28 Haziran 2011 Salı

TÜRK CUMHURİYETLERİNDE “TÜRK” BAŞARISI


Türkiye, kemik iliği naklinde ve hekimlerin eğitiminde Kırgızistan, Özbekistan ve Azerbaycan gibi Orta Asya ülkelerinde lider konumda bulunuyor. Hematoloji Uzmanlık Derneği Başkanı Prof. Dr. Dinçer: “Türk hekimleri, her türlü bilgi ve tecrübeye sahip. Sadece Azerbaycan’dan Türkiye’ye yılda ortalama 60 hasta geliyor” dedi.

Türkiye, Hematoloji Uzmanlık Derneği’nin desteğiyle kemik iliği naklinde ve hekimlerin eğitiminde Kırgızistan, Özbekistan ve Azerbaycan gibi Orta Asya ülkeleri arasında lider konumda yer alıyor. Bir yılda sadece Azerbaycan'dan Türkiye'ye kemik iliği nakli için yaklaşık 60 hasta geliyor. Bu ülkelerde kurulan kemik iliği nakil merkezleri Türkiye'den alınan destekle açılırken, merkezlerde görev yapacak olan hekimler de Türkiye'de eğitim alıyor.

“Azerbaycan’a Türk Destekli Onkoloji Hastanesi Kuruluyor”
Hematoloji Uzmanlık Derneği tarafından Antalya'da düzenlenen Avrasya Kök Hücre ve Aferez Toplantısı'nda Dernek Başkanı Prof. Dr. Süleyman Dinçer, Sağlık Dergisi Yazı İşleri Müdürü Esra Öz’e şunları söyledi: “Deneysel kök hücre çalışmaları Türkiye'de kötü durumda değil. Biz, ortalardayız, ama kötü değiliz. Kemik iliği naklinde Türk hekimlerinin her türlü bilgi ve tecrübesi var. Azerbaycan'daki merkezin başında ben bulunuyorum, şimdi Onkoloji hastanesi de kurulacak. Bunların hepsinde Türk hekimler görev yaptı. Sadece Azerbaycan'dan Türkiye'ye yılda ortalama 60 hasta geliyor.”

“Azerbaycan’daki Hekimleri Türk Doktorlar Yetiştiriyor”
Azerbaycan Milli Onkoloji Merkezi Hematoloji Bölüm Başkanı ve Direktör Yardımcısı Doç. Dr. Ogtay Ferrcoz, merkezinden her yıl Türkiye'ye yılda 15 hastanın, ülke genelinde ise yaklaşık 60 hastanın nakil için geldiğini belirtti. Ferrcoz, Azerbaycan'da kemik iliği naklinin yapılmadığını, nakil için hastaların başka ülkelere gittiğini söyledi. Ferrcoz, “Kemik nakillerinin Türkiye'de hem kaliteli hem de maliyeti diğer ülkelere oranla daha uygun. Türk hekimlerine güveniyoruz, çünkü kardeşiz. Bu konuda hekimlerimizi de Türk doktorlar yetiştiriyor. Avrupa'da bir hasta için kemik iliği naklinin maliyeti 100-250 bin dolar arasında iken bu rakam Türkiye'de 35-150 bin dolar arasında değişiyor” dedi.

“Kırgizistan-Türkiye Tranplantasyon Merkezi”
Kırgızistan Hematoloji Merkezi Başhekimi Prof. Dr. Abdulhalim Raim Janovich ise şunları söyledi: “Kırgızistan’da 3 yıl içinde iki kemik iliği nakli gerçekleştirdi. Nakillerin yapıldığı merkez “Kırgizistan-Türkiye Tranplantasyon Merkezi” olarak isimlendiriliyor. Merkezdeki 7'si hekim, 3'ü hemşire olan sağlık personeli Türkiye'de eğitim aldı ve nakil yapılırken de Prof. Dr. Dinçer ve ekibi uygulama sürecinde yanımızda bulundu.”

Türkiye'ye proje teklifinde bulunmak üzere geldiklerini ve tam destek beklediklerini söyleyen Janovich, “Destek olunması halinde seneye alojenik (başka vericiden kemik iliği nakli) uygulamasına başlayacağız. Şimdilik 5 tane otolog transplantasyon yapabilecek sarf malzemelerin hepsi mevcut. Bunlar için Türkiye'den yardım almayabiliriz. İmünotik uyuşmanın belirlenmesi ve genetik incelemelerin yapılabilmesine olanak sağlayan iki özel cihaz temin edilmesi için Türkiye'den destek bekliyoruz” diye konuştu.

“Merkezimizdeki Yaklaşık 100 Bin Dolar Tutarındaki Teknik Donanımı TİKA Karşılandı”
Özbekistan Hematoloji ve Transfüzyon Derneği Başkanı Prof. Dr. Bachramov Saidjalol Machmudovich, “Kemik iliği nakil merkezimizi yeni açtık. Merkezdeki yaklaşık 100 bin dolar tutarındaki teknik donanımın TİKA tarafından karşılandığını, bundan dolayı Türkiye'ye büyük minnet duyduklarını ifade eden Machmudovich, merkezlerindeki hekimlerin Türkiye'de eğitim aldıklarını belirtti. Henüz, ülkelerinde herhangi bir kemik iliği nakli yapmadıklarını, ancak planlandığını dile getiren Machmudovich, ''Bu yıl, ilk kez kemik iliği nakli yapılacak” dedi.

“Türkiye ile Dostuz”
Machmudovich, ilk kemik iliği naklinin Türk ve Özbekistanlı hekimler tarafından birlikte yapılacağını anlatarak, nakil için Türkiye'ye 20 yaşında bir hasta gönderileceğini söyledi. Bugüne kadar hastaların başka ülkelere giderek nakil yaptırdığını ifade eden Machmudovich, “Türkiye ile dostuz, birbirimiz daha iyi biliyoruz. Böylesi bir müdahalede güven esastır. Bizim de Türk hekimlere güvenimiz sonsuz” şeklinde konuştu.

27 Haziran 2011 Pazartesi

TJOD HEKİMLERİN YANINDA

9. Jinekoloji ve Obstetrik Kongresi'nde sağlık politikaları, mesleki bilinç, Gebelikte ''Omega-3 kullanımı, gebelikte ultrasonla takibin etkileri ve Obezitenin kısırlığa yol açabildiği masaya yatırıldı.

Sağlık Bakanlığı ve Uluslararası Jinekoloji ve Obstetrik Derneği FİGO Tarafından Desteklenen 9’uncu Ulusal Jinekoloji ve Obstetrik Kongresi Antalya'da yapıldı. Bin 800 katılımcının yer aldığı kongrede, 56 oturum, 7 özel oturum, 12 yabancı, 330 yerli konuşmacı ve 90 stant ile hem bilimsel hem sosyal içeriği ile göz dolduran bir kongre olduğunu belirten TJOD Başkanı Prof. Dr. İsmail Mete İtil,kongrede bilimselliğin yanı sıra kadın-doğum hekimliğinin tüm yönleriyle ele alındığını, sağlık politikalarının değerlendirildiği, mesleki bilinç ve kaynaşmanın yükseldiği büyük bir çalıştay olduğunu kaydetti. Prof. Dr. İtil konuşmasında şunları söyledi: "Sağlıkta başarı, hastanın istediği eczane, istediği hastaneye gidip kapıdan karşılanması değildir. Sağlıkta başarı toplumun tümünün fiziksel ve ruhsal olarak iyi halde olmasının sağlanmasıdır. 2002 yılında 1,5 milyon olan ameliyat sayısı, 2009 da 4,5 milyona çıkmışsa, ilaç tüketimi 750 milyondan, 1,5 milyar kutuya çıkmışsa, hasta sayısı yüzde 81 artmışsa, bu toplum iyileşmiyor, ya hasta oluyor ya da hasta ediliyor demektir. Sistemin çok hızlı bir şekilde gözden geçirilmesine ve değerlendirilmesine ihtiyaç vardır. Eğer bu konuda TJOD ye bir görev düşerse, gerekli öneri ve katkılarımızı sunmakta tereddüt etmeyiz. Yalnızca ve yalnızca hukukun uygulanması sağlıkta birçok sorunu çözecektir."

TJOD Jinekologların Hukuk Bilgisini Güçlendiriyor
Yargıtay üyeleri ve hukuk fakülteleri öğretim üyelerinin de katlımı ile düzenlenen oturumlarda jinekologların hukuksal sorunlarla karşılaştıklarında daha bilinçli ve doğru adımlar atmasın için bilgilenmelerini amaçladıklarını kaydeden Prof. Dr. İtil, "Türkiye’de malpraktis yönünden en sık dava açılan alan kadın doğumdur. Mediko-legal boşluklar sezaryen oranlarını etkiliyor. Doğumda karşılaşılabilecek anne ve bebeğe ait komplikasyonlardan kaçınmak ve normal doğuma bağlı sorunlardan uzak kalmak için doktorlar sezaryene yönelebiliyor" dedi.

"Hekimlere, Sezaryen ile İlgili Meslek İçi Eğitim Verilmeli"
Neredeyse iki doğumdan birinin sezaryenle yapıldığını belirten Prof. Dr. İtil, sezaryen oranlarının düşürülmesi için Sağlık Bakanlığı ile protokol imzalandığını dile getirdi. Prof. Dr. İtil, kongrede sezeryanla doğum oranlarının düşürülmesine yönelik çalışmaların da gündeme geldiğini söyleyerek, bu konuda kadınların bilinçlendirilmesinin, gebe okullarının yaygınlaştırılmasının ve okullarda cinsel eğitim derslerinin verilmesinin büyük önem taşıdığını kaydetti. Bu kapsamda normal doğuma teşvik klipleri hazırlandığını ve önümüzdeki günlerde televizyonlarda gösterileceğini söyleyen Prof. Dr. İtil, şöyle konuştu: “Hekimlere, bununla ilgili meslek içi eğitim verilmeli. Ayrıca, alt yapı ve sağlık ekibinin güçlendirilmesi gerekli. Doğum salonları yerine, doğum odaları olmalı. Ağrıyla baş etmek için anestezi uzmanları görevlendirilmeli. Hatta anestezi teknisyenleri doğum sırasında ağrının azaltılması için daha fazla etkin olmalı. Anestezi uygulamasının mümkün olmadığı durumlarda ağrı kesiciler devreye sokulmalı. Ülkemizde artık ağrısız doğum daha fazla yapılıyor ama yeterli değil. Anestezi uzmanlarının sayısının artması, sezaryenle doğumların azalmasında etkili olur.”
Prof. Dr. İtil, ayrıca kongrede kadına yönelik şiddetin de ele alındığını, bu konuda jinekologların da bunun önlenmesinde diğer unsurlarla birlikte görev alabileceğini sözlerine ekledi.

“Omega-3, Zeka Gelişimini Artırıyor”
“Araştırmalar, gebelikte kullanılan omega-3 yağ asitlerinin anne ve bebek sağlığını olumlu etkilediğini gösteriyor” tespitinde bulunan ABD'deki Penn State Milto S. Hershey Medical Center Direktörü Prof. Dr. Serdar Ural, omega-3’ün bebeğin beyin gelişimini olumlu etkilediğini söyledi.
Prof. Ural, planlı hamileliklerde Omega-3'e gebelik öncesinde, planlı olmayanlarda ise hamilelikte başlanması ve emzirme döneminde de devam edilmesi gerektiğini belirtti. Prof. Dr. Ural, Omega 3’ün gebeliğin ilk 5 ayında 1 kapsül, daha sonraki aylarda da ise 2'şer kapsül içilmesinin uygun olduğunu söyleyerek, ABD'de yapılan çalışmalarda, gebelere verilen vitamin destekleri içinde Omega-3'ün de bulunmasının büyük yararlar sağladığı ve bebeğin zihinsel gelişimini olumlu yönde arttırdığının belirlendiğini vurguladı.

"Ultrason Kadın Doğumcuların Stetoskobu Haline Geldi"
Ultrasonun ses dalgası olduğunu ve gebelikteki olumsuz etkileriyle ilgili henüz bilimsel bir kanıt bulunmadığını belirten Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği (TJOD) Genel Sekreteri Prof. Dr. Cansun Demir, ABD başta olmak üzere gelişmiş ülkelerde anne karnındaki bebeğin ultrasonla takibinin sınırlı sayıda yapıldığına dikkat çekti.

Türkiye'de gebelik döneminde ultrasonla, bebeğin gelişiminin her evresinin izlendiğini dile getiren Prof. Dr. Demir, ABD'de sadece gebelik döneminde üç kez ultrasonla yapılan muayenenin ödendiğini bildirdi. Bu ülkede 11-14. haftada ense kalınlığına, 18-22. haftada anatomik gelişime ve gebeliğin son döneminde de bebeğin ters gelip gelmediğine bakıldığını anlatan Prof. Dr. Demir, şunları kaydetti: “Hastalarımız, bizlere bu kadar sık ultrasona girmenin bir zararı olup olmadığını soruyor. ABD başta olmak üzere gelişmiş ülkelerde anne karnındaki bebeğin ultrasonla takibi sınırlı sayıda yapılıyor. Ultrasonun gebelikte olumsuz etkileri olduğuna dair bir bilimsel kanıt bulunmamakla birlikte, Türkiye'de ise ultrasonla yapılan kontrollerin sayısı dünya standartlarının üzerinde. Ultrason kadın doğumcuların stetoskobu haline geldi. Her gebeyi, her geldiğinde ultrasonla muayene ediyoruz. Ancak burada dikkat edilmesi gereken nokta; fetal inceleme sırasındaki ısı artışıdır. Ultrason incelemesi sırasındaki ısı artışının hangi dönemlerde hangi biyolojik etkilere neden olabileceği konusu ise kesin değil. Domuzlarda yapılan bir çalışmada iki dakikadan uzun süreli bir uygulamanın olumsuz etkileri olabileceği görülmüştür. Genel yaklaşım, 1.5 derecelik ısı artışının, zararı olmayacağı yönündedir. Beş dakika süreyle 4 derece artıştan fazlasının zararlı olabileceği bildirilmiştir.”
Prof. Dr. Demir, ultrason ile takibin uzun süreli bir inceleme yapılmadan gerçekleştirilmesi gerektiğini de sözlerine ekledi.

"Polikistik Over Sendromu (PCOS) 5 Kadından Birinde Görülüyor"
TJOD 2. Başkanı Prof. Dr. Bülent Tıraş ise Polikistik Over Sendromu ile hormonal bozuklukların kadın sağlığını tehdit eden önemli sorunlar olduğunu belirtti. Kadınların menopoz döneminden sonra kilo alma eğiliminde olduğunu ve kalp hastalıkları riskinin neredeyse erkeklerle aynı düzeye ulaştığını söylen Prof. Tıraş, bu dönemdeki kadınlarda diyete direncin çok yüksek olduğunu söyledi ve kilo kontrolü için uygun hormon tedavisi önerisinde bulundu.

"Türk Kadınlarının Yüzde 20-25'inde Bu Hastalık Görülüyor”
Prof. Dr. Tıraş, "Genç yaştaki kadınlarda kilo vermeyi ve çocuk sahibi olmayı engelleyen Polikistik Over Sendromu (PCOS) 5 kadından birinde görülüyor. Nedeni tam olarak bilinmiyor, tedavisi de ancak şişmanlık, tüylenme, saç dökülmesi, kısırlık gibi sonuçlara yönelik yapılıyor. Nedeni tam olarak bilinmiyor. Tedavi ise belirtilere yönelik olarak planlanıyor. "Bu sorunun, şişmanlığa mı, yoksa şişmanlığın mı bu soruna yol açtığı” tartışmaları yapılıyor. Bu hastalık, hem dünyada ve hem de Türkiye'de artıyor. Türk kadınlarının yüzde 20-25'inde bu hastalık görülüyor. Böyle olunca da şişmanlık ya da bunun neden olduğu üreme sorunları, fazla kilo, elma tipi şişmanlık gibi sorunlar da ortaya çıkıyor” diye konuştu.

"Tedavide Daha Çok İnsülin Direncini Düşüren İlaçlar Üzerinde Duruluyor"
Polikistik over sendromunun hipertansiyon, endometrium kanseri, insülin direnci ve buna bağlı olarak gelişen diyabete yol açması nedeniyle ciddi bir sorun olduğunu hatırlatan Prof. Dr. Tıraş, tedavide daha çok insülin direncini düşüren ilaçlar üzerinde durulduğunu söyledi. Prof. Dr. Tıraş, yumurtlama bozukluğunun, adet görememe ya da geç adet görme gibi sorunları da beraberinde getirdiğini vurguladı.

26 Haziran 2011 Pazar

TÜP BEBEK BAŞARI ORANI “DESTEK” İLE ARTIYOR



Tüp bebek tedavilerinin başarı oranını artıran “psikolojik danışmanlık” hizmeti sayesinde hekim ile hastanın arasında köprü vazifesi görüyor. Ayrıca terapi sayesinde, çiftlerin yaşadığı sorunların çözümü gebe kalma oranlarını artırıyor.

Bilim adamları tarafından, infertil çiftlerde psikolojik etkenlerin gebelik oranlarını etkilediği üzerine yapılan çalışmalarda, sağlıklı fertil kadınlarda yüksek kronik anksiyete düzeyi ile düşük gebelik oranının ilişkisi bulunduğunu dile getiriliyor. Aynı araştırmada, IVF tedavisi gören infertil kadınlarda depresif belirtilerin düşük gebe kalma oranı ile ilişkili olduğu da saptadı.

“Psikolojik Destek Tüp Bebekte Başarı Oranını Yüzde 30 Arttırıyor”
Ankara’da HŞ Kadın Sağlığı Doğum ve Tüp Bebek Merkezinde hizmet veren psikolojik danışman Psikolojik Danışman Dolunay Kadıoğlu, “Kadın doğum hekimlerinin tüp bebek tedavisinde çiftlerin stresinden kurtulmak ve tedavi başarı oranlarını yükseltmek için psikolojik danışmana ihtiyacı var. Hastaların yaşadığı sorunları rahat bir şekilde paylaştıktan sonra hekimlerinde işleri kolaylaşıyor. Bu yöntem, çiftlerin 3. veya 4. tüp bebek tedavilerinde yaşadıkları hayal kırıklıklarını ve doktora karşı kuşku duymasını da önlüyor. Bir saat kadar çiftlerin sorunları üzerinde duruyoruz. Güçlü ve zayıf yanlarını çalışıyoruz. Tüp bebek tedavisi stresi yüksek ailelerin çocuklarının olmaması, kullanılan ilaçlar her ne kadar dozu ayarlansa da stres hormonu etkileşimleri olumsuz sonuçlara yol açıyor. Stresi kontrol edebilmek bedeni ve ruhu rahatlatıyor. Yine dünya da yapılan araştırmalar sonunda ortaya çıkan verilere göre tüp bebek tedavisi sürecinde psikolojik destek alanlarla almayanlar karşılaştırıldığında, destek alan hastalarda başarı oranının yüzde 30 oranında yüksek olduğu ortaya çıktı.”

“17 İnfertil Çiftte Altı Aylık Bilişsel-Davranışçı Terapi Tedavi Oranını Yükseltiyor”
“Almanya da 17 infertil çift üzerinde yapılan bir çalışmada altı aylık bilişsel-davranışçı terapi sonrasında sperm konsantrasyonunda düzelme, çaresizlik duygusu ve ilişkide çatışmada azalma ve canlı doğum oranında artış saptanmıştır. Başka bir çalışmada ilk IVF denemesinde psikolojik danışmanlık alan çiftlerin yardım almış olmaktan duydukları memnuniyeti ortaya koyuyor” dedi.
“Mutlu Evlilik Tüp Bebek de Başarıyı Arttırıyor”
İngiltere de 818 çiftte yapılan bir çalışmanın sonuçlarına göre evlilik ilişkisi bozuldukça tedavide başarı oranının düştüğü saptandığını dile getiren Kadıoğlu, “Ülkemizde her 2 evlilikten 1’inin boşanmayla sonuçlandığını ancak tüp bebek tedavisi gören çiftlerde boşanmaya pek şahit olmadığını” kaydetti. Tedavi sırasında kadınların yalnız kaldıklarını ve sanki çocuk sahibi olmak sadece kadının sorumluluğundaymış gibi kabul edildiğini ekleyen Kadıoğlu, çiftlere birbirlerine destek olmalarını, sevgi ve saygılarını koruyarak, iletişimlerini güçlü tutarak tüp tedavilerine devam etmelerini önerdi.

24 Haziran 2011 Cuma

SADER-REKABET KURUMU İŞBİRLİĞİ

SADER ile Rekabet Kurumu İşbirliği ile Ankara’da rekabet eğitimi düzenlendi.

Sağlık Gereçleri Üreticileri ve Temsilcileri Derneği (SADER), Rekabet Kurumu ile “rekabetin medikal sektördeki önemi” üzerine eğitim toplantısı düzenledi. Rekabet Uzmanları Derneği’nin katkılarıyla yapılan eğitime yurt düzeyinde katılım gerçekleşti. Toplantıya katılan sektör temsilcileri yaşadığı sorunları anlatarak, uzmanlar tarafından çözüm önerilerini öğrendi. Katılımcılara katılım belgesi verilmesinin yanı sıra medikal sektör temsilcileri böyle toplantıların devam etmesini istedi.

Toplantının açılış konuşmasını yapan SADER Yönetim Kurulu Başkanı Engin Arel, “Doğal olarak zaman zaman rekabetle ilgili çalışmalarda sorunlar yaşanabiliyor. Bunlarla ilgili de mağduriyetler olabiliyor. Bu toplantıyla biz Rekabet Kurumunun çalışmalarını bir nebze anlayıp, öğrenmeye çalışacağız. İnanıyorum ki sektörü ve bizleri tanıyarak yanlış yapıyorsak bunların hangi şartların altında yapıldığını kendilerine burada ifade edebileceğiz” dedi.

“Tıbbi Cihaz Sektörünü 4. ve 6. Madde İlgilendiriyor”
Rekabet Uzmanları Derneği Başkanı Hakan Suat Ölmez, “Rekabet Hukuku” üzerine yaptığı konuşmada şunları söyledi: “Rekabet Uzmanları Derneği olarak sektördeki bilinçsizlikle yapılan bazı hususları dile getirmek istiyorum. Bu hataların tekrarlanmaması ve düzeltilmesi yönünde çeşitli önerilerimiz olacak. 4054. sayılı kanun denilen “Rekabet Kanununun” amacı, kanunda geçen “Mal ve hizmet piyasalarındaki rekabeti engelleyici, bozucu veya kısıtlayıcı anlaşma, karar ve uygulamaları ve piyasaya hakim olan teşebbüslerin bu hakimiyetlerini kötüye kullanmalarını önlemek, bunun için gerekli düzenleme ve denetlemeleri yaparak rekabetin korunmasını sağlamaktır.” Anlaşma karar ve uygulamalar ile hakim durumun kötüye kullanılması. Uygulama maddelerimizden 4. madde tıbbi cihaz sektörüne daha uygun, “Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde mal ve hizmet piyasalarında faaliyet gösteren ya da bu piyasaları etkileyen her türlü teşebbüsün aralarında yaptığı rekabeti engelleyici, bozucu ve kısıtlayıcı anlaşma, uygulama ve kararlar rekabet kanununa aykırıdır.” Hakim durumun sürdürülmesinden dolayı tıbbi cihaz sektörüne daha uygun 4. maddedir. 6. madde ise “Piyasada hakim olan teşebbüsü kötüye kullanması” hakim durumda bir teşebbüsün olması gerekiyor. İlgili pazarın ne olduğu önemlidir. Tıbbi cihaz pazarnda, hakim durumda olmayan bir teşebbüs sadece “diyagnostik” denildiğinde hakim olabilir, “kan testi” denildiğinde hakim durum olmayabilir. Bazı şikayet ve ihbarlarda böyle bir durum söz konusu olabiliyor. Bazen sadece tek bir ihale dahi ilgili pazar olabiliyor. Pazarın çerçevesinin çizilmesi ve hakim durum tanımı yapılıp yapılmaması ile alakalı bir durum oluşuyor. 5. maddede ise “Muafiyet belirli bir süre için verilebileceği gibi, muafiyetin verilmesi belirli şartların veya belirli yükümlülüklerin yerine getirilmesine bağlanabilir” dediği gibi başvuruda bir zorunluluk yok.”

23 Haziran 2011 Perşembe

RADYOLOJİ DERNEĞİ İLE BAKANLIK İŞBİRLİĞİ YAPACAK



Sağlık Bakanlığı ile radyoloji tetkiklerinin yeniden düzenlemesi amacıyla işbirliği yapacaklarını belirten Türk Radyoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Okan Akhan, tıpta radyasyon kullanımının ”ölümcül risk” içerdiği bilgisinin yanlış, gereklilik halinde mutlaka uygulanmasının zorunlu olduğunu vurguladı.

Türk Radyoloji Derneği tarafından, tıpta radyasyon konusuyla ilgili son günlerde başlıca tomografi’nin kullanımına yönelik olmak üzere bazı basın ve yayın organlarında, ”tomografi tetkiki yüksek radyasyon dozu alınması nedeniyle yasaklamıştır” ve ”tomografide ölümcül risk” başlıklı haberlerle ilgili olarak basın toplantısı yaptı. Dernekte düzenlenen basın toplantısında konuya ilişkin açıklamalarda bulunan Türk Radyoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Okan Akhan, bu tür haberlerin toplumda korkuya neden olduğunu söyledi.

Sağlık Bakanlığı, TRD Iş Birliği Yeni Düzenlemeler Getirecek
Sağlık Bakanlığı özellikle sektördeki açığı ve suiistimali önlemek için Türk Radyoloji Derneği (TRD) ile ortak bir dizi çalışma grubu kuruyor. Bu gruplar, radyolojik cihazların denetlenmesinden, tetkiklerin kalitesine kadar birçok konuyla ilgili çalışmalar yapılacağını belirten Prof. Dr. Akhan şu bilgileri verdi: "Türkiye çapında bu cihazların planlamasıyla ilgili bir çalışma kuruldu. Hizmet alımlarını, kalitesini denetleyecek bir grup kuruldu. Bakanlığın, bizim ve hizmet alımını yapanların temsilcileri gidip denetleyecek. Bu, bilgisiyarlı tomografi protokolüne göre yapılmış mı yapılmamış mı diye."

“Cep Telefonları Başta Olmak Üzere Yaygın Olarak Kullanılan Radyo Dalgalarının Zararı Isınmayla Ortaya Çıkıyor
İyonizan radyasyon olarak değerlendirilen x ışınları ve gama ışınlarının geçtikleri atomların elektronlarını ayırarak iyonizasyona neden olduğunu ve biyolojik zararlarının da buradan ortaya çıktığını ifade eden Prof. Dr. Akhan, elektromanyetik radyasyonlar içerisinde yer alan mor ötesi (ultraviyole) ve kızıl ötesi (infrared) ışınların da tıpta yaygın olarak kullanıldığını belirtti. Prof. Dr. Akhan, başlıca manyetik rezonans görüntülemede kullanılan ve günlük hayatta da cep telefonları başta olmak üzere yaygın olarak kullanılan radyo dalgalarının ise zararlarının daha çok ısınmaya yol açarak ortaya çıktığını söyledi. Prof. Dr. Akhan, şunları kaydetti:”Bu enerjilerin biyolojik zararları hala tartışmalıdır. Ultrason yüksek frekanslı ses enerjisini (ultrases) kullanır. Ultrases radyasyon grubuna girmez ve bilinen bir yan etkisi bulunmamaktadır.”

“MR ve Ultrasonografide İyonizan Radyasyon Bulunmuyor”
Modern tıbbi görüntüleme yöntemlerinin uygulama alanına yaygın olarak girmesiyle tıbbi uygulamalardan alınan radyasyonun dozunun kontrolünün önem kazandığını dile getiren Prof. Dr. Akhan, ”Tıbbi radyasyon başlıca radyoloji, nükleer tıp ve radyoterapi birimlerinde tanı ve tedavi amaçlı işlemlerde kullanılmakta ve bu işlemler yapılan bireylerde radyasyon maruziyetinin nedeni olmaktadır. Radyoloji başlığı altında Bilgisayarlı Tomografi (BT), Röntgen, Anjiografi ve Mamografi gibi yöntemlerde X ışınlarıyla radyasyon söz konusudur. Manyetik Rezonans (MR) ve Ultrasonografide iyonizan radyasyon bulunmamaktadır. Nükleer tıp uygulamalarında gama ışını kullanılmaktadır. Sintigrafi olarak da adlandırılan taramayla başlıca kemik, kalp ve tiroid sintigrafisi yanı sıra son yıllarda PET yöntemiyle de radyasyona maruz kalınabilmektedir. Radyoterapide ise başlıca kanser tedavisinde olmak üzere yüksek dozlu radyasyon kaynakları kullanılmaktadır” dedi.

”Tıpta Radyasyon Kullanımında Nelere Dikkat Edilmeli?”
Prof. Dr. Akhan, aşırı radyasyon korkusunun radyasyon kaynağının çok gerekli bir aşamada kullanılmamasına ve hastada bir yarar kaybına neden olabilirken, radyasyon riskinin göz ardı edilerek radyasyon kaynaklarının gereğin ötesinde kullanılmasının da gereksiz doz alınmasına neden olabildiği uyarısında bulundu.

”Alınan Radyasyon Dozu Arttıkça Risk De Artmaktadır”
Tıbbi uygulamalarda radyasyon dozunun azaltılması için, iyonizan radyasyon içeren tanı ve tedavi yöntemlerinin bilinmesi, gerekliliklerinin tekrar sorgulanması, tıbbi işlemin mümkünse önce iyonizan radyasyon içermeyen yöntemlerle yapılmasının sağlanması gibi tedbirler alınması gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Akhan, şunları söyledi: “Radyasyon işlemi bittikten sonra bu radyasyonun vücutta birikimi söz konusu değildir. Nükleer tıp uygulamalarında ise durum farklıdır. Vücuda verilen radyoaktif maddeler radyasyon yaymaya devam etmektedir. Verilen radyasyonun miktarı ve yarılanma ömürlerine göre hastada belirli bir dozda ve sürede radyasyon bulunmaktadır. Bu hastalar aldıkları maddenin dozuna göre bazı durumlarda belli bir süre dışarıya çıkarılmamaktadırlar. Yine bu kişilerin idrarları ve dışkıları bir süre korunup, zararsız düzeylere geldiklerinde atılmaktadır. İngiltere Sağlık Bakanlığı, herhangi bir hastalığı olmayan sağlıklı bireylerde tarama amacıyla yapılan Tomografi uygulamalarını yasaklamıştır. Haklı gerekçelerle alınan ve tarafımızca da onaylanan bu karar, sadece sağlıklı bireylerdeki tarama amaçlı tetkiklere yöneliktir. Burada yıllık araç muayenesi yapar gibi belli aralıklarla tüm vücut Bilgisayarlı Tomografi yapılmasına yönelik bir yasaklama olup, hastalık durumu için kesinlikle söz konusu değildir. Tıpta alınan radyasyonun zararsız olabileceğini söyleyebileceğimiz bir alt sınırı bulunmamaktadır. Alınan radyasyon dozu arttıkça risk te artmaktadır. Radyasyon kazalarında ölümcül radyasyon dozu 10.000 mSv iken, aralıklı olarak kanser tedavisinde toplam 50.000 mSv (Günde yaklaşık 1.000 mSv) dozunda radyasyon verilebilmektedir. Günümüzde aldığımız radyasyonun yüzde 48′i doğal kaynaklardan yani topraktan, güneşten ve uzaydan gelen kozmik ışınlardan kaynaklanıyor, yüzde 46′sı tıbbi uygulamalar ve yüzde 6′sı ise nükleer santral ve nükleer silah denemeleri nedeniyle atmosfere salınmış radyoaktivite gibi insan yapımı sebeplerden kaynaklanmaktadır.Normal sağlıklı bireylerde 5 bin kişiden bin adedi kansere yakalanma riskiyle karşı karşıya iken yaklaşık 10 mSv doz alınan bir tetkik yapılan bireyde riskler birleştirildiğinde 5 bin bireyden bin 5 adedi bu riskle karşı karşıya kalmaktadır. Yani riske sahip bin bireye ek risk taşıyan 5 birey daha ilave olmaktadır.”

Prof. Dr. Akhan, X ışınlarının tıpta gerektiğinde kullanılması gerektiğinin altını çizerek, ”Endikasyon çerçevesinde tanı konulmuş kişilere uygulanmalıdır. Kesinlikle sağlıklı kişilere uygulanmamalıdır. Hastadaki endikasyon kararına da hekim karar vermelidir. Gereksiz uygulamalardan kesinlikle kaçınılmalıdır” diye konuştu.

22 Haziran 2011 Çarşamba

“ORGAN NAKLİ TARİH OLACAK!”


Hematoloji Uzmanlık Derneği tarafından düzenlenen Avrasya Kök Hücre ve Aferez toplantısında çarpıcı açıklamalarda bulunan Hematoloji Uzmanlık Dernek Başkanı Prof. Dr. Süleyman Dinçer, “Organlar ileri dönemde yedek parça halini alacak. Karaciğer, böbrek, kalp yapılabilecek, deneysel ortamda yapılıyor. Her doku elde edildi, hayvan deneylerinde elde edilen başarı insanlarda da sağlandığında çığır açan bir gelişme sağlanacak. 10 yıl sonra organ nakli sorunu ortadan kalkacak” dedi.

Hematoloji Uzmanlık Derneği tarafından düzenlenen Avrasya Kök Hücre ve Aferez toplantısı Antalya The Marmara Otelinde yapıldı. Yaklaşık 18 ülkeden bu konuya çalışan 160 öğretim üyeleri ve bilim adamlarının katıldı. Konuşmacıların Türk olduğu toplantıda oturum başkanları arasında yabancı bilim adamları da bulundu.

Kök Hücre Kemik İliği Naklinin Önüne mi Geçiyor ?
Kemik iliği naklinin otolog (kendinden) veya allojenik (yakınlarından) yapıldığını hatırlatan Hematoloji Uzmanlık Dernek Başkanı Prof. Dr. Süleyman Dinçer, “Lenfoma ve myeloma gibi hastalıklarda daha çok otolog nakil tercih edilirken, lösemi gibi kemik iliği kanserlerinde allojenik nakil tercih ediliyor. Kemik iliği nakillerinde otolog başarı oranı 5 yılda yüzde 40 iken, allojenik başarı oranı yüzde 60’tır. Kök hücre nakli, kemik iliği naklidir. Kök hücre nakilleri, endikasyonu geniş olduğu için daha çok tercih ediliyor. Kök hücrenin çeşidi vardır. Embriyonal kök hücre embriyodan elde edilen ve pluripotent dediğimiz bütün doku ve organlara dönüşebilme potansiyeli olan hücrelerdir. Bizim kullandığımız kemik iliği ve kök hücre naklinde ise, somatik kök hücrelerdir” dedi.

“Organ Nakli Tarihe Karışacak”
Kök hücre tedavileri lösemi, lenfoma, myelomalar, oto immun hastalıklar ve bazı kanserler solit tümörlerde son tedaviler hakkında bilgi veren Prof. Dr. Dinçer şunları söyledi: “Kök hücre nakli deneysel ortamda bütün hücrelere dönüşebiliyor, bütün organların tamirinde yarıyor. Önümüzdeki 3-5 yıl içerisinde şu anda tedavi endikasyonu olmayan hastalıklarda yeni tedavi endikasyonu olacağını düşünüyoruz. Bunlardan birisi kalp hastalıkları, nörolojik hastalıklar gibi tedavisi olmayan hastalıklara çözüm olacak. Organ ileri dönemde yedek parça halini alacak. Karaciğer, böbrek, kalp yapılabilecek, deneysel ortamda yapılıyor. Her doku elde edildi, insanlarda kullanılabilmesi için belli bir süre ve bazı çalışmaların tamamlanması gerekiyor. Bunlar tamamlanıp tamamen kontrol edilebilir hale geldiğinde insanlarda kullanılmaya başlanacak. Fare, maymun gibi hayvanlarda tüm organlar üretildi ve kullanılıyor. Uyum sorunu yok.”

“Doku Nakli Enjekte Edilecek”
“İleride organ nakli olmayacak, doku nakli, hücre nakli olacak” diyen Prof. Dr. Dinçer,”Son yıllardaki gelişmeler erişkinden alınan her hangi bir hücrenin bile kök hücreye dönüşebileceğini ortaya koydu. Kan, dişten, boğazdan alınan bir parçayı özel yöntemlerle 5 gün gibi bir sürede kök hücreye dönüştürebiliyorsunuz. Ondan da sinir, kas, kalp kası oluşturup alınan kişiye tekrar enjekte ediliyor” diye konuştu.

“10 Yıl Sonra Organ Nakli Sorunu Ortadan Kalkacak”
En kolay üretilenler dokuların yağ, kemik ve kıkırdak olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Dinçer, “10 yıl sonra organ nakli sorunu ortadan kalkacak. Kök hücre çalışmaları, kemik iliği nakli 1960’lı yıllarda Seattle’de, 1980’li yıllarda ise Türkiye’de başladı. Son yıllarda da Türkiye dünya standartlarına ulaştı. Bundan herkes yararlanabilir. Önümüzdeki yıllarda çoğu hastalığın tedavisini kök hücre ile yapacağız. Yanığı, kanserlerin çoğunu, kalp hastalıkları, damar hastalıkları ve sinir hastalıkları kök hücre ile tedavi edeceğiz. Türkiye, Avrupa, Amerika, Asya ülkeleri ve özellikle Çin’de son yıllarda çok ciddi çalışmalar yapılıyor” dedi.

Kök Hücre Naklinde Türkiye Referans Ülke
Toplantı ile ilgili de değerlendirmelerde bulunan Prof. Dr. Dinçer şunları söyledi: “Avrasya ülkelerinden gelen meslektaşlarımızla kemik iliği nakli, kök hücre tedavileri ve aferez uygulamalarını beraber tartıştık. İş birliği yapma kararı aldık. Gerek Kazakistan, Özbekistan, Gürcistan, Azerbaycan, Bosna hersek, Arnavutluk gibi ülkelerde ve Rusya ile beraber bilimsel iş birliği ile akademik çalışma yapma düşüncesindeyiz. Bizde bunu destekliyoruz ve dernek olarak çalışmak istiyoruz. Kök hücre nakli Azerbaycan, Rusya ve Kırgızistan’da yapılıyor onun dışında hiçbir Avrasya ülkesinde yapılmıyor. Türkiye, Avrasya ülkelerine lider ve referans ülke oluyor.”

21 Haziran 2011 Salı

METASTATİK RENAL HÜCRELİ KARSİNOMA YENİ MOLEKÜL


Antalya’da gerçekleşen 19.Ulusal Kanser Kongresi kapsamında düzenlenen uydu sempozyumunda Prof. Dr. Sevil Bavbek ve Prof. Dr. Lothar Bergman, Metastatik Renal Hücreli Karsinom (mRHK) tedavisinde yeni molekül kullanımı hakkında bilgi verdi.

Antalya’da düzenlenen 19. Ulusal Kanser Kongresi’nde “Metastatik Renal Hücreli Karsinom Tedavisinde VEGF/TKI’nın Ötesinde Yeni Ufuklar” sempozyumunda son gelişmeler hakkında bilgi verildi. Prof. Dr. Sevil Bavbek, metastatik böbrek kanseri tedavisi konusunda ikinci basamakta kullanılacak yeni bir ilacın Türkiye’de de ruhsat aldığını belirtti. Prof. Dr. Bavbek, Novartis tarafından geliştirilen Everolimusun, ileri evre renal hücreli kanserin tedavisinde VEGF-TKI tedavi başarısızlığından sonra kullanılacağını söyledi.

Tüm Yeni Kanserlerin Yaklaşık Yüzde 2’si Renal Hücreli Karsinom
Yapılan araştırmalara göre tüm yeni kanserlerin yaklaşık yüzde 2’sini oluşturan renal hücreli karsinom, genellikle böbrek kanseri olarak anılıyor. RHK (Renal Hücreli Kanser) görülme oranları, kısmen sigara kullanımına ve obeziteye bağlı olarak dünya çapında düzenli bir biçimde artıyor. 2006 yılında AB’nde 63 binin üzerinde yeni RHK tanısı konulmuş ve 26 binden fazla kişi bu hastalık nedeni ile öldü. RHK hastalığında kanser hücreleri böbrek kanalının iç tarafında gelişip, çoğalarak tümör haline geliyor. Tedavi edilmemesi halinde tümör komşu lenf bezlerine ve zamanla diğer organlara yayılabiliyor.



“Tümör Hücrelerinin Ölmesini Sağlayan, Anti-Anjiyojenik Ortaya Çıktı”
Böbrek kanseri tedavisinin son 10 yıl içerisinde tedavi açısından büyük bir aşama kaydettiğini söyleyen Prof. Dr. Bavbek, “2000’li yılların başında böbrek kanseri konusunda çok ciddi, etkili bir tedavi yoktu. Ancak çok küçük bir kısım hasta sadece bağışıklık sistemini destekleyen tedaviler alarak uzun yaşayabildi. Diğer hastaları maalesef kısa sürede kaybediyorduk. Daha sonra ilk deneysel aşamada tümör anjiyogenezisini engelleyen, dolayısıyla tümörün damar yolunu kapatarak tümör hücrelerinin ölmesini sağlayan, anti-anjiyojenik dediğimiz moleküller ortaya çıktı. Böylece hastalara verebileceğimiz bir ilaç ortaya çıktı. Hastalar bu ilaçları kullandıktan sonra bunlara da tekrar direnç gelişebildiğini gördük” dedi.

“Anti-Anjiyojenik İlaçlarda da Direnç Gelişebiliyor”
Kanserin çok kompleks bir hastalık olduğunu hatırlatan Prof. Dr. Bavbek şunları kaydetti: “Her yerde olduğu gibi aynı antibiyotiklere direnç kazandığı gibi, kullandığımız mükemmel etki gösteren bir ilaca karşı da direnç gelişebiliyor. Hücre çeşitli mekanizmalarla bu ilacın etkisinden kaçmaya çalışıyor. Aynı şey anti-anjiyojenik ilaçlarda da başımıza geldi ve bu ilaçlarla tekrar ilerleme oluştuğunda hastalar tedavisiz kalmaya başladı.”

“Yeni Molekül Hücrenin Büyümesini Sağlayacak Enerji Tüketimini de Engelliyor”
Böbrek kanseri tedavisinde kullanılmak üzere yeni geliştirilen bir ilaç hakkında bilgi veren Prof. Dr. Bavbek “Bu aşamada Novartis’in geliştirdiği Everolimus, ikinci bir seçenek olarak bugün elimizde. Bu ilaç biraz farklı bir mekanizmayla bir sonraki basamakta yine tümör damarlanmasını engelliyor. Ayrıca tümörlü hücrenin besin, enerji ve yakıt kullanımını da engelliyor. Yani hücrenin büyümesini sağlayacak enerji tüketimini de engelliyor. Bir şekilde ilerlemeye başlamış kanseri tekrar durdurmayı başarıyor. Hastaya, hastalığın ilerlemediği yeni bir yaşam dönemi kazandırıyor. Üstelik de daha önce kullandığınız ilaçlara göre daha az yan etkisi var. Hastalar tarafından oldukça iyi tolere edilebiliyor” diye konuştu.

“Hiçbir Tedavi Tek Başına Mükemmel Değil”
Kanser tedavisinde her geçen gün yeni tedavi yöntemlerinin ve ileri teknoloji ürünü ilaçların geliştirildiğini söyleyen Bavbek, “Hiçbir tedavi tek başına mükemmel değil. Ama yıllar geçtikçe biz bilim insanları olarak elimizdeki tedavi seçeneklerini, farklı etki mekanizmalarına sahip olma avantajlarını değerlendirerek daha iyi kullanacağımızı öğreneceğimizi düşünüyoruz. En azından aylar içerisinde ilerleyip kaybettiğimiz hasta grubunda uzun aylarla oldukça iyi hayat kalitesi ile progresyonsuz yaşamlar elde etmek bile onkolojide bir başarı. Bunu da bir şekilde çok iyi tanımlanmış moleküler mekanizmalara karşı geliştirilen ileri teknoloji ürünlere borçluyuz” şeklinde konuştu.


“Böbrek Hücreli Kanser Hastalığının Tedavisi 8 Ayrı Ajanın Toplamı”
Frankfurt J.W. Geothe Üniversitesi Hematoloji ve Medikal Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Lothar Bergman da ilacın sağkalıma etkisini değerlendirdiği konuşmasında, “Şu anda böbrek hücreli kanser tedavisinde kullanılan 8 ayrı ajan mevcut ve hepsinin ayrı ayrı faydası var. Sonuna geldiğimizde elde edilen gelişme bu ajanların toplamı” dedi.

20 Haziran 2011 Pazartesi

MEMUR-DER’DEN BAKAN’A ÖDÜL

Memur Dernekleri Federasyonu Genel Başkanı Cengiz Özbay, “Memur-Der Dostluk ve Barış Ödülü”nü Bakan Akdağ’a verdi.

Sağlık Bakanı Recep Akdağ Memur-Der’e bağlı; Ebe ve Hemşireler Derneği, Sağlık Çalışanları Derneği, İdareci ve Bürokratlar Derneği, Memur-Der Akademisi, temsilcilerini kabul etti. Memur Dernekleri Federasyonu Genel Başkanı Cengiz Özbay, sağlık alanında yapılan ve ülkemiz insanının hayat standartlarının yükselmesine katkı sağlayan çalışmalar nedeniyle “Memur-Der Dostluk ve Barış Ödülü”nü Bakan Akdağ’a takdim etti.

Memur Dernekleri Federasyonu Genel Başkanı Cengiz Özbay, Ebe ve Hemşireler Derneği Genel Başkanı Başhemşire Kadriye Gülseren, Sağlık Çalışanları Derneği Genel Başkanı Ebe Şadiye Bayhan, Memur-Der Akademisi Başkanı Prof. Dr. Kadirhan Sunguroğlu, İdareci ve Bürokratlar Derneği Genel Başkanı Vedat Zülfikar ve Federasyon Sosyal İşler Komisyon Başkanı Arif Güler katıldı. Toplantıyı sadece Sağlık Dergisi izledi.

Ebelerin Hali Ne Olacak ?
Ebe ve Hemşireler Derneği Genel Başkanı Başhemşire Kadriye Gülseren ile Sağlık Çalışanları Derneği Genel Başkanı Ebe Şadiye Bayhan meslektaşlarının sıkıntılarını dile getirdi. Lisans tamamlamada “Yönetim ve Organizasyon” dersi görmeyen ebelerin bu konudaki eksikliğin sertifika programı açılarak giderilmesi gerektiğine dikkat çeken Gülsenere şunları kaydetti: “Sahada omuz omuza çalışan ebeler ve hemşirelerin arasındaki iş barışının sağlanabilmesi için ebe olarak görev yapanların kadroları ebe-hemşire şeklinde değiştirilmeli. Ön Lisans mezunu olan tüm sağlık çalışanları, Lisans Mezunu olabilmesi için gerekli çalışmalar acilen tamamlanması gerekiyor. Sağlık Bakanlığı personeli olan Sağlık Meslek Lisesi mezunu meslektaşlarımızın eğitim seviyelerinin yükseltilebilmesi için, bir defaya mahsus “Lisans Programı” açılması için gerekli çalışmalar başlamalı. Hekimlerde uygulamaya başlayan döner sermaye paylarının tüm sağlık çalışanlarında da emeklilik hak edişlerine uygulanmalı.”
Bakan Akdağ, sorunlara karşılık, bu konuların sırası ile birer birer çözüleceğini dile getirdi.

Nöbet Ücretleri Yüzde 100 Artacak
Bakan Akdağ, nöbet tutan personelin nöbet birim ücretlerinin yüzde 100 arttırılması için gerekli girişimlerde bulunulacağını belirterek, bugüne kadar böyle bir konuyu kimsenin söylemediğini ifade etti. Akdağ, gerekli araştırmayı yaptırarak, hastane kreşlerinin 24 saat esasına göre çalışması konusunda, gereğinin yapılacağını söyledi.
Memur Dernekleri Federasyonu Genel Başkanı Cengiz Özbay Bakan Akdağ’a “Dostluk ve Barış Ödülü”nü takdim etti. 25. Dünya Üniversite Kış Oyunları’na gösterdiği katkı dolayısıyla Bakan Akdağ’a plaketini Çağ Sağlık Eğitim ve Yardımlaşma Derneği Başkanı Prof. Dr. Kadirhan Sunguroğlu verdi.

19 Haziran 2011 Pazar

“İLK KEZ KONGREDE ROBOTİK CERRAHİ KURSU VERİLDİ”

9. Türk-Alman Jinekoloji Kongresi’nde ilk kez robotik cerrahi kursu yapıldı . Robotik cerrahiyi başlatanlardan ABD Stanford Üniversitesi'nden Prof. Dr. Camran Nezhat, robotik cerrahinin kullanımı ile ilgili görüşlerini paylaştı.

Antalya Belek'te Türk-Alman Jinekoloji Eğitim, Araştırma ve Hizmet Vakfı (TAJEV) tarafından 4-8 Mayıs tarihleri arasında düzenlenen 9. Türk-Alman Jinekoloji Kongresi yapıldı. Kongrede düzenlenen basın toplantısında konuşan TAJEV Başkanı Prof. Dr. Cihat Ünlü, TAJEV'in 18 yıldır Türkiye'nin en büyük jinekolojik kongreleri düzenlediğini söyledi. Prof. Dr. Ünlü, "Kongre kapsamında 6 kurs yapıldı, 3 günde 20 farklı ülkeden 50'ye yakın yabancı bilim adamı ile 145 Türk bilim adamı sunum yaptı. Kongreyi bin 500 doktor izledi. Kongre kapsamında Türkiye'de ilk kez yapılan robotik cerrahi kursuydu" dedi.

“Türkiye'de bu ameliyatı yapabilen 14 robot var”
Robotik cerrahinin günümüzde giderek uygulaması artan bir yöntem olduğu ve bu yöntemle pek çok ameliyat yapılabildiğini kaydeden Prof. Dr. Ünlü, "Türkiye'de bu ameliyatı yapabilen 14 robot var. Pek çok hastanede robot eşliğinde ameliyat yapılabiliyor. Yapılamaz denilen birçok operasyon laparoskopik olarak uygulanmaya başlandı. Basit over kistleriyle başlayan spektrum, en zor kanser ameliyatlarına kadar genişledi. Bu gelişim sıralamasında artık sıra robotik cerrahiye mi geldi? İster bir kabus, ister bir vizyon olarak görülsün, bu sorunun cevabı nettir. Evet, robotik cerrahi bu evrimdeki gelinen son noktadır. Bundan sonraki basamak ikinci ve üçüncü jenerasyon robotların geliştirilmesi ve belki de insan kontrolü olmadan operasyon yapabilen robotların üretilmesi olacak. Robotik sistemde cerrah iki elini kullanır ve operasyonu en doğala yakın yapar, ayrıca sistemde tremor filtrasyonu sayesinde titreşimler enstrümana gönderilmeden elenir. Sadece enstrümana istenilen motor hareket sıfır titreşimle yaptırılır. Cerraha çok iyi ergonomik koşullar sağlayan robotik sistem 3 boyutlu görüntü ile operasyonun kalitesini arttırır” diye konuştu.

Or-Ready İnsiyatifi İle Yanlış Ameliyata Son
Kongrede 'Or Ready' 'Ameliyathane Hazır mı?' inisiyatifinin de görüşüldüğünü dile getiren Prof. Dr. Ünlü şunları kaydetti: "Or Ready ameliyathane güvenliğini en üst seviyeye çıkaran bir proje. Dünyada yılda 250 milyon ameliyat yapılıyor ve bu ameliyatların yüzde 2 ya da 3'ü yanlış ameliyat. 6 milyon hastaya yanlış ameliyat yapılıyor. Ameliyathane Hazır – ‘OR READY’ İnsiyatifi, ameliyat öncesi alınması gereken önlemleri üç adımda tasarlamışlar ve eğer bu adımlar eksiksiz uygulanırsa hata oranlarının yüzde 40 azalacağını ve ameliyat sırasındaki ölümlerin ise yüzde 50 azalacağını hesaplamışlardır. Bu amaçla tüm ameliyathanesi olan hastanelerin üye olabilecekleri bir web sitesi hazırlanmış, burada tecrübelerin planlanmasının yanı sıra ‘ısınma’, ‘kontrol listesi’ ve ‘son kontrol’ olarak özetlenebilecek üç adımın 6 yılda tüm dünyada yaygınlaştırılması amaçlanmıştır.”

Robotik Cerrahinin Geleceği
Telerobotiğin gelişmesi ile odalar arası ve hatta ülkeler arası operasyon yapma sıklığının artacağını dile getiren Prof. Dr. Ünlü, “İletişim teknolojisindeki gelişmeler ve hızlı veri aktarımı sayesinde tele-robotik sistem ile ülkelerarası operasyon yapma, telementoring denilen uzaktan operasyonun sevk ve idaresini mümkün hale getirebilecek. Robotik cerrahi emeklemeye başladı. Laparoskopinin evrimi ile kıyaslandığında sistem daha başlangıç aşamasında. Gelişmeler bu hızla giderse 5-10 yıl sonra sistem daha ucuz, daha kullanışlı ve ulaşılabilir hale gelecek” diye konuştu.

“Pilotun Check List'i gibi Cerrah Operasyona Başlamadan Ameliyathaneyi Kontrol Etmeli”
Kongrenin Onursal Başkanı ABD Stanford Üniversitesi'nden Prof. Dr. Camran Nezhat da, 'Or Ready' inisiyatifini "Nasıl bir uçakta pilotun check list'i vardır aynı şekilde cerrah operasyona başlamak önce tüm ameliyathaneyi kontrol edilmelidir. Örneğin güvenlik soruları vardır. Hastanın adı, hangi tarafının ameliyat edileceği sözel olarak söylemeli. ABD'de mesela birçok insanın adı Bob Smith ve bir hastanede bu isimde birçok hasta olduğunu düşünün. Or ready yanlışlığı önleyecek bir insiyatif. Mesela ameliyatta bir kanama başladı. Bu durumda kanamayı durduracak aletin çalışmaması kabul edilebilecek bir şey değildir. Her şey ameliyat öncesi kontrol edilmeli ve sonra ameliyata başlamalı. Uçak havalanmaya hazır komutunu verilmesi gibi" sözleriyle açıkladı.

Robotik Cerrahide Büyük Kesiler Yok
Dünyada tüm akademik merkezlerde majör kesikler olmadan ameliyat yapılmasının daha iyi bir yöntem olduğunu söylen Prof. Dr. Nezhat, "Kadın, erkek ve çocuklar için büyük kesilerdense çok ufak deliklerden girilerek ameliyat edilmesi çok daha iyi bir durum. Dünyada yüzde 70 abdominal ameliyatlar büyük kesilerle yapılıyor. ABD'de hala majör abdominal kesilerle ameliyat yapılıyor. Biz 20 yıldan daha fazla süre önce erkeklerde barsak kanseri ve kadınlarda farklı hastalıklarda küçük delikler açarak ameliyat yapmayı başardık. Ameliyatların büyük çoğunluğu açık ameliyat olarak yapılıyor ve bunun nedeni, bu yöntemi uygulayacak doktor sayısının azlığı ve yeterince teknik geliştirilmemesi. Videolar, robotlar bu yönde geliştirilmiş bazı enstrümanlar" şeklinde konuştu.

“Bana Robot Dokunmasın Siz Yapın Ameliyatımı”
ABD'de çoğu zaman hastaların kendisine geldiğinde "Bana robot dokunmasın siz yapın ameliyatımı" dediğini anlatan Prof. Dr. Nezhat, şunları söyledi: "Bu genel yanlış bir algılama. Ameliyatı yapan robot değil. Bu computer yardımlı bir cerrahi. Bu aslında iki boyutlu ekrandan çalışamayan cerrahlara üç boyutlu ortamda ellerini kullanarak hastanın karnı açıkgözleri ile görüyor gibi ameliyat yapması. Ayrıca bazı cerrahların elleri titriyor ve robot cerrahi kolaylık sağlıyor. Önümüzdeki 20 yıl ameliyatı yapan robotlar olmayacak. Cerrahlar yapacak. Ama ilerde robotlar cerrahların yerini alabilir"

Ulusal Kordon Kanı Bankası Oluşmalı
Prof. Dr. Ünlü, kordon kanının çok kıymetli olduğunu hatırlatarak, "TAJEV olarak diyoruz ki, devlete ait bir kordon kanı bankası olsun. Ve hastalığı olanlarda kullanılabilsin. İşte kordon kanı bankacılığında olması gereken nokta budur. Bunun bir ticari araç olarak değil, Ulusal Kordon Kanı Bankası oluşmalı" dedi.

“Doğum Sonrası Çöpten Toplanan Plasenta Çok Değerli”
Türk Alman Jinekoloji Derneği Genel Sekreteri Doç. Dr. Kubilay Ertan da, doğum sonrası çöpte toplanan plasentanın çok değerli olduğunu, Almanya’da da kordon kanı bankası ile ilgili çalışmaların devam ettiğini belirtti. Doç.Dr. Ertan ayrıca Almanya'da 43 robotik merkez bulunduğunu kaydederek, pek çok hastanede robotik cerrahi kullanma yaklaşımı olmadığını söyledi.

“Sağlık Bakanlığı'nın Kordon Kanı Bankası ile İlgili Ciddi Bir Çalışması Var”
TAJEV Yönetim Kurulu Üyesi Operatör Dr. Şenol Kalyoncu ise Sağlık Bakanlığı'nın kordon kanı bankası ile ilgili ciddi bir çalışması bulunduğunu, proje aşamasında olan çalışmaya göre, doğan her bebeğin kordon kanının ailenin izni ile alınacağını bildirdi.

18 Haziran 2011 Cumartesi

HEMATOLOGLARDAN SAĞLIK DERGİSİ’NE ÖDÜL

Avrasya Kök Hücre Ve Aferez Toplantısı'nda Sağlık Dergisi Yazı İşleri Müdürü Esra Öz’e, “Avrasya Hematoloji Basın Ödülü”ne layık görüldü

Avrasya Kök Hücre ve Aferez Toplantısı'nda, Sağlık Dergisi Yazı İşleri Müdürü Esra ÖZ'e, ''Avrasya Hematoloji Basın Ödülü'' verildi.
Toplantı, 5-8 Mayıs tarihleri arasında Antalya The Marmara Oteli'nde yapıldı. Toplantıya, Avrasya ve Balkan ülkelerinden toplam 160'ı yabancı ülkelerden, 20'si Türkiye'den olmak üzere alanında uzman 180 hematolog katıldı.
Türk hekimler tarafından yurt dışından gelen katılımcılara kök hücre alanında son gelişmelerin aktarıldığı toplantıda, yabancı hematologlara da eğitim verildi.
Toplantıda, ''Lösemide kemik iliği nakli'', ''Kemik iliği bilgi bankası'' ve ''Donör seçimi'' gibi birçok başlıklı oturumlar düzenlendi.

Sağlık Dergisi’ne Ödül

Toplantının üçüncü günü ilk oturumda Sağlık Dergisi Yazı İşleri Müdürü Esra Öz, kök hücre çalışmaları ve hematologların sorunlarına ilişkin yaptığı haberlerden ötürü ''Avrasya Hematoloji Basın Ödülü''ne layık görüldü.
Anadolu Ajansı Sağlık Muhabiri Yeşim Sert Karaaslan'a da basın ödülü takdim edildi.
Dernek Başkanı Prof. Dr. Süleyman Dinçer, ödülleri takdim ettikten sonra yaptığı konuşmada, ''Sağlık haberciliğinde Sağlık Dergisi’nin üstlendiği doğru, tarafsız ve bilimsel yayımcılıktan ötürü teşekkür ediyorum'' diye konuştu.

17 Haziran 2011 Cuma

KOLON KANSERİNDE GAYTADA GİZLİ KAN ÖNEMLİ


"Kolon kanseri, Türkiye'de tüm kanserlerin yüzde 8-10 kadarını oluşturuyor" olduğunu söyleyen Tıbbi Onkoloji Derneği Başkanı ve Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Onkoloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Şuayib Yalçın, kolon kanserinde demir eksikliği anemisinin önemli bir bulgu olduğuna dikkat çekti.

ileri yaşta özellikle nedeni bilinmeyen demir eksikliği anemisinde mutlaka kalın bağırsağın detaylı bir şekilde incelenmesi gerektiğine dikkat çeken Tıbbi Onkoloji Derneği Başkanı ve Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Onkoloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Şuayib Yalçın, demir eksikliği anemisi olanlarda gaytada gizli kan bakılarak bunun nedenin belirlenmesi gerektiği uyarısında bulunuyor. Demir eksikliğinin kendisinin riski artırmadığını, ancak kansızlık nedeni olarak altta yatan sorun olarak kanserin ortaya çıkabileceği vurgulayan Prof. Dr. Yalçın, her geçen gün görülme sıklığı artan kanserler arasında kolon kanserlerinin bulunduğunu ve bunun her iki cins için de önemli bir sorun olduğunu söyledi.

"Türkiye'de Tüm Kanserlerin Yüzde 8-10'u”
Kolon kanserinin Türkiye'de özellikle kadınlarda meme kanserinden, erkeklerde ise akciğer ve prostat kanserinden sonra en sık görülen kanser türü olduğunu belirten Prof. Dr. Yalçın, “Kolon kanseri, Türkiye'de tüm kanserlerin yüzde 8-10 kadarını oluşturuyor” dedi.

"Genetik Kökenlilerin Tedavide Başarı Şansı Daha Fazla Olabiliyor"
Kolon kanserlerinin yaşın ilerlemesiyle birlikte görülme sıklığının arttığına dikkati çeken Prof. Dr. Yalçın, hastalığın 70'li yaşlarda çok fazla görüldüğünü ve 20 yıl içinde öneminin daha da artacağını dile getirdi. Prof. Dr. Yalçın, erken yaşlarda görülen kolon kanserlerinin çoğunun genetik kökenli olduğunu anlatarak, “Genetik kökenlilerin daha az kompleks mekanizmalara sahip olabildiği için tedavide başarı şansı daha fazla olabiliyor” diye konuştu.
Kolon kanserinin akciğer kanserinden daha az öldürücü, ancak bir o kadar ciddi bir hastalık olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Yalçın, hastalığın akciğer kanserine oranla daha iyi yönlendirilebildiği ve tedavisinin daha mümkün olduğunu dile getirdi.

"İleri Yaşta Özellikle Nedeni Bilinmeyen Demir Eksikliği Anemisinde Mutlaka Kolon Detaylı İncelenmeli"
Kolon kanserinin nedeninin kesin olarak bilinmediğini ancak genetik faktörleri, beslenme ve bazı kimyasal maddelerin nedenleri arasında yer aldığını kaydeden Prof. Dr. Yalçın, "Görüntüleme yöntemleri erken evrede kalın bağırsaktaki herhangi bir anormalliği ortaya koyabiliyor. ülkemizde genelde ilerleri evrede daralma nedeniyle hasta önce kabızlık daha sonra ağrı ataklarıyla başvurur. Kolonoskopi, rektoskopi veya video görüntüleme ile yapılan sigmoidoskopidir ile hastanın bütün kalın barsağı görüntülenir. Ayrıca gaitada gizli kan araştırılır. Özellikle batılı ülkelerde sık karşılaşılan kolon kanseri oldukça büyük bir öneme sahip. Hastalığın en önemli belirtisinin ileri yaşta ortaya çıkan “demir eksikliği anemisi”. İleri yaşta özellikle nedeni bilinmeyen demir eksikliği anemisinde mutlaka kolonun detaylı bir şekilde incelenmesi gerekiyor” diye konuştu.

"Adet Düzensizliği Olan 20-30'lu Yaşlar İle 30-40'lı Yaşlarda Demir Eksikliği Anemisinin Ciddiye Alınması Gerekir"
Çocukluk çağında demir eksikliği anemisinin beslenme şekline bağlı yetersiz olabildiğini, doğum yapan ya da fazla kanaması olan kadınlarda ve görülebildiğine dikkati çeken Prof. Dr. Yalçın, "Adet düzensizliği olan 20-30'lu yaşlar ile 30-40'lı yaşlarda demir eksikliği anemisinin ciddiye alınması gerekir. Demir eksikliği anemisi olanlarda gaytada gizli kan bakılması, bunun kan kaybı ile yoksa başka bir nedenden mi olduğunun belirlenmesi gerekiyor” dedi.

Çocukluk döneminde demir eksikliği olmasının hastalık açısından riski artırmadığını vurgulayan Yalçın, “Çünkü demir eksikliğinin kendisi riski artırmaz, ancak kansızlık nedeni olarak altta yatan sorun olarak kanser olabilir. Bunun nedeni esas kan kaybı olduğu için kolan kanserine bağlı bir kansızlık ya da polip olabilir” diye konuştu.

Tanı İçin Gaytada Gizli Kan Testi Önemli
Hastalığın oluşumun çok yavaş olduğunu, genellikle çok büyük oranda iyi huylu bir polip zemininde geliştiğini anlatan Prof. Dr. Yalçın şunları kaydetti: “Yapılan çalışmalar gösterdi ki sağlıklı ve herhangi bir risk faktörü olmayan bir insanın da mutlaka çeşitli taramalı yaptırması gerekiyor. Bunun için yılda bir kez gaytada gizli kan ve 5-10 yılda bir de kolonoskopi yaptırılması tavsiye ediliyor. Kolonoskopu yapılmayan durumlarda da alternatif diğer görüntüleme yöntemlerine başvurulabiliyor. Hastaların genellikle yüzde 75'ine cerrahi olarak çıkarılabilir evrede tanı konuluyor, ama bunların beşte biri çok erken evrede yakalanabiliyor. Önemli bir bölümü bölgesel olarak ilerlemiş durumda oluyor. Bu hastalara, ek tedavi veriliyor. Ölüm riski açısından önde gelen kanserler arasında yer alıyor. Tedavi olarak öncelikle yöntem cerrahi uygulanıyor ve bunun dışında medikal tedavi veriliyor. Adjuvan diye isimlendirilen yardımcı 'kemotepi' yapılıyor. Kemoterapi ile hastalığın nüks riski en aza indirilmeye çalışılıyor. Bu tedavilerle hataların yaşam süresi 10 yıl öncesine kadar ciddi oranda artıyor. İleri evre olmasına rağmen etkin tedavilerle tümörün yok edildiği hasta oranı artıyor.”

Kalın bağırsak kanserinde ileri yaş, obezite, yağlı ya da yüksek enerjili beslenmenin risk faktörleri olduğunu ifade eden Prof. Dr. Yalçın, fazla kırmızı et tüketiminden kaçınılması gerektiğini söyledi.

16 Haziran 2011 Perşembe

HEKİMLERE “İLAÇ KEŞİF” DERSİ GELİYOR

Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesinde eğitim kalitesi gün geçtikçe ilerliyor. Yale Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde uygulanan "İlaç Keşfi ve Geliştirilmesi" dersi MSD desteğiyle ülkemizde de uygulanmaya başlanacak. Böylece hekimler teorik bilginin dışında bilimsel çalışmalarını da hayat geçirebilecek.

Türkiye'de ilaç keşfi için önemli bir adım atıldı. Yale Üniversitesi Tıp Fakültesi ile "İlaç Keşfi ve Geliştirilmesi" konusunda işbirliği yapan MSD projeyi, Türkiye'de de uygulamak için çalışmalara başladı. Söz konusu projeyle ilaç keşfi hakkında tüm detayların anlatıldığı özel eğitim programı, Yale Üniversitesi'nden sonra Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi müfredatına girecek. MSD tarafından tıp öğrencilerinin gelecekte potansiyel birer araştırmacı olması amaçlanarak hayata geçirilen proje için ilaçların nasıl keşfedildiği ve geliştirilip kullanıma sunulacak ürünler haline geldiğinin anlatılacağı özel bir eğitim programı hazırlandı.



Eğitim içeriğinin Yale Üniversitesi tarafından belirlendiğini belirten MSD Bilimsel Eğitimler ve Araştırmacı Çalışmaları Programları Başkanı Dr. Marcelo Bigal, bu projenin bir Yale projesi değil bir Hacettepe projesi olduğunu söyledi. Bigal, bu eğitimi yalnızca bazı ülkeler ve üniversitelerin alabileceğinin de vurgulayarak “Proje Türkiye'nin global açıdan rekabetçi bir noktada olabilmek için fırsat yakalamasına yardımcı olacak. ‘İlaç Keşfi ve Geliştirilmesi’ konulu toplam 5 modül ve 19 farklı dersten oluşan eğitim programı MSD tarafından hazırlanarak üniversitenin tıp eğitimi müfredatına girdi” dedi. Bigal, Amerika'daki başarısından sonra projeyi Türkiye'de Yale Üniversitesi ve Hacettepe Üniversitesi işbirliği ile uygulamaya sokmak için hazırlıklara başladıklarını dile getirdi.

“Üniversitemizde Türkiye'de Bir İlk Gerçekleşiyor”
Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Sarp Saraç, ise projeyi Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde uygulayacak olmaktan gurur duyduklarını belirterek “Hacettepe - Yale işbirliği ile hayata geçecek olan bu eğitim programı her geçen yıl daha da zenginleşerek Türk biliminin hizmetine büyük katkı sunacağına inanıyorum. Üniversitemizde Türkiye'de bir ilk gerçekleştiriyor olmanın ve bu vizyon ve kararlılığı gösterebilmenin mutluluğunu taşıyoruz. Asistan ve Akademisyen düzeyindeki tüm katılımcılarımızın bu önemli eğitimden faydalanacağına ve onlara belki de yeni bir bakış açısı getireceğimize inanıyorum" diye konuştu.

“Türkiye AR-GE için çok elverişli”
Her yıl AR-GE için yaklaşık 100 milyar dolar yatırım yapan yenilikçi ilaç endüstrisinden ilk hedef olarak 1 milyar dolar yatırım çekebileceğini söyleyen MSD Türkiye Genel Müdürü Muhittin Bilgütay, bilimsel alandaki insan altyapısı ve demografik özellikleriyle Türkiye’nin AR-GE için mükemmel bir ülke olduğunu belirtti. Türkiye’de gelişmiş bir sağlık sisteminin ve kaliteli üniversitelerin olduğunu dile getiren Bilgütay, “Uygulamaya soktuğumuz özel eğitim projesinin önümüzdeki yıllarda Türkiye’de AR-GE çalışmalarının artmasına katkı sağlayacağına inancımız tam. Türkiye’de alanında bir ilk olacak eğitim programı, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde çalışmalarını yürüten asistan ya da akademisyen düzeyindeki hekimlere yönelik olacak. En son teknolojik, bilimsel gelişmeleri ve tıbbi bilgileri tüm dünyadaki hekimlerle paylaşmak her zaman önceliğimiz oldu. Bu eğitim projesi de yeni ilaçlar geliştirilmesi ve hastaların sağlığına değer katılabilmesi açısından bizim için çok önemli” dedi.

Eğitim Teknokent’te
Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde çalışmalarını yürüten asistan ya da akademisyen düzeyindeki hekimlere verileceğini söyleyen MSD Türkiye Genel Müdürü Bilgütay, bu eğitim projesinin yeni ilaçlar geliştirilmesi açısından çok önemli olduğunu belirtti. Programla ilgili tüm detaylar netleştirilerek bu yıl içinde eğitimin başlatılması planlanıyor. MSD'nin Teknokent'teki ofisinde 20'şer kişilik gruplar halinde verilmesi planlanan eğitim, Hacettepe Üniversitesi'nin izniyle web üzerinden Türkiye'deki diğer üniversitelere de ulaştırılacak. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Sarp Saraç bu önemli projenin dünyada çok dikkat çekici örnekleri olan üniversite, özel sektör iş birliğinin ülkemizdeki en önemli örneklerinden biri olduğunu ve bu tip çalışmaları Üniversite olarak her zaman destekleyeceklerini belirtti.

“Türkiye Şu Anda Global Ar-Ge Yatırımından Yalnızca 60 Milyon Dolar Pay Alabiliyor”
MSD İlaçları Türkiye Dış İlişkiler Direktörü Dr. Murat Aşık ise şunları kaydetti: "Bu eğitim, Türkiye'nin global açıdan rekabetçi bir noktada olabilmek için hak ettiği fırsatı yakalamasına yardımcı olacak. Bu özel eğitim projesinin önümüzdeki yıllarda Türkiye'de AR-GE çalışmalarının katlanarak büyümesine yardımcı olacağına inancımız tam. Türkiye şu anda global Ar-Ge yatırımından yalnızca 60 milyon dolar pay alabiliyor. Gerekli ekosistemin oluşması çok önemli. Endüstri-akademi işbirliği alanında açılım getiren bu gibi projelerle birlikte ülkemizde Ar-Ge'nin GSMH'ya oranında hedeflenen yüzde 2 oranına ulaşmada da yol kat edilebileceğiz"

MSD Türkiye'de Canlı Aşı Üretimi Yolda
MSD'nin canlı aşılar dahil aşılarının pek çoğunu Türkiye'de üretebilmek için çalışmaların sürdüğünü belirten Dr. Aşık, "Tüm bu çalışmalar ve yatırımlar MSD'nin global alanda lider bir aşı şirketi olmasının ve aşı alanında giderek artan karşılanmamış ihtiyacı karşılamak için gösterilen kararlılığının bir göstergesidir. Sağlık Bakanlığı'nın özellikle Sağlık Bakanı Recep Akdağ'ın özel gayretleriyle aşı üretimi konusunda ciddi adımlar atıldı. MSD açısından çalışmalar son noktaya geldi. Şartların olgunlaşması ile 2011 sonuna kadar Türkiye'de aşı üretimi çalışmalarına başlanması planlanıyor" dedi.

15 Haziran 2011 Çarşamba

HACETTEPE TEKNOKENT PROJE YARIŞMASI SONUÇLANDI

Hacettepe Teknokent tarafından düzenlenen “Teknovasyon: 2011 Hacettepe Teknokent İnovasyon Proje” Yarışmasında "Sağlık Bilimleri ve Teknolojileri" kategorisine başvuran 37 projeden 5'i "Pfizer Sağlık Bilimleri ve Teknolojileri" ödüllerine layık görüldü.

Hacettepe Teknokent tarafından düzenlenen ve üniversitelerde, küçük ve orta boy işletmelerde, sanayi kuruluşlarında yürütülmekte olan uygulamalı çalışmaların değerlendirildiği Teknovasyon 2011 inovatif proje yarışmasını kazanan projeler, Hacettepe Üniversitesi'nde düzenlenen törenle sahiplerini buldu.
Teknovasyon 2011, "Sağlık Bilimleri ve Teknolojileri" ve "Fen Bilimleri ve Mühendislik" olmak üzere iki farklı kategorideki projelerin teşvik edilmesi ve desteklenmesi amacıyla düzenleniyor. Hacettepe Teknokent A.Ş. tarafından 2007'den bu yana yapılmakta olan yarışma, Türkiye'ye ve dünyaya endüstriyel ürün ve teknoloji üreten, evrensel bilime, teknolojiye ve insanlığa katkıda bulunan projeler kazandırmayı hedefliyor.

Ödül töreninde konuşan Hacettepe Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Selçuk Geçim, bu yıl dördüncüsü düzenlenen yarışmaya toplam 80 projenin geldiğini bildirdi. Projelerin katılımcı kuruluşlardan bağımsız jüri üyeleri tarafından değerlendirildiğini ifade eden Prof. Dr. Geçim, üyelerin de çeşitli üniversitelerden ve kuruluşlardan alanında uzman isimlerden oluştuğunu belirtti.

“Teknokentte 124 Firmada 835 Personelin Çalışıyor ve Toplam Ciro 250 Milyon TL'yi Geçti”
Hacettepe Üniversitesi Teknokenti'nde yürütülmekte olan projelere ilişkin bilgiler de aktaran Prof. Dr. Geçim, yüzde 100 dolulukla çalışan teknokentte 124 firmada 835 personelin çalıştığını, bu firmaların toplam cirosunun da 250 milyon TL'yi geçtiğini söyledi. Prof. Dr. Geçim, teknokentte 98 projenin AR-GE ve yazılım geliştirmesinin tamamlandığını bildirerek, 300'ün üzerinde projenin de yürütülmekte olduğunu kaydetti.

“Yeni Moleküller İle Farklı ve Yeni İlaçlar Geliştirmenin Ana Amacımız”
Açılış konuşmalarının ardından bu yıl ki yarışmaya davetli konuşmacı olarak katılan Pfizer Dünya Gelişen Pazarlar Medikal ve İlaç Geliştirme Birimi Başkan Yardımcısı Dr. Salomon Azoulay ise firmalarının yürüttüğü projeler ve Türkiye'deki ortaklıklara ilişkin bilgiler verdi.
Yeni moleküller ile farklı ve yeni ilaçlar geliştirmenin ana amaçları olduğunu dile getiren Azoulay, bu amaçlarını hayata geçirmek için yalnız firma bazında değil, dünya genelinde pek çok ülkedeki araştırma merkeziyle ortaklıklar yürüttüklerini anlattı.

“İlaç Geliştirmek İçin Yaklaşık 800 Milyon Dolarlık Kümülatif Maliyet”
Ecza şirketlerinin ilaç geliştirmek için yaklaşık 800 milyon dolarlık kümülatif maliyet yaptıklarını aktaran Azoulay, şunları ifade etti: “Ancak bir ürün için bu kadar yüksek rakamlar harcayarak o ürünü patentleyememek sürdürülebilir değildi. Bundan sonra hastalıklara odaklanmaya başladık ve AR-GE birimlerimizin güçlenmesine karar verdik. 2012'ye kadar araştırma harcamalarımızı 9 milyar dolardan 7 milyar dolara indireceğiz. Bu şaşırtıcı gelebilir ama biz yatırımlarımızla beraber verimi artırıyoruz. Temel amacımız AR-GE ve verimliliği artırarak yılda en az iki ürün çıkarmaya odaklanıyoruz. Kısaca maliyeti azaltıp verimi yükseltiyoruz.”


“Hatasız Tıp” İçin Hastaya Özel “Terzi Dikimi” Tedavi Geliştirilecek
Pfizer'in ana amaçları arasında tüm coğrafyalar için gerekli aşılar üretmenin de yer aldığına işaret eden Azoulay, ayrıca “hatasız tıp” için hastaya özel “terzi dikimi” tedaviler geliştirmek istediklerini dile getirdi. Türkiye'nin Avrupa'daki en büyük 6. pazar olduğunu vurgulayan Azoulay, ayrıca ülkenin küresel pazarda 12. sıraya gelmesinin beklendiğini söyledi.

“Ülkemizin Sağlık Alanında Güçlü Bir Bilimsel Kapasiteye Sahip Olduğunu Düşünüyoruz”
Pfizer Türkiye Medikal Direktörü Dr. Turgay Aydınlar, ise konuşmasında "2009 yılında başlattığımız Pfizer-Hacettepe Teknokent Ar-Ge işbirliği ilaç, aşı, yeni tedaviler ve teknolojilerin keşfine yönelik temel araştırma niteliğindeki çalışmaların başlatılması açısından büyük önem taşıyor. Ülkemizin sağlık alanında güçlü bir bilimsel kapasiteye sahip olduğunu düşünüyoruz. Bu kapasitemizin dünyaya açılarak rekabet gücümüzün yükselmesi ve dünyada gelişen yeni teknolojilerin ülkemizde uygulanabilir olması için uygun bir inovasyon ortamının gelişmesi önemli” dedi.

Ödüller Sahiplerini Buldu
Proje yarışmasında iki ayrı kategoriye bu yıl toplam 79 proje başvurusu yapıldı ve 9 proje ödüle değer bulundu. Ana sponsorluğunu Pfizer'in üstlendiği ''Pfizer Sağlık Bilimleri ve Teknolojileri Proje Yarışması'nda derece giren birinciye 15 bin TL, ikinciye 10 bin TL, üçüncüye 5 bin TL ödül verildi.
Yarışmanın birincisi ''DNA Çip Tabanlı Tanı Platformlarının Geliştirilmesi'' isimli projeyle Prof. Dr. Hüseyin Avni Öktem ve ekibi oldu. İkinciliği ''Mesane Kanserinde BCG ve Mitomisin C Yüklü Katyonik Nanopartiküllerle İntravezikal Etkin ve Güvenli Tedavi'' isimli projeyle Doç. Dr. Erem Bilensoy ve ekibi kazanırken, üçüncü ''Hastaneler İçin İlaç ve Sarf Malzeme Otomasyonu ve Yönetimi'' isimli projesiyle MEDSAV Ltd. Şti'den Cem Türkmen ve ekibi oldu.
Vimjo'nun sponsorluğunu üstlendiği ''Vimjo Fen Bilimleri ve Mühendislik Proje Yarışması'' kategorisinde de dereceye giren birinci ekip 15 bin TL, ikinci ekip 10 bin TL, üçüncü ekip 5 bin TL ödül aldı. Bu kategoride de birinciliğe değer bulunan proje, Bülent Atamer'in yürütücülüğünü yaptığı ''Toplam Organik Karbon Cihazı Geliştirilmesi'' isimli proje oldu. ''Optik Ayırıcı'' projesiyle Prof. Dr. Özcan Yıldırım Gülsoy ikinci, Yücel Demir de ''Kuzgun-1 İnsansız Havagemisi'' isimli projesiyle üçüncü oldu.

14 Haziran 2011 Salı

ECZACILARA ONLİNE EĞİTİM

Türk Eczacılar Birliği (TEB), Novartis ilaç firması desteğiyle eczacılık mesleğinin gelişimini sağlamak ve eczacıların mesleki yeterliliğini arttırmak amacıyla yeni bir projeye imza attı. “TEB- E-ON, Eczacılar için Online Eğitim Platformu” projesi çerçevesinde hazırlanan “Uzaktan Eğitim Modülleri” sayesinde eczacılar, mesleki eğitim modülleri, kişisel gelişim eğitim modülleri ve bilişim teknolojileri eğitimlerine kolayca ulaşabilecek.

Türk Eczacılar Birliği (TEB) ve Novartis’in desteğiyle, eczacıların meslekî bilgilerini sürekli güncellemelerine, mevcut bilgilerini tazelemelerine ve kişisel kapasitelerini geliştirmelerine yardımcı olmak amacıyla; “TEB-E-ON, Eczacılar için Online Eğitim Platformu” projesini hayata geçiriyor. TEB-E-ON,Eczacılar için Online Eğitim Platformu”projesinin tanıtımı için düzenlenen basın toplantısında basın mensuplarına sistem sunum ile anlatıldı.

Eczacıların mesleki yeterliliğinin geliştirilmesi, ilaç eczacılık hizmetlerinin görünürlülüğünün pekiştirilmesi amacıyla “Sürekli Mesleki Gelişim” felsefesi çerçevesinde çeşitli meslek içi eğitim programları düzenleyen TEB, bu anlamdaki çalışmalarını geliştirmeye “Uzaktan Eğitim” sistemiyle devam ediyor.

“Mesleki Eğitim Modülleri”, “Kişisel Gelişim Eğitim Modülleri” Ve “Bilişim Teknolojileri Eğitimleri”
İnternet üzerinden sağlanan bu sistemle; öğretici ve öğrenenin fiziksel olarak farklı mekânlarda olduğu, öğrenmeyi kendi hız ve kapasitelerine göre planladıkları, geniş bir teknoloji yelpazesi kullanarak verimli ve kaliteli bir şekilde öğrenme-öğretme etkinliklerini sürdürebilecekleri bir ortam yaratılıyor. Eğitimdeki tüm sınırları, duvarları ortadan kaldırması hedeflenen bu sistemle isteyene, istediği yaşta, istediği yer ve zamanda öğrenme olanağı sağlamak amaçlanıyor. Zengin görsel materyal kullanımı ve eşzamanlı-farklı zamanlı uygulama olanakları sağlayan bu sistem “mesleki eğitim modülleri”, “kişisel gelişim eğitim modülleri” ve “bilişim teknolojileri eğitimleri” olmak üzere üç ana başlık altında toplanıyor. “Akılcı İlaç Kullanımında Eczacının Rolü”, “Hipertansiyon ve Eczacının Rolü”, “İletişim Sanatı”, “Profesyonel Hayatta Etki İçin Kişisel İmaj” ve “Stres ile Başa Çıkma Yöntemleri” gibi konuları kapsayan bu eğitim modülleri aynı zamanda tüm katılımcılara, Excel ve Word Programlarının en güncel versiyonlarını etkin ve verimli bir şekilde kullanabilme yetisi kazandıracak teknik bilgiler de içeriyor

www.eczacilikakademisi.org
www.eczacilikakademisi.org internet adresinden ulaşılabilecek eğitim modüllerinden her eczacı kendi şifresi aracılığıyla yararlanabilecek. Kullanıcılar, sisteme giriş yaptıktan sonra karşılarına çıkacak eğitimler arasında istediklerini seçerek sesli ya da görüntülü olarak bilgi edinebilecek. Animasyonlar aracılığıyla ilgi çekici hale getirilen modüller, sesli dinleme olanağının olmadığı durumda alt yazılarla da takip edilebilecek. Tüm bu eğitim modüllerine sadece bir kullanıcı adı ve şifre ile giriş yapabilecekler.

"Eczacılarımızın Meslekî Bilgilerini Sürekli Güncellemelerine Ve Kişisel Kapasitelerini Geliştirmelerine Yardımcı Olacak"
Akılcı ilaç kullanım ile hipertansiyonda eczacının rolü, iletişim sanatı, profesyonel hayatta etki için kişisel imaj ve stresle başa çıkma yöntemleri gibi konuları kapsayan eğitim modüllerinin, eczacıların görevlerini yerine getirirken daha etkin olmalarını sağlayacağını ifade eden Türk Eczacılar Birliği Başkanı Ecz. Erdoğan Çolak, “Eczacılık mesleğinin gelişmesi, eczacıların mesleki yeterliliğinin arttırılması ve mevcut bilgilerinin güncellenmesi amacıyla Sürekli Meslekî Gelişim felsefesi çerçevesinde 2002 yılından bu yana meslek içi eğitim programları düzenlemekteyiz. Bu yolda yeni ve önemli bir aşamaya gelmiş bulunuyoruz. Eczacılarımızın meslekî bilgilerini sürekli güncellemelerine ve kişisel kapasitelerini geliştirmelerine yardımcı olmak amacıyla hazırladığımız bu proje gelişmeye ve kendini yenilemeye devam edecektir.” dedi. Eczacılar için uzaktan eğitim projesinin eczacılık mesleğine ve toplum sağlığının iyileştirilmesine büyük katkı sunacağını ifade eden Çolak, “bu projenin hayata geçirilmesindeki katkılarından dolayı Novartis’e teşekkürlerimizi sunuyoruz.” şeklinde konuştu.

“ Türkiye'de Her İl ve İlçede Bulunan 25 Bin Dolayında Eczacı Yararlanabilecek”
Novartis Türkiye Başkanı Güldem Berkman da Türkiye'de her il ve ilçede bulunan 25 bin dolayında eczane bulunduğunu belirterek, eczacıların hastalarla birebir ilişki kurması açısından, akılcı ilaç kullanımı başta olmak üzere bir çok konuda danışmanlık yapabileceklerini dile getirdi. Berkman, "Bilişim ve teknolojinin sürekli gelişmekte olduğu günümüzde, her konuda olduğu gibi eğitimde de önemli dönüşümler yaşanıyor. İnternet sayesinde dünyanın her yanına kolayca ulaşabildiğimiz bu dönemde mesleki eğitim sistemlerinin kolay ulaşılabilir ve pratik olması büyük önem taşıyor. Çağın gerekleri göz önünde bulundurularak hazırlanan bu proje ile eczacılık mesleğine önemli katkılarda bulunulacağını düşünüyoruz.” şeklinde konuştu.
Projenin, teknolojinin imkanlarından faydalanılarak hazırlandığını kaydeden Berkman, 2012 yılı sonuna kadar eğitim modüllerinin sayısının 31'e çıkarılmasının hedeflendiğini söyledi.
Konuşmaların ardından Çolak ve Berkman "TEB-E-ON" (Eczacılar İçin Online Eğitim) Platformu Projesinin protokolünü imzaladı.

13 Haziran 2011 Pazartesi

''CERRAHİDEN SONRA HASTALARIN EN AZ YÜZDE 3'ÜNDE ENFEKSİYON GÖRÜLÜYOR''


Sağlık hizmetinin sunumunda kalite ile ilişkili temel sorunlar bulunduğunu söyleyen Jinekoloji ve Obstetrik Derneği Genel Sekreteri (TJOD) Prof. Dr. Cansun Demir, bunların ilaçların aşırı, eksik ya da yanlış kullanımı şeklinde olabildiğini dile getirdi. Prof. Dr. Demir, “En iyi hastanelerde bile her yüz hastanın 6,7’sinde ciddi sonuçları olan ya da potansiyel ciddi sorunlara yol açabilecek ilaç hataları görülmektedir” dedi.

ABD'de yaklaşık her yıl 750 bin cerrahi alan enfeksiyonu olduğu ve yılda 10 bin kişinin bu nedenle yaşamını yitirdiğini belirten bilim adamları, cerrahi branşlarda yüzde 38 oranında en sık hastane enfeksiyonlarının görüldüğüne dikkat çekiyor. Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği Genel Sekreteri (TJOD) Prof. Dr. Cansun Demir, 9.Ulusal Jinekoloji ve Obstetrik Kongresi'nde Sağlık Dergisi'ne yaptığı açıklamada, kaliteli sağlık hizmetinin çok önemli olduğunu ve cerrahi alan enfeksiyonlarının hayati önem taşıdığını kaydetti. Prof. Dr. Demir, cerrahi operasyonlardan sonra ortalama yüzde 3 oranında cerrahi enfeksiyon görüldüğünü dile getirerek, bu enfeksiyonların tedaviyi güçleştirdiğini, maliyeti artırdığını ve yaşamı tehdit ettiğini vurguladı.

"Yan Etkilerin Önemli Bir Kısmı Tıbbi Hatalara Bağlı Gelişiyor"
Tüm hastane yatışlarının en az yüzde 3'ünde bir yan etki görüldüğüne dikkat çeken Prof. Dr. Demir, ''Cerrahi bir girişimden sonra hastaların en az yüzde 3'ünde bir cerrahi alan enfeksiyonu görülmektedir. Tıbbi uygulamalarda yan etkide, altta yatan hastalık değil, tıbbi tedavinin hastada yol açtığı zarardır. Yan etkilerin önemli bir kısmı tıbbi hatalara bağlı gelişiyor. Bu tür tıbbi hatalar önceden bilinen tedbirlerle önlenebilir. Tıbbi hatalar içinde ilaç kullanımı ve enfeksiyonlar yer alıyor" dedi.

''Kalite Tıbbi Sonuçlar, Hasta Ve Yakınları İle Toplumun Deneyimi, Etkililik ve Verimlilik Şeklinde Üç Açıdan Ele Alınmalı''
Tıbbi hataların önlenebilmesinde sağlıkta kalite standardının çok önemli olduğunu kaydeden Prof. Dr. Demir, sağlıkta kalite ile hastanın tam ya da önemli derecede iyileşmesinin hedeflendiğini söyledi. ''Ağrının giderilmesi gibi hedeflenen sonuçların elde etme olasılığında artma, hasta ve yakınlarının kaygılarına 'insanca yaklaşım' ile yanıt verilmesi ve harcanan paranın gerçek karşılığını elde etmesi sağlıkta kalitenin göstergesidir'' diyen Prof. Dr. Demir, kalitenin tıbbi sonuçlar, hasta ve yakınları ile toplumun deneyimi, etkililik ve verimlilik şeklinde üç açıdan ele alınması gerektiğini vurguladı.

''En İyi Hastanelerde Bile Her Yüz Hastanın 6.7'sinde İlaç Hataları Görülmektedir"
Sağlık hizmetinin sunumunda kalite ile ilişkili temel sorunlar bulunduğunu söyleyen Prof. Dr. Demir, bunların ilaçların aşırı, eksik ya da yanlış kullanımı şeklinde olabildiğini dile getirdi. Prof. Dr. Demir, ''En iyi hastanelerde bile her yüz hastanın 6.7'sinde ciddi sonuçları olan ya da potansiyel ciddi sorunlara yol açabilecek ilaç hataları görülmektedir. Tıbbi hatalar sistemin kalitesi ya da kalitesizliğinin doğrudan bir göstergesi niteliğindedir. Bu nedenle, konunun üzerine eğilinmesi, önce ölçülüp sonra da azaltılması için yöntem geliştirilmesi ve uygulanması gerekiyor. Ancak unutulmamalı ki insanların hatasız çalışması mümkün değildir'' şeklinde konuştu.

"Branşlarda Yüzde 38 Oranında En Sık Hastane Enfeksiyonlarının Görüldüğüne"
Cerrahi alan enfeksiyonlarının cilt, cilt altı dokusunu kapsayan yüzeysel alanlar, daha derindeki alanlar ve karın içi, rahim gibi tüm organ ve boşluklarda gelişen enfeksiyonlar diye sıralandığını kaydeden Prof. Dr. Demir, ''ABD'de yaklaşık her yıl 750 bin cerrahi alan enfeksiyonu olduğunun ve cerrahi alan enfeksiyonlarına bağlı yılda 10 bin kişinin yaşamını yitirdiğinin belirtildiğini'' dile getirdi.

“Maliyeti Yaklaşık 2-3 Bin Dolar Yükseltiyor”
Cerrahi branşlarda yüzde 38 oranında en sık hastane enfeksiyonlarının görüldüğüne dikkati çeken Prof. Dr. Demir, ''Enfeksiyonlar, hastanın yaşamını tehdit ediyor, hastanede kalış süresini 7-10 gün uzatıyor. Maliyeti yaklaşık 2-3 bin dolar yükseltiyor. Yara iyileşmesinde gecikmeye ve ağrıya yol açıyor. Kötü görünümlü ve fonksiyonel bozukluğa neden olabiliyor'' dedi.
Prof. Dr. Demir, bakteriyel kontaminasyonun azaltılabilmesi için doğru ilaç kullanımı, el hijyeni, kep-maske ve eldiven kullanımına özen gösterilmesi, cildin temizliği, steril alanın korunması ve antibakteriyel ürünler kullanılması gibi tedbirler alınabileceğini sözlerine ekledi.

12 Haziran 2011 Pazar

DOĞAL BOŞLUKLARDAN KESİSİZ AMELİYATLAR BAŞLADI

Yeni Avrupa Cerrahi Akademisi tarafından ”Gelecekte tüm operasyonların karın açılarak değil, vücudun doğal boşluklarından girilerek yapılacağını” bildirildiğini dile getiren Prof. Dr. Cihat Ünlü, ”Doğal boşluk cerrahisiyle karında hiç iz ve yara olmadan vajina içinden karın boşluğuna girerek, yumurtalık kistleri ve miyomlar alınabilecek” diye konuştu.

Günümüzde sezaryen dışında hemen hemen tüm jinekolojik operasyonlar, kapalı ameliyat tekniği ile yapılabilirken ve gerektiğinde açık cerrahi uygulanırken, gelecekte tüm operasyonlar karın açılarak değil, vücudun doğal boşluklarından girilerek yapılabilecek. Türk-Alman Jinekoloji Derneği Başkanı (TAJEV) Prof. Dr. Cihat Ünlü, Antalya’da düzenlenen 9. Türk Alman Jinekoloji Kongresi’nde yaptığı açıklamada, ameliyatların açık cerrahiden ziyade minimal kesi yapılarak uygulanmasının hasta için çok avantajlı olduğunu söyledi. Tıpta bu tür ameliyatların yapılabilmesi için teknik yöntemlerin araştırıldığını ifade eden Prof. Dr. Ünlü, uygulama alanlarının belirlenmesi gerektiğini dile getirdi. Hekimlerin bu alanda uzmanlaşması gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Ünlü, ”doğal boşluk cerrahisinin” uygulamalarda çok önemli olduğunu kaydetti.

“Gelecekte Tüm Operasyonlar Doğal Boşluklarından Yapılacak”
Yeni Avrupa Cerrahi Akademisi (New European Surgical Academy NESA) Başkanı Prof. Dr. Michael Stark’ın ”gelecekte tüm operasyonların karın açılarak değil, vücudun doğal boşluklarından girilerek yapılacağını” bildirdiğini dile getiren Prof. Dr. Ünlü, ”Doğal boşluk cerrahisiyle karında hiç iz ve yara olmadan vajina içinden karın boşluğuna girerek, yumurtalık kistleri ve miyomlar alınabilecek” dedi.

”Doğal Boşluk Cerrahisi, 21. Yüzyılda Çığır Açacak”
Bir operasyonun başarısında ”cerrahi kesinin” önemine dikkat çeken Prof. Dr. Ünlü şunları kaydetti: “Cerrah, vücudun derin bir bölgesindeki küçücük bir noktaya müdahale etmek için çok büyük bir kesi yapmak veya müdahale edilecek organa ulaşmak amacıyla birçok gereksiz tabaka veya dokuyu yaralamak zorunda kalmaktadır. Uzun zamandır açık cerrahi müdahaleler yapan cerrahlar bu problemi her gün yaşamış, bir yandan da cerrahi yaralanmayı azaltacak, daha az doku ve organı yaralayarak hedefe ulaştıracak girişim modellerini denemişlerdir. Doğal boşluk cerrahisi, 21. yüzyılda tıbbi açıdan çığır açacaktır.”

“Ağız Boşluğundan Girilerek Tiroid Operasyonları Yapılmaya Başlandı”
NESA’ın Türkiye’de ve birçok Avrupa ülkesinde eş zamanlı olarak başlattığı bu proje kapsamında, jinekoloji dahil birçok ameliyatın yapılabileceğini ifade eden Prof. Dr. Ünlü, ”Örneğin, miyom ameliyatları vajenden girilerek yapılabilirken, ağız boşluğundan girilerek tiroid operasyonları ya da yine vajen boşluğundan girilerek apandist ve safra kesesi ameliyatları yapılmaya başlandı” diye konuştu.

“Teknik Hekim Açısından Diğer Yöntemlere Göre Daha Zor”
Günümüzde sezaryen dışında artık hemen hemen tüm jinekolojik operasyonların kapalı ameliyat tekniği olan laparoskopik yöntemle yapılabildiğini belirten Prof. Dr. Ünlü, doğal boşluk cerrahisinin hastaya çok önemli estetik avantaj sağladığını vurguladı. Prof. Dr. Ünlü, ”Doğal boşluk cerrahisi ile yapılan uygulamalarda kesi olmadığından vücutta iz kalmıyor, enfeksiyon riski ortadan kalkıyor. Bu operasyonların yapılabilmesi için hekimin rahat çalışabilmesini sağlamak amacıyla çok özel eğilip bükülebilen aletler geliştirildi. Teknik hekim açısından diğer yöntemlere göre daha zor. Ancak hastaya üstün bir konfor sağlıyor” şeklinde konuştu.

11 Haziran 2011 Cumartesi

“132 BİN 314 HEKİM SİGORTA YAPTIRDI”



Hekimlerin sigorta yaptırması ile ilgili tartışmalar süre dursun Sağlık Bakanlığı Strateji Geliştirme Başkanı Memet Atasever, yaptığı açıklama ile kesin rakamı açıkladı. Atasever, “Bugüne kadar 132 bin 314 tabip, uzman tabip ve diş hekimi, mali sorumluluk sigortası yaptırdı” dedi.

“Bugüne kadar 132 bin 314 tabip, uzman tabip ve diş hekimi, mali sorumluluk sigortası yaptırdı” diyen Sağlık Bakanlığı Strateji Geliştirme Başkanı Memet Atasever, ''Tam Gün'' Yasası olarak bilinen 5947 sayılı Kanun ile hekimler için getirilen mesleki sigorta uygulamasıyla hekimlerin tamamına yakınının sigorta yaptırdığını söyledi.
Atasevere, Tam Gün Kanunu ile kamu ve özel sağlık kurum ve kuruluşları ile sağlık birimlerinde çalışan tabip, diş tabibi ve tıpta uzmanlık mevzuatına göre uzman olanlar için mesleklerini ifade ederken açılabilecek davalara karşı zorunlu mali sorumluluk sigortası getirildiğini söyledi. Atasever şunları söyledi: “Sağlık Bakanlığınca yapılan düzenleme ile risk gruplarına göre yılda 75 TL ila 375 TL sigorta primi ödeyen tabiplere, her bir tıbbi kötü uygulama için farklı uygulanacak 300 bin TL'ye kadar güvence getiren uygulama için bugüne kadar 132 bin 314 tabip, uzman tabip ve diş hekim, mali sorumluluk sigortası yaptırdı. Bu teminat maddi ve manevi tazminat ile yargılama giderleri için kullanılabilecek.Bu nedenle hekimler mesleklerini icra ederken daha öz güvenli davranmalarına imkan sağlanacak.”

“4 Farklı Grupta Toplam 132 Bin 314 Hekim Sigorta Yaptırdı”
Arasever, sağlık kurum ve kuruluşlarındaki uygulamalar nedeniyle mağdur olan kişilerin, açacakları davalarda lehlerine karar verilmesi durumunda, uğradıkları mağduriyetleri için söz konusu düzenleme kapsamında sigorta şirketlerinden de tazminat alabileceklerini hatırlattı. Atasever, “Buna göre sigorta yaptıran hekimlerin risk gruplarına göre dağılımında, 1.Grup'ta 6 bin 601, 2. Grup'ta 60 bin 079, 3.Grup'ta 39 bin 948, 4.Grup'ta 25 bin 756 olmak üzere toplam 132 bin 314 hekim sigorta yaptırdı. Aynı şekilde hekimlerin uzmanlık dalı bazında poliçe sayılarının dağılımına bakıldığında; 35 bin 510 adet pratisyen hekim ve aile hekimi, 22 bin 3 adet diş hekimi sigorta yaptırdı. Bunun yanında asistanları ile birlikte 7 bin 626 çocuk hekiminin, 4 bin 952 genel cerrahın, 3 bin 556 göz hekiminin, 5 bin 933 kadın hastalıkları ve doğum uzmanın hekiminin, 5 bin 784 dahiliyecinin, 3 bin 49 KBB hekiminin, 3 bin 962 kardiyolog ve kalp cerrahının, 2 bin 364 adet nöroloji hekiminin ayrıca temel tıp dahil 37 bin 575 diğer hekimin sigortalı olduğu görüldü” dedi.

10 Haziran 2011 Cuma

“ETİK” YARIŞMASI PİTTSBURGH’A GÖNDERDİ

Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıp Etiği ve Tıp Tarihi Anabilim Dalı tarafından bu yıl 2.’si düzenlenen “Ulusal Tıbbi Etik Proje Yarışması” katılımcıların yoğun ilgisiyle gerçekleştirildi. Yarışma sonunda birinci olan katılımcı Pittsburgh Üniversitesi’nde tüm giderleri karşılanarak bir ay staj hakkı kazandı.

Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıp Etiği ve Tıp Tarihi Anabilim Dalı tarafından düzenlenen “2. Ulusal Tıbbi Etik Proje Yarışması” bu senede geniş katılım ile gerçekleşti. “Kanser ve Etik” olarak belirlenen temalı yarışmaya, tıp fakültesi öğrencilerinin yani sıra tıp etiği ile ilgili olabilecek bölümlerde lisans düzeyinde öğrenim gören üniversite öğrencileri de katıldı. Jüri üyeleri Doç. Dr. Nesrin Çobanoğlu başkanlığında, Kanser Savaş Daire Başkanı Prof. Dr. Murat Tuncer, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Prof. Dr. Emel Cabı Ünal, Medicana Ankara Hastanesi Radyoloji Bölümünden Prof. Dr. Barış Diren, ULAKBIM Türk Tip Dizini Kurul Başkanı Doç. Dr. Orhan Yılmaz, Sabancı Üniversitesi’nden Erhan Sertoğlu ve Pembe Hanım Derneği Yönetim Kurulu Başkanı ve Pakize Tarzi Hastanesi Medikal Direktörü Op. Dr. Sevil Öz yer aldı.

“Etik Sorunlar Konusunda Farkındalık Oluşturmak”
Açılış konuşmasını yapan Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Tip Etiği ve Tip Tarihi Anabilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Nesrin Çobanoğlu şunları söyledi: “Amacımız öğrencilerin mesleki yaşantılarında karsılaşabilecekleri etik sorunlar konusunda farkındalık oluşturmak ve etik ikilemlerde çözüm önerileri geliştirebilmelerini sağlamak. Yarışma için öğrencilerimizin yoğun çabalarını görmek bizi gururlandırdı. Hazırlanmış projeler profesyonel bir jüri tarafından değerlendirildi. Yarışmaya 18 farklı Üniversite’den 96 katılımcı başvurdu ve 21 Öğretim üyesi akademik danışmanlık yaptı. Ayrıca yarışmamıza yurtdışından (Almanya, Ukrayna, Azerbeycan, Gürcistan, ABD) katılmak isteyenler oldu ve “Türkçe” olmak koşuluyla kabul edebileceğimizi söyledik. İngilizce olarak yapılan başvuruları, bizim temel şartımıza uymadığı için kabul edemedik. Bu yoğun ilgi, ülkemizde ve araştırmalarımıza göre Dünya’da ilk kez düzenlenen Ulusal Tıbbi Etik Proje Yarışması’nın 2.sinde ulaştığımız evrensellik ve etkinlik bağlamında gurur verici bir gelişmedir. Katılımcıların cinsiyet dağılımında çoğunluğun kadın olmasını da, “G.Ü. Kadın Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezi Müdürü” kimliğimle önemli buluyorum”

“Kanser ve Etik Paneli”nde Bu Alandaki Duayenler Konuştu
Ödül töreninde “Kanser ve Etik” konulu panelde alanın önde gelen isimleri Prof Dr. Ayhan Çavdar, Prof Dr. Emin Kansu ve Prof. Dr. Ömer Uluoğlu konuşmacı olarak yer aldılar. Panel başkanlığını Doç Dr. Nesrin Çobanoğlu’nun yaptığı panelde, çevre sorunlarının da etkisiyle kanserin ölüm nedenleri arasında üst sıralara çıkması evrensel bir sorun olarak tanımlandı. Kanser tedavisinin interdisipliner niteliği vurgulanarak, bu alanda hizmet veren Onkoloji Enstitüleri ve Onkoloji Hastanelerinin önemine değinildi. Kanser hastalarına “kanser tanısı”nı kimin söyleyeceği kadar, nasıl söylenmesi gerektiği üzerinde duruldu.

“Meme Kanseri Ölüm Oranlarına Göre Yüzde 15 ile Akciğer Kanserinden Sonra 2. Sırada”
Ödül töreni etkinlikleri kapsamında konferans için davet edilen Pittsburgh Üniversitesi Magee-Womens Enstitüsü Direktörü Prof. Dr. Atilla Soran “Meme Kanseri Tanısında Etik” başlıklı konuşmasında şunları söyledi: “Meme kanseri tanı ve tedavisinde etik konusunda ABD istatistiklerine göre 2011 yılında yaklaşık olarak 208 bin kişide görülecek bu da tüm kadınların yüzde 28’ini oluşturuyor. Ölümlerde ise yüzde 15 ile akciğer kanserinden sonra 2. sırada geliyor. Meme kanserindeki tarama ve tedavilerin gelişmesiyle birlikte insidansın 70’lerden itibaren artmaya başladı. Fakat 2001 yılından itibaren düşmesiyle meme kanserinde belirli bir ilerleme kaydedildi.

“Meme Kanserinde Türkiye’nin tahmini rakamı yüz binde 60-65 Olmalı”
Türkiye’de 2006 yılı insidansı meme kanseri yüz binde 37.3’tür. Bu gerçek insidans değildir bu tamamen bizim elimizde olan verilerin sunumudur. Dolayısıyla yüz binde 37 gerçek rakamları yansıtmamaktadır. Çevre ülkelere bakacak olursanız bu yüz binde 60-65’tir. Bizim ülkemizde de bu oranlar beklenir. Meme kanseri kadınlar arasında insidansı en yüksek olan kanserdir. Enteresan olan ise ülkemizde kadınların ölüm nedeninin birinci sırasında meme kanseri gelmektedir. Bence bu da doğru değil. Bu yalnızca kayıt altında olan ölüm nedenlerinden dolayı birinci sıradadır.

“Yapabileceklerimizin Limitini Etik ve Onun Vazgeçilmez Hukuku Belirler”
Tıp bilimi çok hızlı gelişiyor. Yapmamız gerekenden daha iyisini yapmamız gerekiyor. Yapabileceklerimizin limitini etik ve onun vazgeçilmez hukuku belirler. Serbest piyasa hükümet politikası gibi sistemler güç oluşturmaktadır. Ama etik bunları dengeleyen bir güç olarak karşımızdadır. Etik sonradan oluşturulmuş anabilim dalları değildir aslında. Hipokrat zamanından beri etik bilinen bir şeydir. Hipokrat “Eğer bir hastalığı tedavi için ilaç veriyorsanız ve bu ilaç fayda göstermiyorsa bu hasta ne kadar zengin olursa olsun. O hastaya artık ilaç vermeyin” diyerek aslında etiği, pasif veya aktif ötonaziyi belirtmiştir. Etik davranışın 4 temel prensibi vardır. İyilik, zarar vermemek, otonomi ve doğruluk. Değişik olgularda uygulayabilirsiniz. Değişik değerlerler ve kültürler arasında fark yoktur”

Birincilik
“Meme Kanserli Hastaların Tedavisinde Onkoetik Duruş” çalışmalarıyla Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencisi Şule Barman ve Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencisi Ata Baytaroğlu Danışman Hocaları Doç. Dr. Osman Kurukahvecioğlu ile birinciliği aldılar.

İkincilik
“Ölmek midir İncitici Olan, Yoksa Amansız Hastalıkla Giriştiği Savaşı Kaybeden Kurban Olarak Nitelendirilmek mi?- Medyada Kanser ve Etiği” ismiyle Danışman Hocaları Doç. Dr. Tamer Akça desteğiyle çalışan Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 2 öğrencisi Ayça Kuru, Berna Taşkın ve Nazmiye Özcan paylaştı.

Üçüncülük
“Tütün Kontrolünde Görsel Öğelerin Kullanılmasının Etik Boyutu” Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencisi Eray Horoz ve Mert Nakip paylaştı.
Özel ödüller arasında en dikkat çekeni ise “Patoloji Raporları ve Etik” çalışmaları ile Azerbaycan Tıp Üniversitesi öğrencileri oldu.
Ankara dışından da yoğun katılımın olduğu, 2. Ulusal Tıbbi etik Proje Yarışması Ödül Töreni etkinliklerini toplam 597 kişi katılım belgesi alarak izledi.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...