27 Kasım 2010 Cumartesi

YENİDOĞAN’DA SON GELİŞMELER

Türk Neonatoloji Derneği tarafından düzenlenen Ankara Neonatoloji Derneği Grup toplantısında Miami Üniversitesi Miller School of Medicine ABD’den Prof. Nelson Claure patenti kendisine ait olan sistemi Türkiye’de ilk defa anlattı.

Türk Neonatoloji Derneği tarafından düzenlenen Ankara Neonatoloji Derneği Grup toplantısı 120 hekim ve 150 hemşirenin katılımıyla 14 Ekim 2010 tarihinde Ankara’da yapıldı. Dr. Zekai Tahir Burak Kadın Sağlığı Eğitim ve Araştırma Hastanesi toplantı salonunda gerçekleştirilen toplantının farklı bir özelliği de Miami Üniversitesi Miller School of Medicine ABD’den Prof. Nelson Claure patenti kendisine ait olan sistemi anlattı. Bu sistem iki ayrı aleti birbirine bağlıyor. Çocuğun kan gazını monitorize eden alt ile ventilatör cihazını birbirine bağlıyor ve otomatik ayarını yapabilen bir sistem. Ventilatöre bağlanan bebeklerde oksijen tedavileri ve yarattığı komplikasyonlar örneklerle anlatılırken, komplikasyonların önüne geçebilmek amacıyla Prof. Nelson Claure tarafından yeni geliştirilen “Close Loop” sistemi tanıtıldı ve yine patentin akademik çalışmasında da yer alan Prof. Dr. Nelson Claure “SpO2 ile Mekanik Ventilatörün” birleşik cihaz olarak kullanılması hakkında pratik uygulamalarla katılımcılara bilgi verdi.

“Türkiye’de İlk Defa Bu Sistem Anlatıldı”
Dr. Nelson Klavri tarafından anlatılan sistem şöyle: “Yeni bulunan sistem, hastanın takibi sırasında oksijen saturasyonu denilen kanın oksijene doymuşluğu düştüğü zaman hastaya oksijen verilmesini sağlıyor. Bu geliştirdiğimiz sistem ile cihaz otomatik olarak oksijen miktarını ayarlıyor. Hemşire veya doktorun müdahalesine gerek kalmadan solunum cihazları ayarlarını düzenliyor. Oksijen düşük olduğunda beynin oksijenlenmesi düşük oluyor. Yüksek olduğu zaman özellikle göze giden oksijen miktarı çok olduğu zaman prematüre bebeklerin gözlerinde ve bazı organlarında bozukluklara yol açıyor. Belli bir seviye aralığında tutulması gerekiyor. Türkiye’de ilk defa bu sistem anlatıldı.”


Dr. Zekai Tahir Burak Kadın Sağlığı Eğitim ve Araştırma Hastanesi Yenidoğan Klinik Şefi Prof. Dr. Uğur Dilmen toplantıda Respiratuar Sinsidial Virüs (RSV) ile enfeksiyonuyla ilgili geçen sene hazırladıkları çalışma hakkında şu bilgileri verdi: “Bu çalışmaya göre Ekim, Kasım ve Aralık aylarında salgın yapan virüs, erişkinlerde kolay atlatılıyorken, özellikle solunum problemleri olan prematüre bebeklere bulaştığı zaman çok ağır seyrediyor. Bu bebekleri korumak için özel bir immunglobilin kullanıyoruz. Geçen yıl kliniğimizde yapılan taramalarda Aralık ayında salgın bir günde 11 yenidoğan hastada salgın olduğunu tespit ettik. Bu duruma tedbir için erişkinlerin tamamını maskeli şekilde içeri aldık. Sonrasında salgın kayboldu.” Toplantıda uzun süre takip edilen ve solunum problemi olan yeni doğanlarda görülen komplikasyonlarda anlatıldı.

Ana Çocuk Sağlığı Tarafında Hekimlere Ücretsiz Yenidoğan Rehberi Dağıtılacak
Sağlık Bakanlığı Ana Çocuk Sağlığı ve Aile Planlaması Genel Müdürlüğü tarafından tüm yenidoğan doktorları ve hemşirelerine ücretsiz olarak dağıtacak olan “Yenidoğan Rehberi” tanıtıldı. Yenidoğan ve prematürelerle ilgili güncel ve pratik bilgilerin tamamını içeren kitap Prof. Dr. Uğur Dilmen önderliğinde hazırlandı.

23 Kasım 2010 Salı

“BU TEKNOLOJİ HENÜZ TÜRKİYE’DE YOK”

Biyopsi almadan tanı konulmasını sağlayan ve özellikle gastrointestinal kanserlerinin erken tanısında büyük bir umut kaynağı olan sistem henüz ülkemizde yok.

Biyopsi almadan anında tanı konulmasını sağlayan Endomikroskopi, özellikle gastrointestinal (mide-barsak kanalı) kanserlerinin erken tanısında büyük bir umut kaynağı oldu. Bu yöntemde, sindirim sisteminin aynı anda mikroskobik olarak incelenmesinin mümkün olduğu belirtilen 7. Ulusal Hepato Gastroenteroloji Kongresi’nde Endomikroskopi ve Gastrointestinal Sistem hakkında sunum yapan Meinz Üniversitesi Gastroenteroloji Bilim Dalı Öğretim üyesi Dr. Arthur Hoffman şunları kaydetti: “Endomikroskopi, endoskopi esnasında dokunun bin kat kadar büyütülerek, histopatolojik olarak değerlendirilmesi işlemidir. Bu yöntem dünyada yeni yeni uygulanmaya başladı. Türkiye’de henüz bu yöntem kullanılmıyor. Yöntemin Türk meslektaşlarım tarafından da kullanılması amacıyla Türkiye’ye geldim. Endomikroskopi, özellikle erken ve doğru tanıda yol gösterici oluyor.”

“Tekniğin Faydaları Anlaşıldığında Kullanımı Dünya Genelinde Yaygınlaşacak”
Dr. Hoffman, bu tekniğin kullanılabilmesi için derin patoloji bilgisi bulunan, çok deneyimli gastroenterologlara ihtiyaç olduğunu dile getirdi. Dr. Hoffman, Endomikroskopinin, normalde Gastoskopi ya da kolonoskopiden prosedür olarak bir farkı bulunmadığını, bu yöntemlerin maliyetlerinin de aşağı yukarı aynı olduğunu belirtti. Bu tekniğin de faydalarının anlaşılmasının ardından kullanımının dünya genelinde hızla yaygınlaşacağını söyleyen Dr. Hoffman, “Endoskopi alanındaki gelişmeler sayesinde artık biz bunları çok rahat bir şekilde kullanabiliyoruz. Bu teknoloji enflamatuar bağırsak hastalığında ve baret özefagusunda oldukça iyi sonuç veriyor. Öğrenim aşamasında patologlardan da yardım alıyoruz ama kısa sürede yardım alma hususunu en aza indirgeyerek sadece biz Gastroenteroloji uzmanları yapabiliyor hale gelebiliyoruz” dedi.

Kolon hastalıklarında, IBD bağırsak, baret özefagus, çölyak hastalıklarında ve kolitte sıklıkla kullanılabilen bir yöntem olduğunu belirten Dr. Hoffman, “En büyük avantajı kör biyopsi almıyor olmamız. Özellikle mikroskobik bir hastalıksa en doğru biyopsi noktaları kolaylıkla belirlenerek hangi hastalık olduğunun teşhisi konulabiliyor. Hatta bir çok durumda biyopsi almadan hastalık belirlenebiliyor” diye konuştu.


“Cihazın Fiyatının Yüksek Olmasının Tek Komplikasyonu Olduğu Söylenebilir”
Endomikroskobi tekniğinin, normal endoskoptan çok farklı bir cihaz olmadığını sadece ucunda bir lazer olduğunu belirten Dr. Hoffman, lazer sayesinde mukozadan 200 mikrometreye kadar görüntü alınabildiğini kaydetti. Henüz submukozaya, mukoza altına inilemediğini dile getiren Dr. Hoffman şunları kaydetti: “Standart endoskopiye çok benzer bir sistem ancak ek olarak bir butona basılıp endoskopun ucundaki laser ışının aktive ederek mikroskobik görüntü elde ediliyor. Her hangi bir insizyon (kesi) gerekmiyor. Görüntüleri yorumlamak için mikroskopi görüntüleri ve endoskopi görüntüleri eşzamanlı olarak izleniyor.

Almanya’da sedasyon ile uygulanıyor. Böylece hastanın hareket etmesi önlenmiş oluyor. Bu yöntemi kullandığımız 200 hastada sadece 1 komplikasyon görüldü. Bu komplikasyonda kan basıncında düşme ve bulantı şeklinde seyretti. Fakat tam olarak sadece bu yönteme bağlı olarak komplikasyon olmadı. Cihazın fiyatının yüksek olmasının tek komplikasyonu olduğu söylenebilir. Uygulama maliyeti çok düşük sadece bir kontrast ajan uygulayarak bunu yapmaktasınız. Sistemi satın aldığınızda oldukça maliyetli ama sonrasında ödenecek para çok düşük.”

“100 Olgu Sonrasında Cihaz Kullanılıyor”
Cihazın görüntülerinin başlarda patolog eşliğinde değerlendirildiğini kaydeden Dr. Hoffman, “Bununla ilgili Amerika’da bir çalışma yapılmış ve ‘kaç muayene sonra cihazı kullanmaya ehil bir kişi olabildiği’ araştırılmış. Sonuç olarak 100 olgu sonrasında cihaza alışmanız ve daha kolay kullanmanız söz konusu oluyor. Öğrenmeye başladıktan sonra öğrenme eğrisi hızla ilerliyor. Ancak başta bir patologun yardımına ihtiyaç oluyor. Kendi okulumuzda, Meinz Üniversitesi’nde, Fransa ve İtalya’da kurslar düzenleniyor. Bu cihaz kullanımı için mutlaka kurs alınması gerekiyor. Endoskopistlere verilen 3 günlük kurs sonunda da sertifika veriliyor. Endoskopistlerin belli bir altyapıları olduğu için bu tekniği çok hızlı öğrenebiliyorlar şeklinde konuştu.”

19 Kasım 2010 Cuma

BU YÜZYIL “KRONİK HASTALIKLAR” YÜZYILI

Ülkemizde yaklaşık 25 milyon, en az bir kronik hastaliği olan yetişkin bulunuyor. 25 milyon hastanin yarısının kronik hasta olduğunu bilmediğini belirten Türk İç Hastalıkları Uzmanlık Derneği (TİHUD) Başkanı Prof. Dr. Erdal Akalın, “Bu Yüzyıl ‘kronik hastalıklar’ yüzyılı olarak kabul ediliyor. Bugün, dünyanin en büyük sorunu ve bundan sonraki 50 yılın en büyük sorunu kronik hastalıklar” dedi.

Türk İç Hastalıkları Uzmanlık Derneği (TİHUD) tarafından Antalya Side Starlight Otel Kongre Merkezi'nde düzenlenen 12. Ulusal İç Hastalıkları Kongresi'nde, iç hastalıkları uzmanlık dalına ilişkin konularda ve kronik hastalıklar hakkında basın toplantısı düzenlendi.

Bugün hiçbir ülkede ideal bir sağlık sistemi olduğunun iddia edilemeyeceğini kaydeden Prof. Dr. Akalın, sağlık harcamalarının giderek artması ile sağlıkta yeni politikaların geliştirildiğini söyledi. Türkiye'de de 7 yıldır Sağlıkta Dönüşüm Programı'nın uygulandığını belirten Prof. Dr. Akalın, programın hem olumlu hem de olumsuz yönlerinin olduğunu söyledi. Prof. Dr. Akalın, sağlık hizmeti sunumunda en önemli konunun sağlık hizmeti kalitesi olduğunu dile getirerek, iç hastalıkları uzmanlık eğitiminde, standardizasyon, uzmanların çalışma koşulları, yan dal konusu ve sağlık uygulama talimatında ve performans sistemi gibi konularda ciddi sorunlar bulunduğunu belirtti.

“2000 Yılından İtibaren 50 Yıl, Dünyanın En Büyük Sorunu Kronik Hastalıklar”
Bu yılki kongrenin ana temasının kronik hastalıklar olduğunu belirten Prof. Dr. Akalın, şunları kaydetti: “1900'den bugüne kadar ki dönemi 50'şerlik devrelere ayırırsanız, 1900-1950 yılları arasındaki dönem infeksiyon dönemidir. 1950'den sonra çeşitli tedavilerle infeksiyon hastalıklarını kontrol altına almayı öğrendik, ama akut problemler ortaya çıktı. 2000 yılından itibaren ve 50 yıl sonrasının ise dünyanın en büyük sorunu kronik hastalıklardır. Tanısını erken koymak, tedavisini erken yapmak ve bu hastaları sağlıklı bir şekilde hayata devam ettirmek zorundasınız. Bu hastalıkların başında gelenlerde diyabet, hipertansiyon, kalp yetmezliği, koranel kalp hastalığı, kronik akciğer hastalıkları, kroner karaciğer hastalıkları, kronik böbrek hastalıklarıdır. 2006 yılında Sağlık Bakanlığı Kronik Hastalıklar Daire Başkanlığı tarafından yapılan araştırmaya göre, Türkiye'de bir veya birden fazla kronik hastalığı olan 22 milyon erişkin var. Bu 22 milyon erişkinin içinde de de en fazla kronik hastalık grubu da 15 milyon hipertansiyon hastası.”

“Türkiye'de 25 Milyon Civarında Ciddi Kronik Hastalığı Olan Kişi Var”
Prof. Dr. Akalın, 2009 yılında Türk Nefroloji Derneğinin yaptığı çalışmaya göre, kronik böbrek yetmezliği kronik böbrek yetmezliğinin herhangi bir evresinde olan 7,5 milyon kişi olduğu gösterdiğini, Türkiye'de 25 milyon civarında ciddi kronik hastalığı olan kişi bulunduğunu kaydetti.

“Kronik Hastalıklar Tüm Dünyadaki Ölümlerin Yüzde 60’ından Sorumlu”
Dünya Sağlık Örgütünün bir raporuna göre kronik hastalıkların tüm dünyadaki ölümlerin yüzde 60’ından sorumlu olduğunu belirten Prof. Dr. Akalın, “Her yıl 36 milyon kişi Dünya Sağlık Örgütü rakamlarına göre kronik hastalıklarından dolayı ölüyor. Türkiye’de Sağlık Bakanlığı ve Başkent Üniversitesinin birlikte yaptığı hastalık yükü çalışmasına dayanarak 2002 yılında hazırladığı raporda; ölümlerin yüzde 79’u kronik hastalıklardan olmaktadır. Demek ki bu bütün dünyanın olduğu gibi bizim de çok büyük bir sorunumuz olarak karşımıza çıkıyor. Gecikmiş tedavilerin sabit harcamalara olan katkısı, negatif katkısı oluyor. Bu, sağlık harcamalarının yüzde 75’i kadardır” dedi.

“Aşağı Yukarı Kronik Hastalığı Olanların Yarısı, Hastalıklarından Habersiz”
Kronik hastalıkların sinsi seyrettiğini, birçoğunun hiç bir belirti vermediğini anlatan Prof. Dr. Akalın, “Yine Türk Hipertansiyon ve Böbrek Hastalıkları Derneğinin yaptığı bir araştırmaya göre, hipertansiyon hastalarının yüzde 60'ı kan basınçlarının yüksek olduğunu bilmiyorlar. Yine Türk Endokronoloji ve Metabolizma Derneğinin 2002 yılında yaptığı çalışmaya göre, diyabetli hastaların yüzde 30'unun hastalıktan haberi olmadığını görüyoruz. Yani aşağı yukarı kronik hastalığı olanların yarısının hastalıklarından haberi olmadığını söyleyebiliriz” diye konuştu.

Risk Faktörleri Dikkatle Değerlendirmesi
Kronik hastalıklarla mücadele konusunda Dünya Sağlık Örgütünün belirlediği çok önemli 4 konu olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Akalın, şunları söyledi: “Bunlardan biri farkındalığı artırmak. Hem toplumda, hem de sağlık çalışanlarında böyle bir sorunun olduğunu farkında hale getirmek. Eğer siz hipertansiyonun, diyabetin, inmenin, kalp hastalıklarının ne kadar önemli olduğunu topluma anlatabilirseniz, öncelikle toplum bunun farkına varacak. İkincisi, bunlarla ilgili toplumu önleyici koruyucu önlemler almak ve eğitmek gerekiyor. Üçüncü kanıta dayalı rehberliğe dayanarak, erken tanı ve tedavi. Bu hastalıklara ne kadar erken tanı koyarsanız, hastalıkların daha kötü dönemleri o kadar azalır. Mesela, hipertansiyonu olan bir hastanın kan basınını kontrol altında tutabilirseniz, kalp krizi geçirmez, inme geçirmez, kronik böbrek hastalığı geçirmez. Bu nedenle biz risk faktörleri değerlendirmesinin erken yaştan itibaren yapılmasını, 40-50-60 yaşlarından sonra belli periyodik kontrollerin yapılmasını istiyoruz. Dördüncüsü ise rehabilitasyon. Yani, hastanın yaşam kalitesini yükseltebileceğimiz hale getirmemiz lazım.”

“Kronik Hastalıklarda 3 Risk Faktörünün Azaltılması Çok Şey Değiştirir”
Kronik hastalıklarda 3 risk faktörünün azaltılması durumunda, çok şeyin değişebileceğine dikkat çeken Prof. Dr. Akalın, şöyle devam etti: “Bu üç risk faktöründen birincisi, sağlıklı beslenme, obezite, Türkiye'de toplumun sorunu aslında yüzde 15.9 kişi obez. İkincisi egzersiz. Fiziksel aktivitemizi mutlaka artırmamız lazım. Üçüncüsü de tütün kullanımı. Tütün kullanımı ile ilgili Türkiye'de çok güzel şeyler yapıldı. Sigara kullanımının hakikaten sadece kapalı yerlerde değil, kamu alanlarında değil, daha ileriye götürerek açık alanda bile, engellemek gerekiyor. Bu üçünü yaparsanız, kalp hastalıkları, tipik diyabeti ve inmeyi yüzde 80 önlüyorsunuz. Kanseri de yüzde 40'ı engellenmiş oluyor.”

“İç Hastalıkları Uzmanı ‘Erişkinlerin’ Doktoru”
Prof. Dr. Erdal Akalın, konuşmasında, kronik hastalıkların koordinatörlüğünün iç hastalıkları uzmanlarına verilmesinin gerekliği üzerinde durdu. Prof. Dr. Erdal Akalın, “İç hastalıkları uzmanı erişkinlerin doktorudur. Bizden başka bu işi iyi yapacak kimse yok. Mademki kronik hastalıkların en büyük sorunu koordinasyon eksikliğidir ve iç hastalıkları uzmanları kronik hastalıkların koordinatörüdür” şeklinde konuştu.

“Ülkemizde 5 bin 600 İç Hastalıkları Uzmanı Var”
Bir gazetecinin “Ülkemizde kaç tane iç hastalıkları uzmanı var?” sorusuna Prof. Dr. Erdal Akalın şu yanıtı verdi: “Bizim hesabımıza göre 6 bin civarında olmamız lazım. Yeni yayınlanan sağlıkta insan gücü kaynakları raporuna göre yan dalları da ilave ettiğinizde 5 bin 600 kişi civarında.”

“Sevk Zincirsiz Genel Sağlık Sigortasını Yürütmek Zor”
TÜHUD Yöntetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. İhsan Ertenli ise şunları kaydetti: “Türkiye’de aile hekimliği uygulamasına geçildi. Bu uygulamaya geçildikten sonra iç hastalıkları uzmanlığıyla aile hekimlerinin çalışma koşullarının düzenlenmesi önemli bir sorun olarak karşımızda duruyor. Uzun dönemde kronik hastalıkların takibinde aile hekimleri basitçe çözeceklerdir. Ancak kronik hastalıklar uzun süreli izlenmesi gereken hastalıklar, iç hastalıkları uzmanının kontrolü ve denetiminde olmalıdır.”

Kongre Içeriği
Düzenlenen kongreye Türkiye genelinde 3 bin iç hastalıkları doktoru katılırken, iç hastalıkları uzmanlarının klinik uygulamalarında yardımcı olacak yeni gelişmeler, hasta bakımında iyileştirme ve yeni gelişmelerin etkisi, dış faktörlerin iç hastalıkları uzmanlarının çalışma koşullarına olan etkileri konularında 140 konuşmacı ve oturum başkanı katıldı. 12. Ulusal İç Hastalıkları Kongresi, yoğun bilimsel programları ile dikkat çekti. 'Kronik Hastalıkların Önemi', 'Sağlık Bakanlığı Gözüyle İç Hastalıkları Uzmanlık Alanı', 'Hipertansiyon Tedavisi', '2000'den 2010'a Neler Değişti?', 'Sigara Bırakma Tedavisi', 'Kanserden Korunmada Tartışmalı Konular', 'Bir Halk Sağlığı Sorunu: Kronik Böbrek Hastalığı', 'Acil Vakalar, Kritik Kararlar', 'İnfeksiyon; Bir Tedavi Komplikasyonu', 'Diyabet Tedavisinde Tartışmalı Konular' gibi pek çok güncel konuda oturumlar düzenlendi. Kongrede 5 paralel salonda 15 uydu sempozyum, 21 konferans ve 15 panel gerçekleştirildi.

17 Kasım 2010 Çarşamba

“PROBİYOTİK BAKTERİLER SAĞLIK HARCAMALARINI AZALTACAK”

Gelecekte yararlı bakterilerin nasıl ilaç olarak kullanılabileceğinin tartışıldığını belirten Probiyotik ve Prebiyotik Derneği Başkanı Doç. Dr. Tarkan Karakan, yararlı bakteriler olan probiyotik bakterilerin, tedavilerin hızlanmasında etkili olacağını böylece sağlık harcamalarının azalacağını belirtti.

Bakterileri zararlı olarak tanıyoruz ama vücudumuzda hem zararlı hem yararlı bakteriler birlikte yaşıyor. Yapılan araştırmalarda son 5-10 yıl içinde hem ABD hem de Avrupa’da probiyotik bakterilerin faydalı olduğu anlaşıldı. Süt ürünlerinde özellikle yoğurda katılarak ya da hazır tablet ve toz şeklinde ülkemizde de gündeme gelmeye başladı.

Laktobasiller ve bifidobakteri bu iki grup bakteri en yararlıları olduğunu belirten Probiyotik ve Prebiyotik Derneği Başkanı Doç. Dr. Tarkan Karakan şu bilgileri verdi: “Bunlar bebeklerin anne sütünü emerken bağırsaklarına ilk yerleşen bakteriler oluyor. Bunlar bebekleri değişik hastalıklardan koruyor. Ama çevresel faktörlere, genetik yapımıza kötü beslenme o bakterilerin yaşamasına izin vermeyebiliyor. O zaman hastalıklar ortaya çıkabiliyor. Çağımızın hastalığı olan alerji ile bağırsağımızda yaşayan bakteriler arasında bağlantı var.

“Sezaryenle Doğan Çocukların Bağırsaklarında Daha Az Yararlı Bakterilere Rastlanıyor”
Çocuklarda alerjik hastalıklar ve bronşit çok yaygınlaştı. Sezaryenle doğum ve normal doğum yapan annelerin bebekleri karşılaştırıldığında, sezaryenle doğan çocukların bağırsaklarında daha az yararlı bakterilere rastlanıyor. Alerjiye yatkınlık emzirme süresiyle bağlantılı oluyor. Anneden ilk alınan süt çok değerli, onun içinde bu yararlı bakteriler var. Sezaryenle doğan bebeklerde emzirmede gecikme ve anestezinin etkisi oluyor.

“Probiyotikler Sağlık Harcamalarının Maliyetini de Azaltacak”
Tıp doğal tedavilere geçiyor. ABD Sağlık Bakanlığı başta olmak üzere birçok ülke probiyotik çalışmalara yöneldi. Probiyotik Derneği kurduk ve Sağlık Bakanlığı ile ortak çalışmalar yapmak istiyoruz. Bu durum sağlık harcamalarının maliyetini de azaltacak.

“Bağırsak İltihaplarına ve Diğer Hastalıklara Karşı Probiyotik Tedavi”
Hijyen hipotezine göre temiz olmak aslında sanıldığı kadar da iyi değil. Aşırı titiz steril ortamda yetişen çocuklarda alerjik hastalıklar görülebiliyor. İnsanlar mikroptan korunurken alerjik hastalıklarda patlama oluyor. Probiyotikler burada devreye giriyor. Erken doğmuş prematüre bebeklere bile probiyotik tedavileri ülkemizde de uygulanıyor. Bağırsak iltihaplarına ve diğer hastalıklara karşı koruyucu etkisi görüldü. Erişkinlerde ise beslenme alışkanlıklarına dikkat edilmesi gerekiyor. Sebze ve meyve gibi lifli yiyecekleri tükettiğimizde bağırsaklarımızdaki yararlı bakteri sayısı artıyor. Türk insanı olarak probiyotik konusuna yabancı değiliz. Bugün yediğimiz yoğurt atalarımızın annelerimizin yaptığı yoğurtla alakası yok. Market yoğurtları uzun süre raflarda kalsın diye içine konulan maddeler nedeniyle yararlı bakteri sayısı azalıyor. Batı tarzı beslenme nedeniyle hastalıklara ve alerjik hastalıklara daha yatkın hale gelmiş olduk.

“Kefirin İçinde 15 Çeşit Mantar ve Bakteri Var”
İtalya ve Fransa bu konuda lider ülkeler ve çok çeşitli probiyotik ürünleri var. Avrupa’da bunlar rutin olarak tüketiliyor. Mesela kefirin içinde 15 çeşit mantar ve bakteri var. İçindeki karışım değişebiliyor. Yavaş yavaş probiyotikler Türkiye’ye de girmeye başladı.

“Ameliyatlardan Sonra Enfeksiyonları Azaltmak İçin Kullanılıyor”
Probiyotikler bağışıklık sistemini güçlendiriyor. Bir kişi yılda 7 defa soğuk algınlığıyla karşılaşırken bu oran 2-3’e düşüyor. Bir yere seyahat ettiğinizde ishali önlemek ve ishal olduktan sonra da çok yararlı oluyor. Ameliyatlardan sonra enfeksiyonları azaltmak için kullanılıyor. Ağızdan tablet ya da yiyecek şeklinde de alınan probiyotikler, zatürree ve yara yeri iltihabını azaltıyor.

“Hücre Sayımızın 10 Kat Daha Fazlası Bakterilerle Yaşıyoruz”
Obezite çağımızın sorunu ve bağırsaklarımızdaki bakteriler kilo aldıkça değişime uğruyor. İnsanlar kilo aldıkça zararlı bakteriler hakim hale geliyor. Ne kadar çok yararlı bakteri varsa kilomuzu daha rahat koruyabiliyoruz. Probiyotiklerin şeker hastalığında ve kan yağlarının düzensizliğinde de etkisi olduğu belirlendi. Vücudumuzda toplam hücre sayısı 10 üzeri 14 bakteri sayısı 10 üzeri 15. Yani hücre sayımızın 10 kat daha fazlası bakterilerle yaşıyoruz. Gelecekte yararlı bakterilerin nasıl ilaç olarak kullanılabileceği tartışılıyor.”

“Direnç O Kadar Fazlalaştı Ki Kullanılacak Antibiyotik Bulunamıyor”
Gereksiz antibiyotik kullanımının ve yanlış beslenmenin yararlı bakteri sayısını azalttığını hatırlatan Cumhuriyet Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroentoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr.Hakan Alagözlü, Kadınlarda çok yaygın kullanılan idrar yolu için antibiyotikle ilgili bir çalışma yapılmış. Bu çalışmaya göre antibiyotiği 2-3 gün kullanan kadınlarda direnç 6-7 aya kadar uzayabiliyor. Direnç o kadar fazlalaştı ki kullanılacak antibiyotik bulunamıyor. Tükenme noktasına geldi.

“Probiyotik Tabletler Erken Doğmuş Bebeklerde Kullanılacak Kadar Güvenli”
Probiyotik yoğurtların fiyatı diğer yoğurtlara göre pahalı. Marketlerdeki ürünlerin içinde bakteri yaşıyor mu yaşamıyor mu bilemiyoruz. Biz tabletleri öneriyoruz ancak SGK bunu ödemiyor. Günde bir adet alınan probiyotik tabletleri, kanser hastaları da sağlıklı insanlarda rahatlıkla kullanabilir. Bu tabletler erken doğmuş bebeklerde kullanılacak kadar güvenli” dedi.

15 Kasım 2010 Pazartesi

YÜKSEK TANSİYON HASTALARINDA UYKU APNESİ OLUP OLMADIĞI MUHAKKAK ARAŞTIRILMALIDIR

Sürekli yorgunluk, konsantrasyon eksikliği, unutkanlığa neden olmasının yanı sıra trafik kazalarının olmasına da yol açan uyku apnesi hastalığı hakkında Sağlık Dergisi'ne bilgi veren Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak-Burun-Boğaz (KBB) Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Metin Önerci, “Hastanın şikayetlerinin iyi dinlenmesi gerekiyor. Hastalığın tanısı konurken Poligrafik Tetkik yapılmalı ve sonucunda tedavi şekli belirlenmelidir. Hastaların yüzde 84'ünde obstruktif uyku apnesi, yüzde 1'inde merkezi uyku apnesi ve yüzde 15'inde ise bileşik uyku apnesi görülmektedir” dedi.

Uyku apnesinin, normal şartlarda uykuda 5-10 saniyelik solunum duraklaması olmasına karşın bu sürenin 10 saniye-1 dakika sürebilen ve sık tekrarlayan duraklamaların hastalık habercisi olduğu uyarısında bulunan Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak-Burun-Boğaz (KBB) Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Metin Önerci, önlem alınmadığı takdirde bu durumun ciddi sağlık sorunlarına yol açabileceğini belirtti. Prof. Dr. Önerci, “Uyku esnasında solunumun 10 saniyeden fazla kesilmesi apne (solunum duraklaması) olarak tanımlanıyor. Eğer bu solunum durması saatte beşten fazla olursa bu uyku apnesi hastalığı olarak kabul edilir. Saatte beşin altındaki solunum durması eğer oksijen satürasyonunu çok düşürmüyorsa normal kabul edilir. Çocuklarda ise hiç solunum durmasının olmaması gerekir. Çocuklarda her solunum durması hastalık olarak düşünülür. Uykudaki solunum duraklamaları sonucunda kandaki oksijen miktarı azalarak karbondioksit miktarı artar. Uyku apnesi merkezi sinir sistemindeki bir problem nedeniyle ya da solunum yollarındaki bir tıkanıklık nedeniyle (obstruktif veya tıkayıcı uyku apnesi) oluşabileceği gibi, kimi zaman da her ikisi birlikte görülebilir. Hastaların yüzde 84'ünde tıkayıcı uyku apnesi, yüzde 1'inde merkezi uyku apnesi ve yüzde 15'inde bileşik uyku apnesi görülür” diye konuştu.


Uyku Apnesinde Genetik Faktörlerde Etkili
Prof. Dr. Önerci, uykuda solunum durmasında en önemli risk faktörünün aşırı kilo, çene kemiklerindeki bozukluklar, bademcik büyüklüğü, geniz etinin varlığı, dil büyüklüğü ve burun eğriliği olduğunu belirterek, genetik faktörlerin de etkili olduğuna dikkat çekti. Prof. Dr. Önerci şunları kaydetti: “Uyku apnesi çocuklarda horlama, ağzı açık uyuma, uykudan zor kalkma, gece altına kaçırma, gündüz devamlı uyku hali ve konsantrasyon bozukluğu ile kendisini gösterir. Erişkinlerde ise, işlerinde verimsizlik, sürekli yorgunluk hali, sabahları aşırı sinirlilik şeklinde şikayetlerle ortaya çıkar. Hastaların yüksek tansiyon, gürültülü horlama, depresyon, unutkanlık, konsantrasyon bozukluğu, sabah baş ağrısı, kontrol edilemeyen şişmanlama, uykuda terleme gibi sorunlarla hekime başvurduğunda uyku apnesinden şüphelenilmesi gerekir.”

“Apnesi olan insanlarda kalp krizi geçirme riski, normale göre 10 kat fazla görülüyor”
Solunum durmaları (apne) veya azalmaları (hipopne) gece içinde yüzlerce defa tekrarlayabiliyor ve kişinin yakınları tarafından fark edildiğini hatırlatan Prof. Dr. Önerci şu bilgileri verdi: “Hastalık, önlem alınmadığı takdirde kalp krizi, felç, iktidarsızlık (impotans), düzensiz kalp atışları gibi problemlere yol açıyor, hatta ölümle sonuçlanabiliyor. Apnesi olan insanlarda kalp krizi geçirme riski, normale göre 10 kat fazla görülüyor. Trafik kazalarının çoğu uyku apnesinden kaynaklanıyor. Apnesi olan şoförler uyuyarak, yolun karşı tarafına geçip kazaya neden olabiliyor.
Konsantrasyon bozukluğuna da yol açan uyku apnesi, özellikle okul çağındaki çocuklarda ders başarısını düşürüyor. Uykuda ölüm nedeni olarak ise solunum durması mı yoksa kalp krizi mi olduğu henüz kesin bilinmiyor. Alkol ve sigara bağımlılarında, aşırı kilolu kişilerde, alt çenesi gelişim geriliği gösteren daha arkada yerleşmiş veya normalden daha küçük olan kişilerde, boynu kısa olanlarda, alerjisi olamnlarda, kas gevşetici veya sakinleştirici ilaç kullananlarda uyku apnesi görülme riski artıyor. Uyku apnesi görülme sıklığı, obeziteye bağlı olarak, cinsiyete ve toplumların yapısına göre değişiklik gösteriyor.


“Çocukta büyük bademcik ya da geniz eti varsa 3 yaş civarında operasyon olmalı”
Çocukta büyük bademcik ya da geniz eti varlığı tespit edildiğinde, ilerleyen dönemde bu sorunla karşılaşılmaması için 3 yaş civarında cerrahi operasyonla sorunun giderilmesi öneriliyor. Düzensiz solunum, sağlıklı kişilerde uykuya dalma, uyanma veya rüya görme esnasında normal kabul edilirken, uyku apnesi olanlarda sık sık tekrarlanan uzun süreli solunum duraklamaları şeklinde görülüyor. Bu kişilerde 10 saniyeden başlayan solunum duraklamaları, bir dakikadan fazla sürebiliyor. Uyku sırasında saatte 5'den fazla tekrarlayan, 10 saniyeden bir dakikaya varan nefes durmaları ile boğulurcasına mücadele eden kişilerde uyku ve oksijen yetersizliği ortaya çıkıyor.
Tıkayıcı uyku apnesinde, boğazdaki damağa, küçük dile, yutağa ve dile ait kaslar havanın geçeceği alanı kapatacak şekilde gevşiyor. Kaslar gevşediğinde nefes alma sırasında hava yolu daralıyor ve bir süre solunum duruyor. Böylece, kandaki oksijen miktarı azalıyor, beyin oksijen azlığını algılayarak uyku derinliğini azaltıyor. Oksijen azalması kişiyi uyandırarak, nefes almasını ve hava yolunun açılmasını sağlıyor.


Poligrafik Tetkik ile Tedavi Belirleniyor
Uyku apnesi yeterli oksijen alınamamasına, bu da ciddi sorunlara yol açıyor. Bu kişilere “uyku testi-poligrafik tetkik” yapılması gerekiyor. Bu yöntemle, solunum, uykuda alınan oksijen miktarı, kalp ritmi ve EKG kayıtları kaydediliyor. Tedavi şekline uyku testi sonuçlarına göre karar veriliyor. Uykuda solunum durması tedavisi mümkün, bunun için öncelikle hastanın bilinçlendirilmesi gerekiyor. Hastaya zayıflaması gerektiği, alkol veya sakinleştirici ilaç kullanımını terk etmesi söylenmeli ki bu önlemler bile birçok hastada çözüm olabiliyor. Ağır uyku apnesi olan hastalarda en uygun tedavi hastanın uyku sırasındaki solunumuna yardımcı olan cihazlar kullanılması. Bu tip cihazlar CPAP (Continuous Positive Airway Pressure) veya halk arasında maske olarak biliniyor. Kişiye sürekli ve sabit olarak hava basıncı uygulayarak uykuda kapanan üst solunum yolunun açık kalması sağlanıyor. Bu aletlerin yeni versiyonları, otomatik olanları da mevcut. Ayrıca, burun tıkanıklığı olan hastalarda burun tıkanıklığının giderilmesi, büyük geniz eti ve bademciklerin alınması, küçük dil uzun ise kısaltılması, dil kökü büyük ise küçültülmesi, alt çenenin öne alınması uygulanacak yöntemler arasında yer alıyor.”

13 Kasım 2010 Cumartesi

“1 HASTAYA 6 DAKİKA”

Türk İç Hastalıkları Uzmanlık Derneği tarafından yapılan basın toplantısında konuşan Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Ana Bilim Dalı Endokrinoloji ve Metabolizma Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mustafa Kemal Balcı: “Sağlık Bakanlığı hastanelerinde hasta bakımı en iyisinde, bir hastay 6 dakika. Bu, 8 dakikaya çıkınca ‘Niye yavaş bakıyorsunuz?’ diye hesabını soruyorlar” dedi.

Yapılan bir nefroloji araştırması sonucuna göre böbrek yetmezliğinin Türkiye’de en önemli nedeninin diabetus mellitus olduğunu belirten Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Ana Bilim Dalı Endokrinoloji ve Metabolizma Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mustafa Kemal Balcı, “Türkiye’de diyabet sıklığı artıyor, son rakamlar yüzde 7'lerden yüzde 12'lere geldiğimizi gösteriyor. Tedavi ajanları gelişmeye başladı, fakat bu ajanları kullanırken en önemli şey hasta güvenliğidir. Bu ajanlarda da Hipokrat Yemini’nde söylediğimiz gibi 'öncelik hastayı tedavi etmek ona zarar vermemektir'. Biz verdiğimiz tedavi ajanlarının ne kadar zararlı veya ne kadar yararlı olduğunu çok yakından takip etmeye çalışıyoruz. Hastalarımızın her ilacı hekminin kontrolü olmadan kullanmaması, takiplerini düzenli olarak yaptırması gerekiyor. Özelliklede bizim gibi iç hastalıklarının uğraştığı, kronik hastalıklarda bunun çok daha önemli olduğunu düşünüyorum”

“Kronik Bir Hastalığa Ayrılan Sürenin 30- 45 Dakika Arası Olması Gerekiyor”
Prof. Dr. Balcı, hastaya ayrılan sürenin az olmasına işaret ederek, “Sağlık Bakanlığı hastanelerinde hasta bakımı en iyisinde 6 dakika. Bu, 8 dakikaya çıkınca ‘Niye yavaş bakıyorsunuz?’ diye hesabını soruyorlar. Kronik bir hastalığa ayrılan sürenin 30- 45 dakika arası olması gerekiyor. Bir iç hastalıkları uzmanı. ‘Diyabetim var, hipertansiyonum var’ diyen kişiye, ‘Şimdi diyabetine bakalım, sonra hipertansiyonuna bakalım’ diyemez. Bu şartlarda baktığınız anda bir diyabetik hastanın eğitim süresi 2 saattir. İlaçları nasıl kullanacak, beslenmeyi nasıl yapacak, ilaçlar arasındaki etkileşme nedir, bu süre içinde kim neyi anlatacak? Sayıya önem verdiğiniz sürece ve kaliteyi düşünmediğimiz sürece bunlarla hep karsılaşacağız” dedi.


“Kronik Hastalıklarda Koordinasyon Eksikliği Var”
Kronik hastalıkların yönetiminde koordinasyon eksikliği olduğunu belirten Türk İç Hastalıkları Uzmanlık Derneği (TİHUD) Başkanı Prof. Dr. Erdal Akalın koordinasyon yetkisinin kendilerine verilmesi gerektiğini açıkladı. Prof. Dr. Akalın, Türkiye’nin çoğu ilinde aile hekimliği uygulamasına geçildiğini hatırlatarak, iç hastalıkları uzmanlığı ve aile hekimlerinin çalışma koşullarının önemli bir sorun halinde çözüm beklediğini belirtti. Prof. Dr. Akalın, “Mademki kronik hastalıkların en büyük sorunu koordinasyon eksikliğidir, o zaman biz erişkinlerin doktoruyuz ve iç hastalıkları uzmanları kronik hastalıkların da koordinatörü olmalıdır. Şimdi bir hasta düşünün, bu hastanın şeker hastalığı var, tansiyonu yüksek, kalp yetmezliği var, kronik akciğer hastalığı var. Diyelim en az dört hastalığı var. Bugünkü sistem içinde bu hastanın demektir ki en az dört tane doktoru var. Ve bu dört doktorun birbirinden haberi yok. Hangi ilaçları veriyorsunuz? Hangi ilaç birbiriyle etkileşir mi, etkileşmez mi? Yan etkileri birbirini arttırır mı, arttırmaz mı? Şekeri kontrol altında mı, değil mi? Kalp hastalığı için yapılacak tetkikler böbrek hastalığını etkiler mi, etkilemez mi? Bir koordinasyon eksikliği var. Bu bizde değil sadece dünyanın en büyük sorun olarak gördüğü şey, kronik hastalıkların yönetiminde koordinasyon eksikliğidir.Mesela, diyabetin kontrolünde artık aile hekimliği sistemi olacak ki sistem Türkiye’nin çoğu yerinde hayata geçirildi. O zaman mutlaka aile hekimi, diyabet hemşiresi ve eczacı olacak. Fakat bunların hepsini kontrol edecek daha fazla bilgi sahibi, tecrübe sahibi birinin olması lazım. İşte o, iç hastalıkları uzmanıdır. Bu uzmanın öngördüğü şekilde hasta gerekirse romatoloğa gidecek, nefroloğa gidecek. Çünkü bunun multidisipliner bir yaklaşım olması lazım.” dedi.

“Her Ateşi Yükselen Hasta Ateş Düşürücü İlaç Yerine, Eczaneye Gidip Bir Antibiyotik Alıyor”
Hastaları eğitmenin, doktorları eğitmek kadar belki de daha önemli olduğunu kaydeden İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Ana Bilim Dalı Öğretim üyesi Prof. Dr. Semra Çalangu, bir reçeteye antibiyotik yazarken hastanın doktora “bunu bana niye yazıyorsun?” diye sorması gerektiğini vurguladı. Prof. Dr. Çalangu şöyle devam etti: “Özellikle reçetesiz ilaç kullanımının neredeyse kural olduğu ülkemizde, her ateşi yükselen hastanın ateş düşürücü bir ilaç yerine eczaneye gidip bir antibiyotik almasının ne kadar sakıncalı olabileceğini düşünün.


“Hastalar Bana Daha Az Zaman Ayıran Bir Sisteme Karşıyım Diyebilir”
Aslında doktorlar hastalara az zaman ayırıyorlar. Ben buna yüzde yüz katılıyorum. Özellikle sağlık sistemimizdeki son gelişmeler maalesef doktorların hastalara daha da az zaman ayırması şeklinde uygulanıyor, bizi de zorluyor. Hastalara en fazla zaman ayırabildiğimiz muayenelerde önümüzdeki aylar, yıllar içinde kapatılacak ve herhalde artık hastalara hiç zaman ayrılamayacak.
“Hasta, Hekimin Yazdığı Antibiyotiği “Niçin Yazıyorsun” Diye Sormalı”
Bir doktor hastaya bir antibiyotik yazıyorsa eğer reçeteye, hasta hakkını aramalı ve 'bu antibiyotiği bana niçin yazıyorsun' diye sormalı. Dolayısıyla bu konuda da sağlıklı insanların sadece hastalar değil, sağlığını korumak isteyen insanların hakkını araması gerek. Bu hakkı sadece bizler, tabip odaları, dernekler aramamalıyız. Sağlıklı insanlar da hakkını aramalı. Hastalar 'bana daha az zaman ayıran bir sisteme karşıyım' diyebilmeliler. Antibiyotik kullanımının tabii ki şöyle bir önemi var. Yaşamına karşı olduğumuz bakteriler ama onu biz yuttuğumuz için ikinci canlı olarak biz etkileniyoruz. Dolayısı ile antibiyotik iki canlıya da müdahale ediyor. Unutmamak lazım ki antibiyotik sadece mikroba değil onu alan insanın bedenine de etki yapar.

“Her 7 Reçeteden Biri Antibiyotik”
Ülkemizde halen reçetesiz antibiyotik satılmaktadır. Maddi durumu elveren her vatandaşımız antibiyotikleri gidip eczanelerden alabiliyor. Her 7 reçeteden biri antibiyotiktir. Bu da nasıl yenilebilir. Kuşkusuz ki bu tür toplantılar dışında mezuniyet sonrası eğitim toplantıları mutlaka yapılmalı ve kredilendirilmelidir. Antibiyotik bilgisi sadece tıp fakültelerinde kısıtlı kalmamalı.”



“Ükemizde 50 Bin Civarında Diyaliz Hastası Var”
Kronik böbrek hastalığının, tüm dünyada giderek artan çok ciddi bir halk sağlığı sorunu olduğunu belirten İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Nefroloji Bilim Dalı Öğretim üyesi Prof. Dr. Tevfik Ecder, “Ülkemizde 16-17 yıl önce 5 bin civarında olan diyaliz hasta sayısı günümüzde 50 bin civarına gelmiş bulunuyor. Bundan 6-7 sene sonra ise bu rakamın 100 bini bulması bekleniyor.


“CREDIT Çalışması, Ülkemizde 23 Farklı İlde, 10 Bin Erişkin Kişiye Yapıldı”
Kronik böbrek hastalığının son dönemine ulaşmadan önceki erken dönemlerdeki hastalarımızın ülkemizdeki dağılımını görmek açısından Türk Nefroloji Derneği olarak “CREDIT” çalışması hazırlandı. Bu çalışma, ülkemizde 23 farklı ilde, 10 bin erişkin kişiye yapıldı. Bu çalışmanın sonunda çarpıcı sonuçlarla karşılaştık. Şu an 50 bin civarında diyaliz hastası var. Nakilli hastalarla birlikte değerlendirdiğimizde 60 bin civarında son aşamaya gelmiş olan hastalar var. Fakat bu bir buzdağının üzeri gibi, bugüne kadar altındaki grubu bilmiyorduk.

“Her 6-7 Kişiden Birinde Kronik Böbrek Hastalığı Var”
Kronik böbrek hastalığını 5 evreye ayırıyoruz. Beşinci evreye gelmeden önce değişik aşamalarda hastalarımızın sıklığını merak ediyorduk. Ülkemizdeki normal popülasyonumuzun yüzde 15,7'sinde değişik evrelerde kronik tanım olarak böbrek hastalığı söz konusu. Eğer bunu normal popülasyona uyarlarsak 6-7 kişiden birinde kronik böbrek hastalığı var. Kronik böbrek hastalarının yüzde 30'unda sebep diyabet. İkinci sırada yüzde 26-27 civarında hipertansiyon geliyor. Bu konunun önemli olmasının nedeni diyabet ve hipertansiyonun, hastanın kaderi olmaması. İyi bir takip ile, iyi bir kan şekeri kontrolü ile böbrek yetersizliği önlenebilir veya geciktirilebilir” diye konuştu.

11 Kasım 2010 Perşembe

KÖK HÜCREDEN GDO’YA BİRÇOK KONUDA ETİK KURALLAR NE DİYOR?


Hekimin hastaya yaklaşımından, bilimsel araştırmaların temelinde nelere dikkat edilmesine kadar birçok alanı kapsayan ‘Tıp Etiği’ alanında kaynak eksikliğini kapatan Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıp Etiği ve Tıp Tarihi Anabilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Nesrin Çobanoğlu, “Kuramsal ve Uygulamalı Tıp Etiği” kitabında birçok konuyu aydınlatıyor.
Sağlık alanındaki bilimsel ve pratik çalışmaların etik yönden değerlendirilmesi ve ahlaki ikilemlere çözüm bulunması hedeflenen Tıp Etiğinde, tıbbi uygulamalar ve tutumların iyi ya da kötü, doğru ya da yanlış olarak ele alınmasıdır.
Tıp alanında etiğin önemi üzerinde duruluyor, ancak bu alanda çalışmalar yeterli değil. Bu alanda eksiklikleri kapatmak için Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıp Etiği ve Tıp Tarihi Anabilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Nesrin Çobanoğlu, “Kuramsal ve Uygulamalı Tıp Etiği” isimli kitabı yazdı. Kitap, Aydınlatılmış Onam, Mahremiyet, Ötanazi, Etik Kurullar, Araştırma ve Yayın Etiği, Bilimsel Etik, Kürtaj, Kök Hücre, Cinsiyet Ayrımcılığı, Organ nakli, AIDS ve Etik, Yaslılık ve Gen-etik gibi tıbbi etik konuları içeriyor. Tıp uğraşı ve hekimlik mesleği çerçevesinde, etik açısından ikilemli gördükleri durumlar konusunda farkındalıkları artırmak, etik ilkeler çerçevesinde çözüm becerilerini geliştirmelerini sağlamak amacıyla gerçekleştirildiğini belirten Doç Dr. Çobanoğlu, tıp fakültelerinde her düzeyde etik duyarlılık artışının kalite olarak topluma yansıyacağını belirtti. Çobanoğlu, “Hekim-hasta ilişkisi sırasında ortaya çıkan değer sorunları Tıbbi Etik alanının konusudur. Tıp öğrenimi yalnız bilimsel bilgi ve teknik becerilerin kazandırılmasına yönelik derslerle sınırlı olmamalı, hekim adaylarına toplumsal sorumluluğu ve çağdaş bir ahlaki tutumu benimsetecek bir bilinçlilik kazandırmalıdır” dedi.

Etik Nedir?Etiğin, insan eylemlerine ilişkin değerler felsefesi olduğunu dile getiren Çobanoğlu şunları kaydetti: “Etik, insan-insan ilişkilerinde açık uçlu sorulara “iyi-kötü” değerlendirmeleri ile yanıtlar bulmaya çalışır. Etik, ahlaki tutumların ardında yatan yargıları ele alarak, insanın bütün davranış ve eylemlerinin temelini araştırır. Çoğu zaman birbirlerinin yerlerine de kullanıldığı görülen etik ile ahlak arasında yakın bir ilişki bulunmakla birlikte etik, ahlak ve toplumca belirlenen ahlaki ilkelerin niteliğini sorgulayan felsefedir.


Etik: “İyi Yaşamalarını Ve Dünyanın Bir Bütün Olarak İleriye Gitmesi”İyi ile kötü arasındaki ayrım, evrimsel süreçte mistisizme dayandırılarak Tanrı'nın ve onun yarattığı doğal düzeni temsil etmiş, daha sonra yerini, daha iyi bir dünya ve evrene sahip olma yolunda birey ve toplumsal davranış biçimlerini sorgulayan bir etik anlayışa bırakmıştır. Etik değerler, eskiden metafizik kavramlarla temellendirilirken, günümüzde insanların daha iyi yaşamalarını ve dünyanın bir bütün olarak ileriye gitmesini sağlamaya yönelik kavramlarla temellendirilmektedir.

“Tıbbi Etik; Hekimin, Kendisini Seçim Yapmaya Zorlayan Durumlarda Tutum ve Davranışını Belirleyecek İlkeleri İrdeler”Geçmişte değerler felsefesi dar bir mekânda, dar bir zaman diliminde oluşan ikilemleri irdelerken, teknolojideki sınırsız ve hızlı gelişmenin yansımasıyla günümüzde, gelecek kuşaklar ve evren kavramları da ikilemlerde belirleyen olarak önem kazanmıştır. Etik genel olarak, her konuyla ilgili normların yapısına ilişkin düşünceler oluşturur, değerlendirmeler yapar. Yeni ortaya çıkan sorunsala ilişkin çözüm önerileri oluşturur, tartışır. Bilimsel bilgileri ve bilimin yöntem bilgisini kullanan uygulamalı bir etkinlik olan tıp alanında ortaya çıkan değer sorunları tıbbi etiğin konusunu oluşturur. Tıbbi etik; hekimin, kendisini seçim yapmaya zorlayan durumlarda tutum ve davranışını belirleyecek ilkeleri irdeleyen kuramsal bir disiplin olarak tanımlanmaktadır.


Biyoetikten GDO’ya“Kuramsal ve Uygulamalı Tip Etiği” kitabı, tıp etiği ile ilgili bazı temel kavramlara açıklık getirerek, tıbbın önemli seçilmiş sorun kümelerinden bazılarını tıp etiği açısından genel hatlarıyla tartışmayı amaçlamaktadır. Tıp etiğinin kuram ve ilkeleri üzerinde durarak, tıbbi bilimsel araştırma ve yayın etiği, uluslararası biyoetik sözleşmeler, etik kurullar gibi kavramlar ve tıp uygulamalarında mahremiyet, ötenazi, AIDS, kürtaj, kanser, organ nakli, klonlama, kök hücre çalışmaları...gibi tıp etiği açısından duyarlılık gerektiren sorun kümeleri ile hekim - endüstri ilişkileri, hasta hakları, klinik araştırmalar gibi toplumsal yönü olan konular tıp etiği açısından irdelenmektedir. Ayrıca biyoetik alanının konusu olup tıp etiğinde önemli yansımaları olan hayvan hakları (tıp araştırmalarında hayvan deneyleri), toplumsal cinsiyet ayrımcılığı, genetiği değiştirilmiş organizmalar... gibi konuların yanı sıra, çevre etiğinin konusu olan bazı küresel etik sorunlar, kadına yönelik şiddet gibi toplumsal sorunlar tip etiği ile ilişkisi bağlamında değerlendirilmektedir.

Geçmişten günümüze toplumlar, tıp alanı ve tıp etiği ile yakından ilgilenmektedir. Geçmişte sadece hekimler tarafından sunulan sağlık hizmeti günümüzde hekimlerin yanı sıra, farklı uzmanlık alanlarından sağlık profesyonellerinin (hekimler, hemşireler, psikologlar, diyetisyenler, odyologlar, fizyoterapistler..) interdisipliner ve değişik alanlardan uzmanların multidisipliner biçimde (sosyal hizmet uzmanları, tip hukukçuları, tıbbi bilişim uzmanları, turizm ve otelcilik hizmetleri mensupları, sağlık idarecileri, sağlık merkezleri mimarları...) birlikte çalışarak hizmet sunduğu hastaneler aracılığıyla yürütülmektedir. Toplumun her kesiminden bireylerin, yaşamlarının herhangi bir döneminde çeşitli hastalıkların yanı sıra doğum, yaşlılık, şişmanlık ya da sağlıklı yaşam önerileri gibi nedenlerle sağlık profesyonellerine gereksinim duyduğu gözlenmektedir. Bu bağlamda “Kuramsal ve Uygulamalı Tip Etiği” kitabının konuyla ilgili tüm kesimlerin ilgisini çekeceği düşünülmektedir.”

Nesrin Çobanoğlu Kimdir?İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nden mezun olmuştur. “Kamu yönetimi uzmanı” ve “Tıp Tarihi ve Tıbbi Etik” alanlarında PhD (doktor) ünvanlarını almıştır. Başkent Üniversitesi’nde Tıp Tarihi ve Tıbbi Etik Anabilim Dalı’nın kurucusudur. Halen Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıp Etiği ve Tıp Tarihi Anabilim Dalı kurucusu ve Anabilim Dalı başkanı olarak görev yapmaktadır. Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde (Siyasal Bilgiler Fakültesinde) doktora dersleri vermektedir. Böylece, bilimsel kariyerini iki alanda da sürdürmektedir. Gazi Üniversitesi Kadın Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezi Müdürlüğü (2006-2009) yapmıştır. Ulusal ve uluslar arası birçok bilimsel kurumun Etik kurullarında görev üstlenmiştir.
Türk Tabipler Birliği’nde Genel Yönetim Kurulu üyeliği ve Ankara Tabip Odası Yönetim Kurulu Üyeliği (Genel Sekreter) yapmıştır. Ulusal ve uluslar arası çok sayıda yayınları vardır. Türk Tabipler Birliği, Biopolitics International Organisation, BPW (Business and Professional Woman), Sosyoloji Derneği, AIDS ile Savaşım Derneği, Hacettepe AIDS Tedavi Merkezi (HATAM), Kamu Yönetimi Uzmanları Derneği, Türkiye Felsefe Kurumu, Biyoetik Derneği üyesi olan Nesrin Çobanoğlu evli ve bir erkek çoçuk annesidir.

9 Kasım 2010 Salı

ALMANYA’DA TIPTA UZMANLIK EĞİTİMİ ALMAK İSTEYEN TÜRK HEKİMLERİ NASIL BİR YOL İZLEMELİ?


Almanya’da yaptığı moleküler biyomühendislik yüksek lisansı ve dahiliye asistanlığı sirasinda edindiği tecrübeleri kaleme alan Dr. Mehmet Eren Yüksel, Türk meslektaşlarına yol göstermek amacıyla “Almanya’da Tıp ve Tıpta Uzmanlık Eğitimi“ isimli kitabı yazdı.
Almanya’da tıpta uzmanlık eğitimi alan Dr. Mehmet Eren Yüksel, meslektaşlarına yol gösterecek bir rehber kitap yazdı. Dr. Yüksel kitabı nasıl yazdığı ile ilgili şunları söyledi: “Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden 2004 yılında mezun oldum. Aynı yıl Türk Eğitim Vakfı ve Alman Akademik Değişim Servisi’nin ortaklaşa sınavla seçtiği öğrencilere verdiği bursu kazanarak Almanya’da Dresden Teknik Üniversitesi’nde Moleküler Biyomühendislik yüksek lisans programına başladım. Yüksek lisans programına devam ederken Türkiye ve Almanya’nın eğitim-öğretim sistemlerini karşılaştırmaya, her iki sistemin olumlu ve olumsuz yönlerini tespit etmeye çalıştım. Ayrıca, yüksek lisans eğitimini tamamladıktan sonra Fachkrankenhaus Coswig ve Greifswald Üniversitesi hastanelerinde dahiliye asistanı olarak çalışırken Türk ve Alman tıp eğitim sistemlerini karşılaştırma fırsatını buldum.

“Almanya’da Doktor Adayları Hasta Bakıcılık da Yapıyorlar”Almanya’da tıp eğitimi kırk sekiz haftalık uygulamalı eğitimi de içeren toplam altı yıllık bir eğitimdir. Bunun yanı sıra tıp fakültesinden mezun olabilmek için tıp fakültesi öğrencisinin ilk yardım konusunda eğitim alması, üç ay süre ile hastabakıcı olarak hastanede çalışması, dört aylık “famulatur” da denen stajları yapılıyor. Burada amaç tıp fakültesi öğrencilerinin hastanenin işleyişi hakkında bilgi sahibi olmalarını sağlamak ve tıp fakültesi öğrencilerine hasta bakımını öğretmektir. Hastabakıcılık eğitimi toplam üç ay olmak üzere birer aylık dönemler şeklinde de tamamlanabilir.

“Almanya’da Tıpta Uzmanlık Sınavı (TUS) Sınavı Yok”Almanya’da tıpta uzmanlık sınavı (TUS) sınavı yok. Türkiye’deki tıp fakültelerinden mezun olanlar da Almanya’da tıpta uzmanlık eğitimi veren hastanelere doğrudan başvurabilirler. Almanya’da tıpta uzmanlık eğitiminin süresi seçtiğiniz dala göre değişir.
Kitapta Almanya’da Tıpta Uzmanlık Eğitimi İsteyenler için Gerekli Olan Her Türlü Bilgi Mevcut
Farklı hastanelerde çalışmanın, diğer kültürlerle etkileşmenin, yeni yöntem ve tekniklerle uğraşmanın bilimsel gelişmenin temeli olduğu kanaatine vardım. Bunun üzerine Almanya’da tıpta uzmanlık eğitimi almak isteyen meslektaşlarıma yol gösterecek bir kitabı yazmaya karar verdim. Bu kitapta Almanya’da tıp doktoru olarak çalışabilmek için hangi yasalara uyulması gerektiğini, tıpta uzmanlık eğitimi veren hastanelere nasıl başvurulacağını, çalışma izninin nasıl alınacağını, denklik sınavında nasıl başarılı olunacağını da içeren birçok soruya cevap bulunacak.”

7 Kasım 2010 Pazar

HASTA GÜVENLİĞİ İÇİN KURUMLARDA NELER YAPILMASI GEREKTİĞİ “HELSİNKİ BİLDİRGESİ”NDE TARTIŞILDI

Her yıl dünya genelinde 230 milyon hastaya cerrahi girişimi için anestezi uygulandığını belirten Türk Anesteziyoloji ve Reanimasyon Derneği Başkanı Prof. Dr. Şükran Şahin, bu konunun ciddiyeti üzerinde durarak, Helsinki'de toplandıklarını ve hasta güvenliğinin sağlanması konusunda “Helsinki Bildirgesi”ne imza attıklarını söyledi.

Türk Anesteziyoloji ve Reanimasyon Derneği de hasta güvenliğinin sağlanmasında esas alınacak standartların belirlendiği ve Avrupa'daki tüm ulusların anestezi derneklerinin de içinde yer aldığı Helsinki Bildirgesi’ni imzaladı. TARD Başkanı Prof. Dr. Şükran Şahin, Sağlık Dergisi’ne yaptığı açıklamada, sağlık hizmetinde tanı ve tedavi kadar hasta güvenliğinin sağlanmasının da çok önemli olduğunu söyledi.

“Cerrahi İşlemlerden Yılda Bir Milyon İnsan Hayatını Kaybediyor”
Anesteziyolojinin, anestezi, yoğun bakım, acil tıp ve algoloji alanlarında kalite ve güvenliğin sağlanmasından sorumlu olduğunu belirten Prof. Dr. Şahin, bunun hastanın gerek hastane içi ve gerekse hastane dışında özellikle risk altında bulunduğu durumları kapsadığını söyledi. Prof. Dr. Şahin, “Anestezi uzmanı, cerrahi bir operasyonda kişinin tüm yaşam fonksiyonlarını takip eder. Her yıl dünya genelinde 230 milyon hastaya cerrahi girişimi için anestezi uygulanıyor. Bu cerrahi işlemlerle ilişkili olarak 7 milyon kişide ciddi komplikasyon gelişmekte ve 200 bini Avrupa'da olmak üzere yılda bir milyon insan hayatını kaybetmektedir. Konu ile ilgilenen herkesin görevi, komplikasyon oranlarını azaltmaya çalışmaktır. Anesteziyoloji özellikle Avrupa'daki hasta güvenliğinin geliştirilmesinde sorumluluk almada rolü çok önemli olan bir uzmanlık dalı” dedi.

“Bizler Ameliyathanenin Emniyet Mühendisleriyiz”
Prof. Dr. Şahin operasyon sonrasında hastaların hiç ağrı duymasını istemediklerine değinerek şunları kaydetti: “Genel olarak hastalar ameliyat sonrasında bir miktar ağrı duyabileceklerini kabulleniyorlar. Ancak ağrı; hastanın derin nefes almasını ve dokuların oksijenlenmesini zorlaştırıyor. Bu durum birçok komplikasyona neden olurken hastanın uygun tedavisini ve taburcu edilmesini geciktiriyor. Anestezistler adeta ameliyathanelerin “emniyet mühendisleri” olarak görev yapıyor ve hastaların kısa sürede sağlıklı olarak yaşantısına dönebilmesi için çok önemli bir pozisyonda görev alıyorlar.”

Anestezide Hasta Güvenliği İçin Helsinki Bildirgesi
Prof. Dr. Şahin, anesteziyoloji uzmanlık dalını temsil eden derneklerin başkanları olarak 13 Haziran 2010 tarihinde Helsinki'de toplandıklarını ve hasta güvenliğinin sağlanması konusunda “Helsinki Bildirgesi”ne imza attıklarını söyledi. Burada yapılan toplantıda birçok konuda uzlaşma sağlandığını kaydeden Prof. Dr. Şahin, “Hastaların tıbbi uygulamalar sırasında kendilerini güvende hissetme ve bir zarara uğramama beklentisi içinde olmaları en doğal haklarıdır. Anesteziyoloji cerrahi dönemde hasta güvenliğinin sağlanmasında anahtar bir rol oynar. Bu nedenle Dünya Anesteziyoloji Dernekleri Federasyonu'nu “Güvenli Anestezi Uygulaması Uluslararası Standartları”nın tamamını onayladık” diye konuştu.

Helsinki Bildirgesi'nde Uzlaşı Sağlanan Konular
Hastaların tıbbi uygulamalarının güvenli olması konusunda eğitilmelerinin önemine dikkat çeken TARD Genel Sekreteri Prof. Dr. Hülya Bilgin, onların verecekleri geri bildirimin daha sağlıklı olması ve diğer hastalardaki uygulamaların da iyileştirilmesi bakımından önem kazandığını dile getirdi. Prof. Dr. Bilgin hasta güvenliğinin sağlanabilmesi için Helsinki Bildirgesi'nde uzlaşı sağlanan konular hakkında şu bilgileri verdi: “Hasta güvenliğinde insan faktörünün tıptaki önemini bilen anesteziyologlar, cerrah, hemşire ve ekipteki diğer elemanlarımız ile birlikte bu eğitimin geliştirilmesi, yaygınlaştırılması ve sunumunu tümüyle desteklemekteyiz. Tıbbi malzeme ve ilaç üreten firmalar, hastalarımızın bakımı için gereken güvenli ilaç ve araç-gereçlerin üretiminde ve geliştirilmesinde önemli bir rol oynar. Tıpta hasta güvenliğinde gelinen noktanın yeterli olmadığını ve bu alanda hala araştırmaların ve yeni yöntemlerin gerektiğine inanmaktayız. Etik, yasal veya düzenleyici hiç bir kural, bu bildirgede hasta güvenliğinin sağlanması için belirtilen önlemleri azaltmamalı veya ortadan kaldırmamalıdır.”

Bildirgede Yer Alan Hedefler
Hasta güvenliğinin sağlanması için bildirgede belirtilen hedefler şöyle: “Hastalara (Avrupa'da) cerrahi anestezi bakımı sağlayan tüm kurumlar, ameliyathane ve derlenme alanlarında minimum monitorizasyon (hayati fonksiyonların izlenmesi) standartlarına uymalıdır. Bu kurumlar, cihaz ve ilaçların kontrolü, ameliyat öncesi değerlendirme ve hazırlık, enjektörlerin etiketlenmesi, zor/başarısız entübasyon, malign hipertermi (habis ısı artışı), anaflaksi (ciddi allerjik reaksiyon), lokal anestezik toksisitesi (lokal anestezik madde zehirlenmesi, enfeksiyon kontrolü, ağrı kontrolü gibi gerekli olanaklara sahip almalıdır. Tüm kurumlarda anesteziyoloji tarafından uygun görülen standartlar esas alınmalıdır. Bütün kurumlar Dünya Sağlık Örgütü, 'Güvenli Cerrahi Hayat Kurtarır' girişimi ve kontrol listesini desteklemelidir. Avrupa'daki bütün Anesteziyoloji Departmanları, hasta güvenliğini artırıcı bölgesel önlemleri ve sonuçları kapsayan yıllık bir rapor hazırlamalıdır. Anesteziyolojik bakım sağlayan tüm kurumlar, ölüm ve sağ kalım ile ilgili yıllık bir rapor oluşturabilmek için gerekli verileri toplamalıdır. Anesteziyolojik bakım sağlayan tüm kurumlar, gerek yurt içi ve gerekse yurt dışındaki güvenli uygulama ve kritik olay bildirme sistemlerindeki raporların düzenlenmesine katkıda bulunmalıdır.”

“Avrupa'daki Tüm Ulusların Anestezi Dernekleri İmzaladı”
Sağlık sistemi içinde çalışan herkesi bu bildirgeyi imzalamaya davet ettiklerini belirten Prof. Dr. Bilgin, bu bildirideki uygulamaların ne derecede gerçekleştiğini gözden geçirmek ve güncellemek amacıyla her yıl tekrar toplanılacağını kaydetti. Bu bildirgeyi, Avrupa'daki tüm ulusların anestezi derneklerinin imzaladığını ifade eden Prof. Dr. Bilgin, bildirgede hasta güvenliğinin nasıl geliştirilebileceği, kurumların neler yapması gerektiği, hastaların ne gibi katkı sağlayacağı gibi konulara temas edildiğini söyledi.

5 Kasım 2010 Cuma

MÜKEMMELİYET MERKEZİNDE ‘KÖK’LÜ ÇALIŞMALAR PLANLANIYOR

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Kök Hücre Enstitüsüne bağlı kurulması planlanan mükemmeliyet merkezinde, kanser aşısından, kök hücre nakliyle kornea tabakası ve omuriliğin onarılmasına kadar birçok çalışma yapılması planlanıyor.

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Kök Hücre Enstitüsüne bağlı kurulacak mükemmeliyet merkezi ile ilgili düzenlenen basın toplantısında gazetecilere bilgiler verildi. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi bünyesindeki Kök Hücre Merkezine bağlı mükemmeliyet merkezi ve uygulama hastanesi kurulması çalışmalarıyla ilgili Ankara Üniversitesi Rektörlüğünde düzenlenen basın toplantısında, gazetecilere bilgiler verildi. Türkiye'de bir ilk olacak merkezde, çaresiz olduğu düşünülen pek çok hastalık için umut olabileceğini dile getiren Ankara Üniversitesi Kök Hücre Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Günhan Gürman, “Burada hücresel tedaviler, doku mühendisliği uygulamaları, kök hücre bankacılığı, gen tedavisi ve tümör aşısı uygulamaları, üst düzey bilimsel veri üretimini sağlayacak yüksek teknolojili bilimsel araştırmalar yapılacak. Üniversite içinden ve dışından bilim insanlarına eğitim desteği ile bilimsel danışmanlık sağlanacak” diye konuştu.

“Kök Hücre Çalışmaları Henüz Deneme Aşamasında”
140 milyon TL'ye mal olması öngörülen merkez için arazi tahsisi sağlanması amacıyla Milli Emlak Genel Müdürlüğü'ne başvurduklarını belirten Prof. Dr. Gürman, “Projede yer alan farklı uzmanlık dallarından bilim insanları bugüne kadar çok başarılı çalışmalara imza attı. Merkezin kurulmasıyla bu başarılar daha da artacak. Kök hücre çalışmaları henüz deneme aşamasında, bu çalışmaların birçoğu insanlar üzerinde denenmedi. Ancak insanlar üzerinde uygulanıp başarı elde edilenler de oldu” dedi.

“Kanser Aşısına Çalışmalarına 2011'de Başlanabilecek”
Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Onkoloji Bilim Dalı'ndan Prof. Dr. Hakan Akbulut meme, akciğer ve kolon kanserinde başka bir tedavi şansı kalmamış hastalarda uygulanmak üzere kanser aşısı geliştirilmesi çalışması yürüttüklerini bildirdi. Projeyi ABD'deki başka bir merkezle birlikte yürüttüklerini belirten Prof. Dr. Akbulut, “Belirli bir grup insan üzerinde klinik araştırma yapmak üzere ABD'de gerekli onay alındı. Türkiye'de de Sağlık Bakanlığı'ndan onay alınması halinde çalışmalara 2011'de başlanabilecek. Bu aşıyı ilk olarak başka şekilde tedavi şansı kalmamış 20 meme kanserli hastada denenecek. Diğer hastalıklarda kök hücre geliştirilmesi üzerinde durulurken kanserde, tedaviye rağmen tümörde yüzde 1 oranında bulunan, kendilerini yenileme yeteneğine sahip hücrelerin yok edilmesi üzerinde durduruyoruz. Bugün kanserde tedavi şansı yüzde 50 oranında. Kanser hastasında çoğalma yeteneğine sahip, sınırsız sayıda hücre vardır. Bunlardan yüzde 99'unu tedaviyle yok edebiliyoruz, ancak yüzde 1'i bu tedaviye rağmen çoğalma yeteneğini kaybetmiyor. Yaptığımız çalışmada, meme, kolon ve akciğer kanserinde bu yeteneğe sahip hücreleri bulup bunları yok etmeyi amaçlıyoruz. Kanser aşısında hedef, bunları yok etmeye yönelik. Halen uygulanan kemoterapide istediğimiz her yere ulaşamayabiliyoruz. Bu aşıyla savunma sistemini harekete geçirip ulaşamadığımız yerlere de ulaşıp, bu yüzde 1'lik hücreleri de yok etmeyi hedefliyoruz” dedi.

Ankara Üniversitesi Kök Hücre Enstitüsü Müdür Yardımcısı Prof. Dr. Murat Elçin de, böbrek ve kalp gibi organlarda yetmezlik gelişmesi halinde başvurulacak kök hücre çalışmalarının daha başlangıç aşamasında olduğunu, ancak kıkırdak, deri ve kemik dokularıyla ilgili uzun zamandır başarılı çalışmalar yürütüldüğünü söyledi.


“Kök Hücre Nakliyle Kornea Onarılabiliyor”
Gözdeki kornea tabakasının etkilenmesi halinde görme kaybı ortaya çıktığını kaydeden Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Emin Özmert, “Bu durumda diğer gözden, bu da etkilenmişse akraba veya kadavradan alınan kök hücre nakliyle kornea onarılabiliyor. Böylece görme kaybı ortadan kalkıyor. Kornea ile ilgili rutin klinik çalışması bulunuyor. Ancak diğer göz hastalıklarıyla ilgili çalışmalar adım adım ilerliyor” dedi.

Bu Çalışmalar Henüz Deneme Aşamasında
Ankara Üniversitesi Kalp Merkezi ve Kalp ve Damar Cerrahisi Kliniği öğretim üyesi Prof. Dr. Rüçhan Akar da, kök hücre tedavisinin kalp-damar hastalıklarında hasar gören bölge ve damarların onarılmasında bir umut olarak görüldüğünü, ancak bu çalışmaların da henüz deneme aşamasında olduğunu bildirdi.

2 Kasım 2010 Salı

YEDİ KULE’YE YENİ BİNA

Kısa bir süre sonra 200 nitelikli odanın yer aldığı ek binanın hizmete gireceği Yedikule Göğüs Hastalıkları Hastanesi Başhekimi Doç. Dr. Sedat Altın, 10 yıldır yaptığı görevinde dal hastanesi olarak ülkenin en iyileri arasında yer aldıklarını söyledi.

Göğüs hastalıları alanında ülkemizin en eski kurumlarından biri olan Yedikule Göğüs hastalıkları Hastanesi’nde yenilikler hızla devam ediyor. 10 yıldır başhekimlik görevini sürdüren Doç. Dr. Sedat Altın, 406 yataklı kapasitesine sahip olduklarını dile getirerek, yakın zamanda ek binanı hizmete açılacağını, içerisinde banyosu ve tuvaleti olan 200 nitelikli odanın faaliyete geçeceğinin müjdesini verdi. Birçok üniversite hastanesinden daha nitelikli hizmet verdiklerini belirten Doç. Dr. Altın, uyku laboratuarı, bronkoskopi ünitesi, yoğun bakım ve alerji ünitelerinde bulunan tüm cihazların son teknolojiye sahip olduğunu dile getirdi. Doç. Dr. Altın şunları kaydetti: “Ek binanın hizmete girmesiyle birlikte 4 olan ameliyathane sayımız 8’e, 10 yoğun bakım yatağımız da 32’ye yükselmiş olacak. Hastanenin daha gelişmiş olması için yatırımlarımız sürecek.

“2011’de Akciğer Nakline Başlıyoruz”
Doç. Dr. Altın, “Son 4 yıldır ülkemizdeki en fazla göğüs hastalıkları hastası tedavi eden kurum oldu. Yaklaşık 70 uzman hekim ve 32 asistan doktorumuzla 9 dâhili 3 cerrahi şeflik olarak hastalarımıza hizmet veriyoruz. Hastanemizde özellikle kronik bronşit , astım, akciğer kanseri zatürre, pulmoner emboli denilen pıhtıya bağlı hastalıklar ve diğer interstisyel akciğer hastalıklar gibi nadir rastlanan hastalıklar gerek ayaktan gerekse yatırılmak suretiyle tedavilerini yapılıyor. Daha sonra hastaların kontrolleri yapılmaktadır. Yeni ünitelerimizde evde bakım hizmeti vermeye başladık. 2011 yılı içerisinde eğitimlerini tamamlamış olan sağlık ekibimizle ‘Akciğer Nakli Ünitemizi’ faaliyete sokacağız. Hastanemizde yıllık yaklaşık 300 bin poliklinik hizmeti verilirken, 17 bin yatan hastaya yatarak tedavi hizmeti vermekteyiz ve yaklaşık 6 bin civarında da ameliyat gerçekleştiriliyor. Bunun yanı sıra akciğer tübörkülozu ile ilgili de özellikle İstanbul’da ‘Doğrudan Gözetim’ tedaviye geçildikten sonra genç ve erken vakalarda tedavi başarı oranları yükseldi. Biz de daha çok, komplike ve çok ilaca dirençli tüberküloz hastalarını yatırmaktayız”

“Göğüs Cerrahisinde Bilimsel Yayınların Yüzde 10’u”
İlaca dirençli vakaların daha uzun yatırılarak tedavi edilmelerinde başarı elde edildiğini kaydeden Doç. Dr. Altın, Ayrıca hastanede akciğer kanserli hastaların ileri dönemde bronkoskopik işlemleri, endobronşial tedavileri denilen yöntemlerle lazer, Argon Kriyoterapi (Dondurarak Tedavi) denilen yöntemlerle hastaların rahat nefes almalarını sağladıklarını bildirdi. Ana bronşta tıkayıcı tümörleri olan hastalara, stent yerleştirilerek hastaların son dönemlerini daha rahat geçirmesinin sağlandığını ifade eden Doç. Dr. Altın, “Kemoterapi ünitemizde de akciğer ameliyatı olduktan sonra veya olamayan hastalarda da akciğer kanser tedavileri yapılıyor.
Göğüs cerrahisi konusunda ülkemizde üretilen yayınların yüzde 10’nu hastanemiz çalışanları tarafından gerçekleştiriliyor. Ülkemizde yıllardır ihmal edilen bir konu da, akciğer naklidir. Türkiye’de yılda ortalama 300-400 hastaya akciğer nakli yapılması gerekiyor. Yurtdışında 100 bin dolara mal olan, parası olanların bile sıra gelmediği için hayatını kaybettiği akciğer nakli, Türkiye’deki maliyeti yaklaşık 10 bin dolar. Devlet hastanesinde yapıldığı için sosyal güvencesi olan hastalar, bu parayı da ödemeyecek” dedi.

Hastane 2011 Yılında Akredite Olacak
Doç. Dr. Altın, günlük müracaat eden hastaların yüzde 85’nin işlemlerinin aynı gün içerisinde çözümlendiğini sadece tomografi ve patoloji gereksinimi olan hastaların en geç bir hafta içerisinde teşhis ile tedavilerine başlandığını söyledi. 2004 yılında kalite belgesi aldıklarını 2011 yılında da akredite olacaklarını belirten Doç. Dr. Altın, çalışmalarının devamlı olması için stratejik plan geliştirdiklerini, iç ve dış denetim yaptıklarını kaydetti.

“SUT Düzenlemeleri ile Gelirler Yükseltilmeli”
Doç. Dr. Altın, göğüs Hastalıkları Hastanelerinde, tüberküloz hastalarının ücretsiz muayene edildiğini, ayrıca Bütçe Uygulama Talimatındaki göğüs hastalıkları ve göğüs cerrahisinin işlem fiyatlandırılmalarının düşük olduğun bildirdi. Hastanede iyi hizmet verebilmek için döner sermaye kaynaklarının arttırılması gerektiğini vurgulayan Doç. Dr. Altın, “Özellikle hastalarımızın daha iyi imkanlardan faydalanabilmesi ve döner sermaye kaynaklarının arttırılabilmesi için Sağlık Uygulama Talimatı (SUT)’nda fiyat düzenlemelerinin yapılması lazım. Bununla ilgili girişimlerimiz var, sonuçlanmasını bekliyoruz. Ayrıca Dal hastanesi olduğumuz için diğer branşlar konsültan şeklinde döner sermayeye katkıları daha düşük” şeklinde konuştu.

“Çerçeve İhalesinin Çerçevesi Tam Olarak Çizilmeli”
İki yıldan bu yana ihale sisteminde sorun yaşadıklarını dile getiren Doç. Dr. Altın, “Hastanelerin ortak ihale sistemlerinde satın alınan malzemelerin teknik şartnamelerin çok iyi hazırlanmadığından dolayı, kullanılan malzemelerden sıkıntı çekiyoruz. Çerçeve ihalesinin çerçevesi tam olarak çizilmeli. Ödemelerimizi 3 ay içerisinde yapıyoruz, son yıllarda hastane ödemeleri belli kurallara bağlanarak güvence altına alındı. Yeni açılacak ek binanın ihtiyaçları için yeni alımlarla ilgili Sağlık Bakanlığımız destek verecek” dedi.

1 Kasım 2010 Pazartesi

YEŞİL KARTLILARA DİŞ MÜJDESİ

Erken Çocukluk Gelişimi Konferansı’nda konuşan Sağlık Bakanı Akdağ: “Yeşil kartı olanlar artık bundan böyle diş tedavilerini sağlık kuruluşlarından alabilecek” dedi.

Hilton Otel'de düzenlenen “Erken Çocukluk Gelişim” konulu konferansa Sağlık Bakanı Recep Akdağ, Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu, BM Türkiye temsilcileri ve çok sayıda davetli katıldı. Konferansın açılışında konuşan Bakan Akdağ, Dünya Sağlık Örgütü ile çocukların eğitimi konusunda ortak çalışmalar yürüttüklerini söyleyerek, Türkiye'de sağlık personelinin az olmasından yakındı. Akdağ, “Yeterince sağlık personelimiz vardır diyemem. Türkiye'de hekimlere elimizden geldiği kadarıyla dengeli dağıtım yapıyoruz. Bakanlık olarak yılda 2 milyon acil vakayı taşıyoruz. Bazen gerektiğinde helikopterle taşıyoruz. Türkiye'de çocuk hekimlerini çok iyi eğitmemiz gerekir" dedi.

Türkiye'de anne ve çocuk ölümlerinde çok ciddi düşüş olduğunu vurgulayan Akdağ, 2008 yılında anne ölümlerinin yüz binde 23 olduğunu kaydetti. Bu rakamı 2011 yılında yüz binde 15'in altına düşürmek için büyük çaba harcadıklarını belirten Akdağ, Türkiye'nin yüksek-orta gelirli grubun arasında olduğunu söyledi. Türkiye'nin 1990-2008 yılları arasında 5 yaş çocuk ölümleri içinde en çok düşüş olan ülkeler arasında olduğunu dile getiren Akdağ, bebek ölümlerinin 2009 yılında binde 17 olduğunu belirtti. Bakan Akdağ, anne ve bebek ölümlerini azaltmak için çalışmalar yaptığını anlatarak, çalışmaların gayet iyi gittiğini söyledi. Bakan Akdağ, "Şu an Türkiye'de ciddi bir sorun var. Bu sorun çocukluk çağı obezitesi. Türkiye aşırı şişmanlığı yaşamaya çalışan ülkelerden birisidir. Bununla ilgili iki çalışma yaptık. Türkiye'de obezite yayılıyor. Bu problemi gündemimize aldık. Ayrıca Milli Eğitim Bakanımız ile bu konuyu tartışıyoruz" diye konuştu.

Obezite ile ilgili 2 Büyük Çalışma
Çocukluk çağı obezitesinin erişkinliğe geçişte önemli bir problem olduğuna dikkat çeken Akdağ, “Türkiye artık obeziteyi, aşırı şişmanlığı büyük bir problem olarak yaşamaya başlayan ülkelerden biridir. Bu konuda 2 büyük çalışma yaptık. Bunlardan birisi yakında Antalya'da açıklanacak. Diğerinin sonuçlarını 2 ay içinde alacağız. Bunun ilk sonuçları da elimizde. Çocukluk çağı ve erişkin obezitesi Türkiye'de süratle yayılıyor. Obezite ile diyabetin, kalp hastalıklarının hatta kanser ve kronik hastalıkların yakın ilişkisi var. Dolayısıyla bu problemi artık gündemimize aldık ve Milli Eğitim Bakanlığı ile Sağlık Bakanlığı olarak çok yakın çalışmaya devam edeceğiz” diye konuştu.


“Türkiye'de İlk Kez Bir Hükümetin Acil Eylem Planı'nda Anne ve Çocuklar Yer Aldı”
8 yıllık iktidarları döneminde sağlık alanında önemli gelişmeler olduğunu kaydeden Akdağ, anne ve çocuk sağlığına yönelik ilerlemelerin bunların en önemlilerinden biri olduğuna dikkat çekti.
“İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” diye yola çıktıklarını, Türkiye'de ilk kez bir hükümetin Acil Eylem Planı'nda anne ve çocukların da yer aldığını hatırlatan Akdağ, Türkiye'de anne ve bebek ölüm oranlarındaki düşüşlere dikkat çekti. Akdağ, 2008'de yüz binde 23 olan anne ölüm oranının bugün yüz binde 16'lara gerilediğini söyledi.

“2011'de Yüz Binde 15'in Altında Bir Değer”
Türkiye'nin yüksek-orta gelir grubundaki ülkeler arasında yer aldığını, bu ülkelerde ise ortalamanın yüz binde 82 olduğunu vurgulayan Akdağ, “Biz artık kendimizi yüksek gelir grubundaki ülkelerle karşılaştırıyoruz. Bu ülkelerde oran yüz binde 15'tir. Amacımız 2011'de yüz binde 15'in altında bir değeri yakalamaktır. Çok zor bir hedef ama 5 yılda da yüz binde 10'un altına inmeyi hedefliyoruz” şeklinde konuştu.

“Çocuk Psikoloğu Sayısı Yetersiz”
5 yaş altı çocuk ölümlerinde de Türkiye'de çok iyi bir noktaya gelindiğini kaydeden Akdağ, çocukların psikososyal destek görmesi için de bir entegre program başlattıklarını belirtti. Bu programın önemine dikkat çeken Akdağ, ancak çocuk psikoloğu sayısının yetersiz olduğunu, üniversitelerde bu konuda bir çalışma yapılabileceğini söyledi.

Yeşil Kartlılara Diş Tedavisi Müjdesi
Sağlık Bakanı Recep Akdağ, toplantıdan ayrılırken gazetecilerin çeşitli konulara ilişkin sorularını da yanıtladı. Sağlık Bakanı Akdağ, gazetecilerin 'Yeşil kartlara diş tedavisi yapılacak. Bununla ilgili ne gibi çalışmalarınız var?' yönündeki sorusu üzerine, yeşil kart sahiplerine müjde vererek, "Mevzuattaki eksiklikten dolayı diş tedavisiyle ilgili dolgu konusunda sıkıntı vardı. Maliye Bakanlığı ile görüşerek bu sorunu çözdük. Bu hususta hiçbir sorun kalmadı. Yeşil kartlı vatandaşlarımız ağız ve diş sağlığı tedavilerinde aldıkları gibi dolgu ve kanal tedavilerini bundan böyle sağlık kuruluşlarından alabilecek. Yeşil kartlılar her türlü sağlık hizmetinden istifade ediyorlardı" dedi.


“Tam Gün Yasası'ndan Dolayı Doktor Sayısında Düşüş”
Bir gazetecinin “Tam Gün Yasası'ndan dolayı doktor sayısında düşüş olduğu haberleriyle” ilgili sorusu üzerine de Akdağ şöyle konuştu: “Tam Gün Yasası'ndan istifa ettiğine dair haberler soru önergesinden dolayı alıntılarla yapıldı. Doktor sayısı aksine azalmadı arttı. Bu yasa ile büyük avantajlar getirdik. Yasadan önce Sağlık Bakanlığı'na bağlı doktor sayısı yüzde 88'di, şu anda bu sayı yüzde 92 oldu.”

Sözleşmeli Personelin Tek Tip Hale Getirilmesi
“Sözleşmeli personelin tek tip hale getirilmesiyle ilgili çalışma” konusundaki bir başka soru üzerine de Akdağ, sözleşmeli personelin durumlarını geriye götürecek hiçbir düzenleme yapmayacaklarını belirtti.
Bu personelin özlük haklarını birbirine yaklaştırmak ve tek çatı altında toplamak için çalışmayı yaptıklarını belirten Akdağ, “Ama henüz tamamlamış değiliz. Hem Maliye Bakanlığı hem diğer ilgili bakanlıklar ve Devlet Personel Dairesi Başkanlığı ile de görüşmemiz gerekecek. Bir niyet beyanı olarak böyle bir çalışmaya başladık. Ama söylediğim gibi sözleşmelilerimizin haklarını geriye götüren değil aksine bazı alanlarda daha da ileriye götüren bir taslak üzerinde çalışıyoruz” diye konuştu.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...