20 Mart 2010 Cumartesi

GELENEKSEL ANKARA TIP BİYOKİMYA GÜNLERİ

Geleneksel Ankara Tıp Biyokimya Günleri’nin bu yıl 3.’sü 13 Nisan tarihinde Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Morfoloji binasında gerçekleştirilecek.

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Biyokimya Anabilim Dalı tarafından bu yıl 3.’sü gerçekleştirilecek olan ‘Ankara Tıp Biyokimya Günü’, 13 Nisan tarihinde yapılacak. Katılımın ücretsiz olacağı toplantıda, tüm gün sunumlar sürecek. Türk Tabipler Birliği tarafından kredilendirilecek olan toplantının sonunda katılım sertifikası dağıtılacak. Türkiye'deki birçok üniversiteden ve hastaneden konuşmacının yer alacağını kaydeden Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Biyokimya Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Kadirhan Sunguroğlu, Sağlık Bakanlığı yetkililerinin de toplantıda olacağını söyledi. Toplantıda biyokimya alanında yapılan çalışmaların anlatıldığını ifade eden Prof. Dr. Sunguroğlu, diğer kongre ve günlerden farklı olarak biyokimyayı içine alan tüm fakültelerden ve hastanelerden yoğun ilgi gördüklerini dile getirdi.


Biyokimya Dernekleri Bir Araya Gelecek
Geçen yıl ‘Tıpta Uzmanlık Eğitimi’ isimli panelde konuşulan konularda ne gibi gelişmeler olduğu üzerinde durulacağını belirten Prof. Dr. Sunguroğlu, geçen bir yıl içinde biyokimya uzmanlığı eğitiminde yapılan çalışmaların sunulacağını söyledi. Biyokimya alanında çok sayıda dernek olduğunu hatırlatan Prof. Dr. Sunguroğlu, “ Düzenleyeceğimiz ‘Derneklerimiz Paneli’nde dernek başkanları derneklerini ve faaliyetlerini anlatacaklar. 2001-2002’de benim genel başkanı olduğum Türk Biyokimya Derneği’nin, Ankara merkezin dışında İstanbul, İzmir ve Adana’da şubeleri var. Şu anki başkanlık görevini Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Biyokimya Anabilim Dalından Prof. Dr. Nazmi Özer yapıyor. Türkiye Klinik Biyokimya Derneği’nin başkanı Prof. Dr. Oya Bayındır, merkezi İzmir’de, Ankara’da şubesi var. Klinik Biyokimya Uzmanlar Derneği’nin başkanı Prof. Dr. Necip İlhan, merkezi İstanbul’da bulunuyor. Moleküler Tıp Derneği’nin başkanı Prof. Turgay İspir, merkezi İstanbul’dadır” dedi.

19 Mart 2010 Cuma

Türkiye’nin ilk CE işaretli ELISA Kitleri

Türkiye’nin CE işaretli ve Sağlık Bakanlığı’na kayıtlı ilk ELISA kitlerinin üretimine ve ihracatına başlandı. Tanı Medikal Ltd. Şti. Genel Müdürü Mete Elçi tarafından Sağlık Dergisi’ne yapılan açıklamada, baştan sona yerli üretim TML marka ELISA kitlerinin Türkiye ve Almanya’da tescil edildiği ve başta ABD ve AB ülkeleri olmak üzere ihracatlarının gün geçtikçe arttığı belirtildi.

Rutin ve spesifik laboratuar ürünlerinde kalitesinden ödün vermeden 14 yıldır hizmet veren Tanı Medikal Ltd. Şti., ithalatın yanı sıra üretime de başlayarak, ihracatta kendine önemli yer edindi. Küreselleşen bir dünyada ve ekonomik sistemde, sadece aracılık yapan firmaların geleceğinin olmadığı ve sağlıkta çok büyük ölçüde dışa bağımlı olan Türkiye’de de yüksek teknolojili ürünlerin üretilebileceği iddiasıyla yola çıktıklarını belirten Tanı Medikal Genel Müdürü Mete Elçi, Sağlık Dergisi'ne şu açıklamayı yaptı: “Özellikle ELISA kitlerinde, uluslar arası pazarın gelişim dinamiklerine bakarak, hangi parametrelerin geliştirileceği konusunda stratejik kararlar alıyoruz. Yurt dışında işbirliği yaptığımız firmalar da bizi yönlendiriyor. Firma olarak ELISA testlerinin birçoğunu, araştırma geliştirme döneminden sonra üretebilecek alt yapıya, donanıma ve bilgi birikimine sahip bulunuyoruz. Örneğin Neopterin ELISA kitinin, dünyadaki üçüncü üreticisiyiz. Bugün ABD’de Abbot Laboratuarlarında bizim ürünümüz kullanılıyor. Yeni bir teknoloji ile ürettiğimiz Neopterin ELISA kiti, yurt dışında özellikle kan bankacılığında kullanılan bir parametre. Herhangi bir viral enfeksiyonu çok erken aşamada tespit etme özelliğine sahip. Hangi virüs olduğunu söyleyemiyor ama viral bir enfeksiyon geçirdiğinizi tespit ediyor. Neopterin düzeyi yüksek çıkan kan örnekleri transfüzyona alınmıyor. Böylece viral enfeksiyonların kan nakli yoluyla yayılmasının önüne geçiliyor.”


Gümrük ve Piayasaya Arz Denetimlerinde Yaşanan Sorunlar
Laboratuar ürünleri sektöründe fiyat ve kalitenin çok önemli yeri olduğunu kaydeden Elçi, bu alanda AB standartlarını baz alan düzenlemelerin yapılmış ya da yapılıyor olmasına rağmen, denetim süreçlerinde ciddi aksaklıkların olduğunu da dikkat çekti: “Tüp Bebek ürünleri için Sağlık Bakanlığı 1.1.2010 tarihinden itibaren, piyasaya arzda CE ve UBB kaydı zorunluluğu getirdi. Önceden ithal edilen ürünler kontrol belgesine tabiydi, dolayısıyla ithalat aşamasında bir kontrol vardı. Şimdi piyasaya arzda CE onayı ve UBB kaydı arandığı için, ithalatta kontrol tamamen kalktı. Tüp Bebek işlemleri, paket fiyat uygulamasına tabi olduğu için, özel merkezler açısından bir ürünün UBB kaydının ya da CE’sinin olup olmadığı bir önem taşımıyor. Bu nedenle de CE’si olmayan bir çok ürün rahatlıkla pazara giriyor ve kullanılıyor. Sadece kamu kurumları, alımlarında UBB kaydı istiyor. Dolayısıyla kontrol ya da denetim mekanizmaları oluşturulmadan ya da altyapısı kurulmadan getirilen her yeni düzenleme piayasa ve kullanıcılar açısından kaosa yol açıyor ve daha da önemlisi düzenleme ile amaçlananın tam tersi bir sonuç ortaya çıkıyor: mutlak denetimsizlik” diye konuştu.


“Satış Sonrası Hizmette Başarılıyız”
Laboratuar yelpazeleri içerisinde, tüp bebekte kültür mediumları, genetik, androloji ürünleri ve invitro diagnostik ürünlerinin yer aldığını kaydeden Elçi, şunları söyledi: “Firma olarak alanında profesyonel bir ekip ile çalışıyoruz. Bilimsel Danışmanlarımızın da yardımıyla, satış sonrası hizmetlerimizde bu ekip hızlı bir şekilde çözüm sunuyor.”

18 Mart 2010 Perşembe

15 AYDA ANKARA TIP BAMBAŞKA BİR YÜZE KAVUŞTU

Göreve geldiği günden bu yana borçların ödenmesinde büyük adımlar atan ve başarılı işlere yapan Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. İlker Ökten, hastaneyi bambaşka bir yüze kavuşturmayı başardı.

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde göreve geldiği günden bu yana geçen 15 ay içerisinde birçok başarılı çalışmaya imza atan Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. İlker Ökten, geçen bu süreyi Sağlık Dergisi Yazı İşleri Müdürü Esra Öz’e değerlendirdi. Prof. Dr. Ökten, 29 ayın borcunu ödediklerini ve şu anda 2009 yılının Ocak ve Şubat aylarının borçlarını kapatmaya başladıklarını belirterek yoğun çalışma ve tasarruf tedbirleri sayesinde borç süresini 12 aya düşürdüklerini, hedeflerinin 6 ay olduğunu söyledi. Borçların yanı sıra yeni alımların da gerçekleştiğini kaydeden Prof. Dr. Ökten, 15 ayda 122 Milyon TL ödedikleri bilgisini vererek şöyle konuştu: “Yani borçlarımızı ödemenin yanı sıra yenilikler yapmaya devam ediyoruz. Mesela önümüzdeki günlerde ‘Aferez Ünite’sini tamamen yeniliyoruz. Uzun zamandır bekleyen Türkiye’nin en modern Yanık Ünitelerinden biri olan, merkezimizin eksiklikleri tamamlıyoruz. Çok masraflı bir merkez olduğu için açılması gecikmiş olsa da halkımıza en iyi şekilde hizmet vereceğiz. Devlet Planlama Teşkilatı’ndan alınan teşvik sayesinde, ‘Akraba Dışı Doku Bankası’ inşaatı yapıldı. Bina tamamlanınca hizmete girecek.”

“SGK Kesintileri Belirsizlikten Kurtulmalı”
Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) tarafından yapılan kesintilerin bir an önce belirsizlikten kurtulması gerektiğini kaydeden Prof. Dr. Ökten, “Ödemelerle ilgili bir belirsizlik durumu yaşanıyor. SGK’dan yüksek kesinti ile daha önce tahsil edilmiş 20 Milyon TL’ yi, geri ödedik. Mesela, Mart 2009 ‘a kadar SGK’ya 10 bin TL’lik fatura kestiğimizde, fatura inceleninceye kadar, bin TL’si bloke ediliyor. Kalan kısım da 60 gün içerisinde ödeniyor. SGK yetkilileri, faturaları incelendikten sonra, eğer kesinti miktarı yüzde 10’dan daha aşağı ise, kestiği miktar kadar parayı tekrar ödüyor. Kesinti yüzde 10’dan daha fazla ise, alacağınızdan mahsup ediyor. Kurum ile 2007 yılı başından, Eylül 2008 tarihine kadarki mutabakatlarımız sonuçlandı. Bunların hepsinde yüzde 10’dan fazla kesinti olduğu tespit edildi. O döneme ait, 2009’dan önceki döneme ait çok az bir kesinti borcumuz kaldı. Yakın zamanda 2009 öncesi döneme ait SGK kesintisi kalmayacak” dedi.


Tüm Çalışanlar SGK’ya Devredildi
Bir ayda 2 aylık borç ödediklerini vurgulaya Prof. Dr. Ökten şunları kaydetti:” 15 Ocak 2010’dan sonra bütün çalışanlar SGK’ya devredildi. Şu anda bütün memurlar ve 657’ye tabi çalışanları da bu kapsam içerisinde yer alıyor. Bizim çalışanlarımızın da tedavi masrafları artık SGK tarafından ödeniyor. SGK’ya gönderdiğimiz faturaları 60 gün içerisinde tahsil edeceğiz. Böylelikle ne zaman ne kadar para tahsil edeceğimiz ortaya çıkacak.”

“Tomografide Tümörün Yerini Belirleyip, Hastaya Verilecek Işını Veriyor”
İbn-i Sina hastanesinde bir tane dijital mamografi cihazı aldıklarını belirten Prof. Dr. Ökten, “Cebeci hastanesine de bir tane dijital mamografi cihazının ihalesi yapılıyor. Bunların ikisinin maliyeti 1 Milyon TL civarında olacak. Radyoterapi cihazımız çalışmıyordu. Ocak 2009 tarihinden yeniledik ve hizmet vermeye başladı. Günlük 60-70 hastaya, Ankara’daki en iyi radyoterapi cihazlarından biri ile hizmet veriyoruz. Ankara’daki 750 bin TL’ye alınan radyoterapinin planlayıcısı simülatör tek olma özelliği taşıyor. Bu cihaz tomografide tümörün yerini belirleyip, hastaya verilecek ışını sağlam dokulara en az zarar verecek şekilde ayarlıyor. Ayrıca hizmet veren lineer hızlandırıcı radyoterapi cihazımız da var. Hazırladığımız programımıza göre bu yılın sonuna kadar iki tane daha radyoterapi cihazı alacağız” açıklamasında bulundu.


Onkoloji’ye Türkiye’de ilk Olan Cihaz Geliyor
Onkoloji alanında da birçok yeni çalışmalar içerisinde olduklarını kaydeden Prof. Dr. Ökten, şöyle devam etti: “Türkiye’de bir ilk olacak bir cihaz getiriyoruz. İntra Operatif Radyoterapi Cihazı ile, hasta ameliyatta iken, tümör çıkartıldıktan sonra eğer etrafta bir tümör invazyonu varsa, tedavi edilecek. Bunlar daha çok meme, inoperable pankreas ve nüks rektum kanserlerinde kullanılıyor. Şu anda dünyada yaygın kullanım alanı meme koruyucu ameliyatlarında kullanılıyor. Bu cihaz, çıkarılamayan tümörlere veya kalıntılara radyo terapi uygulayarak, ameliyat esnasında nokta atışı yapılarak tedavi ediyor.”

Klostrofobisi Olanlara Özel Kapalı MR
İbn-i Sina Hastanesi’ne hizmet verecek Üç Tesla MR aldıklarını ve normale kıyasla daha geniş olan cihazı kapalı MR’a giremeyen hastalar için aldıklarını kaydeden Prof. Dr. Ökten, açık MR’dan çok daha iyi görüntü verdiğini ve hastaların kapalı MR’da yaşadığı sorunlarla karşılaşmayacaklarına dikkat çekti. Cebeci hastanesine yeni CT cihazı aldıklarını dile getiren Prof. Dr. Ökten, “Ayrıca 16 dedektörlü tomografi cihazı monte ediliyor. Dört tane dijital röntgen makinesi alıyoruz. Bunlardan iki tanesi hizmete girdi. İki tanesi için de henüz alım aşaması sürüyor. 5 adet CR alarak, eski konvansiyonel röntgen makinelerimizi dijitalize ediyoruz. Önümüzdeki günlerde 5 tane de ultrason cihazı, Radyoloji bölümüne C kollu röntgen ve kalp merkezine koroner anjiyo cihazı alacağız” dedi.

Diyaliz Hastaları Evlerinden Alınıyor
Nefroloji kliniğinin tüm diyaliz cihazlarını yenilediklerini dile getiren Prof. Dr. Ökten şunları söyledi: “Hastanemizde tedavi edilmiş ve diyalize devam etmesi gereken hastalarla ilgili de bir taşıma ihalesi yaptık. Diyaliz hastalarını evlerinden alarak hastanemize getiriyoruz. İki yıl öncesine kadar hastalarımıza diyaliz ünitesi yeterli gelmediği için başka yerlerden hizmet alıyorlardı. Şimdi biz bu hastalarımızı hastanemizde diyalize sokuyoruz.”

Gelen Her Hasta Poliklinik Hizmeti Alıyor
1 Ocak 2010 tarihinden itibaren polikliniklerde randevu sistemini kaldırdıklarını açıklayan Prof. Dr. Ökten, bu sayede gelen her hastanın muayene olduğuna dikkat çekti. Daha önce günde 20 hastanın muayene edildiği bazı bölümlerin polikliniklerinde poliklinik sayısını arttırarak günde yaklaşık olarak 250 hastaya kadar muayenenin yapıldığını söyleyen Prof. Dr. Ökten, hasta sayısının artmasının kaliteyi düşürmediğini vurguladı. Poliklinik hizmetlerinin paket program şeklinde olduğunu hatırlatan Prof. Dr. Ökten, bu durumdan zarar görmelerine rağmen halka hizmet vermek için, daha fazla sayıda hasta kabul ettiklerini dile getirdi. Özellikle Anadolu’dan gelen hastaların, aylarca sonrasına randevu alabildiğinin altını çizen Prof. Dr. Ökten, endokrinoloji bölümüne günlük bin hasta müracaat ettiği ve hastalar en yakın zamanın verildiğini söyledi.


Dijital Hastane
Üç bin kullanılıcılı bir sunucu server ve veri tabanı aldıklarını kaydeden Prof. Dr. Ökten, “Yeni bir veri tabanı aldık. Bu da Mart ayı içerisinde hizmete girecek ve artık tam otomasyona geçeceğiz. PACS sisteminin ihalesini Nisan ayında yapacağız ve bu yıl sonunda hizmete girecek. Bu bizim hastanemizdeki hasta hizmetlerinin hızlandırılmasında, faturalandırmada kapasiteyi artıracak” şeklinde konuştu.

“Yeni SUT Zarar Ettiriyor”
Yoğun Bakım, reanimasyon hizmetlerinin SUT uygulamalarında zarar ettirdiğini belirten Prof. Dr. Ökten, “Yeni SUT uygulamasında itirazlarımızı bildirdik. Yeni SUT uygulamalarında bizim gibi fakülte hastanelerinin maliyetlerinin altında ödemeler yapılıyor. Mesela Kardiyolojide poliklinik paketi içerisine alındı, eskiden EKO paket dışındaydı. Biz bu uygulama ile poliklinik hizmetlerinin, hepsinden zarar edeceğiz. Yeni SUT uygulamasında, bazı özel tetkiklerin paket dışına çıkartılmalıdır. Ayrıca SUT uygulamalarında üniversite hastaneleri için ayrı bir çarpanının olması lazım. Yoğun bakım uygulamaları da pakete girdiği için, bazen tahsil ettiğimiz para o hastaya kullandığımız ilaç için harcadığımız parayı bile karşılamıyor. Yoğun bakımdaki hastaların hepsi zarar ettiriyor. Bizim yoğun bakım yatağımız, toplam yatağımızın yüzde 8’i oranında. Bir araştırmaya göre, eğer yoğun bakım yatağı hastanenin genel yatak toplam oranının yüzde 3’ünü geçerse, bu hastane kaynaklarının büyük kısmının yoğun bakıma ayrılması gerektiğini gösteriyor. SUT uygulamalarında mutlaka, yoğun bakım yataklarında tedavi edilen hastalar için bazı tedavi amaçlı kullanılan enstrümanların paket dışına alınması şart” diye konuştu.

Hastanemizi Tam Gün’e Hazırlıyoruz
Hastaneyi Tam Gün uygulamasına hazırladıklarını dile getiren Prof. Dr. Ökten, “Özellikle dönecek cerrah arkadaşlarımızın ameliyathanede sıra sıkıntısı çekmemeleri için ameliyathaneyi çift vardiya çalıştıracağız. Bizim programımıza göre ameliyatlar sabahtan başlayacak, özellikle merkezi ameliyathanelerimizi, saat 4’ten sonra çalışacak şekilde ikinci bir vardiya ile çalıştıracağız. Üç hastanede toplam 52 tane ameliyat salonumuz var. Poliklinik hizmetlerinde de eğer provizyon alabilirsek, bu konuda herhalde bir düzenleme getirilecek. Hastası fazla olan poliklinikleri Cumartesi günleri de açmayı düşünüyoruz. Performans almak isteyen hekimlerimiz buralarda görev yapacaktır. Hastanemizde tam günle ilgili hiçbir sıkıntı olmayacak, gerekli düzenlemeleri yapıyoruz” dedi.

“Özel Odalar Artık Her Şekliyle Özel Oluyor”
Türkiye’nin yatak sayısı açısından en büyük tedavi kurumu oldukları belirten Prof. Dr. Ökten, şöyle devam etti: “Şu anda 2 bin 200’ün üzerinde yatağımız bulunuyor. Akreditasyon için bazı odalardaki yatak sayıları düşürüldü. Eğer yatak ihtiyacımız olursa, genişleyebilecek fiziki imkana sahibiz. Özel odaların hepsinin yataklarını yeniliyoruz. Mart ayı içerisinde, televizyonu, buzdolabı, refakatçi kanepesi ve telefonu olmayan özel oda kalmayacak. Maliye Bakanlığının talimatları doğrultusunda otelcilik hizmetleri için 25, 50 ve 75 lira alıyoruz. Özel Odalar Artık Her Şekliyle Özel Oluyor.”

“Özel Muayenelerden Fark Kalktı, İşimiz Zorlaştı”
Dönerleri tavandan vermeye başladıklarını dile getiren Prof. Dr. Ökten, “Bizde fazladan istihdam edilen personel vardı. Ama ciromuzu artırarak personel maliyetini düşürdük. İşten çıkarma yerine daha fazla ciroyu hedefledik. Eskiden yüzde 70’lere varan personel maliyeti bugün itibarıyla çok düştü ve yüzde 30’un üzerinde bir ciro artışı sağladık. Eylül ayında sanal performans sistemine geçeceğiz. Yani her bölüm, performans uygulamasına başlanıldığı zaman ne kadar döner sermaye alabilecek veya alamayacak, onun hesabını kendilerine bildireceğiz. Bu şekilde, kliniklerimiz daha verimli nasıl çalışır, onun hesabını yapacağız. Tam gün yasası ile birlikte bizim ciromuz artacak. En önemli gelir kalemimiz olan, özel muayeneden döner sermayeye olan gelirlerimiz ortadan kalkıyor. Bunu da ciroyu artırarak karşılamamız gerekiyor. Özel muayenelerden artık ücret alınmayacak. 2009 yılında bizim döner sermayemiz, özel muayenelerden 11 milyondan fazla bir gelir elde etti. Bu yıl üniversitelerden alınan hazine kesintisi yüzde 5’ten, yüzde 3’e düştü. 2011 yılında da yüzde 1’e düşecek ama oradaki kesinti miktarı bizim kaybımızı tam olarak karşılamıyor, o nedenle bir sıkıntımız olacak. Mesai sonrası ve Cumartesi hizmetleri ile ciromuzun daha da artacağını tahmin ediyoruz. Tam gün ile çalışanlarımızın mağdur olmayacağını tahmin ediyoruz” dedi.

17 Mart 2010 Çarşamba

SAĞLIĞIN TEŞVİKİ VE GELİŞTİRİLMESİ ÇALIŞTAYI

Sağlığın Teşviki ve Geliştirilmesi Çalıştayı’na katılan Sağlık Bakanı Recep Akdağ, Türkiye'de aşılama çalışmalarıyla bir çok hastalığın artık görülmediğini belirterek, “Kızamığı Avrupa'da elimine eden ilk ülke olacağız” dedi.

Sağlığın Teşviki ve Geliştirilmesi Çalıştayı’na katılan Sağlık Bakanı Prof. Dr. Recep Akdağ, sağlığın teşviki ve geliştirilmesi için önemli bir araya gelindiğini söyledi. Çalıştaya YÖK, üniversiteler, sivil toplum örgütleri ve diğer ilgili kesimlerden uzmanların katıldığını kaydeden Prof. Dr. Akdağ, Batılıların sağlığın promosyonu şeklinde ifade ettiğini, sağlığın geliştirilmesinin, bireyin kendi sağlığını koruması konusunda farkındalık ve davranış değişikliği yaratılması anlamına geldiğini bildirdi. Türkiye'de yürütülen Sağlıkta Dönüşüm Programı ile sağlık göstergelerinde önemli iyileşmeler meydana geldiğini, vatandaş memnuniyetinin arttığını söyleyen Prof. Dr. Akdağ, sağlığın iyileştirilmesinde bir hedef olarak sadece Sağlık Bakanlığı’nın ajandasında bulunursa başarının bir yere kadar olacağını ve sektörel katılımınım önemini vurguladı. Dünya Sağlık Örgütünün sloganında da bulunan ‘Herkes İçin Sağlık’ zeminin, herkesin ulaşabildiği bir sağlık hizmeti olması gerektiğini dile getiren Prof. Dr. Akdağ, vatandaşın finansal riskten korunmasının son derece önemli olduğunu söyledi.


“Sağlık Sistemleri 3 Ana Başlıkta İnceleniyor”
Sağlık sistemleri incelendiğinde 3 ana başlıkta toplandığını belirten Prof. Dr. Akdağ, “Birincisi sağlık göstergelerinin iyileşmesi, ikincisi vatandaşın hizmetlerden memnun olması ve üçüncüsü de vatandaşın finansal riskten korunmasıdır. Sağlık hizmetleri Türkiye’de hakikaten iyileşiyor” dedi. Anne ve bebek ölümlerinde önemli düşüşler olduğunu, ortalama yaşam süresinin yükseldiğini belirten Prof. Dr. Akdağ, sağlığın geliştirilmesi konusuna önem verdiklerini, bunun için de bakanlıkta bir daire kurduklarını söyledi. Türkiye’de yaşam süresinin son yıllarda daha hızlı bir eğimle yükseldiğinin görüldüğünü kaydeden Prof. Dr. Akdağ, başta bakanlığın olmak üzere, vatandaşın talep yüksekliğinin motive eden bir talep olduğunu ifade etti. Hareketli yaşamın önemli olduğunu, ancak Türk toplumunun yeterince hareket etmediğine dikkat çeken Prof. Dr. Akdağ, bu konuda bir strateji geliştirilerek hayata geçirilmesinin planlandığını açıkladı.

“Kızamığı Avrupa'da Elimine Eden İlk Ülke Olacağız”
Ülkede tifo, sıtma ve kızamık gibi hastalıklara karşı yürütülen mücadeleyle ilgili bilgi veren ve aşılama sayesinde birçok hastalığın artık görülmediğini belirten Prof. Dr. Akdağ, “Kızamığı Avrupa'da elimine eden ilk ülke olacağız. Bütün bu gelişmeler aşılama konusunda uyguladığımız doğru politikaların sonuçları. Sıtmanın ülkemizde elimine edildiğine dair de Dünya Sağlık Örgütüne başvuracağız” şeklinde konuştu.

“Tıp Fakültelerinde Eğitim Güncellenmeli”
Meme kanserine karşı ülke genelinde ücretsiz tarama çalışması yürüttüklerini, ama başvuruların yetersiz olduğunu anlatan Prof. Dr. Akdağ, burada farkındalığın öneminin bir kez daha ortaya çıktığına dikkati çekti. Tıp eğitiminde farkındalık konusunda yeni bir düzenleme yapılmasında fayda olduğuna işaret eden Prof. Dr. Akdağ, klasik eğitimin kendilerini güncelin uzağına atmaması gerektiğini belirtti. Prof. Dr. Akdağ, “Tıp fakültelerinde neden sağlığın promosyonu ile ilgili ders olmasın, akılcı ilaç kullanımı ile ilgili verilmeye başlanan dersler genişletilsin. YÖK ile birlikte geliştirilecek” diye konuştu.


Uyuşturucuyla Mücadele İçin Hukukçularla Bir Çalışılıyor
Korunma stratejilerini her zaman vurgulamak gerektiğini kaydeden TBMM Sağlık, Aile, Çalışma ve Sosyal İşler Komisyonu Başkanı Prof. Dr. Cevdet Erdöl, “Korunma stratejileri, tedavi stratejilerinden çok daha ucuz, daha kolay, daha pratik oluyorlar. Uyuşturucuyla ilgili Bakanlık’ta bir teşkilat kurulmalı, bunun da ötesinde asıl uyuşturucu trafiğini önlemede ne gibi önlemler alınabilir, cezai müeyyideler nasıl değiştirilmeli, uygulamada nasıl değişiklik yapılmalı diye hukukçularla çalışıyoruz” dedi.

Sağlıkla Ekonomi Arasındaki İlişki
Son zamanlarda sağlıkla ekonomi arasındaki ilişkinin giderek daha çok konuşulduğuna değinen
AK Parti Adana Milletvekili Prof. Dr. Necdet Ünüvar şöyle konuştu: “Bunda şüphesiz, sağlığa verilen önem, sağlığın yürütülmesinde kullanılan bir takım enstrümanların ekonomisiyle ilişkisi büyük yer kaplıyor. Ülkemiz koruyucu sağlık hizmetleri ile kısa zamanda olumlu noktalara geldi. Aşı oranlarında o seviyeyi yakaladık. Bebek ve anne ölümleri oranlarında da hızla yol alıyoruz.”


“Önce Toplumu Tanıyacaksınız”
Konuşmasında Halk sağlığı kitap yazarı Prof. Dr. John Lust’ten bir alıntı yapan Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim üyesi Prof. Dr. Çağatay Güler şunları söyledi: “Halk sağlığı kitabımızın yazarı prof. Dr. John Lust diyor ki, “Hekimler, siz şu motivasyon, motive etmek lafını bir tarafa bırakın. Kimse kimseyi motive edemez. Siz motivlerden yararlanırsınız. Önce toplumu tanıyacaksınız. Onların dürtüleri ne, eğitimleri ne, ona göre onları yönlendirebilirsiniz. Sizin elinizde sihirli bir kuvvet yok. Siz insanları motive etme gücüne sahip değilsiniz.”

16 Mart 2010 Salı

TRAVMATOLOJİ EKİBİ OLUŞTURMA VE EĞİTİMİ

Ülkemizde trafik kazalarında rastlanan yaralanmalar üzerine çalışmalar yapılıyor. Hastanın hastaneye taşınmasından ilk müdahaleye, cerrahi operasyonlardan, branşların multidisipliner olması üzerine eğitim veriliyor.

Günümüzde artan trafik kazaları dolayısıyla ortopedi ve travmatoloji alanı giderek önem kazanıyor. Acil vakalarda hasta veya yaralının hastaneye getirilme süresi çok önem arz ediyor. Bu açıdan ilk dakikaların ölüm kalım meselesi olduğunu hatırlatan Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Kemal Durak, çoklu yaralanmalar, parçalı kırıklar ve batın yaralanmalarında travmatolojinin bir alt bölümü olan travmatolojinin önem kazandığını dile getirdi. Bu tip çoklu yaralanmaların beyin cerrahi, ortopedi ve genel cerrahi branşlarının ortak yaklaşımı ile tedavi edilmesi gerektiğine dikkat çeken Prof. Dr. Durak, bu tip travmalarda bir branşın çoklu yaralanmalarda ekip başı olması gerektiğini söyledi.

Travmatoloji Ekibi Oluşturulmalı
Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı olarak, son 15 yıldır Ortopedik Travma konusunda çalışmalar yürüttüklerini kaydeden Prof. Dr. Durak, “Hastalıklı ve fonksiyonlarını kaybetmiş bir eklemin cerrahi yolla yeniden şekillendirilmesi veya oluşturulmasıyla tekrar iş görebilir hale getirilmesi işlemi olan Artroplasti üzerine, ekip olarak müdahale edilmelidir. Multıple travmalarda, yani çoklu yaralanmalarda bir ekip başı olması gerekiyor ve ortopedinin travmatoloji kısmı bu görevi üstleniyor. Amacımız özellikle trafik kazalarının bu kadar yoğun olduğu ülkemizde, bu tür yaralanmaların bakımını çok iyi yapabilen ekiplerin yetiştirilmelerini sağlamak. Günümüzde acile gelen hastaların travma ve yaralanma olan hastaların ciddi olarak bakılması ve bu hekimlerin sayılarının arttırılması gerekiyor” dedi.

Kalça Kırıklarına Özel Madde Geliştiriyorlar
Kalça kırıklarında iki yaklaşım olduğunu söyleyen Prof. Dr. Durak, “Kırığın kaynamasını sağlayan implant ya da çivi gibi araçların doğru kullanılmasının çok önemli olduğunu vurguladı. İmplant tiplerini karşılaştırarak, çok küçük bir insizyonla (kesiyle) ameliyat yapmaya çalışıyoruz. Küçük kesi ile kalça kırığını tespit etmek mümkün. Kırık tedavisinde yeni bir madde kullanarak iyileştirmeyi hızlandırabilir miyiz diye araştırmalar yapılmalıdır. Bu konuda hayvan deneyleri halen devam etmektedir. Bundan sonraki aşamaları takip ediyoruz” şeklinde konuştu.

15 Mart 2010 Pazartesi

TAM GÜNDEN KAMPÜSE MERAK EDİLENLER..

Sağlık Bakanlığı Müsteşarı Prof. Dr. Nihat Tosun, Kampüs Projesi’nden Tam Gün uygulamasına birçok konuyu Sağlık Dergisi Yazı İşleri Müdürü Esra Öz’e anlattı. Prof. Dr. Tosun, Tam Gün Yasası ile tıp fakültelerinde asistanların bir hastayla ilgili ilk hazırlığı yaptıktan sonra, değerlendirmeyi hocasıyla birlikte yapacağını belirterek, ''Bu sistem olmadığında hoca bir hasta için 20 dakika harcayacak iken asistanın hastayı hazırlamasıyla 2 dakikada bakacak. Böylece, hoca daha fazla hastaya bakmış olacak'' dedi.

Ankara, Etlik ve Bilkent olmak üzere iki kampüs şeklinde hizmet verileceğini belirten Sağlık Bakanlığı Müsteşarı Prof. Dr. Nihat Tosun, Etlik Kampüsünün ihale işlemlerinin tamamlandığını, Bilkent Kampüsünün de ihaleye çıkılacağını dile getirdi. Kamu özel ortaklığı ile ilgili ihale ortaklığındaki sürecin uzayabildiğini bildiren Prof. Dr. Tosun, ihalelerin yıl sonundan önce tamamlanacağını ifade etti. Sağlık Kampüsü projesine, genel ve dal hastanelerinin bir arada yer aldığı ve lojistik ihtiyaçların kolay temin edilebildiği bir ortam hazırlamayı hedeflediklerini söyleyen Prof. Dr. Tosun, ulaşımı ve alt yapı koşullarının yanı sıra, bu alanlar seçilirken gelişime açık alanları tercih ettiklerini dile getirdi. Kampüsler açıldığında merkezde sıkışan hastanelerin taşınacağını bildiren Prof. Dr. Tosun, iki kampüste aynı branşların olacağını ve rekabetin de kaliteyi getireceğini sözlerine ekledi. Bünyesinde çok sayıda hastaneyi barındıracak şekilde inşa edilecek ve bazılarında sağlık bilimleri üniversitesi de bulunacak kampüs hastane modelindeki poliklinik sisteminin de asistan-uzman hekim-profesör ilişkisine yönelik oluşturulacağını belirten Prof. Dr. Tosun şu bilgileri verdi: “Bu sistemde, poliklinikte ortada bir oda, yanlarda da birer muayene odası bulunacak. Hocanın oturacağı ortadaki oda görüşme ve çalışma odası şeklinde olacak. Yan taraflarda ise asistanlar hasta bakacak. Her bir asistan hazırladığı hastayı hocasının yanına giderek değerlendirecek, tedaviyi birlikte planlayacaklar.”

Kampüs sisteminin tam günün alt yapısını oluşturduğunu kaydeden Prof. Dr. Tosun, üniversitede çalışan hekimlerin devlet hastanesinde de hizmet verebileceğini veya devlet hastanesinde çalışan bir hekimin üniversitede ders anlatabilmesine imkan sağlandığını dile getirdi. Hasta bakmayan öğretim üyelerinin performans ücretlerinin düşük olacağını belirten Tosun, “O zaman hoca sadece yaptığı bilimsel yayınlardan, hoca olmasından ve çalıştığı klinikteki havuzdan ücret alacak. Bu da esas alacağının yüzde 60'ını bulur, ama geriye kalan yüzde 40'ını da kendi çalışarak kazanacaktır” dedi.

Sektör Temsilcileri İlk Kez Politikalarını Belirleyebilecek
Yeni hastane projeleri dahilinde Samsun, Erzurum, Adana, Mersin, İzmir ve Antalya’da da hastane arazileriyle ilgili sorunu çözülen illerde ihaleye çıkılacağını belirten Prof. Dr. Tosun, “Bir kısım hastanenin yerleri belli, bir kısmının alternatifi var. Netlik kazandığında hastane açacağız. Bu yıl yeni açılacak hastanelerle ilgili tıbbi cihaz ve ürünlerle ilgili de sektörde açılım olacak. Bunu sektör temsilcileriyle de paylaştık. 2009 sonuna doğru toplantı yaparak 2010'daki stratejilerimizi ve onlarla ilgili neler alabileceğimizi sunum yapıp, görüşlerini aldık. Onlar da ilk kez önlerini görecek şekilde politikalarını belirleyecekler” dedi.

“Bir Hekim Çalışmalarından bağımsız olarak yaklaşık 4-5 Bin Lira Alacak”
Hastane birlikleri tasarısının büyük bir kampüsün temeli olacağını dile getiren Prof. Dr. Tosun, kampüslerin hastane gibi yönetilmediğini, kendi içinde özerk yapısının olacağını ifade etti. Cerrahi branşlardaki öğretim üyelerinin de yaptıkları ameliyatlar karşılığında performans alabileceğini bildiren Prof. Dr. Tosun, “Bu branştakiler günde 1-2 ameliyata girdiğinde performansı zaten doldurur. Bu hocalar dersini verse, günde 3-5 hasta baksa, 1-2 ameliyat yapsa, diğer hastaları konsülte etse performansını tamamlar” dedi. Hekimlerin performans sistemi sayesinde çalıştığının karşılığını alacağını kaydeden Prof. Dr. Tosun, “Bir hekim çalışmalarından bağımsız olarak yapmasa bile yaklaşık 4-5 bin lira alacak” diye konuştu. Tetkik, tahlil ve ameliyat yapılmayan bir hastanenin para kazanamayacağını vurgulayan Prof. Dr. Tosun, tam gün öncesi sistemde üniversite hastanelerinde özel muayene sonrası tetkiklerin hastanede, ameliyatların ise özel bir kurumda yapıldığı eleştirisinde bulundu.

“Tam Gün ile Hekimler Haklarının Karşılığını Alacak”
Tam Gün ile , Anadolu’da açılan bir üniversite hastanesinin uygulama zorluğunun ortadan kalkacağını kaydeden Prof. Dr. Tosun, basit bir protokol yardımıyla çerçevelerin belirlenebileceğini ifade etti. Yani hekim hem üniversiteden ek ödeme alırken, hem de başka bir hastanede baktığı hastalardan performans ücretini alabileceğini söyleyen Prof. Dr. Tosun, kamuda çalışan hekimlerin de özeldeki gibi verdiği hizmetin karşılığını alacağını ifade etti. Özlük hakları açısından hekimin üniversite mi yoksa hastanenin mi bünyesinde olacağı ile ilgili tüzük çalışmalarını sürdürdüklerini ifade eden Prof. Dr. Tosun, tıp fakültelerinin derslerini YÖK’ün belirleyeceğini, ayrıca üniversitelerde de konuyla ilgili yeni düzenlemelerin yapıldığını kaydetti. Prof. Dr. Tosun, Tam Gün uygulamasının devlet hastanelerinde 6 ay, üniversite hastanelerin de 12 ay süre sonunda uygulanmaya başlayacağını söyledi.

“Hem Devlet Hem de Özel de Çalışılmaz”
Hekimlerin tüm gün çalışmasına ilişkin yasayla ilgili bazı sivil toplum kuruluşları ve meslek odalarının eleştirilerine Sağlık Bakanlığı Müsteşarı Prof. Dr. Nihat Tosun, yanıt olarak şunları söyledi: “Yasanın en fazla tartışılan kısmı, hekimlere üniversite ve kamu hastanelerinde tam zamanlı olarak çalışma zorunluluğu getirmesi. Aynı zamanda özelde de çalışmalarına imkan tanınmamasıdır. Bu düzenleme halkın ve devletin çıkarlarını koruyor. Tam Gün Yasası hazırlanırken her noktanın tek tek üzerinde duruldu. Yasa ile öncelikle akademisyenlere kamunun verebileceği tatminkar bir ücret sunuldu.”

Parası Olmayan İnsanlar da Üniversitede Hekim Seçebilecek
Tam Gün Yasası ile hasta hakları açısından hekim seçme özgürlüğünün kısıtlandığı iddialarına katılmadığını, aksine hasta yararına bir değişiklik yapıldığını ifade eden Prof. Dr. Tosun, “Kamuda hekim seçmek istediğinizde o hocanın muayenesi için para vermeniz gerekiyordu. Bu durumda o hekimi devlet finanse etmiş oluyordu. Hem devletin tüm imkanlarını kullandırıyorsunuz, hem de karşılığında ayrı bir para alıyorsunuz. Peki, o parayı veremeyecek durumda olan insanların seçim hakkı ne oluyor? Bizim buradaki en önemli çıkış argümanımız bu. Parası olan insanların hekim seçme hakkını üniversitede yapması gerekmiyor, özel sektörde de yapabilir.”

“Tam Gün Sayesinde Öğretim Üyeleri Ek Ödemenin Yüzde 25-35'ini Eğitimden Alacak”
Üniversite hastanelerinde hastaların asistan ya da uzman yerine bir öğretim üyesine muayene olmak istemesi halinde sistemin işleyişiyle ilgili olarak Prof. Dr. Tosun, bu konuda çözümün hastane yönetimi tarafından belirlenebileceğini söyledi. Hastaların genelde asistan ya da uzman yerine öğretim üyesine muayene olmak isteğine dikkat çeken Prof. Dr. Tosun, “Hasta şunu kabullenecek ki, asistanlar uzmanlarla birlikte hastayı hazırlayacak. Zaten asistanın tek başına hastayı değerlendirip sonuçlandırmaya hakkı yok. Hocasına danışacak, hoca ile birlikte değerlendirilecek. Tıp fakültelerine ilişkin eleştirilerden biri de 'öğretim üyelerinin sürekli hasta baktığı takdirde araştırma yapmaya vakit bulamayacakları, araştırmaya ağırlık verdiklerinde de hasta bakamayacakları' yönünde oluyor. Asistanların hazırladığı ve hekime sunduğu hastalara bakan hoca aynı zamanda eğitim için de puan alacak. Alacağı ek ödemenin yüzde 25-35'ini eğitimden almış olacak. Bunun dışında o klinikte bakılan hastaların muayenesinden oluşan ortak havuzdan ve ekstra kendi baktıklarından da ücret alacaklar” dedi. Bu sistemde asistanın uzman hekimin işini kolaylaştırdığını ve hasta ile hekim arasında köprü olduğunu anlatan Prof. Dr. Tosun, “Bu sistem olmadığında hoca bir hasta için 20 dakika harcayacakken, asistanın hastayı hazırlamasıyla 2 dakika bakacak. Böylece, o hoca daha fazla hastaya bakmış olacak” şeklinde konuştu.

Yakında Uçak Ambulanslar Faaliyete Girecek
Bu sene uçak ambulansların faaliyete gireceğini kaydeden Prof. Dr. Tosun, uçakların ihalelerinin sonuçlandığını, hizmet alımı yoluyla bir turbo jet ve türbo prob uçağı hizmete başlayacağını belirtti.

Biyologların Çalışma Alanlarında Hassas Davranılacak
Hastanelerin laboratuar hizmetlerinin özel hizmet alımına açılması ile biyologların aktif çalışmasını hedeflediklerini kaydeden Prof. Dr. Tosun, üniversite araştırma laboratuarlarında biyologların yer alması gerektiğini vurguladı. Biyologların yaşadığı kadro ve tanımlanmamış çalışma şartları ile ilgili yaşadığı sıkıntılar konusunda hassas davranacaklarını ifade eden Prof. Dr. Tosun, biyolog dernekleri ve YÖK ile ortak bir çalışma yapacaklarını dile getirdi.

Aile Hekimliği Uygulaması 2010 Yılında Tüm Ülkede Olacak
4 yıldır pilot olarak devam eden ‘Aile Hekimliği Sistemi’ bu yılın sonuna gelmeden bütün ülkede uygulamaya geçileceğini kaydeden Prof. Dr. Tosun, aile hekimliğinin sayısı Ocak ayında 40 ile çıktığını, 9. ya da 10. aya kadar bütün Türkiye’de uygulamaya geçilmiş olacağını belirtti. 2011 yılına girerken aile hekimliği tüm Türkiye’de yerleşmiş ve 4 yıllık tecrübelerin getirisiyle sistemin oturmuş olacağını dile getiren Prof. Dr. Tosun, Ankara ve İstanbul’da çok fazla hekime ihtiyacımız olduğunda bu yılın 6. ya da 7. ayında uygulanmaya başlanacağını söyledi.

14 Mart 2010 Pazar

HASTANESİNE GÜVENEN KATILSIN!

II. Uluslararası Sağlıkta Performans ve Kalite Kongresi kapsamında gerçekleştirilecek olan “Araştırma Ödülü ve En İyi Uygulama Ödülü” ile, Türkiye’de bir ilke imza atılacak.

Sağlık Bakanlığı’nın ev sahipliğinde gerçekleştirilecek olan II. Uluslararası Sağlıkta Performans ve Kalite Kongresi’nde birçok ilke imza atılacak. II. Uluslararası Sağlıkta Performans Ve Kalite Kongresi, 28 Nisan-1 Mayıs 2010 tarihleri arasında Antalya’da gerçekleştirilecek. Toplantıda kurumlar “performans, kalite, hasta ve çalışan güvenliği” alanında çalışmalarını yarışma sayesinde ödüllendirebilecekler. “Araştırma Ödülü ile En İyi Uygulama Ödülü” adında iki farklı alanda değerlendirme yapılacak. Bu yarışmalar sayesinde kurumlar kalitelerini gösterme imkanı bulacaklar. Ödülün Hizmet Kalite Standartları’nın etkinliğinin ölçümünü içeren tebliğler arasından dereceye giren bildiri sahiplerine verileceğini kaydeden Kongre Yürütme Kurulu Başkanı Dr. Hasan Güler, çalışmanın saha çalışması yapan ve bilimsel gereklilikleri karşılayan hastanelerde yapılması gerektiğini söyledi. İlk üç içerisine giren yarışmacıların kongreye davet edileceğini belirten Dr. Güler, düzenleyecekleri ödül töreninde kendilerine plaket verileceğini ifade etti.

"Hizmet Kalite Standartları En İyi Uygulama Ödülü"
En iyi uygulama ödülünün seçici kurul tarafından belirleneceğini söyleyen Dr. Güler, hasta, çalışan ve laboratuvar güvenliği alanlarında hastanelerde yapılan sistematik uygulamaların değerlendirileceğini vurguladı. Bu yarışma alanında esas alınanın plan ve programlarla çıkartılarak, raporlamanın görsel öğelerle desteklenmesi gerektiğine dikkat çeken Dr. Güler, bu dalda başarılı bulunan çalışmanın benzer kurumlara da örnek olması gerektiğini kaydetti. Bu alanda da dereceye giren ilk üç çalışma sahiplerinin kongreye davet edilerek plaket verileceğini dile getiren Dr. Güler, ilk kez gerçekleştirilecek olan bu etkinliğin tüm tarafları açısından farkındalık oluşturacağını söyledi. Yarışma sonucunun 29 Mart 2010 tarihinde dereceye giren adaylara tebliğ edileceğini belirten Dr. Güler, nihai sonucun kongrede açıklanacağına dikkat çekti.

Soruları Doğru Cevapla Kongreye Katıl
Sağlıkta performans ve kalite uygulamalarının daha ileri düzeye taşınması amacıyla ödüllü soru yarışması düzenlediklerini kaydeden Dr. Güler, hizmet kalite standartları ve uygulamalarına yönelik soruları hazırladıklarını belirtti. Performans, Kalite ve Hasta Güvenliği Ajansının 6. sayısında soruların yayınlanacağını ifade eden Dr. Güler, soru setinin hazırlandığını, bu yarışmaya kamu, özel ve üniversiteden olmak kaydıyla sadece Hemşirelerin katılabileceğini ve bu yarışma sonucunda yapılacak değerlendirme sonucu ilk 5 giren katılımcının kongreye katılımını karşılayacaklarını bildirdi.
Kongre için hazırlanan “Performans, Kalite ve Hasta Güvenliği Ajansı”nın kaynak kitap özelliği taşıdığına değinen Dr. Güler, bu kongrede birçok anlamda ilklerin gerçekleştirileceğini ve hastane çalışanları için tarihi bir önem taşıdığını dile getirdi.

13 Mart 2010 Cumartesi

YAŞAM BOYU ASPERGER BOZUKLUKLARI

Prof. Dr. Mualla Öztürk Sempozyumlarının 23’üncüsünde “Yaşam Boyu Asperger Bozuklukları” konusu üzerinde duruldu.

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalının kurucu öğretim üyesi Prof. Dr. Mualla Öztürk anısına her yıl geleneksel olarak düzenlenen Sempozyumların 23’üncüsü 1-2 Mart tarihlerinde gerçekleştirildi. Sempozyum, “Yaşam Boyu Asperger Bozuklukları” konusu üzerine düzenlendi. Sempozyuma Ankara Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Cemal Taluğ, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. İlker Ökten, Dekan Yardımcısı Prof. Dr. T. Murat Özsan, Cebeci Hastanesi Başhekimi Prof. Dr. Sancar Bayar, Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ayla Aysev ve öğretim üyeleri katıldı.


Prof. Dr. Mualla Öztürk Araştırma Ödülleri Sahiplerini Buldu
Sosyal etkileşimde zorluklar ve sınırlı, stereotipik ilgi ve etkinliklerle tanımlanan otistik spektrum bozukluklarından (OSB) olan bir iletişim bozukluğu olarak ifade edilen Asperger Sendromu ile ilgili panellerin düzenlendiği Sempozyumda, “Prof. Dr. Mualla Öztürk Araştırma Ödülleri” de sahiplerini buldu. Uzman Psikolog Özlem Özbay ile Doç. Dr. Gülsen Erden’in “Öfke Kontrolü Eğitim Programının Etkinliğinin Tutuklu Bir Grup Ergen Örnekleminde İncelenmesi” adlı çalışma ile Dr. Koray Karabekiroğlu’nun “Türkiye’nin erken çocukluk dönemi (1-3 yaş) ruh sağlığı profilinin belirlenmesi” adlı çalışmaları Ödüle değer görüldü. Ödül Sahipleri, ödüllerini Çocuk Sempozyumun Onursal Başkanlarından Prof. Dr. Ayhan Çavdar’ın elinden aldı.


“Karikatürler Asperger Bozukluğu’nun tedavisinde kullanılabilir!”
Sempozyumunda Karikatürist Nezih Danyal tarafından “Çocuk ve Karikatür” adlı konferans sunuldu. Karikatür sanatının insanın fikrini, derdini çizgiler aracılığıyla anlatılması anlamına geldiğini belirten Danyal, karikatürlerde fikirlerin hem yazı hem de çizgi ile anlatılabildiğini söyledi. Aspergerin bir iletişim bozukluğu olduğuna değinen Danyal, karikatürün bir iletişim aracı olması nedeniyle Asperger Bozukluğu’nun tedavisinde kullanılabileceğini söyledi.

Toplantıda “Otizm ve Asperger Bozukluğu”, “Asperger Bozukluğu’nun Nörobiyolojisi”, “Çocukluktan Gençliğe Asperger Bozukluğu: Olgu İzlemi” gibi ilgi çeken birçok panel ve konferans düzenlendi.

12 Mart 2010 Cuma

“SAĞLIK TURİZMİ İÇİN GELİŞMİŞ TEKNOLOJİ GEREKİYOR”

Ülkemizde gittikçe gelişmekte olan sağlık teknolojileri beraberinde sağlık turizmini de getiriyor. Sağlık turizmi üzerine Healer’s World Dergisi’ne konuşan Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Biyokimya Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Kadirhan Sunguroğlu, kaplıca turizmi ile sağlık turizminin birbirine karıştırıldığını hatırlatarak, bazı bürokratik sorunlar çözüldüğünde çok daha iyi hizmetin verilebileceğini söyledi.

Ülkemizde sağlık turizmi ve kaplıca turizminin birbirine karıştırıldığını belirten Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Biyokimya Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Kadirhan Sunguroğlu, sağlık turizmi için gelişmiş teknolojiye ihtiyaç olduğunu vurguladı. Sağlık turizminde ulaşım kolaylığı olması gerektiğine dikkat çeken Sunguroğlu, kaplıca turizminde ise konaklama ve temizliğin çok önemli olduğunu söyledi. Sunguroğlu, “Son yıllarda Türkiye’de gerek devlete ait sağlık kurumları, gerekse özel sektör sağlık kurumları çok hızlı gelişti. Dolayısıyla Türkiye, birçok komşu ülkeden daha ileri bir düzeye geldi. Onun için şu anda biz, komşularımız da dahil, birçok ülkenin vatandaşlarına sağlık hizmeti verecek duruma geldik. Mesela Sudan’dan sağlık hizmetleri açısından çok ilerideyiz. Sudan’lı kanser ve kalp hastaları tedavi görmek için Ürdün’ün başkenti Amman’a geliyorlar. Uygun bağlantılar kurulduğu takdirde bunlar çok rahatlıkla Türkiye’ye getirilebilir. Aynı şekilde Irak’ta son yıllarda, savaşın da etkisiyle sağlık hizmetleri çok geriledi. Afganistan, Kazakistan, Türkmenistan ve Tacikistan’a sağlık hizmetleri verebiliriz. Ortadoğu, Balkanlar, Kuzey Afrika ve Orta Asya gibi yakın coğrafyamızda sağlık hizmetleri bizden geride olduğu için, ileri teknolojimizle sağlık hizmeti verebiliriz” şeklinde konuştu.

Sağlık ve Kaplıca Turizminde ‘Vize’ Sorunu
Sağlık turizmi de olsa nitelikli taşıma ve konaklama koşullarının sağlanması gerektiğini hatırlatan Sunguroğlu, “Ülkeler arasında vize sorunu yaşanıyor. Örneğin Irak’tan, Afganistan’dan buraya gelirken vize almaları gerekiyor. Bunlar kolay değil. Bunları kolaylaştırdığınızda kaçak göçmen girmesine yol açıyorsunuz. Ameliyat olacağım diyerek, Türkiye’ye gelen hasta ondan sonra ortadan kaybolabiliyor. Bu çok ciddi bir sorun. Avrupa ülkeleriyle yaptığım temaslarda da şunu farkettim, örneğin Avusturya’daki işçi sendikaları bu konuda biraz tutucu davranıyorlar. ‘Avusturya’lı hasta Avusturya’da ameliyat olmalıdır’ diyorlar. Ben onlara, Avusturya’da yaşayan Türk hastaları bize gönderin dedim, onlar da ‘Bizden maaş alıyor, bizim sağlık güvencemizi taşıyor, o halde onlar da Avusturya’da ameliyat olsun’ gibi bir yaklaşım içerisindeler. Ülkemizde Avrupa’da yapılan kalp ameliyatları ile aynı teknoloji ve kaliteye, oradakinin yarısından daha az bir fiyata mal ediyoruz. Batı Avrupa ülkelerine göre, biz sağlık hizmetlerini daha ucuza mal ediyoruz” diye konuştu.

İstanbul ve Sahil Kentleri Daha Avantajlı
Yurt dışından gelen hastaların tek vasıtayla geldikleri için İstanbul’daki özel hastaneleri tercih ettiklerini söyleyen Sunguroğlu, Ege ve Akdeniz bölgesinin tercih edilmesinde de sağlık hizmeti almanın yanı sıra tatil yapma imkanının bulunması da cazip geldiğini kaydetti. Sunguroğlu, Ankara’nın direk uçuş ve deniz kenarı olmadığı için İstanbul ve kıyı şehirleri kadar hasta çekmediğini söyledi.

“Suyun Sıcaklığı ve İçerisindeki Minaraller Farklı Etki Yapıyor”
Kaplıca turizminde teknolojiden çok doğal kaynakların iyi değerlendirilmesi gerektiğine dikkat çeken Sunguroğlu, konaklama hizmetlerinin kalitesinde belli bir standardın yakalanması gerektiğini söyledi. Ülkemizin kaplıca suları açısından çok zengin olduğunu hatırlatan Sunguroğlu şöyle konuştu: “Kaplıca sularının etkileri birbirine benzer. Örneğin, genellikle kas ( iskelet sistemi ) yani hareket sistemi hastalıklarına kaplıca sularının tamamına yakını iyi geliyor. Hepsi bedeni rahatlatıyor. Buna bağlı olarak ruhsal bir rahatlama sağlıyor. Hepsi vücut direncini artırıyor, bağışıklık sistemini güçlendiriyor. Ancak suyun içerisindeki mineraller ve suyun sıcaklığı farklılıklar yaratıyor. Bileşimleri, örneğin kükürt miktarları, karbonat miktarları birbirinden farklı, cilde etkileri farklı olan sular da var.”

“Bürokratik İşlemler Azaltılıp, Denetimler Arttırılmalı”
Ülkemizde birçok kaplıcayı gezdiğini kaydeden Sunguroğlu, çok kaliteli hizmet veren yerlerin yanı sıra içeri girilmeyecek kadar kötü durumda olan yerlerin de olduğunu belirtti. Tesislerde konaklamadan otopark hizmetine, soyunma odasından spor salonlarına birçok anlamda yenilikler sunulduğunu söyleyen Sunguroğlu, “Hem Turizm Bakanlığının, hem Sağlık Bakanlığı’nın bu konuda hassas davranıp, denetimlerini çok iyi yapmaları gerekiyor. Türkiye’deki en büyük sorunlardan birisi bürokratik işlemlerdir. Hem insanları yatırım yapmaya teşvik ederken hem de bürokratik işlemleri arttırdığınızda bunun kimseye bir faydası olmaz. Bürokrasi kolaylaştırılsın ama yüksek standartlar getirilip, iyi denetlensin. Hijyen, konfor artırılmalı, Türkiye’de 21. yüzyılda sobalı bir turistik tesis olmamalı” dedi.

11 Mart 2010 Perşembe

MESAİ DIŞI POLİKLİNİK UYGULAMASI’NA TTB’DEN TEPKİ


Acil servis yükünü azaltmak amacıyla uygulamaya konulacak olan “Mesai Dışı Poliklinik Uygulaması”nı eleştiren TTB Genel Sekreteri Eriş Bilaloğlu, düzenlemenin vatandaş gözüyle çok cazip olduğunu; ancak özünde Bakanlığın vatandaşları katkı payı ödeyecekleri bir mekanizmaya sürüklediğini belirtti.

Türk Tabipleri Birliği (TTB), Sağlık Bakanlığı’nın polikliniklerdeki yoğunluğu azaltmak amacıyla başlatacağı “Mesai Dışı Poliklinik Uygulaması” ile ilgili bir basın toplantısı yaparak tepkisini dile getirdi. Sağlık Bakanlığı tarafından 28 Ocak 2010 tarihinde yayımlanan genelge ile ortaya konan uygulamaya tepki gösteren TTB, uygulamanın Tam Gün Yasası’nın çalışma düzenine ilk örneği oluşturduğuna dikkat çekti. Mesai Dışı Poliklinik Uygulaması ile hekimlerin ve sağlık personelinin hafta içinde mesai bitiminden saat 24.00’e kadar, hafta sonu ve resmi tatil günlerinde 08.00-24.00 saatleri arasında, 8 ve 16 saatlik çalışma süreleriyle görevlendirilmelerinin öngörüldüğünü söyleyen TTB, uygulamayı eleştirdi. Konuyla ilgili TTB Genel Merkezi’nde düzenlenen basın toplantısında konuşan TTB Genel Sekreteri Dr. Eriş Bilaloğlu, düzenlemenin vatandaş gözüyle çok cazip olduğunu; ancak özünde Bakanlığın vatandaşları katkı payı ödeyecekleri bir mekanizmaya sürüklediğini belirtti.

“Hekimin Kaçıncı Saatinde Muayene Olmak İstersiniz?”
Genelgenin gerekçesinde acillere, acil müdahale gerektirmeyen ve ayaktan tedavisi sağlanabilecek vatandaşların başvuru sayısının arttığının belirtildiğini dile getiren Bilaloğlu, başvuru sayısının gerçekten arttığını ancak Bakanlığın artış nedenini verilendirmesi gerektiğini kaydetti. Bilaloğlu, “Acil, suistimal edilebilir. Acil sayısı artmış ama neden bu sayı arttı. İnsanlar katkı payını vermemek için, ücretsiz olduğunu bildikleri için acile başvuruyorlar. Artışın temel nedeni Türkiye’de uygulanan ekonomik politikalardır. Bakanlık vatandaşları katkı payı ödeyecekleri bir mekanizmaya yönlendiriyor. Doğru çözüm, katkı payının kaldırılmasıdır. Uygulama, hekimi mesaiden sonra sekiz saat daha çalıştırmayı öngören bir düzenlemedir. Hastaneye gittiğinizde kaçıncı saatinde muayene hizmeti veren bir hekime muayene olduğunuzu sormanız sağlığınız açısından önemli” diye konuştu.

“24 Saat Poliklinik Hizmeti Veren Başka Ülke Bilmiyoruz”
Birinci basamaktaki karışıklığın sürdüğünü kaydeden Bilaloğlu, aile hekimliği uygulaması ile birlikte acillerin yoğunluğunun azalması gerektiğini belirtti. Bilaloğlu, 24 saat poliklinik hizmeti veren başka bir ülke bilmediklerini söyledi. Uygulama hakkında Bilaloğlu şu bilgileri verdi: “Sağlık Bakanlığı’nın acil servis yükünü azaltmak amacıyla başlatacağı uygulama, hafta içi hasta müracaatının en yoğun olduğu mesai saati bitiminden saat 24.00’a kadar olan sürelerde poliklinik hizmeti verilmesi biçiminde düzenlendi. Mesai dışı polikliniklerde görev yapacak olan, birinci basamak sağlık kuruluşlarından görevlendirilecek pratisyen hekimler ve diğer sağlık personeline Bakanlık ek ödeme mevzuatı doğrultusunda tavanı aşmayacak biçimde, çalıştıkları hastanenin döner sermayesinden ek ödeme yapılması öngörüldü. Sağlık Bakanlığı’nın yayımladığı genelgede, “Mesai Dışı Poliklinik Uygulaması”nın hastaneler bünyesindeki uygun mekanlarda ve vardiya sisteminde farklı olarak uygulanacağı belirtildi.”

10 Mart 2010 Çarşamba

TÜRKİYE DİYABET KONTROL PROGRAMI HAZIRLANIYOR

Türkiye`de gün geçtikçe artan şeker hastalığıyla mücadele için ‘Türkiye Diyabet Kontrol Programı’nı hayata geçireceklerini belirten AK Parti Adana Milletvekili Prof. Dr. Necdet Ünüvar, diyabetin ülkedeki seyri konusunda çarpıcı tespitlerde bulundu.

Dünyada ve Türkiye`de gün geçtikçe artan şeker hastalığıyla mücadele için ‘Türkiye Diyabet Kontrol Programı’nı hayata geçireceklerini anlatan AK Parti Adana Milletvekili Prof. Dr. Necdet Ünüvar, diyabet ve komplikasyonları ile mücadele stratejisi ve eylem planlarının geliştirilmesi amacıyla Türkiye Diyabet Kontrol Programı Çalıştayı düzenlediklerini kaydetti. Türkiye Diyabet Kontrol Programı hakkında Sağlık Dergisi Yazı İşleri Müdürü Esra Öz’e bilgi veren Prof. Dr. Ünüvar, Sağlık Bakanlığının bu hastalığa karşı izlenecek stratejiyi belirlediklerini kaydetti. Diyabetin, gerek tedavi, gerekse komplikasyonları açısından ülke ekonomilerini olumsuz etkileyen hastalıklardan biri olduğunu vurgulayan Endokrinoloji Ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Ünüvar, sağlık harcamalarının yüzde 10’nun diyabet ve komplikasyonlarına harcandığını bildirdi.
Prof. Dr. Ünüvar, “Eğer 15-20 yıl önce ‘diyabet görülme oranında ve komplikasyonlarında büyük bir artış yaşanıyor’ tespitinde bulunsaydım, bu tespit bugün hala geçerliliğini koruyor olurdu. Çünkü bu hastalık tüm toplumları git gide daha fazla etkiliyor” dedi.

“Diyabetin Artması, Ülke Ekonomisi Üzerindeki Yükün Artması Demek”
Diyabetin iki çeşiti olduğunu bunlardan, tip 1 diyabette insülinin mutlak derecede olmadığı bilgisini hatırlatan Prof. Dr. Ünüvar, tip 2 diyabetin özellikle sağlıksız beslenme ve hareketsiz yaşamın bir sonucu olan obeziteden kaynaklandığını ve görülme sıklığında artış olduğunu vurguladı. Diyabetin artmasının ülke ekonomisi üzerindeki yükün artması anlamına geldiğini ifade eden Prof. Dr. Ünüvar, tüm gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelerin diyabet ile ilgili stratejik plan uyguladığını söyledi. Sağlık Bakanlığı’nın bir taraftan aşı ile korunabilir hastalıklar üzerinde dururken diğer taraftan kronik hastalıklarla ilgili koruyucu mekanizmaları da devreye soktuklarını ifade eden Prof. Dr. Ünüvar, tedbir almada kronik hastalıkların, bulaşıcı hastalıklardan daha zor olduğunu belirtti. Prof. Dr. Ünüvar, Sağlık Bakanlığı’nca düzenlenen Türkiye Diyabet Kontrol Programı Çalıştayı’nda, yürütülecek çalışmaların ardından Mayıs-Haziran ayları gibi bir eylem planının ortaya çıkacağını söyledi.

Sağlık Bakanlığının Eylem Planı
Türkiye Diyabet Kontrol Programının, Sağlık Bakanlığı Temel Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü bünyesinde, Sağlıkta Dönüşüm ve Sosyal Güvenlik Reformu Projesi kapsamında hayata geçirileceğini kaydeden Prof. Dr. Ünüvar, 5 gün süren çalıştayda tüm tarafların bir araya geldiğini söyledi.

“Diyabet Engelleme Planı Sigara Yasağından Daha Zor Uygulanır”
Genetik nedenlere bağlı diyabetin engellenmesinin mümkün olmadığını, ancak çevresel faktörlerden kaynaklanan tip-2 diyabetin önlenebileceğini hatırlatan Prof. Dr. Ünüvar, buna yönelik izlenecek stratejinin özellikle obeziteyi hedef alması gereğini vurguladı. Bu eylem planında Sağlık Bakanlığı dışında Milli Eğitim Bakanlığı’nın gerekli müfredatı okulların programına koyması gerektiğini belirten Prof. Dr. Ünüvar, yerel yönetimlerin fiziksel aktiviteyi teşvik etmesi gerektiğine dikkat çekti. Bu noktada fiziksel aktiviteyi teşvik edici önlemlerin hayata geçirilmesinin büyük önem taşıdığını anlatan Prof. Dr. Ünüvar, “ İnsanları diyabete sevk eden yeme alışkanlığı ve hareketsiz yaşamın önüne geçilmeli. Sigara içenler başkalarının sağlığını da tehlikeye attıkları için tütün yasağı daha kolay uygulanabiliyor. Ancak sağlıksız beslenme ile ilişkili obezitede kişinin kendi sağlığı söz konusu olduğu için, ‘İstediğimi yerim, kime ne’ anlayışıyla, bununla ilgili kuralları uygulamada zorlanıyor. Bu konuda bir anlayış ve davranış değişikliği geliştirmek çok önemlidir. Yapılan bir araştırmaya göre, anne ve babanın her ikisi de obezse çocuklarının yüzde 80’i, sadece biri obezse yüzde 50’sinin obez olma ihtimali var. Her ikisi de obez değilse bu oran yüzde 9’a düşüyor” dedi.

“Doyma Refleksi Beyin Tarafından 20 Dakika Sonra Algılanıyor”
Sportif faaliyetlerin sadece zayıflama amacına yönelik olmadığını, fazla kilonun hipertansiyon, kanser, karaciğerde yağlanma riskini artırdığını ve uyku düzenini bozduğunu söyleyen Ünüvar, “Dolayısıyla çocuklar ve gençler fiziksel yönden aktif olmalı, sporu bir yaşam şekli haline getirmelidir” diye konuştu.
Doyma refleksinin beyin tarafından 20 dakika sonra algılandığını, ayak üstü atıştırılan besinlerin doyma refleksini geç harekete geçirdiği için obeziteye yol açtığını anlatan Ünüvar, “İnternet ve televizyon da abur cubur yemeyi teşvik ediyor. Hafta sonlarında kiloların yüzde 25’i bu şekilde alınıyor. Günde bir saatten daha az televizyon izleyenlerde obezite riskinin daha az olduğu saptanmış durumda” dedi.

9 Mart 2010 Salı

“ROBOTİK CERRAHİDE ÜLKE GERÇEKLERİ DÜŞÜNÜLMELİ”

Robotik ameliyat üzerinde eğitim veren Amerika Tufts Üniversitesi Baystate Hastanesi Ürojinekoloji ve Pelvik Rekonstrüktif Cerrahi Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Özgür Harmanlı, ülkemizde robotik cerrahiye yönelmeden önce, maliyetin gözönünde bulundurulması gerektiğine dikkat çekti.

Son dönemlerde ilgiyle takip edilen robotik cerrahi, hekimler tarafından da operasyonlarda giderek daha cok tercih ediliyor. Robotik cerrahinin farklı bir yöntem olduğunu ve birçok branşta denendiğini kaydeden Amerika Tufts Üniversitesi Ürojinekoloji ve Pelvik Rekonstrüktif Cerrahi Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Özgür Harmanlı, ABD’de ürolojide prostat ameliyatlarında neredeyse altın standard konumunda olduğunu ancak kadın doğumda en uygun cerrahi tekniklerin hala araştırıldığını kaydetti. Kadın doğum alanında robotik cerrahi de hala geçiş aşamasında olduğunu kaydeden Prof. Dr. Harmanlı, Histektomi ameliyatında genellikle robota ihtiyaç duyulmadığını buna karşın bu ameliyatlarin gerekli egitimle standard laparoskopi, ya da vajinal yoldan yine minimal invazif bir sekilde yapilabilecegini belirtti. Dr. Harmanli’ya göre, rahimden miyom cıkarılmasının, jinekolojik kanser operasyonları ve prolapsus tamirinin robotun özellikle avantaj sagladığı jinekolojik ameliyatların başında geldiğini söyledi.

“ABD'de Yatan Hasta Maliyeti Yüksek Ülkemizde Değil”
ABD’deki robot kullanımı ile ülkemizi karşılaştıran Prof. Dr. Harmanlı şöyle konuştu: “Türkiye gibi ülkeler için robot gibi cok yüksek maliyetli bir ameliyat ne kadar ekonomiktir, bunu düşünmek gerekli. Bir gecelik hasta yatağı ABD’de çok pahalı, Türkiye’de ise öyle değil. Hastaların hastanede kalması fazla bir maliyet getirmiyor. Yani hastanın bir an önce tedavi edilmesi maliyeti çok ciddi bir şekilde azaltıyor. Dolayısıyla ameliyat sırasında harcanan paranın yüksek olması Amerika’da ekonomiyi rahatsız etmiyor. Çünkü hasta bir an önce hastaneden çıktığı için maliyeti de o şekilde düşük tutulmuş olabiliyor. Olayın hem maliyetini hem de uygulanabilirliğini birlikte değerlendirmek lazım. Robotun Türkiye’de kullanılabilirliğini bu bağlamda birlikte değerlendirilmeli. Amerika’da yaygın kullanılabilir ancak ülkemizin gerçeklerini göz ardı etmemek gerekiyor” dedi.

“Prolapsus Ameliyatları Robotla Çok Kolay”
Prolapsus yani mesane ve uterus sarkması ameliyatları üzerine uzmanlaştığını kaydeden Prof. Dr. Harmanlı, “Robotun prolapsus operasyonlarında başarılı bir uygulanabilirliği var. Rahimi çıkardıktan sonra hatta rahimi çıkarmasak bile sarkmış olan vajinanın karın içinde bir yere asılması için dikiş atmak gerekiyor. Laparoskopik dikiş atmak teknikleri var. Bazı hekimlerin elinde başarılı sonuçlar elde edilse de standart laparoskopik cerrahi de dikiş atmak genellikle pek çok kadın doğumcuya zor geliyor. Fakat robot ile dikiş atmak açık ameliyat kadar kolaylaşıyor. Dolayısıyla açık ameliyat yapmak zorunda kaldığım sarkma ameliyatlarını şimdi robot ile yapıyorum. Şu anda yüz üzerinde vaka çalışması yaptım ve çok başarılı sonuçlar elde ettim” şeklinde konuştu.

“Açık Ameliyatta Ne Kadar Dikiş Atılıyorsa, Robot ile de Atabiliyoruz”
Robot ile ameliyat yapılması üzerine çok sayıda eğitime katıldığını dile getiren Prof. Dr. Harmanlı, Amerika’da robotla ameliyat konusunda ciddi çalışmalar yapıldığını ifade etti. Prof. Dr. Harmanlı, “Robot ile yama yani fıtık ameliyatlarında kullanılan meş tarzı, bir ucu sakrumun önündeki ligamente dikiliyor diğer ucu da vajenin tepesine dikiliyor. Böylece vajen geriye doğru çekilmiş oluyor. Robotlarda açık ameliyatla yapılanların aynısını uygulayabiliyoruz. Açık ameliyatta ne kadar dikiş atılıyorsa, robot ile aynı sayıda dikiş atabiliyoruz” diye konuştu.

8 Mart 2010 Pazartesi

TÜRKİYE, ORTA DOĞU VE BALKANLARIN İLAÇ ÜRETİM ÜSSÜ OLACAK

1 Marttan itibaren ilaç ruhsatlandırılmasında, üreticilerin Sağlık Bakanlığı’na sunmakla yükümlü olduğu ''İyi İmalat Uygulamaları Belgesi'' (GMP)için yeni uygulamaya Bir gidilecek. Bu uygulamaya göre, Sağlık Bakanlığı’nın bizzat denetlediği ve uygun bulduğu ya da karşılıklı tanıma anlaşması olan ülkelerin resmi otoritelerince verilen GMP belgelerİ kabul edilecek. İlaç ve Eczacılık Genel Müdür Yardımcısı Dr Halil Akar, konu ile ilgili şöyle konuştu: “ ‘Türkiye'de çok iyi ilaç üretim yerleri var’ düşüncesinden yola çıkarak ülkemizi Orta Doğu ve Balkanların ilaç üretim üssü haline getirme kararı aldık. Jeneriğin ithalini zorlaştırıp, orijinal ürünlerin üretimini teşvik etmek istiyoruz”

Sağlık Bakanlığı 1 Marttan itibaren ithal ilaçların ruhsatlandırılmasında yeni bir uygulama başlatacak. Daha önce üreticiler, ruhsatlandırmada, bakanlığa FDA (US Food and Drug Administration) (Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi) ya da EMEA (European Medicines Agency) (Avrupa İlaç Ajansı) gibi ilaç otoritelerinin verdiği “İyi İmalat Uygulamaları Belgesi”ni sunabiliyordu. Ancak artık Sağlık Bakanlığı’nın bizzat denetlediği ya da karşılıklı tanıma anlaşması olan ülkelerin resmi otoritelerince verilen belgeler kabul edilecek. Sağlık Bakanlığı İlaç ve Eczacılık Genel Müdürlüğü’nün konuya ilişkin genelgesinde, Beşeri Tıbbi Ürünler Ruhsatlandırma Yönetmeliğinin, “Üreticinin, Bakanlıkça verilmiş yahut uluslararası kabul görmüş kuruluşlarca verilerek ilgili ülkenin yetkili otoritesi tarafınca onaylanmış ve Bakanlıkça kabul edilmiş iyi üretim uygulamaları çerçevesinde üretim yapabileceğini gösterir GMP (Good Manufacturing Practices) (İyi İmalat Uygulamaları) belgesinin gönderilmesi gerekir” hükmü vurgulandı. Bu genelge bağlamında, 1 Marttan itibaren ruhsat başvurularında Sağlık Bakanlığı’nca denetlenerek verilen veya karşılıklı tanıma anlaşması olan ülkelerin resmi otoritelerince verilen GMP belgelerinin sunulması gerektiği, genel müdürlükçe bu şartları yerine getirmeksizin yapılan başvuruların reddedileceği bildirildi.

“Yeni İlaçların Sunumunda Sorun Yaşanabilir”
Merck Sharp Dohme İlaçları Dış İlişkiler Direktörü Dr. Murat Aşık, daha önce uluslararası kabul görmüş FDA ve EMEA gibi uluslararası kuruluşların verdiği GMP belgesini kabul eden Sağlık Bakanlığı’nın, artık 1 Marttan itibaren bunları geçerli saymayacağını, sadece kendi vereceği belgeleri kabul edeceğini dile getirdi. GMP belgesinin Bakanlık tarafından nasıl verileceğini, zamanlamasını ve bu konuda yeterli kaynak olup olmadığını bilmediklerini, ancak bu durumdan hastaların olumsuz etkilenmesinden endişe duyduklarını belirten Aşık, kanser, kalp, AIDS ve diyabet gibi önemli hastalıkların tedavisinde kullanılan 200'den fazla yeni ürünün hastaların kullanımına sunumunda sorun yaşanabileceği uyarısında bulundu. Türkiye'de ruhsatlandırma aşamasının çok uzun sürmesi nedeniyle yeni ilaçlara ulaşmada yıllardır sorun yaşanırken yeni uygulamanın bu sorunu daha da büyüteceğini savunan Aşık, “Ruhsatlandırma ve geri ödemeye alınmada yaşanan gecikme yüzünden hastalar yeni ürünlere gelişmiş ülkelerden en az 2-3 yıl daha geç ulaşıyordu. Yeni uygulama bu süreci daha da uzatacak” şeklinde konuştu.

“2009 Yılının Nisan Ayından Bu Yana Ruhsat Başvurusu Kabul Edilen Ürünler Bekletiliyor”
Yeni düzenlenen denetime tabi tutulması gereken 273 üretim tesisi bulunduğunu, Sağlık Bakanlığı’nın Almanya, Fransa, İngiltere gibi çok sayıda farklı ülkede GMP denetimi yapacak yeterli eleman ve kaynağı olup olmadığını bilmediklerini ifade eden Aşık, “Bu üretim tesislerinin kısa sürede denetlenip belgelendirilmesi mümkün görünmüyor” diye konuştu. 2009 yılının Nisan ayından bu yana ruhsat başvurusu kabul edilen ürünlerin bekletildiğini, 1 Marttan itibaren de artık geçerli GMP belgesi olmayan ürünlerin ruhsat başvurularının kabul edilmeyeceğini belirten Aşık, şunları söyledi: “Biz bu denetime karşı değiliz. Ama sürecin nasıl işleyeceğini ve nasıl bir tanımlama olacağını bilmek istiyoruz. 20-30 yıldır gayet iyi işleyen bir sistem varken neden böyle bir değişikliğe gidildi bilmiyoruz. Sürecin hastalara zarar vermeyecek şekilde sonuçlandırılacağını ümit ediyoruz. Bu konuda sektör olarak biz de üzerimize düşeni yapmaya hazırız.”
Türkiye'nin uluslararası tanıma sağlayan İlaç Teftiş Anlaşmasına (PIC) henüz üye olmadığını, bu sisteme giren ülkelerin birbirlerinin belgelerini karşılıklı tanıdıklarını belirten Aşık, “Ülkemiz eğer bu sisteme üye olursa sorun kendiliğinden çözülür” dedi.

“Türkiye İlaç Üretim Üssü Olacak”
Sağlık Bakanlığı İlaç ve Eczacılık Genel Müdür Yardımcısı Dr Halil Akar, yeni sistemin işleyişi hakkında bilgi verdi. Üretim, ham madde ve işçilik ucuz olduğu için dünyada jenerik ürünlerde Uzak doğuya kayma olduğunu, oysa Türkiye'de de çok iyi ilaç üretim yerleri bulunduğunu belirten Akar, ilaç harcamalarında ithal ilaçların oranında artış olduğunu, eğilimin ithale doğru yöneldiğini söyledi. Akar, şöyle konuştu: “Türkiye'de çok iyi ilaç üretim yerleri var düşüncesinden yola çıkarak ülkemizi Orta Doğu ve Balkanların ilaç üretim üssü haline getirme kararı aldık. 'Üretim yeri Avrupa'da ya da Asya'da olsun GMP uygulamalarını biz yapalım' dedik. Amacımız yerli üretimi teşvik etmek. Jeneriğin ithalini zorlaştırıp yerli üretimi teknik olarak mümkün olan orijinal ürünlerin üretimini teşvik etmek istiyoruz. Umarız bunda başarılı oluruz. Aldığımız geri dönüşler iyi yolda olduğumuzu gösteriyor.”

“Elzem İlaçlar için Denetime Öncelik Verilecek”
“Yeni uygulamayla hastaların yenilikçi ilaçlara ulaşmada zorluk yaşayabilecekleri” eleştirisine Akar, bazı ilaçların yeni uygulamadan muaf tutulduğunu bildirdi. Bir ürünün kendi alanında en ucuz ve tedavide tek (endikasyon muadili olmayan) ilaç olması halinde uygulamadan kapsam dışı tutulacağını açıklayan Akar, jenerik ürünlerde ise zaten sıkıntı beklemediklerini ifade etti. Yeni çıkan orijinal ürünlerde belgelendirmenin belli bir süre alabileceğini, ancak elzem ilaçlar için bu denetime öncelik vereceklerini kaydeden Akar, denetimlerin teftiş kurulu ile İlaç ve Eczacılık Genel Müdürlüğünün elemanlarınca yapılacağını söyledi. “Denetimi yapılacak üretim tesislerinin sayısının çok fazla olduğu” görüşüne de katılmadığını anlatan Akar, “Türkiye'ye bu tesislerin tümünden ilaç gelmiyor. Müracaat edilenlerin sayısı söz edildiği kadar çok değil” şeklinde konuştu. Akar, uluslararası karşılıklı tanıma için bakanlığın bir çalışma başlattığını, dil bilen sertifikalı müfettişler yetiştirildikten sonra bunun en kısa sürede gerçekleştirileceğini sözlerine ekledi.

7 Mart 2010 Pazar

ANKARA ÜROLOJİ GÜNLERİ 2

Uluslararası katılımlı Ürojinekoloji Günleri -2; yurt içinden ve dışından katılımcı ve konuşmacıların katılımıyla gerçekleştiğini kaydeden Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Klinik şefi Prof. Dr. Filiz Avşar, toplantıda ameliyatların canlı yayınla izlenerek merak edilen soruların cevaplandığını söyledi.

Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi tarafından düzenlenen Ankara Ürojinekoloji Günleri-2 gerçekleşti. Kongreye çok sayıda yerli konuşmacının yanı sıra Avustralya, Avusturya ve Amerika Birleşik Devletleri’nde alanlarında otorite kabul edilen üç yabancı konuşmacı katıldı. Toplantının ilk günü bilimsel ağırlıklı oturumlara ayırdıklarını kaydeden toplantı Başkanı Prof. Dr. Filiz Avşar, ikinci günü ise yapılan operasyonları ameliyathaneden yapılan canlı yayınla katılımcılara izlettikleri interaktif bölüme ayırdıklarını söyledi. Prof. Dr. Avşar kongre hakkında şu bilgileri verdi: “Bu yıl Ürojinekoloji Kongremizin ikincisini düzenledik. Geçen yıl olduğu gibi bu yılda yoğun bir katılım gerçekleşti. İlk gün geçen yıl olduğu gibi bilimsel toplantılarımızı gerçekleştirirken ikinci güne de ameliyatları koyduk. Konularının otoritesi olan hocalar tarafından seçilen vakalar üzerinde ameliyatlar yapılarak, ameliyathaneden gerçekleştirilen canlı yayınla izletildi. Kongre salonundan direkt olarak birebir olarak hocalarımıza operasyon konusunda sorular yöneltmek ve bilgi almak şansına sahip oldular” dedi.

“Üst Dal Olma Düşünceleri Var”
Toplantıya alanında söz sahibi pek çok Türk konuşmacının yanı sıra, yurt dışından da birisi Türk üç yabancı konuşmacının katıldığını kaydeden Avşar, “Yurtdışından, Avustralya’dan Prof. Dr.Peter Petros, Avusturya’dan klinik şefi Dr. Burghard Abendstein ve Amerika’nın en iyi ürojinekologlarından kabul edilen Prof. Dr. Özgür Harmanlı konuşmacı olarak kongremize katıldı” şeklinde konuştu
Toplantıda Sağlık Bakanlığı Sağlık Eğitimi Genel Müdürü Safa Kapıcıoğlu’nun, bakanlığın müfredat ve yan dal, üst dal çalışmaları konusunda güzel gelişmelerden bahsettiğini sözlerine ekleyen Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Klinik şefi Prof. Dr. Avşar, “Bilim dalımız giderek genişliyor. Bir üst dal olsun mu olmasın mı tartışması hep yapılıyor. Güzel bir gelişme olarak zaman içerisinde bunun da olgunlaşıp bir yan dal yada üst dal olarak sunulacağını söyledi” dedi.


“İlk Yapılan Operasyon Çok Dikkatli Seçilmeli”
Dünyada, Pelvik Rekonstrüksiyonda ya da idrar kaçırma ve sarkma operasyonlarında Dünyada başarı oranının çok yüksek olmadığını belirten Prof. Dr. Avşar, “Ameliyatlar yüzde 70-90 oranında başarı gösteriyor. Yüzde yüzlük bir başarıya henüz ulaşılamadı. Fakat şöyle bir sıkıntımız var. İdrar kaçırmayla ve pelvik rekonstrüksiyonla ilgili ameliyatlarda hastanın şikayeti tekrarlayabiliyor. Her tekrarlamanın ardından da yeni yapılan operasyonda başarı şansı düşüyor. Dolayısıyla ilk yapılan operasyonun çok dikkatli seçilmesi ve hastanın iyi değerlendirilmesi gerekiyor. Operasyonun eğitimli kişiler tarafından yapılması çok önemli” diye konuştu.

Pelvik Rekonstrüktif Cerrahi ve İnkontinans Derneği Sitesinden Online Ameliyat
Kongre Başkanı Prof. Dr. Filiz Avşar, aynı zamanda yönetim kurulunda bulunduğu Pelvik Rekonstrüktif Cerrahi ve İnkontinans Derneği’nin mesleki eğitim açısından önemli bir hizmet başlattığını kaydederek, “Pelvik Rekonstrüktif Cerrahi ve İnkontinans Derneğimizin sitesinde düzenli aralıklarla canlı yayınlarla ameliyat yapıp, meslektaşlarımıza sunmayı planlıyoruz. Bununla ilgili sistem de kuruldu. Naklen ameliyat yayınlarının yapılacağı dönemler bu sitede meslektaşlarımıza duyurulacak. Meslektaşlarımız da siteye girerek ameliyatları seyretme imkanı bulacaklar. Bilgisayar üzerinden tartışma ortamı da yaratacağız. Online olarak vakalar üzerinde tartışılabilecek. Aynı zamanda hastalar da siteyi ziyaret edebilecek ve hastalıkları ile ilgili uzman görüşünü sitemizdeki özel bağlantıdan alabilecekler. Derneğimizin site adresi www.urojin.org ” dedi.

6 Mart 2010 Cumartesi

HEMATOLOGLARA KLİNİK ARAŞTIRMA SERTİFİKASI

7. Araştırıcı Eğitim Programı’nda bu yıl klinik araştırma yapılmasının yolları anlatıldı.

Türk Hematoloji Derneği tarafından düzenlenen Araştırıcı Eğitim Programı’nın 7.’si gerçekleştirildi. Klinik araştırmaların yapılışı ile ilgili temel bilgiler hakkında eğitim verildiğini kaydeden toplantı başkanı Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Hematoloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hamdi Akan, katılımcılara Bakanlık onaylı ‘Klinik Araştırmacı Sertifikası’ verdiklerini belirtti.

Esra Öz: Toplantıyla ilgili bilgi almak istiyorum. Bu yedincisi. Bu toplantıda neler anlatılıyor? Niçin yapılıyor? Kimler katılabiliyor?
Prof. Dr. Hamdi Akan:
Toplantı, Türk Hematoloji Derneği tarafından Hematoloji uzmanı olmaya çalışan yan dal asistanlarına yönelik düzenleniyor. Genellikle bu toplantılarda günlük Hematoloji eğitimi sırasında nispeten az tartışılan, üzerinde daha az durulan konuları ayrıntıları bir şekilde inceleme şansı bulunuyor. Bu 2 günlük toplantının ana konusu, klinik araştırmalarda istatistik ve klinik araştırmalara genel bir bakış açısı geliştirmek. Bu toplantıda klinik araştırmalarda izlenen temel prensipleri sunduk. Bunlar klasik tıp eğitimi içerisinde anlatılmayan konular. İstatistik anlatılıyor ama bir klinisyenin anlayacağı, değerlendirebileceği ya da uygulayacağı bir istatistik bilgisi verilmiyor. Aynı şekilde klinik araştırmalar nasıl yapılır, kuralları nedir, nasıl yapılır üzerinde durduk.

Toplantıya kaç kişi katıldı?
Seksen kişi katıldı. Bunların 45’i yan dal uzmanlığına hazırlananlar, geri kalanı da bu toplantıya özel yan dalı bitirmiş uzmanlar.

Toplantının ayrıcalıklı özelliği var mıdır?
Türkiye’de klinik araştırmalar giderek arttığı için bu tip toplantıları son birkaç senedir özel sektör, üniversiteler, dernekler ve Sağlık Bakanlığı düzenlemeye başladı. Bu toplantının bir özelliği de programa katılanlara sınav uygulanması. Sonunda Bakanlık tarafından sertifikasyon veriliyor. Dolayısıyla bu toplantıya katılanların hepsi, toplantı bitimindeki sınavı başarırlarsa, ‘Klinik Araştırma Sertifikası’ alacaklar.

Klinik Araştırma Sertifikası alınması için ne gibi konular üzerinde duruluyor?
Klinik araştırmaların tarihçesi, uyulması gereken ulusal ve uluslararası kurallara değiniyoruz. Klinik araştırmaların etiği, araştırma nasıl tasarlanmalı, nasıl yürütülmeli, araştırma nasıl bitirilmeli ve bittikten sonra nasıl yayın haline çevrilmeli gibi konular üzerine temel bilgiler verdik.

Master Class uygulaması hakkında ne söyleyebilirsiniz?
Master Class uygulaması Avrupa Hematoloji Birliğinin bir uygulamasıdır. Yani, tıp eğitimi içerisinde verilmeyen konuların kurslar aracılığıyla verilmesini hedefleniyor. Biz de onu şimdi burada yapıyoruz. Şu anda Türkiye’de klinik araştırmalar çok ciddi sorunlarla karşı karşıya. En büyük sıkıntı Danıştay’ın yeni çıkan yönetmeliğin bazı maddelerini iptal etmesi oldu. Bu iptal kararından sonra bu yönetmelik artık geçersiz hale geldi. Şu anda Türkiye’de hala kimse, klinik araştırmalarda ne yapılacağını bilmiyor. Etik kurullar çalışmıyor. Beklentimiz kısa bir süre içerisinde bu işe bir çözüm bulunması. Ama geçici çözümler yeterli değil. Bunun en kısa zamanda kökünden çözülmesinde, herkesin üzerinde uzlaşabileceği bir yönetmeliğin çıkarılmasında büyük fayda görüyoruz. Etik kurullarının kurulabilmesi için Yasa gerekliliği kaçınılmaz bir şey. Danıştay’ın da üzerinde durduğu gibi, bu yasanın çıkması zorunlu hale geldi.

Bu toplantıya katılanların birçoğu aslında uzman ve bu zamana kadar mutlaka yayın yapmışlardır. Bu toplantı araştırmalarla ilgili ne gibi avantajlar sağlayacak?
Yayın yapıyorlar ama yaptıkları yayın genellikle bizim gözlemsel çalışma dediğimiz, ilaç dışı çalışmalar oluyor. Halbuki klinik araştırmaların önemli bir kısmı genellikle ilaçlar kullanılarak yapılan çalışmalardır. İlaç çalışmalarının çok özel kuralları var. Bunu bilen insan sayısı, son günlerde çoğalmakla birlikte, doktorlar arasında bile çok yaygın değil. İlaç çalışmalarının ağırlık kazanması ve klinik anlamda araştırma yapılması için çok gerekli bir sertifikasyon programı uyguluyoruz.

Devlet politikasında da Türk ilaçları tamamen Türkiye’de üretilsin mantığı geçerlilik kazanmaya başladı. Ulusal ilaç politikası uygulanması düşünülüyor, bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?
Ulusal bir politika izlemek önemli yer tutuyor. Bizde şöyle bir alışkanlık vardı; FDA evet derse, biz de evet diyorduk. Ama bu süreç bu kadar hızlı ilerleyince artık gerek otoriteler, gerekse diğer kurumlar da üretim anlamında kontrolü biraz daha kendi ellerine almak istiyor. Türkiye’de yapılan çalışmalar anlamında da bu böyle düşünülür hale geldi. Mesela Türkiye’de yapılan Ar-Ge çalışmaları maalesef çok geri kalmış durumda ve çok hızlı bir şekilde ilerlemesi lazım. Dünyadaki ilacın neredeyse yüzde birini tüketiyoruz. Dolayısıyla Ar-Ge’nin de yüzde birinin Türkiye’de olması lazım. Halbuki bizim hesaplarımıza göre bu pay binde birler düzeyinde yer alıyor. Hem üretim anlamında Türkiye’de ilaç üretilsin, kendi ilaçlarımızı tüketelim, hem de bu ilaçlarla ilgili Ar-Ge’yi Türkiye’de yapalım. Hep yurt dışında yapılan çalışmalara bağımlı olarak davranmak zorunda kalıyoruz. İstiyoruz ki, ya biz de yurt dışında yapılan o çalışmaların bir parçası olalım ya da o çalışmaları burada biz yapalım. Ama bunu yapabilmek için, klinik araştırmaları bilmek lazım. En büyük sorunlardan birisi eğitim eksikliğiydi, şimdi bunu tamamlamaya çalışıyoruz.

Bu toplantıların devamı düşünülüyor mu? Konu aynı mı olacak, başka konular mı işlenecek?
Bu toplantıların yedincisini düzenledik ve her toplantıda farklı bir konuyu ele alıyoruz. Bu toplantının daha genişletilmiş şeklini yeniden yapmayı da düşünüyoruz.

5 Mart 2010 Cuma

“HEDEFİMİZ BEBEK ÖLÜMLERİNDE BİNDE 10'UN ALTINA İNMEK”

Sağlık Bakanı Recep Akdağ, Zekai Tahir Burak Kadın Sağlığı Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nin kreş açılışında, “Önümüzdeki yıllarda anne ölümlerinde yüz binde 10, bebek ölümlerinde de binde 10'un altına inilmesi hedeflendi” dedi.

Zekai Tahir Burak Kadın Sağlığı Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nin kreş açılış törenine
Sağlık Bakanı Recep Akdağ, Devlet Bakanı Selma Aliye Kavaf, TBMM Sağlık, Aile, Çalışma ve Sosyal İşler Komisyonu Başkanı ve Trabzon Milletvekili Cevdet Erdöl, Ankara İl Sağlık Müdürü Mustafa Aksoy ve Ankara Vali Yardımcısı Celal Dinçer katıldı. Bakan Akdağ, açılış konuşmasında, Türkiye'nin son 7 yıl içerisinde ‘kabuklarını kıran, kendini aşan’ bir döneme girdiğine dikkat çekerek, bu dönemin ana karakterinin insana verilen önem olduğunu kaydetti. Bakan Akdağ, 7 yıl içinde Türkiye'de demokrasinin özgürlüklerle birlikte gelişmesi olduğunu ifade ederek, şunları kaydetti: “Bir başka deyişle insan için yapmalıyız. Tabii ki söz konusu olan insan, 'yönetim' olunca, demokrasi ve insan hakları, bireyin özgürlüğü, bireyin vazgeçilmez oluşu ön plana çıkmış oluyor. Dolayısıyla, bu son 7 senenin en önemli özelliklerinden birisi de Türkiye'de demokrasinin gelişmesi, özgürlüklerin genişlemesi ve Türkiye'nin sivilleşmesidir. Aslında ne kadar yazık ki 100 yıla yakın Cumhuriyetimiz, çocukluk çağını yaşamıyor, gençlik çağını da yaşamıyor. Bir olgunluk dönemi içerisinde olması gerekecek kadar Cumhuriyetimiz yaşadı. İlelebet de payidar olacaktır. Ne yazık ki Cumhuriyetin bu 80'li yıllarında da biz hala sivilleşmeyi, daha çok demokratikleşmeyi ve bireyin özgürlüğünü gerçekten ortaya konduğu bir ülkeyi arıyoruz. Ama bunları hala arıyor olmamız, aslında Türkiye'de insana verilen önem açısından atılacak adımların da olduğunu gösteriyor.”

“Türkiye Aslında Bir Anlamda Gerçek Bir Demokrasinin Doğum Sancılarını Yaşıyor”
Türkiye'de demokratikleşme konusunda ciddi mesafeler aldıklarını dile getiren Bakan Akdağ, “Demokrasisi gelişen ve geliştiği için de halkın gücüyle, milletin iradesiyle, egemenliğin kendisinde olduğu ve bundan sonra kendisinde kalacağı, milletin iradesiyle birtakım sıkıntıların aşılacağına inanıyorum. Türkiye aslında bir anlamda gerçek bir demokrasinin doğum sancılarını yaşıyor” dedi.


“Anne Ölümleri Yüz Binde 10, Bebek Ölümleri Binde 10'un Altına İnecek”
Türkiye'de anne ve bebek ölümlerinde önemli mesafe kaydettiklerini belirten Bakan Akdağ, bunlardan birinin anne ve bebek ölüm hızının önemli oranlarda düşürülmesi olduğunu kaydetti. Bakan Akdağ, şöyle konuştu: “Türkiye'de 1998 yılında her 100 bin anneden 70'i, her bin bebekten de 43'ü ölüyordu. 2008 yılında anne ölüm oranının yüz binde 16.5'a, bebek ölüm hızının ise binde 13'e indi. 2009'da tüm dünyada etkili olan domuz gribi H1N1 nedeniyle anne ölümlerinde küçük bir artış yaşandı. 2009 yılında grip salgını nedeniyle ölümler yüz binde 20'nin altında oldu. Bebek ölümleri ise binde 13’e kadar geriledi. Önümüzdeki yıllarda anne ölümlerinde yüz binde 10, bebek ölümlerinde de binde 10'un altına inilmesi hedeflendi. Sağlık personelinin daha iyi hizmet verebilmesi için sağlanan kolaylıklardan biri de kreş hizmeti oldu. Türkiye'deki tüm yöneticilerimize bir kere daha hatırlatmak istiyoruz, kreş ihtiyaçları mutlaka tüm kamu kuruluşlarında ve gereklilik arz eden özel sektörde karşılanmalıdır, kreş oluşturulmalıdır" şeklinde konuştu.

2010-2011 Yılında Kreş İhtiyacı Tamamlanacak
Sağlık Bakanı Akdağ, artık birçok ailede anne babanın çalıştığını, çocuklarının bakımı için çalıştıkları kurumların kreş ihtiyacını karşılaması gerektiğini işaret ederek, “Önemli olan, yöneticilerimizin buna gerekli önemi göstermesidir. Önem verildi ki bu kreş açıldı. Bu Türkiye için zor değildir. 2010-2011 içinde bunları tamamlamayı hedeflemeliyiz. Kreş konusunda Türkiye'de ihtiyaç olduğu yerlerde tamamlanmalıdır” şeklinde konuştu.


“Küçük Melekler Kreşi, 7 Gün 24 Saat Açık”
Hastane bünyesinde açılan ''Küçük Melekler'' kreşinin birçok kuruma örnek olması gerektiğini ifade eden Hastane Başhekimi Dr. Leyla Mollamahmutoğlu, “Özel bir hastaneyiz çünkü doğum ve yenidoğan randevu almıyor ve beklemiyor! 7 gün 24 saat aynı alt ve üst yapıyı hazır bulundurmamız kaçınılmaz. Bu nedenle klasik mesai saatleri dışında da, mesai saatlerine yakın sayıda personelin iş başında olması gerekiyor. Bu personelin çoğunun bakım isteyen yavruları var. Onlar başkalarının istirahat saatlerinde çalışırken, akıllarının rahat olması için, kendi canları yavrularını, gerekirse 24 saat emanet edecekleri çok yakınlarında bir yerleri olmalı dedik ve yola çıktık” diye konuştu.
Kadın sağlığı, kadın hastalıkları, doğum ve yeni doğan alanlarında hizmet verdiklerini kaydeden Dr. Mollamahmutoğlu, sağlık çalışanlarının çocuklarının yararlanacağı kreşin 7 gün 24 saat açık olduğunu belirtti.

Yeni doğan ünitesini de gezen Sağlık Bakanı Akdağ, yetkililerden hastaneye ilişkin bilgi aldı. Devlet Bakanı Selma Aliye Kavaf ile birlikte Zekai Tahir Burak Kadın Sağlığı Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nin kreş açılışını gerçekleştiren Bakan Akdağ, kreşteki çocuklara çeşitli hediyeler verdi.

4 Mart 2010 Perşembe

KLİNİK ŞEFLERİ HAKLARINI ARIYOR

Klinik şef, şef yardımcıları ve baş asistanlarının bir araya gelerek kurduğu Eğitim Hastaneleri Öğretim Elemanları Derneği hakkında bilgi veren dernek başkanı Doç. Dr. Özlem Evren Kemer, ‘öğretim elemanı’ olmalarına rağmen, ‘uzman hekim’ kadrosunda görüldüklerine dikkat çekti.

Klinik şef, şef yardımcısı ve başasistanları tarafından 1996 yılında kurulan Eğitim Hastaneleri Öğretim Elemanları Derneği, çoğunluğu Ankara’da bulunan 475 üyeye sahip. Eğitim Hastaneleri Öğretim Elemanları Derneği Başkanı Doç. Dr. Özlem Evren Kemer dernek hakkında şu bilgileri verdi: “Tüm illerdeki eğitim hastanelerinde şef, şef yardımcısı ve başasistanları da derneğimiz çatısı altında toplamayı hedefliyoruz. Sağlık Bakanlığına bağlı hastaneler, eğitim hastaneleri ve devlet hastaneleri olarak iki şekilde hizmet veriyor. Bu iki hastane arasındaki en önemli fark, eğitim hastanelerinde asistan eğitimi verilmesi ve bu işin klinik şeflikleri tarafından yapılıyor olması. Bugün ülkemizde asistanlık eğitimi Sağlık Bakanlığı’na bağlı eğitim hastanelerinde ve üniversitelerde veriliyor. Bir klinik şefinin başlıca üç görevi var; eğitici olarak asistan yetiştirmek, hastaların güncel tıbbi hizmeti alabilmesi için hizmet vermek ve altındaki personelin bu amaç için uygun çalışmasını sağlayan idareci olmak. Bir üniversite kliniğinde profesör, doçent ne ise eğitim ve araştırma hastanesinde klinik şefi ve şef yardımcısı da aynı şeydir. Başasistanlık da bir eğitici kadrosudur ancak çalışma süresi 3 yıl ile sınırlıdır. Gerekli olan durumlarda bu süre uzatılır.”
Dernek olarak amaçlarının üyelerin özlük haklarını korumak ve geliştirmek, sosyal, kültürel ve mesleki gereksinimlerini karşılamak olduğunu belirten Doç. Dr. Kemer, bu amaç için toplantılar düzenleyeceklerini dile getirdi.

“Şef ve Şef Yardımcılarına Uzman Doktor Maaşı Veriliyor”
Son dönemlerde üzerinde durdukları konunun Maliye Bakanlığı nezdinde hukuksal olarak özlük haklarının iyileştirilmesi olduğunu kaydeden Doç. Dr. Kemer, “Bugün için bir klinik şef ve şef yardımcısı yüklendiği onca sorumluluk ve yetkiye rağmen, mali açıdan göstergelerde ‘uzman doktor’ kategorisinde maaş işlemi görmektedir. Bizim amacımız bu gösterge listesinde ‘klinik şef ve şef yardımcısının ayrı bir kadro olarak bulunmasını sağlamaktır. Bugün ülkemizde bin 500 civarında klinik şef ve şef yardımcısı var. Bu kadronun mali olarak tanımlanmasının ülkemize mali bir yük getirmeyeceğini de düşünüyoruz. Biz bu amaç için Eğitim Hastanelerinde çalışan Klinik şef ve şef yardımcılarının konumlarını, sorumluluklarını ve yetkilerini benzer iş yapan eğitici kadrolarla karşılaştırarak TBMM’nde çeşitli komisyonlarda, ya da bire bir milletvekillerimizle görüşerek gündeme getirdik. Ayrıca Başbakanlık Müsteşarları ile de konuştuk. Bu konuda önemli bir farkındalık yarattığımıza inanıyorum” dedi.

Dernek Sitesi Forum Olacak
Son günlerde derneğin faaliyetlerinden haberdar etmek için web sayfası hazırlandığını belirten Doç. Dr. Kemer, internet üzerinden üye olunabileceği gibi, forum ortamı oluşturarak sorunların çözümleri üretebileceğini söyledi. Doç. Dr. Kemer, dernek ile ilgili bilgi edinebilmek için ozlemvidya@gmail.com adresine mail atabileceklerini kaydetti.

3 Mart 2010 Çarşamba

HİLT TERAPİ İLE AĞRILARA KESİN ÇÖZÜM…

Fizyomed Genel Müdürü Ünal, “Hilt Terapi Tekniğinin Sosyal Güvenlik şemsiyesi kapsamına alınması gereken bir cihaz; 2003 yılında hedeflerini Sağlık Dergisi’ne açıklamış olan Fizyomed firmasının Genel Müdürü Turabi Ünal, bugün hedeflerini gerçekleştirerek fizik tedavi alanında Türkiye çapında yüzde 65 oranında pazar payına sahip bir firma haline geldiklerini kaydetti.

11 ülkeye ihracat yaptıklarını ve kurumsal kimliğe büründüklerini belirten Ünal, İvedik Organiza Sanayi bölgesinde 1500 metrekare alandaki yeni ofislerine taşındıklarını söyledi. Ar-Ge çalışmalarına da ağırlık verdiklerini dile getiren Ünal, üretim yapmalarının yanı sıra ilk ve tek olan cihazları ülkemize getirdiklerini sözlerine ekledi. Türkiye’de ilk ‘Hilt İmpulse Terapi’ tekniği ile kronik ağrıların giderilmesinin sağlandığını belirten Ünal, “Bu tedavi yöntemi ile hem ağrılara kesin çözüm bulunuyor, hem de maddi önemli tasarruflar sağlanıyor. Bu yöntemin Sosyal Güvenlik şemsiyesi kapsamına alınması gerekli dedi.


Hilt Terapi Her Anlamda Tasarruf Sağlıyor
Hilt Terapi cihazı ile ilgili Sağlık Dergisine bilgi veren Ünal şöyle konuştu: “Kesin tedavi garantisi vermemize rağmen, SGK’da ödemesi olmadığı için kimse bu yöntemi uygulamak istemiyor. Hilt Terapi, teknolojik bir yenilik olmasının yanı sıra terapatik bir yöntem ve dünya çapında benzersiz bir terapi olarak tanınıyor. Dokuları aşırı ısıtmadan tamamen güvenli bir şekilde yüksek enerji dozlarını düşüren tek yol olarak biliniyor. Ağrı tedavisinde ve spor travmatolojisinde kolaylıkla uygulanabiliyor. Yapılan klinik çalışmalarda, hastaların yüzde 93’ünde herhangi bir fonksiyonel rahatsızlığın veya ağrı semptomatolojisinin tamamen veya büyük ölçüde yok edildiği belirlendi. Diğer terapatik tekniklerin yetersiz olduğu başarılı patoloji tedavileri yapabiliyor. Bu yöntem sayesinde ilk uygulamada ağrı ortadan tamamen kaldırabiliyor ve böylece, hasta daha az seansta ve daha kısa sürede hızlı bir şekilde iyileşerek, eski fonksiyonlarını geri kazanıyor. Bu da hem devlet için maliyeti düşüyor hem hastanın tedavi süresi kısalıyor hem de kullanıcı daha çok hasta ile ilgilenebiliyor. Bu anlamda bu tedavinin ülkemizde yaygın hale gelmesini hedefliyoruz.”


“Yöntem Yıllardır Geçmeyen Ağrılarda Bile Başarılı Sonuç Veriyor”
Hilt Terapi cihazı Ankara’da Özel bir tedavi merkezi’nde, ve Kayseri’de özel bir hastanede daha önceden fizik tedavi gören ancak bir fayda sağlayamayan hastalar üzerinde denendiğini söyleyen Ünal, “Yöntemi yıllardır geçmeyen ağrılar üzerinde denedik, ilk uygulamadan itibaren ağrıların azaldığını ve tedavi sonunda tamamen geçtiğini saptadık. Fizik tedavi yöntemleri genellikle 14 seans uygulanıyor. 14 seansın sonunda ağrılar azalabiliyor ama bir daha ki sene ağrılar tekrar çıkabiliyor. Elektro terapinin seansı 20 TL’den, kuruma maliyeti 280 TL Bizim cihazımız ile uygulama ise 10 seans ve 10 seansın sonunda ödenen miktar 200 TL Böylece kurum 80 TL kar ediyor. Zaman kazancı ve personel kazancı da işin cabası. Ayrıca ağrının bir sene sonra tekrar ortaya çıktığı da görülmüyor” şeklinde konuştu.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...