25 Ağustos 2009 Salı

ÖZEFAGUS ATREZİSİ

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi ile ODTÜ’nün ortak çalışması, yeni doğan bebeklerde rastlanan özefagus atrezisi hastalığında yapılan cerrahi operasyon sonucunda oluşan yaraların çabuk iyileşmesi üzerine yürütüldü.

Bebeklerde görülen ve doğumsal bir hastalık olan özefagus atrezisi hastalığında, yemek borusunun belirli bir kısmının olmadığını belirten Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Cerrahisi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hüseyin Dindar, yemek borusunun olmayan kısmı ile diğer ucunun birleştirilmesi ile yapılan ameliyatlarda kanlanma bozukluğu gibi çeşitli sebeplerle yara iyileşmesinin uzun zaman alabildiğini kaydetti.

“Bebek Doğduğunda İlk 6 Saat İçerisinde Teşhis Edilmeli”
Özefagus atrezisi tanısının konulması ile ilgili Prof. Dr. Dindar şunları söyledi: “Bebek doğmadan önce yapılan ultrason ografisinde yemek borusunun üst kısmının çok geniş olduğunun görülmesi ile teşhis konabiliyor. Bebek doğduğunda tükürüğünü yutamama, morarma ve ağladığında morarmada artış gözlenir. Yemek borusuna hava kaçtığı için karnında şişlik oluşur. Bu tip belirtiler görüldüğünde bebek incelenmelidir. Genelde atlanıyor ve ev halkından büyükler durumdan şüphelenip, hastaneye getiriyor. Bebek doğduğunda ilk 6 saat içerisinde teşhis edilenlerde akciğerde pneumoni gelişmeden müdahale edildiği için daha iyi sonuçlar alınıyor. Yemek borusunun iki ucu arasındaki mesafenin uzun olduğu durumlarda gergin yaklaşan uçların kanlanma azlığı nedeni ile yara iyileşmesi yetersiz olabilmektedir.Bu gibi vakalarda yara iyileşmesinin hızlandırılması önem kazanıyor.”


Taşıyıcı Sistem
Yara iyileşmesini hızlandırmak amacıyla ODTÜ’de geliştirilen malzemeyi kullandıklarını, biyoaktif moleküller ve büyüme faktörleri içeren bu malzemenin uygulama bölgesinde uzun süreli etki sağlandığını ifade eden Prof. Dr. Dindar, “Geliştirilen bu malzemeler ile, yara iyileşmesi hızlanarak cerrahi uygulamadan belli süre sonra kendiliğinden erimekte ve bebeklerin daha çabuk iyileşmesini sağlamaktadır. Hayvanlar üzerinde elde ettiğimiz olumlu gelişmeler henüz hastanelerde uygulanmamakta. İnsana uygulanabilir taşıyıcı sistem oluşturulduğunda bebeklerde de kullanılmaya başlanacaktır.” şeklinde konuştu.

Yara İyileşmesinde Kolaylık
Cerrahi müdahalelerde sıkça karşılaşılan sorunlardan biri yara iyileşmesidir. Yara iyileşmesinin hızlı bir şekilde sonuçlanması için araştırma yürüten Prof. Dr. Dindar, iyileşmede büyüme hormonlarının etkisi üzerine araştırma yürüttüklerini kaydetti. Prof. Dr. Dindar, “Yara iyileşmesinde belirli büyüme hormonlarının etkilerini araştırıyoruz, bu tür çalışmalarımız çeşitli bölümlerle ortak yürütülüyor. Malzemelerin hazırlanması ODTÜ Kimya Bölümünden Prof. Dr. Nesrin Hasırcı tarafından yapılırken dokuların incelenmesi ise Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Histoloji Bölümünden Prof. Dr Nurşen Saraç tarafından yürütüldü.” dedi.

“Normalin 2-3 Katı Daha Hızlı Yara İyileşiyor”
Özellikle mide bağırsak sisteminde yara iyileşmesinin çok zor olduğunu belirten Prof. Dr. Dindar, “Özefagus (yemek borusu) ve kolon (kalınbağırsak)’un her ikisinde de yara iyileşmesinin yetersiz olması nedeniyle cerrahi karmaşalar oluşur. Bu bakımdan yara iyileşmesini hızlandırmak, güçlendirmek önem kazanıyor. Yemek borusu bozukluklarında, ilaç taşıyıcı sistemler kullanıyoruz. Malzemelere düşük dozda büyüme faktörleri ekleniyor ve bu malzemeler lokal uygulanıyor. Bu bağlamda deneysel araştırma ve hayvan yetiştirme laboratuarında, sıçan kullanılarak bir yılda 24 adet çalışma gerçekleşti. Hayvanlarda 1 cm’lik özefagus segmenti çıkarılarak uç uca özefagus anastomozu yapıldı. Kontrol, taşıyıcı sistem ve hormon yüklü taşıyıcı çalışma grupları oluşturuldu. Yara iyileşmesi için kullanılan sistemler ODTÜ’de geliştirildi. Biyo-uyumlu polimerik malzemelerden film halinde hazırlanan bu sistemlere farklı dozlarda aktif madde eklendi. Bazı filmler ise, ilaçların etkisini kontrol edebilmek amacıyla, boş bırakıldı. Çalışmalardan bir tanesinde, rat özefagusunda bütünlüğü bozup yeniden anastomoz yaptıktan sonra yara bölgesine belirli dozda fibroblast büyüme faktörü içeren yara örtüleri konuldu. Amaç, bu örtüler kullanılarak yara iyileşmesi zayıf olan bu organdaki iyileşmeyi hızlandırmaktı. Bu çalışmada, normalin iki- üç katı daha hızlı yemek borusunda darlığa neden olmadan, yara iyileşmesi sağlanabildiği görülmüştür. Bu da önemli bir çalışmadır. Aynı etkiyi sağlayabilmek için damar yoluyla yada periton içine aynı hormonu verdiğiniz zaman çok daha yüksek oranda hormon kullanmak gerekiyor. Halbuki ilaç taşıyıcı sistem ile daha düşük miktardaki hormonun belirli bir dozda salımı sağlanarak devamlı ve güçlü etki yaratılmış ve yara iyileşmeyi hızlandırılmıştır. Bu tedavi tüm cerrahi alanlar için geçerli.” bilgisini verdi.

3 Farklı Grup İncelendi
Çocuk hastalıkları bölümünden gelen özofagus anastomozunda FGF’nin etkisini araştırdıklarını kaydeden Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Histoloji Anabilim Dalı Öğretim üyesi Prof. Dr Nurşen Saraç, “3 farklı grup araştırılarak, yapılan anastomozda dokunun yenilenmesine etkisi özellikle değerlendirilmek üzere parçalar rutin histolojik tekniklerle hazırlandı. Sonuç olarak özellikle FGF uygulanan grupta kollajen birikimini gerek submukozada gerekse de kas katında diğer gruplara göre daha belirgin olduğu saptandı. Bunun istatistiksel dağılımı ile de somut olarak yayında belirtildi. Preklinik olarak çalışmaya katkımız, parçalarısağlıklı bir şekilde takip edip görüntüleyerek görüntüleri de tüm dokuları tarayarak ve kıyaslı skorlama yaparak değerlendirip istatistiksel hale getirdik.” dedi.

20 Ağustos 2009 Perşembe

SGK’DA HEDEF EN İYİSİ

Sosyal Güvenlik Kurumu’nda yapılan son yenilikleri konuştuğumuz SGK Genel Sağlık Sigortası Genel Müdürü Op. Dr. Sami Türkoğlu, “İlaç ve tıbbi malzeme ile tasarruf yapılmaz” dedi.

Sosyal Sigortalar Kurumu Başkanlığı, Bağ-Kur Genel Müdürlüğü ve Emekli Sandığı Genel Müdürlüğü’nü aynı çatı altında Sosyal Güvenlik Kurumu olarak toplandı. 20.05.2006 tarihli ve 26173 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 5502 sayılı Sosyal Güvenlik Kurumu Kanunu ile kuruldu. Mevcut sosyal güvenlik kurumları birleştirilip, kurumların mensupları arasındaki uygulama farklılıkları giderilerek birliktelik sağlanması ile beraber, SGK Kanunu ile kurulan Genel Sağlık Sigortası (GSS) Genel Müdürlüğü oluşumundan bu yana serbest piyasa uygulaması ile alınan ilaç ve reçete ile alınan medikal ürünlerde kısıtlama olmadığını dile getiren SGK Genel Sağlık Sigortası Genel Müdürü Op. Dr. Sami Türkoğlu, “İlaç ve tıbbi malzeme ile tasarruf yapılmaz. Malzeme kullanımını belirleyen sağlık hizmeti sunucuları ve hekimler olduğu için gerekli malzemelerin hastaneler tarafından temin edilmesi daha mantıklı. Böylece vatandaşda ellerindeki reçete ile medikalcileri dolaşıp gerek para tahsili gerekse malzeme temin ederken sıkıntı yaşanmayacak” dedi.

“Eskiden Yılda 3 Defa Hastaneye Gidilirken Şimdi Gidiş Sayısının 7’ye Çıktı”
Özel sağlık kuruluşlarına önceden sevk ile gidilirken günümüzde isteyenin istediği kuruluşu tercih edebildiğini belirten Op. Dr. Türkoğlu, bunun maliyet artışında yükselme olduğu yönünde değerlendirilirken aslında vatandaşların sağlık hizmetine ulaşmasındaki bir takım engellerin kaldırıldığını vurguladı. Op. Dr. Türkoğlu, vatandaşın çok daha kolay bir şekilde hastanelere ve tıp merkezlerine gitme olanağı sağladığını kaydetti. Eskiden yılda 3 defa hastaneye gidilirken şimdi gidiş sayısının 7’ye çıktığını ve bunun bir maliyetinin olmasının doğal karşılanması gerektiğini vurgulayan Op. Dr. Türkoğlu, “Sağlık harcamalarını ona göre değerlendirmek gerekir. Yoksa sırf bu sistem değişikliğinin, izole maliyeti gibi değerlendirmesi doğru bir işlem olmaz. Vatandaşlar artık daha kısa sürede tedavi görüyor, daha çabuk hekime gidiyor. Elbette bunun maliyeti vardır. Daha kaliteli hizmet sunumu için hekimlerde performans sisteminin yanı sıra hastalarda da turnike sistemine geçildi. Götürü usulü ile bütçeyi belli bir planda tutmak için tüm sektörlerde çaba sarfediliyor. Sağlık sektöründe de kabul edilebilir, planlanabilir önceden öngörülebilir bir bütçenin olması isteniyor” şeklinde konuştu.

Kurumlar arası birleşmenin performansa, yarar ve zararları hakkında Op. Dr. Türkoğlu şöyle konuştu: “SSK, Bağ-Kur birleşmesi çok kolay bir şey değil. Bunlar 30-40 yıllık kurumlardı. Bu birleşme sonucunda belli bir noktaya gelindi ki artık ilerlenen sistemde yenilikleri konuşabiliyoruz. Şekli olan sıkıntıların büyük kısmı aşılmış durumda ama personel için zaman zaman kişisel olarak eski alışkanlıklarını devam ettirilmesine yönelik sıkıntılar yaşanıyor. Bunlarda gün geçtikçe azalmakta.”

“Son 4 Yıl Veri Toplandı”
Sağlık harcamalarının kontrol edilebilir bir şekilde olmasının gerekliliğinin altını çizen Op. Dr. Türkoğlu, herkesin eşit ve adil bir şekilde, hizmetin en iyisini, en kalitelisini ve en makul fiyatlarda ülke şartlarına da uygun paralellikte sağlanabilmesi için değişiklikler planlandığını ifade etti. Türkiye’nin kendine özgü ödeme şeklini geliştirmek amacıyla son 4 yıl içerisinde veri toplandığını belirten Op. Dr. Türkoğlu, “Veri toplama dönemi belli bir noktaya geldiği, kendimize uygun bir ödeme şeklin oluşturuldu. Amerika’nın sağlık sistemi bizim örnek alabileceğimiz bir model değil. Orada paran varsa sağlık hizmeti alabilirsin, paran kadar sağlık hizmet alabilirsin. Bizim sosyal yapımız, ahlakımız ve geleneklerimiz buna uygun değil. Ayrıca Avrupa kıtasında da çok tasvip edilen bir durum değil. Ödeme modelimizi geliştirerek, faturaları incelemede aldığımız şikayetlerden kurtulmak hedefindeyiz. Yeni ödeme modelleri geliştirmek istiyoruz. Son 5 yıldır sağlık personeli kayıtları elektronik ortama geçirildi. Bilgilerin güvenilirliği ve niceliğini geçtik niteliğini tartışır haldeyiz. Bu da bizim büyük yol kattettiğimizin göstergesidir. Vatandaşların gelişmelerden endişelenmesine gerek yok, hiç bir vatandaşımıza eziyet etmek veya alacağı sağlık hizmetinden geri tutmak gibi bir düşüncemiz yok. Amacımız daha iyi ve daha kolay ulaşılabilir hizmet sunmak” dedi.

17 Ağustos 2009 Pazartesi

5 YILDA 5 BİN HASTA

Beş yıllık süre içinde 5 bin kanser hastanın tedavi edildiğini kaydeden Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Prof Dr Servet Bilir Onkoloji Merkezi Radyasyon Onkolojisi Anabilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Durmuş Etiz bu hastaların yüzde 45’inin meme ve akciğer kanseri vakaları olduğunu belirtti.

Eskişehir ve çevre illere 2004 yılından bu yana yataklı onkoloji hizmeti verdiklerini dile getiren Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Prof Dr Servet Bilir Onkoloji Merkezi Radyasyon Onkolojisi Anabilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Durmuş Etiz, merkez hakkında Sağlık Dergisi’ne bilgi verdi.

Esra Öz: Onkoloji servisini ve sahip olduğu teknolojileri anlatır mısınız?
Doç. Dr. Durmuş Etiz:
Mayıs 2004 tarihinde ilk hastasını tedaviye alan Prof Dr Servet Bilir Onkoloji Merkezi bölgenin önemli sağlık ihtiyacını gidermeye başladı. Kurulduğundan bugüne beş yıllık süre içinde 5 bin kanser hastası tedavi oldu. Bu hastaların yüzde 45’ini meme ve akciğer kanseri vakaları oluşturuyor.
Merkezimizde radyoterapi hizmeti için gerekli olan simülatör cihazı, kobalt ve lineer akseleratör tedavi cihazları bulunuyor ve hastalara 3-boyutlu konformal radyoterapi hizmeti sunuluyor. Medikal onkoloji bölümünde güvenilirliği kanıtlanmış en güncel kemotorapi rejimleri uygulanarak, vakalar bizzat öğretim üyeleri kontrolü altında tedaviye alınıyor. Kanserde en sık karşılaşılan ağrı sorunu ise yine aynı merkez içinde bulunan algoloji bölümü tarafından takip ediliyor. Vakaların ağrı kesici ihtiyaçları günlük olarak değerlendiriliyor ve gerektiği durumlarda girişimsel yaklaşımlar ile ağrı sorunu ortadan kaldırılıyor.

Esra Öz: Kaç Personel ile hizmet veriyorsunuz?
Doç. Dr. Durmuş Etiz:
Radyasyon Onkolojisi kliniğinde 1doçent, medikal onkoloji bölümünde 2 doçent, algoloji bölümünde 1 profesör ve 7 asistan ile hizmet veriyoruz. Günde yaklaşık 100 hasta radyasyon onkolojisi bölümünde, 90 hasta medikal onkoloji bölümünde ve 20 hasta algoloji bölümünde tedaviye alınıyor. Bu hasta yüküne oranla maalesef öğretim üyesi, araştırma görevlisi, medikal fizikçi, hemşire ve teknisyen sayısı yeterli olmuyor.


Esra Öz: Yatak kapasiteniz kaçtır?
Doç. Dr. Durmuş Etiz:
Merkez içinde bulunan 50 yataklı Radyasyon Onkolojisi Servisi, 40 Yataklı Medikal Onkoloji Servisi, 15 Yataklı Algoloji (Ağrı) Servisi ve 15 yataklı kemik iliği transplantasyon ünitesi ile hastalara yatarak tedavi olma imkânını sağlanıyor. Merkezimizin istatistikleri incelendiğinde vakaların yüzde 78’i Eskişehir, yüzde 22’si çevre illerden Kütahya, Bilecik, Afyon, Kırıkkale, Adapazarı Bursa, Denizli Balıkesir, Ankara, İstanbul, Çanakkale, Isparta, Burdur ve Konya’dan geliyor.

Esra Öz: Bölgede size neden ihtiyaç oldu?
Doç. Dr. Durmuş Etiz:
Yüzyılın ikinci yarısından itibaren “kanser” en önemli mediko-sosyal problem haline gelmiş ve sadece gelişmiş ülkelerde değil gelişmekte olan ülkelerde de iki veya üçüncü sırada ölüme sebep hastalık olarak saptandı. İnfeksiyöz hastalıkların kontrolü, hayat beklentisinin artması, tanı yöntemlerinin ilerlemesi, halkın bilinçlendirilmesi ve belki de çevresel karsinojenlerin artması tüm dünyada kanser görülme ve kansere bağlı ölüm sıklığını arttırıyor. WHO (Dünya Sağlık Örgütü), dünyada her yıl yedi milyon insanın kanserden öldüğünü bildirdi. Türkiye’de elde edilen kanser istatistik bilgilerine göre her yıl yaklaşık 75 bin yeni kanser tanısı konuyor. Bu sayı tedavi gören ve takip gerektiren kanser hastalarını da içerdiğinde 200 bine ulaşıyor. Bu yoğun istatistiklerin yanında kanser tedavisinde uygulanan radyoterapi tedavisinin 1.5-2 ay sürmesi, kemoterapi uygulamalarının aralıklarla da olsa bazen 1 yıla kadar uzaması bu hastaların yaşadığı şehirlerde tedavi olmasını gerekli kılmaktadır. Halen Türkiye’de yoğunluğu üç büyük şehirde olmak üzere yaklaşık 40 kanser tedavi merkezi bulunuyor.


Esra Öz: Benzer merkezlere göre farklı hangi yöntemler uyguluyorsunuz?
Doç. Dr. Durmuş Etiz:
Aynı merkez içinde bulunan medikal onkoloji ve radyasyon onkolojisi bölümleri, vakaları interaktif olarak değerlendiriyor, hastaların tedavi protokolleri onkoloji konseylerinde tartışılarak karar verildikten sonra hastaların kemoterapi ve radyoterapi uygulamaları uygun bir disiplin içinde sürdürülüyor. Ayrıca Nükleer Tıp Bölümünde bulunan PET/CT cihazından da halen kullanılan tanı, evreleme ve tedaviye yanıt değerlendirme dışında yakın zamanda radyoterapi planlama hizmeti için de kullanılmaya başlayarak daha sınırlı alanlara daha yüksek radyasyon dozları vermek mümkün olacak.

15 Ağustos 2009 Cumartesi

TÜRKİYE’NİN İLK NEFROGENETİK LABORATUVARI

Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Nefroloji Ünitesi Nefrogenetik Laboratuvarı, nefroloji alanında genetik çalışma ve araştırmaların yapıldığı ilk laboratuvar olma ünvanını taşıyor. Aynı zamanda AB projesi kapsamında steroide dirençli nefrotik sendromlu hastalardaki genleri araştırıyor.

Çocuk Nefroloji alanında genetik çalışmaları ve tanısal testleri sağlayacak ilk laboratuvar olma özelliği taşıyan Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Nefroloji Ünitesi Nefrogenetik Laboratuvarı tüm genetik çalışmaların yapılabileceği altyapıya sahip. Steroide dirençli nefrotik sendrom araştırması yapmak için Türkiye’de materyal, hasta, laboratuar, teknik ekipmanlar ve biyologlarla araştırmanın yapılma ve yayınlanma olanağı bulunduğunu kaydeden Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Pediatrik Nefroloji ve Romatoloji Ünitesi’nde Yan Dal Uzmanı Doç. Dr. Fatih Özaltın, steroide dirençli nefrotik sendromun ülkemizde yüz binde 3-4 oranında görülen bir hastalık olduğunu ancak akraba evliliği sık olan bölgelerde bu oranın yüz binde 7’ye çıktığını belirtti. Hastaların genellikle ödem şikayeti ile geldiğini ifade eden Doç. Dr. Özaltın, aile bireylerinden birinde hastalık rastlandığında diğer aile bireylerinde idrarda protein atılımına bakılarak hastalığın semptomsuz dönemde saptanabileceğini dile getirdi.

Steroide Dirençli Nefrotik Sendrom
Çocukluk yaş grubunda standart kortizon tedavisine direnç gösteren nefrotik sendrom hakkında Doç. Dr. Özaltın şöyle konuştu: “Nefrotik sendrom idrarla protein kaybı ve buna ikincil gelişen ödem tablosuyla karakterize bir hastalıktır. Genetik ve immünolojik tipleri vardır. Genetik nedenli olanlar steroid ve immün supresiflere yanıt vermezler. Bunun immunolojik formları steroid ve/veya yoğun immun supresif tedavilere yanıt verebilir. Ancak genetik alt tipleri dirençlidir. Bunun altında yatan şu an için bilinen 5 gen vardır. Doğumdan sonra ilk 3 ayda, infant döneminde, erken çocukluk ve çocukluk dönemi ile adult yaş grubunda ortaya çıkan tipleri vardır. Konjenital (doğum sonrası ilk 3 ayda ortaya çıkan) nefrotik sendromdan ülkemizde sıklıkla nefrin geni sorumludur. Avrupa’da podosin geni daha ön plandadır. Etnik özelliklere göre hastalıktan sorumlu genler farklı olabilmektedir. Genetik defekt saptanan hastalar, steroid (kortizon) dahil hiçbir immunosupresif tedaviye yanıt vermezler. Dolayısıyla genetik tetkiklerle mutasyon saptandığında ilaç vermeyerek çocukları ilaçların yan etkilerinden korumuş olursunuz. Diğer bir husus ise, bu çocuklar son dönem böbrek yetmezliğine ilerleyip böbrek nakli yapıldığında, bu süreçte genetik mutasyonu olanların bir avantajı nakil sonrası rekürrens yani hastalığın tekrarlama riskinin, immunolojik tiplerle kıyaslandığında çok daha düşük oranda olmasıdır. Hastanızı güvenli bir şekilde renal transplantasyona verebilirsiniz. Ciddi avantajları olan genetik tanının, hastanın izlem ve tedavisinde çok büyük avantajlar sağlayacak yönleri var.”


“Laboratuarda Her Türlü Genetik Tetkik Yapılabilir”
Laboratuvarda dizi analizi, fragman analizi, konvansiyonel ve gerçek zamanlı PCR tekniklerinin rutin olarak yapıldığını dile getiren Doç. Dr. Özaltın, “Ayrıca gen haritalama ve klinik genetik laboratuarları ile ortak olarak SNP çip analizi, karyotip analizi, haplotip analizi, pozisyonel klonlama gibi diğer metodları da uygulama olanağımız mevcut. Bu bağlamda laboratuarımızda rutin tanısal çalışmalar yanı sıra araştırmaya yönelik çalışmalar da yapılıyor.
Araştırmamız Mayıs 2007 tarihinde Türkiye’yi temsilen katıldığımız PODONET projesi kapsamında yürütülüyor. PodoNet ‘Podositin Kalıtsal Hastalıklarında Klinik, Genetik ve Deneysel Araştırma Konsorsiyumu’ olup bir ERA-NET faaliyeti olan E-RARE programı içerisinde yer alıyor. Bu konsorsiyumda Türkiye’yi, Hacettepe Üniversitesi Pediatrik Nefroloji Ünitesi ile temsil ediyoruz. Türkiye’den başka Almanya, Fransa ve İtalya da bu konsorsiyumda yer alıyor. Projede yer alan genetik çalışmalardan, bilinen nefrozis genlerinde mutasyon taraması, mutasyon saptanmayanlarda yeni genlerin bulunması laboratuarımızda yapılıyor. Bunun finansal kaynağı TÜBİTAK tarafından karşılandığından proje süresi boyunca tüm bu tetkikler ücretsiz olarak yapılacak” dedi.



“Klinik Bulguları Uyanlara Genetik Tanı Yapılabilecek”
Araştırma kapsamında yapılan genetik çalışmalarda önceliğin şu an için steroide dirençli nefrotik sendromdan sorumlu genlere verildiğini kaydeden Doç. Dr. Özaltın, “Bu hastalarda NPHS1 (nefrin), NPHS2 (podosin), WT1, PLCE1, LAMB2 genlerinde mutasyon taramaları rutin olarak yapılacak. Başlangıç yaşı ve fenotipe göre önceden belirlenmiş genetik çalışma algoritmasına göre ilgili gen/genlerde mutasyon araştırılarak, mutasyon bulunmayan informatif aileler yeni genler için aday aileler olacak ve bunlarda ileri araştırmalar yapılacak. Ülkemizden araştırılacak birey/ailelerin seçilmesi için öncelikle klinik bilgilerinin bana gönderilmesi gerekmektedir. Genetik çalışmalara uygunluğu karar verildikten sonra genetik çalışmalarını ücretsiz olarak biz sürdüreceğiz. Detaylı bilgiye http://www.nephrogenetics.hacettepe.edu.tr/ adresinden ulaşılabilir” bilgisini verdi.

10 Ağustos 2009 Pazartesi

“ANKARA TIP TEK ÇATI ALTINDA OLMALI”

Üniversite hastanelerinin yaşadığı dar boğazdan nasıl kurtulacağı ile ilgili çarpıcı açıklamalarda bulunan Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi İbn-i Sina Araştırma ve Uygulama Hastanesi Başhekimi Doç. Dr. İbrahim Aşık, Ankara Üniversitesi Hastanelerinin tek çatı altında toplanmasının 50 yıllık kazanç sağlayacağını söyledi.

İbn-i Sina Araştırma ve Uygulama Hastanesi 980 yatak kapasitesi ve 3 bin personeli ile günlük 2 bin poliklinik hizmeti veriyor. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastaneleri farklı kampüslerde yer aldığı için iki ayrı başhekim görev yapıyor. İbn-i Sina Araştırma ve Uygulama Hastanesi Başhekimi Doç. Dr. İbrahim Aşık, hastanelerin tek çatı altında birleşmesinin şart olduğunu söyledi. Üniversite hastanelerinin mali krizin dışında yaşadığı zorlukların atlatılması hakkında Doç. Dr. Aşık şöyle konuştu: “Üniversite hastaneleri 657’ye bağlı 4B sözleşmeli çalışanlarının paralarını döner sermayeden ödüyoruz. Bu ödemeler memurların maaşları gibi maliyeden karşılanmalı. Bu ödemeler döner sermayeden her ay 2,5 trilyon harcama yapmamıza neden oluyor. Üniversite hastanelerinin yaşadığı dar boğazdan çıkması için elektrik, su, doğalgaz gibi masrafların harcama kalemleri genel bütçeden verilmeli. Hazine tarafından yapılan yüzde 5 kesintisi diğer hastanelerde olduğu gibi bize de uygulanmalı ve yüzde 1’e indirilmeli. Üniversite hastanelerine uygulanan araştırma için yapılan yüzde 5 kesinti oranında KDV düşülmelidir. Karaciğer ve pankreas naklini yapan nadir merkezlerden biriyiz, ancak Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) tarafından yapılan canlıdan yapılan nakil tanımlanamadığı için harcamalarımızın karşılığını alamıyoruz. Buna karşın sırada bekleyen onlarca nakil var. Üniversite hastanelerinde yapılan ve rutin hastanelerde yapılamayan onlarca ameliyat ve tedavi şekli var. Özellikle bizim gibi referans tıp merkezi haline gelen hastanelerde bu konu çok önemli. Bu yüzden SGK ödemler sırasında bizim hak ettiğimiz parayı kesmek yerine en az verdiğimiz faturaya yapılan işlerin zorluk derecesine göre en az yüzde 20 ilave etmeli ve ödemeleri bu şekilde yapmalıdır.”

“Sistem Problemimiz Var”
Hastanelerinde karşılaşılan ikinci sorunun da hastanelerin farklı kampüslerde olması olduğuna değinen Doç. Dr. Aşık, “Hastanelerimiz Houston Tıp merkezi gibi dünyaca tanınan bir Tıp Merkezi olacak değerdedir. Çünkü o kapasiteye sahibiz. Ankara Üniversitesi Hastanelerinin birleştirilmesi 50 yıllık kazanç sağlar. Hemen her disiplinde Türkiye’nin öncü kurumlarından biriyiz. Bünyemizde hematoloji alanında kök hücre, kordon kanı bankacılığı, aferez üniteleri uluslararası arenada çok önemli işler yapıyor. Transplantasyon ünitesinde canlıdan parsiyel karaciğer nakli ve pankreas nakli yapılabiliyor. Her şeyin yapılabildiği bir merkezimiz var. Kanser hastalarında Türkiye’de sadece bizim hastanemizde uygulanan radyonüklit tedavisi yapılabiliyor. Ağrı (Algoloji) bilim dalımızda bel ve boyun ağrıları ameliyatsız şekilde giderilebiliyor. Genel cerrahi alanında hastanemiz spesifikleşmiş durumda kolorektal cerrahi, karaciğer, endokrin cerrahisi olmak üzere alt dallarında uzmanlaşma imkanı var. Bununla birlikte fiziki problemlerimiz var, iki kuruluş oluşumuz bizim için gerçekten büyük bir dezavantaj. Hem işleyiş olarak hem de idari olarak bu iki dev hastane eninde sonunda birleştirilmeli. Bu iki hastanemizin konumu nedeniyle ulaşımdan, tomografiye birçok alanda temel sorunlar yaşanıyor” dedi.


“Kota Konmadığı ve Hekimlerin Özgürlükleri Ellerinden Alınmadığı Takdirde Tam Güne Destek Veriyorum”
Endokrinoloji, kardiyoloji ve nefroloji bölümlerinde hekim açığının olduğunu belirten Doç. Dr. Aşık, bakanlıktan istenilen branşlarda kadro istediklerini kaydetti. Tam gün yasasının duyulmasıyla birlikte öğretim üyelerinin hastaneye döndüğünü ve bunun da hizmete ivme kazandırdığına değinen Doç. Dr. Aşık, tam gün uygulamasını desteklediğine değinerek, “Tüm dünyada uygulanan sistem zaten bu şekilde. Ancak yurt dışında uygulandığı gibi olmalı, hekimleri köle gibi çalıştırma zihniyeti olan tam gün yasasına karşıyım. Hekimin özgürlüğü hiçbir şekilde elinden alınmamalı. Üniversitede çalışan hekim kurumu içinde bulunmalı ve geliri ise dünya standartlarında yeterli olmalıdır. Hem özel hem kamu gibi bir lüks dünyanın hiçbir yerinde yok. Özelde çalışan da serbest bölge ekonomisine göre çalışabilmeli. Kota kısıtlaması getirilmemeli. Özel hastanelerdeki kadrolar bile normlaştı, böyle bir uygulama dünyanın hiçbir yerinde yok. Herkesin kontrol altına alınmaya çalışılması çok yanlış. Hem piyasa ekonomisini destekliyorum diyeceksiniz hem de hekimleri köle gibi prangalara vuracaksınız. Ayrıca bu çıkarılması düşünülen kanun insan haklarıyla da bağdaşmamaktadır. Bu kanunun bu haliyle Anayasa Mahkemesinden dönmesini bekliyorum. Tam Gün uygulamasına ‘evet’ ama piyasa koşullarının ve hekimlerin serbest bırakılması koşuluyla.” şeklinde konuştu.


Cihaz Maliyeti Karşılayıp, Kazanç Sağlamalı
Alınan cihazların bir ömrü olduğunu, bir tomografi cihazının 5 sene içerisinde maliyetini karşılayarak, kazanç sağlaması gerektiğine dikkat çeken Doç. Dr. Aşık, 64 Slice Spiral Tomografi ile 3 dakikada hastanın baştan aşağı tüm tomografisinin çekildiğini ve bu cihazın Ankara’da sadece kendi hastaneleri bünyesinde olduğu bilgisini verdi. Doç. Dr. Aşık, medikal firmalara ödemelerle ilgili olarak ise şöyle konuştu: “2008 Kasım ayından bu yana 60 trilyondan fazla borç ödendi. Biz de borçlarımızı ödemek istiyoruz. İnşaatları ve yeni cihaz alımlarını durdurduk. Öncelikle borçları kapatmak hedeflendi. Firmaların düştüğü durumu biliyoruz ve borçlarımızı ödemek adına elimizden geleni yapıyoruz. Göreve geldiğimizde alacaklarını alamayacaklarını düşünen ve ihalelere girmeyen firmalar artık bize güvenmeye başladılar ve ihaleye giriyorlar. Mevcut MR cihazını değiştirmek ve 3 tesla MR almak istiyoruz. Yeni floroskopi ve radyoterapi cihazları almayı hedefliyoruz.”


Dijital ile Hızlı Hizmet
Dijital sisteme geçmek için uğraştıklarını kaydeden Doç. Dr. Aşık, “Her şeyin bilgisayara aktarılarak dosyaların ortadan kalkmasını istiyoruz. Sanal görüntüleme sistemine (PACS) çok yakın zamanda geçeceğiz. Görüntüleme tetkikleri için randevu alınması sıkıntı oluyor. MR için 3 ay sonrasına randevu veriyoruz. Dijital sisteme geçilmesiyle film çekilmesi ve raporlanmasını hızlandırarak daha iyi hizmet sunacağız” diye konuştu.

Gündüz Bakım Ünitesi
Hastanelerinde aynı gün cerrahi sistemi uygulandığını ve böylece sabah gelen hastaya cerrahi işlem yapıldıktan sonra aynı gün taburcu ettiklerini dile getiren Doç. Dr. Aşık, İbn-i Sina Hastanesinde yakında yeni Gündüz Bakım Ünitesi açılarak günlük kemoterapi alacak hastalara hizmet verileceğinin bilgisini verdi.



“Acil Servise Gelen Hastayı GERİ Göndermiyoruz”
Acil servisin kapasitesinden fazla büyük olduğunu ileten Doç. Dr. Aşık, “Hastaları geri çevirmiyoruz, ancak sıra sistemi uyguluyoruz, triaj sistemi ile hastaların muayenesi için incelemesi yapılıyor. Hastalar acilde hemen bakılacaklarını bildikleri için polikliniğe gelmesi gereken hastalar bile acile gelmeyi tercih ediyorlar. Yaklaşık 12 yataklı yoğun bakımın içinde 3 özel oda var. 3 katlı Acil Servisimizde aynı anda 24 hastaya birden hizmet verilebiliyor. Acil Servisimiz, tomografi cihazı, acil müdahale odası ve bilimsel toplantı salonlarıyla Türkiye’nin en büyük Acil Servisi konumundadır” dedi.

2 Ağustos 2009 Pazar

KIRIKKALE’YE YENİ FAKÜLTE

Teknolojik ilerlemeler sayesinde tanı ve tedavi yöntemlerinde gelişmeler sağlansa da nitelikli insan faktörünün hala büyük önem taşıdığı sağlık alanın vazgeçilmez aktörleri artık Kırıkkale’de yetişecek.

Kırıkkale Üniversitesi’nin yeni kurulan Sağlık Bilimleri Fakültesi’nde açılan Hemşirelik, Sağlık Yönetimi, Çocuk Gelişimi ile Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon bölümlerinde verilecek eğitimle bu alandaki açık kapatılacak. Prof. Dr. Selda Hızel Bülbül’ün kurucu dekan olarak atandığı Sağlık Bilimleri Fakültesi 2009-2010 öğretim yılında 120 öğrenciye kapılarını açacak. Açılışa Vali Yardımcısı Fethi Yorulmaz, Cumhuriyet Başsavcısı Metin Yandırmaz, Rektör Prof. Dr. Ahmet Murat Çakmak, Belediye Başkan Yardımcısı Ali Danış,çok sayıda öğretim üyeleri ile idari personel katıldı.

Kırıkkale Üniversitesi'nin 10. fakültesi olan Sağlık Bilimleri Fakültesi'nin açılışında konuşan Rektör Çakmak, " Yerel anlamda sağlık şehri olma isteğimize bir adım daha yaklaştık. Büyük bir açığı kapattık. Yakın zamanda da yeni Tıp Fakültemizin temelini atacağız " şeklinde konuştu.

“3 Ay’da Fakülte Hazırlandı”
Kırıkkale Üniversitesi genç ve dinamik bir üniversite, fakültemiz ise bu genç üniversitenin en genç üyesi olduğunu ifade eden Sağlık Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Bülbül şöyle konuştu: “Kırıkkale Üniversitesi Rektörlüğüne bağlı olarak Sağlık Bilimleri Fakültesi kurulması; Bakanlar Kurulu’nca 2008 yılının 12. ayında kararlaştırılmasının ardından Sayın Rektörüm Prof. Dr. Murat Çakmak bu görevle beni onurlandırdı. Arkadaşlarımla hızlı bir çalışma temposu içinde bölüm tekliflerimizi hazırlayarak Yüksek Öğrenim Kuruluna sunarken Fakültemizde Hemşirelik, Sağlık Yönetimi, Fizik tedavi ve Rehabilitasyon ile Çocuk Gelişimi bölümlerinin kurulmasına öncelik verdik. Bölüm tekliflerimizin YÖK tarafından kabul edilmesiyle birlikte 3 ay gibi kısa bir sürede hummalı bir çalışmanın ardından genç üniversitemizin en genç fakültesi 2009-2010 öğretim yılında öğrencilerine hazırdı.
Teknolojik ilerlemeler sayesinde tanı ve tedavi yöntemleri gelişim gösterse de günümüzde halen en önemli unsur sağlık alanında yetişmiş insan gücüdür.”

1 Ağustos 2009 Cumartesi

TÜMDEF’TEN BAKAN’A ZİYARET

Medikal sektör yetkilileri yaşadığı sıkıntıları, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ömer Dinçer’e anlattı.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ömer Dinçer’i, Tüm Tıbbi Cihaz Üretici Ve Tedarikçi Dernekleri Federasyonu (TÜMDEF) üyeleri makamında ziyaret etti. TÜMDEF Başkan Yardımcısı Mustafa Sayın, Genel Sayman Necati Kaya, Yönetim Kurulu Üyesi Ali Hikmet Fırat, Özcan Çırak, Genel Koordinatör Devrim Şavlı ve Tıbbi Malzeme ve Cihaz Üreticileri Derneği (TÜDER) Başkanı Mustafa Daşcı toplantıya katıldı. Dernek üyeleri tarafından medikal sektörde yaşanan sorunları dinleyen Bakan Dinçer, sorunların çözümlenmesi için gerekli talimatları vereceklerini kaydetti.
Medikal sektör için yıllardır katkıda bulunmak için çalıştıklarını vurgulayan TÜMDEF Başkan Yardımcısı Mustafa Sayın, “Sosyal Güvenlik Kurumu bizim açımızdan önem arz etmektedir. Özel hastanelerin kendi ihtiyaçlarını doğrudan temin yoluyla alıyor. Ancak bu alımlar sonucunda SGK ile aramızda sorunlar yaşanabiliyor. Özel hastanelerde, devlet kurumlarında uygulandığı gibi ihale ile almaları bizim açımızdan daha iyi olur. Fiyat ve ödemeler yönünden sıkıntılar devam ediyor. En uygun sistem; hangi ürün hangi marka kaç liraya alındığı üniversite ve devlet hastanelerinde var, bu fiyatlarla ihaleye girilmiş durumda. SGK’da bunlar zaten aynı fiyat firmalara da ödensin” dedi.

Protokollerde Yaşanan Zorluklar
Daha önce emekli sandığı ve sosyal sigortalar protokolü yapıldığını ve bir emsal fiyatı oluşturulduğunu ifade eden Sayın, “Emsal fiyatlarda en düşük fiyatı, özel hastane daha yüksek bir rakam söylendiğinde özel hastaneye ceza kesilirken medikal firmalarında alacaklarının tamamı verilmiyor. Böyle sıkıntı olunca, özel hastane parasını aldığında ödeme yapıyor. Buna en uygun yol, resmi kuruşlara yapılan satışları baz almalarını istiyoruz. Kamu kurumlarını ihale ile alacağı ürünler yüzde 15 fazlasıyla SGK’ya fatura ediliyor. Özel hastaneler aldıkları ürünün karşılığını bulmak zorundadır. SGK protokollerde karşılığı olmadığından, ödeme yapmıyor. Yeni sistem SGK menfaati yönünde de olacak. Emsal denilen konular çok farklı. Her malzeme kendi emsali sayılmalıdır” şeklinde konuştu.

Özel Hastanelerde, Kamu Hastaneleri İhalesi Baz Alınsın
SGK’nın son 3 aylık ihalede verilen fiyatların alımlarda etkili olmasının gerekli olduğunu ileten TÜDER Başkanı Mustafa Daşcı, “Konu ile ilgili örnek vermem gerekirse, SGK’da bir kalça protezini özel hastaneye verirken, son 3 ayda devlet hastanelerine kamu kurumlarına girilen ihalede en düşük fiyat baz alınmalıdır. Özel hastane fatura edererek, bakanlığa gönderecektir. Doğrudan temin yoluyla alınan ürünün yüzde kaçının kesileceği meçhul olurken, çok fazla bulunduğu takdirde de SGK ödemeyebiliyor. Tavsiye edilen yeni sistemin faydası SGK’nın maliyetleri çok düşecek” dedi.

1998-2001 yılları arasında yapılan protokollerde kabul edilen ürünler yerine çok fazla sayıda yeni ürünlerin piyasaya sürüldüğünü ifade eden Daşcı, protokollerin artık işlevini görmediğine değindı. Yenilebilir olmadığı ve iş yükünü arttırdığı için protokollerin dışına çıkılmasının üzerinde duran Daşcı şöyle devam etti: “Her yeni çıkan ürünün Ar-Ge maliyeti var, o ürünün üretimi sürdüğü müddetçe bundan zarar ediliyor. Bizim talebimiz protokoller yerine sürekli yenilenebilen bir sistem olan ihale sistemi ile Türk Ticaret Kanununa göre ürünün pazarda yerini ve fiyatını bulması tüm taraflar için daha avantajlı olacak. Önerimiz, özel hastaneler kamuya hizmet satıyorsa, yapılacak anlaşma ile özel hastanelerde, Kamu ihale Kanunu içerisinde temin edecek şekilde ihale yapılmalıdır. SGK kamu hastanelerinin son 3 ay içerisinde yaptığı ihalelerdeki ürünlerin en düşük fiyatını, özel hastanelere fatura ederek ödeme yapmayı sağlayabilir.”

UBB’de Toplu Kayıtlar Çabuk Yapılmalı
Üretici firmaların ürünlerini Ulusal Bilgi Bankası’na verilerini kaydetmeye başlayalı bir sene olmasına rağmen sistemin oturduğunu belirten TÜMDEF Genel Sayman Necati Kaya, “Her malzeme sisteme kaydedilmeli fakat bu sistemde tıkanıklıklar oluşmaya başladı. Tepe teknoloji tarafından yapılan sistem, garanti ve anlaşma süresi bittiği için, hizmet vermekten imtina ediyor. 100-200 alet ürünü birden sisteme kaydedilince SGK’dan onay için 10 gün beklemek durumunda kalıyorum. İhaleler devam ediyor, SGK’dan onay alamayınca Sağlık Bakanlığı da onay vermiyor. Toplu onaylar bekleniyor. Ürünlerimiz bir günde onaylandığı takdirde, Sağlık Bakanlığı kontrolünden geçerek, ihalelere girme sorunu ortadan kalkmış olacak” dedi.

“Yeni Testler SUT’ta Yer Almıyor”
Son yıllarda farklı virüs ve bakterilerle mücadele edildiğini bunlar arasında en sık sorun yaşanan Norovirüs ile ilgili testlerin piyasada olduğunu ileten TÜMDEF Yönetim Kurulu Üyesi Ali Hikmet Fırat, “Ama Sağlık Uygulama Tebliğinde(SUT) bu virüs testinin yeri yok. Kanamalı Kırım Kongo Ateşi Hastalığının testleri var, ama fiyatı yok. Domuz gribinin testinin fiyatı yok. Birçok hastalığın tanısında kullanılan testler SUT’ta yer almıyor. SUT güncellenmediği için, ilk kabul edilen testler hangileri ise onlar dışındaki testlerde zorluk yaşanıyor. Dolayısıyla tanı yapılmıyor. SGK’ya uygun şekilde başvurulsa da olumlu yada olumsuz yanıt verilmediği gibi, bilim kuruluşlarının oluşturulamadığı söyleniyor” şeklinde konuştu.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...