27 Ekim 2010 Çarşamba

ULUSLARARASI ORTOPEDİ VE TRAVMATOLOJİ SEMPOZYUMU

''Uluslararası Ortopedi ve Travmatolojideki Tartışmalı Güncel Konular Sempozyumu'' 23-26 Eylül tarihleri arasında Ankara’da gerçekleştirildi. Sağlık Bakanlığı Eğitim ve Araştırma Hastaneleri ile Hospital for Special Surgery ortak düzenlediği toplantıya, yurt dışından da ilgi büyük oldu.

Bakanlık Eğitim ve Araştırma Hastaneleri ile New York “Hospital for Special Surgery”nin birlikte düzenlediği “Uluslararası Ortopedi ve Travmatolojideki Tartışmalı Güncel Konular Sempozyumu” 23-26 Eylül tarihleri arasında Ankara’da gerçekleştirildi. Sempozyumun özel oturumunda, kıkırdak naklindeki uygulamalar ele alındı.
Türkiye’nin dört bir yanında görev yapan ortopedi ve travmatoloji branşındaki hekimler ile birlikte anesteziyoloji ve reanimasyon, romatoloji, genel dâhiliye ve beyin cerrahisi branşlarındaki hekimler de toplantıya katıldı. Bilkent Otel'de yapılan sempozyumda, dünyada yeni uygulanan ''Kondrosit hücre kültürleri'', ''Kalça atroskopisi'', ''Yeni omuz atroskopi uygulamaları'', ''Dizde ileri atroskopi uygulamaları'', özellikle tartışmalı travma vakaları gibi ileri cerrahi ve laboratuvar teknikleri tartışıldı, bu konularla ilgili ameliyathaneden toplantı salonuna canlı yayınla cerrahi teknik uygulamaları aktarıldı.
Sempozyuma, 400 civarında katılımın olduğu ayrıca, Türk İşbirliği ve Kalkınma İdaresi Başkanlığı ve Sağlık Bakanlığı tarafından davet edilen Afganistan, Etiyopya, Bosna-Hersek, Gürcistan, Suriye, Irak, Filistin, Türkmenistan, Kırgızistan, Azerbaycan, Kazakistan, Özbekistan, Karadağ, Arnavutluk, Moldova ve Almanya'dan hekimler katıldı.
Sempozyumun, Onursal Başkanlığını Sağlık Bakanlığı Müsteşarı Prof. Dr. Nihat Tosun, Başkanlığını Bakanlığın Sağlık Eğitimi Genel Müdürü Prof. Dr. Safa Kapıcıoğlu ve Genel Sekreterliğini ise Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Başhekimi Doç. Dr. Metin Doğan yapıyor.

Farklı Disiplinler Katıldı
Prof. Dr. Kapıcıoğlu, ortopedi travmatoloji ağırlıklı hekimlerden oluşan ekip tarafından hazırlanan sempozyumda, dahiliye, anestezi, reanimasyon, romatoloji ve diğer disiplinleri de ilgilendiren oturumların düzenleneceğini söyledi. Prof. Dr. Kapıcıoğlu, tüm bu disiplinlerin bir arada ele alınmasının sempozyumu, diğer ortopedi kongrelerinden ayıran bir özellik olduğunu vurguladı.

Dünyada Yeni Uygulanan Yöntemler Anlatıldı
Prof. Dr. Kapıcıoğlu ayrıca şu bilgileri verdi: “Sempozyumda, dünyada yeni uygulanan ‘Kondrosit Hücre Kültürleri, Kalça Artroskopisi, Yeni Omuz Artroskopisi Uygulamaları ve Dizde İleri Artroskopi Uygulamaları’, tartışmalı travma olguları gibi ileri cerrahi ve laboratuvar teknikleri tartışıldı, bu konularla ilgili ameliyathaneden toplantı salonuna canlı yayınla cerrahi teknik uygulamaları aktarıldı. Amerika’da son on yılın en iyi ortopedi hastanesi seçilen ‘Hospital for Special Surgery’in dünyaca ünlü doktorlarından David L. Helfet (Travma Cerrahisi), Frank P. Camissa (Omurga Cerrahisi), Thomas L. Wickiewitz (Spor Cerrahisi), Robert Bully (Eklem Cerrahisi), Brian T. Kelly (Kalça Artroskopisi), C. Ronald MacKenzie (Romatoloji) ile bu hastanede başarıyla görev yapan Türk hekimlerden Doruk Erkan (Romatoloji) ve Semih Güngör (Anesteziyoloji ve Ağrı Tedavisi) konuşmacı ve eğitmen olarak katıldı.”

“Bu Toplantı Çevre Ülkelerden de Yaklaşık 50 Hekime Ev Sahipliği Yaptı”
Kongre Sekreterliğini ise Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Başhekimi Doç. Dr. Metin Doğan sempozyum ile ilgili şu bilgileri verdi: “Sağlık Bakanlığı tarafından uygulanan “Sağlıkta Dönüşüm” ilkeleri uyarınca ülkemizde sağlık sisteminde köklü değişiklikler oldu. Artık, hastalar, kendi sorunu ile ilgili hekime hiçbir zorluk çekmeksizin ve ek herhangi bir gayret sarf etmeksizin ulaşabiliyor. Sadece hizmetin çabuk ve etkin olması değil, aynı zamanda kaliteli olması da bu süreçte en önemli hedef oldu. Bu çabaların en son ürünü olarak da, Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi merkezli olarak Sağlık Bakanlığı Eğitim ve Araştırma Hastaneleri ile Amerika’nın “Ortopedi ve Travmatoloji”de bir numaralı hastanesi olan “Hospital for Special Surgery” (HSS) ortak toplantı düzenlendi. Bu toplantı çevre ülkelerden de yaklaşık 50 hekime ev sahipliği yaptı. Toplantıyı ortak gerçekleştirdiğimiz hastane olan HSS, ortopedi alanında birçok yeni ameliyat tekniği ve cerrahi aletin ilk olarak geliştirilip dünyaya ulaştırıldığı bir hastane. Bu hastaneden dünyaca tanınan 8 doktor tarafından 2 günlük yoğun bir eğitim programı yaklaşık 500 katılımcıya sunuldu. Ortopedinin tartışılan güncel konuları Amerikalı ve Türk hekimler tarafından tartışılarak, tecrübeler karşılıklı olarak paylaşıldı. Ayrıca 3 canlı cerrahi uygulaması ile cerrahi eğitim için de önemli bir uygulama gerçekleştirildi. Amerikalı hekimler, bizimle olan sohbetlerinde Türkiye ve Türk sağlık sitemine olan hayranlıklarını sıklıkla dile getirdi. Yapılan bu toplantı, ileride yapılacak daha verimli toplantı ve eğitim aktivitelerinin de habercisi olup, sadece ülkemiz hekimleri değil, bizi önemseyen ve değer veren yakın ve hatta uzak coğrafyamız için de önemli bir dönüm noktası oldu.”

25 Ekim 2010 Pazartesi

HANGİ BRANŞ HEKİMLERİNDE İNTİHARA DAHA ÇOK RASTLANIYOR?

Hekimler arasında en sık anestezistlerde görülen intihar vakalarının, anestezistin sürekli kapalı ortamda uzun süre çalışmasının ve hastanın hayati fonksiyonlarının sorumluluğunun alınmasının depresyona neden olabildiği belirtiliyor. Türk Anesteziyoloji ve Reanimasyon Derneği Başkanı Prof. Dr. Şükran Şahin, konu ile ilgili Sağlık Dergisi’ne bilgi verdi.

Uzmanlar, özellikle fiziksel yorgunluk ve ruhsal baskı içinde olunmasının, anestezistlerin anestezide kullanılan ilaçlara çok rahat erişebilmelerinin ve bu ilaçları hangi dozlarda uygulayacaklarını çok iyi bilmelerinin intihara yönelimi ve ilaç bağımlılığı riskini artırdığı uyarısında bulunuyor. Türk Anesteziyoloji ve Reanimasyon Derneği (TARD) Başkanı Prof. Dr. Şükran Şahin, hekimler arasında intihar eğiliminin diğer meslek gruplarından daha yüksek olduğunu belirterek, yapılan araştırmalarda batılı hekimler arasında normal nüfusa ve diğer akademik personele göre intihar oranının yüzde 1-3 oranında daha fazla olduğunun belirlendiğini söyledi. Prof. Dr. Şahin, “Toplumdaki diğer bireylere göre erkek hekimlerdeki intihar riski 1.1-3.4, kadın doktorlardaki risk ise 2.5-5.7 olarak tahmin edilmektedir'' dedi.

“En Sık ‘Anestezi’ Uzmanları İntihara Yöneliyor”
Hekimler içerisinde en sık ''anestezi'' uzmanlarının intihara yöneldiğine dikkati çeken Şahin, konuya ilişkin yapılan çok sayıda araştırmanın bunu doğruladığını ifade etti. Prof. Dr. Şahin, şunları kaydetti: “Dünyada hekimler arasındaki intihar vakalarında anestezi uzmanlarının isminin diğer hekimlere göre daha sık geçmesi de sadece gözlemlenen bir durum değildir. Dünya genelinde yapılan araştırmalar, anestezi uzmanlarında intihar riskinin diğer hekimlere oranla yüksek olduğunu ortaya koymuştur. Örneğin, İngiltere'de yapılan bir taramada, pratisyen hekimlere göre anestezi uzmanlarının çok daha yüksek oranda intihar girişiminde bulundukları saptanmıştır. ABD'de de intihar girişiminin ölümle sonuçlanma oranı ve ilaçla ilişkili ölüm oranının, dahiliye doktorlarına göre anestezi uzmanlarında daha yüksek olduğu bildirilmiştir. Türkiye'de doğrudan bu konu ile ilgili bir çalışma bulunmamaktadır.”

Anestezinin, cerrahi girişimlere kişinin tahammülünü sağlamak olarak ifade edilebileceğini belirten Prof. Dr. Şahin, anestezinin doğrudan tedavi edici olmadığını, cerrahi başta olmak üzere tedavi sürecinde kişinin yaşamsal fonksiyonlarının kontrol altında tutulması açısından, büyük önem taşıyan bir girişim olduğunu kaydetti. Prof. Dr. Şahin, anestezi gibi koruyucu ve kollayıcı olduğu savunulan bir girişimin kazaya neden olmasının da çok çarpıcı olduğunu ve bu nedenle anesteziye bağlı herhangi bir komplikasyonun, özellikle ölümlerin çok reaksiyon uyandırabileceğini belirtti.

“Anestezi Hatalarının Yüzde 70'i İnsan Kaynaklı”
Prof. Dr. Şahin, anestezi komplikasyonlarının cerrahiye göre çok az, fakat son derece ızdıraplı ve tıp hukuku açısından ciddi sonuçlar doğurduğunu ifade ederek şunları söyledi: “Cerrahi girişimlerde insan hayatının emniyeti ancak kaliteli bir anestezi ile sağlanabilir. Anestezist ve ameliyat odası bir insan-makine kompleksi ve bu sistem performansı cihaz, insan ve çevre faktöründen etkileniyor. Örneğin, cihaza ait faktörler dediğimiz zaman iyi çalışmayan bir cihazla anestezi uygulamak son derece tedirgin edicidir. Anestezi hatalarının da yüzde 70'i insan hatalarından kaynaklanmaktadır. Ancak önemli olan, bu oranın azaltılabilir olmasıdır. Bunu azaltabilmek için de çalışma koşullarının iyileştirilmesi çok önemlidir. Anestezi uzmanı en önemli eforu uyanıklık için kullanmaktadır. Uyanıklığı etkileyen faktörlerin başında anestezistin performansı gelmektedir. Performansta, kişinin eğitim ve yeterlilik düzeyi, yorgunluk, uykusuzluk durumu, çalışma saatlerinin düzensizliği ve görevin kompleks yapısı etkilidir. Türkiye'de yapılan bir çalışmada, 32 saat (nöbet tutan ve nöbet sonrası mesai saatlerinde çalışmaya devam eden) ve 8 saat (sadece mesai saatlerinde) çalışan anestezi asistanlarının psikolojik ve bilişsel fonksiyonları karşılaştırılmış; 32 saatlik çalışma sonrası depresif duygu durumu, anksiyete ve stresin, 8 saat çalışmaya göre daha sık olduğu saptanmıştır. Yine bir başka çalışmada, 12 saat gece ya da gündüz çalışanlar karşılaştırılmış ve çalışma süreleri aynı olmasına karşın, gece çalışanların gündüz çalışanlara göre bilişsel fonksiyonlarının bozulabildiği gösterilmiştir.”

Doktorun hastasının acısını dindirme, hastalığını iyileştirme gibi asıl amaçlarının yanında bu işlemleri yaparken ona zarar vermemesinin de en önemli konu olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Şahin, özellikle anestezi altında, kendini hiçbir şekilde savunamayacak bir hastada bu durumun anestezi uzmanına daha büyük bir sorumluluk yüklediğini ve uzmanı strese soktuğunu söyledi.

“Ameliyathanelerde Anestezik Gazlar ile Beraber Karbondioksit Birikir”
Ameliyathanede çalışan anestezi uzmanlarının risk içeren bir ortamda hizmet verdiğine dikkat çeken Prof. Dr. Şahin, şunları söyledi: “Örneğin, ameliyathanede enfeksiyon riski yüksektir, sürekli çalışan cihazların oluşturduğu bir gürültü kirliliği yanı sıra hastaların uyutulması için kullanılan anestezik gazların ortama olan kaçaklarına bağlı bir atık gaz kirliliği söz konusudur. Ameliyathaneler güneş ışığından yoksun ve sürekli yapay ışıkla aydınlatılan kapalı bir ortam olduğu için eğer iyi ve etkin çalışan bir havalandırma sistemi de yoksa atık, anestezik gazlar ile beraber karbondioksit birikir. İyi klimatize edilmemiş bir ameliyathane kışın çok soğuk, yazın çok sıcak olur. Tüm bunlar baş ağrısı, dikkat azalması, baş dönmesi, baygınlık duygusu ve yorgunluk oluşturur.”

Finlandiya'da yapılan çalışmada, intihara iten iş ile ilgili faktörlerin başında iş arkadaşları ya da yöneticiler ile fikir ayrılığı, işyerinde adaletin olmaması ve nöbetçi olma gibi durumların geldiğinin saptandığını belirten Prof. Dr. Şahin, “Anestezistin sağlık sorunlarının olması, sosyal ilişkilerinin zayıf olması, ailevi problemlerinin olması, arkadaşsızlık, sigara ve alkol tüketicisi olması da intihara iten kişisel faktörler olarak bildirilmiştir” diye konuştu.

“Yüksek Sorumluluk, Depresyona Neden Oluyor”
Prof. Dr. Şahin, sürekli olarak kapalı bir ortamda geçen uzun çalışma saatleri, çok yoğun geçen ve sık tutulan nöbetler, uykusuzluk, fiziksel yorgunluk ve yüksek düzeyde sorumluluğun kişide belirgin bir huzursuzluk ve depresyona neden olabildiğini ifade ederek, “Sonuç olarak yaptığı işten ürkme, korkma duyusunun gelişmesine neden olabilir, başarısızlık ve istenmeyen sonuçlar oluşabilir. Anestezistlerin bu sanatı uygulayabilmeleri, toplum tarafından tanındıkça, diğer hekimler ve hasta yakınlarının yaptıkları işin öneminin farkına vardıklarını gördükçe, tadacakları ruhsal doyum ile olasıdır” değerlendirmesinde bulundu.

Prof. Dr. Şahin, “Yapılan birçok çalışma, anestezide kullanılan ilaçlara çok rahat erişebilmeleri ve bu ilaçları hangi dozlarda uygulayacaklarını çok iyi bilmelerinin, anestezi uzmanları arasında intihar olasılığı ve ilaç bağımlılığı riskini arttırdığını göstermiştir” dedi.

24 Ekim 2010 Pazar

“‎PEMBE GÜÇ” İLE TÜRK- JAPON UZMANLAR EL ELE

Meme Kanseri konusunda halkı bilgilendirme toplantıları düzenlediklerini belirten Pembe Güç Dernek Başkanı Özlem Aysoy, 4. Asya Meme Kanseri Sempozyumu’nun Türk ve Japon uzmanların katılımıyla gerçekleştiğini dile getirdi.

4. Asya Meme Kanseri Sempozyumu Türk ve Japon katılımı ile İstanbul'da gerçekleştirildi. Toplantıda ‘Türkiye'de Meme Kanserine Bakış, Psikolojik Yaklaşımlar ve Beslenme’ konularında gönüllü uzmanlar eşliğinde anlatıldı. Japon’dan katılan uzmanlarda kendi ülkelerindeki çalışmalarla ilgili bilgi verdi.

Pembe Güç Dernek Başkanı Özlem Aysoy toplantı hakkında şunları kaydetti: “Amatör bir çalışma programı içerisinde gerçekleştirilen organizasyonda dernek üyeleri ve derneğe gönüllü sıfatıyla destek veren uzmanlar başarılı bir performans sergilediler. Japonya'dan gelen uzmanlara Türkiye'deki meme kanserini, psikolojik bakışı ve beslenme yönüyle ilgili bilgi paylaşımında bulundu. Japonya'dan gelen heyet onkoloji alanında Japonya’da meme kanseri ile ilgili kullanılan cerrahi yöntemleri ve meme kanseri konusunda nelerin yapıldığını paylaştı.”

Sağlık Dergisi köşe yazarı Psikolog Dr. Nalan Linda Fraim Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde yapmış olduğu genç meme kanseri konulu doktora tez araştırmasını paylaştı. Son olarak Diyet ve Beslenme Uzmanı Aysen Arıcan da kanserde beslenmenin önemi ile halk arasında bilinen yanlışları aydınlatarak sempozyuma önemli katkıda bulundu.

“ ‘Ayıptır Konuşulamaz’ Tabusu Sempozyuma Damgasını”
Aysoy konu ile ilgili şu bilgileri verdi: “Ancak ne var ki meme kanserine karşı takınılan "benden uzak olsun" tavrı, "bana olmaz" düşüncesi, "ayıptır konuşulamaz" tabusu sempozyuma damgasını vurdu. Basından ve sosyal paylaşım sitelerinden duyurulmasına rağmen katılımcı sayısının heyet, uzman konuklar ve dernek üyesi arkadaşlarla sınırlı kalması oldukça düşündürücü bir durumdu. Meme kanseri bulaşıcı bir hastalık değildir. Kimse bana olmaz demesin. Kadın olmak bile meme kanseri olmak için bir risk faktörü iken, bu duyarsızlığı anlamak ne yazık ki mümkün değil.

“Kendi Kendine Muayeneyi Ne Kadar Biliyoruz?”
Erken teşhisin hayat kurtaracağını hepimiz biliyoruz. Ancak erken teşhis için gerekli olan alt yapıyı, yani ‘kendi kendine muayeneyi ne kadar biliyoruz’ ne yazık ki bundan çok emin değiliz. Ayda bir kere ayna karşısına geçerek 3 dakikada yapılacak olan bir takım hareketlerle göğüs dokusunu tanımak ve olası değişiklikleri anında fark etmek bizim elimizde.

Pembe Güç Derneği’ne Katılmak İster misiniz?
Pembe Güç Derneği olarak amacımız “Meme Kanseri” konusunda toplumu ve özellikle kadınları bilgilendirmek, eğitmek, “meme kanserli hastalar” la sağlık ve sosyal alanlarda dayanışma içinde olmak, hasta yakınlarını eğitmek ve “Meme Kanseri”nin önlenmesi, azaltılması, erken teşhisin sağlanması amacıyla yerel ve yerinden yönetimler de dahil olmak üzere her türlü kurum ve kuruluşla işbirliği yapmak suretiyle toplumsal bilinç oluşturmak. Bize katılmak isterseniz 0531 585 2 111 telefondan arayabilir , pembeguc@yahoo.com.tr adresine mail atabilir veya http://www.pembeguc.biz adresinden ulaşılabilir.”

23 Ekim 2010 Cumartesi

TÜRKİYE’NİN BESLENME HARİTASI ÇIKARILIYOR

Türkiye Beslenme ve Sağlık Araştırması, kapsamında Çorum’da 10 kişiden oluşan ekip ile 156 haneyi ziyaret edilerek farklı parametreler ölçüldü.

Türkiye Beslenme ve Sağlık Araştırması (TBSA), Sağlık Bakanlığı olanakları ile Hacettepe Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü ve Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi işbirliğinde yürütüldü.
Ülkemizde beslenme, sağlık durumunun ve sorunlarının ortaya konulması için Dünya’da olduğu gibi her 5 yılda bir “Türkiye Beslenme ve Sağlık Araştırması” yapılması gerekliliğinden yola çıkılarak yapılan bu çalışma ile ülkemizde toplumun beslenme, bilgi, tutum ve alışkanlıkları ile fiziksel aktivite düzeylerinin saptanması için gerekli araştırmalar yapıldı. Çorum İl Sağlık Müdürü Mehmet İlker Çitil konu hakkında Sağlık Dergisi’ne verdiği bilgiye göre: “Ulusal beslenme sorunlarına yönelik etkin, yararlı, sürdürülebilir besin, beslenme plan ve politikalarının hazırlanabilmesi ve uygulanabilmesi için güvenilir nitelikte araştırma verileri son derecede önemli yer tutuyor. Türkiye’de 1974 yılından sonra ülke çapında ve Türkiye’yi temsil edecek nitelikte örneklem üzerinde yapılmış beslenme ve besin tüketimi araştırma verileri bulunmuyor.

“Kan ve İdrar Örneklerinde 49 Parametrenin Analizi Gerçekleştirildi”
Bu verileri elde etmek amacıyla 2010 yılında Türkiye’de 81 ilde aynı anda başlatılan çalışma ile örnekleme yöntemi ile seçilen adreslerdeki kişilerin ziyaret edilmesinde standart anket sorularının doldurulması ve kan ve idrar tetkiklerinin yapılması ile beslenmeye dayalı birçok hastalığa ilişkin tüm ülkeyi temsil edecek bilimsel nitelikli ve güncel veriler sağlandı. Araştırmada, Türkiye çapında standart formlar uygulanmış, ölçümler yapılmış, kan ve idrar örneklerinde 49 parametrenin analizi gerçekleştirildi. Tahmini örneklem sayısı 19 bin 56 oldu. Araştırmada aileye beslenme ve sağlıkla ilgili hane bilgileri, aileden bir kişi seçilerek bu kişinin genel beslenme ve sağlık bilgileri ve besin tüketim sıklığı sorularak, 24 saatlik besin tüketimi öğrenildi. Yine aynı kişinin antropometrik ölçümleri (boy uzunluğu, vücut ağırlığı, bel çevresi, kalça çevresi vb.) ve hekim tarafından fiziki muayenesi yapılarak, ayrıca kan ve idrar numunesi alınarak belirlenen koşullarda Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesine iletilerek analizleri yapılacak.
Çalışma sonucunda elde edilen her türlü verinin bilgisayar ortamında değerlendirilmesi, ön rapor ve ileri raporları Hacettepe Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü koordinasyonunda gerçekleştirildi. Bu veriler ışığında var olan sağlık politikaların güncelleştirilmesi sağlanması amaçlanırken, bundan sonra geliştirilecek genel toplum sağlığını ilgilendiren konularda, her bir risk etmeninin önlenmesine yönelik plan ve politikalara yön verilmesine katkı sağlanacak.

“10 Kişilik Ekip ile 156 Hane Ziyaret Edildi”
Çorum’da 10 kişiden oluşan ekibimiz 7-28 Haziran tarihleri arasında hedeflenen 156 haneyi ziyaret etmiş ve uygulamayı kabul eden 101 haneden 89 sayıda numune almıştır. 216 sayıda kişi ile de yüz yüze görüşülerek standart formlarda belirlenmiş sorular sorulmuş ve gerekli bilgiler toplandı.
Yapılan bu araştırma ile Türkiye’nin beslenme haritasının ortaya çıkacağı ve bu sayede gelecek dönemlerde belirlenecek sağlık politikalarının daha da çözüm odaklı olacak.”

22 Ekim 2010 Cuma

DÜNYA GIDA GÜNÜNDE GDO’YA DİKKAT

16 Ekim tarihini Dünya Gıda Günü kapsamında açıklama yapan Biyologlar Birliği Derneği Genel sekreter Gökhan Kavuncuoğlu, Genetiği Değiştirilmiş Organizma (GDO) hakkında bilgi verdi.

Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) 1979 yılında aldığı bir kararla, kuruluş yıldönümü olan 16 Ekim tarihini Dünya Gıda Günü olarak belirlemiştir. Dünya Gıda Gününün amacı; dünyada yaşanan ve küresel boyut kazanan açlığı karşı insanlığın ilgisini uyandırmak, duyarlı olmasını sağlamak, bitkisel ve hayvansal kaynaklı gıdaların üretiminin ve verimliliğinin artırılmasına dikkat çekmektir.
Dünyada üretilen gıda maddeleri artan nüfusa tam olarak yeterli olmamaktadır. Dünyada yaklaşık 300 milyonu çocuk olmak üzere, 860 milyondan fazla insan açlık sınırında yaşamaktadır. Ayrıca dünyada 1,5 milyar insan da gizli açlık sorunu ile karşı karşıyadır.

Tarım sektörü ve gıda sanayi, tüm ülkelerde olduğu gibi, ülkemizde de stratejik öneme sahip bir sektördür. Biyologlar Birliği Derneği Genel sekreter Gökhan Kavuncuoğlu konu ile ilgili şu bilgileri verdi: “Ulusal bağımsızlığımız ancak; Tarım sektörümüzün bütün unsurlarıyla sürdürülebilirliğinin sağlanması, biyoçeşitliliğimiz dâhil doğal ve insan gücü kaynaklarımızın ülkemiz menfaati doğrultusunda kullanılarak gıda güvencemizin teminat altına alınması ile mümkündür.

“Besin Maddelerinin Onda Biri Çöplüklerde”
Büyük kentlerimizde yapılan bir araştırma sonucuna göre besin maddelerinin onda biri çöplüklere atılmaktadır. Atılan besin maddelerinin başında genelde tahıl ürünleri gelmektedir. Bu savurganlığın önlenmesi için üstümüze düşen görevleri yapmalı, savurganlığın bu türüne de karşı çıkmalıyız. İnsanlar, tarıma başladığından beri yetiştirdikleri bitki ve hayvanlara istedikleri özellikleri kazandırmaya çalışıyor. ’Yetiştirmek’, yapay bitkilerin özelliklerine müdahale ederek onları daha verimli hale sokmak olarak tanımlanıyor.
Bir canlıdaki genetik özelliklerin kopyalanarak, bu özellikleri taşımayan başka bir canlıya aktarılması sonucunda üretilen yeni canlıya Genetiği Değiştirilmiş Organizma (GDO) deniyor.

“GDO’yu Savunanlar, Bunun Dünyada Artan Gıda İhtiyacın Karşılayacağını Savunuyor”
İlk transgenik (genetiği değiştirilmiş) ürün olan, uzun raf ömrüne sahip Flavr Savr domatesi 1996 yılında raflardaki yerini aldı. Bunu, gen aktarılmış mısır, pamuk, kolza ve patates izledi. Bu yöntemle elde edilen bitkiler, ilaçlara ya da zararlılara karşı daha dirençli oluyor. Bu da kimyasal böcek ilaçlarının kullanılmasını azaltıyor. Ayrıca genetik müdahale ile daha bol ürün elde edilmesi de teorik olarak mümkün. Bu özelliklerinden dolayı, GDO’yu savunanlar, bunun dünyada artan gıda ihtiyacın karşılanması konusunda cevap olabileceğini savunuyor.

“GDO Tüketenlerde Risk Altında”
ABD Tarım Bakanlığı’nın yaptırdığı bir araştırma ise GDO’lu ürünlerin daha yüksek verim sağladığının genel bir doğru olarak kabul edilemeyeceğini ortaya koydu. Bu rapora göre verimin daha yüksek olduğu bölgeler olduğu gibi daha düşük olduğu bölgeler de bulunmakta. GDO içeren yiyeceklerin insan sağlığına zararlı olma ihtimali çok yüksektir. Gen bitkinin içine yerleştirildiği için, onu tüketenler de risk altında bulunmakta. GDO’ların hedef olan ürün hariç diğerlerinde ve ekosisteme nasıl bir etki yaptığı bilinmemekte. Bu gıdaların kansere dahi yol açma ihtimali bulunmakta. Özellikle, herbisitlere dayanıklı GDO’lu pamuk, soya, mısır ve kolza çeşitlerinde kullanılan bazı kimyasal maddelerin doğrudan kanser yapıcı oldukları bilinmektedir. Öte yandan, sindirim sisteminde tam olarak sindirilmeden dolaşım sistemine geçerek kan hücreleri aracılığı ile normal genoma katılabilen yabancı DNA parçalarının da hastalıklarda etkili olma ihtimali söz konusu olmakta.

“GDO İçeren Ürünlerinin Tohumları Çevreye Karışarak Doğal Ürünleri Etkileyip Yapısını Bozabilir"
GDO’lu bitkilerin doğal çevreye olan etkileri çok önemli. GDO içeren ürünlerinin tohumları çevreye karışarak doğal ürünleri etkileyip yapısını bozabilir. GDO’lu ürünlerin doğal ortama yayılıp yaygınlaşması sonucunda böcek nüfusunun olumsuz etkilenmesi ve tüm ekosistemin olumsuz etkilenmesi söz konusudur. GDO’lu ürünlerin biyoçeşitliliği tehlikeye sokacağı ve biyolojik kirliliğe ve ekosistemin doğal dengesinin ciddi oranda bozulmasına neden olması söz konusudur. Bugün GDO’lu gıda üretimi bir kaç şirketin tekeli altında. Geleneksel tarımda kullanılan bitkilerin tohumlarıyla bir sonraki yıl yenide ürün alınabiliyor. GDO’lu tarında ise bu mümkün değil; üreticiler, firmalardan her sene tohum alınmak zorunda.
GDO’lu bitkilerin patentinin neredeyse tamamı şirketlerin elinde bulunuyor. Tüm insanlığa ait olan bir materyal olan DNA’nın özelleştirilmesi endişe ve tartışma kaynağı.

“GDO’lu Bitkilerden ve Hayvanlardan Elde Edilen Ürünlerin Risklerinin Başında Alerji Geliyor”
GDO’lu bitkilerden ve hayvanlardan elde edilen ürünlerin meydana getirebileceği risklerin başında alerji gelmektedir. Genetik yapı değişiminde, verici kaynağın alerjen özelliklerinin transfer edilen bitkiye ya da hayvana geçmesi engellenemeyebilir. Nitekim 1996 yılında, Brezilya kestanesinden ve fındığından soya fasulyesine aktarılan geni içeren ürünler, alerji yapması nedeniyle, marketlerden toplatılmıştır. Genetik olarak değiştirilmiş organizmalar, aktarılan yeni gen ürünlerini ve onlardan kaynaklanan sekonder metabolitleri içerdiğinden, potansiyel bir toksisiteye sahiptir. GDO’lu bitkilerde bulunan özellikle zararlı ot ve böcek öldürücü genler ile terminatör teknolojisi gereği aktarılmış olan genler de toksin üreterek çalıştıklarından, dokularda birikme durumunda, önemli riskler oluşturmaktadır. Bu toksinlerin uzun dönemde insan sağlığına olan etkilerine ilişkin yeterli bilgi bulunmamaktadır. GDO´lu tarım ürünleri Biyogüvenlik yasası ile denetlenmek. Bu konuda temel unsur olan biyologlara kanun söz hakkı vermemektedir. Bu sebeple Biyologlar Birliği Derneği olarak yasanın eksik olduğunu düşünmekteyiz.”

21 Ekim 2010 Perşembe

TÜRKİYE'NİN İLK KEMİK İLİĞİ VE KORDON KANI BANKASI

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. İlker Ökten, üniversite bünyesinde Türkiye'nin ilk kemik iliği ve kordon kanı bankası ile kök hücre enstitüsü kurulduğunu açıkladı.

Kıbrıs’ta yapılan 5. Ulusal Hemaferez Kongresi’nde konuşan Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. İlker Ökten, üniversite bünyesinde Türkiye'nin ilk kemik iliği ve kordon kanı bankası ile kök hücre enstitüsü kurulduğunu açıkladı. Prof. Dr. Ökten, Devlet Planlama Teşkilatı’ndan (DPT) 6.5 milyon TL destek alındığını ve Ankara Üniversitesi bünyesinde kurulan Türkiye'nin ilk doku ve kordon kanı bankası projesinin 20 milyon TL’ye tamamlanacağını belirtti. Prof. Dr. Ökten, böylece sadece kan hastalıklarında değil, aynı zamanda diğer rahatsızlıklarda da kök hücre nakli üzerinde çalışma yürütüleceğini bildirdi.

Merkezde akraba dışı verici bulamayan ve nakil bekleyen hastalar için gönüllü vericilerin verilerinin toplanacağını anlatan Prof. Dr. Ökten, “Bu merkezimiz bir kaç ay içinde verileri toplamaya başlayacak. Kök hücre enstitüsü Türkiye'de bir ilk oldu. Enstitüde, sadece kan hastalıkları değil, aynı zamanda nöroloji, kardiyoloji ve göz hastalıkları gibi alanlarda kök hücre nakli için çalışmalar yapılacak” dedi.
“Omurilik Yaralanması Geçiren 10 Hastaya Kök Hücre Tedavisinin Uygulandı”
Prof. Dr. Ökten, bir ay sonra faaliyete geçecek banka için azot depolama işleminin başlatıldığını anlattı. Ankara Tıp bünyesinde 6 ay kadar önce tedavisi mümkün olmayan omurilik yaralanması geçiren 10 hastaya kök hücre tedavisinin uygulandığını belirten Prof. Dr. Ökten, hastaların el ve ayakların da hareketlenmelerin görüldüğünü ve bir umut doğduğunun müjdesini verdi. Prof. Dr. Ökten, kesin sonuçların 2 yıl içinde belli olacağını söyledi.

Enstitüde Farklı Branşlar İçinde Çalışmalar Yapılacak
Fakültede omurilik felçlileri için kök hücre nakli çalışmalarının devam ettiğini kaydeden Prof. Dr. Ökten, şimdiye kadar 6 aydan daha kısa süre önce felç geçiren 10 hastaya kök hücre nakli uygulandığını, ilk sonuçların son derece olumlu olduğunu açıkladı. Prof. Dr. Ökten, “Enstitüde, sadece kan hastalıkları değil, aynı zamanda nöroloji, kardiyoloji ve göz hastalıkları gibi alanlarda kök hücre nakli için çalışmalar yapılacak” diye konuştu.

“Nakillerin Parasını Devlet Karşılamıyor”
Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Kemik İliği Transplantasyon Ünitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Önder Arslan ise, hastaya kardeşten uygun doku bulunamadığı durumlarda, yurtdışındaki doku bankalarına başvurulduğunu belirterek şunları söyledi: “Nakillerin parasını devlet karşılamıyor. Bazı nakil ücretleri ise bir milyon doları buluyor. Bu büyük israftır. Oysa Türkiye’de yapılan nakiller 15 bin ila 25 bin Euro arasında değişiyor. Yani banka ile hem vatandaşlar sağlıklarına daha hızlı kavuşacak, hem de yurtdışına çıkan para Türkiye’nin cebinde kalacak.”

20 Ekim 2010 Çarşamba

TÜRKİYE'NİN İLK AŞI AR-GE MERKEZİ HİZMETE GİRDİ

Aşı Ar-Ge'si alanında Türkiye'de bilgi birikiminin artmasına ve alt yapının üçlenmesine ciddi katkılarda bulunacak olan merkez, Hacettepe Üniversitesi Teknokent’te açıldı. Merkez, uluslararası klinik araştırma çalışmalarına Türkiye’den katılım olmasını sağlayacak. Açılış konuşmasında Sağlık Bakanı Akdağ, “Türkiye’de aşı üretmeye başladık. 5'li aşıyı dolum şeklinde bir firma ile birlikte anlaşma yaparak üretmeye başladık” dedi.

Dünyanın önde gelen araştırmacı ilaç ve aşı firmalarından GlaxoSmithKlnine (GSK) ve Hacettepe Üniversitesi Teknokent A.Ş. işbirliğiyle kurulan ''GSK Aşı Klinik Araştırma Merkezi'' törenle hizmete girdi. Yenilikçi aşı Ar-Ge'si alanında Türkiye'de bilgi birikiminin artmasına ve alt yapının güçlenmesine ciddi katkılarda bulunacak olan merkez, uluslararası klinik araştırma çalışmalarına Türkiye'den katılım olmasını sağlayacak ve Türkiye'deki ulusal araştırmaların da hayata geçmesine yardımcı olacak. Hacettepe Üniversitesi Teknokent Konferans Salonu'nda düzenlenen törene, Sağlık Bakanı Recep Akdağ, Hacettepe Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Uğur Erdener, GSK Türkiye Genel Müdürü Yiğit Gürçay ve GSK Medikal Direktörü Dr. İpek Yürekoğlu başta olmak üzere çok sayıda bilim insanı, Bakanlık yetkilileri ile şirket yöneticileri katıldı.


Ülkemizde Aşı Üretimi ve Ar-Ge
GSK Türkiye Genel Müdürü Yiğit Gürçay, yaptığı açılış konuşmasında, aşıların insan yaşamında hayati önem taşıdığına dikkat çekerek, aşı geliştirilmesi için yapılan yatırımların önemine değindi. Türkiye'nin gerek ilaç, gerekse de aşı alanında araştırma-geliştirme potansiyeline sahip olduğunu belirten Gürçay, şunları söyledi: “Bu potansiyelin hayata geçmesine destek vermek, GSK olarak her zaman bizim önceliklerimiz arasında yer aldı. Biz, ilaçta olduğu gibi aşı alanında da uluslararası bilgi birikimimizi, uzmanlığımızı Türkiye'nin hizmetine sunuyoruz. Ülkemizde aşı üretimi ve Ar-Ge'sinin gelişmesi için üstümüze düşen görev ve sorumlulukları yerine getirmek için çalışıyoruz. GSK Aşı Klinik Araştırma Merkezi bu alandaki kararlılık ve istekliliğimizin bir göstergesidir.”


Üniversite ve Endüstri Güç Birliği
Hacettepe Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Erdener ise, üniversite olarak Türkiye'de araştırma ve geliştirme çalışmalarının ilerlemesi için büyük çaba harcadıklarını kaydetti. Üniversite ve endüstrinin güç birliğinin, Ar-Ge'de Türkiye'nin önünü açacak ivmeyi sağlayacağını belirten Erdener, önümüzde dönemde GSK-Türkiye işbirliğinin genişletilerek sürdürülmesini hedeflediklerini söyledi.



Türk ve Yabancı Bilim İnsanları Arasında İşbirliği
Merkezin Türkiye'de sağlık sektörüne çok yönlü katkıları olacağını belirten GSK Medikal Direktörü Dr. Yürekoğlu, “Öncelikle, yeni geliştirilen aşıların etkinlik ve güvenilirlik verilerinin oluşturulması için uluslararası klinik araştırmalara Türkiye'den katılım olması sağlanacak. Türk ve yabancı bilim insanları arasında işbirliği ve ortak çalışma platformları güçlenecek. Ayrıca, Türkiye'nin önde gelen üniversitelerinin önderliği ve işbirliği ile bilim insanlarının klinik araştırma projelerinin hayata geçirilmesine destek verilecek” dedi.

“Hükümetin Ar-Ge Harcamaları 3 Kat Arttı”
Sağlık Bakanı Recep Akdağ da GSK'nın bir Türk firması olan KOÇAK ile birlikte HÜ'nün Teknokent'inde buluştuğunu belirterek, elde edilen bu alt yapının çok önemli olduğunu söyledi. Teknokent alt yapılarının, devletin üniversitelere ve araştırmacılara sunduğu büyük bir imkan olduğunu ifade eden Akdağ, bu merkezlerin vergi istisnaları, sigorta indirimlerinden faydalandığını anlattı. Akdağ, araştırmaya ve geliştirmeye bir teşvik verilmiş olunduğunu söyledi.


“Ar-Ge Harcamalarının ve Personel Sayısı 3 Kat Arttı”
Bilim insanının araştırmalara yönlendirilmesi için teşviklerin şart olduğunu vurgulayan Akdağ, hükümetin araştırma geliştirmeye çok fazla önem verdiğini belirtti. Akdağ, TÜBİTAK ile birlikte yapılan çalışmalarda ortaya çok ciddi hedeflerin konulduğunu dile getirdi. Hükümetin Ar-Ge harcamalarının ve personel sayısının 3 kat arttığını belirten Akdağ, bilimsel yayın sayısının 10 binden 22 bine çıktığını, yerli ve uluslararası patent başvurularının 5 kat artığını bildirdi.

“Türkiye'de Aşı Üretmeye Başladık”
Aşı konusunun önemini vurgulayan Akdağ, şunları kaydetti: “Hizmete başladığımız 2002'da yıllık aşı harcamamız 14 milyon lira civarındaydı. 2009'da 300 milyon liraya çıktı. 2010 yılında da 370 milyon lira civarında bir harcama ile gerçekleşeceğini düşünüyoruz. Çocuklarımıza ücretsiz uygulanan 7 antijeni 11'e çıkardık. Aşı takvimine yeni aşılar eklendi ve aşılar da daha modern hale getirildi. 5'li aşıyı yapmaya başladık, enjektörlü aşılar kullanmaya başladık. Ülkemizde aşılama oranı yüzde 96'ya çıktı. Şu anda Avrupa'nın aşılama oranı en yüksek olan birkaç ülkeden birisiyiz. Öte yandan son üç senedir Türkiye'de yerli kızamık vakası görmüyoruz. Türkiye'de aşı üretmeye başladık. 5'li aşıyı dolum şeklinde bir firma ile birlikte anlaşma yaparak üretmeye başladık. Şimdi önümüzde zatürre aşısı, grip aşısı için dünyada bu işi iyi yapan firmalarla görüşerek, ihaleler yaparak Türkiye'de üretilmesi projeleri var. Aşıya bugünün parasıyla 14 milyon lira harcadığımız bir ülkede, ne aşı üretebilirdiniz, ne de herhangi bir firma araştırma için ülkeye gelirdi. Bugün bunları yapabilmemizin en önemli sebebi, aşı ile ilgilenen firmaların ülkemizi önemli bir merkez olarak görmesinden kaynaklanmaktadır.”

“Merkezler, Temel Araştırma Merkezleri İle Tamamlanmalı”
Açılan merkezde klinik araştırmaların yapılacağını anımsatan Akdağ, “Bu klinik araştırma merkezlerinin mutlaka temel araştırma merkezleri ile tamamlanması lazım. Biz, Türkiye'de araştırma yapan bütün firmalardan klinik araştırmaların yanı sıra temel araştırmalarla ilgili çalışmalara da başlamalarını istiyoruz ve onları buna teşvik ediyoruz” diye konuştu.

19 Ekim 2010 Salı

TÜP BEBEK İLE 5 MİLYON ÜZERİNDE ÇİFT ÇOCUK SAHİBİ OLDU

Nobel Ödüllü bilim insanı Dr. Edwards'ın kurucusu olduğu ESHRE derneğinin yönetim kurulu üyesi Prof. Dr. Gürgan: “Tüp bebek yönteminin mucidi olan Dr. Edwards olmasaydı, beş milyonun üzerinde çift tüp bebek ve benzeri yöntemlerle çocuk sahibi olmanın mutluluğunu yaşayamayacaktı” dedi.

Avrupa İnsan Üremesi ve Embiryoloji Derneği (ESHRE) Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Timur Gürgan, ''Tüp bebek yönteminin mucidi olan ve 2010 Nobel Tıp Ödülü'nü alan Dr. Robert Edwards olmasaydı, beş milyonun üzerinde çift, tüp bebek ve benzeri yöntemlerle çocuk sahibi olmanın mutluluğunu yaşayamayacaktı'' dedi.

2012 ESHRE İstanbul Kongresi Başkanlığı görevini de yürüten Prof. Dr. Gürgan, ''tüp bebek (IVF)'' teknolojisinin mucidi olan İngiliz bilim insanı 85 yaşındaki Robert Edwards'ın 2010 Nobel Tıp Ödülü'ne layık görülmesi ile ilgili olarak değerlendirmede bulundu. Derneğin üreme biyologu Edwards'ın Nobel Ödülü almasından büyük onur ve memnuniyet duyduklarını belirterek, ''Robert Edwards'ı bu ödül için ESHRE aday göstermişti'' dedi.

Edwards'ın, ESHRE'nin kurucusu ve üyesi olduğunu anımsatan Prof. Dr. Gürgan, şunları söyledi: "Değerli bilim insanı Edwards, derneğinin 1985 tarihinde ilk başkanı olarak görev yaptı. 1986'da dernek, onun organizasyonunda ve editörlüğünde günümüzde insan üremesi, kısırlık, tüp bebek teknikleri, hormon bozuklukları, menopoz gibi konularla ilgili olarak lider konuda yayın yapan 'Human Reproduction 'adlı dergiyi yayınlamaya başladı. Edwards, bu görevini aralıksız 15 yıl sürdürdü. Edwards hayatını, insan üremesi ile ilgili bilinmeyen konuların aydınlatılmasına adadı. Araştırmacılara ve bilim adamlarına yol gösterdi. Bilimin özgürlüğü, tarafsızlığı ve milliyetsizliğine inandı. Bilimin sadece insanlığın faydasına olması gerektiğini vurguladı. Son yıllarda kök hücrelerin geliştirilmesi, çeşitli hastalıklarda kullanılmasının sağlanması üzerinde çalışmalarını sürdürüyordu. Önemli sağlık sorunlarından dolayı maalesef bu değerli bilim insanı, şu anda yaşam savaşını kazanmaya çalışıyor."

“O Olmasaydı, Beş Milyonun Üzerinde Çift Çocuk Sahibi Olamayacaktı”
Bilim insanı Edwards sayesinde üreme bilimde 30 yıl içinde önemli gelişmeler elde edildiğini belirten Prof. Dr. Gürgan, ''O olmasaydı, beş milyonun üzerinde çift tüp bebek ve benzeri yöntemlerle çocuk sahibi olmanın mutluluğunu yaşayamayacak ve bilime önemli katkı sağlayan ESHRE belki de olmayacaktı'' diye konuştu.
Dünyada şu anda çocuk sahibi olunması konusunda insanlara yardım eden bilim insanları, tüp bebek merkezleri ve çalışanlarının, Dr. Edwards'ın büyük katkıda bulunduğu ESHRE ve onun bilimsel aktivitelerinden, yayınlarından faydalandığını vurgulayan Prof. Dr. Gürgan, ''Bugün, ESHRE'nin büyük mutluluk duyduğu ve onurlandığı bir gündür. Dr. Edwards'ın kişiliğinde insan üremesi konusunda çalışan, hizmet veren sayısız bilim adamı, doktor ve sağlık çalışanı insanlık için yaptıkları hizmetin karşılığını almışlardır. Milyonlarca aileye getirdikleri mutluluğu bugün çabalarına karşılık aldıkları ödülle yaşamaktadırlar'' dedi.

“Türkiye'de de 35 Binin Üzerinde Uygulama Yapıldı”
Türk bilim insanları olarak kendilerinin de bu mutluluğu paylaştıklarını dile getireren Prof. Dr. Gürgan, Türkiye'de binin üzerinde meslektaşlarının 112 tüp bebek merkezinde kısırlık sorunu ile karşı karşıya olan aileye 35 binin üzerinde uygulama yaptığını ve binlerce aileyi hayallerine kavuşturduğunu söyledi. Sağlık Bakanlığının desteği ve organizasyonunda, ESHRE gibi bilimsel derneklerin destek ve katkılarıyla, Türkiye'nin de gerek uygulamalardaki başarılarla gerekse de dünya tıbbına katkıda bulunan araştırmalarla bilim dünyasında hak ettiği yeri aldığını söyleyen Prof. Dr. Gürgan, 2012 ESHRE Kongresi'nin İstanbul'a yapılması kararının da bunun bir göstergesi olduğunu bildirdi.

Gürgan, '' Biz, organizasyonda yer alacak meslektaşlarımla birlikte biz de Avrupa cemiyeti olan ESHRE'yi Orta Doğu ve Uzakdoğu'daki meslektaşlarımıza da açacağız. Kıtalararası köprü konumunda olan ülkemizde Dr. Edwards'ın 'bilimin milliyeti yoktur/Bilim, sadece insanlığın faydası içindir' ilkesine uygun olarak dünyanın her tarafında 10 binin üzerinde bilim adamını, bilimin ilerlemesine katkıda bulunmak üzere İstanbul'da toplayacağız'' açıklamasında bulundu.

Derneğin Yönetim Kurulunda İlk Kez Bir Türk Hekim Yer Alıyor
ESHRE'nin üreme biliminde ve tıbbında dünyada lider profesyonel dernekleri arasında yer aldığını kaydeden Prof. Dr. Gürgan, derneğin dünya genelinde yaklaşık 6 bin üyesi bulunduğunu söyledi. Derneğin, her yıl ortalama 8 bin dolayında katılımcı ile Avrupa'nın çeşitli ülkelerinde yüksek prestije sahip yıllık toplantılar yaptığını anlatan Prof. Dr. Gürgan, şöyle devam etti: ''Bir Avrupa kuruluşu olan derneğin yüzü aşkın Türk üyesi bulunmaktadır. Derneğin 25 yıllık tarihinde ilk kez bir Türk, yönetim kurulu üyesi olarak görev yapmaktadır. Ben, 2007 yılında yönetim kurulu üyeliğine seçilmiş ve bu görevi halen sürdürmekteyim. Bu yıl Türkiye adına önemli bir gelişme yaşanmış ve 7 şehrin aday olduğu ESHRE'nin 27. Kongresinin İstanbul'da yapılmasına karar verildi. Kongreye, yaklaşık 10 binin üzerinde katılımcı bekleniyor. Kongrede, ülkemizdeki birçok kongre ve toplantıya katılan, dersler veren ve bilim adamlarımıza büyük destek olan Robert Edwards'ın adına özel toplantı yapılacak ve kendisi onurlandırılacak.''

18 Ekim 2010 Pazartesi

TÜRKİYE SOLUNUM ARAŞTIRMALARI DERNEĞİ


Bir yılda ortalama 15 bini geçen sayıda akciğer kanseri vakası teşhis edildiğini belirten Türkiye Solunum Araştırmaları Dernek (TÜSAD) Başkanı Prof. Dr. Can Öztürk, 40 yıllık geçmişi olan dernek hakkında Sağlık Dergisi’ne bilgi verdi.

Esra Öz: Derneğiniz hakkında kısaca bilgi verir misiniz?
Prof. Dr. Can Öztürk:
1970 yılında kurulan dernek, solunum hastalıkları alanında , tüberküloz ağırlıklı kurumsal yapılanmaların dışında, uzmanlık derneği niteliğinde ilk sivil toplum kuruluşudur. Kuruluşunu izleyen yıllarda, Türkiye’nin değişik yörelerinde, tüm “Göğüs Hastalıkları” alanında çalışan hekimleri bir araya getiren, 30 adet yıllık ulusal kongre gerçekleştirmiş ve düzenli olarak kongre kitaplarını (Bildiri ve sunum özetlerini içeren belirli) yayınlamış.
TÜSAD, 40 yıllık geçmişinde, 30 ulusal kongre, sayısız bilimsel toplantı, sempozyum, çeşitli bilimsel yayınlar, çok sayıda uluslararası sempozyum, bir dünya kongresi, halka yönelik ve değişik sağlık sorunlarına odaklanan farkındalık projeleri, Sağlık Bakanlığı , Türk Tabipleri Birliği ve diğer kuruluşlarla işbirliği içerisinde yürütülen birçok etkinliği başarıyla gerçekleştirdi. TÜSAD, Avrupa Birliği standartlarında göğüs hastalıkları uzmanlık eğitiminin esasını oluşturacak olan “Eğitim Programı”nın hazırlığını yürüten organizasyonlardan biridir.

Ne gibi faaliyetleriniz var? Derneğinize kimler üye olabiliyor? Şu anki üye sayınız nedir?
TÜSAD; solunum siteminin fonksiyon ve hastalıkları ilgili konularda, tıp mensupları, halk ve hastalar için eğitici, öğretici toplantılar düzenlemek, bu konularda bilimsel ve sosyal çalışmalarda bulunmak, üyelerinin mesleki sorunlarına yönelik çözüm geliştirmek başlıca hedeflerdir. Bu hedeflere ulaşmak için, derneğin yönetim organları dışında; çalışma grupları, komiteler ve kurullar büyük bir uyum içinde faaliyetlerini yürütmektedir.
Son yıllarda; çevresel etkenler ve özellikle tütün kullanımı, alerjik faktörler ve çocukluk döneminde geçirilmiş infeksiyonlara bağlı olarak ileri yaşlarda ortaya çıkan komplikasyonlar; solunum sistemi hastalıklarını toplumda en sık rastlanılan sağlık sorunları haline getirmiştir. Çoğu kronik seyirli olan bu hastalıkların, ülke koşullarına uygun olarak maliyet-etkin bir şekilde kontrol edilmesi gerekliliği ve bunlara önlemeye yönelik yapılması gereken faaliyetler ve organizasyonlar derneğe çok önemli bir misyon yüklemektedir.
Göğüs hastalıkları uzmanlık alanımızla ilgili konularda, gerek Sağlık Bakanlığı, gerekse Sosyal Güvenlik Kurumu veya Türk Tabipleri Birliği gibi sağlık alanında otorite durumundaki kurumlara, dernek tarafından önemli bir danışmanlık hizmeti aktarımı yapılmakta ve bu kurumlarla ortak bir vizyon oluşturulmaya çalışılmaktadır.
Derneğimizin üye sayısı bin 800 dür. Tüzüğümüze göre derneğimizin iki çeşit üyesi vardır:
A. Asli üyeler
1. Göğüs hastalıkları uzmanları ve araştırma görevlileri
2. İlgili meslek grubu üyeleri: Solunum Sistemi ve hastalıkları ile ilgili konularda derneğin amaçlarına uygun çalışan ve araştırmalar yapan yüksek öğrenimini tamamlamış kişiler.
Üyelik başvurusunu takiben Dernek Yönetim Kurulu kararı ile üyelik kesinleşir.
B. Onursal üyeler
Dernek Yönetim Kurulu önerisi ve Genel Kurul onayı ile derneğin amaç ve çalışmalarına katkıda bulunan kişilere onursal üyelik verilir.

Derneğinizin yeterlik kurulu ve yeterlik sınavı var mı? Yapılan sınavlar hakkında bilgi verir misiniz?
Türk Göğüs Hastalıkları Yeterlik Kurulu 2001 yılında Türkiye Solunum Araştırmaları Derneği ve Türk Toraks Derneği tarafından ortaklaşa ve eşgüdüm ile kurulmuştur. Dokuz kez yeterlik sınavı yapılmış ve 280 uzmana yeterlik belgesi verilmiştir.


Branşınızı ve derneğinizi, dünya ile değerlendirdiğinizde nerede görüyorsunuz?
Solunum hastalıklarının büyük bir kısmını kronik gidişli hastalıklar oluşturuyor. Bizim alanımızdaki en sık karşılaştığımız kronik hastalıklar, astım gibi allerjik kökenli hastalıklar, KOAH dediğimiz kronik obstrüktif akciğer hastalıkları ve bunların ötesinde nedeni bilinmeyen bazı akciğer hastalıkları, uyku ile oluşan solunum bozukluklarıdır. Ancak bizim alanımızda bu hastalıkların dışında alt solunum yollarının enfeksiyon hastalıkları önemli bir yer tutuyor. Pnömoni veya bronş enfeksiyonları bu alanda sık karşılaştığımız sağlık sorunları…


“Bir Yılda Ortalama 15 Bini Geçen Sayıda Akciğer Kanseri Vakası Teşhis Ediliyor”
Akciğer kanseri özellikle ülkemizde son yıllarda da gittikçe artma eğilimi gösteren ve halk sağlığı sorunu boyutuna ulaşmış önemli bir problem. Ülkemizde özellikle sigara tüketiminin çok yoğun olması nedeniyle, akciğer kanseri sayıları gittikçe artma eğilimi gösteriyor. Bir yılda ortalama 15 bini geçen sayıda akciğer kanseri vakası teşhis ediliyor her yıl Türkiye koşullarında. Dolayısıyla, önlenebilir kanserlerden olan bu hastalık bizim açımızdan son yıllarda çok sık karşılaştığımız bir sorun haline geldi. Ayrıca tüberküloz son dönemde farklı bir boyutuyla ön plana çıktı. Dirençli tüberküloz dediğimiz, tedaviye dirençli olan hastalarla kendini gösterebilen ve toplum için ciddi bir risk haline gelen bir sağlık sorunu. Bu da yine bizim alanımızda sık karşılaştığımız hastalıklardan birisi. Ayrıca solunum yetmezliği gibi yoğun bakım gerektiren problemler, iş ve meslek ile ilgili hastalıklar ki bunlar da son yıllarda çok gündemde olan konular. İşyerlerindeki sağlık koşullarının olumsuzluğu nedeniyle ortaya çıkan pnömokonyozlar ve diğer mesleki hastalıklar, gerek maluliyet gerekse takip ve tedavi standartları açısından göğüs hastalıklarını yakından ilgilendirmektedir.

Dernek başkanlığınız süresince hedefleriniz nelerdir?
Tüm üyelere saygılı ve eşit mesafede olmak; sürekli tıp eğitimi etkinliklerinde ve toplumsal projelerde üyelerimizin her birini derneğimiz çatısı altında arzu ettikleri pozisyonlarda fonksiyone edebilmek için tüm olanaklarımızı kullanmak, ana hedefimdir.
Uzmanlık alanımız için çok önemsediğimiz ve derneğimizin de önemli bir katkı verdiği “ Türk Göğüs Hastalıkları Yeterlik Kurulu”, uzmanlık eğitiminde Avrupa Birliği ile uyumu sağlayacak eğitim programını bu dönemde hazırladı. Toplumun akciğer sağlığını korumaya ve geliştirmeye yönelik projelere bu dönemde ağırlık verildi. Bu dernek, 21. yüzyılın her türlü teknolojik ve iletişim unsurlarını aktif bir şekilde kullanarak, bilgiyi tüm üyelerine en etkin ve ulaşılabilir boyutta aktaracak bir çizgiye çok kısa sürede gelecektir.

Branşınızda yapılması gerekenler nelerdir?
Solunum hastalıkları alanında son yıllarda tüm dünyayla beraber Türkiye’de de oldukça hızlı gelişmeler yaşanıyor. Bu gelişmeleri tanı aşamasında ve tedavi aşamasında olmak üzere iki gruba ayırabiliriz. Özellikle solunum hastalıklarının tanısında endoskopik yöntemler ya da bize özel tanımlayacak olursak bronkoskopik yöntemlerde son derece belirgin ilerlemeler ve yenilikler var. Son yıllarda gündeme gelen bronkoskopik yöntemlerle, akciğer kanseri başta olmak üzere diğer birçok akciğer hastalığının tanısını ve ayrıntılı değerlendirmesini bugün çok rahatlıkla yapabiliyoruz.
Türkiye koşullarında maalesef bu gelişmelerin hepsinden tam olarak yararlandığımız söylenemez. Özellikle yüksek teknolojiyi gerektiren ve yüksek maliyetli cihazlarla gerçekleştirilebilen bazı incelemeler ve uygulamalar sadece belli merkezlerde şu an için uygulanabiliyor. Çok yaygın olarak uygulandığını söylememiz mümkün değil. Ancak bunun ötesinde tedaviye yönelik gelişmelerden bahsedecek olursak, dünyadaki güncel gelişmelere paralel olarak uluslararası organizasyonların ve uzmanlık derneklerinin uyguladığı ve geliştirdiği kanıta dayalı bilgiler ile tedavi önerileri, kongre, kurs ve sempozyum gibi faaliyetlerimiz çerçevesinde hekimlerimize ulaştırılmaktadır.


TÜSAD; bu çerçevede her yıl bir ulusal “ solunum” kongresi düzenlemekte ve sayıları binin üzerinde meslektaşımız bu bilimsel ortama katılarak, araştırmalarını sunmakta ve diğer katılımcılarla etkin bir bilgi paylaşımı gerçekleştirilmektedir. Derneğin 15 adet, farklı alanlarda etkinlik gösteren çalışma grubu vardır ve bu gruplar tüm yıla yayılmış olarak birçok bilimsel toplantı organize etmektedirler. Bu bilimsel etkinliklere katılım konusunda, özellikle asistan meslektaşlarımız, iş yükleri ve sayısal yetersizlik gibi nedenlerle zorlanmaktadırlar. Üniversite ve Eğitim hastanelerinde asistan sayılarının gerçekçi düzeylere ulaşması halinde bu eğitim etkinliklerine katılım, müfredat programları çerçevesinde daha düzenli olarak sağlanabilecektir. Yine asistanların ‘ERASMUS’ gibi değişim programları çerçevesinde yurtdışı deneyimlerinin sağlanması, önümüzdeki dönem için önemsediğimiz bir konudur.
Dernek; ayrıca, üyelerinin uluslararası toplantılara katılımı için burs vermekte, kapsamlı ve nitelikli araştırma projelerine maddi destek sağlamaktadır. Derneğin maddi olanaklarının artması ile paralel olarak, uzun süreli yurtdışı ve yurtiçi eğitim programlarının desteklenmesi de sağlanabilecektir.

Özellikle branşınızla ilgili bir beklentiniz var mı?
Göğüs Hastalıkları Uzmanlarının poliklinik sayılarının, batı ülkelerindeki düzeylerde gerçekleştiği, çalışma koşullarının çağdaş ortamlara dönüştüğü ve uzmanlık eğitimi aşamasında; müfredat programı kapsamında gerekli bilgilerin ve pratik eğitimin tüm merkezlerde tamamıyla alınabildiği günlerin daha fazla gecikmeden sağlanması en önemli beklentimizdir.

Branşınızın uzmanlık süresi ve içeriği sizce yeterli mi, yan dal hakkında ne düşünüyorsunuz?
Branşımızın uzmanlık süresi yeni uzmanlık yönetmeliğinde 4 yıl olarak belirlenmiş olup bu süre bizim için yeterli değildir, Türk Göğüs Hastalıkları Yeterlik Kurulu ve yine Sağlık Bakanlığı tarafından oluşturulan Tıpta Uzmanlık Kurulu Müfredat Oluşturma Komisyonu (TUKMOS) tarafından da bu sürenin 5 yıla çıkmasının gerekliliği konusunda ortak görüş birliğine varılmıştır.

Branşınızın tercih edilme oranı nedir?
2010 Nisan dönemi Tıpta Uzmanlık Sınavı sonuçlarına göre en çok tercih edilen 10 branş içinde “Göğüs Hastalıkları” yer almamaktadır. Bu durumda özellikle son yıllarda dahili branşlara karşı azalan ilginin ve “ Yoğun Bakım” eğitiminin uzmanlık eğitimi sürecinde getirdiği zorlukların etkisi olduğunu düşünüyoruz.

TUS sınavı hakkında ne düşünüyorsunuz? Uzmanlık eğitimi alabilmek için sizce nasıl bir yöntem olmalı?
TUS sınavı uzmanlık öğrencilerinin seçimi için oldukça adil ve objektif bir sınav olmakla birlikte sadece yazılı sınav ile seçim yapmanın kişisel özelliklerin değerlendirilmesi ve iletişim açısından bir ölçme yapılabilmesi olanağını ortadan kaldırması nedeniyle bir ilk basamak olarak devam etmesi gerektiğini düşünüyoruz. İlaveten sözel bir sınav veya görüşme, hatta iletişim becerileri ve kişisel özelliklerin değerlendirildiği bir deneme süresinin de olabileceğini düşünüyoruz.

Branşınızda özellikle üzerinde durulması gereken bir konu var mı?
KOAH olarak, sağlık profesyonelleri dışında toplum ve hastalar tarafından fazla bilinmeyen ve özellikle sigarayla ilişkili olan bir hastalık üzerinde durulması gerektiğini düşünüyoruz.. Bu hastalık sigara içenlerin yaklaşık yüzde 15’inde ortaya çıkıyor. Ülkemizde yaklaşık 4 milyon civarında KOAH’lı hastamız olduğunu düşünüyoruz. Ancak bu hastalar, özellikle sigara içen kişiler, bu hastalığa ilişkin bulgular ortaya çıkmasına rağmen çoğu zaman bunun farkında olmayabiliyorlar. Bu hastaların en önemli belirtileri; düzelmeyen, geçmeyen öksürükler, zamanla gittikçe artan ve efor kapasitesini azaltan nefes darlığı ve balgam çıkarma şeklinde olabiliyor. Örneğin, eskiden yürüyebildiği mesafeleri veya çıkabildiği merdivenleri, sigara içen kişiler zaman içerisinde yürüyemez ya da çıkamaz hale geliyorlar. Sonuçta, akciğerlerde, bronşlarda geriye dönüşü olmayan bazı yapısal bozulmalar karşımıza çıkıyor ve bu bozulmalar neticesinde iltihabi diyebileceğimiz nitelikte kronik gidişli bir hastalık şeklinde KOAH dediğimiz bu durum gelişiyor. Tedavi yaklaşımında özellikle bu hastalara erken tanı konması ve ileri evrelere erişmeden hastalığın tedavisi büyük önem taşıyor. Tedavi edilmediği takdirde akciğer içi damar basınçlarıyla başlayan problemler zamanla kalbi zorlayarak ve yükleyerek hastaları kalp yetmezliğine kadar götürebiliyor. Yani karşımıza kalp yetmezliği ve solunum yetmezliğiyle nefes darlığı içinde ve oksijen desteği almadan yaşamını sürdüremeyecek duruma gelmiş olan bir hasta grubu çıkıyor, bu hastalığın son dönemlerinde. Bu nedenle hastalık özellikle çok sık görüldüğünden ve sigara yönünden de ilişkisi çok net ve kesin olduğu için, KOAH dediğimiz hastalığı biz gerçekten önemsiyoruz ve bir şekilde bunun halk tarafından ve sigara içenler tarafından bilinmesini sağlamamız gerekiyor.

Derneklere örnek teşkil edecek çalışmalarınız nelerdir?
Derneğimiz her yıl düzenli olarak yılda bir kez genellikle Ekim ayı sonunda olmak üzere ulusal kongre yapmaktadır ve bu kongrede bilimsel konular ana hedef olmakla birlikte her yıl mutlaka bir global veya toplumsal tema da işlenmektedir. Örneğin geçen yıl, “Doğal Hayatı Koruma Vakfı” ile birlikte küresel iklim değişiklikleri ve insan sağlığı üzerine etkileri, doğal kaynakları koruma, doğal hayatı koruma gibi konularda, kongre katılımcıların farkındalığının artırılmasına yönelik bir dizi etkinlik gerçekleştirilmiştir.


E-Eğitimler
Sürekli Tıp Eğitimi Etkinliklerinin, elektronik ortamda gerçekleştirilebilmesi için yürüttüğümüz “E- Eğitim” projesi, değişik konularda “Çağrı Merkezleri” projeleri, derneğin maddi olanakları çerçevesinde gerçekleştirmeyi düşündüğümüz, tüm uzmanlık derneklerine örnek teşkil edebilecek çalışmalar.

17 Ekim 2010 Pazar

SON ÇARE KÖK HÜCRE GRUBU ÜYELERİNDEN TEŞEKKÜR ZİYARETİ

Grup Temsilcisi Göze ve beraberindekiler, kas hastası çocukların tanı ve tedavisine ilişkin desteklerinden dolayı Sağlık Bakanlığı Tedavi Hizmetleri Genel Müdürü Şencan'ı makamında ziyaret etti.

Son Çare Kök Hücre Grubu üyeleri, kas hastası çocukların tanı ve tedavisine ilişkin desteklerinden dolayı Sağlık Bakanlığı Tedavi Hizmetleri Genel Müdürü İrfan Şencan'a teşekkür ziyaretinde bulundu. Grup temsilcisi Ahmet Göze, 7 kişiden oluşan heyetle birlikte Şencan'ı makamında ziyaret ettikten sonra yaptığı açıklamada, kas hastalığının ölümcül olduğunu söyleyerek, çocukların en geç 18-20 yaşlarında hayatını kaybettiğine dikkati çekti.

“Bakanlığın Açıkladığı Kararların Takipçisiyiz”
Bu konuda yurt dışında kök hücre çalışmaları yapıldığını belirten Göze, bu çalışmaların Türkiye'de de gerçekleştirilmesi için çeşitli eylemler düzenlediklerini anımsattı. Konuyla ilgili yetkililerle yaptıkları görüşmeler sonrasında, hastalığın tanı ve tedavisinde önemli gelişmeler sağlandığını belirten Göze, Sağlık Bakanlığınca alınan kararlardan memnuniyet duyduklarını bildirdi. Bu kararları, atılacak adımların öncüsü olarak değerlendirdiklerini dile getiren Göze, Bakanlığın açıkladığı kararların takipçisi olacaklarını söyledi.
Göze, Sağlık Bakanlığı yetkililerine kendilerine verdikleri destek ve gösterdikleri ilgiden dolayı teşekkür etmek amacıyla Tedavi Hizmetleri Genel Müdürü İrfan Şencan'ı ziyaret ettiklerini söyledi.

Sağlık Bakanlığının Kas Hastalıkları Eylem Planı
Sağlık Bakanlığınca 15 Eylülde düzenlenen basın toplantısında, kas hastalığıyla ilgili Eylem Planı hakkında bilgi verildi. Buna göre, yapılması planlanan çalışmalardan bazıları şunlar: “İstanbul'da iki, İzmir, Diyarbakır, Bursa, Ankara, Gaziantep, Adana, Samsun ve Erzurum'da birer tanı-takip-tedavi merkezi kurulması, Ankara ve İstanbul'da birer ileri genetik tanı merkezi, kas hastalarının tanısına yönelik 6 ilde patoloji merkezi kurulması, yurt genelinde 30 takip merkezi oluşturulması ve takibin idamesi için aile hekimlerinin ve evde bakım hizmetlerinin devreye girmesi.”

16 Ekim 2010 Cumartesi

“SGK PROMOSYON ALACAK DİYE ECZACI BORÇ BATAĞINA DÜŞÜYOR”

“SGK, bankadan yüzde 0.95 promosyon geliri alıyor. Bize ödeyeceği parayı promosyon faizine koymasın zamanında ödeme yapsın”diyen Tüm Eczacı İşverenler Sendikası (TEİS) Başkanı Nurten Saydan, “SGK promosyon alacak diye eczacı borç batağına düşüyor” dedi.

SGK ile eczacılar arasındaki sıkıntı her geçen gün büyüyor. Eczacılar şimdi de 60 gün içinde ödenmesi gereken ilaç fatura bedelleri ve hastaların maaşlarından kesilen ilaç katılım paylarının SGK tarafından bankada faiz promosyonu almak için 2 gün bloke edildiğini iddia ediyor. Sorunun çözümü için eczacıların umudu Başbakan Recep Tayip Erdoğan.

“SGK Eczacıların Fatura Bedelinden Niye Promosyon Alıyor”
Tüm Eczacı İşverenler Sendikası (TEİS) Başkanı Nurten Saydan, "SGK, bankadan yüzde 0.95 promosyon geliri alıyor. Bize ödeyeceği parayı promosyon faizine koymasın zamanında ödeme yapsın" dedi.
Bu uygulamanın kanunda yeri olmadığını ifade eden Saydan şunları kaydetti: "Biz SGK personeli değiliz. Başbakanlık genelgesi 4. maddesi banka tarafından verilecek promosyon miktarının tamamı personele dağıtılacak diyor. Eczacıların fatura bedelinden niye promosyon alıyor. Fatura bedellerimizin promosyon için iki gün bankalarda bekletilmesi kabul edilemez. Ayrıca SGK'nın en büyük yanlışı, maaşlardan kesilen ilaç katkı paylarını da 2 gün bankalarda bekleterek promosyon alması. İlaç katılım payları vatandaşların maaşlarından kesilen bedel. Bunun üzerinden 2 gün bekleterek banka promosyonu alınması son derece yanlış bir tutum. İki gün erken yatırıp bunu yapacaksa yapsın. Bu sorunları çözmesi için konuyu Başbakan'a ilettik. Başbakanımıza bizim fatura bedellerimizden ve hastalarımızın maaşlarından kesilen katılım paylarından promosyon almasın ve zamanında yatırılsın diye bir yazı yazdık. Umarız bu sorun bir an önce düzeltilir. Ayrıca TEİS olarak, söz konusu mağduriyetin giderilmesi için promosyon uygulamasıyla ilgili genelgenin sadece memur maaşlarıyla sınırlı olarak uygulanmasını istiyoruz."

“Hacizli Eczane Sayısı Arttı”
Son dönemde eczacıların yaşadığı borç sıkıntısına dikkat çeken Saydan, "Biz ilaçları ecza depolarından alıyoruz. İlaç depolarından alıyoruz. SGK'dan alacağımıza göre depolara ödememizi ayarlayıp çek yazıyoruz. Ama SGK promosyon bedeli almak için fatura bedellerimizi zamanında ödemiyor. Bu durumda verilen çeklerimiz karşılıksız çıkıyor ve senetlerimiz protesto oluyor. Mecburen eczacı ya borç alıyor ya kredi çekiyor. Bu yüzden kapanan, hacizli ve borçlu eczacı sayısında inanılmaz bir artış yaşanıyor. Yani SGK promosyon alacak diye eczacı borç batağına düşüyor" dedi.

15 Ekim 2010 Cuma

“TÜRKİYE’NİN MEME KANSERİ İLE İLGİLİ VERİ HARİTASINI RETROSPEKTİF ÇALIŞMALAR BELİRLEYECEK”

Meme ve endokrin hastalıkları alanında yapılan retrospektif (geriye doğru yapılmış) çalışmalar hakkında Sağlık Dergisi Yazı İşleri Müdürü Esra Öz’e bilgi veren Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı Meme ve Endokrin Cerrahisi Ünitesi direktörü Prof. Dr. M. Bahadır Güllüoğlu, “Türkiye’nin meme kanseri ile ilgili veri haritasını retrospektif çalışmalar belirleyecek” dedi.

Meme ve endokrin cerrahisi üzerine bilgi veren Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı Meme ve Endokrin Cerrahisi Ünitesi direktörü Prof. Dr. M. Bahadır Güllüoğlu, klinik olarak uğraşı gösterdiği iki branşta da eğitim, araştırma ve hizmet olmak üzere üç ayrı amaca yönelik çalıştıklarını kaydetti. Meme Hastalıkları Dernekleri Federasyonu’nun, ‘Meme Kanseri için Ulusal Harita’ oluşturmaya çalıştığını belirten Prof. Dr. Güllüoğlu, 17 bin hastanın verilerinin hali hazırda Federasyonun veri tabanı içerisinde kayıtlı olduğunu ve 2-3 yıla kadar bu sayının 30 bine ulaşabileceğini söyledi. “Bu şekilde Türkiye’nin meme kanseri ile ilgili veri haritasını retrospektif çalışmalar belirleyecek” diyen Prof. Dr. Güllüoğlu, bu alanda yapılan çok sayıda çalışma olduğunu kaydetti.

70 yaş ve üzeri hastalarda standart dışı bölgesel tedavinin sağ kalıma etkisi
Prof. Dr. Güllüoğlu, meme ve endokrin cerrahisi alanında çok sayıda çalışmanın halen ülkemizde birçok merkezde yürütüldüğünü dile getirerek, “9 üniversite ve eğitim araştırma hastanesinin bir araya gelerek kendi kliniklerinde gerçekleştirmiş oldukları meme kanseri cerrahisi sonuçlarının analizi yapıldı. Bu retrospektif (geriye doğru yapılmış) bir çalışma olup, 350 hastanın verileri üzerinden gerçekleştirildi. Çalışmaya göre 70 yaş ve üstü erken evre meme kanserli hastalarda standart dışı bölgesel tedavinin sağ kalıma etkisi araştırıldı. YAMEKA 09SDLT kodlu Yaşlı Meme Kanseri Hastalarında Standart Dışı Lokal Tedavi başlıklı çalışmada 70 yaş üzerindeki yaşlı hastaların bir kısmında standart dışı agresif olmayan tedavi şekillerinin uygulanmasının hastalarda bir dezavantaj yaratmadığı sonucuna vardık. Eksik tedavi yapmak bu hasta grubunda genel olarak daha kötü sonuçlara yol açmıyor. Çünkü genellikle standart dışı tedavi verilen hastalar, ek hastalıkları olanlar ve standart tedavi uygulandığında bu ağır tedavilerin yan etkilerden dolayı hastada ciddi komplikasyon oluşabiliyor. Bu hastalarda mümkün olduğunca daha küçük ameliyatlar yaparak ya da bazı ekstra tedavileri vermeyerek olabildiğince zarar vermemeye dikkat ediliyor. Ancak bu çalışma çok dikkatli yorumlanmalı çünkü, retrospektif (geriye doğru yapılmış) bir çalışma. Yüksek kanıt seviyesine sahip bir çalışma değil. Bu elde ettiğimiz sonuçların prospektif (ileriye dönük) ve hastaların randomize (rastlantısal) olarak iki gruba ayırıldığı çalışmalar ile onaylanması gerekir” dedi.


“Nöbetçi Lenf Nodu Biyopsisi Yapılan Hastalarda Başka Lenf Nodlarına Sıçrama Yüzde 50 Oranında”
Koltuk altında bulunan Nöbetçi Lenf Nodu biyopsisi yapılan hastalarda eğer bir sıçrama saptandıysa bu hastalarda geride kalan koltuk altındaki çıkarılmayan lenf nodlarında sıçrama olup olmadığını tahmin ettirebilecek bir model üzerinde çalışma yürütüldüğünün bilgisini veren Prof. Dr. Güllüoğlu şunları kaydetti: “15 klinikte hastalar üzerinden retrospektif bir çalışma yürütüldü. Burada da net bir veri elde edemedik. Diğer lenf noduna sıçrama var mı diye bir ideal hesaplama yöntemi şu ana kadar ortaya konmadı. Çünkü ilk lenf nodu olan bekçi düğüme sıçraması olan kadınların yüzde 50’sinde diğer lenf nodlarında sıçrama saptanmıyor. Bu durumda acaba bu yüzde 50 oranındaki hasta gereksiz koltukaltı ameliyatından kurtarılabilir mi diye bu çalışma Türkiye’de ilk kez yürütüldü. Çalışmanın sonucunda bu durumu kullandığımız Türkiye’ye has modelle yüzde 50 isabetle tahmin edebildiğimizi gördük.”

Nodüler Guatrın Cerrahi Tedavisinde Tiroidin Sadece Tek Tarafını Çıkartmakla Bir Dezavantaj Yaratıyor muyuz?
300 hastada tiroid cerrahisi üzerinde yapılan bir araştırma hakkında Sağlık Dergisi’ne bilgi veren Prof. Dr. Güllüoğlu şunları söyledi: “Çalışma ‘Nodüler Guatrın Cerrahi Tedavisinde Tiroidin Sadece Tek Tarafını Çıkartmakla Bir Dezavantaj Yaratıyor muyuz?’ üzerinde duruldu. 9 merkezde yapılan çalışma sonucunda yaklaşık olarak hastaların 3’te birinde bırakılan tiroid tarafında ya tekrar nodül ya da geride bırakılanlarda büyüme olduğunu saptandı. Ancak yüzde 33 oranında nükse rağmen bu hastaların sadece yüzde 2’sinde ikinci bir ameliyat ihtiyacı ortaya çıktığı görüldü. 2.5 yıllık sonuçlarını açıkladığımız bu çalışmanın takip süreci henüz devam ediyor. Uzun vadeli sonuçları bize daha fazla ışık tutacaktır.”

“Paratiroid Cerrahisi Konusundaki Çalışma Türkiye’de Bir İlk Olma Özelliği Taşıyor”
Uludağ Üniversitesi ve Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültelerinin ortak bir projesi ile 25 merkezin hiperparatiroidi hastalıkları verilerinin toplandığını bildiren Prof. Dr. Güllüoğlu, “Çalışmada Türkiye’de hiperparatiroidinin tedavisi için yapılan cerrahinin tipi, yeterliliği, hastalığın klinik olarak görülme şekli ile ilgili bir anket çalışması gerçekleştirildi. Türkiye’de bir ilk olma özelliği taşıyan çalışmada tamamen tanımlayıcı bir sonuç elde etmek hedeflendi. Amaç 25 merkezden elde edilen sonuçları alıp Türkiye’de bu konuda bir veri tabanı oluşturabilmeyi başarmak. Bu hastalıkla ilgili mücadelede ya da tanı girişimlerinde yapılan cerrahide bir eksiklik var mı, dünyadaki görünümü ve şekli ile bizdeki arasında fark varsa biz farklı bir strateji izlemeli miyiz?, bunu görmek için bu çalışma yürütüldü. Çalışmada görüldü ki bizdeki hastalığın özellikleri gelişmiş Batı ülkelerine göre çok da farklı değil” şeklinde konuştu.

10 Ekim 2010 Pazar

SEREBRAL PALSİ DÜNYADA BİNDE 1-2 İKEN ÜLKEMİZDE 4

Dünyada her bin canlı doğumda 1-2 oranında görülen Serebral Palsi’ye ülkemizde ise binde 4 oranında rastlanıyor. Referans kurum olma özelliği taşıyan Hacettepe Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Fakültesi, Fizyoterapi ve Rehabilitasyon Bölümü Serebral Paralizi Ünitesi’nde SP’li çocuklara özel ilgi gösteriliyor.

Türkiye’nin ilk Fizyoterapi ve Rehabilitasyon Okulu olan Hacettepe Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Fakültesi Fizyoterapi ve Rehabilitasyon Bölümü’nde verilen hizmet kalitesinden duyulan memnuniyet sonucunda Serabral paralizi ünitesi ülkemizde referans merkez haline geldi. Bu bölümde görevli Prof. Dr. Ayşe Livanelioğlu, Prof. Dr. Mintaze Kerem Günel, Yrd. Doç. Dr. Akmer Mutlu ve Fzt. Özgün Kaya Kara ile bölümde verilen hizmetler ve SP üzerine Sağlık Dergisi’ne açıklamalarda bulundu.
Serebral Paralizi ünitesi sorumlusu Prof. Dr. Ayşe Livanelioğlu, Serebral Palsi (SP)’nin gelişimsel bir bozukluk olduğunu, motor fonksiyonların bozukluğunun yanı sıra, duyu bozuklukları, (sensorial disfonksiyon), gözde kayma, titreme (nistagmus) gibi bozukluklar zeka geriliği (mental retardasyon), davranış bozuklukları, öğrenme güçlükleri, dil-konuşma bozuklukları ve ağız diş problemlerinin de SP’ye eşlik edebileceğini dile getirdi. SP’nin ilerleyici bozukluk olmamasına rağmen, çocuk büyüdüğü için kendisinden beklentilerin arttığını ve sanki hastalığın ilerleyici gibi düşünüldüğünü belirten Prof. Dr. Livanelioğlu, “ ‘Serebral’ beyin, ‘Palsi’ ise kas kontrolünde yetersizliği veya kas zayıflığını ifade etmektedir. SP’de beyin hasarı ilerleyici değildir ancak, ortaya çıkan sorun ömür boyu devam eder. Türkiye’de SP oranının fazla olması akraba evlilikleri, hamilelik döneminde geçirilen hastalıkların fazlalığı ve bakım şartlarının yetersizliği, doğum şartlarının olumsuzluğu, bebek bakım hizmetlerinin eksikliği, ilk çocukluk yıllarında bebeklerde bulaşıcı ve ateşli hastalıkların fazlalığı ve beslenme yetersizliği gibi sebeplere bağlanmaktadır. Çok hafif hasar olabileceği gibi çok ağır seyreden tablolarla da karşılaşılabiliyor” dedi.

“SP’li Çocuğun Rehabilitasyonu Çok Yönlü Olduğu Kadar Uzun Süren Bir Uğraştır”
Hacettepe Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Fakültesi, Fizyoterapi ve Rehabilitasyon Bölümü Serebral Paralizi Ünitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Mintaze Kerem Günel, SP ve SP’de fizyoterapi ve rehabilitasyonu ile ilgili şunları söyledi: “Türkiye’de çocuklarına SP teşhisi konulan aileleri birçok sorun beklemektedir. Bu sorunların başında ise nasıl bir rehabilitasyon yaklaşımının gerekli olacağı ve hangi merkezden bu yardımın alınacağıdır. Türkiye’de SP’li çocukların rehabilitasyon uygulamaları üniversitelere bağlı özel rehabilitasyon birimleri, devlet hastaneleri ve özel hastaneler bünyesindeki rehabilitasyon birimleri ve özel eğitim ve rehabilitasyon merkezlerinde yürütülmektedir. SP’li çocukların rehabilitasyon yaklaşımlarını ve ekibini belirlemek genellikle ailelere kalmaktadır. SP’li çocuğun rehabilitasyonu çok yönlü olduğu kadar uzun süren bir uğraştır”


Pediatrik RehabilitasyonSP ünitesinde bu çocuklara fizyoterapi ve rehabilitasyon uyguladıklarını dile getiren Prof. Dr. Günel, “Teşhis sonrasında gelen çocuk, pediatrik rehabilitasyon kapsamında fizyoterapi ve rehabilitasyon programına alınıyor. Aynı zamanda aile eğitimi, Türkiye’nin değişik illerinden gelen hastaların rehabilitasyon programlarının kontrolü ve gerekli yönlendirmelerin yapılması ünitemizde gerçekleştirilmektedir. Yalnızca SP teşhisi almış hastalar değil, riskli bebek diye adlandırılan bebekler (çok erken doğum, aşırı düşük doğum ağırlığı, oksijensiz kalma, sarılık, enfeksiyoz hastalıklar gibi riskli durumlar), mental motor retardasyon, doğumsal brakial pleksus yaralanmaları, doğumsal tortikollis, meningomyelosel, genetik ve metabolik bozukluklara bağlı nörolojik problemlerde ünitemiz kapsamında fizyoterapi ve rehabilitasyon uygulamaları ve aile eğitimi veriliyor” dedi.


“Hastalığın Klinik Tablosu Lezyonun Şiddetine, Şekline ve Diğer Komplikasyonlarına Bağlı”
Serebral palsi hastalarında fizyoterapi ve rehabilitasyon yöntemleri hakkında Sağlık Dergisi’ne bilgi veren Prof. Dr. Günel şunları kaydetti: “SP terimi kalıcı bir rahatsızlığı anlatır. Bu hastalıkla ilgili sorunlar yaşam boyu devam eder. Ancak, çocuk yaş ilerledikçe uygun tedavi yaklaşımlarının katkı ve desteği ile bu sorunlara uyum sağlamayı, onlarla başa çıkmayı öğrenebilir. SP teşhisi pediatrik nörolog başta olmak üzere, ilgili hekimler tarafından konulur. Rehabilitasyon yaklaşımlarında ise çocukta birçok sorun bir araya gelerek aile ve çocuk için yaşamı güçleştirir. Bilimsel ve bilinçli yaklaşım çocuğun daha bağımsız bir yaşama kavuşmasını sağlayabilir. SP’li çocuğun klinik tablosu, hastalığın nedenine, lezyonun şiddetine, şekline ve diğer komplikasyonların olup olmadığına bağlı olarak çocuktan çocuğa farklılık gösterir. Bu nedenle her çocuğun tedavi ve rehabilitasyon programı farklılık içerir. Ailenin eğitiminden, çocuğun fiziksel çevresinin düzenlenmesine kadar bir dizi sorun hesaba katılmak ve rehabilitasyonun alanı içine dahil edilmek gerekir. Erken girişim programları, sadece çocuğun hareket kabiliyetini geliştirmeyi değil, tüm gelişim sürecini olumlu yönde geliştirmeyi amaçlar. Bu amaçla ünitemizde en sık kullanılan yaklaşımlardan birisi nörogelişimsel tedavi yaklaşımıdır. Nöroğelişimsel Tedavi (Bobath yaklaşımı olarak da bilinir.) yani çocukların hareket yeteneklerinin değerlendirilmesi ve yönlendirilmesini hedefler. Çocuk fizyoterapistleri tarafından SP’li çocukların fizyoterapi uygulamaları içinde kullanılan Bobath tedavi yönteminde günümüzde aktif dinamik tedavi, fonksiyonelliği sağlamak için aktivitelerle eğitim, hareketin koordinasyonu ve dengenin geliştirilmesi, iç içe geçmiş farklı aktivitelerin bir hareket akışı içerisinde çalıştırılması önem kazanır. Farklı pozisyonlarda günlük yaşamdaki durumlarla bağlantılı olarak hareket ve postür kontrolü geliştirilmeye çalışılırken, çocuğun kişisel gelişimine göre planlanma yapılır. Fonksiyon içinde hareketi aktive etmek ve günlük yaşam içinde uygulamaları sürdürmek günümüz Bobath yaklaşımının temel anlayışıdır.”


“Bir Yılda Bin Hastaya Fizyoterapi Uygulaması”Bu tip hastalarda motor gelişim geriliğinin ön planda olduğunu vurgulayan öğretim üyeleri “Fizyoterapi sonucunda çocuğun motor gelişimi desteklenerek bağımsız yapabileceği aktiviteleri ve becerileri kazandırmaya çalışıyoruz. Kasların sertliğinin giderilmesi ve ileride oluşabilecek deformasyonlar, cerrahiye gidebilecek problemlerin en aza indirgenmesi ile çocuğun günlük yaşamda oyun oynayabilmesi, aktif olabilmesi için yeterli şartların sağlaması için fizyoterapi uygulamaları temel teşkil eder. Ayrıca ailenin olaya adaptasyonu, çocuğun evde neler yapabileceğinin öğretilmesini içeren eğitimler veriyoruz. SP’li çocuğa, normal hareket deneyimini kazandırmaya çalışıyoruz. Bizim için en önemli konu hareketliliği artırmaya çalışmak ve var olan hareketin kalitesini arttırmaktır. Burada önemli nokta; çocukları aileye adapte etmeye çalışıyoruz. Referans ünite olmamızın yanı sıra tedaviye alınan hasta sayımız yıllık bin. Tedavi başarı oranları beynin ne derece etkilendiği ve mental ve duyusal etkilenimi şiddeti ile direkt ilgilidir. Uzmanlarımız, SP’nin rehabilitasyonu ile ilgili özel eğitim merkezlerinin çok fazla sayıda olduğunu, bu merkezlerde uygulanan fizyoterapi ve rehabilitasyon uygulamalarının çocuk alanında deneyimli fizyoterapistler tarafından uygulanması ve bu uygulamaların denetlenmesi önemli. Ayrıca beraber geçiren ailelerin, çocuklarının durumları ile bilgilendirilip, doğru yaklaşımlar ile ilgili eğitimler verilmeli” şeklinde konuştu.


‘Serebral Palside Fizyoterapi’ Kitabı
Prof. Dr. Ayşe Livanelioğlu ve Prof. Dr. Mintaze Kerem Günel’in yeni yazdıkları SP’de fizyoterapi ile ilgili bir de kitapları olduğunukaydederek şunları söylediler: “ ‘Serebral Palside Fizyoterapi’ başlıklı kitabın, ülkemizde çok sayıda çocuğu kas iskelet sisteminden duyusal sisteme, sosyal alandan eğitim alanına kadar olumsuz yönde etkileyen SP konusunda; gerek alanda çalışan fizyoterapistlere gerekse bu alanda lisans ve lisansüstü fizyoterapi öğrencileri ve alanda çalışan rehabilitasyon ekibi eğitimi için bir kaynak niteliğinde. Kitapta SP’nin klinik özellikleri, fizyoterapi yönünden önemli bulguları, fizyoterapiye özel spesifik teknikler, inter-disipliner uygulamaların önemi vurgulandı.”

9 Ekim 2010 Cumartesi

MOBİL DİYABET VE HİPERTANSİYON TOPLANTISI

Novartis tarafından diyabet ve hipertansiyon hastalıklarına karşı hekim, eczacı ve vatandaşları bilgilendirmek için düzenlenen 'Mobil Toplantı Merkezi' Ankara’ya geldi.

Novartis tarafından diyabet ve hipertansiyon hastalıklarına karşı hekim, eczacı ve vatandaşları bilgilendirmek için düzenlenen 'Mobil Toplantı Merkezi' Ankara'ya geldi.
İstanbul, Edirne ve İzmit'ten sonra Ankara Ankamall'de hazırlanan özeltoplantı merkezinde, 2 gün boyunca farkındalığı artırmak için eğitimler verilecek, üç boyutlu film gösterimi yapılacak ve merak edilen sorular yanıtlanacak.

Diyabet ve Hipertansiyon Hastalıklarıyla Nasıl Yaşanacak?
Novartis Medikal Müdürü Dr. Mehmet Barutçugil, projenin Türkiye genelinde 15 ilde toplam 16 merkezde yapılacağını ifade ederek şunları söyledi: “Mobil Toplantı Merkezi'nde diyabet ve hipertansiyon hastalıklarıyla nasıl yaşanacağı, neler yapılması gerektiği, tedavi yöntemlerinin neler olduğu konularında detaylı bilgi verilecek. İçerik ve kurgularıyla farklılaşan eğitimler, her ilde 2 gün süresince çeşitli saatlerde 30 dakikalık seanslar halinde yapılacak.”


3D Teknolojisinde 50 Kişilik Özel Bir Sinema Salonlarında Sunum
Eğitimler çerçevesinde 18 metre çapında kubbe görünümünde yüksek teknolojinin kullanıldığı Mobil Toplantı Merkezi'nde 3D teknolojisinin kullanıldığı 50 kişilik özel bir sinema salonu bulunduğunu belirten Barutçugil, “Burada diyabet ve hipertansiyonun ne anlama geldiği, yükseldiğinde hangi organlara zarar verdiği konularında üç boyutlu film gösterimi sunuluyor. Her film gösteriminin ardından hekimler, tansiyon ve kan şekerinin kontrol altında tutulması için neler yapılması gerektiğini, toplumda doğru bilinen yanlışların neler olduğunu ve halkın konuya ilişkin merak ettiği soruları yanıtlıyor. Sağlık sektöründe yer alan eczacı ve tıp doktorlarına yönelik özel eğitim seanslarının da düzenleneceği etkinlik, 1 ve 2 Ekimde Trabzon'dadevam edecek” dedi.

8 Ekim 2010 Cuma

KOGNİTİF TERAPİ’DE ‘ZOR VAKALAR’ TARTIŞILACAK

Beck Enstitüsü Eğitim Direktörü Dr. Leslie Sokol "Zor Vakalarla Kognitif Terapi " Borderline, Narsisistik ve Histrionik Kişilik Bozuklukları workshop programı ile18 -19 Aralık 2010'da İstanbul'da olacak.

Beck Enstitüsü’nün Eğitim Direktörü, Academy of Cognitive Therapy’nin seçkin kurucu üyesi Dr. Leslie Sokol’un sunumuyla gerçekleşecek olan “Zor Vakalarla Kognitif Terapi” workshop’u 18 Aralık 2010'da İstanbul'da gerçekleştirilecek. Toplantıya psikiyatristler, psikologlar, psikolojik danışmanlar, psikiyatri hemşireleri ve psikoloji öğrencileri katılabilecek. Humanite Psikiyatri Kognitif Terapi Birimi klinisyeni Dr. Emel Stroup, konu hakkında Sağlık Dergisi’ne bilgi verdi.

Esra Öz: Kognitif Terapi (KDT) nedir?
Dr. Emel Stroup: Kognitif Terapi, psikolojik ve psikiyatrik bozukluklarda kullanılan bir psikoterapi yöntemidir. Dr. Aaron T. Beck tarafından 1960'da bulunmuş ve geliştirilmiş olup
dünya çapında sıklıkla uygulanmaktadır. Kognitif Terapi son yıllarda geniş yelpazedeki psikolojik ve medikal sorunlarda yaygın bir şekilde uygulanmaktadır.

1977 yılından bu yana, Kognitif Terapi'nin etkiliğini ve geçerliliğini vurgulayan pek çok kontrollü, sistematik çalışma ve araştırmalar yapılmıştır. Dünyadaki ve özellikle ABD'deki araştırmacılar, araştırma bulgularına dayanarak, bu tedavi yönteminin pek çok psikiyatrik ve
psikolojik hastalıkta etkili olduğunu vurgulamaktadır. Kognitif Terapi'nin psikolojik rahatsızlıkların dışında medikal hastalıklarda da etkili ve yararlı olduğu gösterilmiştir.

Kognitif Terapi, odak noktası hasta olan, hastanın kendisine ve sorunlarına yönelik bir psikoterapi yöntemdir. Terapist'in değerleri ve önyargıları terapiyi etkilemez. Dolayısıyla, Kognitif Terapi'nin faydalarının arasındaki en önemli faktörlerden biri kültürel fark gözetmemesidir.

KDT kişilik bozukluklarında niçin tercih edilmeli?
Kişilik bozukluğuna sahip olan kişilerin, kendini, başka insanları ve olayları algılama ve yorumlama biçimleri çarpıtmalara dayanmakta ve bu kişiler duygularını daha yoğun ve değişken yaşamaktadırlar. Bu kişilerin kendilerine ve dünyaya olan inançları, kuralları, düşünce, duygu ve davranışları oldukça katıdır ve değişmeye dirençlidir. Kognitif Terapi’de kişinin sorun üreten inanç yapısını tanıması, tanımlaması ve değiştirmesi amaçlamaktadır. Böylece bu kişilerin duygu, düşünce ve bağlantılı davranış özelliklerini değiştirme ve daha işlevsel olanları geliştirmeleri sağlanabilir. Kognitif Terapi’nin hasta odaklı yaklaşımına ve terapist-hasta arasındaki işbirliğine önem vermesi, hastanın kendisini keşfetmesine yardımcı olması kişilik bozukluğu olan kişilerin iyileşme sürecine çok büyük katkısı vardır.

KDT metodları kullanılarak kişilik bozukluğu olan hastalarda ne gibi olumlu ve olumsuz etkiler görülmektedir?
Terapistler, KDT yöntemlerini kullanarak hastaların kendilerine ve dünyaya karşı algılarını değiştirmesini, katı inançlarını yumuşatmasını, duygusal düzeyde yaşadıkları kaygı ve öfke düzeyini azaltmasını, yaşam kalitelerinin artırmasını sağlamaktadır. Terapist-hasta arasında güvenli bir işbirliği ve terapötik ittifak oluştuğunda hastanın tedavi süreci daha da olumlu yönde ilerlemektedir. Bunun yanında, Kognitif Terapi’nin önemli tekniklerinden olan hastanın “kendi kendisini keşfetmesi” hastanın işlevsel olmayan inanç örüntülerini fark ettirmesini sağlayarak hastanın yaşadığı zorlukları kendi başına çözümlemesini sağlamaktadır. Bu teknik terapinin ilk aşamalarında hastada negatif bir etki yaratabilmektedir. Çünkü bu hastalar genellikle birileri tarafından yönlendirilmeye, onaylanmaya meyillidirler. Ancak terapi süreci ilerledikçe hasta kendi kendini keşfetmeye başladıkça, terapist ve hasta arasında güçlü bir ittifak ve işbirliği oluştukça bu negatif etki pozitif etkiye dönüşmektedir.

Aralık'ta düzenlenecek olan workshop kimlere yöneliktir?
18-19 Aralık tarihinde Dr. Leslie Sokol’un sunumuyla gerçekleşecek olan “Zor Vakalarla KDT” workshop’u psikiyatristler, psikologlar, psikolojik danışmanlar, psikiyatri hemşireleri ve psikoloji öğrencilerine yöneliktir.

Bu workshop Türkiye'deki psikoterapi yapan uzmanlar için neden önemli?
Bu workshop sayesinde uzmanlar, karşılaştıkları zor vakalarla nasıl çalışabileceklerini, hastalara zarar vermeden nasıl yönlendireceklerini etik bir şekilde öğreneceklerdir. Amerika’da bu konu üzerinde geliştirilmiş olan yeni araştırmaları en güvenilir ağızdan duyacaklar. Ayrıca, bu workshop’a katılacak uzmanlar, Kognitif Modele aşina olacak, danışanlarının kognitif formülasyonunu oluşturmaya çalışacak, kişilik bozukluklarının Kognitif Modelini anlayarak, bu patolojinin Kognitif Tedavisinin nasıl yapılacağını öğreneceklerdir. Borderline, Narsisistik, Histrionik ve Borderline Kişilik Bozukluklarını içeren belirli kişilik bozuklukları için spesifik tedavi yöntemlerini ayrıntılı bir şekilde öğrenerek, varolan bilgi ve becerilerini geliştireceklerdir.


Workshop ACT tarafından onaylı diyorsunuz. Bunu tam olarak açıklayabilir misiniz?
ACT (Academy of Cognitive Therapy) dünyanın her yerinden Kognitif Terapi psikiyatristlerinin, psikologlarının, sosyal uzmanlarının, hemşirelerinin ve lisanslı danışmanlarının yer aldığı bir network’tür. Bu network sayesinde profesyoneller tedavideki yeni teknikler ve yeni gelişen araştırmalar hakkında bilgi ediniyor, zorlu vakalarda destek alıyor ve dünyanın her yerinden sertifikalı Kognitif Terapistlere ulaşım imkanı buluyorlar. Bu workshop’un sunumunu yapan Dr. Leslie Sokol’da Beck Enstitüsü’nün Eğitim Direktörü, ACT’nin seçkin kurucu üyesi. Şu anda ACT’nin Danışma Komitesi’nde Sayman ve Yönetim Kurulu Başkanı olarak görevini sürdürmektedir. Dr. Sokol’un Türkiye’deki vereceği bu eğitim, ACT tarafından onaylanmaktadır. Bu eğitime katılan terapistler, ACT sertifika programına başvurmak istediklerinde sertifika almak için gerekli olan aşamalardan birini tamamlamış olacaklardır.

Böyle workshopların Türkiye için önemi nedir?
Kognitif Terapi alanında uluslararası düzeyde gerek araştırmalarıyla gerekse klinik çalışmalarıyla kendilerini kanıtlamış kişileri Türkiye’ye getiriyoruz. Bu şekildeki workshoplar Türkiye’de psikoloji biliminin gelişmesine ve Kognitif Terapi’nin Türkiye’de doğru bir şekilde tanınmasına yardımcı olmaktadır. Dünyaca ünlü Kognitif Terapi alanında uzmanlaşmış kişilerden ilk ağızdan bilgi edinilmesi, dünyadaki geçerliliği kanıtlanmış yöntemlerin yakından takip edilebilmesi Türkiye’de bu alanda çalışan uzmanlar için çok önemli gelişmelerdir. Bu tür organizasyonların çoğalması Türkiye’nin psikoloji biliminde öncü ve lider bir bilim merkezi haline gelmesini sağlamaktadır.


CBTiSTANBUL olarak bundan sonraki hedefleriniz ve planlarınız nedir?
CBTiSTANBUL, psikoterapi bilimindeki güncel araştırmalar ışığında etik ilke ve değerlere bağlı kalarak; Beck yönelimli Kognitif Terapi eğitim, süpervizyon, araştırma, organizasyon ve yayıncılık hizmeti sunmaktadır. Bundan sonraki hedeflerimizde yine , dünyanın öncü klinisyenleri ile Türkiye’deki ruh sağlığı profesyonellerini buluşturmak, Kognitif Terapi’yi Türkiye’de geliştirmek, “Beck Yönelimli Kognitif Terapi Yaklaşımı” baz alınarak kanıta ve araştırmaya dayalı bir şekilde Kognitif Terapi’yi doğru aktarmak ve bilimsellik çerçevesinde klinik psikoloji temel becerilerini oluşturmayı, geliştirmeyi ve Kognitif Terapi alanında etik kurallara bağlı terapistler yetiştirmeyi amaçlamaktadır.

7 Ekim 2010 Perşembe

KAS HASTALIKLARI EYLEM PLANI AÇIKLANDI

Sağlık Bakanlığı, kas hastalıkları için hazırladığı eylem planını açıkladı. Plana göre, tanı, takip ve bakım hizmetleri en iyi seviyeye çıkacak. Türkiye genelinde onlarca merkez açılacak, uzmanlar eğitilecek. Türkiye, hastalığın tedavisinde henüz uygulanamayan kök hücre çalışmalarında da dünyaya öncülük edecek. Dünya Kök Hücre Kongresi 2014 yılında İstanbul'da yapılacak.


Kas hastalığı ile ilgili Bakanlık tarafından yürütülen program hakkında, Sağlık Bakanlığı Tedavi Hizmetleri Genel Müdürü Doç. Dr. İrfan Şencan, Bilim Kurulu üyeleri ve bakanlık yetkilerinin katılımıyla, toplantı düzenlendi. Türkiye'de kök hücre çalışmalarının, dünyada birçok ülkede yürütülen çalışmalara paralel gittiğini belirten Şencan, Dünya Kök Hücre Kongresi'nin 2014 yılında İstanbul'da yapılacağını söyledi. Bilim Kurulu ile birlikte Türkiye'de kas hastalarının durumu, tedavi ve takipleri, bakımları ile ilgili Bakanlık Eylem Planı'nın ele alındığını dile getiren Şencan, bazı kararlar alındığını bildirdi.

Yeni Mükemmeliyet Merkezleri Kurulacak
Alınan kararlar doğrultusunda, bu işle özelleşmiş ve donanmış merkezler şeklinde bir yapı oluşturulacağını ifade eden Şencan, şunları söyledi: “İki tane mükemmeliyet merkezi bulunuyor. Bu mükemmeliyet merkezleri, hasta takip ve tanısı yanında bu konudaki merkezlerin bilimsel düzeylerini daha yukarıya çıkarmak için eğitim programlarını üstlenecek. Şu anda Ankara ve İstanbul'daki merkezleri, mükemmeliyet merkezleri olarak kabul ediyoruz. Bunun dışında İstanbul'da iki, İzmir, Diyarbakır, Bursa, Ankara, Gaziantep, Adana, Samsun ve Erzurum'da birer tanı-takip-tedavi merkezi planladık. Bu merkezlerin de özelliği, nöroloji, fizik tedavi ve rehabilitasyon, çocuk hastalıkları, kardiyoloji, ortopedi, göğüs hastalıkları ve sosyal hizmet gibi birimlerden oluşan branşların oluşturduğu, bu hastalığa özelleşmiş alt yapının ve hocaların oluşturduğu merkezler şeklinde yürüyecek”

“Türkiye'de Sağlık Hizmetlerine Ulaşılabilirlik Açısından 30 Bölgeye Ayrıldı”
Türkiye'de sağlık hizmetlerinin, ulaşılabilirlik açısından 30 bölgeye ayrılmış durumda olduğunu belirten Şencan, “30 tane takip merkezi olacak. Takibin idamesi için aile hekimlerinin ve evde bakım hizmetlerinin devreye girmesini planladık. Bu kapsamda, önümüzdeki 10-15 gün içinde Türkiye'de konu ile ilgilisi olan, bu merkezlerde çalışmış idarecilerle bir çalıştay yapmayı düşünüyoruz. Ankara ve İstanbul'da birer tane ileri genetik tanı merkezi, kas hastalarının tanısına yönelik 6 ilde patoloji merkezi planlanıyor. Bu çalıştaydan sonra kılavuzlar hazırlanacak” dedi.

“Kas Hastalıkları İçin Şu Anda Uluslararası Ortamda Kesin Sonuçlanan, Başarı Sağlamış Bir Çalışma Yok”
100 bine yakın kas hastası bulunduğunu, kas hastalığının kronik bir hastalık olduğunu ve şu an için kesin bir ilaç ya da başka bir tedavisinin bulunmadığını hatırlatan Şencan, “Kas hastalıkları için şu anda uluslararası ortamda kesin sonuçlanan, başarı sağlamış bir çalışma yok. Asıl, bu hastaların hayatını kolaylaştırmak, ilerleyişini yavaşlatmak ve hastalıktan kaynaklı hayat kalitesinin azalmasını ortadan kaldırmaya yönelik girişimler çok ön planda. Hastalara sosyal destek sağlanması önemli. Bu sosyal destekten kasıt, sadece hatır sormak ya da parasal destek değil. Gerçekten sağlık hizmetinin sosyal ayağını tamamlamak şeklindedir. Bu konuda eksikler tamamlanacak" diye konuştu.
Söz konusu merkezlerin oluşturulmasıyla ilgili bir uzman eksiğinin bulunmadığını, ancak uzmanların hastalığa yönelik farkındalıklarının ve bilgi düzeylerinin artırılması için yurt içi-yurt dışındaki kursları tamamlamalarına yardımcı olacaklarını dile getiren Şencan, tıbbı donanım olarak da hiçbir eksiğin olacağını düşünmediklerini, bu konuda kaynakların yeterli olduğunu söyledi.

“Türkiye'nin Önünü Açmak İstiyoruz”
Kronik hastaların istismarının görüldüğünü belirten Şencan, “Buna yönelik de alternatif tedaviler konusunda da Türkiye'nin önünü açmak istiyoruz. Bu konuda bir sıkıntı yok, ancak bazı umut tacirlerinin de bu alanda istismarına izin vermek istemiyoruz. Bu hastalıkla ilgili her türlü tedavi, bakım, tanı ve desteği sunmaya kararlıyız” şeklinde konuştu.

Kök Hücre Çalışmaları
Bir gazetecinin, “Geçtiğimiz ay içinde kas hastası çocuklarının aileleri tarafından yapılan eylemde, Türkiye'de bu alanda kök hücre çalışmasının başlatılması ve çocuklarının da bu klinik çalışmalarda yer alması talepleri oldu” şeklinde bir soru üzerine Şencan, “Henüz sağlam, hastalığa ilişkin bulgu olmayan, ancak genetik olarak hastalığa yakalanma riski yüksek bulunan bir çocuk için, deneme tedavisi olarak kök hücre uygulanmasını istiyordu. Bu, mümkün müdür bilim insanlarına soralım?” dedi. Şencan'ın sorusu üzerine bilim kurulu üyeleri "Bu mümkün değil" şeklinde cevaplandırdı.

“Kök Hücre ile İlgili Bir Müjde Yok”
Türkiye Kas Hastalıkları Derneği Başkanı Prof. Dr. Coşkun Özdemir de kök hücre çalışmaları ile ilgili uzun yıllardan beri dünyada birçok çalışma yapıldığını, ancak kas hastalarına yönelik kök hücre tedavisine ilişkin bir sonuca ulaşılamadığını söyledi. Son yıllarda bazı umut verici girişimler olduğunu belirten Özdemir, “Ama kök hücre ile ilgili bir müjde yok maalesef. Türkiye'de de kök hücre çalışmaları var. Ancak bugün hastaların talep edebileceği hiçbir şey yok. Bu konuda medya da halkı yanlış yönlendiren haberler yapmamasını istiyorum” dedi.
Özdemir, hastaların talebinin, sağlık hizmetine ulaşım, eğitim, istihdam, tıbbi cihazların temin edilmesi şeklinde olması gerektiğini ifade etti.

“Embriyonik Kök Hücre Çalışması ile İlgili Bir Yönergeyi Bakanlık Makamına Sunmuş Durumda”
Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Hematoloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi ve Sağlık Bakanlığı Tedavi Hizmetleri Kök Hücre Bilimsel Komisyonu Başkanı Prof. Dr. Osman İlhan ise şöyle konuştu: “ABD Başkanı Obama'nın gelir gelmez izin verdiği embriyonik kök hücre izni, hepimizi etkiledi. Ama İsrail'deki bir çocuğa Moskova'da bir emriyo kök hücre nakli yapıldığında 6 ay sonra çocuk beyin tümöründen öldü. Bunun üzerine dünyada tüm bilim insanları bu embriyonik kök hücrenin kansere dönebileceğine dikkat çektiğinden şu anda beklemede. Sağlık Bakanlığı da bu konuda alt yapıyı hazırlamış ve embriyonik kök hücre çalışması ile ilgili bir yönergeyi Bakanlık makamına sunmuş durumda. Kas hastalığı grubu, bu konuyu geçen ay komisyonda tartıştı. Bilim insanları, bu konuda yurtdışında yapılan çalışmaların yeterli olmadığını ve etkin bir sonuç ortaya çıkmadığını ifade ettiler. Türkiye'de hematolojik hastalıklarda çok başarılı yapılan kemik iliği ve kök hücre nakli, yine klinik araştırma yönetmeliğinin tedavi amaçlı deneme yoluyla organ nakilleri ve kemik iliği nakillerindeki redde, kök hücreye izin veriliyor. Ancak kas hastalıkları için şu anda uluslararası ortamda kesin sonuçlanan, başarı sağlamış bir çalışma yok. Burada eksik olan hayvan deneyleri. Sayın Genel Müdürümüz, önümüzdeki dönemde bu kas hastalıkları çalışma grubuna temel tıp uzmanlarını da alarak, Türkiye'de hayvan modelleri kopyasının hazırlanmasına ve buna yönelik çalışma yapılmasına karar verdi. Çalışma grubu, bununla ilgili altyapıyı tartışıyor. Önümüzdeki günlerde yapılacak çalıştayda, bu konu değerlendirilecek. Kesin tedavi bizim görevimiz, ancak bunu yaparken de hastalara zarar vermemek gerekir. Bu hastalık, sonuç olarak deneme aşamasında olan, hayvansal deney modellerinde çalışılması gereken bir hastalıktır.”
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...