşık olarak yüzde 60'ı oranında taranıyor. Avrupa standardına yakın bir tarama yüzdemiz var."

Prof. Dr. Göksu, sesin algı aşamasına gelinceye kadarki aşamaları hakkında bilgi vererek, dış kulakta sesin toplanarak orta kulağa iletildiğini, orta kulağa iletilen sesin büyütüldüğünü ve iç kulağa aktarıldığını anlattı. İç kulakta sesin analiz edilerek deşifre işleminin yapıldığını ifade eden Prof. Dr. Göksu, seslerin ayırt edildiğini ve 33 bin kablodan oluşan işitme sinirine aktarılarak nöron kodlamasının yapılarak tanımlandığını söyledi. Prof. Dr. Göksu, sinirlerde ilerleyen ses enerjisinin beyinde algılandığını dile getirdi.

Antibiyotikler İç Kulağın Yapısını Bozabilir

Kullanılan bazı ilaçların da duyma problemine neden olabileceğini belirten Prof. Dr. Göksu şu bilgileri verdi: "Bazı antibiyotikler, ağrı kesiciler ve idrar söktürücü ilaçlar iç kulağın yapısını bozuyor. Bu nedenle sonradan işitme kaybı yaşanabiliyor. Bunların ilk nedeni ilaçlar ve oto immün denilen ön bağışıklık sisteminin aşırı duyarlılık sonucu gelişen hastalıklar. Özellikle kırsal alanda doğmuş ve ailecek geç konuşur diye önemsenmiyor. Yeni doğanda işitme taraması yapılmalı. İşitme kayıpları olanlarda otistik kişilik gelişir. İçine kapanıklık, tek başına yaşama, bir ortamda konuşulanların yarısını anlamayacağım komik duruma düşeceğim diye insan kendini kapatır. Kendi kabuğuna çekilir. Aileler bu nedenle çocuklarıyla yakından ilgilenmeli."

“Biyonik Kulak” ile Yüzde 70'e Varan İşitme Şansı Elde Edilebiliyor

Doğuştan işitme kaybına, doğum sonrası ateşli hastalık ya da uzun süre sarılığa, tüberküloz tedavisine ve bağışıklık sistemi bozukluğuna bağlı ortaya çıkabilen kalıcı işitme bozukluğu bulunanlara ''biyonik kulak'' yüzde 70'e varan işitme şansı elde edilebiliyor. Biyonik kulak takılabilmesi için mutlaka işitme cihazından fayda göremeyeceğinin tespit edilmesi ve hastanın iç kulağında salyangozun ve işitme sinirinin bulunması gerekiyor.

Zili Duymuyordu Şimdi Kapıya Koşuyor

Geçirdiği menenjit nedeniyle daha 1 yaşındayken işitme duyusunu yitiren küçük Aleyna beynine takılan biyonik kulakla artık duyabiliyor. Aleyna'nın annesi Selma Kaya, "Ameliyattan sonra Aleyna'nın okul ve sosyal hayatında başarısı arttı. Biyonik kulak takılalı 2 sene oldu. Şu anda 11 yaşında. Daha öncesinde işitme cihazlarını kullanıyordu. Ameliyattan sonra konuşmasını düzeltti. Okulda verimli olmaya başladı. Aleyna kapı zilini ve telefon sesini duymuyordu. Şimdi diğer odadan koşup kapıya geliyor. Ben mutfaktan seslendiğimde salondan duyup geliyor. Okulda arkadaşlarıyla ve öğretmeniyle konuşmalarını duymuyordu. Şimdi iki yıldır teşekkür alıyor. Normal ve işitme eğitimi almak için iki okula da gidiyor."

4 Yaşından Sonra Beyinde İşitme Bölümü Kapanıyor

Aleyna'nın ameliyatını yapan Prof. Dr. Göksu, "Doğuştan işitme engelli veya sonradan işitmesini kaybedenlere biyonik kulak takıyoruz. İşitme cihazının yeterli olmadığı durumlarda ameliyatla biyonik kulak takılıyor. İki parçadan oluşuyor. İçeri takılan bir parça ve dışarıda bir parçadan oluşuyor. Kulağın içerisinde salyangoza takılıyor. Biyonik kulak için belli bir takma yaş var. İşitme engelli doğmuş ve hiçbir şekilde işitme cihazı kullanmamışsa 4 yaşına kadar takılması gerekiyor. 4 yaşından sonra beyinde işitme bölümü kapandığı için takılamıyor.

“Ne Kadar Erken İşitme Cihazı Verirseniz O Kadar Çabuk Sonuç Alırsınız”

İşitme kayıpları ya genetik hastalıklar oluyor, taşıyıcı bir nedenle akraba evliliklerinden oluyor. Annenin gebeliğinin ilk 3 ayında radyasyona girmesinden kaynaklanabiliyor. Bir diğer grup normal doğum her şey normal, duyuyor ve konuşma adayı fakat yüksek ateşli bir hastalık geçiriyor. En çok gördüğümüz ateşli hastalıklar, menenjit, şiddetli kafa travmaları gibi durumlarda sağlıklı olan iç kulak bozuluyor. O zaman bu gibi durumlarda biyonik kulak uygulanıyor. İlk önce işitme cihazı veriyoruz. Ne kadar erken verirseniz. O kadar çabuk sonuç alırsınız" dedi.

Prof. Dr. Göksu, pahalı bir uygulama olduğu için SGK'nın tek biyonik kulağı karşıladığını söyledi. Aleyna'nın da bu nedenle bir kulağında biyonik kulak diğer kulağında işitme cihazı bulunuyor.

27 Eylül 2011 Salı

1 DOLARLIK İYOT İLE 28 DOLARLIK VERİMLİLİK

Sağlık Bakanlığı koordinatörlüğünde UNICEF'in işbirliğiyle, iyotlu tuz kullanımının önemine dikkat çekmek için “Az Ama İyotlu Tuz Kullanalım” kampanyası başlatılıyor. UNICEF Türkiye Temsilcisi Ayman Abulaban, “Harcanan her bir dolar, iyot yetersizliği hastalıkları açısından geriye 28 dolarlık bir verimlilik getirisi sağlıyor” dedi.

Bakanlık, iyot yetersizliği hastalıklarının önüne geçebilmek amacıyla yemeklerde ve sofralarda iyotlu tuz kullanımının önemine dikkati çekmek için kampanya başlatıldı. Ana ve Çocuk Sağlığı Genel Müdürlüğü (AÇSAP) koordinatörlüğünde UNICEF'in işbirliğiyle yürütülen kampanya yoluyla, büyüme ve gelişme çağının yanı sıra yetişkinlik döneminde de iyodun beyin ve vücut için önemi konusunda kamuoyunda farkındalık yaratılması hedefleniyor.
Sağlık Bakanlığı Ana Çocuk Sağlığı ve Aile Planlaması Genel Müdürlüğü'nün (AÇSAP) koordinatörlüğünde ve UNICEF'in işbirliği ile yürütülen ''İyot Yetersizliği Hastalıklarının Önlenmesi'' kampanyası ile ilgili Mariott Hotel'de basın toplantısı ve iftar yemeği düzenlendi.

AÇSAP Genel Müdürü Rıfat Köse, yaptığı konuşmada, iyot yetersizliği hastalıklarının önlenebilmesi için yemeklerde ve sofralarda kullanılan tuzun iyotlu olmasına dikkat etmek amacıyla kampanya düzenlendiğini söyledi. Kampanyada, vücudun yaşam boyunca iyoda duyduğu ihtiyaç konusunda kamuoyunda farkındalık yaratılmasının hedeflendiğini belirten Köse, iyotun vücutta büyüme ve gelişmeyi sağlayan tiroit hormonlarının, işlevini yerine getirirken kullandığı en önemli elementlerden birisi olduğunu ifade etti. Köse, iyot eksikliğinin gebelerde düşüklere, erken doğuma, guatr ve zeka geriliği gibi birçok hastalığa yol açabildiğine dikkati çekti.

“İyot Yetersizliğinin, Zeka Gelişimini 10-13 Puan Geriletiyor”
Köse, “İyot yetersizliğinin, zeka gelişimini 10-13 puan geriletiyor ve çocuğun okul başarısını olumsuz yönde etkiliyor. İyot eksikliğinin önlenebilmesi için sofrada ''iyotlu tuz'' kullanılmalı. Yapılan çalışmalar Türkiye'de iyotlu tuz kullanımının kentsel alanda yüzde 90, kırsal alanda yüzde 71 olduğunu gösteriyor” dedi.


“İyot Yetersizliğinden En Çok Gebeler Ve Bebekler Etkileniyor”
İyot eksikliğinin önlenebilir zeka geriliği ve beyin hasarına neden olduğunu vurgulayan Köse, her yaş grubunun iyodu kullanması gerektiğini belirtti. Köse, iyot yetersizliğinden en çok gebeler ve bebeklerin etkilendiğine işaret ederek, çocuklarda da iyot eksikliğinin yol açtığı öğrenme güçlüğünün okulda başarısızlığa neden olduğunu ifade etti.

“Yıllardır İşlenen Topraklardan Elde Edilen Ürünlerdeki Mineraller Azaldı”
Anne ve çocuk sağlığının korunabilmesi için Sağlık Bakanlığı'nın çeşitli projeler yürüttüğünü, üstünde durulan konularda farkındalığın artırılmasına yönelik çalışmalar yapıldığını anlatan Köse, beslenmenin bebek sağlığının korunmasında çok önemli bir yer edindiğini ifade etti. Demir, iyot ve A vitamini eksikliğinin sağlığın korunmasında çok önemli olduğunu belirterek, yıllardır işlenen topraklardan elde edilen ürünlerdeki minerallerin azaldığını dile getirdi.

“iyot Eksikliğinin En Önemli Etkisini Beyin Gelişiminde Görüyoruz”

Bakanlık olarak iyotla ilgili programlarda, gıdaların iyotla zenginleştirilme yolunu benimsediklerini ifade eden Köse, gıdalar içinde de en kolay iyotlanabilen gıdanın tuz olduğunu kaydetti. Köse, “Çok sık kullanılan bir gıda olduğundan tuzu iyotladık. İyot eksikliğinin en önemli etkisini beyin gelişiminde görüyoruz. İyot eksikliği zeka gelişimini 10-13 puan azaltıyor” dedi. Köse, beyin gelişimindeki geriliğin, çocuğun okul başarısını da etkilediğini belirtti.

“2008 Yılında Yüzde 18 Olan Oran Yüze 85 Oldu”
İyotla ilgili çalışmalara 1994 yılında başlandığını belirten Köse şunları kaydetti: “Çalışmaların başladığı ilk dönemde iyotlu tuz kullanan ailelerin oranı yüzde 18'lerdeydi. 2008 yılında yapılan araştırmada bu oran yüzde 85'lere çıktı.”


“Kentsel Alanda Yüzde 90 İyotlu Tuz Kullanılırken, Kırsal Alanda Yüzde 71 Civarında”
Köse, dünyada 1,6 milyon insanın iyot yetersizliği hastalıkları açısından risk altında olduğuna dikkati çekerek, “750 milyon kişide guatr var, 43 milyon kişi önlenebilir beyin özürlü. Bunlar, çok ciddi rakamlar. Yapılan çalışmalara göre Türkiye'de sofrada iyotlu tuz kullanımında bölgeler arasında ciddi farklılık var. Kentsel alanda yüzde 90 iyotlu tuz kullanılırken, kırsal oranda bu oran yüzde 71 civarında. Bu başarı, Türkiye genelinde yüzde 85. anacak bunun tüm bölgelerde 90'ların üzerine çıkması hedefliyoruz” açıklamasında bulundu.

“1 Dolara Karşılık, 28 Dolarlık Verimlilik Getiriyor”
UNICEF Türkiye Temsilcisi Ayman Abulaban da Türkiye'yi anne ve bebek ölümlerindeki azalma başta olmak üzere birçok alanda atılan önemli adımlardan dolayı tebrik ettiğini söyledi. İyot eksikliğinin zeka seviyesinde 13 puanlık azalmaya neden olduğunun bir kez daha vurgulanması gerektiğini dile getiren Abulaban, “Bunun bir de maliyet kısmı var. Harcanan her bir dolar, iyot yetersizlikleri hastalıkları açısından geriye 28 dolarlık bir verimlilik getirisi sağlıyor” dedi.
Öte yandan toplantıda, kaya ya da deniz tuzu diye belirtilen tuzların değil iyotlu tuzun kullanılması gerektiğini vurgulandı.

26 Eylül 2011 Pazartesi

ASİSTAN HEKİMLERİN SESİ OLDU


Son yıllarda asistan hekimler yaşadıkları sorunları dile getirerek çözüm yolları aramaya başladı. Sosyal medya ve internet, asistan hekimlerin sorunlarını ifade etmek için kullandığı farklı ve etkili bir platform oldu.

Türkiye’deki asistan hekim hareketinin öncü isimlerinden biri olan ve “uykusuz doktor ölüm demektir” sloganı ile asistan hekimlerin sorunlarına dikkat çekmek için www.asistanhekim.org adında bir web sitesi hazırlayan İzmir Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi İç Hastalıkları Asistan Hekimi Dr. M. Özgür Niflioğlu düşüncelerini Sağlık Dergisi’ne anlattı.

Dr. Niflioğlu asistan hekimlerin yaşadıkları ile ilgili şunları söyledi: “Asistan hekimler, bugüne kadar genelde pek sesi çıkmamış, kimse tarafından umursanmamış bir toplamdı. 21 bin kişilik bir aileydi. Ne çektiğini bilen; annesi, babası, kardeşi hadi bir de amcası, dayısı, teyzesi ile toplamda en fazla 100 bin kişiydi. Nitelikli sağlık hizmetinin sunulduğu 3. Basamakta çalışan ama ne olduğu ve ne işe yaradığı anlaşılamayan bir topluluk olarak görüldü yıllarca. Amcaların, teyzelerin tıp fakültesi öğrencisi sandığı hekimlerdi. Hekimlerdi diyorum çünkü onlar gibi 6 yıllık eğitimi bitiren ve aile hekimliğine adım atan meslektaşları, 20 kişilik bir ekibe amirlik yapabilir ve ciddi ücretler alabilirken; onlar çalıştıkları kliniklerde düşük ücretler alan mazlumlar olmuşlardı. Bu nedenle www.asistanhekim.org adresinde tüm asistan hekimlerin sorunlarını dile getirmeyi amaçladım. Web sitemize taşıdığımız birçok konu Türkiye’de gündem yarattı. İlk defa web sitemizde yayınlanan ve tarafımca kaleme alınan “Asistan Hekimler Ne İstiyor” başlıklı 8 maddelik metin asistan hekimlere yönelik çıkarılan genelgenin şekillenmesinde büyük rol oynadı.

“Dünyanın En Zor Üç Sınavından Birini Tıpta Uzmanlık Sınavı’nı Başarıyla Geçen İnsanlar”
Dünyanın en zor üç sınavından biri olarak kabul edilen Tıpta Uzmanlık Sınavı’nı başarıyla geçen bu insanların, aslında orada bulunmasının tek amacı, kaliteli bir uzmanlık eğitimi almak ve geleceğin nitelikli işgücünü oluşturmaktı. Bazen de ne yaptılar ne ettilerse başladıkları bölümde daha fazla devam edemiyorlardı. Ya da bir Rus şairin dediğine benzer şekilde; mevsimine kapıldıkları hekimliğin, bahçesinde açabilecek bir çiçek olmadıklarını anlamışlardı. Ne bırakıp gidebiliyorlardı, ne de bırak gitsin diyebiliyorlardı. Anlaşılmadı. Anlaşılmadılar. Ama artık anlaşılıyorlar. Aslında bunlar, asistan hekimlerin son dönemde neden bu kadar sesinin çıktığının değişik bir bakış açısından özetidir. Ama bu yıl, yani 2011 yılı, asistan hekimler için bir dönüm noktası oldu.

“Türkiye Cumhuriyeti Tarihinde İlk Defa Bir Sağlık Bakanı Asistan Hekimleri Önemsedi”
Asistan hekimler, anlaşıldılar, önemsendiler. Hocaları bile “ne oluyor” dedi. Türkiye’nin pek çok ilinde asistan hekimlerin birlikte haklarını araması sonucunda görülmemiş bir şey oldu, yiğidi öldürelim, hakkını yemeyelim; Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk defa bir Sağlık Bakanı asistan hekimleri önemsedi ve kendi kaleminden bir genelge yayınladı. Doğrular-yanlışlar bir yana, geneli itibari ile sonuç önemli. Gidilmesi gereken daha çok yol olsa da, hastanelerde yapılan ya da yapılacak düzenlemelerde, asistan hekimlerin de göz önüne alınması güzel bir gelişme.

“Hekimlerin Eğitimine Yapılan Yatırım, Bir Ülkenin Sağlıklı Geleceğine Yapılan Yatırımdır”
Hak ve adalet yerini bulmaya başladı ama yapılacaklar ya da yapılması gerekenler henüz bitmedi. İlimde, bilimde ve ekonomide dünyanın ilk on birine girmek üzere olan bir ülkenin evlatları olarak bizlerin, medeni düzeyde bir sağlık hizmeti için daha çok çaba harcaması gerekir. Bunun yolu çağın gereklerine uygun bir tıp eğitiminden geçmektedir. Eğitime yapılan yatırım, bir ülkenin geleceğine yapılan yatırımdır. Hekimlerin eğitimine yapılan yatırım ise bir ülkenin sağlıklı geleceğine yapılan yatırımdır. Çünkü verimli işgücü ve güçlü ekonomi; ancak ve ancak, sağlıklı nesillerle mümkün olabilir.

“Tıp Eğitimini ve Uzmanlık Eğitimini Ülke Gerçeklerine Göre Yeniden Düzenlemelidir”
Eğer Türkiye Cumhuriyeti önümüzdeki dönemde, sağlıkta eğitimin kalitesini arttırmak, uluslararası bir ekol haline gelmek istiyorsa; bir an önce tıp eğitimini ve uzmanlık eğitimini ülke gerçeklerine göre yeniden düzenlemelidir. Bu ülkü çerçevesinde en büyük engellerden biri olan çağı yakalayamayan bir kısım sözde “eğitimci” monşer (davranışlarında batı özentisi içinde bulunan) zihniyetlerden bir an önce kurtulmalıdır. Artık kararlılıkla sormamız ve üzerine gitmemiz gereken soru ya da sorular şunlardır; “Bu kadar büyük bir ülkenin neden tüm dünyada kabul gören uluslararası bir dergisi yoktur?”Bu konuda çaba harcayanları takdir ve tenzih ediyorum. “Türkiye’yi sağlıkta nasıl bir Araştırma-Geliştirme (AR-GE) merkezi haline getirebiliriz?”, “Tıp ve asistanlık eğitimini nasıl bu kalitenin içine dahil edebiliriz?” Son olarak da, “Tüm bu bilimsel girdileri nasıl bir ekonomik güç olarak kullanabiliriz?” İşte belki de hiç de akla gelmeyen asistan hekimlerin, bunlar içindeki en önemli en sürükleyici yeri: gelecektir. Gelecek gençlerine yatırım yapanlarındır.”

25 Eylül 2011 Pazar

“TÜRKİYE, AFETTE TIBBİ YARDIM SAĞLAMAK AÇISINDAN DEVASA BİR DENEYİME SAHİP”

Dünya Sağlık Örgütü'nün "Sağlık Sistemlerinin Krize Hazırlık Açısından Değerlendirilmesi" raporunda, “Türkiye, çok sayıda uluslararası ve ulusal operasyonu ile afet hallerinde tıbbi yardım sağlamak açısından devasa bir deneyim geliştirmiştir” ifadesi yer alıyor.

Sağlık Bakanlığı Kriz Merkezi'nde yapılan basın toplantısında yardım kampanyası hakkında bilgi veren Sağlık Bakanı Recep Akdağ, Bakanlık olarak başlattıkları "Somali'ye Yardım Kampanyası" çerçevesinde, Türkiye genelinde il sağlık müdürleri ile telekonferans yöntemiyle görüştü. Akdağ, tüm sağlık çalışanlarından kampanyaya destek vermelerini istedi.

Akdağ, Türkiye'de, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın talimatlarıyla Somali'de yaşananlar üzerine seferberlik başlatıldığını, kamu kuruluşlarının, sivil toplum örgütlerinin ve vatandaşların yardım etmeye çalıştığını belirterek, Bakanlığın da yardım kampanyasını Başbakanlığın çatısı altında yürüttüğünü ifade etti.
Akdağ, şöyle devam etti: "İki ana mesele tespit edildi. Bunlardan birincisi, onların kendi hastaneleri ile ilgili yapabileceklerimiz. Çünkü, bu hastanelerin alt yapıları bozulmuş durumda ve ciddi teknik desteğe ihtiyaçları var. Onun dışında da açlık ve kuraklık nedeniyle kamplara sığınmış olan Somalili kardeşlerimize, bizzat söz konusu kamplarda hizmet edebileceğimiz şartları oluşturmaya çalışıyoruz.

30 Ton İlaç ve Tıbbi Malzeme, Bir Mobil Hastane Ekipmanı ve Çadırlar
Sağlık Bakanlığımıza ait 30 ton ilaç ve tıbbi malzeme, bir mobil hastane ekipmanı ve çadırlarıyla Türk Hava Yolları'nın da desteğiyle Somali'ye yola çıkacak. Bunlarla birlikte gönüllü olan 4'ü uzman hekimden oluşan 20 kişilik ekip de gidecek. Bölgede bir mobil hastane kurmayı planlıyoruz."


"Bu Ülkelere Hizmete Giden Sağlıkçıların Döner Sermayeleri Azalmıyor"
Mobil hastanelerin Somali'de ne kadar süre kalacağının, ülkedeki şartlara göre değişeceğini belirten Akdağ, "Burada çalışanlar, uzun süre görev yapamıyor. Belli periyotlarla değişiyor. Bu, bir hafta ile bir ay arasında değişiyor. Gönüllü olanlar, daha uzun süre çalışabiliyor. Bu ülkelere hizmete giden sağlıkçıların döner sermayeleri, ek ödemeleri ve buradaki kazançları da azalmıyor. Hem gelirleri azalmıyor hem de hizmet etmiş oluyor. İhtiyaca göre aylarca sürebilir" dedi.
Akdağ, bir mobil hastanede 20 personel bulunduğunu, güvenliğin sağlanması halinde 6 mobil hastanede 120 kişinin görev yapacağını söyledi.
"İlerleyen dönemde kalıcı hastane yaptırılması söz konusu mu?" sorusu üzerine Akdağ, bunun zamanla, bölgenin yönetimiyle ilgili olduğunu belirtti. Akdağ, "Hastaların Türkiye'ye getirilmesi söz konusu mu?" soruna da "Böyle bir plan yapmadık, ama ihtiyaç halinde bu da yapılabilir" yanıtını verdi.

“Türkiye, Afet Hallerinde Tıbbi Yardım Sağlamak Açısından Devasa Bir Deneyim Geliştirmiştir”
Akdağ, Dünya Sağlık Örgütü'nün "Sağlık Sistemlerinin Krize Hazırlık Açısından Değerlendirilmesi" başlıklı bir raporunun yayımlandığını belirterek, şunları kaydetti: "Bu, bir Türkiye raporu. Raporda, Dünya Sağlık örgütü Avrupa Direktörü önsözde şöyle bahsediyor: 'Rapordaki sonuçlar Türkiye'de kriz hazırlığı konusunda güçlü bir siyasi kararlılık olduğunu ve ülkede ulusal ve uluslararası krizlere müdahale konusunda ciddi bir kapasite oluşturulduğunu ortaya koymaktadır. Sağlık sisteminin kapasitesi büyüktür. Eğitimleri, personel, yatak, acil durum malzemeleri bakımından donanımları iyi durumdadır. Her türlü sağlık acil durumuna cevap verebilecek hazırlık seviyesine sahiptir. Türkiye, çok sayıda uluslararası ve ulusal operasyonu ile afet hallerinde tıbbi yardım sağlamak açısından devasa bir deneyim geliştirmiştir. Bu deneyim, DSÖ Avrupa bölgesinde paylaşılmalı ve müşterek kapasite artırma faaliyetlerinde kullanılmalıdır' deniliyor. Bundan dolayı, tüm sağlık çalışanı arkadaşlarıma teşekkür ediyorum."

23 Eylül 2011 Cuma

BEYİN KAOTİK Mİ ÇALIŞIYOR?




Beynin çalışma prensipleri üzerine yıllardır farklı teoriler geliştiren bilim adamları son yıllarda tahmin edilenin ötesinde düzensizlik içerisinde matematiksel ve kaotik bir çalışma prensibi olduğunu keşfetti. Kaos teorisinin temelleri hakkında bilgi veren Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Fizyoloji Anabilim Dalı öğretim üyesi Doç. Dr. Sinan Canan, düzensizlik içerisinde oluşan düzenin canlı sistemlerde de etkileyici görünümleri olduğunu söyledi.


Beyin araştırmaları yapan bütün insanlar detaylara indikçe temel bir sıkıntı ile karşılaşıyorlar: Hemen her gün, sinir sistemini oluşturan parçaların çalışma ilkelerine dair yeni buluşlar yapılırken, bütünün işleyişini anlamak konusunda halen ciddi bir yol kat edilebilmiş değil. Nöronların tek tek işlevini araştıran bilim adamları, zoologların karınca kolonilerindeki karıncaların davranışlarına bakarak bütün koloninin davranışını anlayamadıkları gibi, beynin çalışma sistemini de anlamakta zorlanıyorlar. Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesi Fizyoloji Anabilim Dalı öğretim üyesi Doç. Dr. Sinan Canan, beynin çalışma şekliyle ilgili son gelişmeleri Sağlık Dergisi Yazı İşleri Müdürü Esra Öz’e değerlendirdi.

Doç. Dr. Canan, nöronların çalışma prensibinin parçaların toplamından daha fazla bir şey olma ilkesine dayandığını söylüyor. Örnek olarak, karıncaların koloniler halinde yaptıkları çok kompleks yuvaları gösteriyor. Sadece karıncaların tek tek incelenmesi ile bu yuvaların nasıl yapıldığının anlaşılamayacağı gibi, nöronları tek başına incelemenin beyin hakkında çok fazla bilgi veremeyeceğini dile getirdi. Doç. Dr. Canan, “Elinize gelecek netice şudur, her karınca tamamen bilinçsiz davranır. Hiç bir karınca galerileri tasarlayacak zekâya sahip değildir. Fakat karıncalar toplu halde davrandıkları zaman böyle bir yapı ortaya çıkartıyorlar. Tabiatta böyle bir şey var tek tek bileşenler bilinçsizce hareket ediyor gibi düşünürken onların bir araya gelmesinden ortaya çıkan şaşırtıcı derecede düzenli davranışlar var. Bu gün insan beynindeki hücrelerin tek tek seslerini dinleyebiliyoruz. MRI, fMRI EEG ve SPECT gibi tekniklerle beynin değişik koşullarda nasıl çalıştığını görüntüleyebiliyoruz. Bunların hepsiyle ulaştığımız yer tabiri yerinde ise “bilinçsiz karıncalar”! Yani sinir sisteminin iş yapan birimleri olan hücrelere ve onların alt birimlerine kadar iniyoruz ama bunların davranışları bütün sinir sisteminin nasıl çalıştığını bize söylemiyor. Aksine biz detaya indikçe işler iyice garipleşiyor; anlamamız zorlaşıyor” dedi.


Nöronların Çalışma Prensipleri Araştırılıyor

Nöronların kendi kendine elektrik üreten ve bazen diğer hücrelerden aldığı elektrik sinyalleriyle bir başkasını uyaran yapılar olduğunu hatırlatan Doç. Dr. Canan şunları söyledi: “Bu hücrelerden nasıl olup da his duygu, hatıra, öfke oluştuğunu çok fazla anlayamıyoruz. İndirgemecilik denilen bilimde parçalarına bölerek anlama mantığı bu konuda bize çok fazla yardımcı olmuyor. Şu anda daha global ve daha uzaktan bakarak beyini bir sistem olarak ele alan bir yaklaşım geliştirmeye çalışılıyor. Tabii bunun içinde karmaşıklık kuramı sistem teorisi, kaos teorisi gibi alanlardan yararlanılıyor.”

Beynimiz, Borsa gibi Kaotik Çalışıyor

Doç. Dr. Canan, “Sistem Teorisi” hakkında şu bilgileri verdi: “Birbiriyle ilişkisi içinde olan çok sayıda bileşenlerin belirli bir kritik karmaşıklık düzeyine ulaşmasından sonra aralarındaki ilişkilerin kompleks davranış ortaya koyduğu durumları inceleyen bilim alanına bu gün karmaşıklık bilimi deniyor. Borsa bu bağlamda çok iyi bir örnektir. Ben para kazanmak istiyorum, siz para kazanmak istiyorsunuz. Binlerce insan var, uzaktan baktığımızda tamamen bireysel davranışlar temelinde rastgele ve kargaşa içinde yürüyor görünmesine rağmen, farklı bir açıdan bakınca böyle bir sistemde bile karmaşık bir düzen oluştuğunu görüyoruz. Kendi kendine yazılı kuralları olmayan kimsenin önceden planlamadığı belli düzenler oluşuyor. Borsaların kaotik bir düzeni olduğu söylenir. İşte bu karmaşık ve alışılagelmişin dışında özellikler gösteren davranış ve biçimleri sistem kuramı ve karmaşıklı bilimi inceliyor. Kaos kuramı sistem bakışının bir alt aracıdır.”

Kaos Teorisi

Kaos teorisinin beynin çalışma prensibinin temellerini açıklayabildiğini belirten Doç. Dr. Canan, biyolojik dokuların “saat gibi” değil, kaotik bir çalışma sistemine dayanarak işlev yaptığını dile getirdi.

Doç. Dr. Canan şöyle devam etti: “Kaos teorisinin başlangıcında, 1971 yılında, Lorenz adlı bir meteoroloji uzmanı, hava tahminleri yapmakla uğraştığı laboratuvarındaki bilgisayarında garip bir şeyler keşfetti. Lorenz, düzensiz gibi görünen bazı olayların arkasında yüksek düzeyde matematiksel ve çıplak gözle anlaşılamayacak bir düzenin var olduğunu gösterdi. Hava koşulları bunun en iyi örneğidir. Bu gün bile hava durumunun 5 günden daha uzun süre için kesin olarak tahmin edilemediğini göreceksiniz. Bu teknik bir yetersizlikten kaynaklanmıyor; havanın ‘kaotik’ olmasından kaynaklanıyor. Ne kadar hassas ölçüm yaparsanız yapın, her hangi bir anda ölçemediğiniz minicik bir değişikliğin sistemin davranışında çok kısa bir zaman sonra büyük değişimlere sebep olabileceği bir davranış şeklidir, kaotik davranış...


Kelebek Etkisi “Başlangıç Şartlarına Hassas Bağlılık”

Lorenz bu bulgularını yayınladığı makalesinde, bugün oldukça popüler bir terim olan “kelebek etkisi”ni ilk kez kullanmıştır “Kelebek etkisi”, dünyanın bir yanında kanat çırpan bir kelebeğin, dünyanın bambaşka bir köşesinde fırtına çıkmasına sebep olabileceğini söyler. Elbette kanat çırpan her kelebek bir fırtınaya sebep olmaz; fakat meydana gelecek bir fırtınayı çok önceden tahmin etmek istiyorsak, hava durumu gibi karmaşık bir sistemde, bir kelebeğin kanat çırpmasından kaynaklanan minik hava akımları kadar küçük değişkenleri bile hesaba katabilecek bir ölçüm ve modelleme sistemimiz olması gerekir. Kelebek etkisi kavramı, kaotik sistemlerin önemli bir özelliği olan “başlangıç şartlarına hassas bağlılık” özelliğini de veciz bir biçimde ifade eder.

Başlangıç koşullarına hassas bağlılık ilkesi uyarınca, siz ister doğal bir olayı gözlemliyor olun isterseniz bilgisayarınızda kaotik bir sistem tasarlayın, ortamın herhangi bir andaki durumunda ihmal edilebileceğini düşündüğünüz küçük bir değişiklik bile yapsanız (ki buna engel olamazsınız; gözlem yapmak muhakkak bir şeyleri değiştirir), kısa bir süre sonra sistemin davranışlarında öngörülmez değişiklikler ortaya çıkacaktır. Doğal olayları bu derece karmaşık hale getiren şey de budur.


Aynı Genetik Enformasyon Olsa da Tek Yumurta İkizlerinde de Farklılıklar Var

Tek yumurta ikizlerini çok ilginç bir özelliği, parmak izleri birbirinden farklı olması. Bu bizlere şunu düşündürmeli: Vücudumuzdaki bütün şekil ve biçimlerin tırnağımızın şeklinden gözümüzün rengine kadar her şeyin genetik olarak belirlendiğini düşünüyoruz. Fakat vücudumuzdaki biçimler, mesela parmak izleri ve retinadaki damarlar gibi, ikizlerde bile birbirine benzemiyor. Aynı genetik enformasyona sahip olsalar, aynı karında, aynı ev ortamında büyüseler bile, büyüme ve gelişmeleri sırasındaki çoğu zaman ölçülemeyecek kadar küçük ve belirsiz farklılıklardan dolayı bedensel biçimler farklı gelişim gösteriyorlar. Burada şaşırtıcı olan şudur: Elin parmak izi söz konusu olduğunda kardeşlerin parmak izleri birbirine ne kadar benziyorsa, bizim parmak izlerimiz de onlara o kadar benzer. Parmak izini kim görse tanır, şekli hep aynı gibidir; detaya baktığınızda ise her parmak izi benzersizdir. Aynen elma ağaçları gibi; dünyanın neresinde görürseniz görün bir elma ağacını tanırsınız; ama bütün dünyayı gezseniz de birbirinin tıpatıp aynısı iki elma ağacı bulamazsınız. Zira doğadaki tüm biçimler kaotik kurallarla oluşur.


Beynin Düzenli ve Tahmin Edilebilir Şekilde Çalışması Hastalık Belirtisi

EEG (Elektroensefalografi) beynin elektriksel faaliyetlerini kaydetmemizi sağlıyor. Örneğin epilepsi (sara) benzeri rahatsızlıklarda bu yöntem çok faydalıdır; beyin dalgaları kaydedilir ve küçük, düzensiz dalgaların birden epileptik dalgalara dönüşüp dönüşmediğine bakılır. Fakat normal bir insandan dinlenme halinde alınan dalgalar “gürültü” gibidir ve yakın zaman kadar da böyle nitelendiriliyordu. Gözle ayırabildiğimiz kalıp tekrarının olmadığı, irili ufaklı karmaşık dalgalar ortaya çıkıyordu. Fakat bu faaliyetler doğrusal olmayan matematiksel yöntemlerle incelendiklerinde görüldü ki aynı Lorenz’in hava durumunda gösterdiği gibi beynimizin içinde de kaotik düzen oluşturan bazı odaklar var. Beynimizin gürültü gibi gözüken aktivitesini hiç de düşünüldüğü gibi rastgele ve kaza eseri olmadığı; belli bir matematiksel düzeninin olduğu gösterildi. Hatta aynı şey kalp ve birçok organ içinde geçerlidir. Artık organlarımızın, beyin dahil, yüksek düzeyde kaotik çalıştığı zaman sağlıklı olduğu; düzenli ve tahmin edilebilir şekilde çalışmaya başlamasının ise “hastalık belirtisi” olabileceğine dair yaygın bir kanı var. Eğer gözle ya da geleneksel yöntemlerle bir düzen görebiliyorsanız, bu genellikle, beyin ve kalp gibi organlarda normalden sapan bir faaliyetin varlığını gösteriyor olabilir (Beyinde epilepsi ve depresyon dalgaları; kalpte, kalp hızı değişkenliği (HRV) dediğimiz parametrede azalma gibi). Çalışmalardan biliyoruz ki, epilepsi krizlerinden önce beynin “kaotikliği” azalır. Kalp krizlerinden önce kalp atımlarının kaotik durumunun değiştiği biliniyor. Dolayısıyla kaos ve karmaşıklık bilimi, canlılığı anlamamız için çok merkezi bir yerde duruyor.


Beyin Saat gibi Çalışmaz

Genel kanının aksine vücudumuz bir saat gibi yahut bilgisayar gibi çalışmaz. Garip bir düzeni vardır. Nedeni ise, bir saatin içerisine küçük bir yabancı madde parçası attığınızda bütün saat bozulur, çalışamaz olur. Çünkü böyle bir sistemde bütün parçalar birbirine doğrusal olarak bağlıdır. Ancak kaotik sistemlerde ise bozucu etkiler belli derecelerde telafi edilebilir çünkü kaotik sistemlerin böyle kendine katıcı ve benzetici özellikleri vardır. Bozucu etkilerin üstesinden gelebilirler. Gün içerisinde karşılaştığımız ani durumlar karşısında kalbimizin durmaması mesela muhtemelen böyle bir mekanizmaya bağlı...

22 Eylül 2011 Perşembe

HEKİMLER ARTIK 5 KONGREDEN FAZLASINA KATILAMAYACAK!


Beşeri Tıbbi Ürünlerin Tanıtım Faaliyetleri Hakkında Yönetmelik ile artık ilaçların sağlık meslek mensuplarına tanıtımı ve tıbbi kongrelerle ilgili yeni düzenlemeye gidildi.

Yeni düzenlemeyle ilaç firmalarının kongre ve benzeri organizasyonlara desteği, sağlık meslek mensubu başına yılda 5 defayla sınırlandırıldı. Beşeri Tıbbi Ürünlerin Tanıtım Faaliyetleri Hakkında Yönetmelik, Resmi Gazete'de yayımlandı. Düzenlemeyle ilgili bilgi veren Sağlık Bakanlığı İlaç ve Eczacılık Genel Müdür Yardımcısı Dr. Hanefi Özbek, Yönetmelik ile beşeri tıbbi ürünlerin sağlık meslek mensuplarına tanıtım faaliyetlerinin düzenlendiğini söyledi.

Aynı Firma ile Yılda En Fazla 2 Kongre
Yeni yönetmelikle ilaç firmalarının kongre ve benzeri organizasyonlara desteğinin, sağlık meslek mensubu başına yılda 5 defayla sınırlandığını, bir sağlık meslek mensubunun yurt içi ve yurt dışı kongre veya sempozyumlara katılımının aynı firma tarafından yılda en fazla iki kez desteklenebileceğini kaydeden Dr. Özbek, bu katkının doğrudan kişiye değil, kongreyi düzenleyen organizasyonlara yapılacağını söyledi.

Beşeri Tıbbi Ürünlerin Tanıtım Faaliyetleri Hakkında Yönetmelik ile getirilen düzenlemeler hakkında Dr. Özbek şunları söyledi: “Bütün toplantı ve kongreler ile katılımcılar tek bir veri tabanına kaydedilip izlenebilecek. Ruhsat sahipleri yıllık programlarını hazırlayıp Sağlık Bakanlığının onayına sunacak ve onay dışı faaliyet yapamayacak. Firmalar, sağlık meslek mensupları dışındaki kişilere (eş ve çocukları dahi olsa) kongre ve sempozyuma katılım için destek veremeyecekler. Kongre veya sempozyumun konusu, sağlık meslek mensubunun uzmanlık veya görev alanı ile ilgili ise firmalar destek verebilecekler. Firmaların desteklediği bu tür organizasyonlar Bakanlığın bilgisi ve onayı dahilinde yapılacak.

Turizm Sezonunda Yapılamayacak
Uluslararası etkinlikler hariç, tatil beldelerindeki kongre ve toplantılar turizm sezonunda yapılamayacak. Turizm sezonunun hangi tarihleri kapsadığı Sağlık Bakanlığı tarafından duyurulacak. Ürün tanıtım (lansman) toplantılarına katılacak sağlık meslek mensuplarının konaklama ve ulaşım giderleri ilaç firmalarınca karşılanamayacak. Sağlık meslek mensubu olmayanlara kongre katılım desteği verilemeyecek. Her toplantı ve kongre programına akılcı ilaç kullanımıyla ilgili bir oturum konulacak. Bu oturumlarda Sağlık Bakanlığı’nın kendi elemanları veya görevlendireceği yetkin bilim adamları sunum yapacaklar. İlaç tanıtımı yapacak olan ürün tanıtım elemanları, Sağlık Bakanlığınca sertifikalandırılan eğitim programını alacak. Sertifikalandırma işlemi,Sağlık Eğitimi Genel Müdürlüğü tarafından yapılacak ve bu sertifikalar 3 yıl geçerli olacak.

Kamuya ait sağlık kuruluşlarına, ürün tanıtımı olarak algılanabilecek afiş veya benzeri tanıtım materyalleri konulamayacak, asılamayacak veya yapıştırılamayacak. Kamuya ait sağlık kurum ve kuruluşlarına firmalarca yapılacak bağışlar da yönetmelikte belirli kurallara bağlandı.Buna göre yapılacak bağış, beşerî tıbbi ürün hakkında reçete yazımını teşvik edici olmayacak, bağışa konu olan malzemenin üzerinde ilaç ismi değil, sadece bağışı yapan firmanın ismi bulunabilecek ve Sadece bir bireyin kullanımına değil kurum veya kuruluşun genel kullanımına yönelik olacak.




Yönetmeliğe Uymayana 1 Yıl Destek Verilmeyecek
Ürün tanıtım elemanlarının, sağlık meslek mensuplarını mesai saatleri içerisinde ziyaret etmeleriyle ilgili düzenlemeye gidildi. Bununla ilgili çalışma hastanede verilen sağlık hizmeti ve eğitimini aksatmayacak şekilde olmak zorunda. Konuyla ilgili olarak hastane başhekimleri yetkilendirilecek. Kongre ve sempozyum destekleri gibi bilimsel ve eğitsel faaliyetler yönünden yönetmelik hükümlerine uyulmaması halinde ruhsat/izin sahibi uyarılacak. Fiilin tekrarı halinde ruhsat/izin sahipleri bir yıl süreyle kongre ve sempozyumlara katkı ve destek veremeyecek.

Satış Miktarının Yüzde 5'ini Geçmeyecek
Tanıtımın yönetmeliğe aykırı yapılması durumunda ruhsat/izin sahibi uyarılacak. Bunun tekrarı halinde tanıtım faaliyeti yapılamayacak. Aynı hususun tekrarı halinde ürünün pazarlanması önce üç ay süreyle, daha sonra da bir yıl süreyle askıya alınacak. Tanıtım elemanları, tanıtım ihlali yaptıkları takdirde Sağlık Bakanlığınca verilen sertifikalar geçersiz hale gelecek. Bu durumdaki kişiler, daha sonra farklı bir firmaya geçse dahi bir yıl süreyle yeni bir sertifika programına katılamayacak. Bedelsiz ürün numunelerinin yıllık dağıtılan miktarı, ilgili ürünün bir önceki yıla ait satış miktarının yüzde 5'ini geçemeyecek. Bu hükmün uygulanmasına her bir beşeri tıbbi ürün için satış izni alındığı tarihten bir yıl sonra başlanacak. Bedelsiz tıbbi ürün numuneleri, sadece hekim, diş hekimi ve eczacıya verilebilecek.

Düzenleme Tarihleri Belli Oldu
Firmaların kongre desteği, katılım sayısı ve veri tabanı oluşturulmasıyla ilgili hususlar 1 Ocak 2012, akılcı ilaç kullanımıyla ilgili düzenleme 1 Haziran 2012, tanıtım elemanlarının eğitimiyle ilgili hüküm 1 Ekim 2012, bedelsiz ürün numuneleriyle ilgili bentler 1 Ocak 2013, diğer hükümler ise 31 Aralık 2011 tarihinde yürürlüğe girecek.”

20 Eylül 2011 Salı

MECLİSİN SAĞLIK ELÇİLERİ: NECDET ÜNÜVAR

Performans sistemi ile çalışan ve çalışmayanların arasındaki maaş adaletsizliğinin ortadan kaldırdığını belirten AK Parti Adana Milletvekili Prof. Dr. Necdet Ünüvar, mecburi hizmetten, aile hekimliğine, sosyal medyada sık sık yer alan kan bağışı iletilerinden Adana’da yapılacak hastanelere kadar birçok konuyu Sağlık Dergisi Yazı İşleri Müdürü Esra Öz’e değerlendirdi.

Hekimlerin çok tartıştığı konular arasında yer alan mecburi hizmetin ne zaman kalkacağı, performans sisteminde değişiklik olup olmayacağı, TUS’ta neden kontenjanların azaldığı, hastanelerin yeni yönetim şekilleri ve Adana’da yapılacak sağlık yatırımları hakkında merak edilenleri AK Parti Adana Milletvekili Prof. Dr. Necdet Ünüvar, Sağlık Dergisi'ne cevapladı. 58,59,60 ve 61. hükümetlerde sağlığın öneminin çok daha net olarak ortaya konduğunu ve bunun vatandaşlar tarafından hissedildiğini dile getiren Prof. Dr. Ünüvar şunları söyledi: “Sayın başbakanımız sağlığa çok önem veriyor, vatandaşa çok önem veriyor. Vatandaşa önem verdiği içinde sağlık her zaman birinci gündem maddesini oluşturuyor. Sağlık eskiden daha çok skandallarıyla, acildeki sıkıntılarıyla, ambulansların gelmemesi veya erişememesi ile gündeme gelirdi. İlaca ulaşamayan, ameliyatını yaptıramayan, parası olmadığı için hastane kapılarından dönen hastaların rehin bırakılması ve hatta ölmüş yakınlarını rehin bırakma ile anılan bir alandı. Ak parti döneminde de sağlık çok konuşuluyor ama bunlardan ziyade yeniliklerle anılıyor. Aile hekimliği, hastanelerde sağlık hizmetlerine erişimin kolaylaşması, sağlık personelinin vatandaşa çok iyi davranması ve hastaların gerektiği zaman hava ambulansı gerektiği zaman uçak ambulansı bir yerden bir yere taşınabilmesi hatta bazen yurt dışından vatandaşların yurt içine o uçaklarla taşınabilmesiyle anılan sektör oldu. Sağlıkta attığınız her adım hemen karşılığını buluyor. 74 milyon insanı çok kolayca etkileyebiliyor. Dolayısıyla sağlık AK Parti dönemlerinde hep gündem oldu, gözde oldu.

Atama Nakil Yönetmeliği Kuralsızlığa Kural Getirdi
2002-2007 yıllarında üst düzey bürokrat olarak çalıştım. Bu çorbada tuzumun olmasından büyük mutluluk duyuyorum. Çok sıkıntılı günler geçirdik. İlk günler özellikle, bir kural koyuyorsunuz, o kurala anında olumlu ya da olumsuz tepkilerle karşı karşıya kalıyorsunuz. Mesela Atama Nakil Yönetmeliğini 2003 yılında ilk yayınladığımız zaman, bazı milletvekili arkadaşlarımız bile buna tepkide bulundu. Özellikle sağlık personelinin nakliyle ilgili daha önce hiç kural yokken, sadece bakanın veya müsteşarın bir tek telefonuyla, talimatıyla olup biten iş kurala bağlandı. Hizmet puanı denildi, iller kategorize edildi. Yoğunluk durumuna göre birden 6’ya kadar da yoğunluğunu kategorize edildi ve yer değiştirmeleri ilk atamaları ve sonrasındaki başka yerlere geçişi kurala bağladınız. Bu kuraldan kendi şahsım adına zaman zaman mağduriyet hissettiğimi hatırlıyorum.




“Sen nasıl müsteşarsın, bir tane tayini bile yapamıyor musun?”
5 yıl müsteşarlık yaptım, annem benden 3 tane talepte bulundu. Hizmet puanı ve atama nakil yönetmeliğine göre yapılması gereken işlerdi. Üçünü de yapamadım, sonunda annem dedi ki “sen nasıl müsteşarsın, bir tane tayini bile yapamıyor musun?”, “Evet, bir tane tayini bile yapamıyorum” dedim. Zaten bir kural kurumun başındaki bürokratın hatta, bakanın dahi kuralı bozmamasıyla işliyor.

Çalışanda Çalışmayanda Aynı Döner Sermaye Alıyordu!
2002 yılının Kasım ayına kadar üniversitede Endokrinoloji alanında öğretim görevli ve ana bilim dalı başkanıydım. Ve o zaman bizim hep eleştirdiğimiz bir şey vardı. Çalışanda çalışmayanda aynı döner sermaye alıyor. Ben sabah 8’de hastaneye gider akşam 19’a kadar da çalışırdım. Başka bir hoca 14:30’da çıkardı. Endokrin kliniğini yeni kurduğumuz zaman asistanlarım hatırlayacaktır. Haftanın 3 günü poliklinik koymuştum. Öğle arasında 12 ile 13:30 arasında yemek tatilinde, ben o saatlerde hasta bakardım. Yanımda gönüllü asistan çalışırdı. Bende aynı döner sermaye alırdım, saat 10’da gelip saat 14’te giden vizit yapmayan, polikliniğe adımını bile atmayan arkadaşlar da aynı döner sermaye alırdı. Şimdi bu hakkaniyet midir? Değildir.


Hekimin Performansını Göz Kararıyla ve Subjektif Unsurlara göre mi Yapacaksınız?
Sağlıkta yaptığımız en önemli değişimlerden biri de daha çok çalışan daha çok üreten arkadaşlarımızın daha fazla gelir elde etmesini ilişkilendirmek oldu. Hani bazen şunu da söylüyorum. “Hekimlik parayla mı ölçülür?”Parayla ölçülmez yani bir kişinin bir tane ızdırabını dindirmenin hiçbir parasal karşılığı yoktur. Sadece göz kararıyla veya bu çok bu az çalışıyor gibi bir takım subjektif unsurlara göre mi yapacaksınız? Yoksa insanların ürettiği baktığı hasta, yaptığı ameliyat, ürettiği hizmet ve verdiği eğitimle bütün bunları ilişkilendirmeniz gerekiyor. Bunların detaylarını tartışabiliriz, bir takım eksiklikler olabilir.

Eksikler Her 6 Ayda Bir Gözden Geçiriliyor
Performans sisteminin pilot uygulamasını Bolu ve Afyon olmak üzere sonra da 10 ilde başladı. Şimdi bütün Türkiye dahil hale geldi. 6 ayda bir değişiklikler oldu. Muhalefet milletvekilleri şöyle eleştiride bulundu, “Bu yap boz tahtası mı her 6 ayda bir değiştiriyorsunuz?” Hayat dinamik siz uygulamayı getirdiğiniz zaman bu uygulamanın yansımalarına bakmanız gerekiyor. Yansımaların da sahada bir mevzuat metni yapıyorsunuz ama sahadaki uygulamalarınız çok farklı olabiliyor. Bir takım şeyleri eksik görmüş olabiliyorsunuz, bir takım şeyleri objeleri fazla görmüş olabiliyorsunuz. Eksikler her 6 ayda bir gözden geçiriliyor. Döner sermaye ve performans sistemi ciddi aşamalardan geçti. Birçok değişiklikler oldu, hala değişmesi gereken şeyler var.

Sağlıkta Rakamları Takip Edin
Türkiye’nin her yerine gittiğim zaman da hekimlerle bir araya geliyorum. Öğrencilerle iki defa toplantı yaptım, “sağlık politikası için ne düşünüyorsunuz, nasıl bir gelecek umuyorsunuz?” diye. Önerilerin yanında, birisi “sağlıkta her şey kötüye gidiyor” dedi. “Rakamları takip etmelisin” dedim. 2002-2010 yıllarındaki istatistikleri verdiğimde, aşı oranı mı kötü gidiyor? Bebek ölüm oranı mı? Anne ölüm oranı mı? İnsanların sağlığa erişimi mi? ilaçlara erişimi mi? bunların hangisi kötüye gidiyor? dediğimde, düşüncesi değişti.

Sorunları Yazarak Yetkiliye İletin
Biz çok fazla yazıp geriye dönüşümleri yapmıyoruz. 10 kişinin 8’i sonuçları yazarak bakmıyor. Sadece serzenişte bulunarak şikayette bulunuyor. Yazarak durum incelenmiyor. Muhataba iletmek gerekiyor. Eksik kalan konular ve sağlık çalışanlarının özlük hakları önümüzdeki dönem gündeme gelecek.

24 Yeni Meslek Grubu Oluşturuldu
Hekimlerimizin, hemşirelerimizin ve diğer sağlık çalışanlarımızın haklarını koruyacağız. 24 yeni meslek grubu oluşturuldu. Hepsinin mutlu olacağı düzenlemeler getiriliyor.


TUS’ta Kadrolar Neden Azalıyor?
Türkiye’de hekim dağılımına baktığınız zaman iki önemli problem göreceksiniz, birisi bölgesel dağılım Türkiye’nin doğu ve güney doğu bölgesi ile batı bölgeleri arasında ciddi fark var. Dengesizlik söz konusu, mecburi hizmet bunun için var. Zorunlu hizmet hekim olarak sorduğunuzda “iyi bir şey değil” diyebilirsiniz. Ama işin başına geçtiğiniz zaman ve sizden hekim bekleyen yöreleri gördüğünüz zaman, zorunlu hizmet “zorunlu” diyorsunuz. Diğer önemli bir husus da uzman ve pratisyen hekim dağılımı, Türkiye’de baktığınız zaman yarıya yakın bir oran olduğunu görürsünüz. Batı ülkelerinde böyle değil. Batı ülkelerinde uzman hekimler pratisyen hekimlerin 4’te 1 oranında Türkiye’de ciddi uzmanlaşma olmuş. İnsanlara pratisyen hekimlik cazip gelmediği için hocalar aile hekimlerinin kendilerinden fazla almasını eleştirse de biz aile hekimliğini, birinci basamağı cazip hale getirmek durumundayız. Birinci basamakta insanlar ile birebir muhatap olunacak daha sonra uzmanlık alanına göre bir dağılım yapılacak. Batı ile doğu arasında bir fark var. Bazı uzmanlık alanlarında hekim sayısının ülke ihtiyaçlarının üzerinde olduğunu görürsünüz. Ankara, İstanbul ve İzmir’e baktığınızda bazı meslek gruplarının özellikle bazı cerrahi branşlarda 5-10 yıl uzman sayısı ihtiyacının çok üzerinde rakamlara ulaşılmış. Şu anda asistan sayılarının az olmasının nedeni pratisyen ve uzman hekim sayısının dengesizliği.


Acil Tıp Uzmanı, Aile Hekimi ve Halk Sağlığı Uzmanlarının Sayısı Artacak
Sağlık ocaklarında hekim sayısı ciddi anlamda azaldı. 2,5 yıldır mevcut “pratisyen hekim havuzu” dengelenir diye sabit bırakıp, mezun olan herkesi ihtisasa göndermeye çalışıldı. Fakat son yıllarda tıp fakültelerinin ve eğitim hastanelerinin sayılarının artışı nedeniyle ihtisasa girilecek kurum çeşidi arttı. Dolayısıyla kurum başına düşen asistan sayısı azaldı. Bazı birimlerde ihtiyacın üzerinde asistan vardı. Onlar için problem olmasa da gerçekte birçok klinik için problem var. Bu durumda pratisyen hekim havuzundan daha fazla azaltılamaz. Her mezun ihtisasa gönderilecek. 4. Yılda tıp fakültesine öğrenci sayısının artışı yani 2 sene sonra tıp fakültesinden 4 bin 500 kişi değil 6 bin kişi mezun olacak. 3 sene sonra 7 bin kişi, 4 sene sonra 7 bin 500, 5 sene sonra 8 bin yani 6 sene sonra 10 bin kişi mezun olacak. Asistan sayısı o yıllar itibariyle daha yüksek tutabilir. Burada da dengeyi sağlarken ciddi anlamda acil tıp uzmanına ihtiyaç var, acil tıp uzmanlığına daha çok asistan alınıyor. Aile hekimliği uzmanlığına daha çok asistan ihtiyacı var. Halk sağlığı uzmanı sadece üniversitelerde var, onları desteklemeye çalışılıyor. Geri planda kalan birimlerin branşlarını da destekliyor. Asistan hekimlerin yüzde 65’ini üniversiteye ihtisas ediyor, yüzde 35’i Sağlık Bakanlığına bağlı çalışıyor. Yüzde 5’ini de yine üniversitelere Bakanlık kontenjanından verilebiliyor. Halk sağlığı, çocuk psikiyatrisi ve bazı yan dallarda bu uygulanıyor.

Tıbbi Sekreterler Asistanların Yüklerini Azaltacak
Asistanların üzerindeki yükün nasıl azaltılacağını, daha çok kendiişlerini yapmaları için çalışmalar yapılıyor. Tıbbi sekreter alınıyor. Bunların sayısını arttırıp klinikler asistanların üzerindeki yükleri de azaltmayı hedefliyor. Vatandaşın mutluluğunu sağlamak durumundayız, vatandaşa hizmet eden sağlık çalışanlarının mutluluğunu sağlamak zorundayız. İki kişinin çalıştığı yerde 10 kişi çalışırsanız orada 10 kişinin de mutsuz olması anlamına gelir.

Bir Kişi Kan Bağışını Kızılay Yerine Twitter’a Yazıyorsa Onda Başka Bir Şey Ararım!
Kan bağışı sorunu geçmiş ile karşılaştırıldığında bir hayli yol kat ettik. Kızılay ile Sağlık Bakanlığı arasında “kan hizmetleri” açısından ciddi bir çalışma yapıldı. Artık Kızılay’ın her hangi bir şubesine insanlar müracaat ettiği zaman kanı rahatlıkla temin ediyor. Bir takım nadir rastlanan alt grup uyuşmazlığı olanlarla ilgili belki sıkıntı olabilir. Mesela sosyal medyada özellikle Twitter’da, lütfen iletin denildiğinde herkese yayılıyor İsminiz daha çok duyulmuş oluyor. Onların böyle bir amaca yönelik olduğunu da düşünüyorum. Her hangi bir Kızılay şubesine müracaat ettiğiniz zaman kan en kısa sürede temin ediliyor. Geçen gün “200 ünite kana ihtiyaç var” deniliyordu. Bir kişiye 200 ünite kana ihtiyaç olması şaşırtıcı! Masumane düşünüldüğünde kan bağışını teşvik edebilir ama öte yandan da bir ciddi soru işaretini de beraberinde getirebilir. Bir kişi kan bağışını Kızılay yerine twitter’a yazıyorsa onda başka bir şey ararım.

Bebek Ölüm Oranı Binde 10’un Altına İnmesi Hedefleniyor
Obezite ile mücadele tüm dünyanın sorunu. Diyabet ile obezite birbiriyle ilişkilidir. Obezite artıkça diyabet riski artar. Giderek konforlu bir yaşam sürmek, daha çok gıda almak, daha az hareket etmek, daha konforlu bir yaşam, neredeyse adım atmak yerine araca bineceğiz. Apartmana girdiğimiz zaman hemen asansör nerede diye arıyoruz. Sofrada sürekli tüketmeye çalışıyoruz. Açık büfe gibi beslenme tarzı obezite ve diyabeti ciddi ölçüde teşvik eden unsurlar. Tüketirken veya o konforu kullanırken hoşumuza gidiyor. Ama onun bedeli bizim için çok ağır oluyor. Önümüzdeki dönem yine obezite ve diyabet olacak ayrıca bebek ölüm oranı şu anda binde 13 civarında binde 10’un altına inmesiyle ilgili Sağlık Bakanlığının hedefleri var.

“Doktor” Sadece “Tıbbi Direktör” Olacak
Önümüzdeki dönem hastanecilik açısından son derece önemli gelişmeler olacak. Hastane fiziki koşulları ve yönetim modelleri farklı olacak. “Kamu Hastane Birlikleri” adı altında geçen dönemde Plan Bütçe Komisyonunda kanun teklifi vardı. Önümüzdeki dönem hastanelerde böyle yeni yönetim olacak. Pilot olarak başlanacak. Yönetim modelinde, doktorların yönetimi hakkındaki serzenişleri gidermeye yönelik değişiklik olacak. Doktor sadece “tıbbi direktör” olacak. Hastanelerin yönetimi çağın gereklerine uygun olacak. Tıbbi, idari ve mali hizmetleri birbirinden ayrılıyor

Yüksek Sağlık Şurasının Yapısı Değiştiriliyor
Yüksek Sağlık Şurasının yapısı değiştiriliyor. 11 üyeden oluşan ve başkanlığını Bakan adına Müsteşarın yaptığı kurul, bilirkişi olarak çalışıyor. Sağlıkla ilgili birisine enjeksiyon yapılmış, o kişi sakat kalmış. “O enjeksiyondan mı yoksa başka bir etkenden mi” diye mahkemeler dosyayı iki kuruma gönderir. Biri adli tıp diğeri Yüksek Sağlık Şurasıdır. Yüksek Sağlık Şurasına bilirkişi vasfının yanı sıra bir de vatandaş ve sağlık çalışanı arasındaki tıbbi hatalar boyutunda olan konuları “uzlaşma” ile ilgili bir yetki verileceği anlaşılır.


Adana’ya Dev Hastaneler
Adana’da yeni hastaneler açılacak, özel sektörün yatırımları da var. Bin 400 yataklı devasa şehir hastanesinin ihale süreci devam ediyor. 4-5 aya kadar ihale tamamlanacak. 3 yıla kadar bitmesi bekleniyor. 600 yataklı TOKİ tarafından yaptırılan hastane, hizmete girdi. Ufak tefek acille ilgili problemlerde çözüldüğünde Adana Numune Hastanesini taşımış olacağız. Daha sonra Numune Hastanesi taşınınca yerine Adana Devlet Hastanesini taşıyacağız. Adana Devlet Hastanesinin yerine de 300 yataklı yeni bir hastane yapacağız.

İlçelere Entegre Hastaneler Yapılıyor
Adana’da çok sayıda küçük ilçelerimiz var, nüfus az, hastane yapsan hekim ve hasta sirkülasyonu zor. Bu nedenle küçük entegre devlet hastaneleri yapılıyor. Mesela 4 bin civarında nüfuslu Feke ilçemize 25 yataklı hastane, 3 bin 500 nüfuslu Saimbeyli’ye 25 yataklı hastane, 4 bin nüfuzlu Aladağ’a 25 yataklı hastane yapıyoruz. Kozan’a 200 yataklı ve Ceyhan’a 250 yataklı hastane yapacağız. Karataş’a 75 yataklı hastanemiz vardı. Geçen yıl hizmete girdi. Onun kapasitesini geliştireceğiz.

Tufanbeyli’de Diyaliz Hizmeti Başlattık
Tufanbeyli’de 50 yataklı bir hastanemiz var. 2007 yılında aday olarak ziyaretim sırasında benden 1 tane olan uzman sayısını 4’e çıkartmamı istediler. 2011 yılında seçim öncesi gittiğimde 8 uzman doktor vardı. Fizik tedavi yapılıyordu.. 50 yataklı, fizik tedavinin de yapıldığı fevkalade bir hastane olmuş. Ayrıca diyaliz ünitesini de oluşturduk. Şimdi Kayseri’den hastalar diyalize geliyor.



“Türkiye’de İlk Defa İlde Kurulan Sağlık Turizm Derneğiyiz”
Adana’da 2 yıl kadar önce sağlık turizmini canlandırmak için çalışmalar başlattık. Adana bölgenin çok önemli şehri. Ortadoğu içinde önemli bir konumda bulunuyor. Sağlık tesislerimizi yurt dışındaki insanlarında kullanmasına açmalıyız. Ülkemizin tanıtımı olur hem de döviz kazanırız. Türkiye’de ilk defa “il sağlık turizm derneğini” kurduk. Adana Sağlık Turizmi Derneği, 2010 yılında bin 35 kişiye sağlık hizmeti verdi. Sağlık turizmi ile sağlık kapasitenizi genişletiyorsunuz. Sağlık kapasitenizi yurt içi ve yurt dışından insanlara sunmuş oluyorsunuz. Ülkenizin tanıtımını yapmış oluyorsunuz.”

18 Eylül 2011 Pazar

MİGRENİ OLANLARIN KALBİNE BAKIN!

Migren tedavisinde doktorların dikkatinden kaçan doğumsal kalp anomalilerinden patent foramen ovalenin ( kalp üst odacıkları arasındaki delik) tanısı ile tedavide yeni bir yaklaşım son yıllarda söz konusu olmaya başladı. Konu hakkında Sağlık Dergisi’ne bilgi veren Özel TOBB ETÜ Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr.Mehmet Zülküf Önal, bütün masrafların SGK tarafından karşılandığını ve Mayıs ayından bu yana 50 hastanın 15’ine uygulanan yöntemin migren tedavisine hemen hemen kesin ve kalıcı bir çözüm olduğunu belirtti.


Nöroloji kliniklerine en sık başvuru nedenlerinden birisi olan migrenin tedavisinin olmadığı halk arasında yaygın olarak kabul görmüş bir düşünce olarak gözlenmektedir.

Günümüzde radyolojik görüntüleme yöntemlerindeki gelişmeler ve özellikle MR ve tomografi konusunda teknolojinin kullanımındaki hızlı artış ve yoğun kullanım nörolojik hastalıkların tanı ve tedavisinde oldukça yararlı olmaktadır.

Önceden nöroloji tedavilerinde çok kısıtlı uygulamaların olduğunu ancak artık birçok nörolojik hastalığın tedavisi olduğunu kaydeden Özel TOBB ETÜ Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Mehmet Zülküf Önal, “Hastalarımıza nasıl diyabet ve hipertansiyon gibi hastalıklar kabul edilip tedaviyi ömürlerini sonuna kadar sürdürüyorlar. Nöroloji hastalarına bunu anlatmalıyız. Hastaya bu ilacı ömrünün sonuna kadar kullanacaksın dediğimizde demoralize oluyor. Tedavisi olmayan hastalık gözüyle bakıyor. Hipertansiyon ve diyabetin de tedavisi yok. Diyet uygulanacak ilaç alınacak, insülin dozu ayarlanacak sonuçta ömür boyu tedavi gerektiriyor. Parkinson, bazı epilepsi türleri, multipl skleroz ve bazı hastalıkların ömür boyu ilaç kullanımını gerektirdiğini biliyoruz. Ancak epilepsi ve migrende belli yaş dönemlerinde ortadan tamamen kaybolma olasılığınıda akılda bulundurmakta yarar var. Sonuç olarak, nörolojik bir çok hastalığın tedavisi yada hastanın yaşam kalitesini optimize eden bir çok seçenek bulunmaktadır. Maalesef bir çok branşta olduğu gibi nöroloji de de genetik kökenli hastalıkların tedavisinde istenilen düzeye henüz ulaşılamamıştır.

Her Doktor Her Branşı Genel Kültür Düzeyinde Bilmeli

“Her hekimin kendi branşında her şeyi çok iyi bilmesi gerektiğine inananlardanım” diyen . Prof. Dr. Önal şunları söyledi: “Aynı zamanda iyi bir doktorunda genel tıp bilgisinin olmasın da yarar var. Yani bir beyin doktoru ortopedi ile ilgili genel kültür düzeyinde bile olsa bilgisinin olması gerekiyor. Oradaki gelişmeleri de takip edip, gerektiğinde kendi branşındaki hastalıklarla ilgili iyi sonuçlar alabilsin.

Migren: Venöz Kandaki Toksik Maddelerin Arteriel Kana Doğrudan Geçişi

Migrenin nedeninin çok belirgin olarak ortaya konulmuş değil, genetik yatkınlık, kişilik özellikleri birçok etken sayılabilir ama mekanizmasını halen çok iyi bildiğimizi söyleyemeyiz. Fakat son yıllarda pratiğe uygulamada fayda sağlayacak yeni bir mekanizma üzerinde duruluyor. Bu da “migrenin venöz kandaki toksik maddelerin arteriel kana doğrudan geçişiyle” yani bilimsel anlamda vücutta her hangi bir şantın varlığı sağdan sola şantın varlığı bir migrenin oluşumuna neden oluyor olabilir. Bu şantı kapadığınız zaman tabii migren bir şekilde de ortadan kalkıyor.

Transkranial Doppler ile Migren Belirlenebiliyor

Transkraniyal doppler ile serebral arterleri akım yönleri ile ilgili olarak renklerle kodlanmış biçimde vizualize etmek mümkündür. Patent foramen ovale tanısında ise, mikro hava kabarcıklarının PFO'den geçerek orta serebral arterde görüntülenmesi temeline dayanır. Hassas bir tanı yöntemdir. Transkraniyal doppler non-invazif, güvenilir, hastaya rahatsızlık vermeyen, iyi tolere edilebilen ve kolay uyum sağlanabilen tanı yöntemidir. Transkraniyal dopplerin hassasiyeti yüzde 68 ile 89 arasında değişmektedir. İnme geçiren hastalarda ise, spesifitesi yüzde 92 ile 100 arasında değişmektedir. Sağlıklı toplumda transkraniyal dopler ile TEE'nin karşılaştırmalı bir çalışmasında, transkraniyal dopplerin hassasiyeti yüzde 85 spesifitesi ise yüzde 83 olarak bulunmuştur. Bununla ilgili bizim son zamanlarda yaptığımız en önemli çalışma Transkranial Doppler uygulaması yani beyin ultrasonu yapıyoruz. Beyin damarlarının bu şekilde görüntülenmesi ülkemizde birkaç merkezde yapılıyor. Bunun yanı sıra hem doppler olarak kullanılanılan hem de yumuşak dokuyu yani beyin dokusunu da gösteren ultrason (B-Mode) kullanılarak kalpteki şantın varlığının yanı sıra beyin anotomisindeki değişiklikleri de tespit edebiliyoruz.

Bubble Test Nasıl Yapılıyor
Hastanın venöz kanı alınıyor. Bu kan alındıktan sonra 9 cc serum fizyolojik ile karıştırıyoruz. 1cc kadar hava ile bu suyu ve kanı ajitasyon ile köpüklü bir su haline getiriyoruz. Bu köpüklü suyu venden verdiğimiz zaman normal koşullarda artere geçmemesi gerekiyor. Akciğerde bunun rezerve olması gerekiyor. Temiz kana geçip yani arteriyer kana geçtiğinde o bubble’ların ekojenitesini biz beyindeki arterlerde takip ediyoruz.

“Patent Foremen Ovale” Toplumun Yüzde 20’sinde Görülüyor
Geçiş var ise bu hastada “Patent Foremen Ovale” dediğimiz doğumsal bir anomali tesbit ediyoruz. Bu anomali fizyolojik sayılabilecek çok zararsız bir anomali, toplumun yüzde 20’sinde görülen bir rahatsızlık. PFO görülen kişilerin hemen hemen yarısında da migreni görüyoruz.

“Patent Foremen Ovale” Vakalarında Migren ve İnmeye Dikkat Edin
Migrenli hastalarda Patent Foramen Ovale sıklığı iki kat fazla görülür. Yüzde 20’nin 10’unda migren onun yüzde 5’inde de inmeyi görüyoruz. Deliği kapadığımızda kişinin migren atakları neredeyse tamamen geçiyor veya bu sebebe bağlı olarak inme gelişme durumu olmuyor. Başka nedenden inme olabilir ancak kalpteki delikten dolayı inme olmuyor. Normal stent takılır gibi kardiyolog tarafından kasıktan girilerek atriumlar arasındaki deliği kapatarak tedavi sağlanmış oluyor.

Auralı Migren Hastalarında ya da MR’ında İskemik Gluetik Odak
Transkraniyal doppler sonografisi ve buble testini auralı migren ise, ağrı öncesinde ışık çakmaları ya da görme alanında bozukluk varsa veya bu tip hastaların MR’larında iskemik gliotik non spesifik odak ya da hiper intens odaklar varsa yapılması gerekir. Bize baş ağrısı ile gelen hastalara derdik ki: “biz bunu migren hastalarında görürüz endişe etmeyin.” Ancak artık bu tip MR sonuçları rapor ediliyorsa, diğer atherosklerotik risk faktörleri yoksa, yüzde 90 oranında kalbinde delik ortaya çıkıyor. Herkese bubble yapmıyoruz. Ama auralı migren hastalarında ya da MR’ında iskemik gluetik odak olanlarda mutlaka yapıyoruz.

Migren Hastalarında Başarı Yüzde 90
Kalbi delik olan migren hastalarında başarı oranı yüzde 90, inme açısından başarı oranı yüzde 100, ağrılar ve ataklar azalıyor. Bazı migren ilaçlarını hastalar tolere edemiyorlar, bir kısmı çok kilo aldırıyor, bir kısmı kilo verdiriyor, bir kısmı tansiyonu düşürüyor. Her ilacın uzun vadede yan etkisi var. İlaç tedavisini sevmiyorlar bu durumda PFO kapatılması radikal çözüm oluyor.

Auralı Migren Nedir?
Migren orta veya ağır şiddette kişinin yaşam kalitesini düşüren bulantı ile beraber olan, kadınlarda üç kat daha sık görülen baş ağrısı tipidir. Tipik migren ağrısı başın tek tarafında, zonklayıcı karakterde 4-72 saat kadar sürebilen beraberinde bulantı, kusma ışık ve sesden rahatsızlık duyma görülen ve fiziksel aktivite ile artan bir ağrı tipidir. Hastaların yaklaşık üçtebirinde aura denilen ağrı öncesi garip kokular, gözde ışık çakmaları ve garip hislerle başlayıp ağrı ile devam eden bir süreç söz konusu olabilir.

Migren atağının muhtemel 4 evresi vardır. Bunla aşağıda özetlenmiştir. Her evrenin herzaman ve her hastada görülmesi gerekmez. Ayrıca her hastada ataklarda farklılık gösterebilir. Aynı hastada da her zaman her evresi görülmeyebilir.

1. Prodrom dönemi ağrıdan saatler veya günler önce başlayabilir.

2. Aura başağrısından hemen önceki dönemdir.

3. Ağrı fazı, atak dönemi olarak kabul edilir.

4. Postdrome ağrı sonrası görülen yakınmalardır.

16 Eylül 2011 Cuma

2011 YDUS İZLENİMLERİ


16 Temmuz 2011 tarihinde ÖSYM tarafından yapılan Yan Dal Uzmanlık Sınavı (YDUS) ile ilgili İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Erdinç Nayır, izlenimlerini ve iddialarını Sağlık Dergisi’ne anlattı.

ÖSYM tarafından 16 Temmuz 2011 tarihinde yapılan Yan Dal Uzmanlık Sınavı (YDUS) ile ilgili izlenimlerini ve iddialarını Sağlık Dergisi’ne anlatan İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Erdinç Nayır, “hekim olarak hem sürekli çalışıyoruz hem de sistemin getirdiği sorunlarla uğraşıyoruz. Bu emeklerimizin karşılığında daha düzgün uygulamalar, sınavlar olmalıdır” dedi.

10 branşta yan dal uzmanlık sınavı yapıldığını ve yakın zamanda sonuçların açıklandığını belirten Dr. Nayır, “ÖSYM tarafından bazı soruların üstü örtüldü. Neden böyle söylediğimi sınava giren kişiler çok iyi bilirler, hatalı soruları düzeltmeden sonuçları açıkladılar. İç Hastalıkları dışında diğer branşlar hakkında net konuşmak istemiyorum. Genel cerrahi ve pediatri dallarında sınava giren meslektaşlarımdan aldığım bilgi sonucunda yanlış sorular olduğu ve bunların bir kısmının düzeltilmediği yönündeydi. Fakat İç Hastalıkları konusunda çok net konuşabilirim.

“Zor Bir Sınavdı”
İç Hastalıkları sınavında geçmiş yıllarda yapılan toplam 7 sınavda ortalamalar 60-62 civarıdır. Bu sınavdaki ortalamaya tabloda da görüldüğü gibi, 51.8’e gerilemiş. Geçmiş yıllara göre zor bir sınavdı. Zorluğu konusunda herhangi bir şey söylemiyorum. 60-62’den 51’e gerilemesi ile birlikte sınava girenlerin ortalama 300-350 kişinin 50 puanı geçememesi sonucu sınavın zor olduğunu değerlendirebiliriz. Soruların, geçmiş yıllar ile kıyaslandığında zor olduğu çok net görülüyor. Zorluğu konusunda ÖSYM’yi eleştirmiyorum, kendi tercihleridir, sonuçta bir eleme ve sıralama sınavı yaptılar. Ama sorularının çok net olması, doğru olması şarttır!


“İç Hastalıkları’nda Toplamda 10’a Yakın Tartışmalı Soru”
İç Hastalıkları’nda toplamda 10’a yakın tartışmalı soru vardı. Bu soruların toplamda en az 6 tanesi çok net bir şekilde textbook bilgileri ışığında yanlış soruydu. Peki itiraz edilmedi mi? Edildi tabi ki. Ben şahsen toplamda 6 tane soruya textbook bilgileriyle itiraz ettim ve birçok meslektaşım da İç Hastalıkları’nda bazı sorulara itiraz ettiler. Peki sonuç nedir?

“Cevapları Textbooklarla Karşılaştırdığımızda Neden Tezatlıklar Oluyor?”
ÖSYM’nin yaptığı bu sınavda daha önceki açıklamalarına göre sorular textbooklardan hazırlanıyor, peki cevapları textbooklarla karşılaştırdığımızda neden tezatlıklar oluyor? İşin bir komik yanı da 6 tane sorunun yanlış olduğunu iddia ettiğim dilekçeme karşılık olarak gönderdikleri yazıda benim itiraz ettiğim sorularla alakalı bir tek kelime bile geçmiyordu. Bana gönderdikleri yazıda İç Hastalıkları haricinde bazı branşlarda değişiklik yaptıkları sorulardan bahsediliyordu. Onlar halbuki beni ilgilendirmiyordu, ben kadın doğum veya göğüs hastalıkları sorularına itiraz etmedim. Bana gönderdikleri yazıyı okuduktan sonra aklıma şu soru geldi, “Benim dilekçemi okumadılar mı?”


“Textbook Kanıtlarına Dayanan Yanlış Sorular”
Bir önceki İç Hastalıkları YDUS’unda 5 soru, bu son yapılan sınavda en az 6 soru textbook kanıtlarına dayanarak yanlış. Peki ne oldu şimdi, yerleştirme sonuçları açıklandı. Bu sınava giren birçok kişinin hakkı yenmiş oldu. Hayatının çizgisini buna bağlamış birçok hekim arkadaşımın düzeni alt üst oldu. Hekim arkadaşlarımın umutları bir yıl sonra yapılacak sınava kaldı. Sınav zor olabilir, textbookta yazan herhangi bir bilgi sorulabilir. Ama sorular yanlış olmamalıdır.

97 Kadrodan Sadece 2 Kişi Bu Kadrolara Yerleşti
İlginç bir diğer durum da yabancı uyruklu hekimlere açılan kadro sayısı ve yerleşenlerdir. En son TUS başvurularında yabancı uyruklu hekimler için açılmış yüksek kadro sayısı tepki çekmişti. 2011 YDUS tercih kılavuzuna göre sınav yapılan tüm branşlarda toplamda 97 kadro ayrılmış ve yerleşenlerin sayısı sadece 2. Kadrolara dikkat edecek olursanız, birçok TC vatandaşı meslektaşımın seçmek isteyeceği bazı hastanelerin branşları sadece yabancı uyruklu hekimlere açılmış. O kadrolara giren oldu mu? Hayır. 97 kadrodan sadece 2 kişi bu kadroları kullanabildi. Bu noktada da birçok TC vatandaşı hekim arkadaşım mağdur oldu. Yan dal sınavında istediği sonucu alan, istediği yere yerleşen tüm meslektaşlarımı tebrik ederim, bende istediğim sonuca ulaştım” dedi.

15 Eylül 2011 Perşembe

ULUSAL KAN VE KAN ÜRÜNLERİ REHBERİ'NDE YENİLİKLER YAPILDI


Sağlık Bakanlığı ve Kızılay'ın çıkardığı Ulusal Kan ve Kan Ürünleri Rehberi'nde yenilikler yapıldı ve bağışçıların hangi durumlarda kan veremeyeceği belirlendi.

Gönüllü fanatik kan bağışçılarının talepleri yüzleri güldürdü. Kan veren bazı vatandaşların Bağışçı Sorgulama Formuna "Fenerbahçeliyim kanımı Galatasaraylılara vermeyin" ya da "Kanımı Fenerlilere vermeyin" diye not düştükleri görüldü. Sağlık Bakanlığı Tedavi Hizmetleri Genel Müdür Yardımcısı Murat Türkyılmaz "Sağlık Bakanlığı ya da Kızılay yetkilileri tabi ki bu notları dikkate almıyor" dedi.

Kanımı Fenerlilere Vermeyin
Sağlık Bakanlığı ve Kızılay'ın çıkardığı Ulusal Kan ve Kan Ürünleri Rehberi'nde yenilikler yapıldı ve bağışçıların hangi durumlarda kan veremeyeceği belirlendi. Konu hakkında bilgi veren Türkyılmaz, Bağışçı Sorgulama Formunda da değişiklikler yaptıklarını ve bu formlara bazı ilginç notların düşüldüğünü anlattı. Bazı bağışçıların sorgulama ve onay formuna ilginç notlar eklediğini ifade eden Türkyılmaz, "Fenerbahçeliyim kanımı Galatasaraylılara vermeyin" ya da "Kanımı Fenerlilere vermeyin" diyenlere rastladıklarını ancak bunların yetkililer tarafından dikkate alınmadığını aktardı.

Dövme ve Botoks Yaptırana Bir Yıllık Yasak
Ulusal Kan ve Kan Ürünleri Rehberi'ndeki yenilikleri de anlatan Türkyılmaz şöyle konuştu: "Düzenlemeye göre botoks, dövme, akupunktur, piercing, saç ekimi veya estetik müdahaleler yaptıran vatandaşlardan da bir yıl süre ile kan alınamayacak. Sivilce tedavisi, sedef hastalığı, kellik için herhangi bir ilaç kullananlar da belli sürelerle kan veremeyecek.

Tutuklular da Kan Veremiyor
Üç günden fazla hapis ya da gözaltında kalanlar da 12 ay kan bağışçısı olamıyor. Bunun en önemli nedeni hastalıklardaki pencere dönemi. Her hastalıkta “pencere” dediğimiz bir dönem var. Bu dönemde hastalık test yapılsa da test negatif çıkıyor. Sorun yokmuş gibi görünüyor. Oysa tutuklularda riskli durumlar olabileceği için kanı risksiz kişilerden almayı tercih ediyoruz. Sağlıkçılar için önemli olan güvenli kan teminidir. Bunların hepsi diğer vatandaşın sağlığı için, kan vermemesi için değil."

Bağışcıya 'Hayat Kurtardınız' Mesajı
Kızılay Kan Hizmetleri Müdürü Levent Sağdur da bağışçıların kanlarının başka bir hastaya verildiğinde bilgilendirildiklerini aktardı. Sağdur, "1 milyon 800 bin donasyona ihtiyacımız var. Geçen yıl 1 milyon topladık. Kan bağışçılarına 'Kanınızda herhangi bir bulaşıcı hastalığa rastlanmamıştır. Kanınız şu hastaneye gönderilmiş ve kullanılmıştır. Hayat kurtardınız' diye mesaj geliyor" dedi. Sağdur, bunun vatandaşların kafalarındaki soru işaretlerini giderdiğini ve bir daha kan vermeye teşvik ettiğini söyledi.

Yalan Beyana Hapis
Tedavi Hizmetleri Genel Müdür Yardımıcı Murat Türkyılmaz, bağışçıların yanlış beyan verememeleri gerektiğinin önemine değindi. Türkyılmaz, "Bağışçı Sorgulama Formuna verilecek yanıtların doğruluğu hayati önem taşıyor. Bazı vatandaşlar uzun sürdüğü için sıkılabiliyor. Ancak risk durumları yalnızca bu şekilde tespit edilebilir. Eğer kan bağışında bulunan kişinin yalan beyanda bulunduğu tespit edilirse, bu kişi bir yıldan üç yıla kadar hapis ya da 500 gün adli para cezası ile karşı karşıya kalıyor" dedi.

14 Eylül 2011 Çarşamba

POLİKLİNİK SAATLERİ UZUYOR


Sağlık Bakanlığı tarafında, acil servislerdeki yoğunluğa çözüm bulabilmek için bilimsel araştırma yapıldı. Poliklinik saatleri uzadı.

Acil servislerdeki yoğunluğun nedenini araştırmak için bilimsel bir çalışma yaptırdıklarını belirten Sağlık Bakanlığı Tedavi Hizmetleri Genel Müdürü İrfan Şencan, konu hakkında Sağlık Dergisi Yazı İşleri Müdürü Esra Öz’e konu ile ilgili bilgi verdi. Şencan, “Çalışmanın özü şu; insanların acil servisleri kullanım oranları çok yüksek. Sayın Bakan’ın da her platformda belirttiği gibi, vatandaştan isteğimiz ‘lütfen acil olmadığınızda acili kullanmayın ki gerçekten acil olan insanlara zaman ve ekip kalsın.’ Acil servislerle ilgili çalışma yaptırdık. Acil servise giden hasta ve hasta yakınlarının kendi ifadelerine göre; sadece yüzde 57’si acil olduğunu düşünüyor. Yüzde 43’ü ‘acil değilim ama ben acile geldim’ diyor. Sağlık çalışanları tarafından baktığımızda ise acile gelenlerin sadece yüzde 25’i ‘acil’ deniyor. Bunun dışındaki yüzde 25 oranını da hekimler acil değil derken hastalar kendilerini acil kabul ediyor. Ama yüzde 43’ü ben acil değilim, acile geldim diyor” dedi.

Ne Olmazsa Acile Gelmezsiniz?
Yapılan araştırmada neden hastaların acil servisi tercih ettiklerinin de araştırıldığını dile getiren Şencan şunları söyledi: “Acilde işlerin daha hızlı bittiği için, gündüz işe gittiğim için gelmek istiyorum diyenler var. Katılım payı vermek istemeyenler de acile gittiğini söylüyor. En önemli durumlar bunlar. ‘Ne olmazsa acile gelmezsiniz?’ diye sorulduğunda, ‘eğer poliklinikler mesai bitiminde de çalışırsa gelmeyebiliriz’ diyorlar. Mesai dışı polikliniklerini özellikle çoğaltıp, acil servise gelme oranlarını azaltmak istiyoruz. Acile gereksiz başvuruyu çok rahatlıkla söyleyebiliyorum. Bunu hem yapılan araştırmada hekimler söylüyor hem hastalar kendileri de söylüyor.”

Mesai Dışı Poliklinik Uygulaması Acili Yoğun Olan Bazı İllerde Başladı
Mesai dışı poliklinik uygulaması acili yoğun olan bazı illerde uygulamaya başlandığını kaydeden Şencan, “Her yerde başlanmamasının nedeni olarak hekim sayısının yetersiz olmasından kaynaklandığını dile getiren Şencan, büyük hastanelerde gece nöbeti tutanın, nöbet ertesi izni var. Gündüz hastane boşalır. Ben fazla mesai yaparım diyen gönüllülerle yapmaya çalışıyoruz. Hekim sayısı el verdikten sonra uygulama daha da yayınlaşacak. Mesai dışı poliklinikler gece 11’den sonra fazla hasta ihtiyacı olmuyor. 5’ten 11’e kadar” şeklinde konuştu.

Aile Hekimlerinin, İdeal Rakamı Bin 700 İle 2 Bin Kişiye Bir Aile Hekimi
Şencan, “Aile hekimlerinin esnek mesaileri 5’ten sonra çalışmalarını sağlarsak acile gelme oranları düşebilir. Aile hekimlerinin, sayısal olarak idealimiz bin 700 ile 2 bin kişiye bir aile hekimi düşüyor. Şu anda 3 bin ila 3 bin 500 kişiye bir aile hekimi verebiliyoruz. Sayısal yetersizlik var tabii ki. Şimdilik bu oranları yakalamak için çok yerden pratisyen hekimler çekildi, özellikle acil servislerden ve oralarda sıkıntıya düştü. Aile hekimlerine başvuru oranı gittikçe artıyor. Şu anda yüzde 60-70 oranında başvuruların aile hekimine olmasını istiyoruz” dedi.

13 Eylül 2011 Salı

ÜNİVERSİTELERDEKİ KRİZ NASIL ÇÖZÜLMELİ?


Son dönemlerde üniversitelerin girdiği mali kriz sonrası yaşananları Sağlık Dergisi Yazı İşleri Müdürü Esra Öz’e değerlendiren Sağlık Bakanlığı Kanserle Savaş Dairesi Başkanı Prof. Dr. Murat Tuncer, bu durumun düzeltilmesi için profesyonel bir bakış açısı kazanılması gerektiğini söyledi.

Son günlerde üniversitelerde yaşanan mali krizlerin nedenini araştıran ve bu konuda çözüm yolu sunan Sağlık Bakanlığı Kanserle Savaş Dairesi Başkanı Prof. Dr. Murat Tuncer, “Üniversiteyi yöneten kişi senfoni orkestrasının şefidir. Dünyanın en iyi keman sanatçısı, dünyanın en iyi piyano sanatçısını siz yönetiyorsunuz. Sizin yapmanız gereken senkronizasyonu sağlamaktır. Ancak bugün üniversiteleri yönetenler arada gidip piyano çalışıyor, arada gidip keman çalıyor. Bundan bir senfoni çıkmıyor tam bir kakafoni çıkıyor” dedi.

Prof. Dr. Tuncer, göreve geldiği ilk günden itibaren “Kanserle Savaş” ile ilgili olarak kaynakların son derece verimli olarak kullanılmasını hedeflediklerini , sağlığa ayrılan miktarın çok ciddi artış gösterdiğini dile getirdi. Tedaviden daha çok, önleyici hekimliğe yönelmenin gerektiğine dikkat çeken Prof. Dr. Tuncer şunları söyledi: “Hastanelerin daha verimli çalıştırılması, sağlık sistemindeki iyileşmeyle olur. Sağlık Bakanlığının yürüttüğü sağlık hizmet sunumunda veya fonksiyonlarında ana hedef hasta memnuniyeti ve yaygınlaşma merkezli. Bu fonksiyonun ve sistemin üniversite hastanelerine yaygınlaşırken geçişte biraz format hatası oldu. Sağlık Bakanlığı geçişte değişik aşamalardan sonra buraya geldi. Üniversite hastaneleri buna ayak uyduramadılar.

Üniversiteler Yeni Sisteme Niye Ayak Uydurmakta Zorlandı?
Üniversite hastanelerinin birkaç tane fonksiyonu var. Sadece hizmet değil. Aslında bizim ana fonksiyonlarımız, eğitim ve araştırma. Sunduğumuz hizmet bize ana fonksiyonlarımız gerçekleştirmede yardımcı oluyor. Hastalarımızı biz aslında öğrencilerimize eğitim vermek amacıyla görüyoruz. Bu ana fonksiyonlarımızı maalesef son zamanlarda kaybettik. Biz yeniliğe hiç kimsenin yapamadığı konulara ve gerçekten “niş” noktaları denilen Türkiye’de ve dünyada rekabet edilecek noktalara hedeflenmeli, yönelmeliydik. Bunu yapamadık. Genel gidişe kapıldık. Hatta öyle bir noktaya geldik ki özel hastanelerle rekabet etmeye kalktık. Halbuki özel hastaneler rekabet konusunda bizim kulvarımızdan çok farklı bir yerde bulunuyor.

“Üniversiteler Günü Kurtarma Derdindeler”
Norm kadro, fonksiyonlara bağlı dinamik bir süreçtir, kaç öğrenciniz var. Kaç lisans lisans üstü program yürütüyorsunuz? Yaptığınız işlerin artış hızı 10’ar yıllık projeksiyonunuz neler, buna bağlı olarak kadrolarınız ne olmalı? Asistan kadronuz ne olmalı, sabitlerseniz norm kadro anlayışını “önünüze bir put koyar ona tapar gibi” olursunuz. Aslında hedefimizi öğrenci memnuniyeti, asistan memnuniyeti, hasta memnuniyeti ve akademisyenlerin memnun olduğu bir ortam olarak hedeflemeliyiz. Bu açıdan projeksiyonlar yapmalıyız. Ancak maalesef üniversiteler günü kurtarma derdindeler.

Ankara Sağlık Üssü Olacak ve Merkezi Acil Servis Kurulacak
Ankara’daki üniversite hastanelerini daha büyük bir risk bekliyor. Sağlık Bakanlığı Ankara’yı sağlık üssü yaptı. 2 tane büyük kampus oluşuyor ve 2012’de devreye giriyor. 2012 yılında devreye girecek olan iki büyük kampus dünya çapında sağlık hizmeti sunan merkez olacak. Merkezi Acil Servis yapılacak ve bununla rekabet etmek cidden çok önemli bir vizyon gerektirir. Üniversite olarak bir master plan çıkartıp adım adım ilerlemeniz gerekiyor. Merkezi acilde üniversitenin yapması gereken ve merkezi acilde yapılamayan şeyleri bulmanız lazım. Sizin multidisipliner çalışarak hiç kimsenin yapamadığını yapar hale gelmeniz lazım. Biyomedikal mühendisliği gibi hem mühendislik bilimleri hem biyolojik bilimleri hem sağlık bilimlerinin hem de fen fakültesinin bir arada çalışarak hiç kimsenin yapamadığı yaklaşımları tedavi imkanlarını sağlamanız mümkün. Bu size yanık tedavisinde çok yeni gelişmeler sağlayabilir. Travma acilinde çok büyük açık var. Bu alana yaklaşılmalı, çok uç vakalar kimsenin yapmadığı yaklaşımları sunmak önemli. Bu hedefleri kendinize belirleyemezseniz, 2012’den sonra üniversite hastaneleri acilleri ve diğer anabilim dalları maalesef hasta bulamazlar.

“Biz Bilim İnsanıyız”
Akademik alanda farklı hedefler vardır. Çok para kazanalım derdinde değiliz. Çok hasta görelim gibi bir endişemiz yok. Biz görmemiz gereken hastaları görelim, öğrencilerimizi yetiştirelim, asistanlarımızı yetiştirelim ve bilim üretelim. Biz bilim insanıyız. Tabii bu ürettiğimiz bilimden yararlanacak olan hastalardır. Ürettiğimiz şeyi sadece ürettiğimiz alanda değil bütün dünyanın kullanımına sunmak durumundayız. Evrensel bir hizmet görüyoruz. Bir anlamda da evrensel çalışıyor herkes, işletme farklı akademi farklı. Üniversiteler eğer bu dönüşüm programına ayak uyduramazlarsa ayakta kalmakta zorlanacaklar.

İki Milyar TL’yi Kim Yönetiyor?
Üniversitelerin öz kaynaklarını hazine yardımlarını, bütçemizi bilimsel araştırma fonumuzu ve diğer kazanımlarımızı, döner sermayelerimizi bir araya getirirseniz bu mali miktar aşağı yukarı 1-1-5 milyar TL dan biraz daha fazla . Düşününki bu miktar 2001 yılında Türkiye Cumhuriyeti’nin İMF’nin kapısında almak için beklediği miktar. Bu parayı bir üniversite yönetiyor. Peki, bu parayı Üniversitede kim yönetiyor? Bir Bankasının başına bir hekim koysak yönetebilir mi? Bir bankanın başına nasıl profesyonel biri geliyorsa üniversitenin başına da mali yönetimi, işletme bilgisi olan profesyonel ekip getirilmeli. Varlık içinde yokluk çekiyoruz, mali yönetimi, işletmeyi bilen arkadaşlarımız var ve dışarıya danışmanlık veriyorlar . Biz onlardan yararlanmıyoruz. Birkaç kişi bu parayı yönetmeye çalışıyorlar ve batırıyor. İkinci önemli konu, insan kaynakları, beşeri sermayemiz. Öğrencilerimiz dahil aşağı yukarı 30 bin kişiyi el yordamı ile yönetmeye çalışıyoruz. Özlük hakları, öğrencilerimizin barınma, ulaşım sorunlarıyla ilgilenen eğitim, mezuniyet sonrasında iş bulmada yardımcı olacak insan kaynakları departmanı olması gerekiyor.
Üniversite yönetiminde beşeri ve mali sermayelerin yönetimi büyük önem taşıyor. İkisi de profesyoneller tarafından yönetilmiyor. Bizim insan kaynaklarımızı personel dairesi başkanlığında çekirdekten yetişme arkadaşlar yönetiyorlar. İş o kadar büyüdü ki bu alt yapı desteği hem idari anlamda hem mali anlamda üniversiteyi götüremiyor, bu değişimi siz yapmazsanız başkaları size rağmen yapmaya başlarlar ve söz söylemeye hakkınız kalmaz. Sizin batmanız Türkiye’nin batması demek oluyor. Bu kadar büyük bir kaynak batırılamaz.

Her Şey Belirsiz
Bugün akademisyenlerden birçoğu yardımcı doçentler ne zaman doçent olacaklarını bilmiyor. Doçentler ne zaman profesör olacağını bilmiyor, hiçbir düzen yok, sürekli değişiyor. Bu durum sürekli motivasyon kaybına neden oluyor.

“YÖK Sistemi Yeniden Yapılandırılmalı”
Geçtiğimiz dönemlerde Sağlık Bakanının, üniversitelere devlet hastanelerinin akademik yönden işletilmesini teklif ettiğini biliyorum. Oysa bugün konuşulan konu Sağlık Bakanlığının Üniversite Hastanelerine el koyma iddiası. Nereden nereye gelindiğine bakılınca büyük bir çelişki var. Bence durum iyi analiz edilmeli ve Üniversiteler kendilerine çeki düzen vermeli daha sonra başkalarını eleştirmelidir. Üniversitelerin ciddi reforma ihtiyacı var. Bunu kendileri yapamıyorsa YÖK sistemi içinde yapılmalıdır. YÖK’ün kurulduğu tarihe bakın belli sayıda ve sınırlı fonksiyonları olan üniversiteler var. O günkü YÖK sistemi ve içeriği bugünkü sisteme ve ihtiyaçlarına cevap verebilecek yapıda değil.
Hacettepe Üniversitesi bir akademi ve sadece Türkiye’nin değil dünyanın sayılı akademilerinden bir tanesidir. Bunu böyle görmeliyiz. Çözüm önerilerini de böyle görmeliyiz. Tali sorunlar bizi yıpratıyor. Hacettepe Üniversitesi ancak akademi kültürüyle yönetilebilir. Böyle yönetilemediğimiz için her şey aksıyor.

Kanser Savaş Dairesinde Neler Yaptık?
2002 yılından itibaren Kanser Savaş Dairesinde ilk önce Türkiye’de kanserin ne durumda olduğunu belirlemekle başladık. Göreve geldiğimde bu konuda her hangi bir veri yoktu. Önce Türkiye’deki kanser sorununu bilimsel analizlerle ortaya koyduk. Şu anda 170 bin kanser hastamız var. İnsidansımız erkekte yüz binde 275 kadınlarda yüz binde 168 durumda. Kanser profiline ve nedenlerine bakıldığında sigara ile ilişkili kanserlerin Avrupa ve Amerika ile kıyaslandığında çok daha yüksek olduğunu gördük. Bizde kanser demek sigara demektir. En fazla akciğer-bronş kanseri görülüyor. Yutak kanseri de çok fazla. Diğerleri dünyaya göre daha az. Demek ki konsantre olacağımız alan çok farklı. Bu da yetmez kanserin trendini ölçmeye başladık. Kanser trendini analiz ettik. 2030 yılına gelindiğinde ne olacak. Kanserin Türkiye’ye mali yükü nedir?yılda 2.3 milyar Euro tedavi için para harcanıyor. 2030 projeksiyonu çıkarttık. 2030 da böyle giderse Türkiye’nin nasıl bir kanser tablosu olacağını belirledik. 2030 yılına gelindiğinde eğer kanser hızı böyle devam ederse her yıl yarım milyon vatandaşımız kansere yakalanacak. 1.5 milyon insan kanser ile yaşıyor olacak. 10 milyon Euro kanser yatırımı gerekiyor. Bütün bunlar çok ciddi rakamlar. Bütün bunlarla nasıl mücadele ederiz diye program ortaya koyduk. Türkiye’nin ulusal kanser programını ortaya koyduk. Son beş yılda yedi uluslararası kitap yazmışız ve Türkiye’de kanser politikaları açısından neler yapıldığını Dünyaya göstermişiz. Bunun sonunda bu yıl 22. Ülke olarak IARC a (International Agency for Research on Cancer) üye olduk. Bugün kanserde yılda 2.000’den fazla hastada daha klinik bulgu vermeden taramalar ile tanı koyup hayat kurtarıyoruz.

2030 Yılına Kadar Neler Yapılacak?
2030 yılına kadar 300-350 kanser tarama merkezi olmak durumundadır. 900’den fazla medikal onkologa ihtiyacımız var. Bundan çok daha fazla onkoloji hemşiresine ihtiyacımız var. Çok az sayıda onkoloji hemşiresi var. 54 tane kapsamlı kanser merkezi gerekiyor, bunların projeleri yapıldı. Ara meslek grupları tarif ettik, mamografer, sitoteknolog gerekiyor. Ne kadar uzman ne kadar patolog gerekiyor, ne kadar sitolog gerekiyor elimizde var. Cihaz parkında ihtiyacımız olacak cihazları belirledik. Kaç radyoterapi cihazına ihtiyacımız var. Bütün bunlar 2030 rakamları olarak elimizde bellidir. Bunları ortaya koyamadan kanser kontrol programı yapamazsınız. Bizim bütün hedefimiz bu kanser artışını aşağı yukarı 2015-2020’den sonra durağanlığa getirmek.

2030 Yılı Hedefleri Belirlenmeli
Kanser politikaları konusunda yapılanları ve benzer projeksiyonu üniversitelerimiz için yapmalıyız. Durumu iyi analiz etmeli, değişim projesini oluşturmalıyız. 2030 hedefleri konulmalı. Yol haritası belirlenmeli. Yapılacak işleri ortak akılla üniversitedeki arkadaşlarınızla paylaşarak şeffaf bir şekilde master programı olarak ortaya koymanız gerekiyor. Herkesin önünü görmesi gerekiyor. Bunu idari alt yapıda takip edebiliyor olabilmeliyiz. Asistanınız, yardımcı doçent olduğunda ne zaman doçent ne zaman profesör olacağını aşağı yukarı bilmeli. Bir yardımcı doçent 10 yıl geçiyor 15 yıl geçiyor hala doçent olamazken, bazı yardımcı doçentleriniz dışarıdan doçentlik alıp direk profesör olabiliyor. Aynı durumdaki kişiler arasındaki farklılıklardan dolayı kurum içi barış sağlanamıyor, motivasyon kırılıyor.

Üniversiteler Kendi Performans Sistemini Neden Yapamadı?
Performans sistemi, Sağlık Bakanlığında 2005 yılında konuşulmaya, 2007 yılında birçok hastanesinde uygulanmaya başlandı. 2011 Ocak ayı sonunda her yere yaygınlaşacağı biliniyordu. 2007 yılından sonra üniversiteler performans konusunda kendi sistemlerini çizebilirlerdi, niye böyle bir çalışma yapılamadı? Neden YÖK böyle bir çalışmaya hız vermedi? Sağlık Bakanlığı bunu yaparken her türlü donanıma sahip üniversiteler kendi sistemlerini oluşturamadı ! Döner sermaye gelirlerinin yaklaşık yüzde10 unu oluşturan özel hasta gelirleri üniversitelere üçer aylık periyotlarla peşin ödeniyor. Ancak acaba gereken yere harcanıyor mu? Eskiden özel hasta bakan arkadaşlarımız bu ödemeden yararlanabiliyorlar mı? Hacettepe Hastanesi 262 milyon TL’lik bir borç altında iken 144 milyon TL Devlet yardımından sonra Mayıs başında halen borcumuz 211 milyon TL. Bu borcun nedenlerinden sadece biri SGK’nın tek alıcı olması. Ancak sizin fatura takip sisteminizin olmaması, verimlilik analizi yapmamanız, akılcı yatırımlar yapılamaması, plansız harcamalar, yerli yersiz ihaleler , yüksek finans maliyetiniz hiç bir katkı yapmıyorlar mı bu borca?

Bir Döner Sermaye Neden Çöker?
Bir döner sermaye neden çöker? Mali disiplin yok, faturalarımızın çok büyük çoğunluğu geri dönüyor. Yatırımlar planlı değil, gelir gider hızı birbirine eşit değil. Öz kaynaklarımız verimli kullanılamıyor. Döner sermayeye aslında bütçemizden yapılacak operasyon harcamalarımızı yüklenmiş durumda. Borç gelir oranımız yüzde 102 yani borcumuz gelirimizin üzerinde, çok fazla sözleşmeli eleman alınmış. Hiçbir üniversite sözleşmeli elemanda yüzde 30’u geçmemiş, bizde yüzde47. Sonuçta döner sermayeyi üreten arkadaşlarımız kazandırdıkları döner sermeyenin ancak yüzde9 unu alabiliyorlar. Oysa bunun üç katını alabilirler. Bütün bu tablo gösteriyor ki, üniversiteyi işi iyi bilen arkadaşlarımızdan yardım alarak yönetmiyoruz. Yatırımlarınızı gelir getirici alanlara kaydırmanız lazım. Kemik iliği nakli bekleyen 100 tane hastam var, pediatride bu hastaları 1 yılda bitirseniz sizin borcunuzun 4’te birini ödüyor. Neden yapılamıyor? 2 yatak fazladan koyamıyorsunuz, 1 hemşire fazladan veremiyorsunuz. Basit çözümlerde aksaklıklar giderilebilir. Kişisel ilişkilerle gidiyor işler, profesyonellerle işletme planlamasının yapılması gerekiyor.

“Hacettepe’nin halen 211 Milyon TL Borcu Var”
262 milyon borcumuz olan Kasım 2010 tarihinden sonra , Devlet 144 milyon TL destek verdi. Mayıs ayı başı itibariyle borç oranı 211 milyon TL ! Önümüzde ekonomik kriz dönemi var ve biz bu krize 200 milyon TL’nin üzerinde borç ile giriyoruz. Bundan daha fazla bir yardım da isteyecek durumumuz yok. Üniversitemiz ortak akılla, genç dinamik profesyonel akademi ruhuna sahip bir kadro ile yönetilmelidir. Her şeyi akademi ruhu ile çözebileceğine inanan genç bir kan değişimi gerekiyor.”
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...