30 Mayıs 2009 Cumartesi

TTB, ROTASYONA KARŞI TAVRINI BELİRLEDİ

Türk Tabipleri Birliği tarafından düzenlenen “Tıp Fakülteleri / Tıp Eğitiminde Kriz” toplantısında, öğretim üyeleri, son dönemde gündeme gelen rotasyon, norm kadro, tam gün gibi konularda görüş alışverişinde bulunarak sonuç bildirgesi yayınladılar.

Türk Tabipleri Birliği (TTB) tarafından düzenlenen “Tıp Fakülteleri / Tıp Eğitiminde Kriz” toplantısı Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Morfoloji Binasında gerçekleştirildi. Gaziantep, İzmir, Ankara, Kocaeli, Aydın, Kahramanmaraş, Antalya, Adana, Denizli, Samsun, Bolu, Tokat, Zonguldak, Trabzon illerinden, tıp fakültesi dekan ve dekan yardımcıları ile çok sayıda uzmanlık derneğinin ve öğretim üyesinin katıldığı toplantıda sorunlar masaya yatırıldı.
TTB II. Başkanı Prof. Dr. Feride Aksu Tanık ve Ankara Tabip Odası Başkanı Prof. Dr. Gülriz Ersöz’ün açılış konuşmalarının ardından TTB Merkez Konseyi Üyesi Prof. Dr. İskender Sayek’in sunumuyla başladı.



Kontenjan Artışı Ve Kadro Meselesi
Hacettepe’nin fiziki donanımının 200 öğrenci kapasiteli olduğunu ancak kontenjan artışları, yatay geçişler ve yabancı uyruklu öğrencilerle birlikte geçen yıl Hacettepe’ye 390 öğrencinin kayıt yaptırdığını kaydeden Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı ve Tıp Fakülteleri Dekanlar Konseyi Başkanı Prof. Dr. Serhat Ünal, ÖSYM`nin kılavuzundan öğrendikleri kontenjan artışına hukuki olarak karşı çıkılabileceğini belirtti. Prof. Dr. Ünal, bir diğer sorunun da kadro meselesi olduğunu, YÖK’ten gelen “yarı zamanlı çalışan öğretim üyeleri çağırılmadan yeni kadro talebinin dikkate alınmayacağı” yönündeki yazı ile öğretim üyeleri arasındaki huzursuzluğun arttığını dile getirdi.


“Bize Fakülte Verin, Biz Onların Eğitimlerinden Sorumlu Olalım”
Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekan Yardımcısı Prof. Dr. Turgut Talı, “YÖK’e şunu önerdik; bize bir tıp fakültesi verin, biz onların eğitimlerinden sorumlu olalım. Hatta hizmetlerini de bir miktar karşılamaya çalışalım. Ancak madem böyle bir şey söz konusu, biz eğitimden, Sağlık Bakanlığı hastaneleri de hizmetinden sorumlu olsun. Sağlık Bakanlığı da şef-şef yardımcılarını o fakültelere yollasın” dedi.

Uzmanlığını Alan Dönmüyor
Rotasyon ile öğretim üyesi talebinde bulunan Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Murat Fırat, yan dal ihtisasına yolladıkları toplam 12 öğretim üyesinden 10’unun tekrar Tokat’ta dönmediğini kaydetti. İki öğretim üyesinin göreve başlamasını da bitirme sınavına girmemelerine borçlu olduklarını ifade eden Prof. Dr. Fırat, 4 öğretim üyesinin mecburi hizmete gittiğini, bu sene içinde de 5 kişinin daha yan dal ihtisasını bitireceğini dile getirdi. Dekan Murat Fırat, “Biz sadece büyük üniversitelere yolladığımız öğretim üyelerimizin geri dönmesini istiyoruz” şeklinde konuştu.

Kardeş Fakülteler Önerisi
Fakülte olarak, yeni açılan 20-25 tıp fakültesinin toplamından daha fazla sayıda yatağa sahip olduklarını belirten Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. İlker Ökten, her geçen gün eğitimi ikinci plana bırakmak durumunda kaldıklarına dikkat çekti. Prof. Dr. Ökten, sözlerine şöyle devam etti:“Biz her ay 2 bin 600 kişinin maaşını ve sigortasını ödüyoruz. Bin 200’e yakın elemanımıza da döner sermaye tazminatı veriyoruz. Yani ayda bizim en az 11-12 milyon TL para kazanmamız gerekiyor. Böyle bir yükün altında eğitim ikinci planda kalıyor. YÖK, bizden bir kliniğimizdeki öğretim üyesinin yarısını istiyor. Bu klinikte en az 4-5 konuda Türkiye’de çok az merkezde yapılan araştırmalar yapılıyor. Bu öğretim üyelerinin gidecekleri kurumda bunları yapma şansları yok. Biz bunu YÖK Başkanına ilettik. Periferde yetişen öğretim üyelerinin batıya göçünün önlenmesini istedik. Taşıma suyla değirmen dönmeyeceğini söyledik. Hepimizin ortak fikir olarak düşündüğü kardeş fakülteler önerisi sunduk. Bu bir çözüm yolu olabilir. YÖK’ün istediği öğretim üyelerimizi gönderdiğimiz zaman, bizim gibi çok büyük kapasiteyle çalışmak mecburiyetinde kalan kurumlarda işler aksayacaktır.”

Rotasyonun Yasal Boyutu
Rotasyonun yasal boyutuyla ilgili çarpıcı açıklamalarda bulunan Türk Cerrahi Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Semih Baskan, 1982 yılında uygulanan rotasyonda, giden öğretim üyelerine o fakültenin öğretim üyesi olma zorunluluğu getirildiğini ifade etti. Bu kişilerin döner sermaye payı da alamadığını vurgulayan Prof. Dr. Baskan, “Giden öğretim üyelerinin maaşlarına zam veya katkı mümkün değil. 2914 sayılı Yükseköğretim Personel Kanunu’nun 14. maddesi, sadece o illerde çalışan o fakültenin hocalarına geliştirme ödeneği verilebileceğini öngörüyor. Bu öğretim üyeleri döner sermaye alamayacaklar. Gidenlerin ayrıca konut sorunları da olacak” dedi.


Rotasyondan Sadece Tıp Fakültesi Etkilenmeyecek
Hekim yetiştirmede tam gün sisteminin herkes tarafından desteklendiğini, ancak tam günün bu şekilde uygulanmasının tıp eğitimine çok büyük engel teşkil edeceğini savunan Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Hakan Abacıoğlu, “Performansla birlikte eğitim ve araştırma tümüyle ortadan kalkacaktır. Tam gündeki ödemeler döner sermaye üzerinden yapılacak. Döner sermayelerin bu yükü kaldırması mümkün değil. Rotasyonla öğretim üyesi gönderdiğimiz zaman sadece tıp fakültesi değil sağlık bilimleri enstitüsü, yüksek okul programları, hukuk fakültelerindeki adli tıp dersleri de etkilenecek. İyi bir iş yükü analizi modeline ihtiyacımız var. Son çıkarılan genelgeyle rektörlüklerin elindeki saklı kadroların tümüyle anabilim dallarına dağıtılması istendi. Üniversite yönetim kurullarında konuşuluyor. Bunlar nasıl dağıtılacak, kriterler nasıl oluşturulacak?” dedi.

Toplantı sonuç bildirgesi şöyle:

• Tıp fakülteleri bugün ciddi bir krizin içindedir.
• Plansız biçimde, alt yapı olanakları oluşturulmadan, öğrenci sayısı eğitim kalitesini tehlikeli şeklide kontenjanlar ve tıp fakültesi sayısı artırılmıştır.
• Tıp Eğitimi Anabilim Dallarının Tıp Fakültelerinde kapatılarak Sağlık Bilimleri Enstitülerine bağlanması tıp eğitimi niteliğini olumsuz etkileyecektir.
• Tıp fakülteleri için yürütülmekte olan norm kadro çalışması ile akademik kadro temini ve geçişleri engellenmiş, akademisyenlerde ciddi kaygı ve motivasyon eksikliği yaratılmıştır.
• Hekimler için yürürlükte olan zorunlu hizmet şimdi de rotasyon adı ile öğretim üyelerine bir kez daha uygulanmaktadır.
• Bunun yanı sıra tıp fakültelerinin finansman yapısı değiştirilerek kamusal destek azaltılmakta, tamamen döner sermayeye bağımlı kılınmaktadır. Sonuçta akademik merkezlerin işletmeye dönüştürülmesi bilimsel mali sıkıntılar doğurmaktadır.
• Bu finansal yapı içerisinde tam gün çalışma sistemine geçilmesi ve bunun performans sistemi ile döner sermaye gelirlerinden karşılanması planlanmaktadır. Bu durumda akademik merkezler eğitim ve araştırma işlevlerinden daha da uzaklaşarak iyiden iyiye hizmet hastanelerine dönüşecektir.

29 Mayıs 2009 Cuma

“DÜNYADA 17 MİLYON KATARKT HASTASI VAR”

TOD Ulusal Oftalmoloji Nisan kursunda bu yıl ‘Katarakt’ konusunda son gelişmeler işlendi. Toplantıyı 1300 göz hekimi izlerken, canlı cerrahi ile komplike olgularda fakoemülsifikasyon cerrahisi sırasında yapılması gerekenler anlatıldı.

29. Ulusal Oftalmoloji Kursu 10-12 Nisan tarihleri arasında Ankara Sheraton Kongre Merkezinde yapıldı. Türk Oftalmoloji Derneği (TOD) tarafından gerçekleştirilen toplantının bu yıl ki konusu ‘Katarakt’ olarak belirlendi. Her yıl Nisan ayında gerçekleştirilen toplantının bu yıl ki başkanlığını yürüten TOD Ankara Şube Başkanı Op. Dr. Firdevs Örnek, her yıl farklı bir konu işlendiğini ve son gelişmelerin ele alınarak detaylı şekilde anlatıldığını kaydetti. Bin üç yüz göz hekimi ve asistanının katılımı ile gerçekleşen toplantı hakkında Op. Dr. Örnek, Sağlık Dergisi Yazı İşleri Müdürü Esra Öz’e şöyle konuştu: “Toplantıda gözün anne karnında oluşumundan başlayarak her türlü aşaması değerlendirildi. Ameliyat ve sonrasında hastaların kısa sürede aktif yaşamlarına dönebilmesi için gelişen bütün teknikler burada en ince ayrıntısına kadar anlatıldı. Gülhane Askeri Tıp Akademisi ameliyathanesinden uydu ile canlı cerrahi gerçekleştirildi. Komplike vakaları içeren, canlı yayında bu tip vakalara nasıl yaklaşılması gerektiği, problemli gözler üzerinde yapılması gerekenler diğer meslektaşlarımıza aktarıldı.”

Katarakt ameliyatı sonrası hastaların görme rehabilitasyonu önceleri kalın camlı gözlükler kullanılarak sağlanırken, katlanamayan göz içi lensi yerleştirilen hastalarda ameliyat için açılan kesinin çok daha büyük olduğuna dikkat çeken Ankara Hastanesi 2. Göz Kliniği Şefi Op. Dr. Örnek, gelişen teknoloji sayesinde küçük kesilerden göz merceğini alıp yerine yapay göz merceği yerleştirmek suretiyle kataraktın neden olduğu görme azalmasının tamamen ortadan kaldırılabildiğini belirtti. Operasyon sonrasında hastanın kısa sürede aktif yaşamına döndüğünü ifade eden Op. Dr. Örnek, klinik açıdan bu durumun büyük bir getirisi olduğunu ve kataraktta teknoloji ile paralel olarak hızlı bir gelişme sağlandığını vurguladı.


“Katarakta Bağlı Yaklaşık 170 Bin Kör Var”
Op. Dr. Örnek, “Dünyada 30-45 milyon insanın görme özürlü olduğu ve bunların yaklaşık olarak 17 milyonunun (yüzde 45) katarakta bağlı olduğu tahmin edilmektedir. WHO tüm Afrika’nın popülasyonunun % 1.2’ sinin görme özürlü olduğunu ve bunun da % 36’sının katarakta bağlı olduğunu ön görmektedir. Nüfusumuzu yaklaşık olarak 70 milyon olarak kabul edip bu rakamları Türkiye’ye uyarladığımızda ülkemizde tahminen 420 bin görme özürlü olduğunu ve bunun da 170 bininin katarakta bağlı olduğunu söyleyebiliriz. Bu oran görme keskinliği 20/400’ün altında olan hastalarda yüzde 75’e kadar çıkabilmektedir. Artan yaş birlikte katarakt prevalansı artmaktadır. Prevalans 40 yaşından sonra her dekatta (10 yıl) 2 katına çıkarak artar. Belirgin katarakt prevalansı 65 yaş civarında yüzde 5 iken, 75 yaş üzerinde yüzde 50 civarına yükselmektedir.” dedi.


“Modern Cerrahiye Rağmen 100 İla 200 Bininde Geri Dönüşümsüz Körlük”
Kataraktın tüm dünyada 15milyon insandan fazlasında görme özürlülüğüne neden olduğun düşünüldüğünü ve bu rakamın 2020 yılında 40 milyonu geçeceğinin tahmin edildiğini ifade eden Op. Dr. Örnek, “Tüm dünyada her yıl en az 5-10 milyon yeni görme özürlülüğüne neden olan katarakt oluşmaktadır ve modern cerrahiye rağmen bunların da 100 ila 200 bininde geri dönüşümsüz körlük oluşmaktadır. Katarakt oluşumu için; demografiközellikler, ultraviole, diyet, hastalıklar ,ilaçlar ve bilinmeyen nedenler gibi çok farklı faktörler rol oynar. Kataraktın tedavisi cerrahidir, ameliyat sonuçları yüz güldürücü oluyor. ” dedi.

Lazer Sonrası Katarakt Uygulanır mı?
Lazer yapılan kişiye katarakt ameliyatının yapılmasında dikkat edilmesi gerekenin, göz içi lensi dioptrisini hesaplamak olduğunu ifade eden Op. Dr. Örnek, “Bu hasta grubunda laser öncesi keratometri değerlerine ulaşılamıyor. Dioptri gücü özel geliştirilmiş göz içi merceği hesaplama formülleri kullanılarak yapılıyor. Laser uygulanmış kornealarda gözün yüzeyinde düzleşme gelişiyor. Normalde kullanılan formüller yanlış değerler veriyor.” şeklinde açıkladı.

28 Mayıs 2009 Perşembe

ÖDEMİŞ’E EK BİNA


Hasta memnuniyeti odaklı hizmet sunduklarını ve gerek personel gerekse hasta eğitimleri ile başarı grafiğini gün geçtikçe yükselten Ödemiş Devlet Hastanesi Başhekimi Op. Dr. Ziya Yurdakonar, bu yıl içerisinde projesi hazırlanarak ihaleye çıkılması planlanan ek bina tamamlandığında hastanenin 300 yataklı ve modern bir yapıya kavuşarak hizmet kalitesini daha da yükselteceklerini belirtti.

Yıllık 12 bin ameliyat ve 2 binin üzerinde doğumun gerçekleştiğini belirten Ödemiş Devlet Hastanesi Başhekimi Op. Dr. Ziya Yurdakonar, yatak işgal oranlarının kış aylarında yüzde 80’in üzerine çıkarken, yıllık ortalama yatak işgal oranının yüzde 60 olduğunu kaydetti. 265 yatak kapasitesi ve 463 personelle hizmet verdiklerini söyleyen Op. Dr. Yurdakonar, 2008 yılı poliklinik sayısının 501 bin 875 olup, günlük ayaktan hasta müracaat sayısının 2 bin ila 2 bin 500 olduğunu ifade etti. Op. Dr. Yurdakonar, “Hastanemizde Ocak 2006’dan bu yana her hekime bir poliklinik açılarak hekim seçme uygulaması başlatılmıştır.Ancak fiziki mekan yetersizliğinden her hastaya bir oda verilememektedir. Hastanemizde 2005 yılında kurulan hasta hakları birimi halkımızın sorunlarını çözme adına başarılı çalışmalar yapmaktadır. Hastanemiz 2008 yılında 456 ayaktan tedavi edilen hastaya ve 9 bin 876 yatan hastaya eğitim verilmiştir. Hastanemizde hemen her hafta hizmet içi eğitim toplantıları yapılmaktadır.Ayrıca kadın doğum ve çocuk servislerindeki annelere eğitim verilmektedir.” dedi.

“Ödeme Sorunu Yaşanmıyor”
İhale ödemelerinde sorun yaşamadıklarını kaydeden Op. Dr. Yurdakonar, hastanelerine aldıkları her ürünün hem kaliteli olmasına dikkat ettiklerini hem de sağlık personelinin komisyonda yer alarak görüşlerini paylaştıklarını belirtti.

“Kullanılan Malzemenin Steril Barkotları Bulunur”
Telefon ve internet yoluyla sıra alınarak hasta bekleme sorununu çözdüklerini kaydeden Op. Dr. Yurdakonar, 2006 yılından bu yana aktif olarak laboratuar ve hasta bazlı sürveyans çalışması yapan bir enfeksiyon kontrol komitesi bulunduğunu söyledi. 2008 yılı enfeksiyon hızının yüzde 02,5 olduğu bilgisini veren Op. Dr. Yurdakonar, “Hastanemizde kullanılan tüm malzemeler merkezi sterilizasyon ünitemizde tek tek steril edilip üzerlerine barkotları yapıştırılır. Her ameliyatta kullanılan malzemenin steril olduğunu gösteren barkotlar hasta dosyasına yapıştırılır. Sterilizasyon için etilen oksit ve buhar otoklavı kullanılmaktadır.” şeklinde konuştu.

Yeni Hizmete Giren Taş Kırma Cihazı
Radyoloji biriminde iki adet röntgen cihazı, BT, MR, Kemik Dansitometresi, Mamografi,USG gibi cihazlarla hizmet verdiklerini dile getiren Op. Dr. Yurdakonar, yeni hizmete giren flat panel sayesinde direkt grafilerin dijital ortamda görüntülenerek arşivleme sıkıntısının da ortadan kalktığını,ayrıca filmler kağıda basılarak hem tasarruf sağlandığını hem de çevre kirlenmesinin önüne geçildiğini kaydetti. Laporoskopik operasyonlar ve artroskopik girişimlerin
Hastanelerinde başarılı bir şekilde yapıldığını belirten Op. Dr. Yurdakonar, yeni hizmete giren taş kırma cihazı ile de hizmet yelpazelerinin genişlediğini ifade etti.

300 Yataklı Ek Bina İhalesi
Op. Dr. Yurdakonar “Hastanemizin en önemli iki eksiği hekim yetersizliği ve bina yetersizliğidir. Radyoloji, Nöroloji, KBB, Beyin Cerrahi, Kardiyoloji gibi branşlarda ve pratisyen hekimlerde eksiğimiz var. Binamızın eski olması nedeni ile hasta odalarımız koğuş sistemindedir. Bu nedenle yeni ek bina projesi hazırladık. 2009 yılı içerisinde ihale yapmayı planlıyoruz. Yeni projemiz 300 yataklı olup, odalar tek yataklı ve banyolu şekilde düzenlenecek.” açıklamasında bulundu.

27 Mayıs 2009 Çarşamba

KRONİK YARA VE DİYABETİK YARA KONSEYİ

Vakıf Gureba Hastanesi’nde Kronik Yara ve Diyabetik Yara Konseyi açıldı.

Ülkemizde ender bulunan Kronik Yara ve Diyabetik Yara Konseyi İstanbul’da İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesi, Şişli Eftal Eğitim ve Araştırma Hastanesi ve Vakıf Gureba Hastanelerinde açıldı. Vakıf Gureba Hastanesi ‘Kronik Yara ve Diyabetik Yara Konseyi’ açılışı 18 Mart tarihinde gerçekleştirildi. Şişli Eftal Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nden Ortopedi Kliniği Şefi Prof. Dr Ünal Kuzgun, Plastik Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Klinik Şefi Lütfü Baş ve diğer konsey üyelerinin katılımıyla gerçekleşen töreninde konuşma yapan Vakıf Gureba Hastanesi Başhekimi Doç. Dr. Turan Aslan, şunları kaydetti: “Hastanemize diyabetik yara nedeniyle pek çok hasta müracaat etmektedir. Kronik Yara ve Diyabetik Yara Konseyi ile hastanın, hastaneye yatırılışında ve doğru tedavisinin takibinde multidisiplinler yaklaşım sağlayacak. Hastalar tek elden hızlı ve etkin bir şekilde hastaneye yatırılıp tedavisi gerçekleştirilecektir. Bugünden itibaren bu tip hastalarımızın tedavisi multidisiplinler olarak Kronik Yara ve Diyabetik Yara Konseyi ile ortopedi, kalp damar cerrahisi, plastik cerrahi, genel cerrahi, cildiye, enfeksiyon, dahiliye ve fizik tedavi kliniklerinin işbirliğiyle çalışacaktır.”

“Diyabetik Hastaların Yüzde 15’i Diyabetik Ayak Şikayetiyle Başvuruyor”
Vakıf Gureba Hastanesi Kalp Damar Cerrahisi Kliniği doktoru Doç. Dr. Yusuf Kalko, “Tüm diyabetik hastalarımızın yüzde 15’i diyabetik ayak şikayetiyle başvuruyor, bu da bu sorunun ne kadar çok sık rastlandığının bir göstergesidir. Ayrıca hastanemizde her türlü damar ameliyatı başarıyla yapılmaktadır. Bu da diyabetik ayak, kronik iskemik yaralarda başarı oranını artıracaktır” dedi.

Yüzde 50 Oranda Kaybedilme Riski
Zamanında müdahale edilmeyen hastaların bir ayaklarında kayıp olduğunda diğer ayağında da yüzde 50 oranda kaybedilme riskinin olduğunu dile getiren Vakıf Gureba Hastanesi Plastik Cerrahi Uzm. Dr. Tayfun Türkaslan, böyle hastaların yatalak olacağına dikkat çekti.

26 Mayıs 2009 Salı

HEDEF HASTANIN SAĞLIĞI

Kurulduğu günden bu yana ortopedi ürünlerinde kalitenin takipçisi olan Kifidis, hastaların sağlığı için getirdiği yeni ürünleri ile yine aranan adres olmayı başardı.

1919 yılında kurulan ve Türkiye’nin ilk ortopedi firması olan Kifidis, ülkemizde doğru ve kaliteli malzemenin öncüsü oldu. Türkiye’ye ilk basınçlı varis çoraplarını getirdiklerini kaydeden Kifidis Ortopedi Eğitim Koordinatörü Mustafa Aypolat, ortopedi alanında en kaliteliyi ve hastalar için en iyisini ülkemize sunduklarını, inanmadıkları ürünleri asla satışa sunmadıklarını dile getirdi.
Ürünleri arasında yer alan korselerde önemli olanın, hastanın vücudunda iken sürekli aynı gerginlikte durması olduğuna dikkat çeken Aypolat, “Korsede amaç vücut duruşunu desteklemektir. Kalitesiz bir kumaştan imal edilmiş korse kullanmışsanız, kumaş kendini salar ve gövdeyi desteklemez. Patoloji ilerlemeyi sürdürür. Piyasadaki bazı marka korseleri mankene giydirmeden önce mezura ile uzunluğunu ölçün. 15 gün sonra çıkarıldığında, korseyi en az 5 santim daha uzun bulacaksınız. Bu kalitesiz kumaşın sürekli gergin durmaya dayanamayarak kendini salmasından kaynaklanır. Kendini salan korse ise bize büyük gelir ve belimizi desteklemez. Ancak bizim ürünlerimizde böyle bir sorun ile karşılaşmazsınız” dedi. Satışta üretime değil de al-sat modeline ağırlık vermelerinin nedenini Aypolat şöyle açıkladı, Avrupa Birliği ülkesinde bir firma, vertebra üzerine bir ürün geliştirildiğinde, devlet üreticiye belli destekler veriyor, ödenek sağlıyor, ürünün kurum ödemelerini sağlıyor. Ancak biz araştırma yaparken destek göremiyoruz, geliştirdiğimiz ürünün kaydını yaptırıp, hastanın kurumdan ödeme almasını sağlayamıyoruz. İşte bu sebepten Ar-Ge çalışmalarını geride tutup, Avrupa da geçerliliği ve fayda sağladığı bilimsel olarak kanıtlanmış Ar-Ge departmanlarına çok ciddi yatırımlar yapan firmaların ürünlerin ithalatını yapıyoruz.
Ortopedik ürünlerde kullanılan hammaddenin çok önem arz ettiğini ifade eden Aypolat, hastaların ölçülerine göre imal edilen tabanlıkların hasta üzerinde 1 hafta prova edildiğini, prova sonuçları hakkında, doktoruna bilgi verilmeden son teslimin yapılmadığını, ancak insanların internet üzerinden tabanlık aldıklarına dikkat çekti.

Ödem Çözücü
Kanser hastalarının aldığı ilaçlardan dolayı yada lenflerindeki problemden ötürü kolları ve bacaklarının şiştiğini ve bu tip hastalara ödem çözücü kompressor cihazının kullanılması tavsiye edildiğini kaydeden Aypolat, ancak hekimlerin cihazın yanında manşonu reçete etmediğini ancak cihazın kullanılması için gerekli aparatıda yazmasının gerektiğini aksi taktirde ürünün kullanılmadığını ve devletinde ödeme yapmadığını belirtti. Lenf ödem sistemlerinde getirdikleri yeni bandaj sistemi hakkında Aypolat şöyle konuştu: “Genelde göğsü alınan bayanlarda ve ileri derece varis hastalarında ödem problemi oluşuyor biz bunun için yeni bir bandaj sistemini öneriyoruz. Mobiderm isimle bandajımızı kullanırken sargının, sarılma şeklini çok önemlidir, sıklık veya gevşeklik gibi etkenler ürünün işlevselliğini etkileyebilir. Civa basıncı üzerinden ölçülen farklı basınçlarda bandajlar vardır, düşük, orta ve yüksek gibi. Bunun için Biflex ödem bandajlarımızın üzerinde dikdörtgenler var bandaj gerilip bacağa sarılırken dikdörtgenler kare olur. İşte bu kareler bize gösterge olur. Böylece tüm uzva aynı basıncı uygulamış oluruz. 16-17-23 ve 24 civa basıncını hassas bir şekilde ayarlamış oluruz. olur.

“Sargı Bezi İle Bandaj Ayrımına Varılmalı”
Fransa ve Almanya’da bu konuyla ilgili eğitimi aldığını ve bilinçli olarak satış yapıldığını kaydeden Aypolat, her varis ameliyatından sonra bacağa belli bir basınçta bandaj uygulanması gerektiğini söyledi. Hastanelerde yaptığı presentasyonlar sonucunda, hekimlerin ameliyat sonrasında Biflex bandajları kullanmaya başladığını ve çok etkili sonuçlar aldığını anlatan Aypolat, ülkemizde sargı bezi ile bandaj ayrımına varılması gerektiğini belirtti.

“Fil Hastalığına Etkili Bandaj”
Mobiderm Ödem çözücü bandaj ve Biflex Basınç bandajlarının kombine kullanımının lenf sistemi içerisinde özel bir basınç oluşturarak birçok farklı hastalıklarda ödem sorununu ortadan kaldırdığını kaydeden Aypolat, bu sistemin Fil hastalığında da kullanıldığını vurguladı. Üçüncü günden sonra ödemlerin ortalama yüzde 25 oranında azalmaya başladığının üzerinde duran Aypolat, “Fransa’dan alınan görüntüler ve tıbbi literatürlerde, Fil hastalığında ödem tedavisinin birinci ayından itibaren dramatik derecede ilerlemeler kayıt edildiği ve hastanın sarkan derileri toparlaması için estetik cerrahi uzmanlarına teslim edildiğini belirtti.

Boynunuza Özel Boyunluk
Hastaların boyun yükseklikleri dikkate alınmadan piyasada tek yükseklikte boyunlukların bulunduğunu dile getiren Aypolat, burada önemli olan boynunun, hekimin istediği pozisyonda sabitlemek olduğunu söyledi. Hastaların anatomik duruş pozisyonunda köprücük kemiği ( sternum ) ile çene ( mandibula) arasındaki uzunluğun ölçülerek, hastanın boyun ölçüsüne göre uygun yükseklikte boyunluk verilmesi gerektiğine dikkat çeken Aypolat, üç farklı boyda boyunluklarının bulunduğunu ve çocuklar içinde özel boyunlukların satışa sunulduğunu dile getirdi.

25 Mayıs 2009 Pazartesi

UYKU APNESİNE PALATAL İMPLANT

Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesinde 12 hasta üzerinde yürütülen çalışmada, saf horlama hastalığı veya hafif-orta şiddette tıkayıcı uyku apnesi sendromu (TUAS)’na palatal implant tedavisinin etkileri araştırıldı.

Uyku esnasında nefes kesilmeleri anlamına gelen uyku apnesinin, gündüz yorgunluk ve uyku hali, otururken uyuklama veya uykuya dalma hali, sabah başağrısı, cinsel isteksizlik, huzursuzluk gibi şikâyetlere neden olduğunu kaydeden Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim üyesi Prof. Dr. Mehmet Karadağ, bu rahatsızlığın tedavisi için Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı Öğretim üyesi Prof. Dr. Levent Erişen ile ortak yaptıkları çalışma hakkında Sağlık Dergisine bilgi verdi.

12 hasta üzerinde yürütülen çalışmada saf horlama hastalığı veya hafif-orta tıkayıcı uyku apnesi sendromu (TUAS) rahatsızlıklarında etkin tedavi yöntemini araştırdıklarını kaydeden
Prof. Dr. Karadağ, yumuşak damağı (palatal bölge) sertleştirerek, horlamaya neden olan titremeyi azaltacak ve yumuşak damağın hava yolunu tıkanmasına engel olacak üç implatın,
palatal bölgeye yerleştirilmesi işleminin etkili olduğunu ifade etti. Tedavi etkinliği açısından diğer yöntemlerle eşdeğer olduğu, düşük morbidite ile tek seans uygulanması ve hasta uyumu açısından diğer yöntemlere göre avantajlarının olduğunu belirten Prof. Dr. Karadağ, “Bu hastalıkların tedavisinde, yaşam tarzına yönelik bazı önlemler ve cerrahi dışı tedaviler kadar cerrahi girişimlerin de yeri büyüktür. Cerrahi girişimler, üst solunum yolundaki patolojiye bağlı olarak çok farklı olup, birçoğu yumuşak damağa yöneliktir. Tedavide amaç, hastalığı ve ona bağlı yakınmaları ve morbiditeyi ortadan kaldırmak veya en aza indirmektir. Ayrıca girişime bağlı sorunlardan, komplikasyonlardan mümkün olduğunca kaçınmaktır. Bu amaçla birçok soğuk ve sıcak cerrahi yöntemler tanımlanmıştır. Yöntem ne olursa olsun bu bölgeye yönelik cerrahi girişimlerin temel prensibi; var olan aşırı yumuşak doku hacmini azaltmak veya gevşek olan dokuları gerginleştirmektir.” dedi.

Cerrahi Yöntemler
Tedavi amacıyla birçok cerrahi yöntem tanımlandığını ifade eden Prof. Dr. Karadağ, klasik cerrahi yöntemlerinden biri olan Uvulopalatofarengoplasti (UPPP) ile havayolunu açmak için yumuşak damağın bir kısmının, küçük dilin ve bademciklerin çıkarılarak gerçekleştirildiğini vurguladı. Prof. Dr. Karadağ, “cerrahi yöntemlere baktığımızda UPPP ameliyatı TUAS’da uygulanan en sık ve en eski yöntemlerden birisidir. Ancak apnenin şiddeti arttıkça UPPP’nin etkinliği azalmaktadır. Bu yöntem yumuşak damak arkasındaki tıkanıklıklarda başarılı olurken, dil arkasındaki tıkanıklıklarda başarılı değildir. Ameliyattan sonra yaklaşık iki hafta süresince yoğun ağrı olması nedeniyle parasetamol yeterli olmayıp non-steroid anti enflamatuarlar hatta bazen narkotik analjezikler gerekmektedir.” şeklinde konuştu.

Sıcak uygulamalar
Sıcak uygulama olarak ünipolar veya bipolar koter, lazer, radyofrekans, thermal welding ve plazma koagülasyonu gibi bazı enerji kaynakları kullanılmıştır. Yumuşak damağa lazer uygulamasının sık tercih edilen yöntemlerden biri olduğunu hatırlatan Prof. Dr. Karadağ, lazer ile küçük dilin kalacı şekilde küçültüldüğünü kaydetti, ancak bu yöntemin TUAS’da başarı oranının düşük olduğuna dikkat çekti. Lazer uygulamasının saf horlama rahatsızlığı olan hastalarda tercih edildiğini vurgulayan Prof. Dr. Karadağ, RFTA yöntemi olan radyofrekans enerjisi ile hedef dokuda ısı oluşturularak, hacim küçülmesi sağlanan cerrahi yöntemine göre dezavantajlarının olduğunu belirtti. Prof. Dr. Karadağ, hem belirgin boğaz ağrısı hem de maliyetinin fazlalığı nedeniyle tercih edilmediğine dikkat çekti.

“Palatal İmplant Girişimi Saf Horlama Hastalığında Oldukça Etkin”
Palatal implant işleminin basit, poliklinik şartlarında uygulanabilir, minimal morbiditesi olan bir yöntem olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Karadağ, “Yumuşak damak kas tabakası içine paralel olarak yerleştirilen ince silindir şeklinde üç polyester çubuktan oluşan sistem, yumuşak damak titreşimini azaltır ve yumuşak damağın havayolunu kapamasını engeller. Palatal implantların saf horlama hastalığındaki başarısına baktığımızda, minimal morbiditesinin olduğu, horlama şiddetini belirgin azalttığı ve eş memnuniyetinin
oldukça iyi olduğu literatürde görülmüştür. Hastanın eşine göre horlamada görsel analog skalaya göre yüzde 35 düzelme oldu ve bu istatistiksel olarak anlamlı idi. Ayrıca yine eşe göre horlama sıklığında istatistiksel olarak anlamlı olmasa da belirgin azalma oldu. Hastada 5-7 kez horlama sıklığı yaklaşık yüzde 50 oranında azaldı. Benzer şekilde horlama şiddetinde belirgin düzelme saptandı ve eş taraşından bildirilen “ara-sıra yumuşak horlama” şiddeti oranı yüzde 50’den yüzde 75’e çıktı. Sonuç olarak uygun hasta seçildiğinde, palatal implant girişiminin saf horlama hastalığında oldukça etkin bir tedavi yöntemi olduğunu ve diğer tedavilere iyi bir alternatif olduğunu düşünmekteyiz.” dedi.

24 Mayıs 2009 Pazar

DÜŞÜKLER ÖNLENEBİLİYOR

Günümüzde açıklanamayan kısırlıkların ve tekrarlayan düşüklerin tedavisinde kullanılan Lenfosit aşısı hakkında Ferti-Jin Tüp Bebek Merkezi Klinik Direktörü Op. Dr. Seval Taşdemir, Sağlık Dergisi’ne bilgi verdi.

Ülkemizde gebeliklerin yüzde 10-15’ı düşükle sonlanırken, istenen bir bebeğin kaybedilmesi anne adaylarını da derinden yaralıyor. Düşüklerin birçok nedeninin bulunduğunu kaydeden Ferti-Jin Tüp Bebek Merkezi Klinik Direktörü Kadın Hastalıkları ve Tüp Bebek Uzmanı Op. Dr. Seval Taşdemir, en sık düşük nedeninin bebeğin gelişimindeki anormalliklerden kaynaklandığına dikkat çekti. Kadın Hastalıkları ve Tüp Bebek Uzmanı Op. Dr. Taşdemir, “Yapılan çalışmalar düşüklerin birçoğunun genetik anomalilere bağlı olduğunu gösteriyor. Bunun yanında anne - baba adayına bağlı problemler ve çevresel faktörler de düşük nedenleri arasında sıralanıyor. Rahimdeki anomaliler, rahim içi yapışıklıklar, rahim ağzı yetmezliği, hormonal nedenler, enfeksiyonlar ve bağışıklık sistemindeki bozukluklar tekrarlayan düşüklere neden oluyor.” dedi.

“Düşükler Bağışıklık Sistemi Bozukluğuna İşaret Olabilir”
Gebeliğin 20’nci haftadan itibaren (139 günden önce) sonlanması ile düşük meydana geldiğini dile getiren Op. Dr. Taşdemir, “Düşük üreme çağındaki çiftlerin yüzde 5’inde kısırlığa sebep olabiliyor. Düşüklerin yüzde 75’i-16’ıncı gebelik haftasından, yüzde 62’si 12’ci gebelik haftasından önce gerçekleşiyor. Gebelik ilerledikçe düşükle sonlanma ihtimali azalıyor. Son yıllarda yapılan çalışmalarda çiftlerin birçoğunda bağışıklık sistemindeki bozuklukların kısırlığa neden olduğu bulunmuştur. Bağışıklık sistemindeki bozukluklar bebeğin anne rahmine tutunmasını engellerken, erken dönemde düşük yaşanmasına sebep oluyor. Tekrarlayan düşük yapan kadınların yüzde 22’sinde kısırlık; tüp bebek tedavilerinde gebelik elde edilemeyen kadınların yüzde 50’sinde ise bağışıklık sistemine bağlı problemler görülüyor.” şeklinde konuştu.

Lenfosit Aşısı Nedir?
Günümüzde açıklanamayan kısırlıkların ve tekrarlayan düşüklerin tedavisinde kullanılan Lenfosit aşısı hakkında Op. Dr. Taşdemir şöyle konuştu: "Bu aşıda erkek eşten alınan kan örneğinden lenfositler özel solüsyonlar kullanılarak ayrıştırılıyor. Ayrıştırılan lenfositler anne adayının ön koluna 4 ayrı noktada cilt altı enjeksiyonu ile veriliyor. Aşı hazırlamadan önce baba adayı Hepatit ve HIV açısından inceleniyor. Hepatit taşıyıcı olan kişilerden alınan kan, aşı hazırlanmasında kesinlikle kullanılmıyor. Anne adayının Rh negatif olduğu durumlarda ileride kan uyuşmazlığına bağlı problemlerin oluşmaması için aşı ile beraber önlemler alınıyor"

Düşüklere Karşı Lenfosit Aşısı
Lenfosit aşısının anne adayına ve gelişmekte olan bebeğe herhangi bir zarar vermediğini belirten Op. Dr. Taşdemir, lenfosit aşısı ile tedavi gören anne adaylarının bebeklerinde doğumsal anomali artışı veya gelişme geriliği saptanamadığını da ifade etti. Op. Dr. Taşdemir Lenfosit aşısı yapılan kadınların bağışıklık sisteminde de herhangi bir bozukluk olmadığını ifade etti.

Yaşa göre risk tablosu
Anne adayının yaşı Düşük ihtimali
20 yaş altı % 9,9
20–24 arası % 9,5
25–29 arası % 10
30-34arası % 11,7
35–39 arası % 17,7
40 -44arası % 33,8
44 yaş üstü %53,2

23 Mayıs 2009 Cumartesi

İSTANBUL AVRUPA’YA AKAPUNKTUR

İstanbul Avrupa yakasında kamu hastaneleri arasında ilk akupunktur polikliniği Bezm-İ Alem Vakıf Gureba Eğitim Ve Araştırma Hastanesi’nde açıldı.

Günümüzde dünyanın pek çok üniversite hastanesinde akupunktur klinikleri bulunmaktadır. Akupunktur ile her türlü ağrı, obezite ve sigaraya bağımlılığın giderilmesine yönelik tedaviler yapılabilmektedir. Eğitim ve araştırma hastanesi bünyesinde açılan akupunktur polikliniği ile multidisipliner bir çalışma içerisinde olunacağını dile getiren Bezm-İ Alem Vakıf Gureba Eğitim Ve Araştırma Hastanesi Başhekimi Doç. Dr. Turan Aslan, “Her türlü ağrı tedavilerinde Nöroloji ve Ağrı Polikliniği, sigara bırakma tedavisinde Göğüs Hastalıkları Polikliniği ve obezite tedavisinde ise Dahiliye Polikliniği’ne başvuran kişiler, hastalıkları ile ilgili her türlü tetkikleri yapılıp ve tanıları konulduktan sonra akupunktur polikliniğine sevk edilecektir. Hastanemiz akupunktur kliniği yurtiçi ve yurtdışı üniversiteler ile iletişim içinde olup bilimsel çalışma faaliyetlerini bu üniversiteler ile birlikte sürdürecektir.” dedi.

“Hastalıklar Vücudun Kendi Doğal Sistemi İçinde Tedavi Ediliyor”
Akapunkturun vücudun belli noktalarına iğne batırılarak yapılan vücuttaki ağrı ve fonksiyon bozukluklarını tedavi etme yöntemi olduğunu kaydeden Doç. Dr. Aslan, bu yöntem sayesinde vücuttaki enerji akışını,kan dolaşımını, otonom sinir sistemini ve nevroendokrin sistemi etkileyerek; hastalıkları vücudun kendi doğal sistemi içinde tedavi edildiğini işaret etti.
Ağrı, solunumsal bozuklukları, bulantı, kusma, ilaç tedavisi ile geçmeyen bulantı ve kusmalar, bağımlılık tedavilerinde ve ruhsal şikayetlerde tercih edilen yöntem olduğunu hatırlatan Doç. Dr. Aslan, “Akupunktur Polikliniğimiz hastanemizdeki diğer bilim dalları ile multidisipliner bir çalışma içinde çalışmaktadır. Uygulanan işlemlerin gereği olarak akupunktur hastaları doğrudan akupunktur polikliniğine kabul edilmemektedir. Hastalar temel şikayetleri ile ilgili ana bilim dallarında tüm incelemeleri yapılıp, tanı ve tedavi programlarını aldıktan sonra ilgili hekimlerce uygun görüldükleri takdirde Akupunktur polikliniğine sevk edilmektedir. Literatür bilgisi ile uyumlu olarak kliniğimizdeki uygulamalar da akupunktur tedavisinin tamamlayıcı bir tedavi yöntemi olarak çok başarılı sonuçlar verdiğini göstermektedir. Hastaların tedavileri tanılarına göre değişmekle birlikte ortalama iki haftada tamamlanan 6-8 seans (yaklaşık 40 dakika) süren tedavi programları uygulanmaktadır. Akupunktur Polikliniğimiz hastanemizin anestezi uzmanlarından Uz. Dr. Hamdi Delatioğlu’nun yönetiminde faaliyet göstermektedir.Hastanemiz Akupunktur Polikliniği, Heidelberg Üniversitesi’nin (Almanya), Porto Üniversitesi (Portekiz) Akupunktur Bölüm Şefi Prof. Dr. Johannes GRETEN’in bilimsel katkı ve işbirliği ile kurulmuştur. Bu üniversite ile afiliasyon içinde olup, ortak bilimsel çalışmalar ve eğitim desteği almaktadır. Ayrıca, yurt dışındaki diğer üniversitelerle de ortak bilimsel çalışmalarda bulunmaktadır. Halen Tokyo Üniversitesi’nden Prof. Dr. Etsie IKEZONO ile birlikte obezite tedavisi ile ilgili bir çalışma yürütülmektedir. Brüksel Üniversitesi’nden Prof . Dr. Sun PEİLİN ile birlikte Vakıf Gureba Hastanesi ve İstanbul Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Ana Bilim Dalı ile ortaklaşa “sigara bırakma” tedavisiyle ilgili bir çalışma programlanmaktadır.” bilgisini verdi.

22 Mayıs 2009 Cuma

KARACİĞER HASTALIKLARI TARTIŞILDI

Türkiye Hepatoloji Vakfının düzenlediği Hepatoloji Sempozyumunun bu yıl 11.’si Ankara Sheraton Otel’de gerçekleştirildi. Sempozyum Başkanı Prof. Dr. Özden Uzunalimoğlu, Sağlık Dergisi Yazı İşleri Müdürü Esra Öz’e toplantı hakkında bilgi verdi.

Hepatoloji Sempozyumu, 9-11 Nisan tarihleri arasında yaklaşık 300 hekimin katılımıyla Ankara Sheraton Otel’de gerçekleştirildi. Sempozyumda ilk kez Gastroenteroloji uzmanlarına hepatoloji kursu verildi.

Türkiye Hepatoloji Vakfının 11 yıldan beri sempozyum düzenlediğini kaydeden Sempozyum Başkanı Prof. Dr. Özden Uzunalimoğlu toplantı amacını şöyle açıkladı: “Her sene karaciğer hastalıkları ile ilgili bilgilerdeki ilerlemeleri ve yapılan yeni çalışmaları sunarak bilgi alışverişini sağlamak olduğunu belirtmiştir. Özellikle her yıl temel bilimlerden başlayarak yenilikler klinik bilimlere katkı ve yeni tedavilerin neticeleri irdelenmekte ve tartışılmaktadır.”

Viral Hepatit Kursu
Prof. Dr. Uzunalimoğlu, “Hepatoloji 2009 sempozyumunda düzenlenen viral hepatit kursunda viroloji, hepatit B de viral rezistans, kronik viral hepatit tedavisi tartışıldı. Sempozyumda ayrıca girişimsel hepatolojide gelişmelerde: Karaciğerde yer kaplayan lezyonlar varis kanamalarında yapılan uygulamalar ele alındı.Ayrıca bu yıl ilk defa olmak üzere güncel tartışmalı konular yuvarlak masa toplantısı şeklinde sunuldu.” dedi.

20 Mayıs 2009 Çarşamba

ACİL VAKALARDA EMBOLİ TEŞHİSİ KONMUYOR

Uzun süreli operasyonlardan sonra hastalarda sıklıkla karşılaşılan emboliye önlem olarak antikoagulan kullanılması gerektiğine dikkat çeken Prof. Dr. Savaş, ülkemizde 10-15 bin civarında emboli hastası olduğunu belirtti.

Acil servislerde sıklıkla karşılaşılan ve genellikle ilk etapta kalp krizi düşünüldüğü ancak akla gelmeyen emboli, ihmal edildiğinde ölümle sonuçlanıyor. Hekimlerin teşhis koymada ihmal ettiği embolinin akla geç geldiğini belirten Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. İsmail Savaş, pıhtının genellikle bacaklardaki derin venlerden kaynaklandığını kaydetti. Bacaklarda yüzeyel ve derin ven olmak üzere iki tip ven olduğunu, pıhtının özellikle derin venlerde oluştuğunu belirten Prof. Dr. Savaş, “Cerrahi operasyonlardan sonra uzun süre yatak istirahatı alan hastalarda cerrahi bölgelerde pıhtı oluşmaya başlıyor, bu pıhtı zamanla büyüyor bir süre sonra büyük damarlarla kalbin sağ tarafından sağ atrium, sağ ventrikul’den pulmoner arter içerisinden akciğer içine atılıyor, akciğerde damar içerisinde tıkanık meydana gelmesiyle, tromboemboli denilen durum ortaya çıkıyor.” dedi.

Risk Taşıyan Hastalar
Hareketsizlik (staz) ve aşırı pıhtılaşmaya eğilimli durumlar nedeniyle kanın pıhtılaşma durumu damar duvarında harabiyet meydana getirmektedir. Prof. Dr. Savaş risk altındaki hastaları şöyle sıraladı: “Uzun süreli ameliyatlar özellikle diz, kalça eklemi operasyonları, ortopedik ameliyatlardan ve özellikle alt abdominal operasyonlardan sonra hem anestetik ajanın kendisine bağlı olarak hem de hareketsiz yatmaya bağlı olarak 3 saatin üzerindeki ameliyatlarda alt ekstremite derin venlerinde pıhtı oluşmaya başlar ve bu olay ortaya çıkar. Felçli hastalarda, kalp yetmezliği, uzun süre yatak istirahati yapması gereken hastalarda risk vardır. Diğer bir risk grubunda 5 saatten uzun süren uçak yolculuklarında, hem oksijen düşüklüğü basınç nedeniyle hem de uzun süre hareketsiz kalması nedeniyle seyahatlerde pulmoner tromboemboli riski çok artar. Ekonomik sınıf hastalığı adı verilen bu durumdan dolayı yılda 10-11 kişi kaybedilir.”

“Ülkemizde de Beklenen Rakam 10-15 Bin Civarında”
Protein C-S, faktör V Leiden mutasyonu denilen genetik bazı hastalık durumlarında kanda hiperkoagulabilite ( kanda aşırı pıhtılaşmaya yol açan durumlar ) gerçekleştiğini ifade eden Prof. Dr. Savaş, pulmoner tromboembolinin oral kontraseptif kullanan genç bayanlarda eskiden sık görüldüğünü bunun nedeninin östrojen ağırlığından kaynaklandığı bilgisini verdi. Prof. Dr. Savaş , “Dünyada çok sık görülen bir ölüm nedenlerinden birini tutan emboli hastalarının yüzde 10’u olayın gerçekleştiği ilk saatlerde kaybediliyor. Pulmoner emboliden Amerika Birleşik Devletlerinde yılda 60 bin kişinin öldüğü biliniyor, ülkemizde de beklenen rakam 10-15 bin civarında ama Bakanlığa bildirilen 350 vaka civarında oluyor. Tanıda sıkıntılar yaşandığı için rakamlar eksik bildiriliyor” dedi.

Kanda D-Dimer 500’ün Üzerinde ise Emboli
Acil servise başvuran hastalarda göğüs, nefes darlığı ve yan ağrıları spesifik görüldüğünü kaydeden Prof. Dr. Savaş, “Nefes alıp vermekle artan ağrı, çarpıntı, nefes darlığı bu hastalarda görülen şikayetlerin dışında trombüs bacaklarda olduğu için bacak şişlikleri görülür. Genelde kalp hastalıklarıyla karıştırılır, miyokard infarktüsüne benzer. Acil servise bu şikayetlerle gelen hastalarda infarktüs düşünülür sonra da pulmoner emboli mutlaka akla gelmelidir. Müdahale edilmezse hastaların ilk bir saatte yüzde 10’u kaybediliyor. Nefes darlığının nedeni açıklanamıyorsa pulmoner emboli düşünülmelidir. Bu tip hastalarda akciğer filmi, kalp grafisi çekilir. Kanda D-Dimer 500’ün üzerinde ise emboli olma ihtimali yüksek diyoruz. Hastanın böbrek problemi yoksa bilgisayarlı tomografik anjio çekilir. Böbrek problemi varsa, ventilasyon perfüzyon sintigrafisi ile teşhis konulabilir. Altın standart anjiografidir. Ayrıca Ekokardiyografi çok önemli, özellikle etkili oluyor” şeklinde konuştu.

INR 2-2,5 Civarında Tutulmalı
Embolinin ağır tiplerinin kalbi zorladığını, trombolitik tedavi denilen ürokinaz, streptokinaz gibi tedaviler uygulanabildiğini ifade eden Prof. Dr. Savaş, heparinin faktör Xa denilen faktörü inhibe ederek antikoagulan etki sağladığını kaydetti. Bu tip hastalarda uzun süreli tedavide oral antikoagülanlar ( warfarin) kullanılmaktadır. Warfarin dozu INR denilen değerin 2-2,5 civarında tutulmasıyla ayarlandığına dikkat çekti . Yeni bazı ilaçlar üzerinde çalışmaların sürdüğü bilgisini veren Prof. Dr. Savaş, haftalık tek bir enjeksiyonla hastanın antikoagulasyonunu sağlanabileceğini kaydetti.

19 Mayıs 2009 Salı

LAZERİN MUCİDİNDEN SON GELİŞMELER

Dünyada lazer tedavisinin mucidi olarak kabul edilen Prof. Dr. Ioannis Pallikaris ve Dünyagöz hekimleri lazer tedavisiyle ilgili Ankara'da düzenlenen seminere katıldı. Bayındırlık ve İskan Bakanı Faruk Özak da göz muayenesi oldu.

Dünyagöz, Ankara Hastanesi’nde ilk semineri Lasik yöntemini bulan ve dünyaya tanıtan, dünyaca ünlü göz hekimi Prof. Dr. Ioannis Pallikaris, Dünyagöz Hastanesi Refraktif Cerrahi doktorlarından Opr. Dr. Efekan Coşkunseven ve Op. Dr. Volkan Matben’in katılımıyla lazerde son teknolojiler anlatıldı.
Seminer öncesinde Bayındırlık ve İskân Bakanı Faruk Nafiz Özak, Prof. Dr. Pallikaris’e özel olarak göz muayenesi oldu. Özak toplantıda şöyle konuştu: “Türkiye’deki sağlık sektöründeki seviye sorulduğunda, özellikle göz konusunda Türkiye üst standartta. Böylesi öneli bir buluşu insanlığa sunduğu için Prof. Dr. Ioannis Pallikaris’i kutluyoruz.”

'Way Front' Yöntemi
Astronot ve pilotların lazer yöntemini anlatan Dünyagöz Hastanesi Refraktif Cerrahi Doktorlarından Opr. Dr. Efekan Coşkunseven, NASA’da astronotlara nasıl tedavi uygulandığını araştırdıklarını ve astronotların yüzde 53’ünün kontakt lens kullandığını kaydetti. Opr. Dr. Coşkunseven, “İlasik sistemi gözlük yada lens kullanan hipermetrop, miyop ve astigmat hastaları için umut oldu. 2 yıldır özellikle ABD Hava Kuvvetleri’nde, NASA’da uygulanan yöntem, lazer tedavisinde gelinen son nokta kabul ediliyor. Biz bıçaksız lazer tedavisiyle hastanın göz yapısına göre tasarlanan ’way front’ yöntemini birleştirdik. Ortaya çıkan teknolojiye 2’nci nesil lazer tedavisi diyoruz.”

Katarakt’ta Yapılmayanlar
Günümüzde en iyi doktorun en iyi tedaviye karar veren doktor olduğunu belirten, Dünyada lazerin mucidi olarak kabul edilen Girit Üniversitesi Dekanı Prof. Dr. Ioannis Pallikaris, refraktif katarak cerrahi sistemi hakkında şöyle konuştu: “Günümüzde en çok yapılan katarakt ameliyatları aynı zamanda refraktif denilen kırma kusurunu geçirmede de kullanılabiliyor. Ancak 10 numara üzerinde miyop veya 5 numara üzerindeki hipermetrop hastalarda çok başarılı değil. Katarakt tedavisini yapamadığımız bir diğer grup ise genç hastalardır. Bu tip hastalarda göz içi kontakt lensini tercih ediyoruz. Bir diğer seçenek ise göz içindeki merceği değiştiriyoruz. Bu yöntemi, 40 yaş üzeri yaşlı hastalar, çok yüksek dereceli gözlerde yada lazere uygun olmayan genç hastalar oluyor.”

“Beyin Bir Gözü Uzak İçin Diğerini Yakın İçin Kullanıyor”
40 yaş üzeri hastalarda hem uzağı hem de yakını görmeyi sağlayan bir yöntemin kullanıldığını dile getiren Prof. Dr. Pallikaris, “Bu yollardan biri monovizyon, bu tedavide bir gözü uzak için, diğer gözü ise yakına ayarlıyoruz. Beyin bir gözü uzak için diğer gözü yakın için kullanıyor. Bunu anlamanın çok basit yolu var, karşınızdaki bir noktaya baktığınızda ellerinizi uzakta birleştirin ve noktaya bakın. Her iki gözünüzde açık ve elinizi yüzünüze yaklaştırın. Bazıları sağ gözüne bazıları ise sol gözüne yaklaştırır, hangi gözünüze yaklaştırdıysanız o sizin dominant gözünüz. Monovizyon tedavisinde uzağı kullanan gözü uzağa, yakın görmesi gereken gözü yakın için ayarlıyoruz. Bu lensler hem uzağı hemde yakını net gösteren lenslerdir. Multi fokal lensler 3 farklı dizayna sahiptir. Birinci grupta dizayndan dolayı birden fazla fokus var. Diğer seçenek ise insan gözü gibi hareket eden mercekler ve uzak yada yakın mesafeli nesneleri görmek için göz içine takılan mercektir.”

Güneş Gözlüğü Lensler
Güneş gözlüğü gibi çalışan lenslerin yakın zamanda hizmete gireceğini dile getiren Prof. Dr. Ioannis Pallikaris, ışıkta lensin renginin sarılaşarak, colormatik gözlük camı gibi görev gördüğünü iletti.

18 Mayıs 2009 Pazartesi

HASTANELERİN GÖRÜNMEYEN KAHRAMANLARI

1-5 Nisan tarihleri arasında Antalya Kremlin Palace Otelde gerçekleştirilen 6. Ulusal Sterilizasyon Dezenfeksiyon (DAS) Kongresi yoğun ilgi gördü.

6. Ulusal Sterilizasyon Dezenfeksiyon (DAS) Kongresi, 1-5 Nisan tarihleri arasında Antalya Kremlin Palace Otelde gerçekleştirildi. 1200 kişinin katılımıyla yapılan kongrenin açılışında Sağlık Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Doç Dr. Turan Buzgan şöyle konuştu: “Tıbbın gelişen iki önemli unsurlarından biri öncelikle zarar vermemektir. Bazen fayda vermek isterken kaçınılmaz komplikasyonlarla karşılaşılabilir. Antisepsi ve sterilizasyon çalışmalarına bakıldığında tıbbın zarar vermemek ilkesi ile birebir örtüştüğü görülür. İkinci önemli husus ise, koruyucu sağlık hizmetleridir. Hijyen, tıbbi temizlik, sağlık eğitimi, aşılama, yeterli ve sağlıklı beslenme, çevre şartlarının sağlıklı hale getirilmesi gibi birçok ana başlığı kapsıyor. Bakanlık olarak sağlık hizmetlerine önem veriyoruz. Aşılama oranları ülkemizde son iki yıldır yüzde 96 oranlarına yükseldi. Yeni aşı programları eklendi. Hastane enfeksiyonları ile ilgili mevzuat oluşturuldu, çalışmalar devam ediyor, eğitimler veriliyor. Bu bağlamda DAS derneği bize yol gösterici oluyor.”

30 oturumda 4’ü yabancı olmak üzere yaklaşık 65 konuşmacı ve oturum başkanın katkısıyla gerçekleşen toplantıda konuşan Kongre Genel Sekreteri Duygu Perçin “Kongre sonucunda hastalara daha güvenli bir hizmet sunulmaktadır.” dedi. DAS Kongre Başkanı Prof. Dr. Murat Günaydın, bu yıl altıncısının düzenlendiği kongrede ilginin giderek arttığına dikkat çekerken, DAS Derneği Başkanı Prof. Dr. Bülent Gürler, derneğin ilk yıllarından bu zamana yaşanan gelişim sürecine değindi.

Kongre hakkında Sağlık Dergisi Yazı İşleri Müdürü Esra Öz’e konuşan DAS Kongre Başkanı Prof. Dr. Murat Günaydın, “Bugünlere gelmemiz DAS gönüllüleri ile olmuştur. Hemşire arkadaşlarımız ve özellikle Mikrobiyoloji ve Enfeksiyon hastalıkları uzmanlarının katılımı ve katkısı ile 1999 yılında Samsun’da küçük bir sempozyum olarak başlayan bu hareket 2004 yılında DAS Derneği olarak yaşamına devam etti. 2005, 2007 ve 2009 yılı kongrelerini başarıyla gerçekleştirdi. Kongreler büyüdü ama mütevazılığımız değişmedi. 2007 yılında konunun duayeni W. Rutala ABD’den ülkemize gelerek kongrede toplam 3 saat konferans verdi ve ülkemiz bir dost kazandı” dedi.


1200 Katılımcı ve 46 Stand
Bin 200 katılımcı ve 46 stand ile fuar havasında geçen kongrede, oturumların yoğun ilgi ile karşılandığını kaydeden Prof. Dr. Günaydın, “Kongrede her türlü ayrıntı düşünüldü, simultane tercümanlar, sunum hazırlık odası, elektriğin anlık kesilmelerinde bile sistemin etkilenmeyeceği şekilde hazırlandı. Geçen kongrede olduğu gibi bu yılda Dünya Forum (WFHSS) Başkanı Wim Renders kongrede konuşmacı olarak yer aldı. Sterilizasyon ana konu başlıkları içerisinde sterilizasyondaki yenilikler, sorunlar, dezenfeksiyon, yara bakımı, havalandırma sistemleri ve sorunlu mikroorganizmalar ve hastane mimarisi ele alındı. Sağlık Bakanlığına kongre sonrası ortaya çıkan bilgiler bir rapor şeklinde sunulacaktır .” dedi.


Antibiyotik Kullanımını Düşürmek İçin
Prof. Dr. Günaydın, “Hastanede enfeksiyon olduğunda kurumlar bunu doğal olarak karşılarken, hastane enfeksiyonunu önlemek için yapılan giderler, hastanede geri dönüşümü olmayan giderler gibi algılanmaktadır. Aslında geri dönüşümü çok net olan bu harcamalar, sadece ekonomik olarak da algılanmamalıdır, zira konu personel ve hasta sağlığı ile yakından ilgilidir. Enfeksiyon oranlarının düşmesi hastane kalitesinin yükselmesi açısından çok önemli bir kriterdir. Özellikle hastanelerin giderlerini düşürmek içinde dezenfektan kullanmak, sterilizasyon yaparken kontrol ürünlerini kullanmak gibi ihtiyaçlardan kaçmaya bir meyil vardır. Bunlar belli bir standardı oluşturmak için gerekli ihtiyaçlardır. Hastane enfeksiyon kontrol komitesi, başhekimliğe önererek bunların yapılmasını istemelidir. Bu komiteler yapılan eğitimler sonrası daha bilinçli olarak bu taleplerini belirtebiliyorlar. DAS okulundan mezun öğrencilerimiz hastanelerinde konu ile ilgili sorunları belirleyebiliyorlar. Hastane başhekimleri yapmaları gereken öncelikli işler arasına sterilizasyon ve dezenfeksiyonu almak zorundadır. Bu bilinci yakalamış başhekim sayısı her geçen gün artmaktadır.”şeklinde konuştu.
Tek kullanımlık malzemelerin tekrar kullanımının son dönemlerde sık gündeme geldiğini kaydeden Prof. Dr. Günaydın, bu konunun Sağlık Bakanlığının da gündeminde olduğunu belirterek sağlıkta uygulanan ücretlendirme politikasının verilen hizmetlerde bu tür sorunlara neden olduğunu belirtti. Prof. Dr. Günaydın, “Tek kullanımlık malzeme adından da anlaşılacağı gibi tek kullanımlıktır. Ancak bu malzemeler pahalı malzemelerdir ve bazılarının birden fazla kez kullanımı söz konusu olabilir, ancak bunun da uygulanabilmesi için prosedürlerinin belirlenmiş ve otorite tarafından kabul edilmiş olması gerekir” dedi. Hastanelerdeki çamaşır ve su sistemleri üzerinde de durulması gerektiğine dikkat çeken Prof. Dr. Günaydın, hastanelerdeki suların kalitesinin çok önemli olduğunu özellikle eski ve tesisatı değişmemiş hastanelerin bu tür sorunu olduğunu vurguladı.

DAS Okulu
2007 yılı kongresinin ardından Sağlık Bakanlığı Tedavi Hizmetleri Genel Müdürlüğü, Refik Saydam Hıfzısıhha Merkezi ile ortak olarak DAS Okullarını düzenlediklerini dile getiren Prof. Dr. Günaydın, 5 günlük eğitim programı sonucunda yapılan sınavda başarılı olanlara sertifika verdiklerini iletti. İlki Kızılcahamam, ikincisi Kartepe’de gerçekleşen 2 DAS okulunun 1.’sinde katılımcılardan hiçbir ücret alınmadığını belirten Prof. Dr. Günaydın, DAS okulu programı sonucunda 370 kişiye sertifika verildiğini kaydetti. 13 tane eğitim semineri düzenlediklerini aktaran Prof. Dr. Günaydın, bir günlük sıkıştırılmış programla eğitimi bölgelere ve şehirlere taşıdıklarını ifade etti.

Fuar Gibi Kongre
Medikal firmaların yapılan çalışmaları gördüklerini ve bu nedenle DAS’ın tüm faaliyetlerine destek verdiklerini söyleyen Prof. Dr. Günaydın, kongrede stand sayısının çok olması nedeni ile standların çeşitli aktivasyonlarla standlarına ve ürünlerine ilgiyi çekmeye çalıştıklarını belirtti. Katılımcı firmaların çok faydalı ve başarılı bulduğu kongrede, standların ziyaret için daha uzun zamana ihtiyaç olduğu, bu nedenle toplantı aralarının biraz daha uzun olması istekleri dikkat çekti.



Sektör Sorunları Tartışıldı
Bilimsel konuların yanı sıra sektör sorunlarının da tartışıldığı bir oturum düzenlenen kongrede, Kongre Başkanı Prof. Dr. Murat Günaydın, Sağlık Bakanlığı Tedavi Hizmetleri Genel Müdürü Doç. Dr. İrfan Şencan, Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Başhekim yardımcısı Doç. Dr. Faruk Aydın, Ecolab Temizleme Sistemleri Genel Müdürü Fulya Akpolat, 3M Ürün Yöneticisi Benek Civelek ve TÜDER Başkan Yardımcısı Necati Kaya yer aldı. Kongrede kendilerine söz hakkı verilmiş olmasına teşekkür eden Kaya şöyle konuştu: “TÜDER olarak 256 tane üretici firmadan sadece 89 tanesine kayıt yaptık. Merdiven altı üreticileri, derneğimize kabul etmiyoruz. İhracat yapacak, belgesi olacak ve ulusal bilgi bankasına kayıtlı olacak. TÜMDEF ise tüm medikal firmalaı çatısı altında bulunduruyor. Türkiye’de üretici olmak yürek ister, bu ülkeye katkı sağlamaktır. Yerli üretimde artık ülkemiz tanınır hale geldi. İthalata bağımlılığı azaltıyoruz. Global krizin işsizlik oranını azaltılmasını sağlıyoruz. Ülkemizdeki üreticiler korunmalı. Gümrükte sorunlar yaşıyoruz, ithal sağlık ürünlerinin gümrük vergisi yok. Oysa biz üreticiler hammaddelerimizin bir kısmına yüzde 18 gümrük ödüyoruz, bu maliyetlerimizi artırmaktadır ve rekabette bizi olumsuz etkilemektedir. Hastanelere ürün satarken yüzde 8 ile ürün satıyoruz. İthalat öncesinde TSE denetleme yapıyordu. TSE’den üreticiler çekiniyordu, zira laboratuar ve yetişmiş elemanları vardı. 31 Mart 2008 tarihinde gümrüklerdeki denetlemeyi Dış Ticaret Müsteşarlığı yapıyor. Onlarda bu işte çok yeniler onlarda sadece masa başı denetimi yapıyorlardı. Benim ülkeme giren bir ürün test edilmesi gerekiyor. Her elini kolunu sallayan ülkeye ürün getiriyor. Birçok ülke kendi üreticilerini koruyacak tedbirler alıyor. Hastane ihalelerinde eşitlik sağlanamıyor, çünkü her hastane kendine göre standart olmayan şartnameler yapıyor. Şartnameler için bir kılavuz olmasını istiyoruz.”

“Ar-Ge Çalışmalarına Destek Vermeye Her Zaman Açığız”
Yerli üreticilerin ithalatı kısıtlayarak üretimi desteklemek gibi bir talebin yaygın destek bulmadığını kaydeden Sağlık Bakanlığı Tedavi Hizmetleri Genel Müdürü Doç. Dr. İrfan Şencan, toplantı sonrası Sağlık Dergisi Yazı İşleri Müdürü Esra Öz’ün sorularını yanıtladı. Doç Dr. Şencan, “Yerli üreticilerin çeşit geliştirmelerine ve Ar-Ge çalışmalarına destek vermeye her zaman açığız. Gümrük duvarlarını yükselterek gitmek çok mümkün görülmüyor. Yerli ürünlere yüzde 15’e kadar fiyat farkı verilebiliyor. Çoğu firmalar bunu bilmiyor yada uygulamıyor. Yerli üreticiyi destekleyecek argüman verilebiliyor. Geniş kapsamlı katılımın olduğu kongrede çok farklı branşı bir araya topladı. DAS toplantılarını çok verimli ve başarılı buluyorum, ülkemizdeki önemli bir sorunu çok doğru noktadan yakaladı. Hastanelerin ürettikleri daha çok yapılan iş, muayene, ameliyat üzerinden ödeme yapılıyor. Ameliyatın ve yapılan işlerin içerisinde dezenfeksiyon ve sterilizasyon masraflarının da olması gerekiyor. Gerçek maliyet hesaplarının olması lazım. DAS ile ilgili maliyetlerin de olması gerekir. Geri ödeme kurumları gerçekçi bir geri ödeme Net olarak hastanelerin maliyetleri üzerinde, DAS’a harcananda kalemlerin içerisinde yer alır. Bu konuda olacak en ufak bir gereksiz ihtiyacı karşılamayan bir kısıtlama yüksek maliyet olarak hastane enfeksiyonu, salgın şeklinde bizlere geri dönüyor. Her hangi bir geri ödemede fiyatlandırma kısıtlama söz konusu olamaz. Bu harcamaların maliyetler içerisine katılması lazım. Maalesef şimdiki geri ödeme kurumları tarafından çok gerçekçi geri ödeme hesabı da yapılmıyor” dedi.
Dernek web adresi: www.das.org.tr

17 Mayıs 2009 Pazar

DEZENFEKTANLAR NEYE GÖRE SEÇİLMELİ?

Ülkemizdeki sterilizasyon ve dezenfeksiyon işlemlerine gereken önemin verilmediğine değinen Doç. Dr. Şaban Esen, hastane enfeksiyonlarının önüne geçilmesi için, sağlık personelinin bu konuda daha çok bilgilendirilmesi gerektiğini söyledi.

6. Ulusal Sterilizasyon Dezenfeksiyon Kongresinde Dezenfektanlar ve seçim kriterleri konusunda sunum yapan Kongre Başkan Yardımcısı Doç. Dr. Şaban Esen, bu alanda çalışanların yeterli eğitim almadığından, dezenfektan seçiminde yanlışlıklar yapıldığına dikkat çekti. Doç. Dr. Esen, tıbbi gereçlerin kullanımında üç kritere dikkat edilmesi gerektiğini söyledi. Bunların kritik, yarı kritik ve kritik olmayan diye üç şekilde olduğunu, dezenfeksiyonunda bu kriterlere uygun olarak yapılması gerektiğini belirten Doç. Dr. Esen, kritik olan bir malzemenin mutlaka steril edilmesi gerektiğini, yarı kritik onların mukozaya veya bütünlüğü bozan cilde değdiği için, minimum yüksek düzey dezenfektan kullanılmasının şart olduğunu söyledi.

Firmalar Ürünleri ve Dezenfeksiyon Konusunu İyi Bilmeli
Dezenfektan satan bazı firmaların ürünleri ve dezenfeksiyon üzerine çok fazla bilgilerinin olmadığını kaydeden Ondokuz Mayıs Üniversitesi (OMÜ) Tıp Fakültesi Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları Anabilim Dalı öğretim üyesi Doç. Dr. Esen, “Yüksek düzey dezenfekte edilmesi gereken tıbbi gereçlere, konu hakkında bilgisi olmayan bazı firma elemanları tarafından düşük düzey dezenfeksiyon ürünü veriyorlar. Hastane enfeksiyonlarına sebep olan bu durum, Tüberkülozdan Hepatit B-C’ye kadar - birçok enfeksiyona sebep olabiliyor. Diğer yandan cihazın türüne uygun dezenfektan seçilmesi şart aksi takdirde, bu durum fonksiyon kaybına ve ekonomik giderlere yol açıyor. Cihazlarda oluşan hasarlara bağlı enfeksiyonlarda da artış olabiliyor. Bazen de çok güçlü etki elde edebilmek için, gereksiz yere alet dezenfektanları çevre temizliğinde kullanılıyor. “Farkında olmadan sağlık çalışanı ve hastalar için tehlikeli sonuçlara yol açabiliyor“ dedi.


“Maliyet Birinci Sırada Yer Almamalı”
Dezenfektanların etkili olduğu alanın sınırlarını iyi bilmek gerektiğine dikkat çeken Doç. Dr. Esen, ürünlerin etkinliği ile ilgili şöyle konuştu: “Ürünün mikrobiyolojik etkinliğini iyi bilmek gerekiyor. Dezenfektan hangi mikroorganizmaları, hangi şartlarda, kaç dakikada öldürüyor. Etki süresi, kullandıkları cihaz ile uyumu, nerede kullanılacak, cihazla uyum sorunu var mı gibi bazı kriterlere dikkat edilmelidir. Dezenfektanın 15-20 dakika da mikropları öldürmesi gerekir, Ayrıca dezenfeksiyon işlemi hasta başında değil bu iş için ayrılmış ve saatte 12-15 kez havası değiştirilen ortamlarda yapılmalıdır. İyi havalanmayan ortam sağlık çalışanı için astımdan alerjik reaksiyonlara kadar birçok hastalığa yol açabiliyor. Ürünün maliyeti de göz önüne alınmalıdır. Ama maalesef ülkemizde ilk dikkat edilen maliyet oluyor. Ucuz olan ürün tercih edilirken, sağlık çalışanı, hasta, çevre ve etkinlik daha sonraki sıralarda yer alıyor.”

Etilen Oksit Ne Zaman ve Nasıl Kullanılmalı?
Hastanelerde etilen oksit kullanımı ile ilgili olarak ise Doç. Dr. Esen, “Mikropları yok etmenin en kolay yolu ısı ile öldürmektir. Genelde buhar otoklavı tercih edilir. Ancak ısıya duyarlı plastik malzemeler, mecburen düşük ısıda sterilizasyon yöntemlerinden biri olan etilen oksit ile steril edilir. Etilen oksit alternatifleri arasında yer alan Hidrojen peroksit gaz plazma, yeni kullanılmaya başlandı. Etilen oksit ile mükayese edildiğinde çok pahalı bir yöntem olduğu için pek fazla tercih edilmiyor. Bu sebepten etilen oksit kullanalım ama özel odası ve ayrı bir girişi olan, sağlık çalışanın sadece sterilizasyon için bulunduğu bir ortamda tercih edilmeli. Yeni kurulan hastanelerin bir çoğunda bu sistem var. Bu şartlar sağlanamıyorsa etilen oksit kullanılmamalı.” değerlendirmesinde bulundu.

“Sterilizasyon Ünitelerinde Çalışanlar Bilgili Olmalı”
Sterilizasyon ünitelerinde çalışanların eğitimli kişiler olması gerekirken, maalesef ülkemizde böyle olmadığını ileten Doç. Dr. Esen, DAS Derneği’nin amacının da sterilizasyon ve dezenfeksiyon konularında sağlık personelini bilgilendirmek olduğunu ifade etti. Eğitimli personelin hangi bölümde hangi sterilizasyon yönteminin yada hangi dezenfektanın kullanacağını bildiğini kaydeden Doç. Dr. Esen, hastane enfeksiyonlarını önlemek yönünde yapılan çalışmaların, antibiyotik kullanımını da azaltacağına dikkat çekti. Doç. Dr. Esen, koruyucu hekimliğin hastane enfeksiyonlarını önlemede yapılacak ilk çalışmalardan biri olduğunu dile getirdi.

15 Mayıs 2009 Cuma

DOMUZ GRİBİNİN ANTİVİRAL İLAÇLARI


Son günlerin korkulu rüyası haline gelen Domuz Gribi hakkında bilgi veren Biyologlar Birliği Derneği Genel Sekreteri Gökhan Kavuncuoğlu, virüse karşı antiviral ilaçların bulunduğunu belirterek korunma yolları hakkında bilgiler verdi.

Meksika´da ortaya çıkan domuz gribi (Swine flu) yani influenza A/H1N, normalde domuzları etkileyen ancak zaman zaman domuzlardan insanlara da bulaşan bir virüs olduğun kaydeden Biyologlar Birliği Derneği Genel Sekreteri Gökhan Kavuncuoğlu, virüsün genetik değişim geçirerek kısa zamanda çok hızlı yayılım gösterdiğini iletti. Kavuncuoğlu, “İlk önce Meksika’da görülen vakalar önce Amerika kıtasına daha sonra birlikte Avrupa kıtasıyla birlikte diğer bölgelerdeki birkaç ülkeye daha yayıldığı gözlemleniyor. Vaka sayısı her geçen gün artmaktadır. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) şu ana kadar (5 Mayıs 2009) 21 ülkede toplam 1124 adet vaka resmi olarak bu hastalığın görüldüğünü duyurmuştur. Bu yeni virüs için ‘İnsan Domuz Gribi’ tabirinin kullanılması artık daha doğru olacaktır. Domuzlarda H1N2, H3N1, H3N2 gibi başka alttip grip virüsleride bulunmaktadır. Ancak şu anda en önemlisi genetik değişim geçirmiş A/H1N1 tipidir. Meksika'da ölümle sonuçlanan vakaların genç yaşta insanlar olması ve bu kişilerin bazılarının da bu konuda çalışan sağlık personeli olması önemlidir.

“Hiç İlaç Kullanmadan İyileşen Kişilerde Var”
İnsan Domuz Gribi virüsünün bulaştığı insanlarda baş ve vücut ağrısı, ishal, kusma ve alt solunum yolu enfeksiyonları belirtileri görüldüğünü kaydeden Kavuncuoğlu, özellikle el hijyeni bu ve benzeri her durum için önemli koruyucu etkiler arasında bulunduğuna dikkat çekti. Yeterli uyku da dâhil olmak üzere besleyici yemek yemek ve fiziksel olarak aktif olmanın da hastalığa karşı çok büyük önem taşıdığını ifade eden Kavuncuoğlu konu ile ilgili şöyle konuştu: “Laboratuar testleri sonucu virüsü antiviral ilaçlardan oseltamivir ve zanamivir´e duyarlı olduğu bulunmuştur. Ancak virüsle enfekte olup hiç ilaç kullanmadan iyileşen kişilerinde olduğu Dünya Sağlık Örgütüne bildirilmiştir. Dünyada sağlık ile ilgili görevlilerin birçoğu Kuş Gribi´nin insandan insana bulaşma özelliği kazanmasından endişelenirken daha öncesinde İnsan Domuz Gribi’nin insandan insana bulaşma özelliğini kazandığı hatta Kanada´da insandan domuza virüsün geçtiği tespit edilmiştir. Belki yakın gelecekte çok daha ölümcül, çok daha hızlı yayılım gösteren başka bir hastalıkla yada hastalıklarla karşı karşıya kalacağız. Çözüm ise biyologlar olmalıdır.”

Araştırmalarda Biyologlar
Biyologların gelişmiş ülkelerde tıp, genetik, biyoteknoloji, tıbbi cihaz, ilaç, aşı gelişimi, salgın hastalık gibi birçok alanda etkin olarak çalışmalarına olanak sağlandığını ifade eden Kavuncuoğlu, “Türkiye’de ise sağlık alanında çalışan biyologlar laboratuar içinde teknisyenlik dediğimiz kendisine verilen test prosedürünü birebir uygulayan ve eğitimini aldığı konularda hiçbir katkısı istenmeyen hatta hastanelerde gereksiz personel olarak görülen kişiler durumundadır. Sağlık alanı dışında da durum pek farklı değildir. Her sene yaklaşık 4.600 biyolog üniversitelerden mezun olmakta. Sağlık Bakanlığı ise bir kısmı geçici olmak üzere bu yıl sadece 30 biyolog almıştır. Bu sayı emeklilik gibi nedenlerden dolayı işten ayrılanların sayısına dahi denk gelmesi şüphelidir. Ülkemiz özellikle Sağlık Bakanlığı biyologları sadece laboratuarda çalıştırmamalıdır. Bir biyolog halk sağlığı birimini çok başarılı bir şekilde idare edebilir, hastanelerde enfeksiyon komitelerinde görev alabilir, biyolojik atık konusunda etkin olabilir, çevre sağlığı konusunda görevleri başarıyla yönetebilir özellikle hastane ya da araştırma merkezlerinde birçok araştırmaya imza atabilir. Yeter ki sahip çıkılsın ve desteklensin.” şeklinde değerlendirmesini yaptı.

11 Mayıs 2009 Pazartesi

CİHANBEYLİ HAYALİNE KAVUŞUYOR

4 yıldır Cihanbeyli Devlet Hastanesinde Başhekimlik görevini yürüten Dr. Birol Tekgöz, empati kurarak yeniliklerini, hasta odaklı yapıyor.

84 personel ile hizmet veren Cihanbeyli devlet hastanesinin Başhekimi Dr. Birol Tekgöz, 2008 yılı itibariyle yatan hasta sayısı bin 36, 277 ameliyat, yatak doluluk oranı yüzde 21, doğum sayısı 352 bunlardan 34 tanesi sezeryan olduğun belirtti. 4 yıldır görev aldığı hastanede Sağlıkta dönüşüm çerçevesinde birçok yeniliğe kapısını aralayan Dr. Tekgöz, 29 yataklı hastanede 2004 yılında 32 bin olan hasta sayısı, 2008 yılında ise 151 bine ulaştığını kaydetti. Her geçen sene hasta sayısında ciddi artış olduğunu ancak personel sayısının nerdeyse sabit kaldığına dikkat çeken Dr. Tekgöz, hizmet kalitesini yükseltmeye odaklandıklarını söyledi. Hastanelerin odalarının koğuş sistemi olduğunu ifade eden Dr. Tekgöz, 1962 yılında Sağlık evi olarak kullanılan binanın hastaneye dönüştürülerek hizmet verildiğini dile getirdi.

Hasta Odaklı Hizmet
Kadın doğum, genel cerrahi, aile hekimi, üroloji, göz ve anestezi olmak üzere 6 uzman hekimin hizmet verdiği hastanede odaların koğuş sistemi olduğunu ve hiçbir odada tuvalet imkanının olmadığını kaydeden Dr. Tekgöz, “Hastaların yanındaki refakatçilerin kalabileceği şekilde koltuklar alındı, eski etajerleri yeniledik. Hemşire çağrı sistemimiz yoktu, artık yatan hastamız hemşireyi bankodan çağırabiliyor. Personellerimize her daim hizmet içi eğitimler verilerek, bilgilendiriyoruz. Bugün sağlık hizmeti sunuyoruz ancak yarın alan konumunda olabiliriz diye empati yaparak hareket ediyoruz. Hastalarımızı misafir gibi görerek, nasıl daha rahat ederler düşüncesi ile hareket ediyoruz.” dedi.


Özel Diyaliz Merkezi Gibi
Diyaliz hizmeti verdikleri bölümün yönetmelik gereği standartlardan uzak olduğunu bu konunun 2007 yılında yaptırdıkları yeni diyaliz salonu ile çözüme ulaştığını ifade eden Dr. Tekgöz, “Yeni diyaliz salonumuz özelleri aratmayacak şekilde tefriş edildi. 12 hastaya hizmet veren merkezimizde dijital uydu alıcılı LCD Tv ’nin, klimanın olduğu ferah ve rahat ortamlar oluşturuldu. Özel diyaliz merkezlerinde bulunacak kalitede hizmet sunulmaya başlandı. Hatta hastalar evlerinden servis aracılığıyla alınarak tedavileri yapılıyor ve evlerine tekrar bırakılıyorlar.” şeklinde konuştu.

Yenilikler Bitmiyor
Tıbbi ve evsel atıklar için depo yaptırdıklarını kaydeden Dr. Tekgöz hastanede yaptıkları yenilikleri şöyle sıraladı: “Hastanenin tüm odalarına klima takıldı. Diş polikliniğinde önceden sadece diş çekim hizmetleri mevcuttu, biz tedavi hizmetlerini de başlatmış olduk. Protez alım çalışmalarını da başladı. Diş polikliniğini ve üniteyi yeniledik, diş röntgen cihazı aldık.
İstirahat, sağlık kurulu raporları ve ilaç kullanım raporları bütün polikliniklerden verilir hale geldi. Göreve geldiğimde arşiv yoktu, hastanenin en önemli sıkıntısı mekan sıkıntısı olmasına rağmen doktor odasını ikiye bölerek, arşiv odası oluşturduk. Ameliyathanemizde anestezi cihazını ve tavan lambasını yeniledik, eskilerini ikinci bir ameliyathane oluşturarak orada kullanmaktayız. Röntgen ünitemizde kurşun kaplamadan dolayı ortam loş, itici idi bunun için odanın tamamını lambri kaplatarak daha nezih bir ortam sağlandı. Röntgen ünitemizin Türkiye Atom Enerjisi Kurumundan ruhsatını aldık. Acil polikliniğinin tefrişatını yeniledik. Hastanemizde eczane açtık. Yemekhanemizin fiziki şartlarında yenilikler yaptık. Personele şahsi dolap hazırlattık. Sanayi tipi bir çamaşır makinesi aldık. Tüm hasta yataklarını yeniledik. Emzirme odası oluşturduk. Servilere hemşire bankosu oluşturduk. Su tasarrufu ile ilgili düzenlemeleri yaparak, fotoselli batarya taktırdık.Hastane girişine tutunma barları yaptırdık. ALS denilen otomasyon sistemini kurarak, laboratuar önünde oluşan kuyrukları bitirdik. Hastadan hangi hekim tahlil istediyse, hasta o hekimden sonucunu öğreniyor. Kurdurduğumuz hasta sıra takip sistemi en gelişmiş model olup, hastalar kendi isimlerini ve sıra numaralarını polikliniklerin kapısındaki monitörlerden takip edebiliyorlar.”


Yeni Bina 2010’da Hizmete Girecek
2010 yılı Eylül – Ekim aylarında inşaatı bitecek olan yeni hastane binası hakkında Sağlık Dergisi Yazı İşleri Müdürü Esra Öz’e bilgi veren Dr. Tekgöz, “13 Kasım 2008 tarihinde TOKi tarafından ihalesi yapıldığı, ihaleyi alan firma 600 gün içerisinde teslim edecek. Yeni Hastanemizin proje çiziminde çok titiz davranarak tasarlandı. Poliklinikler kendi ihtiyaçlarına uygun birimlerle organize düşünüldü. Acil birimi ayrı bir giriş çıkış ile müstakil halde planlandı. Hastalarımızı misafir edeceğimiz odalarımız 2 yataklı olup her odada wc –banyosu olan merkezi sistem ısıtma ve soğutmalı yine merkezi sistem hasta başı ünitelidir. 3 ameliyathanesi, 2 yoğun bakım ünitesi, iç bahçeleri ile rahat ferah hastalarımızın hizmet alacağı hasta odaklı hizmet sunumumuza uygun şekilde planlandı. Yeni hastane binamızda teknolojik cihaz sıkıntımız olmayacak, norm kadromuz mutlaka değişecek, olmayan polikliniklerimiz eklenecek. Personel sayımız ve imkanlarımızın yanı sıra mekan sıkıntımızda olmayacak. Sözün özü hayallerimiz gerçek olacak.” dedi.

10 Mayıs 2009 Pazar

AKROMEGALİ GÜNÜ

Akromegali Günü dolayısıyla 15 Nisan tarihinde yapılan toplantıda, hastalık birçok açıdan ele alındı.

15 Nisan tarihinde ilk kez, Akromegali Günü için Ankara Kent Otel’de yapılan toplantıda 12 öğretim üyesi sunum yaptı. Toplantıda Akromegali’nin tarihçesinden başlayarak hastalığın kliniği ve tedavisi hakkında geniş bilgi verildi. Prof. Dr. Tomris Erbaş ve Dr. Mehmet Özden’in açılış konuşmasını yaptığı toplantıda akromegali’nin hipofiz tümöründen kaynaklanan bir hormon hastalığı olduğuna dikkat çekildi. Toplumda hastalığın nadir olarak görüldüğü için tanınmadığına değinildi. Akromegalili olmanın zorluğuna değinen Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Endokrinoloji ve Metabolizma Bilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Selçuk Dağdelen, “Akromegali görüntüye yansıyan bir hastalık olduğu için, hastada meydana gelen fiziksel farklılıklar dikkat çekiyor. Hastalığın nadir görülmesi de ülkemizde öteki olmaya itiyor.” dedi.

Hastalığın Belirtileri
Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Vedia Gedik, “Hastalığın belirtileri arasında yüz şeklinde değişiklik, aşırı terleme ve halsizlik hastalığın aktif olduğu dönemlerde olur. Akromegali’de eller büyük ve kaba görünümdedir. Alt çene öne doğru gelir. Hastalık diş muayenesinde fark edilebilir. Deride kalınlaşma artmaktadır. Uyku bozuklukları ve solunum bozuklukları görülebilir.” şeklinde konuştu.

“Fotoğraflarla Tanı Konan Hastalıklardan”
Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sevim Güllü, “Akromegali tanısında, büyüme hormonunda yükselme, adenomun büyümesine paralel olarak insülin benzeri faktör-1 (IGF-1) takibi ve şeker yükleme sırasında hormonların izlenmesi önem taşımaktadır. Hipofizin görüntülenmesi tanıda yardımcı olur. Akromegali tıpta fotoğraflarla tanı konan hastalıklardan birisidir. “ bilgisini verdi.

Akromegali ve Sindirim Sistemi
Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nilgün Başkal, “Akromegalik hastalarda kalın bağırsak daha uzun olur, besin geçişi ve dışarı atılması gereken zaman dilimi daha uzundur. Bu sebepten
bağırsaklarda varis denilen ve kanamaya yol açabilecek olan hemoroidler görülüyor. Hemoroidlere bağlı kansızlık ortaya çıkacağı gibi bağırsak içinde polipler gelişebiliyor. İç mukozanın dışa fırlamasıyla oluşan bu polipler, 50 yaş üzeri erkeklerde daha sık görülüyor. Yüz akromegali hastasının 20’sinde kalın bağırsakta polip bulunma olasılığı varken 100 sağlıklı kişinin sadece 3’ünde polipe rastlanıyor. Kolonoskopi ile bağırsaktaki polipler görüntülenebiliyor. Ayrıca tedavi edilmeyen 10 Akromegali hastanın birinde kanser olma riski var. Özellikle barsak kanseri görülme riski tedavi olmayan akromegalik hastalarda artabiliyor” dedi.

Tiroid ve Kalp Hastalıkları
Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Bilim Dalı Öğretim üyesi Prof. Dr. Nuri Çakır, akromegali’de oluşan tiroid ve kalp hastalıkları hakkında şöyle konuştu: “Tiroid hastalıkları arasında en sık görülen guatrdır. Akromegali’de en sık görülen tiroid hastalığı tiroid bezi büyümesidir. Yaygın olabileceği gibi, tiroid bezi içerisinde nodül denilen yumrularda oluşabilir. İleri derecede büyümedikçe bazen anlaşılmayabilir. Fizik muayenelerine ilave olarak ultrason ile nodüllerin saptanması önemlidir. Ayrıca kalpte büyüme olur, uygun tedavi ile büyüme durdurulabilir. Hastada çabuk yorulma, halsizlik, nefes darlığı, göğüs ağrısı, kan basıncı yükseldiğinde de enseden gelen bir baş ağrısı, baş dönmesi gibi belirtiler görülebilir. Belli araklıklarla kalp muayenesi yapılmalıdır.”

İlacın Etkisi
Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Neslihan Başçıl Tütüncü, akromegali’de ilaç tedavisi hakkında bilgi verdi. ”Erken tanı ile tedavi edilebiliyor. Uzun etkili somatostatin analogları ve dopamin agonistleri olan ilaçlar tedavide kullanılıyor. Uzun etkili somatostatin analogları akromegali tedavisinde aylık enjeksiyonlar şeklinde uygulanmakta, hastaların yakınmalarını kontrol etmekte ve adenomun küçülmesini sağlamaktadır .”

“Adenomun Yeri, Yapısı Ve Cerrah Etkili”
Hastalığın cerrahi tedavisini anlatan Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Beyin Cerrahisi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. İbrahim Ziyal şöyle konuştu: “Hipofiz, sella denilen bölümün içerisinde yer almaktadır. Cerrahi müdahale ile amacımız, adenomun tamamen çıkarılmasını veya çıkarılamayacak kadar büyük olanlarda ve çevre dokuya yayılmış olanlarda adenom boyutunun küçülmesini sağlamaktır. Cerrahi müdahale de adenomun nereye yapışık olduğu büyük önem taşımaktadır. Cerrahini başarısında adenomun yeri, yapısı ve cerrah tecrübesi önem arz ediyor.”

“Cerrahi Operasyona Alternatif”
Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyasyon Onkolojisi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Faruk Zorlu radyo cerrahisi üzerinde durarak, “Radyo cerrahi uzun dönem ilaç tedavisine ve cerrahi tedaviye yardımcı bir şekilde uygulanan bir tedavidir. Hassas bir şekilde çok yüksek dozda ışın hedeflenen dokuya ulaştırılıyor” şeklinde konuştu.

www.akromegali.org.tr
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...